Connect with us

Türk İstiklâl Mücadelesi

KASTAMONU İSTİKLAL MAHKEMESİNDE

Published

on

GİRİŞ

Millî Mücadele, Türk’ün fert ve millet olarak gösterdiği büyük fedakârlıklarıyla tarihe mal olmuş bir dönemin adıdır. Bu dönem, birçok tarihi vaka, tartışma ve konuyu içermektedir. Bu dönem, ferdi bulunduğu ortam içinde bir seçim yapmaya/taraf belirlemeye mecbur kılmıştır. Birinci tercih/seçenek, Düveli Muazzama/Emperyalizm/Osmanlı Saltanatı/İstanbul Hükumeti emrinde/tarafında hâkimiyetini ve istiklâlini devam ettirecek bir konum belirlemekti. İkinci tercih/seçenek ise Kuvay-ı Millîye/Türk Milliyetçileri yanında “Ya İstiklâl Ya Ölüm” diyerek asi olmak veya ölmeyi göze almaktı.

Enver Behnan ŞAPOLYO[1], genç yaşında bu iki seçenek arasında tercihini Kuvay-ı Millîye’den yana kullanmıştır. Kuvay-ı Millîyecilere katılarak Istıranca bölgesinde Yunan kuvvetlerine karşı askeri vazife üstlenmiştir. Bir müddet sonra İstanbul’dan Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele’ye katılmak ister. Mim Mim (Millî Mücadele) Grubu’nun yardımıyla İnebolu’ya geçer. İnebolu-Kastamonu hattında, cepheye cephane ve erzak taşıyan Kağnı Kolları’nda komutanlık vazifesiyle “Türk İstiklâl Mücadelesi”nde hizmet eder. Bu zaman aralığında yaşadıklarını eserlerinde işleyerek bir dönemin siyasî ve askerî yapılarının durumunu, bir fert olarak kendi düşünce ve ruh halini, Anadolu’daki fertlerin düşünce ve ruh hallerini örneklerle açıklar. Tanık olduğu olaylar, yerler ve kişiler hakkında verdiği (sosyo-ekonomik, kültürel) bilgiler, bizlere ve araştırmacılara Millî Mücadele’nin ferdi ve sosyal yönlerini farklı bir bakış açısıyla inceleme-değerlendirme imkânı vermektedir.

Aşağıda, “Enver Behnan ŞAPOLYO, Mustafa Kemal ve Millî Mücadelenin İç Âlemi, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1967” künyeli eserin 50-56’ncı sayfaları arasında, Kastamonu İstiklal Mahkemesinde yapılan yargılamaya dinleyici olarak katılan Enver Behnan ŞAPOLYO’nun gözlem, düşünce ve değerlendirmelerinden bölüm; kendi dilinden okumak, anlamak, incelemek ve değerlendirmek zevkini tatmanıza katkıda bulunmak amacıyla sunulmuştur.

—***—

KASTAMONU İSTİKLAL MAHKEMESİNDE

[29 Nisan 1336 (1920) tarihli Hıyaneti Vataniye Kanunu]na göre Kastamonu’da da bir İstiklal Mahkemesi kurulmuştu. İlk defa Kastamonu İstiklal Mahkemesine Menteşe Mebusu Doktor Tevfik Rüştü, Kozan Mebusu Fikret, Saruhan Mebusu Refik Şevket betler seçilmişti. İkinci defa olarak gelen mahkeme heyeti Saruhan Mebusu Mustafa Necati, Trabzon Mebusu Nebizade Hamdi, Çankırı Mebusu Neşet beylerden müteşekkildi. Bu mahkemenin salahiyeti Kastamonu, Bolu, Sinop, Zonguldak ve Çankırı’ya kadar uzanıyordu. Ayrıca Ankara’da, Konya’da, Adana ve Kayseri’de de İstiklâl Mahkemeleri kurulmuştu. İstiklâl Mahkemeleri vatan hainlerini, asker kaçaklarını, isyan edenleri mahkeme ediyordu. Bu mahkemelerin azaları hep mebuslardan seçilmekte idi. Bu mahkemeler ne Nizami mahkemeler ne de Divanı Harplerdi. Bu mahkemeler vatan hainlerini süratle, şiddetle cezalandırmak üzere kurulmuştu. İstiklâl Mahkemeleri kararı, vatanın selâmeti esasına dayanıyordu. Karar azaların vicdanına bırakılmıştı. Mahkemenin cezaları esas olarak üç noktada toplanmakta idi.  Yüz sopa, idam, affa uğramaktı. Hapis cezası görenler pek azdı. Kararların temyizi yoktu. Avukat da tutamazlardı. İstiklâl Mahkemelerinin kararlarında yalnız memleketin yüksek menfaati göz önünde tutuluyordu. Vatan hainleri, hiç merhamet edilmeden cezalandırılıyordu.

Bir gün [Kastamonu] İstiklâl Mahkemesini dinlemeye gittim. Mahkeme bir bahçe içinde taş bir binada idi. Bir salondan içeri girdim. Ön tarafta iskemleler, arka tarafta ise yemekhane sıraları dizili idi. Bir köşeye oturdum. Karşıdaki duvarda bir levha üzerinde şunlar yazılı idi:

Mücadelesinde yalnız Allah’tan korkar!

Bu yazının altında ise bir Türk bayrağı asılı idi. Mahkemenin kapısında da (Türkiye Büyük Millet Meclisi İstiklâl Mahkemesi) levhası bulunmakta idi. Bu bayrağın önünde mahkeme heyeti için bir kürsü vardı. Biraz öteye de kâtip için bir masa konmuştu. Maznunlar için de bir yemekhane sırası duruyordu. Heyecan içinde bu İstiklâl Mahkemesinin açılmasını bekliyordum. Biraz sonra salonda bir kımıldama oldu. Dinleyiciler ayağa kalktı. Başında siyah bir astragan kalpak, siyah avcı ceketli, uzun boyunlu, iri vücutlu yağız birisi ilerledi. Bu mahkemenin reisi Mustafa Necati beydi. İki kalpaklı aza da reisi takip ettiler. Birisi Çankırı Mebusu Neşet, diğeri de Trabzon Mebusu Nebizade Hamdi beydi.

Mahkeme kâtibi de gelip yerine oturdu. Reisi derhal tanıdım. O da beni tanıdı. Yunanlılar İzmir’e girince birçok genç, Balıkesir’e kaçmışlardı. Bunlar arasında Mustafa Necati ve Vasıf Çınar da bulunmakta idi. Bu iki genç İzmir’de öğretmenlik etmekte idiler. Her ikisi de Türk Ocağı azası olduklarından birer heyecanlı vatanseverlerdi. İşgali müteakip bu gençler Balıkesir’e kaçıp, burada İzmir’e Doğru adlı bir gazete çıkarmışlardı. Bir aralık Mustafa Necati ile Vasıf Çınar İstanbul’a gelerek Türk Ocağı’na uğramışlardı. İşte o zaman Necati beyle tanıştım.

Biraz sonra kapıda beklemekte olan polis komiserlerinden Çankırılı Tahir beye:

  • Maznunlar gelsin!

Dedi. Hapislerin ayaklarındaki prangalar çözüldü. Biraz sonra üç kişi içeri girdi. Bunlardan biri Kayserili bir Ermeni, ikincisi Zonguldaklı bir Rum, üçüncüsü de İnebolulu bir ihtiyar Türk’tü. Üçü de ayakta, fakat Ermeni ile Rum tirtir titriyordu. Sakallı ihtiyar ise tunç bir heykel gibi gözlerini reise dikmiş bekliyordu. İstiklâl Mahkemesi reislerinin gayet kısa sualleri vardı. Hemen her maznuna şu sualler soruluyordu:

  • Adın ne?
  • ………
  • Babanın adı ne?
  • ………
  • Nerelisin?
  • ………
  • Hangi muharebelere iştirak ettin?
  • ………
  • Evli misin, kaç çocuğun var?
  • ………
  • Bak senin için ne diyorlar?

Dedikten sonra, derhal kâtip tarafından maznun hakkında rapor ve fezleke kısa cümlelerle okunuyordu. Maznun zabıtları dinledikten sonra, reis yaptığı hıyanetin sebeplerini soruyordu. Duruşmaya Kayserili Ermeni’den başlandı.

Ermeni’nin suçu şu idi: Birinci Cihan Harbinde asker kaçağı imiş, bu sırada birçok cinayetler işlediğinden idama mahkûm edilmiş, fakat ele geçirilememiş. Mütarekeden sonra memlekette serbest dolaşmaya başlamış. Millî Mücadele başlar başlamaz dağa çıkmış. Yol kesicilik yapmış. Nihayet Kastamonu ormanlarına dalmış. Burada aç kalmış. Ormanın yakınında bulunan bir yaylada bir çoban hayvanlarını otlatıyormuş. Bu Ermeni eline geçirdiği bir balta ile çobanı parça parça etmiş. Maktulün cesedini ortadan kaldırmak için de ateşte yakmış. Sürüden bir koyun keserek onu da bu ateşte pişirmiş. Çobanın dağarcığında bulunan bazlamalarıyla yoğurdunu da yiyerek karnını iyice doyurmuş. Boğaz tokluğuna bu cinayeti işlemiş. Bu asker kaçağı, zaman zaman eline geçirdiği silâhlarla türlü cinayetler işlemiş… Reis:

  • Bu yaptıklarına ne dersin? Çobanı niçin öldürdün?

Diye sorduğu zaman, iki bacağının titrediği hâlâ gözümün önündedir. Kendisini müdafaa için ancak şunu söyledi:

  • Cahillik ettim efendim.

Diye suçunu itiraf ederek affını diledi. Bu asker kaçağı caniye başka bir şey sorulmadı. İkinci sanığa geçildi. Bu da orta yaşlı Zonguldak’ta fırıncılık eden bir Rum’du. Suçu şu idi: Bu memlekette doğup büyüdüğü, bu vatanın içinde para kazanıp zengin olduğu halde, kendisini, Türk, Rum, Ortodoks addetmeyip Yunanlı olduğunu hissederek daima sevgisini bu dış memlekete bağlamış, Türkçe konuşmuyor. Çocuklarına Yunanca öğretiyor, Yunan gazeteleri okumak suretiyle bu memleketin maşeri vicdanından daima ayrı yaşıyor, buna gayret ediyordu. Bunlara delil olmak üzere Yunanlılar İzmir’e çıkıp Türk halkını öldürerek İç Anadolu’ya ilerlediği zaman, iki oğlunu Yunan ordusuna gönüllü göndermiş, Yunanlılar bu yerli Rumlardan (Yangıncı Alayları) teşkil etmişlerdi. İki oğlu, bu yangıncı alayına dâhil olmuştu. Bununla da kalmayıp Yunan hükumetine her ay bir miktar para vermeyi taahhüt etmişti. Bir aralık bu parayı göndermeyince, Yunan hükumeti bir mektupla bu Rum’dan istemiş, bu mektup da bizim gizli polis teşkilâtının eline geçmiş. Bu Rum’un evinde araştırma yapmışlar. Evinin bir odasındaki duvara Ayasofya’nın resmi, camiin minareleri yıkılmış, bir çan kulesi yapılmış, diğer duvarda ise Yunan zırhlısı Averof’un resmi asılı imiş. Bu resmin üzerinde (Rum milletini Türk zulmünden kurtaran Averof) yazılı imiş. O, Rum milleti ki, İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’in şu fermanına lâyık olmuştu: “Ben ki emiri azam Sultan Murat’ın oğlu padişahı muazzam ve emiri azam Sultan Mehmet’im. Halikı arz u asuman namına, büyük peygamberimiz namına, biz Müslümanların mutekit olduğumuz sebulmesani namına, Allah’ın yüz yirmi dört bin peygamberi namına, büyük babamın ve babamın ruhuna, oğullarımın, kuşandığım kılıç aşkına yemin ederim ki, İstanbul Rumları ve Galata ahalisi kilise ve dualarını muhafaza edeceklerdir. Yeniçeri sınıfına evlatlarını almayacağım, dinimizi kabul etmeleri için asla cebir gösterilmeyecektir. Kendilerini bir köle gibi idare etmeyeceğim. İşlerini görmek için içlerinden birini seçeceklerdir. Hiçbir angaryaya tabi olmayacaklardır. Bu kanun ve adetler bugünden itibaren ve müebbeden baki kalacaktır. Ben onları kendi şahsım gibi himaye ve müdafaa edeceğim. İşbu berat hilkati âlemin 6961’inci hicretin 857’nci senesi Cemaziyelevveli evahirinde yazılmıştır.

Tarihte yeni bir çağ açan, bu kadar büyük bir fetih ve zaferin başında Fâtih’in Hristiyanlara verdiği bu ferman gibi, hangi medeni bir ülkenin tarihinde böyle şanlı bir vesika vardır. Hâl böyle iken, asırlar boyu bu muazzam lütfa mazhar olmuş Rum milleti, Fâtih’in torunlarına hıyanet ediyor, bu asil milleti mahvetmek istiyordu. Bu âlemlerin yaratıcısı çok adildir, pek yakında onun adaletinin tecelli edeceğine bu yaralı millet inanıyordu.

Bu yerli Rum’un evinden birçok mektuplar çıktığından, hain ve casus olduğu anlaşılmıştı: Tanzimat’tan beri şımartılan azınlıklar, Türkleri arkadan vurmak istiyorlardı. Hâlbuki o günler çoktan geçmiş, Türkler dostunu ve düşmanını tanımıştı. Bizi herkes mukadderatıyla baş başa bırakmıştı.

Bu mahkemeyi dinleyenler, heyecanından yerinde duramıyor, bu vatan hainlerine verilecek kararı sabırsızlıkla bekliyordu. Reis:

  • Bunlara ne dersin?
  • O resimler benim değil, oğullarım Yunan ordusuna haberim olmadan kaçtılar. İhtiyarım, beni affedin!

Diye bir avukat gibi kendini müdafaa ediyordu. Bunlardan sonra bir Türk’ün mahkemesine geçildi. Bu ihtiyar İnebolu’nun Çatal nahiyesinden bir köylü idi. Bu ihtiyar pek sakindi. Reis sordu:

– Baba, sen cepheden kaçan asker oğlunu evinde saklamış, bir asker kaçağına yataklık etmişsin!

Deyince, köylü gözlerini reise dikti. Fesuphanallah, der gibi başını salladıktan sonra, elini koynuna sokarak, birkaç kafa kâğıdı çıkardı, sonra reise:

  • Reis bey! Şu kafa kâğıtlarının içini okursan, bana dediğinden utanırsın!

Reis:

  • Neden?
  • Bu nüfus kâğıtları, Balkan ve Umumi Harpte şehit düşen oğullarıma aittir. İki tane arslanımı bu millet uğrunda şehit veren baba, üçüncü oğlunu bu ölüm dirim harbinde bir kahpe saklar gibi gizlemez reis bey!..

Diye gözlerini açtığı zaman salon inledi. Bu kahramanlık sahnesi pek heyecanlı idi. Memleketin hakiki sahibi konuşuyordu. Ben heyecanımdan titredim, hâkimler dondu. Bu, Anadolu’nun bekçisi ihtiyar, bin bir yamalı mavi mintanını birdenbire yırttı. Çıplak ve kıllı göğsü göründü, ne olacak diye hep bakıyorduk:

  • Yakın gel de şu kalbura dönmüş göğsüme bak. Burada ne çok kurşun yarası göreceksin. Ben bu yaraları çeşitli düşmanlardan aldım. Bağrım yaralıdır. Ben nasıl olur da son oğlumu asker kaçağı olarak saklarım. Ben bunu yapamam. Bu gavurlar gibi hain değilim, hem beni bunlarla niye yanyana oturttunuz!..

Diye şikâyette bulunduğu bir sırada, bir polis komiseri içeri girerek reise bir kâğıt uzattı. Bu kâğıdı okuyan Necati Bey ağlamaya başladı. Sonra:

  • Baba, küçük oğlun da İnönü’nde şehit düşmüş. Affedersin, ilmühaberi şimdi bana geldi.

İhtiyar:

  • Millet sağ olsun. Siz arslanlarım sağ olun!..

Dediği zaman, ateşin bir milliyetçi olan Necati Bey kendini kaybederek:

  • Baba bizi affet. Bir yanlışlık olmuş. Türk hain olamaz!

Diye ağlıyordu.

  • Baba serbestsin, köyüne gidebilirsin!
  • Sağ olun!

Diyerek, mahkemeden çıkıp gitti. Bu kahramanlık sahnesi hepimizi ağlatmıştı.

Diğer iki mahkûmu alıp gittiler. Eğer sanıklara karar bildirilmezse idam olunurlardı. Yarın sabah Rum’la Ermeni idam olunacaktı. Bunların kararını idam sehpasının önünde okumak adetti.

İstiklâl Mahkemesinin bu oturumu bize korkudan ziyade, bu memlekete hıyanet edenlere karşı mücadele etmek kuvvetini kamçılamıştı. Vatan hainlerine merhamet edilmemek lâzımdı. Biz onları öldürmez isek, onlar bizi daha feci şekilde öldüreceklerdi. Davamız çok büyüktü. Ölüm ve dirim savaşına girmiştik. Batıdan düşman kanlar dökerek, ocaklar söndürerek geliyordu. Vatanın dört tarafı ateşten bir çemberdi. Her taraf yanıyordu. Ayrıca bir de içimizdeki düşmanlarla uğraşmak… Ne güç ve acı idi. [2]

DİPNOTLAR

(*) (Emekli) Kastamonu Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi, mkemalkocak@gmail.comdrkkocak@gmail.com

[1] https://tr.wikipedia.org/wiki/Enver_Behnan_%C5%9Eapolyo

[2] Enver Behnan ŞAPOLYO, Mustafa Kemal ve Millî Mücadelenin İç Âlemi, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1967, s. 50-56

Türk İstiklâl Mücadelesi

Havza Tamimi [Genelgesi] (28 Mayıs 1919)

Published

on

Giriş

Türk İstiklâl Mücadelesi’nin kırılma noktalarından biri olan Havza Genelgesi (28 Mayıs 1919), Mondros Mütarekesi sonrası Anadolu’da filizlenen mahallî ve dağınık mukavemet hareketlerini ulusal bir çatıda birleştiren bir başkaldırı metnidir. 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa’nın resmî yetkilerini aşarak yayımladığı bu genelge, sömürgeci müdahaleye, işgale ve İstanbul Hükümeti’nin edilgen tutumuna karşı toplumsal hafızayı harekete geçirmiştir.

1. Öncesi (Samsun’dan Havza’ya Geçiş): Tarihsel Coğrafya ve Sosyolojik Zemin

Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) sonrası Osmanlı coğrafyası, yalnızca askeri bir teslimiyeti değil, mekân ve toplum bakımından bir parçalanma dönemini tecrübe etmiştir.

Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu Kıtaatı Müfettişi olarak Samsun’a ayak bastıktan kısa süre sonra, güvenli ve telgraf hatlarının aktif olduğu iç bölgelere geçmek istemiştir. Yol üstündeki Kavak kasabasından itibaren liderlik faaliyetlerine başlamış ve 25 Mayıs 1919’da Havza’ya intikal etmiştir.

Jeopolitik ve Tarihsel Coğrafya Kırılması

15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgali, Anadolu’nun iç kesimlerinde derin bir jeopolitik güvensizlik dalgası yaratmıştır. Samsun ve çevresi (Canik Sancağı), Karadeniz’de bir Pontus Devleti kurmayı amaçlayan ayrılıkçı Rum çeteleri ile Müslüman ahali arasındaki çatışmaların merkezidir. İngilizlerin bölgedeki asayişsizliği gerekçe göstererek Mondros’un 7. maddesini işletme (stratejik noktaları işgal etme) tehdidi, Mustafa Kemal’in geniş yetkilerle bölgeye gönderilmesinin önünü açmıştır. Havza, Samsun limanındaki İngiliz askerî denetiminden ve donanma namlularından uzak, İç Anadolu’ya açılan korunaklı yapısıyla, direnişin lojistik ve stratejik ilk “güvenli bölgesi” görevini yapmıştır.

Sosyolojik Yapı ve Kolektif Sarsıntı

Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği demografik yıkım, zorunlu göçler ve ekonomik çöküş; Anadolu’da “bıkkın ama tetikte” bekleyen bir toplumsal yapı (köylülük, yerel eşraf ve taşra bürokrasisi) yaratmıştı. İzmir’in işgali, “vatanın elden gittiği” algısını somutlaştırarak yerel düzeydeki Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin sosyolojik tabanını genişletmiştir. Havza, kaplıcaları ve nispeten korunaklı yapısıyla, bu sarsıntının organize bir direnişe dönüştürüleceği ilk “güvenli bölge” olmuştur.

2. Anı: İçerik ve Vaka Analizi (28 Mayıs 1919)

Mustafa Kemal Paşa, 26 Mayıs’ta bölgenin ileri gelenleriyle halk toplantıları yapmış, 28 Mayıs 1919‘da Havza’dan askeri ve mülki amirlere gönderdiği genelgeyle, işgallere karşı protesto mitingleri düzenlenmesini resmen istemiştir.

Metnin İçerik Analizi

Genelge, üç ana pratik ve sembolik talep üzerine kurulmuştur:

1. Protesto ve Mitingler: İzmir ve diğer yerlerdeki işgallerin haksızlığının bütün ülkeye duyurulması için büyük ve heyecanlı mitingler düzenlenmelidir.

2. Büyük Devletlere ve İstanbul Hükümetine Diplomatik Baskı Telgrafları: İtilaf Devletleri temsilciliklerine ve İstanbul Hükümetine protesto telgrafları çekilerek ulusal irade beyan edilmelidir.

3. Hristiyan Ahaliye Zarar Verilmemesi/Azınlık Haklarının Korunması: Gösteriler sırasında Hristiyan halka karşı hiçbir taşkınlık ve düşmanlık yapılmamalıdır.

4. Sonrası (Mitingler, Silah Rehineleri ve Tepkiler): Genelgenin ardından Anadolu genelinde protestolar çığ gibi büyümüş, İstanbul Hükümeti ile Harbiye Nezareti Mustafa Kemal Paşa’dan hesap sormaya başlamıştır. Paşa ise Haziran başında Doğu Anadolu’daki Müdafaa-i Hukuk şubelerini organize etmeye ve Mondros gereği İtilaf Devletlerine teslim edilmesi gereken silahlara (10.000 sürgü kolu ve 12 top kaması) el koyarak direnişi fiile dökmeye başlamıştır.

3. Çok Boyutlu İçerik ve Vaka Analizi

Metinde geçen olaylar, askeri strateji ve sivil itaatsizliğin iç içe geçtiği çok boyutlu bir yapı sunmaktadır:

a. Sivil İtaatsizlik ve Millî Bilincin Uyandırılması

Mustafa Kemal Paşa, İstanbul Hükümeti’nin “sükûnet” politikasının aksine, halkı harekete geçirmeye odaklanmıştır. Havza Genelgesi, tepkilerin bireysel kalmayıp “sine-i milletten feveran eden” (milletin bağrından kopan) kitlesel protestolara dönüşmesini sağlamıştır.

b. Askerî ve Stratejik Tedbirler

Paşa, işgallerin yayılması ihtimaline karşı çete (gerilla) teşkilatlarından yararlanılmasını ve düzenli ordu birliklerinin dağıtılmadan derli toplu tutulmasını emretmiştir. Havza silah deposundaki mühimmatın halkın evlerine taşınması ve İstanbul’a gönderilecek silah parçalarına el konulması, mücadelenin lojistik altyapısını kurma hamlesidir.

c. Azınlıklar ve “Meşruiyet” PolitikasıMili

İngilizlerin Ermenileri koruma bahanesiyle verdikleri 24 Mayıs tarihli notaya karşı Mustafa Kemal Paşa, Hristiyan ahalinin can güvenliğinin taahhüt altında olduğunu savunarak işgal gerekçelerini çürütmüştür. Paşa, Batı dünyasına karşı haklılığı zedelememek adına mitinglerde Hristiyan halka yönelik düşmanca eylemlerden kaçınılmasını özellikle vurgulamıştır.

Vaka Analizi ve Stratejik Deha

Eleştirel tarih yöntemi açısından bakıldığında, üçüncü madde metnin en faydacı ve deha ürünü unsurudur. Mustafa Kemal, İtilaf Devletleri’nin Mondros’un 7. maddesini (huzursuzluk çıkan bölgeleri işgal etme hakkı) bahane ederek Anadolu’yu tamamen istila etme niyetinin farkındadır. Yerel halkın kışkırtmalara gelmesini engelleyerek, “haklıyken haksız duruma düşmeme” stratejisini işletmiş ve direnişin uluslararası hukuk zeminindeki meşruiyetini korumuştur.

4. Kişiler, Taraflar ve Temsil Ettikleri Anlayışlar

Havza Genelgesi sürecinde aktörler tek bir blok halinde değil, farklı ideolojik ve faydacı isteklerle/beklentilerle hareket etmişlerdir.

a. Mustafa Kemal Paşa ve Askerî-Bürokratik Kadro: Temsil ettikleri anlayış, “topyekûn direniş ve tam bağımsızlık“tır. Meşruiyetini saray otoritesinden değil, doğrudan halkın iradesinden (sine-i millet) almayı hedefleyen yeni bir siyasal aktör tipidir.

b. Kolordu Komutanları (Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy): Askeri kanattaki bu isimler, genelgeyi destekleyerek ordunun terhis edilmesini geciktirmişlerdir. Temsil ettikleri anlayış, “askeri-bürokratik direniş ve nizamın korunması“dır.

c. Sait Molla, Damat Ferit Paşa ve İstanbul Hükümeti: Temsil ettikleri anlayış, “saltanatın bekası için İtilaf Devletleri (özellikle İngiliz) hamiliği“dir. Onların anlayışına göre İtilaf Devletleri’ne karşı yapılacak herhangi bir başkaldırı, devletin ve hilafetin tamamen ortadan kalkmasına yol açacaktır (Garantörlük ve teslimiyetçilik).

ç. İtilaf Devletleri (İngiltere ve Fransa): Bölgedeki sömürgeci çıkarlarını korumak ve Sykes-Picot/Mondros haritasını hayata geçirerek Hindistan yolunu güvenceye almak için Anadolu’da güçlü bir merkezi ya da yerel herhangi bir ulusal gücün doğmasını engellemeye yönelmişlerdir.

5. Sonrası: Yansımalar, Tepkiler ve Meşruiyet Krizi

Havza Genelgesi, o zamana kadar yerel ve dağınık olan direniş merkezlerini (Redd-i İlhak ve Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerini) ulusal bir ağda birleştirmiştir.

Toplumsal Yansımalar ve İlk Sivil İtaatsizlik

Genelge sonrası başta Havza ve İstanbul (Sultanahmet Mitingleri) olmak üzere Anadolu’nun dört bir yanında (Bayramiç, Seydişehir, Gördes, Burdur, Ezine, Ödemiş, Denizli, Aydın, Bursa, Kalecik, Keskin, Konya, Beyşehir, Kastamonu ve Kırklareli gibi çok farklı coğrafi bölgelerde) mitingler düzenlenmiştir. Bu durum, sivil toplumun askeri bürokrasiyle eklemlendiği, toplu bir sivil itaatsizlik dalgası yaratmıştır. Sosyolojik açıdan, farklı yapıdaki “ümmet” kimliğinden, ortak kader bilincine sahip “millet” kimliğine geçişin ilk denemesi Havza’da yapılmıştır.

Siyasal Tepkiler ve Geri Çağrılma Krizi

İngiliz Yüksek Komiserliği’nin (özellikle Amiral Calthorpe ve ardından Sir John de Robeck) İstanbul Hükümeti’ne baskı yaparak Mustafa Kemal’in faaliyetlerinin durdurulmasını istemiştir. Harbiye Nezareti 8 Haziran 1919’da Mustafa Kemal’i resmen İstanbul’a geri çağırmıştır. Mustafa Kemal’in bu emre “Kordon hattı arkasındaki İstanbul’da hiçbir şey yapılamayacağı” gerekçesiyle uymayarak zaman kazanmaya çalışması, Türk askeri ve siyasi tarihinde bürokratik itaatsizliğin ve fiili ihtilal hareketinin resmen başladığının ilanıdır. Havza, nihai kararların alınacağı Amasya Genelgesi’ne giden yolu döşemiştir.

6. Eleştirel Tarih Değerlendirmesi

Geleneksel tarih yazımı Havza Genelgesi’ni pürüzsüz ve mutlak bir oy birliğiyle gerçekleşmiş bir kahramanlık anlatısı olarak sunma eğilimindedir. Ancak eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında metin, ciddi bir meşruiyet ikilemi taşımaktadır:

a. İki Başlı Yönetim Gerçekliği: Metin, “Osmanlı Devleti’nin bir süre âdeta iki elden idare edileceğini” açıkça belirtir. Resmi olarak hâlâ padişaha bağlı görünen (Yâver-i Fahrî-i Hazret-i Şehriyârî unvanını kullanan) bir müfettiş, fiilen devletin resmi dış ve iç politikasına taban tabana zıt alternatif bir iktidar merkezi kurmaktadır.

Mustafa Kemal, padişahın kendisine verdiği yetkiyi (asayişi sağlama görevi), padişahın ve hükümetin politikalarına aykırı olarak direnişi örgütlemek için kullanmıştır. Bu durum, dönemin hukuksal çerçevesi içinde bir “yetki gaspı” veya “ihtilal hamlesi” olarak okunmalıdır.

Ayrıca, genelge telgrafları incelendiğinde, Anadolu’daki bütün mülki ve askeri amirlerin genelgeye olumlu bir cevap vermediği; bir kısmının İstanbul ile bağları koparmaktan çekinerek çekimser kaldığı görülmektedir. Dolayısıyla Havza, bağdaşmış bir mutabakatın değil, Mustafa Kemal ve ekibinin taşradaki kararsız bürokrasiyi ikna, yönlendirme ve baskı araçlarıyla ulusal harekete eklemleme mücadelesinin ilk hamlesidir.

b. Propaganda Savaşları: İngilizlerin ve Ermeni Patrikhanesi’nin “Hristiyanlar katlediliyor” algısına karşı, Mustafa Kemal’in “İzmir ve Manisa’nın işgali yüzünden halk tepkili ancak Hristiyanlara düşmanlık yok” tezi, Milli Mücadele’nin sadece silahla değil, uluslararası hukuk ve diplomasi dilini de kullanarak yürütüldüğünü ispatlamaktadır.

c. Lojistik Gerçekçilik: Metindeki telgraf trafikleri ve mühimmata el koyma vakaları, Havza Genelgesi’nin sadece teorik bir protesto metni olmadığını; askeri tahkimatı, milis örgütlenmesini ve mülki idari ağı (Müdafaa-i Hukuk şubelerini) yapılandıran kapsamlı bir ihtilal programı olduğunu göstermektedir.

Kaynakça

Faik Reşit Unat, “Mustafa Kemal Paşa’ya Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişi Sıfatıyla Verilen Vazife ve Salahiyetlere Dair Bazı Vesikalar”, Mf. V. Tarih Vesikaları, Sayı: 12 (Nisan 1943), Cilt: III, s. 401-409

Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, ME Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1977, s. 239-242

Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 79 (Mayıs 1981), Gnkur. Basımevi, Ankara, 1981, Belge No: 1731, s. 8-10

Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaş Günlüğü I (Açıklamalı Kronoloji) Mondros’tan Erzurum Kongresi’ne (30 Ekim 1918-22 Temmuz 1919), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1993, s. 275-319

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 2 (1915-1919), Kaynak Yayınları, İstanbul, 1999, s. 334

Milli Egemenlik Belgeleri, “Havza Genelgesi”, TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, TBMM Basımevi, 2015, s. 6-8

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/768/Havza-Genelgesi

Continue Reading

Türk İstiklâl Mücadelesi

Meşruiyet Kavşağında Milli Devletin Doğuşu: Heyet-i Temsiliye’nin 21 Nisan 1920 Tarihli Tamimi [Genelgesi]

Published

on

Giriş

21 Nisan 1920 tarihli Heyet-i Temsiliye tamimi, Türk siyasi tarihinin en kritik meşruiyet dönüşümünü belgeleyen temel bir vesikadır. İstanbul’un işgaliyle sarsılan geleneksel otoritenin yerine Ankara merkezli yeni bir iradenin ikamesini amaçlayan bu metin, stratejik bir retorik üzerine kurgulanmıştır. Bu çalışma, tamimdeki kavram, sembol ve aktörleri analiz ederek; Mustafa Kemal Paşa’nın halkın köklü dini değerleri ile modern milli egemenlik ilkesini nasıl birbiriyle kaynaştırarak (mezcederek) yeni bir toplumsal rıza zemini inşa ettiğini incelemektedir. Belge; dini sembolizm, askeri disiplin ve halk iradesi arasında kurulan hassas dengenin, Milli Mücadele’nin hukuki ve sosyolojik meşruiyetini nasıl tahkim ettiğini ortaya koymaktadır.

TAMİM

(21 Nisan 1920)

Ankara, 21 Nisan [1]336 [1920]

Tel: Gayet aceledir.

Ankara’ya acele tezkere.

Kolordulara (14. Kolordu Vekâlet’ine)

61. Fırka Kumandanlığı’na, Refet Beyefendi’ye

Bütün Vilayetlere, Bağımsız Livalara,

Müdafaa-i Hukuk Heyeti Merkeziyelerine,

Belediye Riyasetlerine

1-Bi menni-hül-Kerim Nisan’ın yirmi üçüncü Cuma günü Cuma namazını müteakip Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi küşat edilecektir.

1 — Tanrı’nın lütfuyla Nisanın 23′üncü Cuma günü, cuma namazından sonra, Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.

2-Vatanın istiklali,  makam-ı refi-i hilafet ve saltanatın istihlası gibi en mühim ve hayati vezaifi ifa edecek olan Büyük Millet Meclisinin yevm-i küşadını Cumaya tesadüf ettirmekle yevm-i mezkûrun mübareketinden istifade ve kabl-el-küşad bil-umum Mebusin-i Kiram Hazeratiyle Hacı Bayram Veli Camii-i Şerifi’nde Cuma namazı eda olunarak envar-ı Kur’an ve salattan istifade olunacaktır. Bade-s-salat Lihye-i Saadet ve Sancak-ı Şerif’i hamilen Daire-i Mahsusa’ya gidilecektir. Daire-i Mahsusa’ya dâhil olmadan evvel bir dua kıraatiyle kurbanlar zebh olunacaktır. İşbu merasimde Camii-i Şerif’ten bed’ ile Daire-i Mahsusa’ya kadar Kolordu Kumandanlığınca kıtaat-ı askeriye ile tertibat-ı mahsusa alınacaktır.

2 — Vatanın istiklâli, yüce Hilâfet ve Saltanat makamının kurtarılması gibi en önemli ve hayati görevleri yapacak olan Büyük Millet Meclisi’nin açılış gününü cumaya rastlatmakla, o günün kutsallığından yararlanılacak ve bütün sayın milletvekilleriyle Hacı Bayram Velî Câmi-i Şerifinde cuma namazı kılınarak Kur’an’ın ve namazın nurlarından da feyz alınacaktır. Namazdan sonra, Sakal-ı Şerif ve Sancâk-ı Şerif alınarak Meclisin toplanacağı yere gidilecektir.

Meclise girmeden önce bir dua okunarak kurbanlar kesilecektir. Bu merasimde Câmi-i Şeriften başlayarak Meclis binasına kadar Kolordu Komutanlığı’nca askerî birliklerle özel tören düzeni alınacaktır.

3-Yevm-i mezkûrun te’yid-i kudsiyeti için bugünden itibaren merkez-i vilayette Vali Beyefendi Hazretleri’nin tertibiyle hatim ve Buhari-i Şerif tilavetine bed’ olunacak ve Hatm-i Şerif’in son aksamı teberrüken Cuma namazından sonra Daire-i Mahsusa önünde ikmal edilecektir.

3 — Açılış gününün kutsallığını belirtmek için bu günden başlayarak vilâyet merkezinde, Vali Beyefendi Hazretlerinin düzenleyeceği şekilde, hatim indirilmeye ve Buhari-i Şerif okunmaya başlanacak ve Hatm-i Şerifin son kısımları uğur getirsin diye Cuma günü namazdan sonra Meclis’in toplanacağı yerin önünde tamamlanacaktır.

4-Mukaddes ve mecruh vatanımızın her köşesinde aynı suretle bugünden itibaren Buhari ve Hitamat-ı Şerife kıraat edilerek Cum’a günü ezandan evvel minarelerde Salat-ı Şerife okunacak ve esnay-ı hitabede Hilafetmeabımız Padişahımız Efendimiz Hazretlerinin nam-ı nam-i Hümayunu zikredilirken Zat-ı Şevket-simat Padişahilerinin ve Memalik-i Şahaneleriyle bil-umum tebaa-i mülukanelerinin bir an evvel nail-i felah ve saadet olmaları duası ilaveten tezkar olunacak ve Cum’a namazının edasından sonra da ikmal-i hatim edilerek Makam-ı Muallay-ı Hilafet ve Saltanat’ın ve bilcümle aksam-ı vatanın halası maksadıyla vuk’u bulan mesai-i milliyenin ehemmiyet ve kudsiyeti ve her ferd-i milletin kendi vekillerinden mürekkep olan Büyük Millet Meclisi’nin tevdi eyleyeceği vezaif-i vataniyeyi ifaya mecburiyeti hakkında mev’izeler irat olunacaktır. Badehu Halife ve Padişahımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin halası, selameti ve istiklali için dua edilecektir. Bu merasim-i diniyye ve vataniyyenin ifasından ve camilerden çıkıldıktan sonra Bilad-ı Osmaniye’nin her tarafında makam-ı hükumete gelinerek meclisin küşadından dolayı resmen tebrikat icra edilecektir. Her tarafta Cum’a namazından evvel münasip suretde Mevlid-i Şerif okunacaktır.

4 — Kutsal ve yaralı vatanımızın her köşesinde bu günden itibaren aynı şekilde Hatm-i Şerifler indirilmesine ve Buhari-i Şerif okunmasına başlanarak, cuma günü ezandan önce minarelerde salâ verilecek, hutbe okunurken, Halifemiz, Padişahımız Efendimiz Hazretleri’nin mübarek adları anılırken, Padişah Efendimiz’in yüce varlıklarının, şanlı ülkesinin ve bütün tebaasının bir an önce kurtulmaları ve saadete kavuşmaları için ayrıca dua okunacak ve cuma namazının kılınmasından sonra da hatim tamamlanarak yüce Hilâfet ve Saltanat makamı ile bütün vatan topraklarının kurtuluşu için girişilen Millî Mücadele’nin önemini ve kutsallığını, milletin her bir ferdinin, kendi vekillerinden meydana gelmiş olan bu Büyük Millet Meclisi’nin vereceği vatani görevleri yapmaya mecbur olduğunu anlatan vaazlar verilecektir. Daha sonra, Halife ve Padişah’ımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin kurtuluşu, selâmeti ve istiklâli için dua edilecektir. Bu dinî ve vatanî merasim yapıldıktan ve camilerden çıkıldıktan sonra, Osmanlı vilâyetlerinin her tarafında, hükûmet konağına gelinerek Meclis’in açılmasından dolayı resmî tebrikler yapılacaktır. Her tarafta cuma namazından önce uygun şekilde Mevlid-i Şerif okunacaktır.

5-İşbu tebliğin hemen neşr ve tamimi için her vasıtaya müracaat olunacak ve serîan en ücra köylere, en küçük kıtaat-ı askeriyeye, memleketin bil-umum teşkilat ve müessesatına iblağı temin edilecektir. Ayrıca büyük levhalar halinde her tarafta ta’lik ve mümkün olan mahallerde tab’ ve teksir ve meccanen tevzi’ edilecektir.

5 — Bu tebliğin hemen yayınlanarak her tarafa ulaştırılabilmesi için her vasıtaya başvurulacak, sür’atle en ücra köylere, en küçük askerî birliklere, memleketin bütün teşkilât ve kuruluşlarına ulaştırılması sağlanacaktır. Ayrıca, büyük levhalar halinde her tarafa asılacak ve mümkün olan yerlerde bastırılıp çoğaltılarak parasız dağıtılacaktır.

6-Cenab-ı Hak’dan muvaffakiyet-i kâmile tazarru’ olunur.

6 — Yüce Tanrı’dan tam bir başarıya ulaştırması niyaz olunur.

Heyet-i Temsiliye namına

Mustafa Kemal

1. Tarihsel Bağlam

Mondros Mütarekesi sonrası Anadolu’da başlayan direniş hareketi, İstanbul’un 16 Mart 1920’de resmen işgali ve Meclis-i Mebusan’ın dağıtılmasıyla meydana gelen otorite boşluğu, Anadolu’da yeni bir meşruiyet merkezi ihtiyacını doğurmuştur. Mustafa Kemal Paşa, 21 Nisan 1920’de “gayet acele” kaydıyla yayımladığı tamim ile Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin (BMM) açılacağını bütün mülki ve askeri birimlere ilan etmiştir. Bu tamim; kolordulardan belediye riyasetlerine kadar geniş bir idari ağa hitap ederek Ankara’nın yeni siyasi merkez olduğunu tescilleyen kurucu bir belgedir.

2. Meşruiyetin İnşası: Kavramlar ve Sembollerin Rolü

Tamimin en dikkat çekici yönü, toplumsal rızayı sağlamak için kullanılan yoğun dini üsluptur. Ankara’da yeni kurulacak Meclis’in kabulünü halkın zihninde pekiştirmek için, halkın alışık olduğu dini-kültürel mukaddes değerler üzerinden  “meşruiyet dili” inşa edilmiştir:

Zamanlama ve Mekân: Açılışın Cuma gününe denk getirilmesi, açılış öncesi Hacı Bayram-ı Veli Camii’nde Cuma namazı kılınması, “günün mübarekliğinden istifade” edilmesi ile toplumun manevi hassasiyetlerinin zirve yaptığı zaman (an) kullanılarak “toplumsal rıza” sağlanması gözetilmiştir.

Manevi Seferberlik: Kur’an ve namazın nurlarından feyz alınması, Hatm-i Şerifler, Buharî-i Şerif kıraatleri ve dualar; siyasi bir eylemin “ilahi rıza” ile uyumlu olduğunu göstererek dini meşruiyet devşirir.

Mukaddes Emanetler: Namazdan sonra “Lihye-i Saadet” (Sakal-ı Şerif) ve “Sancak-ı Şerif’”in taşınarak Meclis binasına gidilmesi, yeni yapının/otoritenin “kutsal bir koruma” altında ve mukaddesatın koruyucusu olduğu mesajını güçlendirerek “tarihsel meşruiyet” oluşturmaktadır.

Bimennihülkerim: “Allah’ın yardımıyla” ifadesi, milli mesainin kutsal bir temele dayandığını göstermektedir.

Toplumsal Rızanın İnşası: Mustafa Kemal Paşa; halkın köklü dini hassasiyetleri ile modern “milli egemenlik” fikrini bu tören kurgusu içerisinde mezcederek (kaynaştırarak),  Ankara’daki yeni otoriteye karşı çıkabilecek tereddütleri gidermiş ve geniş tabanlı bir mutabakat zemini oluşturmuştur.

3. Egemenliğin Dönüşümü:

Belge, egemenliğin (karar alma ve yönetme gücünün) kaynağını hukuki bir geçiş sürecine sokmaktadır. Metinde bir yandan “Hilafet ve Saltanat makamının kurtarılması” birincil hedef olarak gösterilirken, diğer yandan bu hedefe ancak “millet ferdinin kendi vekillerinden meydana gelen Büyük Millet Meclisi” aracılığıyla ulaşılabileceği vurgulanmaktadır. Siyasi açıdan bu metin, bir “kurucu iktidar” beyannamesidir.

Büyük Millet Meclisi (BMM): Tamimde “vatanın bağımsızlığı” gibi hayati görevleri yürütecek “her millet ferdinin kendi vekillerinden meydana gelen” bir yapı olarak tanımlanmıştır. Bu, egemenliğin kaynağının “milli iradeye” kaydığının en somut göstergesidir.

Hukuki Mecburiyet: Her millet ferdinin Meclis’in vereceği “vatani vazifeleri yapmaya mecburiyeti” vurgulanarak, egemenlik yetkisinin fiilen millete geçtiği tescil edilmiştir.

Siyasi Meşruiyet: Meclis, “vatanın bağımsızlığı”, “saltanat ve hilafet makamının kurtarılması” gibi hayati görevleri yürütecek yegâne merci olarak konumlandırılmıştır.

Heyet-i Temsiliye ve Mustafa Kemal: Mustafa Kemal Paşa’nın imzası, Meclis açılana kadar fiili egemenliği yürüten, askeri ve mülki birimlere emir veren koordinatör otoriteyi temsil etmektedir.

4. Vesayet Analizi: Stratejik Koruyuculuk

Eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında, tamimdeki Padişah vurgusu stratejik bir vesayet değişimi olarak anlaşılabilir. Hilafet ve saltanat makamı “yaralı” ve “kurtarılmaya muhtaç” birer değer olarak konumlandırılırken; karar alma ve icra yetkisi “milli mesai” kavramıyla Meclis’e devredilmiştir. Hutbelerde Padişahın adının anılması ve “Zat-ı Şevketsimatı Padişahileri”nin kurtuluşu için dua edilmesi talimatı, İstanbul Hükümeti’nin etkisini kırmak için kullanılan bir yöntemdir. Halkın sadakatini sarsmadan yönetim Ankara’ya taşınmıştır. Bu sayede, Padişahın “esareti” üzerinden BMM’nin “vasi”lik rolü meşrulaştırılmıştır.

Eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında, tamimdeki aktörler üzerinden stratejik bir “vesayet değişimi” kurgulanmıştır:

5. Sosyolojik Yayılım ve Çok Boyutlu Etki

Tamim, sadece bir askeri emir değil, toplumun en küçük birimlerine ulaşan bir siyasi seferberlik ilanıdır:

Kapsayıcılık ve Görsel Propaganda: Talimatın “en ücra köylere ve en küçük askeri kıtalara” kadar ulaştırılması, levhalar halinde asılması ve ücretsiz dağıtılması istenerek yeni iradenin görünürlüğü artırılmıştır.

Kültürel Süreklilik: Siyasi değişim, geleneksel ritüeller (kurban kesilmesi, mevlid okunması) maskesi altında sunularak kültürel bir direncin olması engellenmiştir.

Ekonomik Mesai: Vatanın kurtuluşu için vuku bulan “milli mesai”, topyekûn bir idari ve iktisadi seferberliğin habercisidir.

6. Sonuç

21 Nisan 1920 tarihli tamim; dini meşruiyet, askeri disiplin ve demokratik temsil ilkelerini aynı potada eriten (mezceden) kurucu bir metindir. Mustafa Kemal Paşa; geleneksel sembollerle modern siyasi hedefleri kaynaştırarak, Milli Mücadele’nin hukuki ve toplumsal temelini sağlam bir zemine oturtmuştur. Belge, meşruiyetini dinden, gücünü askeri teşkilattan, geleceğini ise milletin iradesinden alan bir geçiş döneminin en somut vesikasıdır. Özünde egemenliğin kayıtsız şartsız millete geçişinin ve modern Türk devletinin fiili kuruluşunun ilk resmi beyannamesidir.

Kaynakça:

Hâkimiyet-i Milliye, 23 Nisan 1336 (1920), No:24, “Büyük Millet Meclisi Bugün AçılıyorHeyet-i Temsiliyenin Tamimi”, s. 3, sütun:1-2

    Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 14 (Aralık 1955), Vesika No: 363, “ Mevki Kumandanlığına ” (21 Nisan 36/21 Nisan 1920), s. 1-3.

    1000 Temel Eser NUTUK 1, (Baskıya Hazırlayanlar: Dr. Birol EMİL, Melin HAS ER, Mehmet Ali AYDIN), Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1973, s. 525-528

    Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 79 (Mayıs 1981), Belge No: 1747, “Tamim, Mevki Kumandanlığına” (21 Nisan 336/21 Nisan 1920), s. 85-88.

    Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 7 (1920),“Tamim, Kolordulara (14. Kolordu Vekâletine), 61. Fırka Kumandanlığına, Refet Beyefendiye, Bütün Vilayetlere, Bağımsız Livalara, Müdafaa-i Hukuk Heyeti Merkeziyelerine, Belediye Riyasetlerine” (21.436/21 Nisan 1920), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 344-345

    Continue Reading

    Türk İstiklâl Mücadelesi

    Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’da Toplanma Çağrısı: 19 Mart 1920 Tarihli Seçim Genelgesi

    Published

    on

    Giriş

    19 Mart 1920 tarihli tamim, Osmanlı Devleti’nin fiilen sona erişi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu arasındaki hukuki ve siyasi köprüyü kuran temel belgedir. 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgali, Osmanlı Devleti’nin merkezi mekanizmalarını tamamen işlevsiz bırakmıştır.  Mustafa Kemal, bu durumu devletin “üç kuvvetinin” (yasama, yürütme, yargı) ihlali olarak tanımlamaktadır. Dağılan Meclis-i Mebusan’ın ardından, milli egemenliği temsil edecek “olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin” Ankara’da toplanması zaruri hale gelmiştir.   Bu genelge, fiilen sona ermiş olan bir idari yapının yerine, halk iradesine dayalı yeni bir devlet yapısının, “egemenliğin kayıtsız şartsız millete geçiş” inşasına yönelik ilk resmi adımdır.

    1. Tarihsel Arka Plan: İşgal ve Dağılma (Öncesi)

    16 Mart 1920’de İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgal edilmesi ve ardından Meclis-i Mebusan’ın basılarak bazı milletvekillerinin Malta’ya sürülmesi, Osmanlı devlet mekanizmasını felç etmiştir. Belgede de ifade edildiği üzere, devletin yasama, yürütme ve yargı güçleri (kuvay-ı selâse-i devleti) işlevsiz kalmıştır. Bu otorite boşluğu, Milli Mücadele’nin meşru bir merkezden yönetilmesi ihtiyacını doğurmuştur.

    2. Belgenin Amacı ve Hukuki Niteliği

    Tamimin temel amacı, işgal altındaki payitahtın ve hilafetin kurtarılmasını sağlayacak tedbirleri alacak, millet tarafından yetkilendirilmiş yeni bir meclisi Ankara’da toplamaktır. Belge, sadece yeni bir seçim çağrısı değil, aynı zamanda dağılan Meclis-i Mebusan üyelerine de Ankara’ya gelme kapısını açık tutarak milli iradenin sürekliliğini hedefleyen “kurucu” bir nitelik taşımaktadır.

    3. İçerik Analizi: Seçim ve Meclis Yapısı

    Mustafa Kemal Paşa’nın imzasını taşıyan bu 12 maddelik talimatname, demokratik ve temsil gücü yüksek bir yapının temellerini atmaktadır:

    Temsil Yetkisi: Ankara’da toplanacak meclis, “fevkalade salahiyete sahip” (olağanüstü yetkili) olarak tanımlanmıştır.

    Katılımcılık: Dağılan Meclis-i Mebusan üyeleri, Ankara’ya gelebildikleri takdirde bu meclise iştirak edebileceklerdir.

    Seçim Sistemi: Seçimlerde livalar (sancaklar) esas alınacak ve her livadan beş üye seçilecektir. Seçimler; yerel idare meclisleri, belediye meclisleri ve Müdafaa-i Hukuk heyetlerinden oluşan geniş bir kurul tarafından, gizli oy ve mutlak çoğunluk esasına göre yapılacaktır.

    Siyasi Özgürlük: Her fırka, zümre veya cemiyet aday gösterebileceği gibi, her birey bağımsız olarak adaylığını açıklama hakkına sahiptir.

    Hız ve Lojistik: Seçimlerin 15 gün içinde tamamlanarak üyelerin Ankara’ya ulaşması hedeflenmiş, yol masraflarının yerel yönetimlerce karşılanması kararlaştırılmıştır.

    4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji

    Genelge, mülki amirlerin (valiler) yanı sıra doğrudan “Kolordu Kumandanlarına” da gönderilmiştir. Bu durum, işgal altındaki coğrafyada sivil idarenin baskı altında olduğu yerlerde askeri gücün seçim güvenliğini ve organizasyonunu üstlenmesi gerektiğini gösterir. Ankara’nın stratejik bir merkez olarak seçilmesini tescillemiştir. Ankara, güvenli konumu ve ulaşım imkânlarıyla Anadolu ihtilalinin kalbi haline gelmiştir. Sosyolojik açıdan ise tamim, halkın farklı kesimlerini (belediye üyeleri, cemiyet temsilcileri, sivil ve askeri bürokrasi) “mücahede-i mukaddese” (kutsal mücadele) kavramı etrafında birleştirmeyi amaçlamaktadır. “Mücahede-i mukaddese” vurgusuyla halkın mücadeleye fiilen katılımı teşvik edilmiştir. Bu durum, seçkin bir zümre hareketinden ziyade geniş tabanlı bir toplumsal sözleşme arayışının göstergesidir.

    5. Sonrası: Büyük Millet Meclisi’ne Doğru

    Bu tamim meyvelerini kısa sürede vermiş ve yaklaşık bir ay sonra, 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi Ankara’da açılmıştır. İstanbul’un temsil gücünü kaybettiği bir dönemde, bu meclis Türk milletinin tek meşru temsilcisi sıfatıyla Sevr’i reddetmiş ve Türk İstiklal Harbi’ni yönetmiştir.

    Eleştirel Tarih Yöntemiyle Değerlendirme

    Belgede kullanılan dil, hem meşruiyet zeminini korumak (padişah ve hilafeti kurtarma vurgusu) hem de fiili bir devrim gerçekleştirmek (Ankara’da bağımsız bir meclis kurmak) arasında hassas bir denge gözetmektedir. “Olağanüstü yetkili meclis” (salâhiyet-i fevkal’adeyi haiz meclis) ifadesi, aslında bir “Kurucu Meclis” tanımıdır ancak dönemin hassasiyetleri sebebiyle bu kavram doğrudan kullanılmamıştır. Bu durum, Mustafa Kemal’in stratejik dehasını ve toplumsal rızayı adım adım inşa etme yöntemini göstermektedir.

    Kaynakça

    1. 1. Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, “Tamim”, (19.3.1336/19 Mart 1920), Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1960, s. 547-548
    2. 2. Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 13 (Eylül 1955), Vesika No: 337, “ Tamim, Hey’et-i Temsiliye Riyaseti Ankara’da Olağanüstü Yetkiyi Haiz Bir Meclis Toplanması Hakkında ” (19 Mart 1336/1920), s. 1-2.
    3. 3. Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 87 (Şubat 1989), Vesika No: 2110, “Tamim, Yirminci Kolordu Kumandanlığına” (19.3.36/19 Mart 1920), s. 78-81.
    4. 4. Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 7 (1920),“Vilayetlere, Bağımsız Livalara, Kolordu Kumandanlarına, Merkeze Tamim” (19.3.36/19 Mart 1920),Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 153-154

    Continue Reading

    En Çok Okunanlar