Connect with us

Mustafa Kemal Atatürk

GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN KONYA TÜRK OCAĞI’NDA YAPTIĞI KONUŞMA

Published

on

(20 Mart 1923)

GİRİŞ

Türk Ocakları, Osmanlı Devleti’nin çok milletli sosyal yapısında Türklük bilincinin artması sonucunda bir kültür derneği olarak İkinci Meşrutiyet döneminde 25 Mart 1912’de İstanbul’da kurulmuştur.

Türk Ocakları; Türk tarihi, dili ve sanatının bilimsel yöntemlerle incelenmesi, gelişmesi ve yaygınlaşması için faaliyetlerde bulunmuş; millî kültür unsurlarının genç kuşaklara aktarılmasına öncülük etmiştir.

İmparatorluktan millî devlete geçiş döneminde Türk Ocakları, Türk halkının birlik ve beraberlik duygularını ortaya çıkaran çalışmalarda bulunmuş, Millî Mücadele sırasında bütün üyeleriyle birlikte Gazi Mustafa Kemal’in yanında yer almıştır. Cumhuriyet döneminde millî devletin kuruluşuna katkıda bulunan Türk Ocaklarının Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın da yardımlarıyla şube ve üye sayısı hızla artmıştır. Türk Ocakları, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın ziyaretlerine, konuşmalarına ev sahipliği yapmış ve Türk İnkılabının en büyük destekçisi olmuştur.

Gazi Mustafa Kemal Paşa, Türk Ocakları şubelerine yaptığı ziyaretlerde millî birlik, kültür, dil, din, tarih, ekonomi, eğitim, inkılaplar ve sağlık gibi konularda konuşmalar yapmıştır.

Mersin’deki ziyaretlerini bitiren Gazi Mustafa Kemal, eşi ve beraberindeki heyetle birlikte Konya’ya hareket etmiş, 20 Mart 1923’te Konya’ya gelmiştir. Üç gün Konya’da kalan Gazi Mustafa Kemal, bu sürede birincisi Hükumet Konağı’nda, ikincisi Türk Ocağı’nda, üçüncüsü Hilal-i Ahmer Hanımlar Şubesinin çay ziyafetinde ve dördüncüsü Sultani Mektebi’nde olmak üzere dört önemli konuşma yapmıştır.

Konyalı gençler, 20 Mart 1923 gecesi Türk Ocağı’nda çay ziyafeti düzenleyerek Gazi’yi davet etmişlerdir. Bu daveti memnunlukla kabul eden Gazi Mustafa Kemal, beraberinde eşi Latife Hanım, Kılıç Ali, Salih Bozok, İsmail Habib Sevük, Recep Zühtü ve yaveri olduğu hâlde alkışlar arasında Türk Ocağı Salonu’na gelmiştir.

Konya Türk Ocağı Reisi Süreyya Bey tarafından yapılan kısa fakat azimli bir “Hoş Geldiniz!” konuşmasında, Gazi Paşa’nın inkılaptaki ulvi himmeti üzerinde ısrar edilerek bu milletin asırlardan beri taçlı ve taçsız birtakım şahsın esir ve eciri olarak yaşadığı, bundan kurtulmak için kendisine yol gösteren olmadığı, nihayet bu çıkmaz yola Millet Meclisi’nin başında bulunan Gazi Paşa’nın bir nihayet verdiği, yapılan mesut inkılabın neticesine kadar icap ederse gençliğin canını vermekte Paşa’nın küçücük bir işaretiyle tereddüt etmeyeceği, harpte olduğu gibi bu sahada da kanını akıtmaktan çekinmeyeceği bildirilmiştir. Bu konuşmaya Gazi Paşa Hazretleri aşağıdaki heyecanlı ve kudretli hitabe ile mukabelede bulunmuşlardır.

Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın, 20 Mart 1923’te Konya Türk Ocağı’nda yaptığı konuşma Osmanlı Türkçesi ile Hâkimiyet-i Milliye Gazetesinin, 26 Mart 1923 tarih ve 773 numaralı nüshasında, s. 1, sütun: 5-6 ve s. 2, sütun: 1-6’da yayımlanmıştır.  Gazi Paşa’nın yaptığı konuşma çeviri yazı olarak aşağıda sunulmuştur.

—***—

GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN KONYA TÜRK OCAĞI’NDA YAPTIĞI KONUŞMA

“Muhterem gençler,

Türk Ocağı namına hakkımda söylenen sözlerden ve izhar olunan muhabbet ve emniyetten dolayı ocak azay-ı kiramına [değerli üyelerine]  suret-i mahsusada [özel olarak]  teşekkür ederim.

Arkadaşlar,

Hakikaten bu millet asırlarca kendi arzusu hilâfında, milletin amal ve menafi hilâfında olarak sevk ve idare edilmiş, millet hiçbir devre-i tarihiyede meftur [yaratılmış] olduğu kabiliyeti inkişaf ettirecek saha-i mesaiye malik olamamıştır. Ve bu adem-i mazhariyet [mazhar olamamak] yüzünden birçok felâketlerin zebunu [zayıfı, güçsüzü, acizi]  kalmıştır. O acı felâketler, milleti mevte kadar isal edebilecek mahiyeti haizdi. Şayan-ı teşekkürdür ki en son ölüm darbeleri millette en hayati intibahları tevlide medar oldu. Ancak o sayededir ki, üç buçuk dört senedir milletin hemahenk [uygun, ahenkli] mesaisi neticesindedir ki millet cümlemizi memnuniyette, dünyayı hayrette, düşmanları dehşette bırakan muzafferiyata, muvaffakiyata ve tevfikiyata mazhar oldu. Bizi kendi benliğimize sahip yapan bu intibaha [uyanışa], bize kendimizi bulduran bu hakiki teyakkuza [uyanıklığa] daha evvel malik bulunsa idik, daha eskiden kendi mevcudiyetimiz, kendi selâmetimiz, kendi gayemiz için çalışmış olsaydık, bugünkü netice daha parlak olur ve biz son badirelere düşmeyerek dünyanın en bahtiyar milleti olurduk. Milletimiz en yüksek derece-i temeddünde [medenileşmede], en parlak mertebe-i kemalde, en şanlı izzet-i ikbalde iken, diğer birtakım milletler ancak milletimizin darebatı [darbeleri] karşısında kendi benliklerini bularak o darebatı geçirdikten sonra bugünkü vaziyetlerini bulmuşlar, biz ise onlardaki intibaha bedel, çok derin gafletler içinde puyan [koşan] olup gelmişizdir.

Arkadaşlar,

Her yerde söylüyoruz, her yerde söylüyor ve tekrar ediyoruz, milletin bugünkü muzafferiyatı pek parlak olmakla beraber henüz milletimizi hakiki hâlasa mazhar kılmamıştır. Belki bundan sonraki mesaimiz, zafer-i istihsalde olduğu gibi aynı himmetle, aynı fedakârlıkla yapılacak mesai neticesindedir ki asıl gayeye vasıl olacağız. O gayeye varmak için de her şeyden evvel bizi şimdiye kadar gaflet içinde bırakan esbap ve avamili tahlil etmek, meydana çıkarmak, vird-i zeban [diline dolama, unutmama] etmek lâzımdır. Bu hakayiki, vicdan-ı milletin kulağına isal etmek, bu hakayiki milletin vicdanına iyice hakketmek [kazımak] için onları bir daha, beş daha söylemek, onları daima ve daima tekrar etmek lâzımdır. Milleti uzun asırlar gaflette bırakan esbab-ı mütenevvia [çeşitli sebepler] arasında hakiki noktayı, bir kelime ile ifade etmiş olmak için diyebilirim ki bütün sefaletlerimizin sebeb-i kat’isi zihniyet meselesidir. İnsanlar ve insanlardan mürekkep olan cemiyetler her şeyden evvel bütün fertleriyle sâlim bir zihniyete sahip olmalıdırlar. Zihniyeti zayıf, çürük, sakim [hasta], sehif [bozuk]  olan bir heyet-i içtimaiyenin bütün mesaisi hebadır. İtiraf mecburiyetindeyiz ki bütün İslâm Âlemi’nin cemiyat-i içtimaiyesinde hep yanlış zihniyetler hüküm sürdüğü içindir ki şarktan garba kadar İslâm memleketleri düşmanların ayakları altında çiğnenmiş ve düşmanların zincir-i esaretine geçmiştir.

Bu fikrimi izah etmek arzusuyla biraz daha tafsilat vermek isterim. Hepinizce malumdur ki, Cenab-ı Peygamber ahkâm-ı hususu tebliğe memur olduğu tarihte, etraf ülkelerde muhtelif akvam [kavimler] vardı. Din-i İslâm’ı bütün beşeriyete kabul ettirmek için, fisebilillah sell-i seyfeden [kılıç çeken]  mücahidin-i Arap, asırlarca yüksek medeniyetler yaşamış milli mazilerine ve örf ve ananelerine sahip birçok akvamı, Türkler, İraniler, Mısırlılar, Bizanslılar gibi akvamı az zamanda daire-i İslâmiyet’e aldılar. Yine fennen, ilmen, maddeten görüyorsunuz ki herhangi bir kavim yeni bir şey alınca, devleti bütün esasatiyle tekabbül [kabul]  etmekte, hazmetmekte, duçar-ı müşkülat oluyor. Daima uzun bir mazinin kendi mevcudiyetinde yaşadığını görüyor, daima asırlık medeniyetinin kendi bünye-i içtimaiyesinde takarrür [karar kılma, yerleşme] ettirdiği itiyadata [alışkanlıklara], itikadata [inançlara] merbut [bağlı] kalıyor ve böyle her yeni bir şey alan kavimlerde yeniyle eskisinin birbirine karıştığını, yeni şeyin esasatiyle kendinde mevcut eski esasatın mezcedildiğini [karıştırıldığını] görüyoruz. Bu kaide-i tabiiye, kabul-i İslâm eden milletlerde de aynen tecelli eyledi. Din-i mübin-i İslâm’ın çok ulvi, çok kıymetli, esasat ve hakayikini bu milletler olduğu gibi almamakta muannit [inatçı] bulundular. İslâmiyet’in ilk parlak devirlerinde mahsul-i mazi [geçmişin ürünü] olan adat-ı sakime [hastalıklı adetler] bir zaman için kendini göstermeye ve ika-ı nüfuza [nüfuz etmeye] muktedir olamamışsa da biraz sonra hakayik-i İslâmiye’ye temessük [tutunma, sarılma], esasat-ı İslâmiye’ye tevfik-i harekât etmekten ziyade mazinin mevrusatından [geçmişin miraslarından] olan adat [1] ve itikadatı dine karıştırmaya başlamışlardır.

Bu yüzden cemiyet-i İslâmiye’ye dâhil birtakım kavimler İslâm oldukları halde sükûta, sefalete, inhitata maruz kaldılar, mazilerinin sakim ve batıl itiyadat ve itikadatiyle İslamiyet’i teşviş [karıştırma, karmakarışık etme] ettikleri ve bu suretle hakikat-i İslâmiye’den uzaklaştıkları için kendilerini düşmanların esiri yaptılar.

Bu akvam-ı İslâmiye’nin içinde bizim milletimiz olan Türkler ananat ve teamül-i milli itibariyle sakim şeylere malik değillerdi. Türk ananat-ı içtimaiyesinin pek çoğu hakikat-i İslâmiye’ye mutabık veya yakındı. Lakin Türkler bulundukları saha, yaşadıkları menatık [bölgeler] itibariyle bir taraftan İran, diğer taraftan Arap ve Bizans milletleriyle hâl-i temasta idiler. Şüphe yok ki, temasların milletler üzerinde tesirleri görülür. Türklerin temas ettiği milletler o zamanki medeniyetleri ise tefessühe [çürümeye, bozulmaya] başlamıştı. Türkler bu milletlerin sakim adatından [hastalıklı âdetlerinden], fena cihetlerinden müteessir olmaktan men-i nefs [kendini koruma] edememişlerdir. Bu hâl kendilerinden müşevveş [karışık, düzensiz, karmakarışık], gayr-i ilmî, gayr-i insanî zihniyetler tevlidinden hâli kalmamıştır. İşte sükûtumuzun belli başlı sebeplerinden birini bu nokta teşkil ediyor.

Yine biliyorsunuz ki İslam Âlemi’ne dâhil cemiyat ile Âlem-i Hristiyaniyet kitleleri arasında birbirini kâfir gören bir husumet mevcuttur. İslamlar, Hristiyanların, Hristiyanlar İslamların ebedî düşmanları oldular. Birbirlerine kâfir, mutaassıp nazarıyla baktılar. İki dünya yekdiğeriyle asırlardan beri bu taassup ve husumetle yaşadı. Bu husumetin neticesidir ki İslam Âlemi garbın her asır bir şekil ve reng-i nevin [yepyeni renk] alan terakkiyatından uzak kalmıştı. Çünkü ehl-i İslam o terakkiyata adem-i tenezzülle [tenezzül etmeksizin], nefretle bakıyordu, aynı zamanda, iki kitle arasında uzun asırlardır devam eden husumet ilcasiyle [mecbur etmesiyle, zorlamasıyla] İslam Alemi silahını bir an elinden bırakmamak mecburiyetinde bulunuyordu. İşte silahla bu iştigal [meşguliyet]     daimî, hissî husumetle garbın teceddütatına [yenilenmelerine, yeniliklerine] adem-i iltifat [iltifat etmemek], inhitatımızın [düşüşümüzün, çöküşümüzün] esbap ve avamilinden diğer mühim bir sebebini teşkil eder. Bu saydığım sebeplerden başka asıl bizim milletin, bilhassa münevveranımızın çok dikkatle, çok ehemmiyetle nazar-ı itibara alacağı bir sebep vardır ve bence bu sebep şimdiye kadar terakki edemeyişimizin, en son kademede kalışımızın, unutmayalım, memleketimizin baştanbaşa bir harabe oluşunun sebeb-i aslisidir. İnhitatımızın bu ana sebebini şu nokta teşkil ediyor: İslam Âlemi iki sınıf ayrı heyetlerden mürekkeptir. Biri ekseriyeti teşkil eden avam, diğeri ekalliyeti teşkil eden münevveran. Bozuk zihniyetli milletlerde ekseriyet-i azime başka hedefe, münevver denen sınıf başka zihniyete maliktir. Bu iki sınıf arasında zıddiyet-i tamme [tam zıtlık], muhalefet-i tamme [tam muhalefet] vardır. Münevveran kitle-i asliyeyi kendi hedefine sevk etmek ister,  kitle-i halk ve avam ise bu sınıf-ı münevvere tâbi olmak istemez, o da başka bir istikamet tayinine çalışır. Sınıf-ı münevver telkinle, irşatla kitle-i ekseriyeti kendi maksadına göre iknaya muvaffak olamayınca, başka vasıtalara tevessül eder, halka tahakküm ve tecerrübe [zor kullanma] başlar, halkı istibdatta bulundurmaya kalkar.  Artık burada asıl tahlil-i noktaya geldik. Halkı ne birinci usul ile ne de tahakküm ve istibdat ile kendi hedefimize sürüklemeye muvaffak olamadığımızı görüyoruz, neden?

Arkadaşlar,

Bunda muvaffak olmak için münevver sınıfla halkın zihniyet ve hedefi arasında tabii bir intibak olmak lazımdır. Yani sınıf-ı münevverin halka telkin edeceği mefkûreler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı. Hâlbuki bizde böyle mi olmuştur. O münevverlerin telkinleri milletimizin amik-i ruhundan [ruhunun derinliğinden] alınmış mefkûreler midir?

Şüphesiz hayır, münevverlerimiz içinde çok iyi düşünenler vardır. Fakat umumiyet itibariyle şu hatamız da vardır ki tetkikat [incelemelerimize] ve tetebbuatımıza [araşrtırmalarımıza] zemin olarak alelekser [çoğunlukla] kendi memleketimizi, kendi tarihimizi, kendi ananelerimizi, kendi hususiyetlerimizi ve ihtiyaçlarımızı almayız. Münevverlerimiz belki bütün cihanı, bütün diğer milletleri tanır, lakin kendimizi bilmeyiz.

Münevverlerimiz milletimi en mesut millet yapayım der, başka milletler nasıl olmuşsa onu da aynen öyle yapalım der. Lakin düşünmeliyiz ki, böyle bir nazariye hiçbir devirde muvaffak olmuş değildir. Bir millet için saadet olan bir şey, diğer millet için felaket olabilir. Aynı esbap ve şerait birini mesut ettiği hâlde diğerini bedbaht edebilir. Onun için bu millete gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü ilminden, keşfiyatından, terakkiyatından istifade edelim, lakin unutmayalım ki asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz.

Milletimizin tarihini, ruhunu, ananatını sahih, sâlim, dürüst bir nazarla görmeliyiz. İtiraf edelim ki hâlâ ve hâlâ münevveranımızın gençleri arasında halk ve avama tetabuk [uygunluk] muhakkak değildir. Memleketi kurtarmak için bu iki zihniyet arasındaki ayrılığı durdurmak, yürümeye başlamadan evvel bu iki zihniyet arasındaki tetabuku [uygunluğu]  tevlit etmek lazımdır. Bunun için de biraz avam kitlesinin yürümesini tacil [hızlandırma, çabuklaştırma] etmesi, biraz da münevverlerin çok hızlı gitmemesi lazımdır. Lakin halka yaklaşmak ve halkla kaynaşmak daha çok ve daha ziyade münevverlere teveccüh [düşen] eden bir vazifedir.

Gençlerimiz ve münevverlerimiz ne için yürüdüklerini ve ne yapacaklarını evvela kendi dimağlarında iyice takarrür [kararlaştırma] ettirmeli, onları halk tarafından iyice kabil-i hazım [hazmedilebilir]  ve kabil-i kabul [kabul edilebilir] bir hâle getirmeli, onları ancak ondan sonra ortaya atmalıdır. Ben çok ümitvarım ki gençlerimiz bunu yapacak derecede yetişkindir. Biliyorum ki ihtiyarlarımız gibi gençlerimizin de tecrübeleri vardır. Zira milletimizin yakın senelere ait gördüğü elim dersler, yakın senelerin en kesif vakayi ile meşbu [dolu]  oluşu, devrimizin gençlerini eski devrin ihtiyarları kadar ve belki onlardan fazla vakayiin şahidi, binaenaleyh gençlerimizi ihtiyarlar kadar tecrübe sahibi yaptı. Herhangi gencimiz yaşadığı devrin belki üç misli nispetinde vakaya şahit olduğu için, her gencimizi üç misli yaş sahibi addedebilir [sayabilir], onları da ihtiyarlar gibi tecrübeli telakki [kabul]  edebiliriz. Gençlerimizin gördükleri bu tecrübelerden istifade ederek faal, memlekete hadim ve azim ve imanla mücehhez [donanmış]   olarak vazifelerini bihakkın [hakkıyla, tamamıyla] ifa edeceklerine eminim.

Arkadaşlar,

Bizim halkımız çok temiz kalpli, çok asil ruhlu, terakkiye çok kabiliyetli bir halktır. Bu halk eğer bir defa muhataplarının samimiyetle kendilerine hadim olduklarına kani olursa her türlü hareketi derhal kabule amadedir. Bunun için gençlerin her şeyden evvel millete emniyet [güven] bahşetmesi [vermesi] lazımdır.

Bunun için de mefkûremizi vuzuhla [açıklıkla]  ifade etmeliyiz, onu imanla duymalı ve onu çok sebatkârane takip etmeliyiz. Şahsi menafimizden, hasis emellerimizden tecerrüde [vazgeçmeye, sıyrılmaya, uzaklaşmaya] ancak böyle canlı ve alevli mefkûre sayesinde muvaffak olacağız. Gençlerin kardeşleriyle, babalarıyla, tecrübedide [tecrübe sahibi] ihtiyarları, ruh-ı İslamiyet’e vakıf hakiki ulemay-ı kiramla beraber mesaisinde muvaffakiyete mazhar olacağı muhakkaktır.

Fakat bütün hüsn-i niyetlere, gösterilen bütün sebata, azim ve metanete, ibraz edilen bütün vahdet [birlik] ve tesanüte [dayanışmaya] rağmen yine en güzel, en musip [isabetli], en doğru zihniyetleri ve mefkûreleri bozmaya çalışacak insanlara tesadüf edilecektir. Öylelerine karşı bütün efrad-ı millet [millet fertleri]  çok şedit mukabelede bulunmalıdır. Hepimiz için öylelerine karşı kahir bir kitle-i vahdet şeklinde tecelli etmekliğimiz en zaruri bir lazıme-i vicdaniyedir.

Zira bu hususta müfsitlik yapacak insanlara müsamaha göstermek, alicenap ibraz etmek [alicenaplık göstermek] eser-i terbiye değil, belki bir milletin saadetine, şerefine, namusuna göz dikmiş insanlara müsamahadır ki, hiçbir vakit, hiçbir fert buna müsaade edemez. Hiç kimse buna müsaade etmek hakkına malik değildir ve siz de olmamalısınız (Alkışlar).

Arkadaşlar,

Bir milletin namuskâr bir mevcudiyet, şayan-ı hürmet bir mevki sahibi olması için o milletin yalnız âlim ve mütefennin [teknik bilgi sahibi, fen âlimi]  bulunması kâfi değildir. Her ilmin, her şeyin fevkinde bir hassaya sahip olması lazımdır ki, o da o milletin muayyen [belirli] ve müspet [olumlu]  bir seciyeye malik bulunmasıdır. Böyle bir seciyeye malik olmayan fertler ve böyle fertlerden mürekkep milletler hiçbir dakika hakiki bir devlet teşkil edemezler. Böyle milletler fesat ocağı olurlar. Şunun, bunun oyuncağı ve şunun bunun esiri olurlar. Benim bildiğime göre memleketimizde çok senelerden beri açılmış olan ve elan mukaddes ateşlerle yanan ve alevi her mensup olanın kalp ve vicdanını münevver kılan Türk Ocaklarının esas gayesi, millete böyle müspet bir seciye [karakter]  vermektir. Türk Ocakları, milletin harsı üzerinde mühim tesirler yapmalıdır. Zaten bunu yapıyorlar ve daha ziyade yapacaklardır. Biz milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok tekâsül [üşenme, tembellik, ilgisizlik] göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle telafiye çalışmalıyız. Bilirsiniz ki bir milliyet prensibi vardır, bir de bunu inhilale [dağılmaya] sevk eden nazariyat vardır. Lakin yine bilirsiniz ki milliyet nazariyesini, milliyet fikrini, milletlerdeki milliyet mefkûresini inhilale [çözülmeye, dağılmaya, erimeye] sai [çalışma, faaliyet] olan nazariyatın dünya üzerinde kabiliyet-i tatbikiyesi bulunamamıştır. Çünkü tarih, vukuat, hadisat ve müşahedat [gözlemler] hep insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin hâkim olduğunu göstermiştir ve milliyet prensibi aleyhindeki büyük mikyasta fiili tecrübelere rağmen yine milliyet hissinin öldürülemediği ve yine kuvvetle yaşadığı görülmektedir.

Bahusus bizim milletimiz, milliyetinden tegafül [bilmezden gelme]  edişinin çok acı cezalarını gördü. Osmanlı İmparatorluğu dâhilindeki akvam-ı muhtelife hep millî akidelere sarılarak, milliyet mefkûresinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimizin zaafa uğradığı anda bizi tahkir [hakaret etme], tezlil [hor görme] ettiler. Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış. Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, evvela biz kendi benliğimize hürmet edelim. Benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen bütün efal ve hareketimizle gösterelim, bilelim ki millî benliğini bilmeyen bu milletler başka milletlerin şikârıdır.

Mevcudiyet-i milliyemize düşman olanlarla dost olmayalım, böylelerine karşı bir Türk şairinin dediği gibi [karşı duvardaki levhayı işaret ederek] Türküm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi diyelim. Düşmanlarımıza bu hakikati ifade ettiğimiz gün, kanaatimize, mefkûremize, ikbâlimize yan bakan her ferdi düşman telakki ettiğimiz gün, millî benliğe uzanacak her eli şiddetle kırdığımız, milletin önüne dikilecek her haili [engeli] derhal devirdiğimiz gün, hâlas-ı hakikiye [gerçek kurtuluşa] vasıl olacağız ve sizler gibi münevver, azimli, imanlı gençler sayesinde bu hâlasa vasıl olacağımıza emin olabiliriz.” (Şiddetli alkışlar)

Paşa Hazretlerinin sürekli alkış tutanları içinde hitam bulan bu nutkunu müteakip Türk Ocağı azasından Operatör Eyüp Sabri Bey Paşa Hazretlerine tahriren okuduğu bir sual sordu.

Milletimizin inkılabına muhalefet eden ve kendini din irşadiyle mükellef telakki eyleyen bir sınıf var, bu sınıfa karşı ne gibi tedabir alınmıştır?

Mealinde olan bu suale Paşa Hazretleri yeniden ayağa kalkarak atideki cevabı verdiler:

“Bu suali soran arkadaşımızı müsaadeleriyle bir noktada tenkit edeceğim, sualleri mühimdir. Vuzuha [açıklığa] malik değildir. Evvela soruyorum. Bu suali sorarken bu ibham [belirsizlik, kapalılık] bulutlarına ne ihtiyaç vardı. Bu meseleden bahsederken adem-i vuzuha [muğlaklığa] sebep nedir? Biz bir şeyi vicdanen iyi yaptığımıza, sözlerimizin hakikat olduğuna kani isek onu olduğu gibi açık, vazıh, tereddüt ve ibhamdan [kapalılıktan] ari [uzak]  olarak bahsetmeliyiz. Ben kendilerinin sualini izah edeyim: Buyurdular ki bu millet esasen her şeye kabiliyetlidir, fakat bazı insanlar vardır ki hakikati idrak edecek kadar mütekâmil [olgun] değildir. Bu sebeple halkın saf vaziyetinden istifade ederek, halka muzır [zararlı, zarar veren] fikirler vererek, halk için müfsit [ifsat eden, bozan] mevkiinde kalabilirler, bunlara karşı tedbir var mıdır? Eğer sual böyle irat edilseydi, işte burada hazırun [hazır bulunanlar] içinde muhtelif mesleklerde bulunan arkadaşlar var, asker var, tüccar var, ulema var, vesair mesleklerden ve sınıflardan zevat var, şüphesiz hepimiz aynı kanaatte olduğumuzu söylerdik.

Her şeyden evvel şunu en iptidai [temel] bir hakikat-i diniye olarak bilelim ki bizim dinimizde bir sınıf-ı mahsus [özel sınıf]  yoktur. Ruhbaniyeti reddeden bir din inhisarı [tekelciliği] kabul etmez. Mesela ulema, behemehâl [mutlaka]  tenvir [aydınlatma] vazifesi ulemaya ait olmadıktan başka, dinimiz bunu katiyetle men eder. O hâlde biz diyemeyiz ki bizde bir sınıf-ı mahsus vardır. Diğerleri dinen tenvir hakkından mahrumdur, böyle telakki edersek kabahat bizde, bizim cehlimizdedir. Hoca olmak için, yani hakayik-i diniyeyi [dini hakikatleri] halka telkin etmek için, mutlaka kisve-i ilmiye [ilmi kisve]  şart değildir. Bizim ulvi dinimiz her Müslim ve Müslimiyeye amme taharrisini [ilmin araştırılmasını] farz kılıyor ve Müslim ve Müslime ümmeti tenvir [aydınlatmak] ile mükelleftir.

Efendiler,

Bir fikri daha tashih [düzeltmek]  etmek isterim, milletimiz içinde hakiki ulema, ulemamız içinde milletimizin bihakkın iftihar edebileceği âlimlerimiz vardır. Fakat bunlara mukabil kisve-i ilmiye altında hakikat-i ilimden uzak, lüzumu kadar taallüm [öğrenme, öğrenilme] edememiş, tarik-i ilimde [ilim yolunda]  layıkı kadar ilerleyememiş hoca kıyafetli cahiller de vardır. Bunların ikisini birbirine karıştırmamalıyız.

Seyahatlerimde birçok hakiki, münevver ulemamızla temas ettim. Onları en yeni terbiye-i ilmiye almış, sanki Avrupa’da tahsil etmiş bir seviyede gördüm. Ruh ve hakikat-i İslamiye’ye [İslam’ın ruh ve hakikatlerine] vakıf olan ulemamızın hepsi bu mertebe-i kemaldedir [olgun mertebededir]. Şüphesiz ki bu gibi ulemamızın karşısında imansız ve hain ulema da vardır, lakin bunları onlara karıştırmak musip [isabetli] olmaz.

Efendiler,

Hakiki ulema ile dine muzır [zararlı] ulemanın yekdiğerine karıştırılması Emeviler zamanında başlamıştır. Hazreti Peygamberin zaman-ı saadetlerinde, Peygamberimizin irtihalinden sonra Hulefay-ı Raşidin hazeratının zamanlarında, hep doğrudan doğruya Hazret-i Peygamberin irşadiyle [yol göstermesiyle] İslam olan Hulefay-ı Raşidinin tenviriyle [aydınlatmasıyla] selamette bulunan kitle-i ümmet arasında hakiki nezahet [temizlik], kalb-i hürmet, ulvi bir irtibat vardı. Vakta ki Muaviye ile Hazret-i Ali karşı karşıya geldiler, ne vakit ki Sıffin vakasında Muaviye’nin askerleri Kur’an-ı Kerim’i mızraklarına diktiler ve Hazret-i Ali’nin ordusunda bu suretle tereddüt ve zaaf husule getirdiler. İşte o zaman dine mefsedet [fesatlık, münafıklık, bozgunculuk], İslamlar arasına münaferet [nefret etme] girdi ve o zaman hak olan Kur’an, haksızlığı kabule vasıta yapıldı. En mütehakkim [zorba] hükümdarlardan olan Muaviye’nin nasıl bir hile neticesinde sıfat-ı hilafeti de takındığını biliyorsunuz. Ondan sonra bütün müstebit hükümdarlar hep dini alet ettiler, ihtiras ve istibdatlarını terviç [destekleme] için hep sınıf-ı ulemaya müracaat eylediler. Hakiki ulema, dini bütün âlimler hiçbir vakit bu müstebit tacidarlara inkıyat [boyun eğme, kendini teslim etme] etmediler, onların emirlerini dinlemediler, tehditlerinden korkmadılar. Bu gibi ulema kamçılar altında dövüldü, memleketlerinden sürüldü, zindanlarda çürütüldü, darağaçlarında asıldı. Lakin onlar yine o hükümdarların keyfine dini alet yapmadılar. Fakat hakikat-i hâlde âlim olmamakla beraber, sırf o kisvede bulundukları için âlim sanılan, menfaatine düşkün, haris [hırslı] ve imansız birtakım hocalar da vardı. Hükümdarlar işte bunları ele aldılar ve işte bunlar, muvafık-ı dindir [dine uygundur] diye fetvalar verdiler. İcap ettikçe yanlış hadisler bile uydurmaktan çekinmediler. İşte o tarihten beri saltanat tahtında oturan, saraylarda yaşayan, kendilerine halife namı veren müstebit hükümdarlar bu gibi hoca kıyafetli cerrarlara [dilencilere, arkasından sürükleyenlere] iltifat ve onları himaye ettiler. Hakiki ve imanlı ulema her vakit ve her devirde onların mebguzu [nefret edilmişi, sevilmemişi, düşmanı] oldu.

Üç buçuk dört sene evveline kadar berhayat [sağ, diri] olan Osmanlı hükümdarları da aynı şeyleri yapmışlar, aynı hud’alardan [aldatmalardan, oyunlardan, hilelerden, dalaverelerden] istifade etmişlerdi. Osmanlı tarihinden bu hususta uzun misaller ibrazına [göstermeye] lüzum yok, son Osmanlı hükümdarı Vahdettin’in harekâtı gözünüzün önündedir. Onun emriyledir ki, bile bile ölüme götürülen milleti kurtarmak isteyenler asi ilan edildi. Onun emriyle millet ve vatanı kurtarmak için kan döken aziz ordumuzun bağiler [serseriler] sürüsü olduğuna dair fetvalar veren ulema kıyafetli kimseler çıktı. Onlar bu fetvaları Yunan tayyareleriyle ordumuzun içine atıyorlardı. İşte bu noktada suali soran arkadaşımıza yerden göğe kadar hak veririm. Ulema içine böyle hainleri himaye, şeni [aşağılık, fena, kötü] hareketlerini şer’a tatbik, din kisvesi ve şeriat sözleriyle milleti izlal [küçük düşürme] ve iğfal [aldatma] eden âlimlerin-onlar için bu tabiri kullanmak istemem-böyle şerre alet olan insanların yüzündendir ki dört halifeden sonra din daima vasıta-i siyaset, vasıta-i menfaat, vasıta-i istibdat yapıldı. Bu hâl Osmanlı tarihinde böyle idi. Abbasiler, Emeviler zamanında böyle idi. Fakat şuray-ı enzar-ı tefekkürünüze [görüşlerinize] arz ederim ki böyle adi ve sefil hilelerle hükümdarlık yapan halifeler ve onlara dini alet yapmaya tenezzül eden sahte ve imansız âlimler tarihte daima rezil olmuşlar, terzil [rezil] edilmişler ve daima cezalarını görmüşlerdir. Devlet-i Abbasiye’nin sonuncusu biliyorsunuz ki bir Türk tarafından parçalanmıştı. Dini kendi ihtiraslarına alet yapan hükümdarlar ve onlara delalet [yol gösteren] eden hoca namlı hainler hep bu akıbete duçar olmuşlardır. Böyle yapan hulefa ve ulemanın arzularına muvaffak olamadıklarını tarih bize layetenahi [sonsuz] misallerle izah ve ispat etmektedir. Artık bu milletin ne öyle hükümdarlar, ne öyle âlimler görmeye tahammülü ve imkânı yoktur. Artık kimse öyle hoca kıyafetli sahte âlimlerin tezvirine ehemmiyet verecek değildir. En cahil olanlar bile o gibi adamların mahiyetini pekâlâ anlamaktadır. Fakat bu hususta tam bir emniyet sahibi olmaklığımız için bu intibahı [uyanışı], bu teyakkuzu [uyanıklığı], onlara karşı bu nefreti, halası hakiki anına kadar bütün kuvvetiyle hatta mütezayit [çoğalan, artan] bir azimle muhafaza ve idame etmeliyiz. Eğer onlara karşı benim şahsımdan bir şey anlamak isterseniz, derim ki ben şahsen onların düşmanıyım. Onların menfi [olumsuz] istikamette atacakları bir hatve [adım], yalnız benim şahsî imanıma değil, yalnız benim gayeme değil, o adım benim milletimin hayatıyla alakadar, o adım milletimin hayatına karşı bir kasıt, o adım milletimin kalbine havale edilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle hemfikir arkadaşlarımın yapacağı şey mutlaka ve mutlaka o adımı atanı tepelemektir. (Alkışlar)

Şüphe yok ki arkadaşlar, millet birçok fedakârlık birçok kan bahasına, en nihayet elde ettiği umde-i hayatiyesine kimseyi tecavüz ettirmiyecektir. Bugünkü hükümetin, meclisin, kanunların, Teşkilat-ı Esasiyenin mahiyet ve hikmeti hep bundan ibarettir.

Sizlere bunun da fevkinde [üzerinde, üstünde] bir söz söyleyeyim. Farz-ı mahal eğer bunu temin edecek kanunlar olmasa, bunu temin edecek meclis olmasa, öyle menfi adım atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam, yine tepeler ve yine öldürürüm.” (Şiddetli alkışlar) [2]

—***—

DİPNOTLAR

[1] Hâkimiyet-i Milliye, 26 Mart 1923, No: 773, s. 1, sütun: 5-6

[2] Hâkimiyet-i Milliye, 26 Mart 1923, No: 773, s. 2, sütun: 1-6

Türkler ve Zaferleri

FAHRETTİN ALTAY’IN HATIRALARINDA BÜYÜK TAARRUZ VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ

Published

on

Özet

Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Milli Mücadele’nin askerî bakımdan kesin sonuç üreten en önemli safhasıdır. 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da gerçekleşen Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve ardından gelen takip harekâtıyla Yunan ordusunun Anadolu’daki askerî varlığının tasfiyesine dönüşmüştür. Bu dönemde Fahrettin Altay Paşa’nın komuta ettiği 5. Süvari Kolordusu, Yunan ordusunun gerilerine sızarak ulaştırma ve haberleşme hatlarını kesmiş, çekilme yollarını tehdit etmiş ve takip harekâtında belirleyici bir rol üstlenmiştir.

Bu makalenin amacı, Büyük Taarruz’u yalnızca bir askerî zafer olarak değil, mekân, insan, kurum, komuta, lojistik, hafıza, sembol ve siyasal meşruiyet ilişkileri içerisinde incelemektir. Çalışmanın temel birincil kaynağı Fahrettin Altay’ın 10 Yıl Savaş ve Sonrası, 1912–1922 adlı hatıratıdır. Altay’ın anlatısı, doğrudan olayların içinde bulunmuş bir kolordu komutanının tanıklığı olması bakımından büyük değer taşımaktadır. Bununla birlikte hatıratın olaylardan yıllar sonra kaleme alınmış olması, kişisel hafıza, seçici hatırlama, kendini konumlandırma ve geriye dönük anlamlandırma sorunlarını da beraberinde getirmektedir.

Makalenin temel tezi, Altay’ın hatıralarında Büyük Taarruz’un yalnızca cephede kazanılmış bir muharebe olarak değil, sürat, hareketlilik, coğrafyaya hâkimiyet, komuta koordinasyonu, askerî disiplin ve millî iradenin birleşmesiyle ortaya çıkan stratejik bir dönüşüm olarak temsil edildiğidir. Özellikle süvari, Altay’ın anlatısında klasik bir savaş sınıfı olmaktan çıkarak hareket, haberleşme, kuşatma, psikolojik üstünlük ve stratejik derinlik kavramlarının taşıyıcısı hâline gelmiştir.

Anahtar Kelimeler: Fahrettin Altay, Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi, 5. Süvari Kolordusu, Dumlupınar, Kocatepe, Sincanlı Ovası, askerî tarih, tarihsel coğrafya, Millî Mücadele, hatırat, eleştirel tarih.

GİRİŞ

26 Ağustos 1922 sabahı başlayan Büyük Taarruz, Millî Mücadele’nin askerî kaderini değiştiren bir stratejik harekât olmuştur. Türk ordusu yaklaşık bir yıl boyunca Sakarya Zaferi sonrasında yeniden teşkilatlanmış, insan gücü, silah, mühimmat, iaşe ve ulaştırma bakımından eksikliklerini gidermeye çalışmış ve kesin sonuçlu bir taarruz için hazırlanmıştır. 26 Ağustos’ta başlayan harekât 30 Ağustos’taki Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile kesin bir aşamaya ulaşmış; 1 Eylül’de verilen takip emriyle Yunan ordusunun Anadolu’dan çıkarılması hedefi doğrudan takip harekâtına dönüşmüştür. Resmî askerî tarih anlatılarında Büyük Taarruz’un planında baskın, kuvvetlerin belirli bir bölgede yoğunlaştırılması ve Yunan ordusunun geri çekilme yollarının kesilmesi temel unsurlar arasında gösterilmektedir.

Bu olayın hatırat kaynakları içerisindeki önemli tanıklarından biri Fahrettin Altay’dır. Altay, savaşın doğrudan karar ve uygulama mekanizmalarından birinin içinde yer almış; 5. Süvari Kolordusu’na komuta etmiştir. Dolayısıyla onun anlatısı yalnızca “savaşı gören” bir kişinin tanıklığı değildir. Altay aynı zamanda savaşın planlanması, birliklerin intikali, süvari harekâtı, düşman gerisine sızma ve takip safhasının komutanlarından biridir.

Altay’ın hatıratının özel niteliği, kendisinin de ifade ettiği üzere, gördüklerini ve yaşadıklarını tarih sırasıyla aktarma iddiasıdır. Bununla birlikte tarihçinin görevi, hatıratın “gerçeği söylediği” varsayımından hareket etmek değil, hatıratın nasıl bir gerçeklik kurduğunu sorgulamaktır. Bu sebeple Altay’ın anlatısı üç düzlemde okunmalıdır:

  1. Olayın kendisi,
  2. Olayın Altay tarafından hatırlanışı,
  3. O hatırlamanın sonraki kuşaklara hangi anlamı aktardığı.

Bu üç düzlem birbirinden ayrılmadığında hatırat ile tarihsel gerçeklik birbirine indirgenmiş olur.

1. FAHRETTİN ALTAY’IN HATIRATINDA TARİHSEL TANIKLIK VE HAFIZA

Fahrettin Altay’ın 10 Yıl Savaş ve Sonrası adlı eseri, Balkan Savaşları’ndan Millî Mücadele’nin sonuna kadar uzanan geniş bir askerî-siyasî tecrübe alanını kapsamaktadır.

Altay’ın hatıraları, geleneksel savaş tarihinden farklı olarak yalnızca “hangi birlik nerede savaştı?” sorusuna cevap vermemektedir. Komutanların davranışları, askerlerin psikolojisi, ulaşım sorunları, coğrafî şartlar, haberleşme, yerel halkın tutumu ve komutanlar arasındaki ilişkiler anlatının içerisinde yer almaktadır.

Bu durum hatıratı sosyal tarih açısından da önemli hâle getirmektedir. Ancak hatıratın temel sınırlılığı unutulmamalıdır: Hatıra, olayın kendisi değildir.

Altay 1922’de yaşadığı olayları daha sonraki yıllarda yeniden kurmaktadır. Bu sebeple anlatı, olayların kronolojik sıralamasını korusa bile sonradan kazanılmış anlamların geçmişe aktarılması ihtimalini taşımaktadır.

Bu bakımdan Altay’ın hatıralarındaki “Büyük Zafer“, yalnızca 1922 yılındaki bir askerî sonuç değil, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra anlamı daha da belirginleşen bir tarihsel dönüm noktasıdır.

2. BÜYÜK TAARRUZ’UN STRATEJİK ARKA PLANI

Sakarya Meydan Muharebesi’nin ardından Türk ve Yunan orduları arasında yaklaşık bir yıllık bir hazırlık dönemi olmuştur. Bu dönem, yüzeysel olarak bir “bekleme dönemi” gibi görünse de gerçekte Türk ordusunun yeniden yapılanma dönemidir.

Türk tarafında üç temel problem bulunmaktadır: insan gücü, silah ve mühimmat, lojistik ve ulaştırma.

Bunlara bir de stratejik problem eklenmiştir: Kesin sonuçlu taarruz nerede yapılacaktır?

Büyük Taarruz’un başarısının temelinde, Yunan ordusunun savunma sisteminin belirli bir noktada aşılması ve Türk ordusunun esas kuvvetlerinin bu bölgede yoğunlaştırılması bulunmaktadır.

Resmî askerî kaynaklar, 26 Ağustos taarruzunda Türk ordusunun ağırlık merkezinin Afyonkarahisar’ın güneyindeki bölgede oluşturulduğunu ve Yunan ordusunun gerilerine yönelik süvari harekâtının planın tamamlayıcı unsuru olduğunu belirtmektedir.

Altay’ın hatıratındaki önemli meselelerden biri de bu stratejik tasarımın hareket unsurudur.

Süvari burada yalnızca piyadenin önünden giden bir kuvvet değildir.

Süvari: keşif + kuşatma + haberleşme kesme + ulaşım hatlarını tahrip + psikolojik baskı + takip görevlerinin tamamını üstlenmektedir.

3. TARİHSEL COĞRAFYA: AFYON–SİNCANLI–DUMLUPINAR HATTI

Büyük Taarruz’un anlaşılması için haritaya bakmak yeterli değildir; arazinin askerî davranış üzerindeki etkisinin incelenmesi gerekmektedir.

Afyonkarahisar, Dumlupınar, Sincanlı Ovası, Ahır Dağları, İlbulak Dağı ve Uşak istikameti, birbirinden bağımsız yerler değildir. Bunlar bir harekât coğrafyası meydana getirmektedir.

Türk stratejisinin önemli unsurlarından biri, Yunan ordusunun cephe hattını yalnızca önünden değil, arkasından da tehdit etmektir.

Bu noktada 5. Süvari Kolordusu’nun Ahır Dağları üzerinden geçirilmesi son derece önemlidir.

Altay’ın anlatısı, coğrafyanın askerî bir “engel” olmaktan çıkarılıp stratejik avantaja dönüştürüldüğünü göstermektedir. Süvarilerin sarp geçitlerden geçirilmesi, Yunan savunmasının beklemediği bir doğrultudan geriye sarkmayı mümkün kılmıştır. Altay’ın ilgili anlatısı 1970 baskısında özellikle 331–332. sayfalardaki bölümle ilişkilendirilmektedir. Nitekim Büyük Taarruz üzerine yapılan çalışmalarda da Altay’ın bu bölümüne atıf yapılmaktadır:

“Süvari Kolordusu da aynı gece hareketle 24 Ağustos akşamı kötü yollardan Sandıklı’ya vardı. Sandıklı’ya vardığımız zaman Afyon güneyindeki dağların hâkim tepelerinin düşman tarafından iyice tahkim edildi­ğini ve üstün kuvvetlerle tutulduğunu gördük.

Kafalarımız düşmanın açığını yakalayıp ve kahredici darbeyi bir an önce indirebilmenin çarelerini araştırmakla meşguldü, düşündüğümüz tek şey ise zaferdi.

Bundan önceki bir önemli olayda olduğu gibi bu sefer de gene keşif birliklerine görev verirken bir taraftan da kendim keşfe çıktım. Yaptığım bu keşifler sırasında Çiğiltepe batısında Ahir dağlarında ormanlık ve sarp arazide Yörük Mezarından geçerek Sinanpaşa Ovası’na inen bir patikanın mevcudiyetini öğrendim. Şunu da anlamıştım ki bu gedik düşman tarafından tahkim edilmekte ihmale uğramıştır.

Bu yolun Sinanpaşa Ovası’na çıktığı yerdeki Tokuşlar köyünde Haydar Ağa isminde birisi bizim 6. Tümen Komutanı Nazmi Beyle irtibatta bulunuyor, önemli haberleri bildiriyordu. Ona bir teğmen göndererek gediğin düşman tarafından nasıl muhafaza edildiğini sordurdum. Bir taraftan da Ordu Kumandanlığından piyadelerin cepheyi yarmalarına intizardan ise bu gece bu patikadan hareketime müsaade etmesini rica ettim. Muvafakat cevabını alınca da hiç vakit kaybetmeden I. Tümen ile 14. Tümeni birbiri ardından harekete geçirdim. 15 Kilometre gerideki 2. Tümen de bunları takip edecekti. Kılavuzların yardımı ile gece yürü­yüşüne koyularak süvari kolordusunun tek koldan ormanlık ve çok fena bir keçi yolundan ilerlemesi ve bu yürü­yüşü düşmandan saklayabilmek için ayrıca uğraşması hakikaten hayli güç oldu. I. Tümenin arkasında karargâh arkadaşlarımla giderken kolbaşına geçmek istedim, Uçurum ve karanlıklar arasında bu daracık yoldan ileri geçmem bile mesele oldu. Yolda keşiften dönmekte olan teğmene rastladım ve Haydar Ağadan aldığı bilgiyi sordum. Teğmenin anlattıklarından düşmanın yalnız gündüzleri bu gediği bir bölük süvari ile tuttuğu geceleri ise Sinanpaşa’ya çekildiği anlaşılıyordu. Sabahın erken saatlerinde I. Tümen kolbaşı vadinin ovaya çıktığı noktaya varmıştı, 14. Tümen de arkadan ilerlemekteydi.”

Burada tarihsel coğrafyanın temel ilkesi ortaya çıkmaktadır: Coğrafya savaşı belirlemez fakat savaşın mümkün olan ve olmayan hareketlerini belirler.

Ahır Dağları, Yunan açısından doğal koruma alanı olarak değerlendirilirken Türk komuta heyeti tarafından gizli geçiş güzergâhına dönüştürülmüştür.

Bu sebeple Büyük Taarruz’un başarısı yalnızca asker sayısıyla açıklanamaz.

4. 5. SÜVARİ KOLORDUSU VE FAHRETTİN ALTAY

Fahrettin Altay’ın anlatısının merkezinde 5. Süvari Kolordusu bulunmaktadır. Kolordunun görevi, klasik anlamda cephe savaşına katılmaktan çok daha geniştir.

Esas hedef: Yunan ordusunun gerisini parçalamaktır.

Bu sebeple Altay’ın askerî anlayışında “sürat” temel kavramlardan biridir.

Süvari: düşmanın haberleşmesini kesmek, demiryolunu tahrip etmek, köprüleri kullanılmaz hâle getirmek, telgraf hatlarını kesmek, çekilme yollarını kontrol etmek, düşman birlikleri arasında panik oluşturmak suretiyle Yunan ordusunun cephedeki direncini arkadan çözmeye başlamıştır.

Bu noktada 5. Süvari Kolordusu’nun harekâtı, modern savaşın “cephe” kavramının sınırlarını aşmaktadır. Savaş artık yalnızca iki ordunun karşı karşıya gelmesi değildir.

Cephe + cephe gerisi + ulaşım + haberleşme + psikoloji aynı savaş alanının parçaları hâline gelmiştir.

Altay’ın anlatısında süvari bu sistemin hareketli unsurudur.

5. 26 AĞUSTOS: BASKIN VE HAREKET

26 Ağustos sabahı Kocatepe’den başlayan taarruz, Türk ordusunun stratejik planının uygulamaya geçirilmesidir.

Resmî kaynaklara göre topçu ateşi erken saatlerde başlamış, ardından piyade birlikleri Yunan mevzilerine yönelmiştir. 5. Süvari Kolordusu ise Ahır Dağları’nı aşarak Yunan cephesinin gerisine sarkmıştır.

Bu durum iki ayrı hareketin birleşmesini ortaya çıkarmaktadır: Cepheden yarma ve geriden kuşatma.

Başarı bu ikisinin zamanlamasının birleşmesinden doğmuştur.

Altay’ın anlatısının askerî açıdan önemli yönlerinden biri, süvarilerin yalnızca düşmanla doğrudan çatışmaya girmediğini, savaşın iletişim ve ulaşım sistemini hedef aldığını göstermesidir.

Demiryolu burada stratejik bir semboldür. Demiryolu: ordu + ikmal + haberleşme + merkezî komuta + geri çekilme arasındaki bağlantıyı sağlayan damar konumundadır.

Bu damarın kesilmesi, Yunan ordusunun yalnızca fiziksel hareket kabiliyetini değil, komuta bütünlüğünü de zayıflatmıştır.

6. SİNCANLI OVASI: CEPHE GERİSİNİN SAVAŞ ALANINA DÖNÜŞMESİ

Süvari Kolordusu’nun Sincanlı Ovası’na çıkışı Büyük Taarruz’un en dikkat çekici harekâtlarından biridir.

Süvarilerin Yunan hatlarının arkasında görünmesi, düşmanın zihninde savaş alanının sınırlarını ortadan kaldırmıştır.

Artık Yunan askeri için güvenli bir “arka” bulunmamaktadır. Bu durum askerî psikoloji açısından önemlidir.

Çünkü bir ordunun savaşma gücü yalnızca silah ve asker sayısıyla değil, kaçış ve ikmal ihtimaline duyduğu güvenle de ilgilidir.

Süvari baskısı: güven duygusunu → belirsizliğe, düzeni → paniğe, geri çekilmeyi → dağılmaya dönüştürmüştür.

Altay’ın hatıralarında süvarinin hareketi bu sebeple yalnızca taktik bir başarı değildir. Bu aynı zamanda psikolojik savaştır.

7. DUMLUPINAR VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ

26 Ağustos’taki yarma harekâtının ardından 27–29 Ağustos günlerinde Türk ordusunun hedefi, Yunan kuvvetlerinin düzenli biçimde geri çekilerek yeni bir savunma hattı kurmasını engellemektir.

30 Ağustos’ta Dumlupınar çevresinde savaş kesin sonuç aşamasına ulaşmıştır.

Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin stratejik anlamı, Yunan ordusunun ana kuvvetlerinin imha veya esir edilmesiyle ortaya çıkmıştır. 26–30 Ağustos arasındaki harekâtın temel stratejisi düşmanın ana kuvvetlerini imha etmektir ve 30 Ağustos’ta bu hedef gerçekleşmiştir.

Bu sebeple 30 Ağustos’u yalnızca “bir muharebe günü” olarak değerlendirmek eksiktir.

30 Ağustos: Büyük Taarruz’un askerî sonucunun kesinleştiği gün olduğu kadar, Yunan ordusunun Anadolu’da stratejik üstünlüğünün sona erdiği gündür.

8. “BAŞKOMUTANLIK” KAVRAMININ SİYASAL VE SEMBOLİK ANLAMI

Başkomutanlık Meydan Muharebesi” adı yalnızca askerî bir isim değildir. Başkomutanlık kavramı, savaşın askerî ve siyasî iktidarının tek bir stratejik merkezde birleşmesini temsil etmektedir.

Bu merkez Mustafa Kemal Paşa’dır.

Fakat burada eleştirel tarih açısından önemli bir ayrım yapılmalıdır.

Zaferi yalnızca Mustafa Kemal’in şahsî iradesine indirgemek tarihsel süreci basitleştirir.

Çünkü savaşın gerçek yapısında: Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Fahrettin Altay Paşa, Nurettin Paşa, Yakup Şevki Paşa, kolordu ve tümen komutanları, kurmay subaylar, erler, TBMM, cephe gerisindeki lojistik örgütlenme, Anadolu halkının üretim ve taşıma kapasitesi birlikte bulunmaktadır.

Resmî kaynaklar da Büyük Taarruz sırasında Genelkurmay Başkanlığını Fevzi Çakmak’ın, Batı Cephesi Komutanlığını İsmet İnönü’nün, 1. Orduyu Nurettin Paşa’nın, 2. Orduyu Yakup Şevki Paşa’nın ve Süvari Kolordusu’nu Fahrettin Altay’ın yönettiğini belirtmektedir.

Dolayısıyla Başkomutanlık kavramı, tek kişilik bir savaş değil, merkezî stratejik komuta ile kolektif askerî uygulamanın birleşimidir.

9. KİŞİLER VE TEMSİL ETTİKLERİ ANLAYIŞLAR

a. Mustafa Kemal Paşa: Stratejik irade

Altay’ın hatıralarındaki Mustafa Kemal, yalnızca emir veren bir başkomutan değildir.

O: risk alan, karar veren, coğrafyayı değerlendiren, komutanlar arasında koordinasyon sağlayan, zamanlamayı belirleyen bir stratejik aktör olarak görünmektedir.

Büyük Taarruz’un resmî tarih anlatılarında da Mustafa Kemal’in Kocatepe’den başlayarak savaşın kritik aşamalarında cepheye yakın biçimde harekâtı yönettiği vurgulanmaktadır.

b. Fevzi Paşa: Kurmay akıl

Fevzi Çakmak, ordunun genel stratejisinin ve kurmay koordinasyonunun temsilcisidir. Bu sebeple zaferin yalnızca ön cephedeki cesaretle değil, kurmay planlamasıyla da ilişkili olduğu görülmektedir.

c. İsmet Paşa: Cephe koordinasyonu

İsmet Paşa’nın rolü, farklı orduların ve birliklerin ortak strateji içerisinde hareket ettirilmesidir. Bu bakımdan “cephe komutanlığı“, stratejik kararın operasyonel düzeye aktarılması anlamına gelir.

d. Fahrettin Altay: Hareketli savaş

Altay’ın temsil ettiği temel askerî değer: hareket kabiliyetidir.

Süvari, onun anlatısında disiplinli, hızlı ve coğrafyaya uyum sağlayan bir kuvvet olarak ortaya çıkmaktadır.

e. Mehmetçik: Kolektif fedakârlık

Hatıratın insanî boyutunda asker, yalnızca “mevcut” değildir. Asker: yürür, savaşır, açlık ve yorgunlukla mücadele eder, süngü hücumuna katılır, ölür veya yaralanır.

Bu sebeple zafer anlatısının toplumsal temeli, subay kadrosunun ötesinde erlerin fiziksel dayanıklılığıdır.

10. KAVRAMLAR VE SEMBOLLER

a. Süvari

Altay’ın anlatısında süvari, “hareket” sembolüdür.

Süvari: hız + keşif + kuşatma + baskın + takip anlamlarını bir arada taşır.

b. At

At, yalnızca ulaşım aracı değildir. Anadolu’nun geniş ve yol dışı coğrafyasında hareket özgürlüğünün sembolüdür.

3c. Dağ

Ahır Dağları, Yunan savunması açısından doğal engel; Türk ordusu açısından ise aşılması gereken ve sonunda stratejik avantaja çevrilen coğrafî eşiktir.

d. Demiryolu

Demiryolu modern savaşın lojistik omurgasıdır. Süvarilerin demiryolu hatlarına yönelik harekâtı, düşmanın maddî altyapısını hedef almaktadır.

e. Kocatepe

Kocatepe, zaman içerisinde Büyük Taarruz’un hafızadaki başlangıç sembolüne dönüşmüştür. Burada mekân, tarihsel hafızanın taşıyıcısıdır.

f. Dumlupınar

Dumlupınar, kesin sonuç kavramının sembolüdür.

Kocatepe: başlangıç, Dumlupınar: kesin sonuç, İzmir: takibin siyasî ve askerî tamamlanışı olarak okunabilir.

11. TARİHSEL SOSYOLOJİ: ORDU VE TOPLUM

Büyük Taarruz’u yalnızca askerî bir örgütün başarısı olarak açıklamak yeterli değildir. Ordu, Anadolu toplumunun kaynaklarına dayanmaktadır.

Asker: köyden, kasabadan, şehirden, ailesinden gelmektedir.

Bu sebeple cephedeki başarı, cephe gerisinin üretim kapasitesinden bağımsız değildir. İaşe, ulaşım, hayvan, yem, giyecek ve mühimmat gibi unsurlar savaşın görünmeyen altyapısını meydana getirmiştir.

Burada Büyük Taarruz’un sosyolojik karakteri ortaya çıkar: Devletin sınırlı maddî kapasitesi ile toplumun seferber edilen kaynakları birleşmiştir.

Bu bağlamda Büyük Taarruz, yalnızca “ordu ile Yunan ordusu arasındaki savaş” değildir. Aynı zamanda: Anadolu toplumunun ekonomik ve sosyal kaynaklarının askerî hedef doğrultusunda örgütlenmesidir.

12. YUNAN ORDUSU: ASKERÎ ÜSTÜNLÜK VE STRATEJİK YALNIZLIK

Eleştirel tarih yöntemi, Türk ordusunun başarısını yalnızca “kahramanlık” üzerinden açıklamamayı gerektirir.

Yunan ordusunun da: insan gücü, topçu, makineli tüfek, motorlu ulaşım, tahkimat, lojistik bakımından önemli imkânları vardı.

Millî Savunma Bakanlığı’nın tarih anlatısında da Büyük Taarruz öncesinde Yunan ordusunun özellikle makineli tüfek, top, uçak ve motorlu araçlarda üstün olduğu; buna karşılık Türk tarafının süvari bakımından avantajlı bulunduğu belirtilmektedir.

Bu durum önemli bir çelişki yaratmaktadır: Maddî bakımdan daha güçlü olan taraf stratejik olarak yenilmiştir.

Buradan çıkarılacak tarihsel sonuç şudur: Savaşın sonucu yalnızca silah miktarı tarafından belirlenmez. Silah + strateji + komuta + coğrafya + zamanlama + moral + haberleşme birlikte değerlendirilmelidir.

13. HATIRATIN DİLİ VE “BEN” MERKEZLİ TARİH

Altay’ın hatıratında “ben” anlatımı kaçınılmazdır. Çünkü eser bir komutanın anılarıdır.

Fakat tarihçi için burada önemli bir metodolojik sorun vardır. Bir komutanın kendi rolünü anlatması ile savaşın bütün gerçekliğini anlatması aynı şey değildir.

Bu sebeple Altay’ın hatıraları: birincil kaynak olarak çok değerli ama tek başına yeterli değildir.

Örneğin süvari harekâtının önemi Altay’ın anlatısında doğal olarak geniş yer tutmaktadır. Başka komutanların hatıraları, Yunan kaynakları ve Genelkurmay belgeleri ise aynı olayı farklı bakış açılarından gösterebilir.

Bu sebeple Altay’ın anlatısını İsmet İnönü, Mustafa Kemal Atatürk, Yunan komutanlarının hatıraları ve resmî askerî belgelerle karşılaştırmak gerekir.

Bu yöntem, “Altay doğru söylüyor mu?” sorusundan daha gelişmiş bir soru üretir: “Altay’ın gördüğü, hatırladığı ve anlamlandırdığı olay, diğer kaynaklarla karşılaştırıldığında hangi ölçüde doğrulanmaktadır?”

14. ELEŞTİREL TARİH YÖNTEMİYLE ALTAY’IN ANLATISININ DEĞERLENDİRİLMESİ

Altay’ın hatıratı için dört ayrı test uygulanabilir.

a. Olay doğrulaması

Altay’ın belirttiği harekâtlar askerî belgelerle karşılaştırılmalıdır.

b. Kronolojik doğrulama

Birliklerin hareket tarihleri, saatleri ve güzergâhları diğer kaynaklarla karşılaştırılmalıdır.

c. Mekânsal doğrulama

Anlatılan güzergâhlar tarihsel haritalarla kontrol edilmelidir.

d. Hafıza analizi

Altay’ın olaylara yüklediği anlamın 1922’deki anlamla sonraki dönemlerdeki anlam arasında farklılaşıp farklılaşmadığı incelenmelidir.

Bu dört yöntem birlikte kullanıldığında hatırat hem tarihî belge hem de hafıza metni olarak okunabilir.

15. 30 AĞUSTOS’UN HAFIZADAKİ DÖNÜŞÜMÜ

30 Ağustos’un tarihsel anlamı savaşın ötesindedir. 1922’de bu tarih öncelikle askerî bir zaferdir. Sonraki yıllarda ise: ulusal egemenlik, bağımsızlık, askerî başarı ve devlet kurma kavramlarıyla ilişkilendirilmiştir.

Bu sebeple 30 Ağustos’un sembolik anlamı zaman içerisinde genişlemiştir.

Başkomutanlık Meydan Muharebesi: askerî olay → ulusal hafıza → devletin kuruluş anlatısı şeklinde dönüşmüştür.

Altay’ın hatıratı bu dönüşümün önemli tanıklıklarından biridir.

16. “ORDULAR, İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ’DİR” VE TAKİP SAVAŞI

30 Ağustos’tan sonra savaş sona ermemiştir. Tam tersine, kesin zaferin siyasî sonucunu yaratacak takip harekâtı başlamıştır.

1 Eylül 1922 tarihli emir, savaşın yönünü açıkça İzmir ve Batı Anadolu’nun kurtuluşuna çevirmiştir. Resmî kaynaklarda bu emir, Başkomutanlık Meydan Muharebesi sonrasında takip harekâtının temel sembollerinden biri olarak aktarılmaktadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları,

Afyonkarahisar, Dumlupınar Büyük Meydan Muharebesinde zalim ve mağrur bir ordunun anasır-ı asliyesini [asli unsurlarını] inanılmayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. Büyük ve necip [asil] milletimizin fedakârlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz. Sahibimiz olan büyük Türk milleti istikbalinden [geleceğinden] emin olmaya haklıdır. Muharebe meydanlarındaki maharet ve fedakârlıklarınızı yakından müşahede [görüyor] ve takip ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdiratına delalet etmek [aracı olmak] vazifemi mütevelliyen [ara vermeden] ve mütemadiyen [durmadan] ifa edeceğim [yerine getireceğim]. Başkumandanlığa teklifatta [tekliflerde] bulunulmasını cephe kumandanlığına emrettim. Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini nazar-ı dikkate alarak ilerlemesini ve herkesin kuvay-ı akliyesini [akli kuvvetlerini] menabi-i celadet ve hamiyetini [kahramanlık ve hamiyet kaynaklarını] müsabaka ile izale-i [sarf etmeye] devam eylemesini talep ederim. Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir; ileri!

1-9-[13]38[1922]              Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi  

                                                         Başkumandan

                                                        Mustafa Kemal                                                                    

Bu emir: savunmadan taarruza, taarruzdan imhaya, imha harekâtından takip ve kurtuluşa geçişin sembolüdür.

Fahrettin Altay’ın süvarileri açısından ise bu dönem, hareket kabiliyetinin en üst düzeye çıktığı safhadır.

Süvari artık yalnızca düşman gerisine sızan bir kuvvet değil, kaçan ordunun peşinden ilerleyen stratejik takip kuvvetidir.

17. FAHRETTİN ALTAY’IN HATIRALARINDA “ZAFER” KAVRAMI

Altay açısından zaferin üç boyutu bulunmaktadır:

Birinci boyut: Askerî

Yunan ordusunun yenilmesi.

İkinci boyut: Coğrafî

Anadolu’nun işgal altındaki bölgelerinin kurtarılması.

Üçüncü boyut: Siyasal

TBMM Hükûmeti’nin askerî başarısının siyasî meşruiyetini güçlendirmesi.

Bu üç boyut birbirinden ayrı değildir.

Askerî zafer olmadan siyasî hedefe ulaşılamazdı.

Siyasî irade olmadan askerî başarı sürdürülemezdi.

Toplumsal destek olmadan ordu bu savaşı devam ettiremezdi.

Dolayısıyla Büyük Taarruz: askerî + siyasal + toplumsal bir olaydır.

18. ALTAY’IN ANLATISININ GÜÇLÜ VE ZAYIF YÖNLERİ

Güçlü yönleri

  1. Olayların içinde bulunan üst düzey bir komutanın tanıklığıdır.
  2. Süvari harekâtına ilişkin birinci elden bilgiler sunmaktadır.
  3. Komuta ilişkilerini göstermektedir.
  4. Coğrafyanın askerî kararlar üzerindeki etkisini ortaya koymaktadır.
  5. Savaşın teknik ve insanî boyutlarını birlikte değerlendirme imkânı sağlamaktadır.

Sınırlılıkları

  1. Hatıra olaylardan sonra kaleme alınmıştır.
  2. Yazarın kendi rolünü öne çıkarma ihtimali vardır.
  3. Başka komutanların bakış açıları aynı ölçüde temsil edilmez.
  4. Yunan tarafının deneyimi sınırlı biçimde görünür.
  5. Sonraki Cumhuriyet dönemi hafızasının olayların anlatımını etkilemiş olması mümkündür.

Bu sebeple Altay’ın hatıratı “mutlak hakikat” değil, yüksek değerde bir tanıklık kaynağı olarak değerlendirilmelidir.

19. ÇOK BOYUTLU VAKA ANALİZİ

BoyutBüyük Taarruz’daki karşılığı
AskerîYunan savunmasının yarılması
StratejikKuvvetlerin ağırlık merkezinde yoğunlaştırılması
Operasyonel5. Süvari Kolordusu’nun düşman gerisine sarkması
CoğrafîAhır Dağları–Sincanlı–Dumlupınar hattı
Lojistikİkmal ve ulaştırma sistemlerinin hedef alınması
TeknolojikDemiryolu, telgraf ve sınırlı motorlu araç kullanımı
PsikolojikYunan ordusunda kuşatılma ve geri çekilme paniği
SosyolojikAnadolu toplumunun askerî seferberliği
SiyasalTBMM Hükûmeti’nin otoritesinin güçlenmesi
DiplomatikAskerî üstünlüğün mütareke ve barış sürecine aktarılması
SembolikKocatepe–Dumlupınar–İzmir hattının millî hafızaya dönüşmesi
Hafıza30 Ağustos’un ulusal bayram ve bağımsızlık sembolüne dönüşmesi

20. GENEL DEĞERLENDİRME

Fahrettin Altay’ın hatıralarında Büyük Taarruz, tek bir muharebenin anlatısı değildir.

Bu anlatı: hazırlık → gizlilik → yoğunlaşma → baskın → yarma → süvari sızması → haberleşme ve ulaşım hatlarının kesilmesi → kuşatma → imha → takip şeklinde ilerleyen bütünlüklü bir stratejik dönemi göstermektedir.

Bu dönem içerisinde 5. Süvari Kolordusu’nun rolü özel önem taşımaktadır. Çünkü süvari, Türk ordusunun nicel veya teknolojik üstünlüğünden ziyade hareket üstünlüğünün sembolüdür.

Yunan ordusu birçok maddî unsur bakımından üstün durumda bulunmasına rağmen, Türk ordusunun stratejik baskını ve süvari hareketliliği karşısında savunma sisteminin bütünlüğünü koruyamamıştır.

Altay’ın hatıraları bu noktada önemli bir tarihsel ders sunmaktadır: Bir ordunun gücü yalnızca sahip olduğu silahlarla değil, o silahları doğru zamanda, doğru yerde ve doğru hareket planı içinde kullanabilme kapasitesiyle belirlenir.

SONUÇ

Fahrettin Altay’ın 10 Yıl Savaş ve Sonrası adlı hatıratı, Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin incelenmesinde vazgeçilmez bir birincil kaynak niteliğindedir. Özellikle 5. Süvari Kolordusu’nun hareketleri bakımından Altay’ın tanıklığı, Türk ordusunun Yunan savunma sistemini yalnızca cepheden değil, cephe gerisinden de nasıl çözdüğünü anlamaya imkân vermektedir.

Altay’ın anlatısından ortaya çıkan temel tarihsel gerçek şudur: Büyük Taarruz, yalnızca güçlü bir ordunun zayıf bir orduyu yenmesi değildir.

Daha karmaşık bir gelişme söz konusudur.

Bir tarafta: stratejik planlama, gizlilik, baskın, coğrafyaya hâkimiyet, kurmay koordinasyonu, süvari hareketliliği, lojistik hazırlık, askerî disiplin bulunurken diğer tarafta: toplumsal seferberlik, millî irade, siyasal hedef, bağımsızlık düşüncesi yer almaktadır.

Fahrettin Altay’ın hatıralarında bu unsurların kesişme noktası harekettir.

Süvari hareket eder.

Ordu hareket eder.

Cephe hareket eder.

Yunan ordusu geri çekilir.

Türk ordusu takip eder.

Ve Anadolu’nun siyasî coğrafyası değişir.

Bu sebeple Büyük Taarruz’un gerçek anlamı yalnızca 30 Ağustos’taki askerî sonuçta değil, 26 Ağustos’ta başlayan stratejik hareketin 9 Eylül’de İzmir’e, 18 Eylül’de ise Anadolu’daki Yunan askerî varlığının sona ermesine kadar uzanan tarihsel dönemde aranmalıdır.

Eleştirel tarih açısından ise son hüküm şudur: Fahrettin Altay’ın hatıraları Büyük Taarruz’un bütün gerçeği değildir fakat Büyük Taarruz’un nasıl yaşandığını, nasıl algılandığını ve nasıl hatırlandığını gösteren son derece değerli bir tarihsel tanıklıktır.

Bu sebeple Altay’ın hatıratı, resmî askerî belgeler, TBMM zabıtları, Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuku, İsmet İnönü’nün hatıraları ve Yunan tarafının askerî anlatılarıyla birlikte okunduğunda Büyük Taarruz’un yalnızca askerî tarihini değil, sosyolojik, coğrafî, psikolojik, siyasal ve hafıza boyutlarını da ortaya koymaktadır.

Böyle bir okuma sonucunda 30 Ağustos 1922, yalnızca bir “zafer günü” olmaktan çıkmakta; Anadolu’daki askerî güç dengesinin, siyasî egemenlik ilişkisinin ve tarihsel geleceğin aynı anda değiştiği bir eşik olay hâline gelmektedir.

Sonuç değerlendirmesi

Fahrettin Altay’ın hatıraları Büyük Taarruz’un “cepheden bakılan” tarihini değil, aynı zamanda “hareket hâlindeki” tarihini vermektedir. Onun anlatısında 5. Süvari Kolordusu, Türk ordusunun stratejik planının çevik ve saldırgan unsurudur. Ahır Dağları’nın aşılması, Sincanlı Ovası’na çıkılması, demiryolu ve haberleşme hatlarının kesilmesi ve ardından gelen takip, Büyük Taarruz’un yalnızca bir mevzi savaşı olmadığını açıkça göstermektedir.

Bu sebeplele Altay’ın hatıratından hareketle Büyük Taarruz’u şu formülle özetlemek mümkündür:

Gizlilik + yoğunlaşma + baskın + coğrafya + süvari hareketliliği + komuta koordinasyonu + toplumsal seferberlik = stratejik zafer.

Ve 30 Ağustos 1922 bu zincirin yalnızca son halkası değil, Anadolu’daki askerî ve siyasî güç dengesinin kesin biçimde değiştiği tarihsel eşiktir.

KAYNAKÇA

Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş 1912–1922 ve Sonrası, İnsel Yayınları, İstanbul, 1970.

Fahrettin Altay, İstiklal Harbimizde Süvari Kolordusu, İnsel Yayınları, İstanbul, 1949.

Asım Gündüz, Hatıralarım, Dinleyen ve Yazan: İhsan Ilgar, Kervan Kitapçılık, İstanbul, 1973.

Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt: II 1920-1927, MEB Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969.

İsmet İnönü, Hatıralar, Cilt 1, Yayına hazırlayan: Sabahattin Selek, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1985.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 1 nci Kitap, Büyük Taarruza Hazırlık ve Büyük Taarruz (10 Ekim 1921-31 Temmuz 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1994.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 2 nci Kitap, Büyük Taarruz (1-31 Temmuz 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 3 nci Kitap, Büyük Taarruzda Takip Harekâtı (31 Ağustos-18 Eylül 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995.

Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, “Türk İstiklal Harbi Büyük Taarruz (26-30 Ağustos 1922)” Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 97 (Ocak 1994), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1994

Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, “Büyük Taarruz’da Takip Harekâtı (31Ağustos-18 Eylül 1922)” Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 98 (Haziran 1994), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995

Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, 2 Eylül 1338 (1922), No: 596, s.1, sütun:4-6

Hamit Pehlivanlı, Fahrettin Altay, Atatürk Ansiklopedisi, 27 Temmuz 2021

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/444/Fahrettin-Altay-(1880-1974)

Zafer Koylu, Büyük Taarruz, Atatürk Ansiklopedisi, 26 Ekim 2025

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/4929/B%C3%BCy%C3%BCk-Taarruz

Continue Reading

Türk Tarihi

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]

Published

on

Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.

Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.

Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.

Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Bü­yük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.

İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.

İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:

Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.

Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.

Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.

Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.

Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.

Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:

Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.

28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:

Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.

Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.

Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımı­zın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımı­zın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.

İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.

Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:

Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].

Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:

Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.

Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket]   ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.

Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.

Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.

Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.

diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.

Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:

1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.

2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.

27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:

Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.

İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:

Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.

diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.

Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.

Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:

Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrı­calıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.

Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.

Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.

Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.

Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:

Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.

Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırı­yor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.

Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:

Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.

Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:

Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.

Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.

Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.

Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?

Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.

Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:

Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.

 [*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.

[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]

Continue Reading

Mustafa Kemal Atatürk

10 Kasım’da Atatürk’ü Anmak ve Anlamak

Published

on

Özet

Bu makale, 10 Kasım’ın tarihi anlamını yalnızca bir anma günü olarak değil, aynı zamanda Atatürk’ün fikri mirasını yeniden yorumlama fırsatı olarak ele almaktadır. Atatürk’ü anmak, onu tarihi bir figür olarak yüceltmekten öte, çağdaş bir düşünce sisteminin sürekliliğini koruma çabasıdır. Bu bağlamda makale, anmanın tören boyutu ile anlamanın entelektüel boyutunu bütünleştirerek, 10 Kasım’ı bir toplum bilinci pratiği olarak analiz etmektedir.

Anahtar Kelimeler: Atatürk, 10 Kasım, Anma Kültürü, Cumhuriyet Düşüncesi, Modernleşme, Eleştirel Tarih.

Giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nde 10 Kasım, yalnızca Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü değil; aynı zamanda, bir milletin kendisini yeniden tanıma ve tarih bilincini tazeleme günüdür. 1938’den itibaren her yıl tekrarlanan bu tören, bir yas ifadesinden ziyade, modern Türk kimliğinin sürekliliğini koruma iradesinin sembolü hâline gelmiştir.

Atatürk’ü anmak, onun bıraktığı mirasın hem tarihi hem de fikri boyutlarını hatırlamaktır. Ancak onu anlamak, bu mirasın felsefi ve sosyal temellerini çağın şartlarına uyarlayabilmektir.

1. Atatürk’ü Anmak: Orta Hafızada Bir Tören

Anma olgusu, sosyal hafızanın yeniden üretim biçimlerinden biridir. 10 Kasım sabahı 09.05’te bütün ülkenin aynı anda susması, yalnızca bir “yitiriş” anını değil, bir “yeniden diriliş” bilincini temsil eder. Bu sessizlik, bireysel bir yas değil, ortak bir anlamlandırma dönemidir.

Ortak bellek teorisine göre, bir toplum, geçmişini yeniden kurgularken aslında kendisini inşa eder. Bu bağlamda 10 Kasım törenleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik inşasında önemli bir “zaman ve mekân sabitesi” görevini yapmıştır.

Bu tören, bireylerin şahsi duygularını sosyal bir çerçeveye yerleştirir. Özellikle okullarda, kamu kurumlarında ve meydanlarda yapılan törenler, genç kuşaklara Cumhuriyet’in değerlerinin aktarıldığı sembolik mekânlardır. Dolayısıyla 10 Kasım, sadece geçmişi hatırlama değil, aynı zamanda “geleceğe ait bir kimliği” gösterme ve sürdürme eylemidir.

2. Atatürk’ü Anlamak: Fikri Mirasın Yeniden Yorumu

Atatürk’ü anlamak, yalnızca tarihi olayları bilmek değil, bu olayların ardındaki fikri sistemi kavramaktır. O, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireylerden oluşan bir toplum ideali ortaya koymuştur. [1]

Bu ideal, dogmalardan arınmış bir akılcılığı ve bilime dayalı bir ilerleme anlayışını temel almaktadır. “Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” sözü, Atatürk’ün fikri mirasının özüdür.

Atatürk’ün inkılapları –özellikle eğitim, hukuk ve kadın hakları alanlarındaki dönüşümler– birer modernleşme adımı olmanın ötesinde, insanı merkeze alan bir özgürlük anlayışının yansımaslarıdır. Bu inkılaplar, “rasyonelleşme dönemi”nin Türkiye’deki göstergeleridir.

3. Vaka Analizi: 10 Kasım 1938 ve Sosyal Tepki

Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefatı, yalnızca bir devlet adamının ölümü değil,  millî bir sarsıntı olarak yaşanmıştır. Ancak bu sarsıntı, kısa sürede “millî direniş bilinci”ne dönüşmüştür.

Arşiv belgelerine göre, İstanbul’da cenaze gününde sokağa çıkan yüzbinler, kendi inisiyatifleriyle yas tutma biçimleri geliştirmiştir. [2] Bu durum, anma kültürünün halk tarafından özümsendiğini göstermektedir.

1938 sonrasında 10 Kasım törenleri, devletin resmi tören çizgisinden taşarak, bireysel ve sivil hafızanın ortak alanına dönüşmüştür. Özellikle 1950 sonrası dönemde, anma biçimlerinin çeşitlendiği ve duygusal yoğunluğun kuşaklar arası aktarımında kültürel bir süreklilik sağladığı gözlemlenmiştir.

4. Eleştirel Tarih Bakış Açısıyla 10 Kasım’ın Dönüşümü

Eleştirel tarih yöntemi, geçmişi kutsallaştırmadan, onun bugüne etkilerini çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, 10 Kasım anmaları yalnızca “nostaljik bir bağlılık” değil, tarih bilinci üretiminin bir aracıdır.

Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, 10 Kasım’ın genç kuşaklar nezdinde duygusal bir etkiden ziyade sembolik bir törene dönüştüğünü ortaya koymuştur. [3] Ancak bu durum, anmanın anlamını yitirdiği anlamına gelmez; aksine, yeni kuşakların Atatürk’ü kendi çağlarının diliyle yeniden yorumlama çabası olarak görülebilir.

Dolayısıyla Atatürk’ü “anlamak”, onu tekrarlamak değil, onun yöntemini sürdürmektir: eleştirel düşünmek, sorgulamak ve daima ileriyi hedeflemek.

Sonuç

10 Kasım, yalnızca bir anma günü değil,  millî bilincin yenilenme anıdır. Atatürk’ü anmak, geçmişe duyulan saygıdır; ama onu anlamak, geleceğe duyulan sorumluluktur.
Bu sebeple her 10 Kasım, Türk milletinin “düşünen ve ilerleyen insan” idealini yeniden hatırladığı bir zaman eşiğidir.

Atatürk’ün mirası, bir kişi kültü değil; bir düşünce kültürüdür. Bu kültür, her kuşakta yeniden doğar, çünkü 10 Kasım’ın sessizliğinde bir milletin sesi saklıdır.

DİPNOTLAR

  1. Atatürk, Nutuk, Cilt II Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1969, s. 894.
  2. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri, Dolmabahçe Defterleri, 1938 Kasım Dosyası, Belge No: 27.
  3. Ayşe Kuruoğlu, “10 Kasım Anma Kültürünün Kuşaklar Arası Dönüşümü” Toplum ve Tarih 412 (2019), s. 67–89.

Continue Reading

En Çok Okunanlar