Türk Tarihi
Bir Osmanlı Filosunun (Sumatra/Endonezya) Seferi
Published
2 yıl agoon
By
drkemalkocak
Giriş
Sumatra Adası, Asya’nın güneydoğusunda, Avustralya’nın kuzeydoğusunda, Borneo adasının batısında, Büyük Okyanus ile Hint Okyanusu arasında bulunmaktadır. Sumatra Adası ile Asya’nın güneyindeki Malaka Yarımadası ve diğer bir takım küçük adalarda Müslüman Açe Sultanlığı hüküm sürmektedir. Bu devlete, Sumatra’daki başkentinin isminden dolayı Açe Krallığı denilmektedir. Osmanlı tarihi belgelerinde Açe Sultanlığı (1514-1903) adıyla yer almaktadır.

O sırada bu devletin hükümdarı Sultan Alaeddin Şah’tır (1537-1568). İkinci Selim’in bazı fermanlarında Sultan Alâeddin’den “Padişah” unvanıyla da söz edilmektedir.
Hint Okyanusu’nda gösterdikleri sömürgecilik faaliyetinden bilhassa İslâm ülkelerine musallat olmaları, Kanunî devrinde Hadım-Süleyman Paşa’nın Hindistan seferine sebep olan Portekizliler, bu sırada Sumatra Müslümanlarını çok tazyik etmektedir. Sultan Alaeddin, İslâm âleminin halifesi ve koruyucusu Kanunî Sultan Süleyman nezdine vezir “Hüseyin” isminde bir elçi ile bir nâme göndermiş ve top, topçu, silâh, askerlik mütehassısları ve bilhassa istihkâm mühendisleri istemiştir. Açe elçisinin İstanbul’a gelişi Zigetvar seferine (1566) tesadüf ettiğinden, Kanuni’nin ölümüyle İkinci Selim’in cülûsu gibi hâdiselerden huzura kabulü gecikmiştir. Elçi Hüseyin İstanbul’da fazla beklemiştir.
Hatta Yemen’de karışıklıkların (1567-1569) ortaya çıkması da yapılacak yardımın bir sene daha gecikmesine sebep olmuştur. Açe hükümdarı Sultan Alaeddin, Osmanlı himayesini isteyerek Osmanlı padişahının hâkimiyetini kabul etmiştir.
Osmanlı-Açe ilişkileri, genellikle Osmanlı Devleti’nin Hint denizine ilgisi sebebiyle yapılan çalışmaların bir parçası olarak ele alınmış/kalmıştır. Türkiye’de konuyla ilgili ilk çalışmayı Saffet Bey yapmıştır. Saffet Bey, Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası’nda 1912 yılında yayımlanan makalesi ile konuya dikkat çekmiştir. Saffet Bey’in “Bir Osmanlı Filosunun Sumatra Seferi” başlıklı makalesi, Osmanlı Türkçesi’nden çevrilerek aşağıda sunulmuştur. Görsel malzemeler, metni açıklayıcı, destekleyici ve tamamlayıcı unsur olarak eklenmiştir.
***
Bir Osmanlı Filosunun (Sumatra) Seferi
Kitaplarımızda yok denecek kadar az ve karanlık kalan bu, oldukça büyük vaka için kayıtlarımızda elliyi bulur güzel vesikalar görülüyor. Vakayı Avrupalılar da biliyorsa da bildikleri pek eksik ve yanlıştır. Şimdi, bizimkilerle onlarınkileri yanyana koyarak eksiklerini tamamlayalım, yanlışlarını düzeltelim, vakayı doğruca öğrenelim. İlkin Avrupalıların rivayetlerini yazalım [1]:
“Türkiye’ye giden Açe sefareti- Açe’nin kuvvetlenmeğe başladığı on altıncı asır içinde, adını bilmediğimiz sultanlarından biri, bütün Müslümanların reisi Raçarum, yani Türkiye sultanına kendi varlığını bildirmenin artık çağı geldiğini gördü. Bunun üzerine en büyük gemilerden birini, memleketin başlıca mahsulü olan karabiber ile yükleterek, en büyük efendiye biat ve itaatini göstermek üzere piş-keş [peşkeş, hediye] gönderdi. Bazıları sultanın kendisi[nin] bu seyahati ettiğini, başkaları da memleketin zengin ayanından bir sefaret heyetini gönderdiğini rivayet ediyorlar.
O günlerde İstanbul [Açelilerce Sutambuy]’da Açe’yi duyan ve nerede olduğunu bilen yok idi. Elçiler İstanbul’a vardıklarında her ne kadar paralarıyla yatacak bir yer edinebilmişlerse de, sultanın huzuruna çıkmalarını arz için, bu gibi işlere bakan memurların gönüllerini etmeğe uzun uzadıya çalışmaları boşa çıktı. İşte böylece İstanbul’da bir veya iki yıl kadar kaldılar, yanlarındaki paraları da bittiğinden yiyecek, içecek tedariki için yavaş yavaş biberlerini satmaya başladılar.

Ne ise, kısmet böyle imiş. Bir Cuma günü Sultan camiden sarayına giderken, birçok itibarlı seyirciler arasında, bizim Açelileri gördü. Kılık ve kıyafetleri sultanın gözüne ilişti, nereden ve ne için geldiklerini sordu. Sultanın istediği malumat verildi. Bu elçi heyetinin huzuruna kabul olunmaları ricalarını bu kadar uzun zaman geri bırakan memurları, budalaca kibir ve gururlarından dolayı sert azardan sonra, yabancıların hemen o gün saraya getirilmelerini emretti.
Açeliler artık muratlarına erdiklerinden dolayı aşırı sevindilerse de, böyle büyük bir ziyaret için elverişli üst ve başları kalmadığından ve beraberce getirdikleri bir gemi yükü biberden ancak bir çupa [2] kaldığından çok sıkıldılar, utandılar. Sultanın huzuruna çıktıklarında Açe padişahlığı üzerine malumat verdiler. Padişahlarının ilk vergisi olmak üzere bir gemi yükü biber getirmişlerse de, yiyecek içecek tedariki için bu biberi satıp para edinmeli olduklarını ve şimdi ancak onun bir örneği olarak, bir çupa kadar ellerinde kaldığını ve bu kadarcık takdim edebildiklerini arz eylediler. Sultan bunların piş-keşlerini [hediyelerini] seve seve kabul büyüklüğünü gösterdi ve sonra Açe’nin halinden, İstanbul’a ne kadar uzak olduğundan, yolda uğradıkları zorluk, çektikleri sıkıntıdan, şundan bundan söz etmelerini ve malumat vermelerini emretti.
Ladasi Çupa-Sonra Sultan bunlara karşılık olarak bir büyük top hediye verilmesini emretti. Bu topa Ladasi Çupa adı verilmişti ve yine bunların dilekleri üzerine, Açe’de olmayan ve bilinmeyen, her türlü sınıftan birçok sanat ustaları gönderilmesini, orada o ustaların öğretmelerini irade buyurdu.
Töngkudi Bitay-Rivayet olunur ki, Suriye’den gelen bu usta ve hocalardan bir takımı Dalam yakınında bir Kampung’da yerleştiler ve vatanlarını hatırlamak üzere bu köye Bitay dediler [Bu kelime Batal’ın Açelilerce söylendiği olup, bu da Beyt’il-mukaddes=Kuds-i şerif’ten galattır] Bugün Bitay’da bir veli kabri vardır, Tongkudi Bitay diye biliniyor, yine rivayete göre bu zat o yabancılardan birisi imiş.
Mevlüt Günü-Türkiye sultanı bu yeni tebaasının öyle her yıl vergi ve elçi göndermeleri sıkıntısına ve o kadar ırak yoldan gelip gitmeleri zorluğuna düşmelerini hoş görmedi. Bunun üzerine “haydi, siz benim reayam olduğunuzu göstermek üzere vereceğiniz vergiyi din ve peygamber yolunda sevaplı ve hayırlı yerlere harc ediniz. Peygamberimizin doğduğu günde ayrıca bayram etmek çok ecirli değerli iştir, Açe’nin her köyünde bu gün halk Mevlüt [Açelilerin Mevlüdü söyleyişleri] şenlikleri yapsınlar. İşte sizin emir’il-müminine verginiz bu olsun” iradesini vermiş.
***
Bu sefer üzerine Mösyö Şnok [Şnohck] ile Avrupa’nın rivayeti budur. Bizim en büyük vesikamız ise İkinci Sultan Selim’in Açe padişahı Sultan Alaeddin’e Mustafa Çavuş ile gönderdiği şu namedir:
Açe padişahına yazılan name-i hümayun suretidir.
Sernamesi merhum Koca Nişancı Bey’in inşaasıdır [3].
“Haliya ‘atebe-i ‘aliyye-i seadet medar ve südde-i seniyye-i gerdu-ı iktidarımız ki, melaz-ı selatin-i kam-kar ve melce-i havakin-i al-i mıkdardır, kıdvetil havas velmakribin veziriniz olan Hüseyin dam mecde vesatiyle name-i şerifiniz varit olup, mazmun-ı hikmet-i makrunende leyl-vennehar ol canibde küffar-ı hak-sar ile kaza ve karzar olup, düşman arasında yalnız kalıp, her taraftan aday-ı bedray-ı hücum üzeredir deyu alat-ı cihad ile asker-i nusret mutadımızdan harb ve kital ve cenk ve cidal görmüş kullarımız talep ve istianet olunup ol diyarda yirmi dört bin cezire olub … aliniz üzerine hayli kafir gelüb, itfak-ı hezimet vaki’ olub, ol cezireleri kafir alub, rencide olan cümle müslümanlar dahi küffara giriftar ve padişahları olan kemalin mahruse-i keferede karar üzere olup ve zikr olunan cezirelerin dördünden Mekke-i mükerremiye sefer eden tüccar ve haccac gemileri ol geçide vardıklarında kimini fırsat bulub esir edub, fırsat buldukların ardından top ile urub gemilerin batırub, müslümanları deryaya gark iderler ve vilayetin kurbunda Seylan ve Kalikut dimekle maruf iki kafir padişahı olub raiyyetlerinin ekseri müslüman olub, daima küffar ile muharebeden hali olmayub, mukaddema südde-i seadetimiz kullarından Lütfi zide kıdvenin ol canibe vusul bulduğuna matla’ olduklarında atabe-i aliyemize arz-ı ubudiyet-ve ihlas ve ahd-ü misak edüb, bu taraftan donanma-ı hümayunumuz varacak olursa kendüleri vekafir reayaları cümle imana gelüb, bi-inayeti’l-melikül cevad niyet-i gazzen ve cihad vefeth-i vilayet ve bilad edeceklerin ilam edüb ve başlıca ve şayka ve havai toplardan hisar döğmek içün talep olunub ve elçinüz bu hususda at ve yerak ve nuhas alındukda ol diyara varmağa mani olmak için Mısır ve Yemen beylerbeyilerine ve Cidde ve Aden beylerine emr-i şerifim gönderilmesini ve hisar ve kadırga bina eden taleb olunub ve bunlardan gayri, her ne kadar takrir ve tahrir olunmuş ise saye-i serir-i saadet masir-i hüsrevanımıza arz olunub, alem-i şerif, alem-i şumul hıdivanımız muhit ve şamil olmuştur ile olsa havakin-i azam ve selatin-i alimekamın iltimas ve istidaları hayz-ı kabulde vaki olmak adet-i hasene-i şahan örnek nişin ve kaide-i müstahsene-i padişahan adalet-i ayin olduğundan mada hıfz ve himayet-i beyza-i din-i mübin ve zabt ve siyanet-i şer’i hazret-i seyyidi’lmürselin aleyhi efdalis-salat babında vaki olan hususatın tedarik ve itmamı emrinde sarf-ı makdur ve bezl-i meysuretmek ehemm-i vacibat ve ehemm-i ….. olmağin memalik-i mahrusemizden Mısr-ı Kahire tevabiinden Bender-i Süveyş’den on beş pare kadırga ve iki pare barça dergah-ı muallam topçularından, topçubaşı ile yedi nefer topçu ve Mısır kullarından kifayet mikdarı asker-i nusret-i esir tayin olunub ve kal’alar için kifayet mikdarı top ve tüfenk ve sayir edvat-ı harb ve cenk virilmek emrim olub ve tayin ve irsal oluncak asakir-i fevz-i mesire sabıka İskenderiye kapudanı olup, sancağa mutasarrıf olan iftiharü’l-ümerai’l kiram muhtarül kübrail feham zülkadr-i vel ihtiram el muhtes-i mezid … melikül ‘lam Kurdoğlu Hızır dam ulüh serdar tayin olunub, inayet-i hakk-ı cell-ü ‘alaya tevekkel tam ve mu’cizet-i kesireti’l berekat hazret-i seyyidi’l-berar aleyhi’s-selevata tevessül-ü mala kelam kılınub, küffar-ı hak-sar-ı duzah-ı karar ile cihad-ı fi sebilillah içün sevb-ü sevab nümaya irsal olunub, müşarül-ileyhe şöyle emrim olmuşdur ki: İnşallah-ı teala size varub mülaki oldukda, eğer fetih ve teshiri lazım olan kal’alardır, eğer sair küffar-ı hak-sarın haklarından gelmekdir, sizce ve münasib gördüğünüz üzere din ve babında ve devlet-i hümayunumuza müteallik olan umurda bezl-i makdur eyleyüb, eğer müşarül-ileyhe ve eğer sayir koşulan topçu ye asakir halkının sagir ve kebiri asla size muhalefet etmeyüb, her ne yüzden veçhe ve münasib görürseniz tabi olub, hizmette bulunalar, eğer muhalefet edenlerin müşaril-ileyh marifetiyle haklarından gelesiz ve esbal olunan asakirin bir yıllık mevacibleri virilmiş, ger giderki biz dahi din babında devlet-i hümayunumuza müteallik olan umurda bezl-i makdur eyleyüb, küffar-ı hak-sarın eğer kal’aların feth etmekde eğer ehl-i islam üzerlerinden şer-ü şurlardan def’ etmekte sai’ ve ikdam eyleyüb inayet-i hakk-ı cel ve ala ile ol diyar-ı televvüsası kefereden tethir ve pak eyliyesiz ki, eyyam-ı saadet encam-ı hüsrevanımızda ol diyarın ehl-i islamı dahi asude hal olub, ferağ-ı bal ile kar ve kisblerine meşgul olalar, inşallah murad üzere eğer kal’a ahvali, eğer memleket hıfzı görülüb itmam-ı maslahat oldukda irsal olunan topculara icazet viresiz ve sayir ahval ve etvar her neye müneccir olursa, müşarül-ileyh Mustafa Çavuş ile ilam eyliyesiz, sonra anda olan asakir hakkında ferman-ı şerifim ne vechile sadir olursa mucibi ile amel eyliyesiz ve name-i şerifiniz vürudı esnasında takdir-i hazret-i mukadderi’l-hal ile izz-ü şane, cenab-ı mağfiret-i penah ve rahmet-i nisab merhum ve mağfur-leh babamız Sultan Süleyman Şah kuds-i aşiyan-ı enarullah büruhane asakir-i mansure-i müslimin ve leşker-i derya şiar-ı muhiddin ile küffarı hak-sar-ı hezimet-i asar ile cihad-ı fi sebilillah içün gaza-yi gara-yi nüsret-i intimaba azimet etmişlerdi. Hudud-ı na m’adud firengistandan kıdve-i erbab-ı delal olan akyal-i firenkten nemçe kıralı olan melun delalet makrunın azim-i husun-ı metanet makrunundan kal’a-i mansure-i Zigetvar‘ın fethine azimet etmişlerdi. Bi-inayetillahil hakkul fettah-ı leşker-i islam nusret-i peyam ile ol hüsn-ü husini feth eyleyüb, memalik-i vesia-i firengistandan binnihaye memleketler ve kal’alar alındıkdan sonra vücud-ı mevcud-ı şehadet vürudları dar-ı fenadan alem-i bakaya irtihal eylediler. Elhamdülillah elvahidül gahhar la cerem-i avn ve inayetillah vüsun ve siyanet namütenahi birle serir-i saadet ve ikbal-i zat-ı aliyemiz ile müstemid olub, inşallah elizzül ikram hatır-ı atır-ı cihanbani veniyyat ümmimetil berekat kiti sitani daima küffar-ı hak-sar ile cihadımızdan hali olmamak üzere mukarrerdir. Çünkü ol caniblerde dahi kefere-i fecrenin hazele humullahü teala alıval-i deladet meal-i name-i dürer-barünüzde şehr ve tafsil olunduğu üzere makrurdur. Çünkü ol caniblerde dahi kefere-i fecirenin … behemehal ihvan-ı sadakat-ı nişana merasim-i muavenet ve mededkârı ve levazım-ı muzahharat ve destyarı da asar-ı ikdam ve ihtimam-ı mebzul ve mecbul kılınur. Hakk-ı subhane ve tealanın izz-ü cell-i asitane-i ikbal-i aşiyanemiz kabline. vüfur-ı imdad-ı aliyeleri derece-i tefsil ve şimardan mütecavizdir. İnşallah-ı el-izzül-ekrem ol caniblerde dahi memalik-i islamiyeye müstevli olan ada-i din-i mübin ve düşmanan-ı ayin-i seyyidil mürselinin aleyhisselevati vesselam def mazarrat ve delaletleri içün asakir-i cerrar-ı nusret şiarımızdan daima ol canibe irsal olunur bu zamanda kaide-i müstemireniz üzerine me’muldur ki, ol diyarın ahval ve macerasın mufassal şerh ve atebe-i alempenahınız canibine enba olunmakdan hali olunmıya ve müşarün-ileyh veziriniz gönderilmek içünbahar ihzar olunmuş idi. Parçalar irsal olundu, tahmil olunub gönderile ve gelen elçiniz dahi şöyle ki, şerait-i risaletdir, kemal-i adab ile eda edüb, hüsn-ü icaretimize mukarin olub irsal olunmuşdur.
fi 16 Rebiül-evvel, sene 975
İşte, görülüyor ya, bizim vesikalarla Avrupa’nın rivayeti birbirinden ne kadar ayrılıyor. Bakınız nasıl:
Birinci – Buraya gelen Açe elçisi veya elçileri öyle Açe’nin varlığını göstermeye gelmediler. Zavallılar Portekizlilerin ellerinden yanıp bıkmış olduklarından İstanbul kapılarına yardım, meded dilemeğe düştüler.
Vasco dö Gama Ümit Burnu’nu dolaşarak (20 Mayıs 1498’de) Malabar veya Malibar yalılarında Kaliküt limanına düşmüş, bu yolu ve Hindistan’ı Avrupa’ya tanıtmış idi. Portugal hükûmeti, sözde buralarda ticaret etmek üzere fakturiyetler yani ticaret evleri açmağa kalkışmış, kurdukları evlerin duvarlarının harcı zavallı yerlilerin kanları ile yoğrulmuş idi. Bunlar bir-iki yıl içinde Hürmüz, Diyo adalarını ele geçirdiler. 1515’de meşhur Albukerke Gava’yı zabt ve Şarki Hindiye Hıdivi unvanı olarak Portekizlileri o sularda yerleştirdi. Bu adam pek becerikli olmaktan başka, kendinden önce ve sonra gelenlerden daha insanca davrandı. Bunun günlerinde Mozambik kıyılarından Çin sularına kadar bütün yalılara ve adalara Portugal devletinin hükmünü salmış, koyduğu nizamlarla boyunduruk altına aldığı yerlerde kendini sevdirmiş idi. Bundan sonra gelen Hıdivler ise haydut türlü kişiler olup, peşlerine taktıkları bir alay serserilerle İspanyolların Amerika’da yaptıklarının daha başka türlüsünü yapıyorlardı.
Son Mısır padişahı Melik Eşref Kansugavri gayet derin düşünceli, iş eri bir zat idi. İskenderiye, Avrupa ve Hindu Yemen arasında, tek bir ticaret kapısı idi. Bu kapının kazancı, Venedik şu ve bu gibi yabancıların cebine giriyordu. Sonra bizim yalıların yaramazları bu kapıyı beklerler, geleni gideni avlarlar, rahatsız ediyorlardı ki, bunun Mısır’a da ziyanı oluyor, Kansugavri de sıkılıyordu. İşte bu zat güzel denizci olan bu korsanları helalinden kazanca çağırdı, bunlara sermaye verdi. Karaman, Teke, Menteşe, Kazdağı yalılarının ateşli delikanlıları İskenderiye’ye üşüşmeğe başladı. Bunlara Araplar, Hindliler “rumi” derler, bir aralık Barbaros’un kardeşi Oruç Reis de Kansu’nun hizmetine girmiş ve bir gemi almışdı. (Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası, 4. cüz, sahife 236’ya bak).
“Gücerat” Müslümanları Mısır devletinden Portekizlilere karşı yardım dilediler, ellerinden kurtulmayı yalvardılar. Kansu işi daha büyütmek istedi. Gerek bunlara yardım, gerekse Hindin sahibi olmak için, Süveyş’te bir tersane kurarak tez elden elli-altmış teknelik bir filo yaptı. 917[1515]’te Rumilerden Süleyman Reis, Kurd Hüseyin kumandasıyla o yanlara gönderdi. Süleyman oralara giderek Portekizlilere iyice bir sille vurmuş, dönüşünde de Yemen’i zabt etmiş idi. Süleyman’ın bu seferi yalnız uc çıkarmak, Mısır devletini göstermekle kaldı ve Kansu’nun başladığı bu iş Osmanlılar ile olan bozuşukluğu ve kendisinin ölmesiyle söndü. İşte bizim Bahr-i Ahmer [Kızıldeniz] filomuzun tarihi bununla başlar.

Mısır’ın 923[1517]’te fethiyle Hicaz ve Yemen ülkeleri Osmanlıya katıldı. 15-20 yıl kadar devlet buralara bakamadı, bakmadı. Rumiler, kendi hesaplarına çalışıyorlar, biri ötekini öldürerek Yemen’e vali oluyorlardı. Bunlardan Bayram oğlu Mustafa, Sefer Hoca gibiler Gücerat yalılarında “Rumi Han”, “Hüdavend Han” adlarıyla birer emir oldular. O· yıllarda Bahreyn hâkimlerinden birinin adının Murad Şah olduğunu görüyoruz. Araplarda Murad adı pek kullanılmadığından bunun da bir Rumi olduğu sanılıyor. Eğer bu serseri Rumilerin aralarına bir Hızır, Turgud, Aydın, Salih gibisi girseydi, daha çok ileri giderlerdi. Çünkü oralarda meydan daha geniş, iş becermek daha kolay idi.
Halifeliğin Osmanlı Devleti gibi genç ve dinç bir hükümete geçtiğini, her yanda parlak zaferlere atladığını duyup sevinen şark suları Müslümanları birer birer kendiliklerinden Sultan Süleyman’a biat ve Portekizlilerden şikâyet ediyorlardı. Yalnız Müslümanlar değil, namede görüldüğü üzere Seylan ve Kalikut racaları gibi Mecusiler bile “Eğer Osmanlı bizi Portekiz kralından kurtarırsa Müslüman oluruz”a düştüler.
Gerek bunların şikâyeti, gerekse Portekizlilerin bizim kıyılara sarkıntılığı, hacı vetüccar gemilerine sataşmaları padişahı kızdırarak 945[1538]’te tazelenen Bahr-i Ahmer [Kızıldeniz] filosu ile Mısır Beğlerbeyisi Hadım Süleyman Paşa Bab-ı elmündib’den çıkarak Aden’i fethetmiş ve Hızır Mevt yalılarını isteyerek istemeyerek itaate çekmiş ve Diyo’ya giderek Portekizlileri püskürtüp kal’asını muhasara eylemiş ise de, yollarda ettiği zalimliği ve oralarda gösterdiği bayağılığı herkesi küstürmüş ve bu işi ağzına burnuna bulaştırmıştır. İşte, buralara çıkan ilk Osmanlı filosunun gördüğü iş bu olmuş idi. Eğer bu adamın yerinde tam bir insan olsa idi, güzel başlanacak olan bu büyük işin sonu, pek parlak, pek kazançlı olacaktı. Süleyman Paşa’nın bu yarım yamalak işi, Portekizlileri kızdırmış, yüreklendirmiş, meydanı boş bulunca gelen geçen, tüccar, haccac gemilerini vurmağa başladılar. Bunlar bir aralık Gamran adasını ele geçirmişlerdi. Gitgide Basra, Aden körfezleriyle Bahr-i Ahmer yalılarına sarkıntılıklarını artırmışlar. Hatta 948[1541]’de Cidde’yi [v]urup Süveyş’e gelerek tersaneyi yakmayı göze aldırmışlardı. Portekizlilerle şurada burada çarpışışlara dağınık olarak rast geliyoruz. Bunları toplamak bizim işimiz ise de, pek de zor iştir.
Kanuni’nin koyduğu nizam ve tensikat ile Mısır Kapudanlığı, Süveyş, Cidde, Mana, Aden derya beylikleri ve merkezi Duhtel-uyun kal’ası olan Lahsa beylerbeyi, daha sonra Habeş beylerbeyi açıldı. Kuzey Tuna’nın şimalinde olan Sultan Süleyman’ın Rüstem Paşa gibi vezirleri günlerinde, Basra kıyılarımızı, Bahr-i Ahmer filosu ile kollamağa, korumağa çalıştık. Bu filonun oradan oraya gidip dönmesi, birçok kanlı çarpışmalara, birçok değerli canlar, büyük adamlar kaybolmasına sebep oldu.
Devlet teknesinin dümeni Sokollu gibi harita, pusula ile yol verir bir ele düştükte, hele İmam-ı Mutahhara’nın ayaklanmasında işin rengi değişti, şimdiye kadar kimsenin aldırmadığı, bir serseriden öteki serseri eline geçen Yemen’in nizamına bakılmaya, bu filonun düzelüb kuvvetlendirilmesine, hatta Süveyş Kanalı’nın açılmasına çalışıldı.
Ne ise, gelelim sözümüze, yukarıda saydığımız sebeplerden dolayı, o yılların gülünç politikası ile dargınlığımız, barışıklığımız belli olmayan devletlerden biri de Portugal idi. İkinci ve üçüncü vesikalar aramızda geçen politikayı gösteriyor. Hele üçüncü vesika gerçekten görülecek şeydir. Artık kuru mukavele, dipsiz musalahadan bıkmış olan Sultan Süleyman, Portugal kralına “suyu baştan kesmeli” kaidesince: “Görüyorum siz yaptığınızı yine yapıp gidiyorsunuz; artık yapmayın demem. Amma sizin oralarda yaptığınızın acısını, Allah’ın inayetiyle ben daha yakında çıkarırım” diyor, meselenin düğümünü bıçakla kesiyor.
“Portugal kralına name-i şerife yazıla ki, hala südde-i seniyye-i devlet penah ve atabe-i aliyye-i saadet destgahımız ki, merci-i havakiyn-i namdar ve melce-i selatin-i zeva’il iktidardır, kudveti’l ayan el milleti’l-mesihiyye etmeniz, Nikola vasıtasıyla mektubunuz sadakat mezhubunuz varid olub, mezmun ihlas meşhununda bundan akdem kendi canibinizden ve diyar-ı Hindistan’da vaki’ olan kaymakamınızdan bab-ı muallamıza varid olan mekatibin muzameyninde münderic olan hususat ki, memalik-i mahrusemiz hakimleri ile diyar-ı Hindistan’da vaki’ olan vilayetinizin emin ve ümena babında asitane-i adalet unvanımız ile murad olunan dostluk içün muteber kasdınız gelmeğe isticaze-i hümayun etdüğünüzden yüce dergahımıza arz-ı muhabbet ve ihlas edenler hakkında ulu himmet-i şahanemiz masruf ve matuf olıgeldiği üzere elçinüz gelmeğe icazet-i hümayunumuz olub, ol babda name-i saadet-i numunemiz irsal olunmuşdu. Vilayetiniz bu’d ve mesafe ve yollar dahi mahuf ve muhatara olub, vilayetiniz halkı ile meşveret edinceye değin, elçiniz bir mikdar tehire kalmakla niyet olunan dostluk ahvalinde iştibah olunmuya. Elçimiz irsal olunmak üzeredir, varan adamımız istical üzere ihbar-ı meserret asar ile irsal oluna deyü iş’ar eylemişiz. Mektubunuzda her ne ki derc olunmuş ise ve gelen adamınızın cevabı ne ise, bittemam rikab-ı zafer-i intisabımıza arz olunub, ulum-ı şerif cihan aramız muhit ve şamil olmuşdur. Eyle olsa saadetlu babımız daima meftuh ve mekşuf olub kimsenin gelib gitmesine mani’ varid olmayub, hakk-ı subhane ve teala hazretlerinin ulu inayeti ile şimdiki halde hilafet-i ruy-i zemin kabza-i tasarruf ve iktidarımızda olub şark ve garbın reayası cenah-ı devletimizle müstezil olub, daima reaya hakkında mezid-i merhamet-i şahanemiz mebzul olduğuna binaen ol caniblerde reaya ve tüccarın refahatı içün mademki murad olunan dostluktan feragat olunmayub diyar-ı Hindistan’da ve Cezayir tarafında vesair ol havalide olan memalik-i mahrusemiz reayayı ve tüccarı ile derya yüzünden ve kara canibinden emin ve iman üzere olalar. Memalik-i mahrusemiz hâkimlerine dahi tenbih olunmuşdur ki, elçinüz gelib dostluğunuz ahvali mukarrer oluncaya değin ol taraflarda emin-ü âmâna muhalif ve murad olunan dostluğa mugayir vazi’ etmiyeler. Hala gelen elçiniz tehir olunmayub hüsn-ü icazet-i şerifimiz karin-i hali olub, name-i mükremet-i asarımız ile yine ol canibe irsal olundu. Ger gider ki, varub vusul buldukda, ıslah-ı ahval-i raiyyet ve tanzim-i umur-ı memleket içün … olan amal-i hayr-ı ittisaliniz içün olunacak elçiniz tehir olunmayub irsalinde sür’at oluna ki, tarafeynden dostluk ahvali mukarrer olub ol tarafların tüccar ve reayası ızdırab ve inkılabdan beri olub asude hal olalar.”
Kostantıniyye fi 23 Muharrem sene 973[1565]
***
“Portugal kıralı Don San İstepan [ ] kırala name-i şerif yazıla· ki:
Bundan akdem atebe-i aliye-i gerdun-ı iktidar ve bargâh-ı felek medarımız ki, meşrik-i neyr-i ikbal… dır. Adamınız elinden ve kal’a-i Diyu’da vaki’ olan kaymakamınızdan mekatubunuz varid olub, Irak-ı arabda ve sayir ol cevanibde vaki’ olan memalik-i mahrusemiz hafızları ile emin-i aman üzere sulh vesalahda olmak tevki’ olunduğu ecilden kaide-i müstamire-i hakani adet-i muhtahsine-i kişversitaniye binaen ol havalide vaki olan tarafeynin reayası ve tüccarı asude halde olmalariyçün yarar kasıdınız gelüb sulh ve salaha veahd-ü âmâna müteallik umur ne ise mukarrer ola deyü tecviz olunub name-i saadet meratibimiz irsal olunmuşdur. Hala murad olunan sulha mugayir diyar-ı [1] Hind’den derya tarafı ile gelen haccac-ı müslimine ve tüccara dahl ve tecavüz olunduğu istima olunub [ş]imdi yüce asitanemiz daima meftuh ve mekşuf olub eğer dostluk ve eğer düşmanlık içündür kimseye mani varid yoktur. Gerektir ki name-i hümayunumuz vüsul buldukda filhakika ol tarafların sulh ve salahı muradınız ise derya taraflarından haccac ve tüccara tecavüzden el çeküb mektubunuzla itimad olunur adamlarınız gönderile ki, ol diyarın ahval ve intizamına münferi olan umur ne ise mukarrer ola, eğer ol canibin ihtilaline salik olursan bi-inayetillah-ı teala bu canibden muktezi olan umur ne ise tedarik olunur, sonra sulh murad olunmuşdu dimek müfid olmaz ziyade ne demek lazımdır.”
fi 6 Rebiülevvel 973[1565]
İkinci – İstanbul’da Açe’yi işiden, bilen yokmuş. Vakıadan yıllarla önce yazılmış Arapça, Türkçe kitaplar kütüphanelerimizde duruyor. Bunlar bir yana, padişah namesinde hassa reislerden Lütfi’nin Hind yalılarına gidip geldiğini söylüyor.
Üçüncü – Elçiler bir iki yıl İstanbul’da kalmışlar da bir türlü padişahın huzuruna çıkmağa yol bulamamışlar.
Bu gibi elçiler için Fatih yakınlarında ayrıca bir “elçi misafirhanesi” oldukdan başka, hiç, ziyaret ve seyahat için Türkistan’dan, Hind’den şuradan buradan gelüb gidenlerin ellerine sözün gelişi “karime” veya “Aden’e varınca yollardaki beğlerbeğiler, beğler ve kadılara hüküm ki” diye başlayan fermanlarla bunları kollamağın, her türlü yardım olunmağın emir edildiğini çok görüyoruz.
Sultan Selim devrinde Sokullu ikinci bir padişah idi. Koca bir gemi yükü biber, bahar hediyesiyle gelen elçiyi Sokullu duymasın, akıllara sığar şey değildir. Hem name bunu açıkça söylüyor. Elçiler yolda iken veya buraya vardıklarında Sultan Süleyman sefere çıkmış, İstanbul’da kaymakam vezirden başka kimse yok idi. Padişah Zigetvar‘da merhum oldu, yeni padişah geldi, elbet bu bir yıl kadar sürdü. Yoksa o diplomat Sokullu, halifeliğin adını, sanını yükseltecek böyle işi kaçırmaz.
Bu gelen biberi bilmiyorsak da, padişahın elçiyi ağırladığını, ayrıca, bir tekne ile İskenderiye‘ye yolladığını, Aden‘e kadar yollarda bütün devlet memurlarının işlerine bakub, yardım etmeleri; buradan gönderilen, top, tüfenk, cephanenin yerine, oraya gidecek, barçalarımızın dönüşte pirinç, baharat yüklemeleri emirlerini, gemi ve silah yapıcı esnafından dörder beşer yamaklarıyla beraber, elliden fazla ustalar, işçiler gönderildiğini bu gün adları ve sanatlarıyle beraber cedvelini görüyoruz.
Yazık ki, bu seferin başlangıcını bu kadar iyi bilirken sonu ne oldu, nasıl döndüler, elimizde tam bir haberi yoktur. Bunu şurada burada rast geldiklerimizle tamamlayacağız.
Süveyş‘te on beş ve sonradan dört daha katılarak on dokuz kadırga, gidecek eşya ve askeri taşımak üzere de üç barça, garab cinsinden birkaç tekneler hazırlandı. Bunların üzerine Mısır kapudanı Kurdoğlu Hızır Bey başbuğ oldu ve kendi karaya çıktığında gemilerin kumandası Süveyş kapudanı Mahmud Beğ‘e kalacaktı. Bunların hepsi Sultan Alaeddin‘in emrine bakacaklardı. Sultan Alaeddin gönülleriyle kalacaklardan isteği kadar adamı orada tutabileceklerdi. Giden askerin bir yıllık maaş ve zahiresi vardı. Fazlasını Açe hâkimi verecekti. Tam kalkacakları sırada Yemen işi büyüdü, gemilere çok iş çıktı, ne yapsınlar işi bir yıl sonraya bıraktılar. Filo bu yıl Mısır’dan Maha’ya, Aden’e asker taşımak, Yemen’in deniz yolunu kesmek ile uğraştı. Vesikaları şunlardır:
“Bundan akdem İskenderiye kapudanı olub badehu irsal olunan askere serdar olan Hızır Beğ’e hüküm ki:
İnşallahü ezzü emr olunan donanma ile ol diyara vusul müyesser olub bir yere veyahut bir kal’a döğmeğe top çıkartmalu oldukda sen ayrı olmağın çıkacak topları sen çıkarub karada lazım olan hizmet üzere olub, gemileri minbad bozmayub, gemilerin cenkcisinden, kürekcisinden dahi senden ve lazım olandan bir ferdi çıkarmayub, gemileri bozmayub mükemmel hazır olub gemileri Süveyş kapudanı olan Mahmud dam ezze göndermek emr edüb buyurdum ki, emrim üzere onun gibi bir yere veyahud bir kala döğmeğe top çıkmalu oldukda gemileri bozmayub kemakan cenkçi ve kürekçi ve sayir topçu aletcileriyle durub, müşarün-ileyh Mahmud dam ezze gemilerden çıkmayub gemileri hıfz eyleye ki, onun gibi sen karada hizmet üzere iken deryada veyahut esirden gemilere bir zarar ihtimali olmaya.”
“Açe padişahının elçisi Hüseyin’e hüküm ki:
Haliya Yemen canibinde fitne zuhur edüb defi ve refileri ehemm-i mühimmattan olmağın vilayet-i Hindi’ye irsal olunacak donanma-ı hümayun bu sene tehir olunmuştur. Buyurdum ki, inşallahü teala inayet-i hak ve cell-i ali ile ol canibin fitne ve fesadı def ve ref olunduktan sonra zikrolunan donanma-ı hümayun muahede olunduğu üzere … bi-kusur irsal ve isal olunur.”
5 Receb, sene 975[1568]
Mustafa Çavuş’a verildi
Şurada Hızır Reis‘in başından geçen bir vakıayı söylemeden geçmiyelim. Zeydiler Aden’i zabt etmişler, Hızır Beğ gidip kurtarmış idi. Hâkimi olan Kasım ibn-i Şuyi Hızır’ın eline geçmiş iken bir şey yapmamış, hatta güzel muamele etmiş idi. Bu iyilik bilmez herif para ile birini tutmuş ve divane tavrını takınan bu çapkın divanda iken Hızır Beğ’e bir kama [v]urmak istemiş ise de hemen ayağa fırlayan Hızır yalnız ayağından yaralanmış ve beynine indirdiği korkunç bir yumruk ile leşini sermiştir.
Şu halde seferin 976[1569]’da olduğu görülüyor ve oraya vardığı biliniyorsa da işi ne kadara kadar götürebildikleri karanlıktır. Gidenlerin birçokları orada kalmıştır.
Bundan seksen-doksan yıl sonra Kâtip Çelebi Cihannüma’sında ve Ebubekir Dımışki coğrafyasında Açelilerin cenkçi olduklarını, top dökmeyi, kılınç, mızrak dövmeği bildiklerini, bunları hep Türklerden öğrendiklerini söyledikten sonra, bundan on yıl sonra, miladın 1579, hicretin 986’ncı yılında Menluis denilen bir Portekiz amiralinin on iki gemilik filosu ile bunları fena halde bozduğunu ve yüz gemi kadar kaybettiklerini söylüyor.
Hızır’ın aldığı emirler arasında Süleyman Paşa’nın Diyu’da bırakıp kaçtığını ve Seyit Ali’nin [Mir’atü’l Memalik. İkdam Kütüphanesine bak] Gücerat hâkimine teslim ettiği topları veya behalarını alıp getirmeği görüyoruz. Bu da Seydi Ali seferi için bir vesikadır.
Sonra Açe racaları ailesinden bir zatın sözlerini şuraya geçiriyoruz. “Raca ailesine mensup bir zatın ifadesi fi 22 Kânunusani 1911:
“Vaktiyle Sumatra Racası tarafından bir heyet-i mebuse gönderilüb Dersaadet’te zat-ı hazret-i hilafetpenahiden muavenet talep edilmiş ve bu müracaat üzerine buraya Dersaadet’ten iki sefine-i Osmaniye gelmiş ve askeriden ve erbab-ı sanattan birçok muallimin vasıl olmuştur. Gemilerin bayrakları ve topları Hollandalılarla son muharebe, yani 25 sene evveline kadar mevcut idi. Bu iki sefine Dersaadet’e avdet etmemiş idi. Bunların içindeki heyet-‘i Osmaniye bizi talim içün Açe’de kalmış idi ve bunlar bir Türk köyü dahi teşkil eylemişlerdi. Bu köyün ahalisi elan kendisinin Türk neslinden geldiğini bilir ise de yerlilerle vuku bulan izdivacatdan dolayı adeta yerli olarak yerli lisanından başka bir lisan bilmezler, mamafih çehrelerinde az çok Türk ırkına müşabehet [benzerlik] mevcuttur. İşbu sefinelerle beraber zat-ı hazret-i hilafetpenahi tarafından racamıza hitaben bir ferman gelmiş idi. İşbu ferman-ı ali elyevm Ambon‘da menfi [sürgün] bulunan son racamızın nezdindedir. Kezalik işbu sefinelerle bir hutbe sureti dahi gelmiş ve işbu hutbe elan baki ve cuma Açe’de kıraat edilmektedir. Ve ol vakit sefirlerimize ve racamızla mensubatına zat-ı şahane tarafından hediyeler gönderilmiş ve hediyelerin birçoğu eshabı nezdinde muhafaza edilmiştir. Açe’den giden heyetin reisi Halife Madum isminde bir zat idi. Gelen sefinelerle envaı şekil ve cesamette toplar getirilmiştir. Bunlar meyanında gayet uzun tunçtan mamul on on beşe karib cesim top getirilmiştir. Bunlardan maada tulen sagir fakat gayet geniş ağızlı toplar dahi bulunmakta idi. Şimdi bunların kâffesi nerede bulunduğu malum değil. Rivayete nazaran yapıldıkları madenlerin ehemmiyetine binaen tahrib edilib salib ve kilise kampanaları dökülmüştür. Dersaadet’ten gelen heyetin reisi “Seyyidil Kemal yahut Açece “Elmun” dur ki, bir vilayete Beğ -dereceyi saniyede raca- tayin edilmişti. Usul-i tedris tatbik eden ulemadan Şeyh Abdülrauf ve sünnetçi Tenkusyo Kuvala namlarındaki zevat olub, bu ikincisinin asıl Türkçe ismi mahfuz kalmamıştır. Bu heyet azasından diğer bir kaç zevat daha beğlerbeğliklerine tayin olunmuşlar idi, evladlarında Türk alaimi mahfuz kalmıştır.”
Şu zatın sözleri bizim vesikaları okşuyor: Lakin gemilerin sayısı ile ayrılıyorsa da belki ikisi orada kalmış ola. Sonra da bir Seyyidil Kemal var. Fermanda bunun da ismi geçiyor ki, belki Lakadiyo, Maldiyo (takımada) gibi oraların hâkimi olsun. Bununla beraber o yıllardaki koca Portekiz filosunun yol uğrağından geçmek için iki geminin gidemeyeceği, bu kadar silah ve cephane ve adamı öyle iki gemi ile göndermenin akıllı işi olmayacağı göz önüne alınırsa, yine bizim vesikalarda olduğu gibi o filo azdan aza yirmi tekneden aşağı değildi.
Yine Erşed Beğ Efendinin gönderdiği kâğıtlar arasında Osmanlı seyyahlarından “Abdülaziz” denilen bir zatın şu sözlerini kısaca yazıyoruz:
“1898’de Açe’ye gitmişdim. Malabuh Racası Tuku Süleyman ile görüşdüm. Bu seferden söz geçmişken o toplardan kalan var mı diye sordum. Birinin Sumatra‘da hükümet konağında bulunduğunu haber verdi. Bir tanesini de Cava‘da buldum.
Açe’de bazı Türk mezarları, Türk yüzlü adamlar gördüm. Yazık ki bunlar bir şey bilmiyorlardı. Yalnız Türk olduklarını söylüyorlardı. Başka bir şeye rast gelmedim.”
Bu sefer üzerine topluca bir şey söylenebiliyorsa, o da bu seferi ettik, gidenlerin çoğu orada kaldı, bu güne kadar yerliler bunu unutmamışlardır. Makalemiz kısa vedar olmakla beraber, tarihimizde karanlık kalan bir seferi oldukça aydınlatmağa yardımı oldu sanırız.
Miralay Saffet Bey
DİPNOTLAR [AÇIKLAMALAR]
[1] Bu makale (Felemenk-i Şark-ı Hindiye) yerliler umuru müşaviri Dr. Snouch Hurgronje’nin “Açeliler” unvanlı kitabından alınmıştır. Bu kitabı (Malaga Boğazı müsta’miresi) sabık müsteşar muavini (E. S. O’Sullivan) İngilizceye tercüme etmiş, (Malaya hükumeti mütefekkihası) mektepler müfettişi (R. J. Wilkinsin) de bir fihrist yapmıştır. Kitap (1906’da) (Leyden’de) basılmış ve şu makale de onun 208-209’uncu sahifelerinden alınmıştır.
Şimdi hariciye-i istişare odası müdürü (Erşed) Beyefendi hazretleri (Batavya) şehbenderliğinde bulunduğu zaman o kitabın parçasını ve başka birçok malumatı hediye buyurmuşlardı. Kendilerine ayrıca teşekkürler ederim.
[2] Kile gibi bir Açe ölçüsü
[3] Bu namenin bir diğeri daha vardır. O da Koca Nişancı-zade merhum bunu yazmağa başlamış, hastalanmış, bir-iki ay sonra merhum olmuş ve gerisini başkası bitirmiştir.
[4] Onaltıncı Sebastian (1557-1578) ki, bu adam amca-yeğen olarak iki emirin taht kavgaları sırasında birinde yardım için Fas’a girmiş ve ahalinin İstanbul’dan yardım dilemeleri üzerine Cezayir Beğlerbeğisi Ramazan Paşa Fas’a yürümüş (985’te) [1577] ve Vad’is-seyl’de olan bir harpte Sebastian vurulmuştu. Bu harpte otuz bin kişi telef olmuş; biri eceliyle olmak üzere üç padişah ölmüştür.
DİPNOTLAR
[1] Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası, Cüz:10, 1 Teşrinievvel 1327, Ahmet İhsan ve Şürekâsı, 1329, İstanbul, s. 604-614
www.tufs.ac.jp%2Fcommon%2Ffs%2Fasw%2Ftur%2Fhtu%2Fdata%2FHTU2338-02%2Findex.djvu
[2] Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası, Cüz:11, 1 Kânunuevvel 1327, Ahmet İhsan ve Şürekâsı, 1329, İstanbul, s. 678-683
www.tufs.ac.jp%2Fcommon%2Ffs%2Fasw%2Ftur%2Fhtu%2Fdata%2FHTU2338-02%2Findex.djvu

(Dün-Bugün-Yarın)
1. Ergenekon’dan Çıkış Sahnesi (Bozkurt – Dağlar – Atlı Savaşçılar)

Sembol
- Ergenekon: Kapalı kaderden açık tarihe geçiş
- Bozkurt: Yol gösterici kolektif bilinç
- Dağlar: Kapanmış tarih, kuşatma, zorluk
- Atlı savaşçılar: Hareket, fetih, irade, özgürlük
Anlam
Ergenekon anlatısı yalnızca bir “çıkış” miti değildir; yeniden doğuşun arketipidir [kök örneğidir].
Türk milleti burada:
- Yok olmayı kabul etmeyen,
- Mecburiyet karşısında irade üreten,
- Tarihi kader olarak değil mücadele alanı olarak gören bir özne olarak betimlenmektedir.
Atlı figürler:
- Yerleşik pasifliği değil,
- Dinamik varoluşu temsil eder.
Bozkurt:
- Bir hayvan değil,
- Milletin sezgiye dayalı aklıdır. Yani akıl + sezgi + kolektif hafıza.
Değer (Dünü Temsil Eder)
- Özgürlük
- Direnç
- Birlik
- Kök bilinci
- Töre
Bu sahne Türk milletinin ontolojik [varlık bilimi] başlangıç bilincidir.

2. Ateş – Meşale – Kitap (Bilgi, Aydınlanma, Medeniyet)
Sembol
- Ateş: Dönüştürücü güç
- Meşale: Bilinçli aydınlanma
- Kitap: Hafıza, akıl, birikim, hukuk, eğitim
Anlam
Bu bölüm, Ergenekon’daki ham gücün, artık medeniyet gücüne dönüşmesini temsil etmektedir.
Ateş burada yıkıcı değil;
- Arındırıcı
- Aydınlatıcı
- Kurucu
Kitabın içinden yükselen ateş:
- Bilginin statik değil,
- Canlı ve dönüştürücü olduğunu göstermektedir.
Bu, Türk tarihinin:
- Sadece savaşan değil,
- Devlet kuran
- Hukuk, bilim ve teşkilat üreten yönünü simgelemektedir.
Değer (Bugünü Temsil Eder)
- Akıl
- Bilim
- Eğitim
- Devlet geleneği
- Kültürel süreklilik
Burada “bugün”, modern Türk kimliğinin:
- Mitten kopmadan,
- Aklı merkeze alan aşamasıdır.
3. Türk Bayrağı (Hilal – Yıldız – Kırmızı Zemin)
Sembol
- Hilal: Devamlılık, medeniyet, koruyuculuk
- Yıldız: Bağımsızlık, yön, kaderin merkezinde olma
- Kırmızı: Kan, fedakârlık, direniş
Anlam
Bayrak bu görselde:
- Ne sadece devlet sembolü,
- Ne de yalnızca ulusal işarettir.
Ateşin içinden yükselmesi şunu anlatır:
“Bu devlet, bu millet, kolay doğmadı.”
Bayrak:
- Ergenekon’daki çıkışın,
- Kitaptaki bilginin,
- Meşaledeki aydınlanmanın somut ve siyasal ifadesidir.
Değer (Bugün ve Yarını Birleştirir)
- Egemenlik
- Bağımsızlık
- Ortak kader
- Devlet bilinci
4. Kompozisyonun Bütünü (Zamanlar Arası Süreklilik)
Bu görsel doğrusal bir tarih anlatmaz; sarmal bir tarih bilinci kurar.
Dün
- Ergenekon
- Bozkurt
- Atlı savaşçılar
- Var olma mücadelesi
Bugün
- Kitap
- Meşale
- Akıl ve eğitim
- Devlet organizasyonu
Yarın
- Ateşten doğan bayrak
- Süreklilik
- Bilinçli güç
- Kendi kaderini tayin eden millet
Buradaki en kritik mesaj şudur:
Türk milletinin geleceği, köklerini inkâr ederek değil köklerini bilinçle dönüştürerek mümkündür.
5. Sonuç
Bu görsel:
- Ne romantik bir özlemdir
- Ne de bir milliyetçi slogan
Bu görsel:
- Mit + Akıl + Devlet üçlemesinin görsel bildirisidir.
Türk milletini:
- Sadece geçmişiyle övünen değil,
- Bugünü anlayan,
- Yarını inşa etmeye muktedir bir varlık/özne olarak konumlandırmaktadır.
Türk Tarihi
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]
Published
5 ay agoon
Kasım 17, 2025By
drkemalkocak
Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.
Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.
Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.
Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Büyük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.
İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.
İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:
Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.
Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.
Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.
Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.
Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.
Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:
Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.
28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:
Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.
Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.
Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımızın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımızın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.
İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.
Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:
Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].
Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:
Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.
Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket] ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.
Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.
Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.
Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.
diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.
Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:
1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.
2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.
27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:
Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.
İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:
Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.
diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.
Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.“
Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:
Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrıcalıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.
Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.
Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.
Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.
Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:
Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.
Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırıyor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.
Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:
Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.
Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:
Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.
Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.
Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.
Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?
Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.
Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:
Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.
[*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.
[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]
Türk Tarihi
İstanbul’un İtilaf Devletleri Tarafından Fiilen İşgali (13 Kasım 1918)
Published
5 ay agoon
Kasım 16, 2025By
drkemalkocak
Giriş
13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul Boğazı’na girişi, Osmanlı tarihinin son döneminin en kritik olaylarından biridir. Mondros Mütarekesi imzalanmış olsa da, İstanbul’a uygulanan fiilî işgal, mütareke hükümlerinin ötesine geçen bir kontrol mekanizması yaratmıştır. Bu olay, yalnızca askerî hâkimiyetin kurulduğu bir an değil; Osmanlı yönetiminin meşruiyet kaybı, şehir düzeninin dönüşümü, sosyal moral çöküşü ve eşzamanlı olarak milli direniş fikrinin doğuşunu simgeleyen bir dönemeçtir.
Bu çalışma aşağıdaki sorulara cevap aramaktadır:
İşgale giden yolda hangi diplomatik, askerî ve psikolojik mekanizmalar rol oynamıştır?
13 Kasım 1918, Osmanlı egemenliği açısından hangi kırılmayı temsil etmektedir?
Fiilî işgal ile resmî işgal arasında nasıl bir fark vardır ve tarih yazımı bu ayrımı neden sıklıkla göz ardı etmektedir?
İşgal İstanbul’un toplumsal hafızasında nasıl bir iz bırakmıştır?
Bu olay, Millî Mücadele’nin fikri zeminini hangi açılardan tetiklemiştir?
1. Mondros Mütarekesi’nin Siyasal Anatomisi ve İşgale Giden Süreç
1.1. Eleştirel Tarih Yöntemi Açısından Mütareke Maddelerinin Yorumu
Mütarekenin 7. maddesi, belirsizliği sebebiyle diplomatik genişletmeye en açık maddedir. İngiliz belgeleri “İstanbul’un düzeni tehlikede” yorumunu meşru kabul ederken, Osmanlı heyeti bu maddeyi yalnızca savaş bölgeleri için geçerli görmüştür.
Burada “metin ile niyet” arasındaki boşluk işgale zemin hazırlamıştır.
1.2. Boğazlar Sorununun Uluslararası Boyutu
Boğazların kontrolü, İngiltere’nin 19. yüzyıldan itibaren benimsediği deniz üstünlüğü stratejisinin çekirdek unsurudur.
- İngiltere: Boğazların uluslararasılaştırılması
- Fransa: İstanbul üzerinde kültürel nüfuz
- İtalya: Akdeniz’de denge unsuru
- Yunanistan: “Megali Idea” bağlamında fırsat arayışı
İstanbul, yalnızca Osmanlı Devleti için değil, Büyük Güçler arası hegemonya mücadelesinin kesişim noktasıdır.
1.3. Osmanlı Devleti’nin Yapısal Çöküşü
1918 sonbaharında Osmanlı’nın:
- bütçe açığı,
- ordunun dağılması,
- gıda krizi,
- bürokratik çöküş,
gibi yapısal sorunları işgale zemin hazırlamıştır.
Eleştirel tarih yöntemi bu noktada “işgal”i yalnızca dış müdahale değil, iç zayıflığın sonucu olarak da ele alır.
2. 13 Kasım 1918: İtilaf Devletleri Donanmasının İstanbul’a Girişi

2.1. Donanmanın Kompozisyonu
İngiliz arşivlerine göre Boğaz’a giren filo:
- 22 İngiliz
- 12 Fransız
- 17 İtalyan
- 4 Yunan
- Yardımcı gemiler
toplam 55–61 gemi arasında değişmektedir.
Bu güç gösterisi yalnızca askerî değil, psikolojik bir şok stratejisidir.
2.2. Tanıklıklar: Mustafa Kemal ve İstanbul Halkı

Mustafa Kemal’in Haydarpaşa’da gördüğü manzara karşısında söylediği:
“Geldikleri gibi giderler.”
ifadesi, askeri liderlik psikolojisi açısından bir “direniş çerçevesi” inşa etmiştir.
Halide Edib ise bu günü “şehrin ruhunun esir alındığı gün” olarak tanımlar.
2.3. Şehir Sosyolojisi Açısından İşgalin Tasviri

İşgal günü:
- Galata Köprüsü’nde toplanan kalabalığın sessizliği
- Tophane rıhtımına indirilen birlikler
- İstanbul polisinin pasifize oluşu
- Pera’daki gayrimüslim cemaatlerin temkinli kutlamaları
gibi unsurlar şehir sosyolojisinin “eşzamanlı çoklu duygular” barındıran yapısını ortaya koyar.
3. Vaka Analizleri: İşgalin Çok Boyutlu Etkileri
Vaka 1: Osmanlı Yönetim Aygıtının Çöküşü ve Tevfik Paşa’nın Görevlendirilmesi
Tevfik Paşa’nın getirilmesi İngilizlerin “ılımlı, denetim altına alınabilir hükümet” arayışıyla uyumludur.
Bu, klasik sömürge stratejisinin bir türüdür: Yerel yönetimi tamamen devirmeden etkisiz kılmak.
Vaka 2: Polis Teşkilatının Yeniden Düzenlenmesi
İngiliz subayları polis merkezlerinde denetim noktaları kurmuş, atamalara müdahale etmiş, “güvenilir” görülen isimleri öne çıkarmıştır.
Bu durum fiilî işgalin “hiyerarşi kırma stratejisi”dir.
Vaka 3: Basının Kontrol Altına Alınması
Peyam-ı Sabah gibi gazeteler İngiliz yanlısı çizgiye evrilmiş; İleri ve Yeni Gün gibi gazeteler baskı altına alınmıştır.
Bu, modern anlamda enformasyon savaşının erken bir örneğidir.
4. Fiilî İşgal – Resmî İşgal Ayrımı: Tarih Yazımı Eleştirisi

Türk tarih yazımında “öğretim kolaylığı” gerekçesiyle İstanbul’un yalnızca 16 Mart 1920’de işgal edildiği aktarılır. Ancak:
- egemenlik kaybı,
- idari müdahale,
- askerî sınırlama,
- polis ve basın kontrolü,
ölçütleri dikkate alındığında 13 Kasım 1918 tam nitelikli bir fiilî işgaldir.
Eleştirel tarih yazımı, devletlerin “resmî söylem”leri ile arşiv gerçekleri arasındaki farkı açığa çıkarır.
5. İşgalin Psikolojik ve Toplumsal Etkileri
5.1. Moral Çöküş ve Mill Kimliğin Yeniden İnşası

İşgal, İstanbul halkında:
- yenilmişlik,
- belirsizlik,
- öfke,
- utanç,
- milliyetçi uyanış
gibi duyguları aynı anda tetiklemiştir.
5.2. Aydınlar Üzerindeki Etkiler
Ahmet Emin Yalman, Halide Edib, Celal Nuri gibi yazarların günlüklerinde:
- “Öfke”
- “Aşağılanma”
- “Direniş gerekliliği”
temaları baskındır.
5.3. Millî Mücadele’nin Psikolojik Kaynağı
Mustafa Kemal’in 1918–1919 arasında İstanbul’da yaptığı temaslar, işgal psikolojisinden doğan direniş enerjisini Anadolu’ya taşıyan bir “fikri köprü” oluşturmaktadır.
Sonuç: 13 Kasım 1918’in Tarihi Konumlandırılması

Bu makalenin kapsamlı analizi göstermiştir ki:
- İstanbul’un işgali diplomatik, askerî, psikolojik ve idari boyutları olan çok katmanlı bir harekettir.
- 13 Kasım 1918, 16 Mart 1920’den bağımsız düşünülemez; ancak bu ilk tarih egemenlik kaybının başlangıcıdır.
- Bu olay, milli kimliği yeniden kuran bir “travmatik başlangıç anı”dır.
- Millî Mücadele’nin ruhu, bu işgal gününde şekillenmiştir.
Kaynakça
Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, M. E. B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1977, s. 54-57
Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü I, TTK Yayınları, TTK Basımevi, Ankara, 1993, s. 24-26
Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I (Mutlakıyete Dönüş 1918-1919), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 79-114
Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul 1918-1923, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.
Zekeriya Türkmen, “İstanbul’un İşgali ve İşgal Dönemindeki Uygulamalar (13 Kasım1918-16 Mart 1920)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XVIII, Temmuz 2002, Sayı: 53, s. 319-372
Abdurrahman Bozkurt, “İstanbul’un İşgali”, Atatürk Ansiklopedisi
https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/690/%C4%B0stanbul’un-%C4%B0%C5%9Fgali
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Türk Tarihi3 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk Tarihi3 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoMustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi’ni Açış Konuşması (4 Eylül 1919)











