Connect with us

Türk Tarihi

Bir Osmanlı Filosunun (Sumatra/Endonezya) Seferi

Published

on

Giriş

Sumatra Adası, Asya’nın güneydoğusunda, Avustralya’nın kuzeydoğusunda, Borneo adasının batısında, Büyük Okyanus ile Hint Okyanusu arasında bulunmaktadır. Sumatra Adası ile Asya’nın güneyindeki Malaka Yarımadası ve diğer bir takım küçük adalarda Müslüman Açe Sultanlığı hüküm sürmektedir. Bu devlete, Sumatra’daki başkentinin isminden dolayı Açe Krallığı denilmektedir. Osmanlı tarihi belgelerinde Açe Sultanlığı (1514-1903) adıyla yer almaktadır.

O sırada bu devletin hükümdarı Sultan Alaeddin Şah’tır (1537-1568). İkinci Selim’in bazı fermanlarında Sultan Alâeddin’den “Padişah” unvanıyla da söz edilmektedir.

Hint Okyanusu’nda gösterdikleri sömürgecilik faaliyetinden bilhassa İslâm ülkelerine musallat olmaları, Kanunî devrinde Hadım-Süleyman Paşa’nın Hindistan seferine sebep olan Portekizliler, bu sırada Sumatra Müslümanlarını çok tazyik etmektedir.  Sultan Alaeddin, İslâm âleminin halifesi ve koruyucusu Kanunî Sultan Süleyman nezdine vezir “Hüseyin” isminde bir elçi ile bir nâme göndermiş ve top, topçu, silâh, askerlik mütehassısları ve bilhassa istihkâm mühendisleri istemiştir. Açe elçisinin İstanbul’a gelişi Zigetvar seferine (1566) tesadüf ettiğinden, Kanuni’nin ölümüyle İkinci Selim’in cülûsu gibi hâdiselerden huzura kabulü gecikmiştir. Elçi Hüseyin İstanbul’da fazla beklemiştir.

Hatta Yemen’de karışıklıkların (1567-1569) ortaya çıkması da yapılacak yardımın bir sene daha gecikmesine sebep olmuştur. Açe hükümdarı Sultan Alaeddin, Osmanlı himayesini isteyerek Osmanlı padişahının hâkimiyetini kabul etmiştir.

Osmanlı-Açe ilişkileri, genellikle Osmanlı Devleti’nin Hint denizine ilgisi sebebiyle yapılan çalışmaların bir parçası olarak ele alınmış/kalmıştır. Türkiye’de konuyla ilgili ilk çalışmayı Saffet Bey yapmıştır. Saffet Bey, Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası’nda 1912 yılında yayımlanan makalesi ile konuya dikkat çekmiştir. Saffet Bey’in “Bir Osmanlı Filosunun Sumatra Seferi” başlıklı makalesi, Osmanlı Türkçesi’nden çevrilerek aşağıda sunulmuştur. Görsel malzemeler, metni açıklayıcı, destekleyici ve tamamlayıcı unsur olarak eklenmiştir.

***

Bir Osmanlı Filosunun (Sumatra) Seferi

Kitaplarımızda yok denecek kadar az ve karanlık kalan bu, oldukça büyük vaka için kayıtlarımızda elliyi bulur güzel vesikalar görülüyor. Vakayı Avrupalılar da biliyorsa da bildikleri pek eksik ve yanlıştır. Şimdi, bizimkilerle onlarınkileri yanyana koyarak eksiklerini tamamlayalım, yanlışlarını düzeltelim, vakayı doğruca öğrenelim. İlkin Avrupalıların rivayetlerini yazalım [1]:

“Türkiye’ye giden Açe sefareti- Açe’nin kuvvetlenmeğe başladığı on altıncı asır içinde, adını bilmediğimiz sultanlarından biri, bütün Müslümanların reisi Raçarum, yani Türkiye sultanına kendi varlığını bildirmenin artık çağı geldiğini gördü. Bunun üzerine en büyük gemilerden birini, memleketin başlıca mahsulü olan karabiber ile yükleterek, en büyük efendiye biat ve itaatini göstermek üzere piş-keş [peşkeş, hediye] gönderdi. Bazıları sultanın kendisi[nin] bu seyahati ettiğini, başkaları da memleketin zengin ayanından bir sefaret heyetini gönderdiğini rivayet ediyorlar.

O günlerde İstanbul [Açelilerce Sutambuy]’da Açe’yi duyan ve nerede olduğunu bilen yok idi. Elçiler İstanbul’a vardıklarında her ne kadar paralarıyla yatacak bir yer edinebilmişlerse de, sultanın huzuruna çıkmalarını arz için, bu gibi işlere bakan memurların gönüllerini etmeğe uzun uzadıya çalışmaları boşa çıktı. İşte böylece İstanbul’da bir veya iki yıl kadar kaldılar, yanlarındaki paraları da bittiğinden yiyecek, içecek tedariki için yavaş yavaş biberlerini satmaya başladılar.

Ne ise, kısmet böyle imiş. Bir Cuma günü Sultan camiden sarayına giderken, birçok itibarlı seyirciler arasında, bizim Açelileri gördü. Kılık ve kıyafetleri sultanın gözüne ilişti, nereden ve ne için geldiklerini sordu. Sultanın istediği malumat verildi. Bu elçi heyetinin huzuruna kabul olunmaları ricalarını bu kadar uzun zaman geri bırakan memurları, budalaca kibir ve gururlarından dolayı sert azardan sonra, yabancıların hemen o gün saraya getirilmelerini emretti.

Açeliler artık muratlarına erdiklerinden dolayı aşırı sevindilerse de, böyle büyük bir ziyaret için elverişli üst ve başları kalmadığından ve beraberce getirdikleri bir gemi yükü biberden ancak bir çupa [2] kaldığından çok sıkıldılar, utandılar. Sultanın huzuruna çıktıklarında Açe padişahlığı üzerine malumat verdiler. Padişahlarının ilk vergisi olmak üzere bir gemi yükü biber getirmişlerse de, yiyecek içecek tedariki için bu biberi satıp para edinmeli olduklarını ve şimdi ancak onun bir örneği olarak, bir çupa kadar ellerinde kaldığını ve bu kadarcık takdim edebildiklerini arz eylediler. Sultan bunların piş-keşlerini [hediyelerini] seve seve kabul büyüklüğünü gösterdi ve sonra Açe’nin halinden, İstanbul’a ne kadar uzak olduğundan, yolda uğradıkları zorluk, çektikleri sıkıntıdan, şundan bundan söz etmelerini ve malumat vermelerini emretti.

Ladasi Çupa-Sonra Sultan bunlara karşılık olarak bir büyük top hediye verilmesini emretti. Bu topa Ladasi Çupa adı verilmişti ve yine bunların dilekleri üzerine, Açe’de olmayan ve bilinmeyen, her türlü sınıftan birçok sanat ustaları gönderilmesini, orada o ustaların öğretmelerini irade buyurdu.

Töngkudi Bitay-Rivayet olunur ki, Suriye’den gelen bu usta ve hocalardan bir takımı Dalam yakınında bir Kampung’da yerleştiler ve vatanlarını hatırlamak üzere bu köye Bitay dediler [Bu kelime Batal’ın Açelilerce söylendiği olup, bu da Beyt’il-mukaddes=Kuds-i şerif’ten galattır] Bugün Bitay’da bir veli kabri vardır, Tongkudi Bitay diye biliniyor, yine rivayete göre bu zat o yabancılardan birisi imiş.

Mevlüt Günü-Türkiye sultanı bu yeni tebaasının öyle her yıl vergi ve elçi göndermeleri sıkıntısına ve o kadar ırak yoldan gelip gitmeleri zorluğuna düşmelerini hoş görmedi. Bunun üzerine “haydi, siz benim reayam olduğunuzu göstermek üzere vereceğiniz vergiyi din ve peygamber yolunda sevaplı ve hayırlı yerlere harc ediniz. Peygamberimizin doğduğu günde ayrıca bayram etmek çok ecirli değerli iştir, Açe’nin her köyünde bu gün halk Mevlüt [Açelilerin Mevlüdü söyleyişleri] şenlikleri yapsınlar. İşte sizin emir’il-müminine verginiz bu olsun” iradesini vermiş.

***

Bu sefer üzerine Mösyö Şnok [Şnohck] ile Avrupa’nın rivayeti budur. Bizim en büyük vesikamız ise İkinci Sultan Selim’in Açe padişahı Sultan Alaeddin’e Mustafa Çavuş ile gönderdiği şu namedir:

Açe padişahına yazılan name-i hümayun suretidir.

Sernamesi merhum Koca Nişancı Bey’in inşaasıdır [3].

“Haliya ‘atebe-i ‘aliyye-i seadet medar ve südde-i seniyye-i gerdu-ı iktidarımız ki, melaz-ı selatin-i kam-kar ve melce-i havakin-i al-i mıkdardır, kıdvetil havas velmakribin veziriniz olan Hüseyin dam mecde vesatiyle name-i şerifiniz varit olup, mazmun-ı hikmet-i makrunende leyl-vennehar ol canibde küffar-ı hak-sar ile kaza ve karzar olup, düşman arasında yalnız kalıp, her taraftan aday-ı bedray-ı hücum üzeredir deyu alat-ı cihad ile asker-i nusret mutadımızdan harb ve kital ve cenk ve cidal görmüş kullarımız talep ve istianet olunup ol diyarda yirmi dört bin cezire olub … aliniz üzerine hayli kafir gelüb, itfak-ı hezimet vaki’ olub, ol cezireleri kafir alub, rencide olan cümle müslümanlar dahi küffara giriftar ve padişahları olan kemalin mahruse-i keferede karar üzere olup ve zikr olunan cezirelerin dördünden Mekke-i mükerremiye sefer eden tüccar ve haccac gemileri ol geçide vardıklarında kimini fırsat bulub esir edub, fırsat buldukların ardından top ile urub gemilerin batırub, müslümanları deryaya gark iderler ve vilayetin kurbunda Seylan ve Kalikut dimekle maruf iki kafir padişahı olub raiyyetlerinin ekseri müslüman olub, daima küffar ile muharebeden hali olmayub, mukaddema südde-i seadetimiz kullarından Lütfi zide kıdvenin ol canibe vusul bulduğuna matla’ olduklarında atabe-i aliyemize arz-ı ubudiyet-ve ihlas ve ahd-ü misak edüb, bu taraftan donanma-ı hümayunumuz varacak olursa kendüleri vekafir reayaları cümle imana gelüb, bi-inayeti’l-melikül cevad niyet-i gazzen ve cihad vefeth-i vilayet ve bilad edeceklerin ilam edüb ve başlıca ve şayka ve havai toplardan hisar döğmek içün talep olunub ve elçinüz bu hususda at ve yerak ve nuhas alındukda ol diyara varmağa mani olmak için Mısır ve Yemen beylerbeyilerine ve Cidde ve Aden beylerine emr-i şerifim gönderilmesini ve hisar ve kadırga bina eden taleb olunub ve bunlardan gayri, her ne kadar takrir ve tahrir olunmuş ise saye-i serir-i saadet masir-i hüsrevanımıza arz olunub, alem-i şerif, alem-i şumul hıdivanımız muhit ve şamil olmuştur ile olsa havakin-i azam ve selatin-i alimekamın iltimas ve istidaları hayz-ı kabulde vaki olmak adet-i hasene-i şahan örnek nişin ve kaide-i müstahsene-i padişahan adalet-i ayin olduğundan mada hıfz ve himayet-i beyza-i din-i mübin ve zabt ve siyanet-i şer’i hazret-i seyyidi’lmürselin aleyhi efdalis-salat babında vaki olan hususatın tedarik ve itmamı emrinde sarf-ı makdur ve bezl-i meysuretmek ehemm-i vacibat ve ehemm-i ….. olmağin memalik-i mahrusemizden Mısr-ı Kahire tevabiinden Bender-i Süveyş’den on beş pare kadırga ve iki pare barça dergah-ı muallam topçularından, topçubaşı ile yedi nefer topçu ve Mısır kullarından kifayet mikdarı asker-i nusret-i esir tayin olunub ve kal’alar için kifayet mikdarı top ve tüfenk ve sayir edvat-ı harb ve cenk virilmek emrim olub ve tayin ve irsal oluncak asakir-i fevz-i mesire sabıka İskenderiye kapudanı olup, sancağa mutasarrıf olan iftiharü’l-ümerai’l kiram muhtarül kübrail feham zülkadr-i vel ihtiram el muhtes-i mezid … melikül ‘lam Kurdoğlu Hızır dam ulüh serdar tayin olunub, inayet-i hakk-ı cell-ü ‘alaya tevekkel tam ve mu’cizet-i kesireti’l berekat hazret-i seyyidi’l-berar aleyhi’s-selevata tevessül-ü mala kelam kılınub, küffar-ı hak-sar-ı duzah-ı karar ile cihad-ı fi sebilillah içün sevb-ü sevab nümaya irsal olunub, müşarül-ileyhe şöyle emrim olmuşdur ki: İnşallah-ı teala size varub mülaki oldukda, eğer fetih ve teshiri lazım olan kal’alardır, eğer sair küffar-ı hak-sarın haklarından gelmekdir, sizce ve münasib gördüğünüz üzere din ve babında ve devlet-i hümayunumuza müteallik olan umurda bezl-i makdur eyleyüb, eğer müşarül-ileyhe ve eğer sayir koşulan topçu ye asakir halkının sagir ve kebiri asla size muhalefet etmeyüb, her ne yüzden veçhe ve münasib görürseniz tabi olub, hizmette bulunalar, eğer muhalefet edenlerin müşaril-ileyh marifetiyle haklarından gelesiz ve esbal olunan asakirin bir yıllık mevacibleri virilmiş, ger giderki biz dahi din babında devlet-i hümayunumuza müteallik olan umurda bezl-i makdur eyleyüb, küffar-ı hak-sarın eğer kal’aların feth etmekde eğer ehl-i islam üzerlerinden şer-ü şurlardan def’ etmekte sai’ ve ikdam eyleyüb inayet-i hakk-ı cel ve ala ile ol diyar-ı televvüsası kefereden tethir ve pak eyliyesiz ki, eyyam-ı saadet encam-ı hüsrevanımızda  ol diyarın ehl-i islamı dahi asude hal olub, ferağ-ı bal ile kar ve kisblerine meşgul olalar, inşallah murad üzere eğer kal’a ahvali, eğer memleket hıfzı görülüb itmam-ı maslahat oldukda irsal olunan topculara icazet viresiz ve sayir ahval ve etvar her neye müneccir olursa, müşarül-ileyh Mustafa Çavuş ile ilam eyliyesiz, sonra anda olan asakir hakkında ferman-ı şerifim ne vechile sadir olursa mucibi ile amel eyliyesiz ve name-i şerifiniz vürudı esnasında takdir-i hazret-i mukadderi’l-hal ile izz-ü şane, cenab-ı mağfiret-i penah ve rahmet-i nisab merhum ve mağfur-leh babamız Sultan Süleyman Şah kuds-i aşiyan-ı enarullah büruhane asakir-i mansure-i müslimin ve leşker-i derya şiar-ı muhiddin ile küffarı hak-sar-ı hezimet-i asar ile cihad-ı fi sebilillah içün gaza-yi gara-yi nüsret-i intimaba azimet etmişlerdi. Hudud-ı na m’adud firengistandan kıdve-i erbab-ı delal olan akyal-i firenkten nemçe kıralı olan melun delalet makrunın azim-i husun-ı metanet makrunundan kal’a-i mansure-i Zigetvar‘ın fethine azimet etmişlerdi. Bi-inayetillahil hakkul fettah-ı leşker-i islam nusret-i peyam ile ol hüsn-ü husini feth eyleyüb, memalik-i vesia-i firengistandan binnihaye memleketler ve kal’alar  alındıkdan sonra vücud-ı mevcud-ı şehadet vürudları dar-ı fenadan alem-i bakaya irtihal eylediler. Elhamdülillah elvahidül gahhar la cerem-i avn ve inayetillah vüsun ve siyanet namütenahi birle serir-i saadet ve ikbal-i zat-ı aliyemiz ile müstemid olub, inşallah elizzül ikram hatır-ı atır-ı cihanbani veniyyat ümmimetil berekat kiti sitani daima küffar-ı hak-sar ile cihadımızdan hali olmamak üzere mukarrerdir. Çünkü ol caniblerde dahi kefere-i fecrenin hazele humullahü teala alıval-i deladet meal-i name-i dürer-barünüzde şehr ve tafsil olunduğu üzere makrurdur. Çünkü ol caniblerde dahi kefere-i fecirenin … behemehal ihvan-ı sadakat-ı nişana merasim-i muavenet ve mededkârı ve levazım-ı muzahharat ve destyarı da asar-ı ikdam ve ihtimam-ı mebzul ve mecbul kılınur. Hakk-ı subhane ve tealanın izz-ü cell-i asitane-i ikbal-i aşiyanemiz kabline. vüfur-ı imdad-ı aliyeleri derece-i tefsil ve şimardan mütecavizdir. İnşallah-ı el-izzül-ekrem ol caniblerde dahi memalik-i islamiyeye müstevli olan ada-i din-i mübin ve düşmanan-ı ayin-i seyyidil mürselinin aleyhisselevati vesselam def mazarrat ve delaletleri içün asakir-i cerrar-ı nusret şiarımızdan daima ol canibe irsal olunur bu zamanda kaide-i müstemireniz üzerine me’muldur ki, ol diyarın ahval ve macerasın mufassal şerh ve atebe-i alempenahınız canibine enba olunmakdan hali olunmıya ve müşarün-ileyh veziriniz gönderilmek içünbahar ihzar olunmuş idi. Parçalar irsal olundu, tahmil olunub gönderile ve gelen elçiniz dahi şöyle ki, şerait-i risaletdir, kemal-i adab ile eda edüb, hüsn-ü icaretimize mukarin olub irsal olunmuşdur.

fi 16 Rebiül-evvel, sene 975

İşte, görülüyor ya, bizim vesikalarla Avrupa’nın rivayeti birbirinden ne kadar ayrılıyor. Bakınız nasıl:

Birinci – Buraya gelen Açe elçisi veya elçileri öyle Açe’nin varlığını göstermeye gelmediler. Zavallılar Portekizlilerin ellerinden yanıp bıkmış olduklarından İstanbul kapılarına yardım, meded dilemeğe düştüler.

Vasco dö Gama Ümit Burnu’nu dolaşarak (20 Mayıs 1498’de) Malabar veya Malibar yalılarında Kaliküt limanına düşmüş, bu yolu ve Hindistan’ı Avrupa’ya tanıtmış idi. Portugal hükûmeti, sözde buralarda ticaret etmek üzere fakturiyetler yani ticaret evleri açmağa kalkışmış, kurdukları evlerin duvarlarının harcı zavallı yerlilerin kanları ile yoğrulmuş idi. Bunlar bir-iki yıl içinde Hürmüz, Diyo adalarını ele geçirdiler. 1515’de meşhur Albukerke Gava’yı zabt ve Şarki Hindiye Hıdivi unvanı olarak Portekizlileri o sularda yerleştirdi. Bu adam pek becerikli olmaktan başka, kendinden önce ve sonra gelenlerden daha insanca davrandı. Bunun günlerinde Mozambik kıyılarından Çin sularına kadar bütün yalılara ve adalara Portugal devletinin hükmünü salmış, koyduğu nizamlarla boyunduruk altına aldığı yerlerde kendini sevdirmiş idi. Bundan sonra gelen Hıdivler ise haydut türlü kişiler olup, peşlerine taktıkları bir alay serserilerle İspanyolların Amerika’da yaptıklarının daha başka türlüsünü yapıyorlardı.

Son Mısır padişahı Melik Eşref Kansugavri gayet derin düşünceli, iş eri bir zat idi. İskenderiye, Avrupa ve Hindu Yemen arasında, tek bir ticaret kapısı idi. Bu kapının kazancı, Venedik şu ve bu gibi yabancıların cebine giriyordu. Sonra bizim yalıların yaramazları bu kapıyı beklerler, geleni gideni avlarlar, rahatsız ediyorlardı ki, bunun Mısır’a da ziyanı oluyor, Kansugavri de sıkılıyordu. İşte bu zat güzel denizci olan bu korsanları helalinden kazanca çağırdı, bunlara sermaye verdi. Karaman, Teke, Menteşe, Kazdağı yalılarının ateşli delikanlıları İskenderiye’ye üşüşmeğe başladı. Bunlara Araplar, Hindliler “rumi” derler, bir aralık Barbaros’un kardeşi Oruç Reis de Kansu’nun hizmetine girmiş ve bir gemi almışdı. (Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası, 4. cüz, sahife 236’ya bak).

“Gücerat” Müslümanları Mısır devletinden Portekizlilere karşı yardım dilediler, ellerinden kurtulmayı yalvardılar. Kansu işi daha büyütmek istedi. Gerek bunlara yardım, gerekse Hindin sahibi olmak için, Süveyş’te bir tersane kurarak tez elden elli-altmış teknelik bir filo yaptı. 917[1515]’te Rumilerden Süleyman Reis, Kurd Hüseyin kumandasıyla o yanlara gönderdi. Süleyman oralara giderek Portekizlilere iyice bir sille vurmuş, dönüşünde de Yemen’i zabt etmiş idi. Süleyman’ın bu seferi yalnız uc çıkarmak, Mısır devletini göstermekle kaldı ve Kansu’nun başladığı bu iş Osmanlılar ile olan bozuşukluğu ve kendisinin ölmesiyle söndü. İşte bizim Bahr-i Ahmer [Kızıldeniz] filomuzun tarihi bununla başlar.

Mısır’ın 923[1517]’te fethiyle Hicaz ve Yemen ülkeleri Osmanlıya katıldı. 15-20 yıl kadar devlet buralara bakamadı, bakmadı. Rumiler, kendi hesaplarına çalışıyorlar, biri ötekini öldürerek Yemen’e vali oluyorlardı. Bunlardan Bayram oğlu Mustafa, Sefer Hoca gibiler Gücerat yalılarında “Rumi Han”, “Hüdavend Han” adlarıyla birer emir oldular. O· yıllarda Bahreyn hâkimlerinden birinin adının Murad Şah olduğunu görüyoruz. Araplarda Murad adı pek kullanılmadığından bunun da bir Rumi olduğu sanılıyor. Eğer bu serseri Rumilerin aralarına bir Hızır, Turgud, Aydın, Salih gibisi girseydi, daha çok ileri giderlerdi. Çünkü oralarda meydan daha geniş, iş becermek daha kolay idi.

Halifeliğin Osmanlı Devleti gibi genç ve dinç bir hükümete geçtiğini, her yanda parlak zaferlere atladığını duyup sevinen şark suları Müslümanları birer birer kendiliklerinden Sultan Süleyman’a biat ve Portekizlilerden şikâyet ediyorlardı. Yalnız Müslümanlar değil, namede görüldüğü üzere Seylan ve Kalikut racaları gibi Mecusiler bile “Eğer Osmanlı bizi Portekiz kralından kurtarırsa Müslüman oluruz”a düştüler.

Gerek bunların şikâyeti, gerekse Portekizlilerin bizim kıyılara sarkıntılığı, hacı vetüccar gemilerine sataşmaları padişahı kızdırarak 945[1538]’te tazelenen Bahr-i Ahmer [Kızıldeniz] filosu ile Mısır Beğlerbeyisi Hadım Süleyman Paşa Bab-ı elmündib’den çıkarak Aden’i fethetmiş ve Hızır Mevt yalılarını isteyerek istemeyerek itaate çekmiş ve Diyo’ya giderek Portekizlileri püskürtüp kal’asını muhasara eylemiş ise de, yollarda ettiği zalimliği ve oralarda gösterdiği bayağılığı herkesi küstürmüş ve bu işi ağzına burnuna bulaştırmıştır. İşte, buralara çıkan ilk Osmanlı filosunun gördüğü iş bu olmuş idi. Eğer bu adamın yerinde tam bir insan olsa idi, güzel başlanacak olan bu büyük işin sonu, pek parlak, pek kazançlı olacaktı. Süleyman Paşa’nın bu yarım yamalak işi, Portekizlileri kızdırmış, yüreklendirmiş, meydanı boş bulunca gelen geçen, tüccar, haccac gemilerini vurmağa başladılar. Bunlar bir aralık Gamran adasını ele geçirmişlerdi. Gitgide Basra, Aden körfezleriyle Bahr-i Ahmer yalılarına sarkıntılıklarını artırmışlar. Hatta 948[1541]’de Cidde’yi [v]urup Süveyş’e gelerek tersaneyi yakmayı göze aldırmışlardı. Portekizlilerle şurada burada çarpışışlara dağınık olarak rast geliyoruz. Bunları toplamak bizim işimiz ise de, pek de zor iştir.

Kanuni’nin koyduğu nizam ve tensikat ile Mısır Kapudanlığı, Süveyş, Cidde, Mana, Aden derya beylikleri ve merkezi Duhtel-uyun kal’ası olan Lahsa beylerbeyi, daha sonra Habeş beylerbeyi açıldı. Kuzey Tuna’nın şimalinde olan Sultan Süleyman’ın Rüstem Paşa gibi vezirleri günlerinde, Basra kıyılarımızı, Bahr-i Ahmer filosu ile kollamağa, korumağa çalıştık. Bu filonun oradan oraya gidip dönmesi, birçok kanlı çarpışmalara, birçok değerli canlar, büyük adamlar kaybolmasına sebep oldu.

Devlet teknesinin dümeni Sokollu gibi harita, pusula ile yol verir bir ele düştükte, hele İmam-ı Mutahhara’nın ayaklanmasında işin rengi değişti, şimdiye kadar kimsenin aldırmadığı, bir serseriden öteki serseri eline geçen Yemen’in nizamına bakılmaya, bu filonun düzelüb kuvvetlendirilmesine, hatta Süveyş Kanalı’nın açılmasına çalışıldı.

Ne ise, gelelim sözümüze, yukarıda saydığımız sebeplerden dolayı, o yılların gülünç politikası ile dargınlığımız, barışıklığımız belli olmayan devletlerden biri de Portugal idi. İkinci ve üçüncü vesikalar aramızda geçen politikayı gösteriyor. Hele üçüncü vesika gerçekten görülecek şeydir. Artık kuru mukavele, dipsiz musalahadan bıkmış olan Sultan Süleyman, Portugal kralına “suyu baştan kesmeli” kaidesince: “Görüyorum siz yaptığınızı yine yapıp gidiyorsunuz; artık yapmayın demem. Amma sizin oralarda yaptığınızın acısını, Allah’ın inayetiyle ben daha yakında çıkarırım” diyor, meselenin düğümünü bıçakla kesiyor.

“Portugal kralına name-i şerife yazıla ki, hala südde-i seniyye-i devlet penah ve atabe-i aliyye-i saadet destgahımız ki, merci-i havakiyn-i namdar ve melce-i selatin-i zeva’il iktidardır, kudveti’l ayan el milleti’l-mesihiyye etmeniz, Nikola vasıtasıyla mektubunuz sadakat mezhubunuz varid olub, mezmun ihlas meşhununda bundan akdem kendi canibinizden ve diyar-ı Hindistan’da vaki’ olan kaymakamınızdan bab-ı muallamıza varid olan mekatibin muzameyninde münderic olan hususat ki, memalik-i mahrusemiz hakimleri ile diyar-ı Hindistan’da vaki’ olan vilayetinizin emin ve ümena babında asitane-i adalet unvanımız ile murad olunan dostluk içün muteber kasdınız gelmeğe isticaze-i hümayun etdüğünüzden yüce dergahımıza arz-ı muhabbet ve ihlas edenler hakkında ulu himmet-i şahanemiz masruf ve matuf olıgeldiği üzere elçinüz gelmeğe icazet-i hümayunumuz olub, ol babda name-i saadet-i numunemiz irsal olunmuşdu. Vilayetiniz bu’d ve mesafe ve yollar dahi mahuf ve muhatara olub, vilayetiniz halkı ile meşveret edinceye değin, elçiniz bir mikdar tehire kalmakla niyet olunan dostluk ahvalinde iştibah olunmuya. Elçimiz irsal olunmak üzeredir, varan adamımız istical üzere ihbar-ı meserret asar ile irsal oluna deyü iş’ar eylemişiz. Mektubunuzda her ne ki derc olunmuş ise ve gelen adamınızın cevabı ne ise, bittemam rikab-ı zafer-i intisabımıza arz olunub, ulum-ı şerif cihan aramız muhit ve şamil olmuşdur. Eyle olsa saadetlu babımız daima meftuh ve mekşuf olub kimsenin gelib gitmesine mani’ varid olmayub, hakk-ı subhane ve teala hazretlerinin ulu inayeti ile şimdiki halde hilafet-i ruy-i zemin kabza-i tasarruf ve iktidarımızda olub şark ve garbın reayası cenah-ı devletimizle müstezil olub, daima reaya hakkında mezid-i merhamet-i şahanemiz mebzul olduğuna binaen ol caniblerde reaya ve tüccarın refahatı içün mademki murad olunan dostluktan feragat olunmayub diyar-ı Hindistan’da ve Cezayir tarafında vesair ol havalide olan memalik-i mahrusemiz reayayı ve tüccarı ile derya yüzünden ve kara canibinden emin ve iman üzere olalar. Memalik-i mahrusemiz hâkimlerine dahi tenbih olunmuşdur ki, elçinüz gelib dostluğunuz ahvali mukarrer oluncaya değin ol taraflarda emin-ü âmâna muhalif ve murad olunan dostluğa mugayir vazi’ etmiyeler. Hala gelen elçiniz tehir olunmayub hüsn-ü icazet-i şerifimiz karin-i hali olub, name-i mükremet-i asarımız ile yine ol canibe irsal olundu. Ger gider ki, varub vusul buldukda, ıslah-ı ahval-i raiyyet ve tanzim-i umur-ı memleket içün … olan amal-i hayr-ı ittisaliniz içün olunacak elçiniz tehir olunmayub irsalinde sür’at oluna ki, tarafeynden dostluk ahvali mukarrer olub ol tarafların tüccar ve reayası ızdırab ve inkılabdan beri olub asude hal olalar.”

Kostantıniyye fi 23 Muharrem sene 973[1565]

***

“Portugal kıralı Don San İstepan [ ] kırala name-i şerif yazıla· ki:

Bundan akdem atebe-i aliye-i gerdun-ı iktidar ve bargâh-ı felek medarımız ki, meşrik-i neyr-i ikbal… dır. Adamınız elinden ve kal’a-i Diyu’da vaki’ olan kaymakamınızdan mekatubunuz varid olub, Irak-ı arabda ve sayir ol cevanibde vaki’ olan memalik-i mahrusemiz hafızları ile emin-i aman üzere sulh vesalahda olmak tevki’ olunduğu ecilden kaide-i müstamire-i hakani adet-i muhtahsine-i kişversitaniye binaen ol havalide vaki olan tarafeynin reayası ve tüccarı asude halde olmalariyçün yarar kasıdınız gelüb sulh ve salaha veahd-ü âmâna müteallik umur ne ise mukarrer ola deyü tecviz olunub name-i saadet meratibimiz irsal olunmuşdur. Hala murad olunan sulha mugayir diyar-ı [1] Hind’den derya tarafı ile gelen haccac-ı müslimine ve tüccara dahl ve tecavüz olunduğu istima olunub [ş]imdi yüce asitanemiz daima meftuh ve mekşuf olub eğer dostluk ve eğer düşmanlık içündür kimseye mani varid yoktur. Gerektir ki name-i hümayunumuz vüsul buldukda filhakika ol tarafların sulh ve salahı muradınız ise derya taraflarından haccac ve tüccara tecavüzden el çeküb mektubunuzla itimad olunur adamlarınız gönderile ki, ol diyarın ahval ve intizamına münferi olan umur ne ise mukarrer ola, eğer ol canibin ihtilaline salik olursan bi-inayetillah-ı teala bu canibden muktezi olan umur ne ise tedarik olunur, sonra sulh murad olunmuşdu dimek müfid olmaz ziyade ne demek lazımdır.”

fi 6 Rebiülevvel 973[1565]

İkinci – İstanbul’da Açe’yi işiden, bilen yokmuş. Vakıadan yıllarla önce yazılmış Arapça, Türkçe kitaplar kütüphanelerimizde duruyor. Bunlar bir yana, padişah namesinde hassa reislerden Lütfi’nin Hind yalılarına gidip geldiğini söylüyor.

Üçüncü – Elçiler bir iki yıl İstanbul’da kalmışlar da bir türlü padişahın huzuruna çıkmağa yol bulamamışlar.

Bu gibi elçiler için Fatih yakınlarında ayrıca bir “elçi misafirhanesi” oldukdan başka, hiç, ziyaret ve seyahat için Türkistan’dan, Hind’den şuradan buradan gelüb gidenlerin ellerine sözün gelişi “karime” veya “Aden’e varınca yollardaki beğlerbeğiler, beğler ve kadılara hüküm ki” diye başlayan fermanlarla bunları kollamağın, her türlü yardım olunmağın emir edildiğini çok görüyoruz.

Sultan Selim devrinde Sokullu ikinci bir padişah idi. Koca bir gemi yükü biber, bahar hediyesiyle gelen elçiyi Sokullu duymasın, akıllara sığar şey değildir. Hem name bunu açıkça söylüyor. Elçiler yolda iken veya buraya vardıklarında Sultan Süleyman sefere çıkmış, İstanbul’da kaymakam vezirden başka kimse yok idi. Padişah Zigetvar‘da merhum oldu, yeni padişah geldi, elbet bu bir yıl kadar sürdü. Yoksa o diplomat Sokullu, halifeliğin adını, sanını yükseltecek böyle işi kaçırmaz.

Bu gelen biberi bilmiyorsak da, padişahın elçiyi ağırladığını, ayrıca, bir tekne ile İskenderiye‘ye yolladığını, Aden‘e kadar yollarda bütün devlet memurlarının işlerine bakub, yardım etmeleri; buradan gönderilen, top, tüfenk, cephanenin yerine, oraya gidecek, barçalarımızın dönüşte pirinç, baharat yüklemeleri emirlerini, gemi ve silah yapıcı esnafından dörder beşer yamaklarıyla beraber, elliden fazla ustalar, işçiler gönderildiğini bu gün adları ve sanatlarıyle beraber cedvelini görüyoruz.

Yazık ki, bu seferin başlangıcını bu kadar iyi bilirken sonu ne oldu, nasıl döndüler, elimizde tam bir haberi yoktur. Bunu şurada burada rast geldiklerimizle tamamlayacağız.

Süveyş‘te on beş ve sonradan dört daha katılarak on dokuz kadırga, gidecek eşya ve askeri taşımak üzere de üç barça, garab cinsinden birkaç tekneler hazırlandı. Bunların üzerine Mısır kapudanı Kurdoğlu Hızır Bey başbuğ oldu ve kendi karaya çıktığında gemilerin kumandası Süveyş kapudanı Mahmud Beğ‘e kalacaktı. Bunların hepsi Sultan Alaeddin‘in emrine bakacaklardı. Sultan Alaeddin gönülleriyle kalacaklardan isteği kadar adamı orada tutabileceklerdi. Giden askerin bir yıllık maaş ve zahiresi vardı. Fazlasını Açe hâkimi verecekti. Tam kalkacakları sırada Yemen işi büyüdü, gemilere çok iş çıktı, ne yapsınlar işi bir yıl sonraya bıraktılar. Filo bu yıl Mısır’dan Maha’ya, Aden’e asker taşımak, Yemen’in deniz yolunu kesmek ile uğraştı. Vesikaları şunlardır:

“Bundan akdem İskenderiye kapudanı olub badehu irsal olunan askere serdar olan Hızır Beğ’e hüküm ki:

İnşallahü ezzü emr olunan donanma ile ol diyara vusul müyesser olub bir yere veyahut bir kal’a döğmeğe top çıkartmalu oldukda sen ayrı olmağın çıkacak topları sen çıkarub karada lazım olan hizmet üzere olub, gemileri minbad bozmayub, gemilerin cenkcisinden, kürekcisinden dahi senden ve lazım olandan bir ferdi çıkarmayub, gemileri bozmayub mükemmel hazır olub gemileri Süveyş  kapudanı olan Mahmud dam ezze göndermek emr edüb buyurdum ki, emrim üzere onun gibi bir yere veyahud bir kala döğmeğe top çıkmalu oldukda gemileri bozmayub kemakan cenkçi ve kürekçi ve sayir topçu aletcileriyle durub, müşarün-ileyh Mahmud dam ezze gemilerden çıkmayub gemileri hıfz eyleye ki, onun gibi sen karada hizmet üzere iken deryada veyahut esirden gemilere bir zarar ihtimali olmaya.”

“Açe padişahının elçisi Hüseyin’e hüküm ki:

Haliya Yemen canibinde fitne zuhur edüb defi ve refileri ehemm-i mühimmattan olmağın vilayet-i Hindi’ye irsal olunacak donanma-ı hümayun bu sene tehir olunmuştur. Buyurdum ki, inşallahü teala inayet-i hak ve cell-i ali ile ol canibin fitne ve fesadı def ve ref olunduktan sonra zikrolunan donanma-ı hümayun muahede olunduğu üzere … bi-kusur irsal ve isal olunur.”

5 Receb, sene 975[1568]

Mustafa Çavuş’a verildi

Şurada Hızır Reis‘in başından geçen bir vakıayı söylemeden geçmiyelim. Zeydiler Aden’i zabt etmişler, Hızır Beğ gidip kurtarmış idi. Hâkimi olan Kasım ibn-i Şuyi Hızır’ın eline geçmiş iken bir şey yapmamış, hatta güzel muamele etmiş idi. Bu iyilik bilmez herif para ile birini tutmuş ve divane tavrını takınan bu çapkın divanda iken Hızır Beğ’e bir kama [v]urmak istemiş ise de hemen ayağa fırlayan Hızır yalnız ayağından yaralanmış ve beynine indirdiği korkunç bir yumruk ile leşini sermiştir.

Şu halde seferin 976[1569]’da olduğu görülüyor ve oraya vardığı biliniyorsa da işi ne kadara kadar götürebildikleri karanlıktır. Gidenlerin birçokları orada kalmıştır.

Bundan seksen-doksan yıl sonra Kâtip Çelebi Cihannüma’sında ve Ebubekir Dımışki coğrafyasında Açelilerin cenkçi olduklarını, top dökmeyi, kılınç, mızrak dövmeği bildiklerini, bunları hep Türklerden öğrendiklerini söyledikten sonra, bundan on yıl sonra, miladın 1579, hicretin 986’ncı yılında Menluis denilen bir Portekiz amiralinin on iki gemilik filosu ile bunları fena halde bozduğunu ve yüz gemi kadar kaybettiklerini söylüyor.

Hızır’ın aldığı emirler arasında Süleyman Paşa’nın Diyu’da bırakıp kaçtığını ve Seyit Ali’nin [Mir’atü’l Memalik. İkdam Kütüphanesine bak] Gücerat hâkimine teslim ettiği topları veya behalarını alıp getirmeği görüyoruz. Bu da Seydi Ali seferi için bir vesikadır.

Sonra Açe racaları ailesinden bir zatın sözlerini şuraya geçiriyoruz. “Raca ailesine mensup bir zatın ifadesi fi 22 Kânunusani 1911:

“Vaktiyle Sumatra Racası tarafından bir heyet-i mebuse gönderilüb Dersaadet’te zat-ı hazret-i hilafetpenahiden muavenet talep edilmiş ve bu müracaat üzerine buraya Dersaadet’ten iki sefine-i Osmaniye gelmiş ve askeriden ve erbab-ı sanattan birçok muallimin vasıl olmuştur. Gemilerin bayrakları ve topları Hollandalılarla son muharebe, yani 25 sene evveline kadar mevcut idi. Bu iki sefine Dersaadet’e avdet etmemiş idi. Bunların içindeki heyet-‘i Osmaniye bizi talim içün Açe’de kalmış idi ve bunlar bir Türk köyü dahi teşkil eylemişlerdi. Bu köyün ahalisi elan kendisinin Türk neslinden geldiğini bilir ise de yerlilerle vuku bulan izdivacatdan dolayı adeta yerli olarak yerli lisanından başka bir lisan bilmezler, mamafih çehrelerinde az çok Türk ırkına müşabehet [benzerlik] mevcuttur. İşbu sefinelerle beraber zat-ı hazret-i hilafetpenahi tarafından racamıza hitaben bir ferman gelmiş idi. İşbu ferman-ı ali elyevm Ambon‘da menfi [sürgün] bulunan son racamızın nezdindedir. Kezalik işbu sefinelerle bir hutbe sureti dahi gelmiş ve işbu hutbe elan baki ve cuma Açe’de kıraat edilmektedir. Ve ol vakit sefirlerimize ve racamızla mensubatına zat-ı şahane tarafından hediyeler gönderilmiş ve hediyelerin birçoğu eshabı nezdinde muhafaza edilmiştir. Açe’den giden heyetin reisi Halife Madum isminde bir zat idi. Gelen sefinelerle envaı şekil ve cesamette toplar getirilmiştir. Bunlar meyanında gayet uzun tunçtan mamul on on beşe karib cesim top getirilmiştir. Bunlardan maada tulen sagir fakat gayet geniş ağızlı toplar dahi bulunmakta idi. Şimdi bunların kâffesi nerede bulunduğu malum değil. Rivayete nazaran yapıldıkları madenlerin ehemmiyetine binaen tahrib edilib salib ve kilise kampanaları dökülmüştür. Dersaadet’ten gelen heyetin reisi “Seyyidil Kemal yahut Açece “Elmun” dur ki, bir vilayete Beğ -dereceyi saniyede raca- tayin edilmişti. Usul-i tedris tatbik eden ulemadan Şeyh Abdülrauf ve sünnetçi Tenkusyo Kuvala namlarındaki zevat olub, bu ikincisinin asıl Türkçe ismi mahfuz kalmamıştır. Bu heyet azasından diğer bir kaç zevat daha beğlerbeğliklerine tayin olunmuşlar idi, evladlarında Türk alaimi mahfuz kalmıştır.”

Şu zatın sözleri bizim vesikaları okşuyor: Lakin gemilerin sayısı ile ayrılıyorsa da belki ikisi orada kalmış ola. Sonra da bir Seyyidil Kemal var. Fermanda bunun da ismi geçiyor ki, belki Lakadiyo, Maldiyo (takımada) gibi oraların hâkimi olsun. Bununla beraber o yıllardaki koca Portekiz filosunun yol uğrağından geçmek için iki geminin gidemeyeceği, bu kadar silah ve cephane ve adamı öyle iki gemi ile göndermenin akıllı işi olmayacağı göz önüne alınırsa, yine bizim vesikalarda olduğu gibi o filo azdan aza yirmi tekneden aşağı değildi.

Yine Erşed Beğ Efendinin gönderdiği kâğıtlar arasında Osmanlı seyyahlarından “Abdülaziz” denilen bir zatın şu sözlerini kısaca yazıyoruz:

“1898’de Açe’ye gitmişdim. Malabuh Racası Tuku Süleyman ile görüşdüm. Bu seferden söz geçmişken o toplardan kalan var mı diye sordum. Birinin Sumatra‘da hükümet konağında bulunduğunu haber verdi. Bir tanesini de Cava‘da buldum.

Açe’de bazı Türk mezarları, Türk yüzlü adamlar gördüm. Yazık ki bunlar bir şey bilmiyorlardı. Yalnız Türk olduklarını söylüyorlardı. Başka bir şeye rast gelmedim.”

Bu sefer üzerine topluca bir şey söylenebiliyorsa, o da bu seferi ettik, gidenlerin çoğu orada kaldı, bu güne kadar yerliler bunu unutmamışlardır. Makalemiz kısa vedar olmakla beraber, tarihimizde karanlık kalan bir seferi oldukça aydınlatmağa yardımı oldu sanırız.

Miralay Saffet Bey

DİPNOTLAR [AÇIKLAMALAR]

[1] Bu makale (Felemenk-i Şark-ı Hindiye) yerliler umuru müşaviri Dr. Snouch Hurgronje’nin “Açeliler” unvanlı kitabından alınmıştır. Bu kitabı (Malaga Boğazı müsta’miresi) sabık müsteşar muavini (E. S. O’Sullivan) İngilizceye tercüme etmiş, (Malaya hükumeti mütefekkihası) mektepler müfettişi (R. J. Wilkinsin) de bir fihrist yapmıştır. Kitap (1906’da) (Leyden’de) basılmış ve şu makale de onun 208-209’uncu sahifelerinden alınmıştır.

Şimdi hariciye-i istişare odası müdürü (Erşed) Beyefendi hazretleri (Batavya) şehbenderliğinde bulunduğu zaman o kitabın parçasını ve başka birçok malumatı hediye buyurmuşlardı. Kendilerine ayrıca teşekkürler ederim.

[2] Kile gibi bir Açe ölçüsü

[3] Bu namenin bir diğeri daha vardır. O da Koca Nişancı-zade merhum bunu yazmağa başlamış, hastalanmış, bir-iki ay sonra merhum olmuş ve gerisini başkası bitirmiştir.

[4] Onaltıncı Sebastian (1557-1578) ki, bu adam amca-yeğen olarak iki emirin taht kavgaları sırasında birinde yardım için Fas’a girmiş ve ahalinin İstanbul’dan yardım dilemeleri üzerine Cezayir Beğlerbeğisi Ramazan Paşa Fas’a yürümüş (985’te) [1577] ve Vad’is-seyl’de olan bir harpte Sebastian vurulmuştu. Bu harpte otuz bin kişi telef olmuş; biri eceliyle olmak üzere üç padişah ölmüştür.

DİPNOTLAR

[1] Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası, Cüz:10, 1 Teşrinievvel 1327, Ahmet İhsan ve Şürekâsı, 1329, İstanbul, s. 604-614

www.tufs.ac.jp%2Fcommon%2Ffs%2Fasw%2Ftur%2Fhtu%2Fdata%2FHTU2338-02%2Findex.djvu

[2] Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası, Cüz:11, 1 Kânunuevvel 1327, Ahmet İhsan ve Şürekâsı, 1329, İstanbul, s. 678-683

www.tufs.ac.jp%2Fcommon%2Ffs%2Fasw%2Ftur%2Fhtu%2Fdata%2FHTU2338-02%2Findex.djvu

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Türk Tarihi

Türk Tarihinde Ekim Ayı: Olgu ve Olaylar Üzerinden Eleştirel Bir Tarih İncelemesi

Published

on

Özet

Ekim ayı, Türk tarihinin farklı dönemlerine ait birbirinden uzak görünen fakat devlet, egemenlik, savaş, diplomasi, hukuk, nüfus, şehir ve tarihsel hafıza bakımından birbirine bağlanan çok sayıda olgu ve olayın gerçekleştiği önemli bir zaman dilimidir. Özellikle 1918-1927 arasındaki dönem incelendiğinde Ekim ayının Türk tarihindeki dönüşümleri yoğun biçimde yansıttığı görülmektedir. 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması Osmanlı Devleti’nin askerî ve siyasal çözülüşünün önemli eşiklerinden birini teşkil ederken, 6 Ekim 1923 İstanbul’un Türk birliklerince teslim alınması, 11 Ekim 1922 Mudanya Ateşkes Antlaşması, 13 Ekim 1921 Kars Antlaşması, 20 Ekim 1921 Ankara Antlaşması, 13 Ekim 1923 Ankara’nın başkent oluşu ve 29 Ekim 1923 Cumhuriyet’in ilanı, Ekim ayını Millî Mücadele ve Cumhuriyet’in kuruluş tarihinin merkezî aylarından biri hâline getirmiştir. Bunun yanında 4 Ekim 1926’da Türk Medenî Kanunu’nun yürürlüğe girmesi, 15-20 Ekim 1927’de Nutuk’un okunması ve 28 Ekim 1927’de Cumhuriyet’in ilk genel nüfus sayımının gerçekleştirilmesi, Ekim’in yalnızca siyasî kuruluş değil, hukukî, toplumsal ve hafızaya ilişkin yeniden yapılanmanın da zamanı olduğunu göstermektedir.

Bu makalede Ekim ayındaki seçilmiş tarihsel olgular; içerik ve vaka analizi, kavramlar, semboller, kişiler ve kurumlar, tarihsel coğrafya, sosyoloji, siyasal kültür ve kolektif hafıza boyutlarıyla incelenmektedir. Eleştirel tarih yöntemi açısından temel soru, “Ekim ayında neler oldu?” sorusundan daha ileri taşınarak “Bu olaylar hangi şartlarda ortaya çıktı, kimler tarafından nasıl anlamlandırıldı ve daha sonraki tarih anlatılarında hangi görevleri üstlendi?” biçiminde kurulmuştur.

Anahtar Kelimeler: Ekim ayı, Türk tarihi, Millî Mücadele, Mondros, Mudanya, Kars Antlaşması, Ankara Antlaşması, İstanbul, Ankara, Cumhuriyet, Nutuk, nüfus sayımı, tarihsel hafıza, eleştirel tarihçilik.

1. Giriş: Bir Ayın Tarihsel Anlamı Olabilir mi?

Takvim, geçmişi günlere ve aylara bölmektedir. Ancak tarih, takvimden daha karmaşık bir yapıdır. Bir ayın tarihsel anlamı, o ay içinde meydana gelen olayların sayısından çok, bu olayların siyasal dönüşüm, toplumsal değişme ve kolektif hafıza açısından taşıdığı yoğunlukla belirlenebilir.

Bu açıdan Ekim ayı Türk tarihi bakımından dikkat çekici bir örnektir. Özellikle XX. yüzyılın ilk çeyreğinde Ekim, devletin çözülüşü ile yeniden kuruluşu arasındaki geçişleri aynı takvim yaprağı üzerinde görünür hâle getirmiştir.

30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandığında Osmanlı Devleti henüz hukuken varlığını sürdürmekteydi; fakat antlaşmanın askerî ve siyasî hükümleri devletin egemenlik alanını ciddi biçimde daraltan bir dönemi başlatmıştır.¹ Yaklaşık dört yıl sonra, 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması ile silahlı mücadeleden diplomasiye geçiş gerçekleşmiştir. 13 Ekim 1921’de Kars Antlaşması ve 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması ise Millî Mücadele’nin doğu ve güney sınırları bakımından diplomatik sonuçlar doğurmuştur.

1923 Ekim’i ise adeta bir tarihsel yoğunlaşma alanıdır. 2 Ekim’de İtilaf Devletleri’nin son birlikleri İstanbul’dan ayrılmış, 6 Ekim’de Türk birlikleri İstanbul’a girmiş, 13 Ekim’de Ankara devletin merkezi yapılmış, 27 Ekim’de hükümet bunalımı ortaya çıkmış, 28 Ekim’de Cumhuriyet fikri açık biçimde gündeme getirilmiş ve 29 Ekim’de Cumhuriyet ilan edilmiştir.²

Dolayısıyla Ekim, burada yalnızca “bir ay” olmaktan öte imparatorluktan ulus-devlete, ateşkesten bağımsızlığa, işgalden egemenliğe, İstanbul merkezli siyasal yapıdan Ankara merkezli yeni devlet düzenine geçişin kronolojik bir laboratuvarı niteliği taşımaktadır.

2. Ekim Ayının Tarihsel Kronolojisi

TarihOlgu/OlayTarihsel anlam
30 Ekim 1918Mondros Ateşkes AntlaşmasıOsmanlı askerî-siyasal düzeninin çözülüşünde kritik eşik
13 Ekim 1921Kars AntlaşmasıDoğu sınırlarının diplomatik biçimde belirlenmesi
20 Ekim 1921Ankara AntlaşmasıFransa ile anlaşma; Güney Cephesi’nin kapanması
11 Ekim 1922Mudanya Ateşkes AntlaşmasıSilahlı mücadelenin diplomatik safhaya dönüşmesi
6 Ekim 1923İstanbul’a Türk birliklerinin girişiİstanbul üzerindeki fiilî işgal döneminin sona ermesi
13 Ekim 1923Ankara’nın başkent oluşuSiyasal merkezin Anadolu’ya taşınmasının hukukileşmesi
27 Ekim 1923Fethi Okyar Hükümeti’nin istifasıHükümet sistemi krizinin belirginleşmesi
28 Ekim 1923Cumhuriyet ilanının gündeme getirilmesiRejim değişikliğinin siyasî hazırlığı
29 Ekim 1923Cumhuriyet’in ilanıDevlet şeklinin Cumhuriyet olarak belirlenmesi
30 Ekim 1923İsmet İnönü’nün ilk Cumhuriyet Hükümeti’ni kurmasıYeni rejimin yürütme mekanizmasının oluşturulması
4 Ekim 1926Türk Medenî Kanunu’nun yürürlüğe girmesiHukuk alanında laikleşme ve yeniden yapılanma
15-20 Ekim 1927Nutuk’un okunmasıMillî Mücadele’nin kurucu anlatısının sistemleştirilmesi
28 Ekim 1927İlk genel nüfus sayımıDevletin toplumu istatistiksel olarak görünür kılması
29 Ekim 1927Cumhuriyet’in 4. yıl dönümüCumhuriyetin kurumsallaşması

Bu tablo, Ekim ayındaki bütün tarihsel olayları kapsama iddiasında değildir. Buradaki amaç, ayın özellikle devlet, egemenlik, diplomasi, hukuk ve hafıza eksenlerindeki yoğunluğunu ortaya koymaktır.

3. 30 Ekim 1918: Mondros ve Bir Devlet Düzeninin Çözülüşü

30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmanın hükümleri Osmanlı ordusunun büyük ölçüde terhis edilmesini, stratejik noktaların İtilaf Devletleri tarafından denetlenebilmesini ve özellikle 7. madde aracılığıyla İtilaf Devletleri’ne güvenliklerini tehdit ettiğini ileri sürdükleri yerleri işgal etme imkânı verilmesini öngörmektedir.³

Bu sebeple Mondros’u yalnızca “bir ateşkes” olarak değerlendirmek yetersizdir. Hukuken savaşın durdurulmasını amaçlayan bir belge olmakla birlikte uygulamadaki sonuçları açısından egemenliğin aşınmasına yol açan bir geçiş metni niteliğindedir.

Kavram: Egemenlik

Mondros sonrasında ortaya çıkan temel mesele, yalnızca ordunun dağıtılması değildir. Asıl mesele, devletin kendi ülkesinde karar verme kapasitesinin zayıflamasıdır.

Bu sebeple Millî Mücadele’nin sonraki siyasal dilinde “hâkimiyet“, “istiklal“, “millî irade” ve “Misak-ı Millî” kavramlarının öne çıkması tesadüf değildir.

Tarihsel coğrafya

Mondros’un etkileri İstanbul, İzmir, Adana, Antep, Maraş, Urfa, Musul, Trakya ve Anadolu’nun diğer bölgelerinde farklı biçimlerde görülmüştür. Böylece “Osmanlı ülkesi” olarak kavranan geniş coğrafya, işgaller, askerî hareketler ve diplomatik düzenlemeler sonucunda yeni bir siyasal coğrafyaya dönüşmeye başlamıştır.

Bu dönüşüm, 1918 Ekim’ini 1921 ve 1922 Ekimleriyle birbirine bağlayan temel tarihsel çizgidir.

4. 13 ve 20 Ekim 1921: Doğu ve Güney Sınırlarının Diplomasiyle Yeniden Kurulması

1921 Ekim’i, Millî Mücadele’nin sadece askerî değil, diplomatik bir mücadele olduğunu gösteren iki önemli antlaşmaya sahne olmuştur.

4.1. Kars Antlaşması — 13 Ekim 1921

13 Ekim 1921’de TBMM Hükümeti ile Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan Sovyet hükümetleri arasında Kars Antlaşması imzalanmıştır. Türkiye adına Kâzım Karabekir, Muhtar ve Memduh Şevket Beyler görüşmelerde yer almıştır.⁴

Kars Antlaşması’nın önemi, doğu sınırının diplomatik bir çerçeveye kavuşmasında ortaya çıkmaktadır.

Burada sınır, yalnızca harita üzerindeki bir çizgi değildir. Sınır: egemenliğin mekânla ifadesidir, devletin güvenlik alanıdır, nüfus ve kimlik ilişkilerini etkiler, ticaret ve ulaşım ağlarını biçimlendirir, komşu devletlerle ilişkilerin hukuki çerçevesini oluşturur.

Dolayısıyla Kars Antlaşması, askerî başarıların diplomatik ve coğrafi sonuç üretmesinin örneklerinden biridir.

4.2. Ankara Antlaşması — 20 Ekim 1921

20 Ekim 1921’de TBMM Hükümeti ile Fransa arasında Ankara Antlaşması imzalanmıştır. Görüşmelerde Franklin Bouillon ile Mustafa Kemal Paşa’nın diplomatik temasları belirleyici olmuştur.⁵

Bu anlaşma, Güney Cephesi’ndeki silahlı mücadelenin sona ermesine ve Türkiye’nin güney sınırının önemli bir bölümünün şekillenmesine katkıda bulunmuştur.

Vaka analizi

Kars ve Ankara antlaşmaları birlikte düşünüldüğünde Millî Mücadele’nin üç farklı araçla yürütüldüğü görülmektedir:

  1. Askerî güç
  2. Diplomatik müzakere
  3. Hukukî meşruiyet

Bu sebeple Millî Mücadele’yi yalnızca cephede kazanılan savaşların toplamı şeklinde okumak eksik kalır.

5. 11 Ekim 1922: Mudanya ve Savaştan Diplomasiye Geçiş

3 Ekim 1922’de başlayan Mudanya görüşmeleri 11 Ekim’de ateşkesle sonuçlanmıştır.⁶

Mudanya’nın tarihsel önemi, Türk ordusunun Büyük Taarruz sonrasında kazandığı askerî üstünlüğün diplomatik sonuç üretmesinde yatmaktadır.

Atatürk’ün 1922 Ekim’inde kullandığı “Ordu vazifesini tamamlamıştır. Bundan sonra temini lâzım gelen sonuçlar diplomatik yolla hallolunacaktır” düşüncesi, bu dönüşümü açık biçimde göstermektedir.⁷

Burada önemli bir kavram değişimi görülmektedir: Cephe → masa.

Askerî mücadele tamamen ortadan kalkmamış, fakat siyasal sonuçların alınmasında diplomasi öne çıkmıştır.

Sembolik anlam

Mudanya, Türk tarih anlatısında: silahlı mücadelenin başarısı, diplomatik meşruiyet, Doğu Trakya’nın savaşılmadan alınması, İstanbul ve Boğazlar meselesinin yeni güç dengesi içinde ele alınması gibi anlamlarla ilişkilendirilmiştir.

Ancak eleştirel tarih açısından Mudanya’yı yalnızca “zaferin doğal sonucu” biçiminde okumak yerine, askerî güç ile diplomatik pazarlığın birbirini tamamladığı bir süreç olarak değerlendirmek daha anlamlıdır.

6. 6 Ekim 1923: İstanbul’un Geri Alınması

2 Ekim 1923’te İtilaf Devletleri’nin son birlikleri İstanbul’dan ayrılmıştır. 6 Ekim’de Şükrü Naili Paşa komutasındaki Türk birlikleri İstanbul’a girmiştir.⁸

İstanbul’un tarihsel anlamı burada iki farklı düzeyde ortaya çıkmaktadır.

Birinci düzey: Fiilî egemenlik

Şehir, Osmanlı Devleti’nin başkenti ve siyasî merkezidir. İşgal döneminde ise İtilaf Devletleri’nin denetimi altındadır.

6 Ekim 1923, bu fiilî durumun sona ermesini simgelemektedir.

İkinci düzey: Siyasal merkez meselesi

Ancak ilginç bir tarihsel paradoks ortaya çıkmıştır:

İstanbul geri alınırken yeni devletin başkenti İstanbul olmamıştır.

Birkaç gün sonra, 13 Ekim’de Ankara devletin merkezi hâline getirilmiştir.

Dolayısıyla Ekim 1923’te iki farklı tarihsel mantık aynı anda görülmektedir:

İstanbul’un kurtarılması → geçmiş siyasal coğrafyanın yeniden kazanılması.

Ankara’nın başkent olması → yeni siyasal coğrafyanın kurulması.

Bu ayrım, Ekim 1923’ü anlamak için son derece önemlidir.

7. 13 Ekim 1923: Ankara’nın Başkent Oluşu

13 Ekim 1923’te TBMM kararıyla Ankara Türkiye Devleti’nin merkezi olmuştur. Ankara, 27 Aralık 1919’dan itibaren Temsil Heyeti’nin merkezi, 23 Nisan 1920’den itibaren TBMM Hükümeti’nin fiilî yönetim merkezi olmuştu.⁹

Dolayısıyla 13 Ekim, tamamen yeni bir merkez yaratmaktan ziyade fiilî durumun hukukileştirilmesi olarak okunmalıdır.

Ankara neden önemlidir?

Ankara: Anadolu’nun merkezî coğrafyasında bulunmaktadır, Millî Mücadele’nin askerî ve siyasî karargâhıdır, TBMM’nin bulunduğu şehirdir, İstanbul’un işgal şartlarından uzaktır, yeni devletin Anadolu merkezli karakterini temsil etmektedir.

Böylece Ankara’nın başkent oluşu bir şehir tarihinden devlet tarihine geçiş örneğidir.

Ankara’nın sembolik dönüşümü

Ankara’nın başkent oluşu aynı zamanda bir mekânın anlamının değişmesidir:

Kasaba/kent → Millî Mücadele merkezi → devlet merkezi → başkent → Cumhuriyet’in sembolü

Bu gelişme, tarihsel coğrafyanın siyasî iktidar tarafından yeniden düzenlenebileceğini göstermektedir.

8. 27-30 Ekim 1923: Cumhuriyet’e Giden Dört Gün

Ekim 1923’ün son dört günü, olay ile yapı arasındaki ilişkinin incelenmesi bakımından özel önem taşımaktadır.

27 Ekim’de Fethi Okyar Hükümeti istifa etmiştir. Meclis Hükümeti sisteminin yürütme alanındaki sorunları belirginleşmiştir. 28 Ekim’de Mustafa Kemal Paşa, Cumhuriyet’in ilanına yönelik çözümün hazırlanmasına geçmiştir. Aynı gece Anayasa değişikliği üzerinde çalışılmıştır. 29 Ekim’de Cumhuriyet ilan edilmiştir. 30 Ekim’de İsmet İnönü ilk Cumhuriyet Hükümeti’ni kurmuştur.¹⁰

Bu gelişme, Cumhuriyet’in tek bir anda ortaya çıkmadığını göstermektedir.

Olgu ile olay arasındaki fark

Olgu: Millî egemenlik düşüncesinin gelişmesidir.

Olay: 29 Ekim 1923’te anayasa değişikliğinin kabul edilmesidir.

Olgu uzun süreli bir tarihsel gelişmedir; olay ise belirli bir zaman ve mekânda gerçekleşmektedir.

Bu ayrım önemlidir. Cumhuriyet’in ilanı bir olaydır; fakat Cumhuriyet fikrinin ortaya çıkışı çok daha uzun bir siyasal dönüşümün sonucudur.

9. 29 Ekim 1923: Cumhuriyet’in İlanı

29 Ekim 1923’te Anayasa’nın bazı maddeleri değiştirilerek “Türkiye Devleti’nin hükûmet şekli Cumhuriyettir” hükmü kabul edilmiştir. Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanı seçilmiştir.¹¹

Bu olayın üç farklı boyutu bulunmaktadır:

9.1. Hukukî boyut

Devletin hükümet şekli anayasal hükme bağlanmıştır.

9.2. Siyasal boyut

Meclis Hükümeti sisteminden Cumhuriyet rejimine geçişin kurumsal çerçevesi düzenlenmiştir.

9.3. Sembolik boyut

“Cumhuriyet” kelimesi devletin meşruiyet kaynağının millet egemenliğiyle ilişkilendirilmesinin sembolü hâline gelmiştir.

“Hâkimiyet” kavramı

1923 Cumhuriyeti’nin siyasal dilinde “hâkimiyet“, “millet“, “Meclis“, “istiklal” ve “irade” kavramları birbirine bağlıdır.

Ancak eleştirel tarih yöntemi burada ikinci bir soru sormaktadır:

Bu kavramların hukukî anlamı ile toplumdaki fiilî karşılıkları aynı mıdır?

Cumhuriyet’in ilanı hukuken gerçekleşmiş olmakla birlikte demokratik katılımın kapsamı, kadınların siyasal hakları, muhalefetin konumu, seçim sistemi ve siyasal temsil gibi meseleler Cumhuriyet’in sonraki tarihini oluşturacaktır.

Dolayısıyla 29 Ekim’i yalnızca “demokrasinin tamamlanması” şeklinde değil, yeni bir rejimin başlangıcı olarak değerlendirmek daha tarihsel bir yaklaşımdır.

10. 4 Ekim 1926: Cumhuriyet’in Hukuk Alanında Yeniden Kurulması

Ekim ayının Cumhuriyet tarihindeki önemi yalnızca siyasal rejimle sınırlı değildir.

Türk Medenî Kanunu 17 Şubat 1926’da kabul edilmiş, 4 Ekim 1926’da yürürlüğe girmiştir.¹²

Bu tarih, Cumhuriyet’in siyasal bir rejim olmanın ötesinde hukuk düzenini dönüştüren bir devlet projesi olduğunu göstermektedir.

Medeni Kanun; aile, evlilik, boşanma, miras, kişiler hukuku, mal ilişkileri gibi toplumun gündelik hayatını doğrudan etkileyen alanlarda yeni bir hukuk çerçevesi oluşturmuştur.

Sosyolojik boyut

Devlet değişiminin en önemli göstergelerinden biri, devletin bireyin günlük hayatına nasıl nüfuz ettiğidir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında: anayasa → yasa → kurum → aile → birey şeklinde ilerleyen bir dönüşüm yaşanmıştır.

Bu sebeple 4 Ekim 1926, Cumhuriyet’in “kuruluş” döneminin sadece TBMM ve hükümet kurumlarıyla sınırlı olmadığını göstermektedir.

11. 15-20 Ekim 1927: Nutuk ve Tarihin Yeniden Anlatılması

15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Cumhuriyet Halk Fırkası’nın II. Büyük Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa Nutuk’u okumuştur.¹³

Nutuk’un Ekim ayında okunması, Ekim’in ikinci bir anlamını ortaya çıkarmaktadır:

Ekim yalnızca devletin kurulduğu zaman değil, devletin geçmişinin anlatıldığı zaman da olmuştur.

Nutuk, 1919’dan 1927’ye kadar uzanan dönemi belirli bir illiye bağı/nedensellik içinde anlatmaktadır.

Bu durum tarih yazımı açısından önemlidir.

Tarihsel hafıza

Nutuk; kişileri seçmektedir, olayları sıraya koymaktadır, sebep-sonuç ilişkileri kurmaktadır, bazı kişileri ve kurumları öne çıkarmaktadır, bazı ayrılıkları ve çatışmaları belirli bir çerçevede yorumlamaktadır, Millî Mücadele’yi Cumhuriyet’e ulaşan tarihsel gelişme olarak kurgulamaktadır.

Bu sebeple Nutuk yalnızca bir “hatırat” değildir. Aynı zamanda kurucu bir siyasî tarih anlatısıdır.

Eleştirel soru

Nutuk’un önemi onu sorgulanamaz bir metin olmamasıdır.

Eleştirel tarihçi şu soruları sormaktadır:

Hangi belgeler kullanılmıştır?

Hangi olaylar ayrıntılı anlatılmıştır?

Hangi kişiler eleştirilmiştir?

Hangi alternatif yorumlar dışarıda bırakılmıştır?

1927’deki siyasî ihtiyaçlar geçmişin anlatımını nasıl etkilemiştir?

Böylece Nutuk hem tarih kaynağı hem de tarihsel hafıza üretim aracı olarak incelenmelidir.

12. 28 Ekim 1927: Nüfusun Sayılması ve Devletin Toplumu Görünür Kılması

28 Ekim 1927’de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk genel nüfus sayımı gerçekleştirilmiştir. Sayım sonucunda ülke nüfusu 13.648.270 olarak belirlenmiştir.¹⁴

Bu olay ilk bakışta teknik ve istatistiksel görünmektedir. Oysa sosyolojik açıdan çok daha önemlidir.

Modern devlet yalnızca vatandaşlarından vergi toplayan veya onları askerlik hizmetine çağıran bir kurum değildir. Aynı zamanda toplumunu saymak, sınıflandırmak, kaydetmek ve yönetmek ister.

Nüfus sayımının sembolik anlamı

1927 nüfus sayımı: “Millet” kavramının istatistiksel bir topluma dönüştürülmesi olarak değerlendirilebilir.

Devlet artık nüfusu: yaş, cinsiyet, yerleşim, ekonomik faaliyet, eğitim, dil ve diğer kategoriler üzerinden ölçmeye yönelmiştir.

Böylece “millet” sadece siyasî bir kavram olmaktan çıkıp aynı zamanda istatistiksel bir nüfus hâline gelmektedir.

Bu, ulus-devlet inşasının sosyolojik boyutunu anlamak bakımından önemlidir.

13. Ekim 1923’te İstanbul ve Ankara: İki Şehrin Karşılaştırmalı Analizi

Ekim 1923 tarihinin en dikkat çekici yönlerinden biri İstanbul ile Ankara’nın aynı ay içinde farklı tarihsel anlamlar kazanmasıdır.

İstanbulAnkara
Osmanlı başkentiMillî Mücadele merkezi
İmparatorluk mirasıYeni devletin mekânı
İşgal deneyimiDireniş ve örgütlenme deneyimi
Tarihsel süreklilikYeni siyasal başlangıç
6 Ekim 1923’te geri alındı13 Ekim 1923’te başkent oldu

Bu tablo basit bir “İstanbul eski, Ankara yeni” karşıtlığı şeklinde okunmamalıdır.

İstanbul Cumhuriyet tarafından reddedilen bir şehir değildir. Tam tersine tarihsel, kültürel ve ekonomik ağırlığını korumaktadır.

Ancak devlet merkezinin Ankara’ya taşınması, siyasal merkez ile tarihsel merkez arasındaki ayrışmayı ortaya çıkarmıştır.

Bu, modern devletlerin başkent seçimiyle ilgili önemli bir tarihsel örnektir.

14. Ekim Ayının Temel Kavramları

14.1. İstiklal

Mondros sonrasında yaşanan egemenlik kaybının karşısında Millî Mücadele’nin temel meşruiyet kavramlarından biri olmuştur.

14.2. Hâkimiyet

Siyasal iktidarın kaynağını hanedan merkezinden millete doğru taşıyan kavramdır.

14.3. Misak-ı Millî

Millî Mücadele’nin sınır ve egemenlik anlayışının temel göstergelerinden biridir.

14.4. Cumhuriyet

Devletin hükümet biçimini tanımlayan hukukî ve siyasal kavramdır.

14.5. Başkent

Siyasal iktidarın mekânsal merkezidir. Ankara örneğinde başkent seçimi aynı zamanda yeni devletin coğrafi ve sembolik yönelimini ifade etmektedir.

14.6. Sınır

Kars ve Ankara antlaşmaları bağlamında sınır, yalnızca coğrafi çizgi değil, egemenliğin uluslararası hukukla tanımlanan alanıdır.

14.7. Millet

Millî Mücadele döneminde siyasal meşruiyetin temel öznesi olarak öne çıkmış; Cumhuriyet döneminde anayasal ve sosyolojik bir kimlik kazanmıştır.

15. Ekim Ayının Sembolleri

Ankara

Yeni devletin siyasal kuruluşunun mekânsal sembolüdür.

İstanbul

İmparatorluk geçmişinin, tarihsel sürekliliğin ve eski başkent geleneğinin sembolüdür.

Meclis

Millî egemenliğin kurumsal sembolüdür.

Cumhuriyet

Yeni devletin hükümet biçiminin sembolüdür.

Sınır

Egemenliğin coğrafi sembolüdür.

Nüfus Sayımı

Devletin toplumu ölçme ve yönetme gücünün sembolüdür.

Nutuk

Kurucu hafızanın ve siyasî tarih anlatısının sembolüdür.

16. Kişiler ve Kurumlar

Mustafa Kemal Paşa

Ekim olaylarının önemli bir bölümünde siyasî ve askerî kararların merkezinde bulunan kişidir. Ancak eleştirel tarihçilik açısından bütün dönüşümü tek kişinin iradesine indirgemek doğru değildir. TBMM, askerî komutanlar, diplomatlar, milletvekilleri, bürokratlar ve toplumun farklı kesimleri de gelişmenin kişileridir.

İsmet İnönü

Askerî komutanlık, diplomasi ve Cumhuriyet’in ilk hükümetinin kurulmasında öne çıkan kişidir.

Kâzım Karabekir Paşa

Doğu Cephesi ve Kars Antlaşması bağlamında önemli bir askerî-diplomatik kişidir.

Franklin Bouillon

Ankara Antlaşmasında Fransa’yı temsil eden diplomattır.

Fethi Okyar

1923 Ekim’indeki hükümet krizinin doğrudan kişilerinden biridir.

TBMM

Millî Mücadele’nin siyasal karar organı ve Cumhuriyet’e geçişin temel kurumsal mekânıdır.

Türk ordusu

Mondros sonrasında dağıtılmak istenen askerî güçten Millî Mücadele’nin temel araçlarından birine dönüşmüştür.

Halk Fırkası

1923’te siyasal örgütlenmenin ve yeni rejimin parti boyutunun önemli kurumlarından biridir.

17. Tarihsel Coğrafya Açısından Ekim

Ekim olaylarının coğrafi dağılımı incelendiğinde üç ana alan ortaya çıkmaktadır:

Doğu

Kars Antlaşması ile Sovyet Kafkasya’sı ve Türkiye arasındaki sınır ilişkileri.

Güney

Ankara Antlaşması ile Fransa ve Suriye bağlantılı sınır düzenlemeleri.

Batı ve Marmara

Mudanya, İstanbul ve Trakya üzerinden askerî ve diplomatik sonuçlar.

İç Anadolu

Ankara’nın Millî Mücadele’nin merkezi ve ardından başkent hâline gelmesi.

Böylece Ekim ayı, Türkiye’nin yeni siyasal coğrafyasının oluşumunu neredeyse bir harita üzerinde izleme imkânı vermektedir.

18. Sosyolojik Boyut: Devletin Toplumla Yeniden İlişki Kurması

Ekim olayları yalnızca hükümetler ve ordular tarihi değildir.

1918-1927 arasında gerçekleşen dönüşüm toplumun gündelik hayatını da etkilemiştir.

Mondros; askerî nüfusun terhisi, işgal, göç, ekonomik sıkıntı, güvenlik sorunu gibi toplumsal sonuçlar doğurmuştur.

Millî Mücadele; seferberlik, askerlik, vergi, göç, yerel direniş, kadın emeği, iaşe gibi alanlarda toplumsal hareketlilik yaratmıştır.

Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra ise: hukuk, eğitim, nüfus kayıtları, şehirleşme, vatandaşlık, siyasal temsil alanlarında yeni bir devlet-toplum ilişkisi kurulmaya başlamıştır.

Dolayısıyla Ekim ayının tarihsel çizgisi: savaş → diplomasi → devlet → hukuk → toplum → hafıza şeklinde okunabilir.

19. Olgu, Olay ve Anlam: Eleştirel Tarih Yöntemi

Ekim tarihini incelerken üç düzeyi birbirinden ayırmak gerekmektedir.

Birinci düzey: Olay

29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi.

Bu tartışmasız bir tarihsel olaydır.

İkinci düzey: Olgu

Millî egemenlik düşüncesinin güçlenmesi uzun süreli bir tarihsel olgudur.

Üçüncü düzey: Anlam

29 Ekim’in “bağımsızlığın tamamlanması“, “modernleşmenin başlangıcı“, “demokratikleşmenin başlangıcı” veya başka bir çerçevede yorumlanması tarihçinin kullandığı kavramsal modele bağlıdır.

Eleştirel tarihçilik tam bu noktada devreye girmektedir.

Tarihçi yalnızca: “Ne oldu?” diye sormamalıdır.

Aynı zamanda:  Kim anlattı?” “Hangi belgeler kullanıldı?” “Hangi sesler duyuldu?” “Hangi kişiler görünmez kaldı?” “Sonraki kuşaklar bu olayı nasıl hatırladı?” sorularını da sormalıdır.

20. Ekim Ayının Tarihsel Hafızadaki Dönüşümü

Cumhuriyet’in ilanından sonra 29 Ekim giderek güçlü bir ulusal törene dönüşmüştür.

Bayraklar, törenler, geçitler, okul etkinlikleri, nutuklar, gazeteler, anıtlar ve resmî konuşmalar Cumhuriyet’i her yıl yeniden hatırlatan araçlara dönüşmüştür.

Burada “hatırlama” ile “tarih” aynı değildir.

Tarih geçmişte olanı araştırmaktadır.

Hafıza ise geçmişi bugünün ihtiyaçlarıyla yeniden anlamlandırmaktadır.

Bu sebeple 29 Ekim’in tarihsel hafızadaki yeri incelenirken yalnızca 1923’e değil, 1923’ten sonraki kutlama biçimlerine de bakmak gerekmektedir.

Bu açıdan Ekim, geçmişin her yıl yeniden üretildiği bir hafıza zamanı hâline gelmiştir.

21. Yansımalar ve Tepkiler

Cumhuriyet’in ilanı kamuoyunda genel olarak coşkuyla karşılanmış olmakla birlikte, dönemin bütün siyasal kişiler aynı yaklaşımı paylaşmamıştır.

Bazı eski Millî Mücadele kadroları Cumhuriyet’in ilan edilme yöntemine ve hızına yönelik eleştiriler ileri sürmüştür. Rauf Orbay, Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy gibi isimlerin farklı siyasî tutumları, Millî Mücadele kadrosunun Cumhuriyet’in kuruluşunda bütünüyle aynı anlayışta olmadığını göstermektedir.¹⁵

Bu durum, tarihsel kişileri “aynı hedefe başından beri birlikte yürüyen tek bir kadro” şeklinde gösteren basitleştirilmiş anlatıların sorgulanmasını gerektirmektedir.

Millî Mücadele’nin ortaklığı ile Cumhuriyet’in kuruluşundan sonraki siyasî ayrışmalar birbirinden ayrılmalıdır.

22. Ekim Ayı İçin Karşılaştırmalı Vaka Analizi

VakaTemel sorunAraçSonuç
Mondros, 1918Savaşın kaybedilmesi ve egemenliğin aşınmasıAteşkesİşgal dönemi
Kars, 1921Doğu sınırıDiplomasiDoğu sınırının düzenlenmesi
Ankara, 1921Güney CephesiDiplomasiFransa ile anlaşma
Mudanya, 1922Savaş sonrası siyasal sonuçAteşkes/diplomasiBarış görüşmelerine geçiş
İstanbul, 1923İşgalin sona ermesiAskerî/siyasalFiilî egemenliğin yeniden tesisi
Ankara, 1923Devlet merkeziHukukî kararBaşkentlik
Cumhuriyet, 1923Rejim biçimiAnayasaCumhuriyet
Medenî Kanun, 1926Hukuk düzeniKanunlaştırmaYeni hukuk düzeni
Nutuk, 1927Geçmişin anlamlandırılmasıTarih anlatısıKurucu hafıza
Nüfus sayımı, 1927Toplumun tanımlanmasıİstatistikModern nüfus yönetimi

Bu tablo, Ekim tarihinin yalnızca askerî tarih olmadığını açıkça göstermektedir.

23. Ekim’in Türk Tarihindeki Genel Modeli

Ekim ayındaki olaylar kronolojik olarak yan yana getirildiğinde şu tarihsel dönüşüm ortaya çıkmaktadır:

1918 — Çözülüş

Mondros → egemenliğin aşınmasıdır.

↓

1921 — Yeniden örgütlenme

Kars + Ankara Antlaşmaları → diplomatik meşruiyet ve sınırların belirlenmesidir.

↓

1922 — Askerî başarıdan diplomasiye geçiş

Mudanya → savaşın siyasal sonuçlarının alınmasıdır.

↓

1923 — Devletin kuruluşu

İstanbul’un alınması → Ankara’nın başkent oluşu → Cumhuriyet

↓

1926 — Hukukî dönüşüm

Medeni Kanun → birey ve aile hayatının yeniden düzenlenmesidir.

↓

1927 — Hafıza ve toplumun yeniden tanımlanması

Nutuk + nüfus sayımı → geçmişin anlatılması ve toplumun istatistiksel olarak tanımlanmasıdır.

Bu çizgi, Ekim ayının tarihsel anlamını tek bir olaydan çok bir dönüşüm zinciri hâline getirmektedir.

Sonuç

Türk tarihinde Ekim ayı, özellikle 1918-1927 döneminde, olağanüstü yoğun bir tarihsel dönüşüm alanı meydana getirmiştir.

30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması ile başlayan dönem, 13 ve 20 Ekim 1921’de diplomatik antlaşmalarla yeni bir yön kazanmış; 11 Ekim 1922 Mudanya Ateşkesi ile askerî mücadelenin diplomatik sonuçlandırılması aşamasına ulaşmış; 6 Ekim 1923’te İstanbul’un geri alınması ve 13 Ekim’de Ankara’nın başkent olmasıyla yeni bir devlet coğrafyası ortaya çıkmış; 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla yeni rejimin hukukî temeli kurulmuştur.

Ancak tarih burada bitmemiştir.

4 Ekim 1926’da Medenî Kanun’un yürürlüğe girmesi devletin hukuk alanındaki dönüşümünü, 15-20 Ekim 1927’de Nutuk’un okunması geçmişin yeniden anlatılmasını, 28 Ekim 1927 nüfus sayımı ise toplumun modern devlet tarafından istatistiksel olarak yeniden tanımlanmasını göstermektedir.

Bu sebeple Ekim’i yalnızca “Cumhuriyet ayı” olarak adlandırmak tarihsel bakımdan yeterli değildir.

Ekim aynı zamanda: çözülüşün, direnişin, diplomasiye geçişin, sınırların belirlenmesinin, başkent değişiminin, Cumhuriyet’in kurulmasının, hukuk düzeninin dönüşmesinin, nüfusun sayılmasının ve geçmişin yeniden anlatılmasının ayıdır.

Eleştirel tarih yöntemi açısından ise daha önemli sonuç şudur:

Bir tarihin anlamı, yalnızca o gün meydana gelen olaydan oluşmamaktadır. O olayın kimler tarafından gerçekleştirildiği, hangi kurumlar içinde kararlaştırıldığı, hangi coğrafyada gerçekleştiği, hangi toplumsal grupları etkilediği ve sonraki kuşaklara nasıl aktarıldığı da tarihin parçasıdır.

Bu sebeple Türk tarihinde Ekim’i incelemek, yalnızca bir takvim yaprağını incelemek değildir. Ekim, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin siyasal, askerî, diplomatik, coğrafi, hukukî, toplumsal ve hafızaya ilişkin katmanlarının aynı tarihsel zaman içinde izlenebildiği yoğun bir laboratuvar niteliğindedir.

Dipnotlar

  1. 1.Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, 30 Ekim 1918 kaydı, s. 71; Mehmet Okur, “Mondros Mütarekesi”, Atatürk Ansiklopedisi, 23 Şubat 2021.
  2. 2.Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, 6, 13, 27, 28 ve 29 Ekim 1923 kayıtları, s. 239-241.
  3. 3.Mondros Ateşkes Antlaşması, 30 Ekim 1918, özellikle 5 ve 7. maddeler.
  4. 4.Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, 13 Ekim 1921 kaydı, s. 184; Bilal N. Şimşir, “Kars Antlaşması”, Atatürk Ansiklopedisi, 16 Şubat 2021.
  5. 5.Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, 20 Ekim 1921 kaydı, s. 185; İzzet Öztoprak, “Ankara İtilafnâmesi (1921)”, Atatürk Ansiklopedisi, 11 Nisan 2024.
  6. 6.Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, 11 Ekim 1922 kaydı, s. 215-216; Orhan Hülagü, “Mudanya Mütarekesi (3-11 Ekim 1922)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XIII, Sayı: 39 (Kasım 1997), s. 759-785; İhsan Güneş, “Mudanya Mütarekesi”, Atatürk Ansiklopedisi, 3 Aralık 2020.
  7. 7.Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, 11 Ekim 1922 kaydı, s. 215-216.
  8. 8.Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Ekim 1923 kayıtları, s. 239-241.
  9. 9.Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, 13 Ekim 1923 kaydı, s. 239; Zafer Koylu, “Ankara’nın Başkent Oluşu”, Atatürk Ansiklopedisi, 11 Temmuz 2023.
  10. 10.Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, 26-30 Ekim 1923, s. 240-241.
  11. 11.Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, 29 Ekim 1923 kaydı, s. 240-241; İhsan Güneş, “Cumhuriyet’in İlanı”, Atatürk Ansiklopedisi, 29 Mart 2021.
  12. 12.Millî Eğitim Bakanlığı, “Türk Medenî Kanunu ve Türk Ceza Kanunu”; Yargıtay, “Tarihçe.”
  13. 13.Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, 15-20 Ekim 1927, s. 239; Temuçin Faik Ertan, “Atatürk’ün Nutuk Adlı Eseri”, Atatürk Ansiklopedisi, 31 Aralık 1920.
  14.  14.Aytül Tamer ve Alanur Çavlin Bozbeyoğlu, “1927 Nüfus Sayımının Türkiye’de Ulus Devlet İnşasındaki Yeri: Basında Yansımalar” Nüfusbilim Dergisi, Cilt: 26, Sayı: 1, 2004, s. 73-88.
  15. 15.Atatürk Araştırma Merkezi, Cumhuriyet’in İlanı’nın 100. Yıldönümü Uluslararası Sempozyum Bildirileri, Yayına Hazırlayan: Murat Saygın, Anakara, 2025; burada Cumhuriyet’in ilanına ilişkin dönemin farklı aktörlerinin tepkileri de belirtilmektedir.

Kaynak

Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara

Continue Reading

Türkler ve Zaferleri

ANADOLU’DA SAKARYA ZAFERİ’Nİ KUTLAMA ŞENLİKLERİ

Published

on

Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nin 14 Eylül 1921 tarih ve 292 nolu nüshasında yayımlanan 13 Eylül 1921 tarihli resmi tebliğde [duyuruda], Sakarya Meydan Muharebesi’nin kazanıldığı ve Yunan ordusunun Sakarya’nın batısına atıldığı bildirilmiştir. Bu tebliğ ile “Sakarya Zaferi” resmen ilan edilmiştir.

Ordumuzun kazandığı zafer, Ankara başta olmak üzere yurdumuzun muhtelif [Cide, Keskin, Van, Pozantı, Düzce, Mardin, Erzincan, Iğdır, Mecidiye, Boğazlıyan, Midyat, Ilgın, Sungurlu, Eğin, Çarsancak, Yabanabad, Kulp, Çarşamba, Zile, Bolu, Hacıbektaş, Zağfiranbolu, İnebolu, Gümüşhacıköy, Erbaa, Kengırı, Kadıköy, Hakkâri/Başkale, Adana/Kars, Konya, Kastamonu, Akşehir, Göksun] yerlerinde kutlanmıştır. Aşağıda, Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’ne gönderilen telgraflardan, Sakarya Zaferi’nin adı geçen yerleşim birimlerinde kutlanışına ait haberleri içeren haberler/metinler sunulmuştur. Görseller, metni açıklayıcı, destekleyici ve tamamlayıcı unsur olarak tarafımızdan eklenmiştir.

RESMİ TEBLİĞ

13-9-[13]37-[1921] tarihli resmi tebliğdir: 12 Eylül’de Beylikköprü mıntıkasındaki düşman aleyhine tevcih edilenmukabil [karşı] taarruzumuz sabaha kadar bütün gece süngü ve bomba muharebesi halinde devam etmiş ve mücavir kıtaatın ricatini himaye için tutunmak isteyen iki düşman fırkası yüzlerce maktul verdirilerek perişan bir surette Sakarya’ya atılmıştır. Bu anda kâmilen Sakarya garbine tard edilmiş [sürülmüş]olan düşman ordusu kıtaatımız tarafından takip edilmektedir. Düşmanın gerilerine daha birkaç gün evvelden tevcih olunan [yöneltilen]süvari ve sebükbâr [hafif]piyade fırkalarımızdan biri Sivrihisar cenubu yakınlarında düşmanın bir iki taburluk kuvvetini dağıtarak üç tayyare, dört otomobil ve malzeme-i saire iğtinam eylemiştir [ganimet almıştır]. [1]

***

ANADOLU’DA SAKARYA ZAFERİ’Nİ KUTLAMA ŞENLİKLERİ

***

Memleketin istiklal ve mevcudiyetini kurtaran ordumuzun daha büyük zaferlere doğru yürümesi için her tarafta dualar edilmekte ve elde ettiğimiz muvaffakiyet [başarı] için icray-ı şadmanı [sevinç gösterileri] olunmaktadır.

—***—

Anadolu’da Emsalsiz Zafer Şenlikleri

Birçok yerlerde muzafferiyetimiz haftalarca tesit edilmiş [kutlanmış] ve büyük fener alayları tertip edilmiştir [düzenlenmiştir]. Bu münasebetle matbaamıza yüzlerce telgraf gelmiştir.

Cide’de Resm-i Tebrik ve Dua

Cide-Sakarya muzafferiyeti Cide’de umumun iştirakiyle [halkın katılımıyla] tesit [kutlama], resm-i tebrik icra ve nutuklar teati edilmiş [karşılıklı nutuklar söylenmiş], her taraf donatılarak devam-ı zaferimize dualar olunmuştur.

Cide Kaymakamı: Durmuş, Belediye Reisi: Hüseyin, Müdafaa-i Hukuk Reisi: Hamza

Keskin’de Şenlikler ve Şeref Bey’in Nutku

Keskin-Sakarya muzafferiyeti burada büyük merasim ve şenlikler içinde tesit ediliyor [kutlanıyor]. Bütün kasaba bayraklarla donatılmış, fener alayları tertip edilmiştir. Akdedilen [yapılan] içtimada [toplantıda] mektep efendileri tarafından okunan vatanperverane [vatansevere yakışır] nutuk ve manzumeleri müteakip Mebus Şeref Bey tarafından beliğ [düzgün] ve müheyyiç [heyecan veren] bir hitabe irat edilmiştir [söylenmiştir]. Ordunun zaferini tebrik ve devamını temenni ederiz.

Van’da Bir Hafta Şenlik

Van-Bir haftadan beri devam eden zafer şenlikleri bugün nihayet bulmuştur.

Belediye Reisi: Hacı Osman

Pozantı’da Şenlik Devam Ediyor

Pozantı-Ordumuz tarafından alçak Yunan ordusunun mağlup edilerek pek perişan bir surette firar etmekte olduğu haberi Pozantı’da mukim [oturan]  Adana halkını fevkalade mesrur etmiş [sevindirmiş] ve çoktan beri intizar edilen [beklenilen] bu bayram münasebetiyle her taraf bayraklar ve çiçekler ile tezyin [süslenmiş] ve gece fener alayları tertip edilmek [düzenlenmek] suretiyle tesit edilmiştir [kutlanmıştır]. Elan [şu anda] halkın nümayişleri [gösterileri] devam etmekte ve bir taraftan da Müdafaa-i Hukuk Heyeti Merkeziyetinde gönüllü kaydıyla meşgul olmakta, herkes sefil düşmanı kovalamak için müsabaka edercesine gönüllü kaydedilmektedir.

Düzce’de Köylerde Üç Gün Üç Gece Şenlik

Düzce-Tarih-i millimizin kahramanlık faslına altın kalem ile nakşına seza [uygun] olan Sakarya Meydan Harbinde şanlı ordumuzun istihsal ettiği son muzafferiyet haberi Düzce ahalisini meserretlere gark etmiş, üç günden beri merkez kaza ve köylerden yapılan fevkalade ihtifalat [törenler] ve tezahüratın [gösterilerin] elan devam etmekte olduğu maruzdur [arzolunur].

Kaymakam: Hurşit

Mardin’de Fevkalade Sürur

Mardin-Kahraman ordumuzun azm-i haydpesendanesiyle [takdir edilen kararlılığı ile] girmiş olduğu mücahede-i milliyede [milli harpte] muvaffak olarak lain [nefret edilen, istenilmeyen]  düşmanlarımızı muzmahil [çökmüş] bir derecede makhur etmesi [bozguna uğratması] Mardin muhitini pek yüksek ali bir şaşaa ile dalgalandırdı. Müessesat-ı resmiye [resmi dairelerde] ve mahafil-i umumiyede [genel toplantı yerlerinde] icray-ı şadmani kılınmış [sevinç gösterilmiş] ve makamat-ı diniyeyede de büyük mikyaslarda [ölçeklerde]  eddua-ı müessire kıraat [dualar edilmiş]  ve Buhar-i şerif tilavetiyle [okunmasıyla] ordunun bir kat daha muvaffakiyeti Cenab-ı Hakk’tan niyaz edilmiştir.

Belediye Reisi: Kasım

Erzincan’dan Selam ve Şükran

Erzincan-Fedakâr ve kahraman ordumuzun kazandığı zaferden dolayı Erzincan halkının şükranını ilan lütfunda bulunulmasını rica ederiz.

Müftü: Mehmet, Belediye Reisi: Rıza, Müdafaa-i Milliye Reisi: Sami

Iğdır’ın Zafer Şerefine Şühedamıza Teberru

Iğdır-Kahraman ordumuzun Garp Cephesindeki muzafferiyet-i azimesi [büyük zaferi] ufak köylere kadar tebşir [müjde] ve tesit [kutlama] ve bu münasebetle kıymettar kanlarını döken çiğerparelerini biz amcalarına vedia [emanet] ile bu mukaddes uğurda feday-ı can eyleyen [canını veren] muhterem şühedamız [şehitlerimiz] eytamına [yetimlerine] on birinci fırka umera ve zabitanıyla memurini mahalliye [mahalli memurlar] ve eşraf-ı belde [belde ileri gelenleri] tarafından elli küsur bin kuruş defaten teberru edilmiş [bağışlanmış], kaza kaymakamı Bekir Sıdkı Bey harbin devam-ı müddetçe maaşından şehri [aylık] bin kuruşun tesviyesini [ödenmesini] taahhüt eylemiştir.

Iğdır Müdafaa-i Hukuk ve Belediye Reisi: Paşa

Mecidiye Zaferi Kurbanlar İle Tesit Etti

Mecidiye-Adi ve sefil düşmana şehametimizin muttali olan Sakarya vadilerinde indirilen kahir darbeden dolayı sevgili ordumuzun kumandan ve efradına arz-ı şükran eder ve tevali edecek darbelerle an-karip mülk ve milletimizin halası için kurbanlar zebhiyle dualarda bulunduğumuzu arz eyleriz.

Belediye Reisi: Mehmet

Boğazlıyan Zaferin Temadisini İstiyor

Boğazlıyan-Kahraman ve gazi ordumuzun mütevali muzafferiyetini tebşir eden yeni telgraflar kazamızda pek amik bir tufan-ı sürur husule getirdi. Bugün bütün halkın iştirakiyle hükumet konağı önünde akdedilen büyük mitingte davay-ı milliyemizin sonuna kadar maddi ve manevi fedakârlığımızda sebat ve devama karar verildiğinin, tebrikat ve teşekkürat-ı bipayanımızın muzafferiyetimize terdifen Başkumandan-ı muazzamımız Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine iblağına tavassutlarını rica ederiz.

Kaymakam: Faik, Müdafaa-i Hukuk Reisi: Said, Ulemadan: Abdullah, Eşraftan: Derviş

Haber-i Zafer Aşiretlerimize Kadar Gitti

Midyat-Âlem-i İslam’ın son ümit ve istinatgâhı bulunan milletimizi ezmek ve vatanımızı parçalamak maksadıyla düşmanlarımızın sevgili Anadolu’muza tasallut ettikleri Yunan sürülerinin bu kere de kahraman ve muzaffer ordumuzun ebat ve savlet-i kahramananesi karşısısnda ricat ve her taraftan şiddetle takip edilmekte olduğu beşaretinden umum kaza halkı ve aşairi müsteğrek süruru ve şadıman olarak ordumuzun temadi ve tevali-i muzafferiyetine dualar edilmekte olduğunu arz ile beyan-ı tebrikat eyleriz.

Midyat Belediye Reisi: Rüşdi, Kaymakam: Rauf

Ilgın’da Şevk ve Sürur

Ilgın-Anavatana saldıran hain düşmanın şanlı ordumuzun şehameti önünde kati bir inhizam ve mağlubiyete uğrayarak her taraftan kahkari bir surette ricat etmeye başladığı haber-i beşareti kazamız vasıl oldu. Bu şanlı muvaffakiyetin ilanı halkta birkaç günden beri mevcut olan hiss-i sürur ve memnuniyeti bir kat daha tezyit ve teheyyüç etti. Haberin ilanından beri hâsıl olan şevk ve şadımanı-i umumi belediye meydanında yapılan bir içtima-ı umumiyede mekatib-i talebe ve talebatının iştirakiyle son derece vasıl olmuş ve ecdadının varis-i celadet ve satveti olduğunu bu defa da ispat eyleyen ordumuzun tevali-i muvaffakiyetine dualar edilmiş ve elyevm sürur-ı umumi devam etmekte bulunmuş olduğu gibi akşam da fener alayları tertip ve sokaklar gezilerek icray-ı şadmani edileceği ve aynı zamanda cevami-i şerifede şehit kardeşlerimizin ervahlarına ithaf edilmek üzere mevlid-i şerifler tilvaet olunduğu maruzdur.

Ilgın Belediye Reisi: Ali, Müdafaa-i Hukuk Reisi: Mehmet Ali

Sungurlu’da Şenlikler ve Kurban

Sungurlu– Sakarya Meydan Muharebesi’nde kahraman ordumuzun ihraz ettiği parlak ve kati muzafferiyet bütün memleketi büyüyk bir süruru ve heyecan içinde bıraktı. Muzafferiyet haberinin derhal şüyu üzerine civar karyelerden bile koşup gelen binlerce ahalinin iştirakiyle hükumet meydanında akdedilen içtimalarda kahraman ordumuzun fedakârlığı heyecan ve şükranlarla tebcil ve takdis edildi. Kurbanlar kesildi. Yirmi otuz günden beri ümitlerle meşbu olarak geçen heyecanlı saatlerin bu haklı mükâfatı karşısında memleket elan derin meserretler içindedir. Ordu namına vuku bulan teberruat mühim yekûnlara baliğ olmuştur.

Belediye Reisi: Hacı Osman, Müdafaa-i Hukuk Reisi: Hacı Sadık

Eğin-Lain düşmanlarımızın mağlup ve ricat-ı kahkarabeye mecbur edildiğini bu sabah istibşar eden bilumum Eğin ahalisi müsteğrek nesim-i iman sürur oldu. Sabahtan beri şevk ve şadi tezayit etmekte ve öğle namazı cemaat-ı kübra ile camii-i kebirde badeleda mevlid-i şerif ve ayat-ı kerime tilvaet ve meşviyatı şühedamızın ervahına ithaf ve kurbanlar zebh ve biltefa teali min karip muzafferiyet-i katiyeye nailiyet ve düşmanlarımızın bakiyesinin de İzmir körfezinde gark edilmeleri duasını kabulgah-ı ahadiyet-i alaya isal olunmaktadır. Başta pek muazzez ve muhterem Başkumandanımız ile ordumuzun bilcümle erkan-ı umera ve zabitanına ve efradına arz-ı tebrikat ve hürmetler eyleriz. Ferman

Kaymakam: Abdullah, Belediye Reisi: İsmail, Müdafaa-i Milliye Reisi: Emin

Çarsancak’tan Samimi Temenni

Çarsancak-Aday-ı dinin mevcudiyetimizi imhaya olan azim ve kararına karşı ilay-ı din ve temin-i mevcudiyetimiz uğrunda açılan bu cihad-ı muazzamada inayet-i Hakk’la ve imdad-ı ruhani-i peygamber ile harikalar gösteren ve ecdad-ı azimemizin öz ahfadı olduğunu Sakarya Meydan Muharebesi’yle de bu kere ispat eden şeci ve azimkâr ordumuzun rehakâr kumandan ve muhterem zabitanı ile efradına teşekkür ederiz. Düşmanın pay-ı mülevvesinden mübarek vatanımızın tamamen tathirine muvaffak olunmasını dua etmekteyiz. Yaşasın millet, yaşasın ordu muhterem kumandan ve zabitanı, yaşa ey münci-i millet Mustafa Kemal Paşa!

Çarsancak Belediye Reisi: Lütfi-i Ağazade, Müftü: Mehmet, Eşraftan: Necip

Yabanabad Kasemi

Yabanaabad-Sakarya vadisinde Haymana çölünde dört bin yıllık tarihi mevcudiyet-i milliye ve diniyesini garbın en son vesait-i harbiyesiyle mücehhez bişuur cani hasmına karşı layık bir şehamet-i cengaverane ile müdafaa ve zafere isal eyleyen Türk milletine ve bizlere nefh-i hayat eden umumi seferberlik ilanı yediden yetmişe kadar evlad-ı vatanı hazırlattırdı. Sabırsızlıkla bir işaretinizi bekliyoruz. Düşman ve bütün bizim varlığımıza göz diken gizli ve aşikâr düşmanlar Anadolu’dan çekilmedikten sonra baltalarımız omuzdan inmeyecek, keskin tırnaklarımız kesilmeyecektir. İleri işaretinizi bekleyen biz Yabanabadlılar muzaffer ve halaskar ordumuzun kumandanlarına, neferlerine tazimkar selmlar ve hürmetler ithaf ile kumandan-ı azimimiz Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine bir iman-ı kâmil ile rapt-ı kalp etmiş olduğumuz halde amal-ı mukaddese-i milliyemiz uğrunda efnay-ı hayat etmeye ve bütün varımızı fedaya amade olduğumuzu maal-kasem arz eyleriz.

Müdafaa-i Hukuk Reisi: Mesut, Müftü: Abdullah Tevfik, Belediye Reisi Mehmet [2]

Kulp’ta Miting ve Dua

Bayezid-İstiklal-i milli uğrunda büyük bir azim ve iman ile mücahedat-ı diniyede bulunan ordumuzun muzafferiyeti münasebetiyle ahali-i mahalliyenin içtimaıyla akd edilen mitingte kahraman ordumuzun saadetine dualar edildiği ve her türlü fedakârlıktan geri durmamayı kararlaştırdıkları Kulp Kaymakamlığından bildirilmiştir.

Mutasarrıf Mehmed Sabri

Çarşamba Tevali-i Zafer İçin Her Fedakârlığa Amade

Çarşamba-Şanlı ordumuzun düşmanı kâmilen mağlup eylediğini mübeşşir telgraf üzerine payansız hamd ve şükür eyledik. Bu neşe ile Belediye Meydanında mektep talebe ve talebatı saff-ı beste-i ihtiram olarak kaymakam, ruesay-ı memurin-i belediye, müdafaa-i hukuk reisleriyle şeref-i memleket ahali-i belediye hazır oldukları halde müftü efendinin beliğ duasından sonra mektep talebe ve talebatı taraflarından okunan nutukları müteakip müdafaa-i hukuk reisi tarafından Başkumandanımıza ve efrad-ı şecaatine yirmi bir günlük kahramanane müdafaalarını tebcilen nutuklar söylemiş ve bugün dahi mevlid-i şerif kıraat ettirilerek ervah-ı şehidaya ithaf olunmuştur. Biz Çarşanbalılar  her an harbe ait hususatın ikmal ve … hususunda gece gündüz çalışıyoruz. Cenab-ı Hakk’tan ancak tazarrumuz akur düşmanın tek neferine kadar vatanımızdan tar ve istiklalimizi tamamen muhafazasını ister ve tevali-i muzafferiyetimizin tecellisini bekleriz.

Müdafaa-i Hukuk Reisi: Mehmet,      Belediye Reisi: Hasan

Zile Baştan Başa Donatıldı

Zile-Sakarya muzafferiyeti haberi Zile muhitinde pek azim sevinç tevlid ederek şehir baştanbaşa donatılmış ve sürur ve şadmanı izhar edilmekte bulunmuştur. Şüheday-ı muhteremin ervahına ithaf edilmek üzere bugün Camii-i Kebir’de hatm-i şefif tilavet ve mevlid-i nebevi kıraat olunmuş ve namazı müteakip bargâh-ı ilahiden tazarruatta bulunulmuştur.

Müdafaa-i Hukuk Reisi: Hilmi

Bolu Kazalarında Üç Gün Şenlik

Bolu-Sakarya Meydan Muharebesinde şanlı ordumuzun istihsal eylediği zafer dolayısıyla Düze kasaba ve kurasında üç gündür ihtifalat [törenler] ve tezahürat [gösteriler] fevkalade devam etmekte ve diğer kazalarda da aynı tezahürat-ı meserretkarane [sevinç gösterileri] temadi eylemektedir.

Bolu Mutasarrıfı: Muhyiddin

Hacı Bektaş Dergâh-ı Şerifinde Dualar

Hacı Bektaş-Eylül’ün dokuzuncu günü Hacı Bektaş Veli Hazretleri Dergahı Şerifinde salatı cumanın edasını müteakip içtima eyleyen babakan ve dervişan istiklal-i millinin ve vatanın istihsali uğrunda düşmanla azimkarane mücahede ve muharebe eden millet ordusunun gayur kumandanlarına fedakar zabitan ve kahraman efradına selam ve dualarının iblağı rica ve temennisinde bulundukları ve içtimada hazır bulunan Kars Mebusu Muhteremi Fahreddin Bey tarafından irad olunan nutukta Büyük Millet Meclisi Hükumetinin Misak-ı Milli dairesindeki programı hedef ittihaz olunarak alçak düşmanın suret-i katiyede tepelenmesi suretiyle mukaddes vatanımızın mülevves ayaklardan tathiri için ordunun karar-ı katiyesi hakkında ve neticenin de pek karib olduğuna dair izahat-ı müessire ve beyanatta bulunması üzerine umum ahali Misak-ı Milli dairesindeki maksat ve gayeye vusule değin devam edecek mücahede-i milliyede her türlü fedakarlığa muhya bulunduklarının Büyük Millet Meclisi Riyasetine arzını istirham eyledikleri ve İslamiyet namına harp eden ordumuzun muzafferiyeti hakkında Postnişin Şeyh Hasan Efendi tarafından müessir bir dua ile içtima nihayet bulmuştur.

Hacı Bektaş Müdürü: Halid

Zağfiranbolu Seferberliği Sürurla Karşıladı

Zağfiranbolu-Kazamızda umumi seferberlik ilan merasimi bugün hükumet havlusunda binlerce halk muvacehesinde yapıldı. Ordumuzun mütevali zaferlerinden bipayan bir hiss-i sürurla mütehassıs olan halk umumi seferberlik emrini de bir hiss-i şükür ile telakki etmiştir. Ordumuzun başında ve kudret-i milliyemizin bir timsal mübecceli bulunan zat-ı sami-i kumandanları olduğunuzu halde düşmanı vatanımızın harim-i ismetinden tamamen ve kâmilen imhaya matuf olan azm-i hüdapesendanelerine bütün mevcudiyetimizle müzahir olmak hususunda ahd ü misakı bu vesile-i hasene ile de tekrar teyid eylediğimizi arz ve bu maksad-ı mübeccelin uğrunda her dakika irade-i samileirne intizar eyleriz, ferman.

Kaymakam: Hasan, Müdafaa-i Hukuk Reisi: Ali, Belediye Reisi: Zühtü

İnebolu’nun Mitingi Selam ve Hediyeleri

İnebolu-Fedakâr ordumuzun Türklük tarihine ebedi bir sahife-i şehamet ve şeref ilave eden Sakarya muzafferiyeti haberi hükumeti-i milliyemize layezel bir itimad ve hürmetle merbut olan İnebolu halkı üzerinde büyük süruru ve mefharet husule getirerek geceli gündüzlü devam eden nümayişler ve vatanperverane içtimalarda hükumet-i milliyemize karşı en derin hissiyat ve hürmet ve tazimleri ve fedakâr ordumuz hakkındaki takdir ve sitayişlerini izhar ve milli ordumuza tevdi olunmak üzere dört bin paket sigara itası suretiyle bu hislerini teyid etmişler ve bu hediyelerine en büyük tebriklerini terdif eylemişlerdir.

Kaymakam: Hakkı

Sakarya Zaferi münasebetiyle 14 Eylül 37 Çarşamba günü icra kılınan miting mukarreratıdır:

  1. Muzaffer ve şanlı ordumuzun mukaddes gazasını tebrik ve bütün mevcudiyet ve samimiyetimizle arz-ı şükran ederiz.
  2. Namert alçak düşmanın mülevves ayağı pak topraklarımızdan atılıncaya kadar malen ve son efradımıza kadar bedenen fedakârlığa her an amade olduğumuzu arz eyleriz.

Müftü: Hamdi, Belediye Reisi: Hasan Kâşif

Gümüşhacıköy’de

Gümüşhacıköy-Ordumuzun muzafferiyet-i azimesi münasebetiyle bugün merkez kazada köylü kasabalı binlerce halkın ve memurin-i mülkiye ve askeriyenin ve mektepler talebe ve talebatının iştirakiyle hükumet meydanında mühim bir içtima akdedilerek vatanperverane nutuklar iradiyle pek büyük tezahürat yapılmış ve kıymetli ordumuza malen ve bedenen her türlü fedakârlığı ihtiyar edeceklerine ve hatta düşmanı mukaddes topraklardan tard edinceye kadar mücahedatta bulunacaklarına ahd ü peyman edilmiştir.

Gümüş[hacıköy] Kaymakamı: Rasim

Erbaa’nın Selam ve Teşekkürü

Erbaa-İhraz eylediğimiz zaferden dolayı, kazamız halkı düşmanımızı kâmilen imha ile tam bir hayat-ı istiklale nail olmadıkça bir fert kalıncaya kadar azim ve kararından tekevvül etmemek hakkındaki Misak-ı Milli’yi bu kere de teyid ve takviye eylediler. Necip ordumuza muhitimizin har ü samimi selam ve ihtiramlarının iblağı için Başkumandanımızın tavassutları istirham edilmiştir ve amal-ı mukaddese-i milliyemizin kariben saha-i muvaffakiyete iktiranını dergâh-ı kibriyadan niyaz eyleriz.

Erbaa Müdafaa-i Hukuk Reisi: Âlim

Kengırı’da Tezahürat ve Mevlid-i Şerif

Kengırı-Cenab-ı Hakk’a yüz binlerce şükürler olsun hayli vakitten beri devam eden Sakarya Meydan Muharebesinde delaveran askeriyemizin mazhar-ı tevkifat-ı samdani olarak ihrazz-ı muzafferiyet eylediği haber-i beşaret eseri üzerine bilumum ahali ve mekatib-i iptidaiye şakirdan ve depo alayı efradı dün gece fener alayı teşkil ve önlerinde davulları çalınmak ve mahallatı dolaşmak suretiyle ta besbah ialn-ı şadmani ve sürur kıldığı gibi bugün dahi öğle namazını müteakip Cami-i Kebir’de ervah-ı şühedaya ithaf ve ruh-ı risaletpenahiden muzafferiyet namına istimdat kılınmak üzere Mevlid-i Şerif kıraat ve hatm-i şerif tilavet edilmiş ve müteakiben Cami-i Şerfi havlusunda bilumum memurin ve ulema ve eşraf ve binlerce ahali-i memleket biliçtima depo alayı umera ve zabitan ve efradı saf beste-i ihtiram oldukları halde umumen ve pek avaz olarak tekbir ve tehlil-i havan oldukları halde kurbanlar zebh ve orduy-ı milliyemizin temadi-i muzafferiyet ve satveti ve ahd-ı karipte ihdiftah edilen gayeye vusul ve muvaffakiyeti için duahan hoca Bekir Efendi tarafından bir dua beliğ ve müessir tilavet olunarak dağılmışlardır. [3]

Bir Nahiyemizin Büyük Kalpliliği

Kadıköy-Biz, melun düşmanların şimdiye kadar esiri değil hâkim olarak yaşadık. Canavarcasına kesilen kardeşlerimizin ve vahşiyane namusları hetk edilen hemşehrilerimizin intikamını alacağız. Kahraman ordumuzun muvaffakiyetine imanımız katidir. Esir yurdumuzu kurtarmak için on beş günden beri ulemamız tarafından Buhari-i Şerif ve Hatm-i Şerif tilavet ediliyor. Ve evvelki gün de Cuma namazından evvel nahiye ve kura halkı ellerinde sancaklar ve ağızlarında tekbirlerle asri çınarın altında Cami-i Şerifte kalplerimiz tekrimize [saygı göstermemize] döndü ve peygamberimiziden istimdat etti. Ulemamızdan Hafız Ali Efendi bu mukaddes cihadın ve farziyeti edilecek fedakârlığı sayis bir lisanla bildirdi. Nahiyemiz müdürü Burhaneddin Beyin ümitli ve heyecanlı nutku halkı gözyaşları içinde bıraktı. Malen bedenen mücadeleye devam edeceğimize ahd ü peyman ettik. Bu zaferleri kazanan arslan ordularımıza kahraman kumandanlarıyla Gazanfer efradı selam ve teşekkürlerimizin iblağına delalet buyurulmasını rica ederiz. Hilal-i Ahmer kadın ve erkek şubelerinin resm-i küşadı bu cemiyet-i muallada icra edildi. Cephede şehit düşen kahramanların ruhlarına mevlid-i şerif kıraatından sonra ulemadan Yahya Efendi tarafından beliğ bir zafer duası okundu. Her gün de istiklal ordularının zaferine dua etmekteyiz.

Müdafaa-i Hukuk Reisi: Hacı Osman,    Belediye Reisi: Mehmet

Hakkâri’nin Ordumuza Hitabesi

Başkale-Şanlı ve kahraman ordumuz, mert oğlu mert Müslüman Türk evladı, İslam’ın ve İslamiyet’in mert ve yiğit bekçisi, namus ve ismetin yegâne müdafi, Kur’an ve imanın haris ve hamisi olan Türk yavrusu, şarktaki Kürt din kardeşin sana yalvararak diyor ki: Dinimizi, namus-ı istiklalimizi, hürriyetimizi ve mukaddes topraklarımızı elimizden almak, İslamiyet’i boğmak isteyen namert düşmana karşı merdane sebat ve mukavemet ettiğini işittikçe bizler Hakk’tan sana zafer diliyoruz. Allah’ın inayeti, peygamberin ruhaniyeti seninledir. İslamiyet’in hayatı senin süngünün ucundadır. Yürü üç yüz elli milyon Müslüman Hakk’tan ve süngünden medet bekliyor. Sen düşmana bir adım attıkça ervah-ı enbiya ve şüheda şad ve handan oluyor. Başlarında peygamberi zişan bulunan şühedamız sana emrediyor: Yürü düşmana saldır, zafer ve cennet-i ala ve hak senindir. İslamiyet’in zafer ve necatı senin muvaffakiyetine bağlıdır. Yürü Kur’an-ı Kerim sabır ve sebat edenlere fevz ve Nusret tebşir ediyor. Yürü Kur’an-ı Kerim’i yeryüzünden kaldırmak isteyenleri kahretmeye. Yürü ey İslam’ın gözbebeği, şanlı ordumuz yürü. Mertler bütün sana duacıdır yürü.

Hakkâri Livası Ahalisi namına Belediye Reisi vekili: Nevruz

Kars’taki Zafer İçtimaları

Kars (Adana)-Çelikten sağlam azim ve imanıyla mücehhez ordumuzun bütün cephelerde melun ve alçak Yunan’ın akurane taarruzlarını def ve tard eylemesi ve bu haliyle bırakmayıp pek yakında Yunan sürülerini şöyle mahvetmek suretiyle zafer-i katiyi bir kere daha istihsal edeceğine kanaat-ı tamme hâsıl edilmesi dolayısıyla binlerce halk hükumette toplanarak mübarek ve mübeccel Türk bayrağını tepelemek hülyasıyla teşvik ibramıyla ortaya atılan Yunanlıların tamamen tepelenmesi ve mübarek topraklarımızın bunlardan tathiri için hükumetin ordunun emrine yoluna bütün memaliklerini vermeye ve kanlarının son damlasına kadar çalışmaya amade bulunduklarını beyan ve kahraman askerlerimize ve intizam ve tertibatıyla şube cihana harikalar göstermek suretiyle milletin ebedi minnet ve şükranını kazanan büyük ve küçük zabitanımıza selamlarını hürmetlerini iblağ ettiler ve bu vesile ile temadi-i zaferlerine dua eylemektedir.

Kars Zülkadriye Kazası Belediye Reisi: Hilmi Halil [4]

Konya’da

Zafer haberi fevkalade şenlikler icray-ı suretiyle tesit edilmiş ve pek çok vatandaşımız gönüllü kaydedilmiştir.

Konya refiklerimiz, ordumuzun zafer haberi üzerine icra edilen şenlikler hakkında sütunlar ile tafsilat veriyorlar. Konya, Sakarya Zaferi’ni pek mutena bir surette tesit eylemiştir. Haber-i zafer gece yarısı gelmiş ve halk sabah ezanından iki saat evvel mızıka sesleri ile haberdar edilmiştir.

Askeri mızıka, karargâhtan şehre ve mekteb-i sanayi mızıkası da mektepten karargâha doğru hareket etmiş ve Vali Galip Paşa’nın evi önünde birleşerek hükumet meydanına gelmiştir. Daha sabah olmadığı halde mızıkaların zaman telakkisinden itibaren geçen kısa bir müddet ve mesafe dâhilinde halk hükumet meydanını doldurmuş ve belediye dairesi önünde (Yaşasın belediyemiz!) diye bağırmışlardır. İdadi-i ve rüşdi-i askeri ve sanayi mektepleriyle sair bazı mekatip talebesini de misli gayr-i mesbuk bir alay ile Türbe-Köprübaşı-Bey Sokağı tarikiyle kışlaya gidilmiş, bir müfreze-i askeriye tarafından istikbal olunmuştur. Mekteb-i Sanayi Müdürü bir nutuk irat ve bir Hoca Efendi müessir bir dua okumuştur. Badehu, civar mahalle ve bağlardan iltihak eden birçok ahalinin inzimamıyla bir kat daha çoğalan alay, yaşasın ordumuz!  Yaşasın milletimiz! Kahrolsun Yunanlılar ve Kostantin nidalarıyla kışladan çıkarak Hiviloğlu Medresesi tarikiyle Nalbant Mektebine ve oradan At pazarı- Kapu Camii-Rum Mahallesi tarikiyle Alaeddin Tepesi’ndeki nokta kumandanlığına ait misafirhane önünden geçilerek alay, cephe-i harbe gitmek üzere muhya bulunan askerlerimiz tarafından alkışlanmış ve bu suretle bütün Konya sokakları dolaşılmıştır.

Öğleden sonra kadın, erkek binlerce halk hükumet meydanında içtima etmiş ve inas ve zükur mektaib-i muhtelife şakirdaniyle polis efendiler ve inzibat memurları, kıtaat-ı askeriye,  Süvari Mızraklı Bölüğü, saf beste-i nazım ve bir takım meşayih ve merbedan tekbir-i havan oldukları ve cemai-i şerifedeki ayet-i kerimeyi muhtevi kebir bayrakları hamil bulundukları halde içtima-ı vaka iltihak eylemişlerdir. Bursa Mebusu Muhiddin Baha Bey tarafından da bir nutuk irat edilmiştir.

Bunu müteakip Vali Galip Paşa’nın muvacehesinde bir resm-i geçit yapılmıştır. Önde Süvari Mızraklı Bölüğü olduğu halde bir manga inzibat memuru, polis efendiler, sanayi mızıkası, silahlı ve silahsız idadi ve rüşdi-i askeri talebesi askeri mızıkası, bir bölük asker, Darülmuallimin, Sultani, Anadolu İntibah, Aziziye, Mahmudiye, Darülirfan talebeleri, İnas Şehit Muhtar Bey ve Merkez İnas Mektebi talebatı ve arkalarında bir cemm-i gafir  [insan kalabalığı] bu resm-i geçide iştirak etmiştir.

Merasimde bilumum umeray-ı mülkiye ve askeriye ve ulema ve çelebiyan ve eşraf ve muteberan kâmilen ispat-ı vücut etmiş ve her taraf sancaklarla donatılmıştır.

Gece alay daha şaşaalı tarzda olmuştur. Alaya “gerdune-i zafer” [zafer arabası] ve bir mızraklı süvari ve yine araba içinde bir iki silahlı kahraman ve etrafında meşaleler gerdune-i zaferi takip eden kağnı arabaları ve arkasından askerimize gıdalarını temin için gece gündüz çalışan fırıncıların kürekleri bu kalabalığa ayrıca bir güzellik vermiştir. Gece geç vakte kadar şenlikler devam etmiştir. [5]

Kastamonu’da Şenlikler

Kastamonu halkı, Sakarya Zaferi’ni mutantan [tantanalı, şatafatlı] bir surette tesit eylemiş [kutlamış] ve sabahlara kadar icray-ı şadmanı eylemiştir [sevinç gösterileri yapmıştır].

Dün [25 Eylül 1921], Konya refikamızdan naklen Konya’da yapılan fevkalade tezahüratı yazmış idik. Bugün de Kastamonulu refiklerimiz bize komşu vilayetimizin zaferi ne kadar mutantan bir surette tesit ettiğine dair pek mufassal [ayrıntılı]  malumat getirdiler. Esasen telgraf havadisi olarak vermiş olduğumuz bu şenlikler Kastamonu’nun hak ettiği bir tarzda icra olunmuştur [yapılmıştır]. Kastamonu’ya ilk haber gündüz gelmiş ve derhal davullar çalınmak suretiyle her tarafa yayılmıştır. Birkaç dakika sonra merkez kumandanlığı, sıhhiye, belediye dairelerinin önündeki büyük meydanlar büyük bir kalabalık ile dolmuştur.

İkindi üzeri dervişler ve meşayih [şeyhler] sancaklar ile Nasrullah Camii Şerifine gelmişler ve namazın edasından sonra bütün esnaf takımları, mektep talebesi, bir kıta-ı askeriye, jandarma, polisler Çayboyu’ndan hareket ile muazzam bir alay teşkil eylemişlerdir. Evvela Gençler Kulübü önünde, Büyük Millet Meclisi namına tebrikatta [tebriklerde] bulunulmuş ve Saruhan Mebusu Necati Bey tarafından ateşin [ateşli, canlı] bir nutuk irat olunmuştur.

Bundan sonra hükumet ve kumandanlık dairesine gidilmiş ve halkın tezahüratına karşı Vali Refet Bey ve Kumandan Muhyiddin Paşa tarafından zaferin ehemmiyeti ve tevlit edeceği [doğuracağı]  netayic-i mesude [mesut neticeler] hakkında birer nutuk irat edilmiştir.

Halk ve rical-i hükumet, bundan sonra Namazgâh’a giderek dua edilmiş ve nutuklar söylenmiştir.

Şenlik, gece de pek parlak bir surette devam etmiştir. Mutantan bir fener alayı tertip edildiği gibi birçok milli oyunlar ve çalgılar ile sabaha kadar icray-ı şadmanı edilmiş ve gece Başkumandanlıktan gelen kati muzafferiyet telgrafının Muhyiddin Paşa tarafından kıraati, halk arasında hudutsuz bir sevinç uyandırmıştır.

Ertesi günü bütün hastahaneler gezilerek yaralılarımız ziyaret ve kendilerinin akıttıkları kan pahasına olarak elde edilen zaferden dolayı tebrikatta [tebriklerde] bulunulmuş ve tütün, sigara; pastalar ikram edilmiştir.

Akşehir’de Zafer Şenlikleri ve Gönüllüler

İsmet Paşa’nın telgrafnamesi Akşehir’e öğle üzeri vasıl olmuş, süratle memleketin her tarafında derhal intişar etmiş [yayılmış] ve bir an içinde çarşı ve mahallat [mahalleler] bayraklarla donatılmıştır.

Badezzuhr [öğleden sonra], zükur [erkek] ve inas [kız] talebesiyle kadın, erkek hemen bütün memleket halkı Hükumet Meydanı’na koşmuş, evvela Kaymakam Abidin Bey tarafından nutuk irat edilmiş [söylenmiş] ve Kadı Efendi tarafından bir dua kıraat olunmuştur [okunmuştur].

Ordumuzun son şiranesi [arslanca saldırısı] karşısında mağluben firara başlayan alçak düşmanı takip ve ahz-ı sar [öç alma] için gönüllü müfrezesi ihzarı [hazırlanması] hakkında Vali Paşa Hazretlerinin varit olan [gelen] emr-i telgrafı [telgraf emri] üzerine derhal teşkilata başlanmıştır. Nümayan [görünen, meydanda] olan asar-ı şevk ve gayrete nazaran müfrezenin büyük bir yekûna baliğ olacağı [ulaşacağı] anlaşılmaktadır.

Düşmanın takibi için gönüllü gönüllü teşkilatına başlanmış ve kafile-i vatanperveranenin başına Belediye Reisi vekili, eşraftan Karazade Hacı Mehmet, İdare azasından Rüşdü Beyzade Mustafa, Ticaret Odası azasından Köse Ahmedzade Ata, Berberzade Halil efendiler ve daha birçok muteberan [ileri gelenler] ve münevveran [aydınlar] gelmiştir.

Göksun’da Fevkalade Tezahürat

Göksun 17 Eylül (Gecikmiştir)-Sakarya Zaferini burada namesbuk [geçmemiş] sürur [sevinç] ve heyecanla karşılandı. İçtima eden [toplanan] yüzlerce halktan mürekkep [meydana gelen] bir cemiyet ile ilan-ı şadmanı olundu [sevinç gösterileri yapıldı]. Amak-ı kalb-i milletten [milletin derin kalbinden] kopup gelen hiss-i minnetdarı [minnet duygusu] ve şükranın ve ihtiramatımızın [saygılarımızın] şanlı muzaffer ordumuza ve kahraman kumandanlarına arz ve Misak-ı Milli dairesinde istiklal-i milliyenin istihsali [kazanılması] için tek nefere, tek kurşuna kadar malen, canen fedakârlığa azim bulunduğumuzun iblağına [bildirilmesine] karar verildi.

Umum Ahali Namına Belediye Reisi: Musa [6]

DİPNOTLAR

[1] Hâkimiyet-i Milliye, 14 Eylül 1921, No: 292, s. 2, sütun: 5-6

[2] Hâkimiyet-i Milliye, 22 Eylül 1921, No: 300, s. 2, sütun: 1-2

[3] Hâkimiyet-i Milliye, 23 Eylül 1921, No: 301, s. 2, sütun: 3-4

[4] Hâkimiyet-i Milliye, 24 Eylül 1921, No: 301, s. 2, sütun: 1

[5] Hâkimiyet-i Milliye, 25 Eylül 1921, No: 302, s. 2, sütun: 5

[6] Hâkimiyet-i Milliye, 26 Eylül 1921, No: 302, s. 2, sütun: 3-4

Continue Reading

Türkler ve Zaferleri

NUTUK’TA BÜYÜK TAARRUZ VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ

Published

on

Özet

Gazi Mustafa Kemal’in 15–20 Ekim 1927 tarihleri arasında Cumhuriyet Halk Fırkası’nın II. Büyük Kurultayı’nda okuduğu Nutuk, Millî Mücadele’nin askerî, siyasî ve toplumsal safhalarını yalnızca kronolojik biçimde aktaran bir eser değildir. Aynı zamanda Millî Mücadele’nin nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin güçlü bir tarihsel yorum ve kurucu hafıza metnidir. Büyük Taarruz ve 30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi, bu anlatının en önemli kırılma noktalarından biridir.

Bu makalede Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Nutuk merkezli olarak; içerik ve vaka analizi, askerî-stratejik boyut, siyasal meşruiyet, tarihsel coğrafya, sosyoloji, kavramlar, semboller, kişiler ve kurumlar, temsil ettikleri değerler, toplumdaki yansımalar ve tepkiler bakımından incelenmektedir. Eleştirel tarih yöntemiyle Nutuk’un olayları aktarmaktan öte onları belirli bir siyasal ve tarihsel anlam çerçevesine yerleştirdiği gösterilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Mustafa Kemal, Nutuk, Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Dumlupınar, Kocatepe, Millî Mücadele, millî egemenlik, tarihsel coğrafya, tarihsel sosyoloji, eleştirel tarih.

GİRİŞ

26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da gerçekleşen Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve ardından gelen takip harekâtı, Türk Millî Mücadelesi’nin askerî sonucunu belirleyen olaylar zinciridir. Büyük Taarruz’un sonunda Yunan ordusunun Anadolu’daki askerî varlığı çökmüş; 9 Eylül’de İzmir’in, 10 Eylül’de Bursa’nın kurtarılmasıyla savaşın askerî dengesi kesin biçimde Türk tarafına geçmiştir. Harekât 26 Ağustos’ta başlayıp 30 Ağustos’ta zaferle sonuçlanmış ve 1 Eylül’deki “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emriyle takip harekâtı sürdürülmüştür.

Ancak Nutuk açısından mesele bundan daha geniştir.

Mustafa Kemal, Büyük Taarruz’u sadece bir ordunun diğerini yenmesi şeklinde değerlendirmez. Zaferi, Türk milletinin hürriyet ve istiklâl iradesinin tarihsel sonucu olarak anlamlandırır. Nitekim Nutuk‘ta Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi ve sonrasındaki harekâtı “Türk milletinin hürriyet ve istiklâl fikrinin” ölümsüz abidesi olarak tanımlamaktadır. Bu ifade, savaşın askerî sonucunu siyasal ve toplumsal bir anlam alanına taşımaktadır.

Dolayısıyla temel problem şudur: Nutuk’ta Büyük Taarruz yalnızca nasıl anlatılmıştır değil, neden böyle anlatılmıştır?

Bu soru bizi askerî tarihten siyasal tarihe, oradan tarihsel sosyolojiye ve hafıza tarihine götürmektedir.

1. NUTUK’UN TARİHSEL VE ANLATISAL KONUMU

1. Nutuk: Hatırat mı, tarih anlatısı mı?

Nutuk, klasik anlamda tarafsız ve dışarıdan yazılmış bir tarih araştırması değildir. Metnin yazarı olayların başlıca aktörü, karar vericisi ve siyasal lideridir.

Bu sebeple Nutuk üç farklı niteliği aynı anda taşımaktadır:

  1. Tanıklık metni,
  2. Siyasal savunma ve hesaplaşma metni,
  3. Kurucu tarih anlatısı.

Bu özellik Büyük Taarruz’un anlatımında özellikle belirgindir.

Mustafa Kemal, Büyük Taarruz’u anlatırken yalnızca “26 Ağustos’ta saldırı başladı, 30 Ağustos’ta Yunan ordusu yenildi” demekle yetinmemektedir. Harekâtın hazırlanmasını, gizliliğini, askerî kararların oluşumunu, komuta ilişkilerini ve savaşın sonucunu bir bütün içinde değerlendirmektedir.

Dolayısıyla Nutuk‘ta Büyük Taarruz, önceden hazırlanmış tarihsel bir zorunluluk zincirinin sonucu olarak sunulmaktadır.

Bu anlatı içerisinde: Samsun → Amasya → Erzurum → Sivas → Ankara → Sakarya → Büyük Taarruz → İzmir → Mudanya → Lozan → Cumhuriyet şeklinde ilerleyen bir tarihsel süreklilik kurulmaktadır.

Böylece askerî zafer, daha önce başlayan siyasî ve toplumsal mücadelenin nihai sonucu haline getirilir.

2. BÜYÜK TAARRUZ’UN NUTUK’TAKİ İÇERİĞİ

1. Sakarya’dan Büyük Taarruz’a

Büyük Taarruz, Nutuk‘ta Sakarya Zaferi’nin devamı bir olay olarak ele alınmaktadır. Sakarya’dan sonra temel mesele artık savunmanın sürdürülmesi değil, uygun zamanda stratejik karşı taarruza geçilmesidir.

Mustafa Kemal açısından bunun için üç temel unsurun hazırlanması gerekmektedir: ordu, meclis, millet.

Nitekim Sakarya’dan sonra yaklaşık bir yıl süren hazırlık döneminde millet, Meclis ve ordunun savaşa hazırlanmasının esas alınmıştır.  

Burada dikkat çekici olan husus, Büyük Taarruz’un bir “ani saldırı” değil, uzun süreli bir hazırlık, örgütlenme, lojistik ve strateji sürecinin sonucu olmasıdır.

3. VAKA ANALİZİ: BÜYÜK TAARRUZ

1. Vakanın temel unsurları

UnsurAçıklama
Zaman26 Ağustos–9 Eylül 1922
Kritik tarih30 Ağustos 1922
Ana sahaAfyonkarahisar–Dumlupınar–Uşak hattı
Türk tarafıTBMM Orduları
BaşkomutanMustafa Kemal Paşa
Genelkurmay BaşkanıFevzi Paşa
Batı Cephesi Komutanıİsmet Paşa
1. Ordu KomutanıNureddin Paşa
Karşı tarafYunan Küçük Asya Ordusu
Yunan komuta heyetiGeorgios Hacıanestis; Trikopis ve Diyenis
Stratejik amaçYunan ordusunun imhası ve Anadolu’nun kurtarılması
SonuçYunan ordusunun Anadolu’daki askerî varlığının çöküşü

26 Ağustos sabahı taarruz Kocatepe’den sevk ve idare edilmiştir. Türk kuvvetleri kısa sürede Afyonkarahisar çevresindeki Yunan savunmasını yarmıştır.

Burada önemli nokta, Türk stratejisinin yalnızca arazi kazanmayı değil, Yunan ordusunun ana kuvvetlerini kuşatıp imha etmeyi amaçlamasıdır.

4. TARİHSEL COĞRAFYA: KOCATEPE’DEN DUMLUPINAR’A

Büyük Taarruz’u anlamanın en önemli yollarından biri mekânı tarihsel bir aktör olarak ele almaktır.

1. Kocatepe

Kocatepe yalnızca bir yükselti değildir. Nutuk bağlamında Kocatepe: komuta merkezi,  gözlem noktası, stratejik karar mekânı, askerî iradenin görünürleştiği alan haline gelmiştir.

Mustafa Kemal, Fevzi, İsmet ve diğer komutanların burada bulunması mekânı sembolik olarak da güçlendirmiştir.

Bugün Kocatepe’nin Millî Mücadele hafızasında bu kadar güçlü yer edinmesinin sebebi budur.

2. Afyonkarahisar

Afyonkarahisar coğrafi bakımdan Anadolu’nun batıya açılan önemli geçiş alanlarından biridir.

Buradaki Yunan savunmasının yarılması: savunma hattının kırılması → stratejik derinliğin kaybedilmesi → Yunan ordusunun manevra alanının daralması sonucunu doğurmuştur.

Bu sebeple Afyon, yalnızca bir şehir değil, stratejik kapı niteliğindedir.

3. Dumlupınar

Dumlupınar, Büyük Taarruz’un askerî sonucunun belirleyici mekânıdır.

30 Ağustos’ta Yunan kuvvetlerinin büyük bölümünün kuşatılması ve imha edilmesiyle savaşın sonucu kesinleşmiştir.

Dumlupınar’ın sembolik anlamı ise daha sonra genişlemiştir.

Dumlupınar: İşgal altındaki Anadolu’nun askerî olarak geri alınmasının simgesine dönüşmüştür.

Bu sebeple coğrafya burada hafızaya dönüşmektedir.

5. BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ’NİN AYIRT EDİCİ ÖZELLİĞİ

30 Ağustos muharebesinin Büyük Taarruz içindeki konumu özellikle önemlidir.

Büyük Taarruz bir harekât bütünü, 30 Ağustos ise bu harekâtın kesin sonuç aşamasıdır.

Başka bir ifadeyle: 26 Ağustos → yarma, 27–29 Ağustos → kuşatma ve takip, 30 Ağustos → imha, 31 Ağustos–9 Eylül → stratejik takip ve tasfiye şeklinde bir gelişme söz konusudur.

30 Ağustos muharebesinin “Başkumandan Muharebesi” şeklinde adlandırılması da Mustafa Kemal’in savaşı bizzat sevk ve gözetimiyle ilişkilendirilmiştir. Mustafa Kemal de Nutuk‘ta “Başkumandan Muharebesi” ifadesini kullanmaktadır.

Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü savaşın adı da tarihsel hafızanın inşasının bir parçasıdır.

6. “BAŞKOMUTAN” KAVRAMI

Nutuk‘ta “Başkomutan” yalnızca askerî bir rütbe değildir.

Kavram üç ayrı anlam taşır:

1. Askerî anlam

Ordunun en üst sevk ve idare makamıdır.

2. Siyasal anlam

TBMM’nin verdiği olağanüstü yetkiler çerçevesinde millî iradenin savaş alanındaki temsilidir.

3. Sembolik anlam

Milletin bağımsızlık iradesinin askerî karar mekanizmasındaki somutlaşmasıdır.

Bu sebeple Mustafa Kemal’in Başkomutanlığı, Nutuk anlatısında kişisel iktidar arayışı olarak değil, TBMM egemenliğiyle bağlantılı bir görev ve sorumluluk olarak sunulmaktadır.

7. “ORDULAR, İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ’DİR. İLERİ!”

1 Eylül 1922 tarihli emir, Büyük Taarruz’un en güçlü sembollerinden biridir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları,

Afyonkarahisar, Dumlupınar Büyük Meydan Muharebesinde zalim ve mağrur bir ordunun anasır-ı asliyesini [asli unsurlarını] inanılmayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. Büyük ve necip [asil] milletimizin fedakârlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz. Sahibimiz olan büyük Türk milleti istikbalinden [geleceğinden] emin olmaya haklıdır. Muharebe meydanlarındaki maharet ve fedakârlıklarınızı yakından müşahede [görüyor] ve takip ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdiratına delalet etmek [aracı olmak] vazifemi mütevelliyen [ara vermeden] ve mütemadiyen [durmadan] ifa edeceğim [yerine getireceğim]. Başkumandanlığa teklifatta [tekliflerde] bulunulmasını cephe kumandanlığına emrettim. Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini nazar-ı dikkate alarak ilerlemesini ve herkesin kuvay-ı akliyesini [akli kuvvetlerini] menabi-i celadet ve hamiyetini [kahramanlık ve hamiyet kaynaklarını] müsabaka ile izale-i [sarf etmeye] devam eylemesini talep ederim. Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir; ileri!

1-9-[13]38[1922]              Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi  

                                                         Başkumandan

                                                         Mustafa Kemal

Bu emir üç kavramı birleştirmektedir: ordu + hedef + ilerleme.

“Akdeniz” burada yalnızca coğrafi bir yön değildir. Aynı zamanda: İzmir,  Ege, işgalin sona erdirilmesi, denize ulaşma, Anadolu’nun askerî olarak kurtarılması anlamlarını taşımaktadır.

Dolayısıyla “Akdeniz” kelimesi Nutuk ve Millî Mücadele hafızasında özgürlüğe ulaşmanın coğrafi sembolü haline gelir.

8. “ORDU-MİLLET” İLİŞKİSİ

Büyük Taarruz yalnızca askerî personelin gerçekleştirdiği bir savaş değildir. Arka planda: Tekâlif-i Milliye, ulaşım, iaşe, mühimmat, hayvan ve taşıt temini, kadınların ve köylülerin katkısı, demiryolu ve kara ulaşımı, sağlık hizmetleri, mali kaynaklar bulunmaktadır.

Bu sebeple Büyük Taarruz’u sadece “ordu tarihi” çerçevesinde açıklamak yetersizdir. Askerî zaferin toplumsal altyapısı seferber edilmiş bir toplumdur.

Millî güç unsurları üzerine yapılan değerlendirmelerde Tekâlif-i Milliye’nin orduya maddi gövde, millî ruhun ise zihinsel ve moral üstünlüğü sağladığı vurgulanmaktadır.

9. TARİHSEL SOSYOLOJİ AÇISINDAN BÜYÜK TAARRUZ

Büyük Taarruz’un sosyolojik açıdan üç temel dönüşüm meydana getirdiği söylenebilir.

1. “Tebaadan yurttaşa”

Osmanlı siyasal düzeninde padişah merkezli siyasal aidiyet önemliyken Millî Mücadele sırasında siyasal özne giderek millet kavramı etrafında yeniden tanımlanmıştır.

2. “Ordu”dan “millet ordusu”na

TBMM Ordusu’nun meşruiyeti, Nutuk‘ta milletin egemenliğiyle ilişkilendirilmiştir.

3. “İşgal edilmiş ülke”den “egemen devlet”e

Büyük Taarruz’un nihai sosyolojik anlamı, askerî işgalin sona erdirilmesiyle siyasal egemenliğin kurulmasıdır.

Bu bakımdan savaş: askerî → siyasal → toplumsal → hukuksal bir dönüşüm zincirinin parçasıdır.

10. KİŞİLER VE TEMSİL ETTİKLERİ DEĞERLER

Mustafa Kemal Paşa

Nutuk‘ta: stratejik akıl, kararlılık, risk alma, siyasal liderlik, askerî komuta, millî egemenlik kavramlarının merkezinde yer almaktadır.

Ancak eleştirel tarih açısından burada önemli bir ayrım yapılmalıdır: Mustafa Kemal’in merkezî rolünü kabul etmek ile bütün başarıyı yalnızca tek kişiye indirgemek aynı şey değildir.

Zaferin gerçekleşmesinde: Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Nureddin Paşa, kolordu ve tümen komutanları, subaylar, erler, TBMM, lojistik örgütlenme, halk birlikte rol oynamıştır.

Bu gerçekliği Mustafa Kemal Nutuk’ta, “Her safhasıyla düşünülmüş, ihzar, idare ve zaferle intaç edilmiş olan bu harekât, Türk ordusunun, Türk zabitan ve kumandan heyetinin, yüksek kudret ve kahramanlığını tarihte bir daha tespit eden muazzam bir eserdir.

Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklal fikrinin layemut abidesidir. Bu eseri vücuda getiren bir milletin evladı, bir ordunun Başkumandanı olduğumdan, ilelebet mesut ve bahtiyarım.” ifadesiyle tebcil ve teyit etmiştir.

Fevzi Paşa

Fevzi Paşa, özellikle: Genelkurmay, stratejik planlama,  askerî koordinasyon,  harekâtın genel sevk ve idaresi açısından önemlidir. Dolayısıyla temsil ettiği değer kurumsal askerî akıldır.

İsmet Paşa

İsmet Paşa: Batı Cephesi’nin sevk ve idaresi, ordu-komuta ilişkileri, Büyük Taarruz’un icrası, askerî disiplin açısından öne çıkmaktadır. Konumu, kişisel liderlikten ziyade profesyonel komuta kademesinin kurumsallaşmasını temsil etmektedir.

Nureddin Paşa

1.Ordu’nun komutanı olarak Büyük Taarruz’un kritik askerî safhalarında görev yapmıştır. Konumu, Başkomutanlık ile cephe komutanlıkları arasındaki hiyerarşik komuta zincirini göstermektedir.

11. YUNAN KOMUTA HEYETİ VE KARŞI TARAFIN TEMSİLİ

Nutuk‘ta Yunan ordusunun yenilgisi sadece askerî başarısızlık değildir.

Yunan işgali, Türk millî anlatısında: Anadolu’nun işgali, bağımsızlığın tehdit edilmesi, Megali İdea, dış destekli işgal bağlamında değerlendirimektedir.

Yunan komutanlarından Trikopis ve Diyenis’in esir düşmesi ise zaferin sembolik boyutunu güçlendirmektedir.

Karşı tarafın komuta heyetinin esir alınması, işgalci ordunun komuta kapasitesinin çöküşünü temsil etmektedir.

12. KAVRAMLARIN SEMBOLİK HARİTASI

KavramNutuk’taki temel anlam
MilletEgemenliğin temel kaynağı
İstiklâlMücadelenin nihai amacı
HürriyetZaferin ahlâkî ve siyasî gerekçesi
OrduMillî iradenin silahlı gücü
BaşkomutanMillî iradenin askerî sevk ve idaresi
MeclisSiyasal meşruiyet
TaarruzSavunmadan kurtuluşa geçiş
KocatepeKarar ve komuta
DumlupınarKesin askerî sonuç
AkdenizKurtuluşun coğrafi hedefi
İzmirİşgalin sona ermesinin sembolü
ZaferAskerî başarıdan daha geniş millî egemenlik
CumhuriyetZaferin siyasal kurumsallaşması

13. NUTUK’TA BÜYÜK TAARRUZ’UN RETORİĞİ

Mustafa Kemal’in Büyük Taarruz anlatımında üç retorik katman bulunmaktadır.

Birinci katman: Askerî başarı

Planlama, hazırlık, komuta ve savaş.

İkinci katman: Millî başarı

Zaferin sahibi yalnızca ordu değil “Türk milleti”dir.

Üçüncü katman: Tarihsel başarı

Zafer, yeni Türk devletinin kuruluşunda bir dönüm noktasıdır.

Bu sebep Mustafa Kemal’in şu değerlendirmesi metnin özünü ortaya koymaktadır: “Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklâl fikrinin lâyemut âbidesidir.”

Burada “eser” kelimesi önemlidir. Savaş, tesadüfi bir askerî başarı değil düşünülmüş + hazırlanmış + yönetilmiş + sonuçlandırılmış bir tarihsel “eser” olarak tanımlanmaktadır.

Bu anlayış, Mustafa Kemal’in savaş felsefesindeki planlama ve irade vurgusuyla da uyumluluk göstermektedir. Meydan savaşını yalnızca iki ordunun çarpışması olarak değil, milletlerin maddî ve manevî güçlerinin sınandığı alan olarak değerlendirmektedir.

14. ELEŞTİREL TARİH YÖNTEMİYLE NUTUK’UN OKUNMASI

Burada temel metodolojik problem şudur: Nutuk tarihsel gerçekliğin kendisi değil, tarihsel gerçekliğin Mustafa Kemal tarafından 1927’de yeniden kurulmuş anlatımıdır.

Bu ayrım son derece önemlidir. 1922’de yaşanan olay ile 1927’de anlatılan olay aynı şey değildir. Arada beş yıllık bir zaman vardır.

Bu beş yıl içinde: saltanat kaldırılmış, Cumhuriyet kurulmuş, yeni siyasal kurumlar ortaya çıkmış, siyasal muhalefetlerle çatışmalar yaşanmış, eski lider kadrolarıyla ayrışmalar oluşmuş, yeni devletin meşruiyet anlatısı şekillenmiştir.

Dolayısıyla Nutuk, 1922’nin olaylarını 1927’nin siyasal tecrübesi üzerinden anlatmaktadır.

Bu sebeple eleştirel tarih yöntemi üç farklı soruyu birlikte sormalıdır:

1. Ne oldu?

Arşiv belgeleri, harp raporları, TBMM zabıtları, günlükler ve hatıratla araştırılmalıdır.

2. Mustafa Kemal ne olduğunu söyledi?

Bunu Nutuk üzerinden incelemeliyiz.

3. Mustafa Kemal neden böyle anlattı?

Bu ise siyasal tarih ve hafıza tarihinin sorusudur.

15. NUTUK’UN GÜÇLÜ VE SINIRLI YÖNLERİ

Güçlü yönleri

Nutuk: karar süreçlerine içeriden ışık tutmaktadır, liderlik anlayışını ortaya koymaktadır, askerî-siyasal ilişkileri açıklamaktadır, dönemin siyasî mücadelelerini anlamaya yardım etmektedir, belge ve telgraflara dayanmaktadır, Millî Mücadele’nin bütünlüğünü göstermektedir.

Sınırlılıkları

Buna karşılık: anlatıcı olayların baş aktörüdür, metin 1927’nin siyasal ortamında kaleme alınmıştır, bazı aktörler daha olumlu, bazıları daha olumsuz çerçevelenmiştir, toplumsal kesimlerin sesleri çoğu zaman doğrudan verilmemiştir, sıradan askerlerin ve sivillerin deneyimleri liderlik anlatısının gerisinde kalmıştır.

Dolayısıyla Nutuk tek başına bütün tarihsel gerçekliği temsil etmemektedir. Ancak bu, Nutuk‘un değerini azaltmamakta, tam tersine onu daha önemli hale getirmektedir:

Nutuk, hem Millî Mücadele tarihinin birinci elden önemli kaynaklarından biri hem de Cumhuriyet’in kurucu tarih bilincini anlamak için birincil önemde bir hafıza metnidir.

16. YANSIMALAR VE TOPLUMSAL TEPKİLER

Büyük Taarruz’un toplumsal etkisi yalnızca savaşın sona ermesi değildir.

Zafer: işgal korkusunu ortadan kaldırmış, millî özgüveni yükseltmiş, TBMM’nin meşruiyetini güçlendirmiş, Mustafa Kemal’in liderliğini pekiştirmiş, Anadolu’daki millî hareketin siyasal üstünlüğünü kesinleştirmiştir.

TBMM açısından zafer, hükümetin askerî başarısının ötesinde egemenlik iddiasının fiilen gerçekleşmesi anlamına gelmiştir.

Uluslararası düzeyde ise askerî zafer, Mudanya Mütarekesi’ne giden yolu açmıştır. Türk ordusunun 30 Ağustos’taki kesin zaferi Millî Mücadele’nin askerî aşamasını sona erdiren temel gelişme olmuş ve Yunanistan’ı Anadolu’daki hedeflerinden vazgeçmeye zorlamıştır.

17. BÜYÜK TAARRUZ’UN SİYASAL SONUÇLARI

Büyük Taarruz’un üç temel siyasal sonucu bulunmaktadır:

1. TBMM Hükümeti’nin meşruiyeti güçlenmiştir.

2. İstanbul Hükümeti’nin siyasal etkisi fiilen sona yaklaşmıştır.

3. İtilaf Devletleri Ankara Hükümeti’yle doğrudan diplomatik ilişki kurmak zorunda kalmıştır.

Bu sebeple Büyük Taarruz: Askerî savaşın diplomatik savaşa dönüşüm noktasıdır. Mudanya bunun diplomatik sonucudur. Lozan ise bunun hukukî ve uluslararası sonucu olmuştur.

18. BÜYÜK TAARRUZ’DAN CUMHURİYET’E

Nutuk‘un büyük tarihsel anlatısı içinde Büyük Taarruz’u şu zincirin içine yerleştirmek mümkündür:

Millî irade

↓

TBMM’nin açılması

↓

Düzenli ordu

↓

Sakarya Zaferi

↓

Büyük Taarruz

↓

Başkomutanlık Meydan Muharebesi

↓

İzmir’in kurtuluşu

↓

Mudanya

↓

Saltanatın kaldırılması

↓

Lozan

↓

Cumhuriyet

Bu sebeple Büyük Taarruz’un tarihsel anlamı yalnızca “Yunan ordusunun yenilmesi” değildir.

Asıl anlam: Millî egemenlik iddiasının askerî güç tarafından kesinleştirilmesidir.

19. ELEŞTİREL DEĞERLENDİRME: “TEK KAHRAMAN” ANLATISI MI, “MİLLET-ORDU” ANLATISI MI?

Nutuk‘un merkezinde Mustafa Kemal yer almaktadır. Ancak metin dikkatli okunduğunda zaferin yalnızca Mustafa Kemal’in kişisel başarısı olarak sunulmadığı görülmektedir.

Mustafa Kemal özellikle: Türk milleti, Türk ordusu, Türk subayları, komuta heyeti üzerinde durmaktadır. Nitekim zafer değerlendirmesinde harekâtı Türk ordusu ile Türk subay ve komuta heyetinin “yüksek kudret ve kahramanlığı” ile ilişkilendirmiştir.

Dolayısıyla daha doğru okuma şudur: Mustafa Kemal merkezli fakat ordu-millet bütünlüğünü vurgulayan bir zafer anlatısı.

Eleştirel tarihçi ise bu anlatıyı daha da genişletmelidir: Mustafa Kemal + komuta heyeti + subaylar + askerler + TBMM + lojistik sistem + Anadolu halkı + ekonomik fedakârlık + diplomasi birlikte değerlendirilmelidir.

20. BÜYÜK TAARRUZ’UN TARİHSEL ANLAMI

Büyük Taarruz’u dört farklı düzeyde değerlendirmek mümkündür.

Askerî düzey

Yunan ordusunun ana kuvvetlerinin imhası ve Anadolu’dan çıkarılması.

Siyasal düzey

TBMM Hükümeti’nin siyasal meşruiyetinin kesinleşmesi.

Sosyolojik düzey

“Millet” kavramının siyasal özne olarak güçlenmesi.

Sembolik düzey

Kurtuluş, bağımsızlık ve egemenlik hafızasının oluşması.

Bu dört düzey birbirinden bağımsız değildir. Tam tersine: Askerî zafer → siyasal meşruiyet → toplumsal bütünleşme → devletleşme aşamalarını meydana getirir.

SONUÇ

Nutuk‘ta Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Millî Mücadele’nin sadece askerî sonucu olarak değil, Türk milletinin bağımsızlık iradesinin tarihsel ve siyasal olarak kesinleştiği aşama olarak kurgulanmıştır.

26 Ağustos 1922’de Kocatepe’den başlayan harekât, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da stratejik kesinliğe ulaşmış, 1 Eylül’deki takip emriyle İzmir’e doğru ilerlemiş ve 9 Eylül’de İzmir’in kurtuluşuyla işgalin askerî boyutunu fiilen sona erdirmiştir.

Fakat Nutuk açısından Büyük Taarruz’un gerçek anlamı yalnızca burada değildir.

Büyük Taarruz: bir askerî operasyon, aynı zamanda bir devletleşme, bir egemenlik mücadelesi, bir toplumsal seferberlik, bir tarihsel hafıza olayı ve nihayet Cumhuriyet’in kuruluş anlatısının merkezî sembollerinden biridir.

30 Ağustos’un Dumlupınar’da kesin sonuç yaratması, Kocatepe’nin karar mekânına dönüşmesi, “Akdeniz”in kurtuluş hedefinin sembolü haline gelmesi ve “Başkomutanlık” kavramının Mustafa Kemal’in liderliğiyle özdeşleşmesi, savaş coğrafyasının aynı zamanda siyasal ve kültürel hafızanın coğrafyasına dönüştüğünü göstermektedir.

Bu sebeple Büyük Taarruz’u yalnızca “26 Ağustos–9 Eylül 1922 tarihleri arasındaki askerî harekât” olarak okumak eksik kalır.

Daha kapsamlı tarihsel yorum şudur: Büyük Taarruz, Anadolu’daki işgal düzenini askerî olarak yıkan; TBMM’nin egemenlik iddiasını fiilen doğrulayan; millet, ordu ve meclis arasındaki siyasal-toplumsal bütünleşmeyi güçlendiren ve yeni Türk devletinin kuruluşuna giden yolu açan tarihsel kırılmadır.

Nutuk ise bu kırılmayı yalnızca anlatmamış; ona anlam vermiş, kişilerini sınıflandırmış, sembollerini üretmiş ve gelecek kuşakların hatırlayacağı bir kurucu tarih çerçevesine yerleştirmiştir.

Dolayısıyla eleştirel tarih bakımından Nutuk‘un Büyük Taarruz anlatısının en önemli özelliği, “ne oldu?” sorusunun yanında “bu olay nasıl hatırlanmalıdır?” sorusuna da cevap vermesidir.

KAYNAKÇA

Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt: II 1920-1927, MEB Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969.

Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş 1912–1922 ve Sonrası, İnsel Yayınları, İstanbul, 1970.

Fahrettin Altay, İstiklal Harbimizde Süvari Kolordusu, İnsel Yayınları, İstanbul, 1949.

Asım Gündüz, Hatıralarım, Dinleyen ve Yazan: İhsan Ilgar, Kervan Kitapçılık, İstanbul, 1973.

İsmet İnönü, Hatıralar, Cilt 1, Yayına hazırlayan: Sabahattin Selek, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1985.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 1 nci Kitap, Büyük Taarruza Hazırlık ve Büyük Taarruz (10 Ekim 1921-31 Temmuz 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1994.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 2 nci Kitap, Büyük Taarruz (1-31 Temmuz 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 3 nci Kitap, Büyük Taarruzda Takip Harekâtı (31 Ağustos-18 Eylül 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995.

Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, “Türk İstiklal Harbi Büyük Taarruz (26-30 Ağustos 1922)” Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 97 (Ocak 1994), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1994

Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, “Büyük Taarruz’da Takip Harekâtı (31Ağustos-18 Eylül 1922)” Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 98 (Haziran 1994), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995

Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, 2 Eylül 1338 (1922), No: 596, s.1, sütun:4-6

Şerafettin Turan, Atatürk, Gazi Mustafa Kemal, Atatürk Ansiklopedisi, 21 Aralık 2020

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/4899/Atat%C3%BCrk,-Gazi-Mustafa-Kemal-(1881-10-Kas%C4%B1m-1938)

Temuçin Faik Ertan, Atatürk’ün Nutuk Adlı Eseri, Atatürk Ansiklopedisi, 31 Aralık 2020

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/878/Atat%C3%BCrk%E2%80%99%C3%BCn-Nutuk-Adl%C4%B1-Eseri

Zafer Koylu, Büyük Taarruz, Atatürk Ansiklopedisi, 26 Ekim 2025https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/4929/B%C3%BCy%C3%BCk-Taarruz

Continue Reading

En Çok Okunanlar