Connect with us

Özel Günler ve Anlamları

Bursa’nın İşgali

Published

on

(8 Temmuz 1920)

Giriş

İtilaf Devletleri Sevr Antlaşmasını imzalattırmak ve Anadolu’da çığ gibi büyüyen Türk direnişine son vermek amacıyla Yunan birliklerinin Batı Anadolu’da harekete geçmelerini istediler. Venizelos’un Batı Anadolu ve bütün Balıkesir Livası ile Bursa’nın kendilerine ait olduğunu iddia ederek yapmış olduğu propagandalar böylelikle meyvesini verdi. Yunanlılar 22 Haziran 1920 tarihinden itibaren 6 tümenlik bir kuvvetle farklı güzergâhlardan Anadolu içlerine girmeye başladılar.

Birkaç koldan Anadolu’nun içlerine doğru ilerleyen Yunan kuvvetleri 30 Haziran 1920’de Balıkesir’i işgal etti. Ardından 2 Temmuz’da Bursa’ya bağlı Mustafa Kemal Paşa ve Karacabey işgal edildi. İlerleyen Yunan ordusu toplam 20.000 civarındaki kuvvetiyle Bursa üzerine saldırıya geçti. Yunan kuvvetlerine İngiliz birlikleri tarafından da destek verilmekteydi. 6 Temmuzda İngilizler tarafından Mudanya işgal edildi. Yunan ve İngiliz kuvvetlerinin ilerleyişi karşısında halk panikleyerek İnegöl yönünde göç etti. Mustafa Kemal, Vali Hacim Muhittin Bey’e gönderdiği 6 Temmuz 1920 tarihli telgrafta İngilizlerin ilerleyişi sürdürmesi durumunda şehrin boşaltılması ve birliklerin şehri terk etmesinin gerekebileceğinden hazırlıklı olmalarını istedi. Mustafa Kemal, sayı ve teçhizat açısından daha üstün olan Yunan kuvvetleri karşısında sonuç alınamayacağını öngördüğünden 56. Tümenin zarar görmesini istemeyerek 7 Temmuz çarşamba günü Bursa’dan birliklerin çekilmesini istedi. [1]

Bursa Vilayet-i Celilesine

Ankara, zata mahsustur.

Henüz mahiyeti malum olmayan Mudanya ve Gemlik ihraçları [çıkarmaları]  Bursa’nın kıtaat-ı askerimiz [askeri kıtalarımız]  tarafından tahliyesini icap ettirebilir. Asker tarafından badettahliye [tahliyeden sonra]  düşmanın Bursa’yı işgal etmesi için de bir müddet geçmesi muhtemel olsa bile, her halde zat-ı devletlerinin kıtaat-ı askeriye [askeri kıtalar] ile Bursa’dan ifikakleri [ayrılmaları] zaruridir. Bu halde Bursa’da anarşi hâsıl olmaması için şimdiden bir idare-i mahalliyenin [mahalli idarenin]  esasını sükûnetle tesis etmek ve emr-i idareyi sükûnetle devir [devretmek]  ve tevdi eylemek [bırakmak] lazımdır. Ondan maada [başka] para vesaire gibi kıymettar vesaitin [kıymetli belgelerin] Bursa’da bırakılmaması hususunda nazar-ı dikkat-i alilerini celp ederim.

6 Temmuz 1336 [1920]  

Büyük Millet Meclisi Reisi

Mustafa Kemal

20. Kolordu Kumandanı Bekir Sami Beyefendi’ye

(7 Temmuz 1920)

Ankara

 7.7.36 [1920]

20. Kolordu Kumandanı Bekir Sami Beyefendi’ye

1. Gerek Karacabey gerek Kirmastı istikametlerindeki düşmanla müdafaa ve Gemlik’e çıkarılan düşman kuvvetlerine karşı hareket suretiniz hakkındaki tasavvurlara ve kararlara vâkıfım. Bursa’nın düşman kuvvetlerine açık bırakılması zarureti anının pek büyük dikkat ve ehemmiyetle takdiri lüzumludur. Bursa şehri Kuvayi Milliye ve askeri kıtalar ve müesseseler vs. kâmilen mer şehriden tahliye olunmalıdır. Düşman karşısında bulunan küçük ve büyük kuvvetlerimizin çekilmesi, bir askeri lüzum ve harbi zaruret üzerine vuku bulmalıdır. Gemlik’ten ve Bursa üzerine gelen yollar pek büyük ehemmiyetle nazarı dikkatte tutulmalıdır. İnegöl-Yenişehir-İznik hattı ancak bir baskıdan sonra müsamaha edilebilir. İşbu görüşlerle Erkânıharbiyei Umumiye Riyaseti’ne, Bati Cephesi Kumandanlığı’na tebliğ ettim. Birkaç gün sonra bütün Edhem Bey kuvvetleri Eskişehir’e ulaşacaktır. Bu kuvvetlerin sizi takviye edebileceğini de hazire olarak sayarım.

2. 20. Kolordu Kumandanı Bekir Sami Beyefendi’ye yazılan işbu şifre sureti, malumat için Erkânıharbiyei Umumiye Riyaseti’ne yazılmıştır.

Büyük Millet Meclisi Reisi

Mustafa Kemal [2]

Bursa’nın İşgali ve Türkiye Büyük Millet Meclisi

İzmir’in işgalinden yaklaşık 14 ay sonra Bursa düştü. 20.000 mevcutlu Yunan kuvveti, 2.500 kişiyi bulmayan Türk kuvvetlerinin boşalttığı Bursa’ya girdi (8 Temmuz 1920).

8 Temmuz 1920’de Bursa’nın Yunanlılarca işgali haberi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bomba etkisi yaratmıştır. Meclisin 10 Temmuz 1920 tarihli toplantısının ilk birleşiminde Trabzon Mebusu Hamdi Bey [NEBİOĞLU]  ve arkadaşları tarafından, Bursa’nın Yunanlılar tarafından işgali dolayısıyla oturumun yirmi dakika tatil edilmesine ve Başkanlık kürsüsünün bir siyah örtü ile örtülmesine dair önerge verilmiştir: [3]

Riyaset-i Celileye

Birinci makarrımız [başkentimiz] olan Bursa’nın sefil Yunanlılar tarafından işgali ve bu işgal neticesiyle orada din ve vatan kardeşlerimizin duçar olduğu [uğradıkları] mezalimin teessüratına [üzüntülerine] iştirak ettiğimizin [katıldığımızın] bir nişanesi [belirtisi] olmak üzere celsenin yirmi dakika tatiliyle Riyaset kürsüsünün puşidei siyah [siyah örtü] ile örtülmesini [kaplanmasını] teklif eyleriz.

10 Temmuz 1336 [1920]

Önergenin kabul edilmesiyle 10 Temmuz 1336 [1920] günü, Meclis Kürsüsü’ne siyah bir örtü serilmiş ve bu örtü İstanbul Mebusu Mazhar Bey’in 6 Eylül 1338 [1922]  tarihli önergesinin kabulü ile kaldırılıncaya kadar orada kalmıştır. [4]  

B. M. Meclisi Riyaseti Celilesine

Meşgul memleketlerimizin kalblerimize doldurduğu hüzün ve teessür ilcası ile bin üç yüz otuz altı senesinde Meclisi Alinin kararı üzerine Kürsüi Riyasetin üzeri siyah bir puşide ile setredilmişti. İhsanı Huda’ya hamdolsun ki, bugün bütün memleketlerimizin büyük bir kısmının reis ve fevkınde semapaye, al sancağımız mütemevviçtir. Ve mütebakilerin istirdadı bir gün ve zaman meselesi halindedir. Binaenaleyh hüzün ve teessür zamanının mahsulü olan bu matemi renk puşidenin ref’iyle yerine yeşil bir sütrenin vaz’ını arz ve teklif eylerim.

6 Eylül 1338

 İstanbul

Ahmed Mazhar

10 Temmuz 1920 günü Burdur Mebusu İsmail Suphi Bey, Meclis Başkanlığına bir önerge vermiştir. Kabul edilen önergesinde “Bu kerre Bursa’ya duhul eden [giren]  ve maalesef Osmanlı bayrağını hamil [taşıyan] halife ordusu ismindeki eş’irrâ [azılılar, edepsizler, haşarılar] güruhiyle [takımıyla] refik [arkadaş, yoldaş] bulunan Yunanlıların oradaki meabidi mukaddese [kutsal mabedleri] ve asarı nefisemizi [sanat eserlerimizi] tahrip ve tahkir ve Müslüman Türk kızlarının ırzlarını hetk [ırzlarına geçtikleri] ve telvis eyledikleri [kirlettikleri] işitilmiştir. Cihanda misli görülmemiş derecede ağır olan bu mezalim ve fecayiin [musibetlerin, belaların, öfkelerin] bugünkü ruznameye ithali ile memleketin her tarafında neşir ve tamim edilerek milli heyecan ve intikam hislerinin uyandırılması hususunun Heyeti İcraiyeye [Hükûmete] müstacelen [acele] tebliğini teklif” etmiştir. [5]  

Yunanlıların Bursa’da yapmış oldukları mezalim hakkında yaptığı konuşmada: “…Yunanlılar Borsaya giriyorlar, eşrafı Ulucami Caddesine diziyorlar. Siz Bursa’yı bizden zaptettiğiniz zaman bizden şu kadar kız aldınızdı, onları bize vereceksiniz diyorlar. O kadar kız alıyorlar ve bunları palikaryaların kollarına vererek eşrafın önünden geçiriyorilar. Sonra efendim bizim en nefis, en mukaddes mabedimizi, bütün cihanın hayran olduğu ve bir hücresinin Ayasofya’yı yaptıracağını söyledikleri o mabedi nefisemizi telvis ediyorlar. Bombalarla tahrip ediyorlar. Hiçbir şeyi affetmiyorlar. Efendiler Nilüfer Sultan’ın kabrimi, vaktiyle sen bu Türk’e vardın diye yedi asır evvelki vakayı affetmiyerek bomba ile atıyorlar. Bu efendiler cephe gerisinde kalacaklar için ibret olmalıdır. Efendiler Bursa dört gün evvel uyanıklık göstermiş olsaydı dört tabur asker teçhiz edebilirdi. Bursa nasılsa gaflet gösterdi. Binaenaleyh her tarafa bağıralım: Sivaslılara, Kastamonululara, Ankaralılara, Konyalılara, işte diyelim efendiler, işte düşman budur. Düşman ne yapıyor, görünüz ve orta göre hazırlanınız.

Garbin cebini zalimi affetmedim seni,

Türk’üm ve düşmanım sana kalsam da bir kişi.

Bu bizim şiarımız olsun daima… “ diyerek bu hazin tablo karşısında üzüntülerini dile getirmiştir. [6]  

Yunanlıların Bursa’yı işgal etmeleri üzerine, İstiklal Marşı şairimiz Mehmed Âkif Ersoy Burdur milletvekili sıfatıyla bulunduğu Ankara’da sonradan İstiklal Marşı’nı kaleme alacağı Taceddin Dergâhı’nda “Bülbül” şiirini yazmıştır. Şiirde, ana düşünce itibariyle yurdun bir bölümünün işgal edilişi tasvir ve hikâye edilmekle birlikte, şairin bu felaket karşısında duymuş olduğu infial duyguları, isyan ve itirazları yansıtılmıştır. [7]  

Bursa’nın işgali karşısında duyulan üzüntü ve gösterilen tepkileri yansıtan [Hâkimiyet-i Milliye, 12 Temmuz 1920, No: 45, s. 1, sütun: 1-2]’de Osmanlı Türkçesi’nde yayımlanan “Bir Hamle, Bir Kıyam” başlıklı makale tarafımızdan çeviri yazı olarak aşağıda sunulmuştur.

BİR HAMLE, BİR KIYAM

Bursa’yı da tahliyeye mecbur olduk. Bu öyle bir hadisedir ki bütün Türklerin başlarının üstünde bir dünya parçalansa bu kadar müthiş olamazdı! Sultan Osman’ın türbesi Yunan atlarının kişnemesini duysun! Bu, hiçbir zaman hatırımızdan geçmezdi. Fakat bu bir hakikattir, acı, elim, yakıcı, yırtıcı, vahşi bir hakikat! Türk safvet [saflık, halislik, temizlik, paklık] ve necabetinin [soyluluğunun] bütün iyi tahammüllerini asil ruhunda toplamış olan Sultan Osman Türk kahramanlığının, Türk fedakârlığının, Türk asalet ve necabetinin timsali idi. Türkler her günahı işleyebilirler. Türkler her hayata düşebilirler fakat bu şeni [fena, kötü, ayıp, utanılacak]  günahı irtikâp edemezlerdi [işleyemezlerdi]; nihayet onu da yaptık, dün peygamberimizin merkadini [mezarını], bugün de birinci Türk sultanının türbesini bıraktık; birine İngiliz girmişti, buna da Yunan girdi!

Ne olduk? Dün hilafet kapılarını dünyaların gözlerini kamaştırarak müdafaa eden Türklere bugün ne oldu? Evet, bize ne oldu ki Bursa’yı olsun müdafaa edemedik? Bu her kelimesi başka bir erk [uykusuzluk hastalığı] taşıyan sualler karşısında nasıl bir cevap verebileceğimizi bilmiyoruz. Yalnız görüyoruz ki aramıza fitne girdi, fesat ve münafıklık sokuldu; bir an için olsun hakikati görmekte tereddüte düştük. Düşmanlar da bu tereddütten istifade ettiler. Küçük bir baş dönüşü, küçük bir galat-ı rüyet [görme bozukluğu, göz yanıltısı], fakat düşmanlara verdiği fırsatın netayici [neticeleri] itibariyle, Ya Rabbi, nedir büyük bir hata, hata değil, bir cinayet ve cinayetlerin en şeni! Yalnız içimizde bir teselli var: Hata anlaşılıyor, Türkler malları ve mülkleriyle fedakârlığa karar veriyorlar! Bizi mahvetmek isteyen düşmanların içimize soktukları fitne ve fesat bu suretle akamete mahkûm [sonuçsuz] kalınca ne büyük bir saadet olacak, çünkü her şey hazır, her şey var, bir hareket bütün cehennemleri cennet yapacak!

Bir lahza [an] düşünelim: Bütün dünya yüzünde her şey bizim lehimizdedir. Vesait-i maddiye [maddi araçlar]  itibariyle pek kuvvetli olan düşmanlarımız hal-i hazırda [şimdiki durumda] manen o kadar acz içindeler ki bu davayı pek az, pek kısa bir zamanda tamamen kazanmamız için hiçbir şey lâzım değil, yalnız kazanmaya karar vermek kâfidir. Manen ve siyaseten o kadar müsait bir mevkideyiz ki eğer İstanbul’un hıyaneti olmasaydı bugün memleket rahat içinde bulunacaktı; eğer İstanbul’un o şeni hıyaneti olmasaydı bugün eski yaralarımızı sarmakla meşgul olacaktık ve düşmanlar bize hiçbir şey yapamayacaklardı. Bizi mahvetmek isteyen düşmanlar aramıza fitne ve fesat sokmak için İstanbul’daki hainlerin ittifakını temin edince her şey alt üst oldu ve bu suretle Anadolu eski ve köhne İstanbul’un yeni ve müthiş bir hıyanetine daha uğradı.

Bugün İstanbul Anzavur çeteleriyle Yunanla beraber, omuz omuza tüfek atarak karşımıza çıkıyor. Cami yıkan, ırz-ı hetk eden [ırza saldıran] düşmana manen ve maddeten pişdarlık [öncülük] ediyor. İşte bu düşmanların son silahları, son kurşunlarıdır. İşte onu da kullanıyorlar: Türkü öldürmek için dün yalnız İstanbul’un hainlerini göndermişlerdi, bugün de hem İstanbul hainlerini hem de Yunanlıları gönderiyorlar!

Fakat Cenab-ı Hakk’a çok şükürler olsun ki düşmanın bu son kurşunu da Türkü öldüremeyecek! Son gelen haberlerden anlıyoruz ki Türkler hakikati anlamaya ve düşmana karşı yürümeye başlamışlardır. Karşımızdaki düşman pek fena şerait [şartlar] içinde bulunuyor. Bir hamle, bir gayret, bir canlanış, bir kıyam, tabii ki bir şimşek süratiyle bütün davayı kazanacak, Maraşlara, Ayıntaplara, Bursa ve İzmirleri ilave edebilecektir.

Evet, bir hamle, bir kıyam! Dünya bizim lehimize dönüyor, Şark ve Garp mazlumlar için çalışıyor, tali [talih, kısmet, baht] ve Cenab-ı Hak istiyor ki Türk artık kurtulsun ve ebedi bir kurtuluşla kurtulsun! Şarktan dostlar, kardeşler göğüslerini yeni yeni imanlarla şişirerek imdadımıza koşuyorlar, Garpta emperyalizm kalesi her gün yeni bir siper daha terk ediyor. İstanbul’da hainler tiril tiril titreşiyorlar, Cenupta din kardeşlerimiz bizimle beraber silaha sarılmış bulunuyor. Bütün bu iyi ve fevkalâde [olağanüstü] müsait şerait [uygun şartlar] içinde murdar [kirli, pis] bir Yunan ordusuna karşı mı istikbâli kaybedeceğiz? Hayır, imkânı yok, fakat bir hamle, bir kıyam, bir an için bize bu lâzım! [8]

DİPNOTLAR

[1] Sadi BORAK, Atatürk’ün Resmi Yayınlara Girmemiş Söylev, Demeç, Yazışma ve Söyleşileri, Kırmızı Beyaz, 2004, Ankara, s. 461; Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 8 (1920), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2004, s. 403

[2] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 8 (1920), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2004, s. 406

[3] Zeki SARIHAN, Kurtuluş Savaşı Günlüğü III (Açıklamalı Kronoloji) TBMM’den Sakarya Savaşı’na (23 Nisan 1920-22 Ağustos 1921), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1995s. 115-116

TBMM ZABIT CERİDESİ, 10.7.1336, Devre: I, Cilt:2, İçtima Senesi: 1, s. 236

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c022/tbmm01022097.pdf

[4] TBMM ZABIT CERİDESİ, 6.9.1338, Devre: I, Cilt:22, İçtima Senesi: 3, s. 513

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c002/tbmm01002031.pdf

[5] TBMM ZABIT CERİDESİ, 10.7.1336, Devre: I, Cilt:2, İçtima Senesi: 1, s. 241

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c022/tbmm01022097.pdf

[6] TBMM ZABIT CERİDESİ, 10.7.1336, Devre: I, Cilt:2, İçtima Senesi: 1, s. 241-249

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c022/tbmm01022097.pdf

[7] Nesrin Karaca, “Bülbül Şiirinin İzinde Bursa’nın işgali ve Mehmet Akif”, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Güz (35/Özel Sayı), 2021, s. 89-102

[8] Hâkimiyet-i Milliye, 12 Temmuz 1920, No: 45, s. 1, sütun: 1-2

https://dspace.ankara.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12575/67470/0170.pdf?sequence=170&isAllowed=y

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mustafa Kemal Atatürk

10 Kasım’da Atatürk’ü Anmak ve Anlamak

Published

on

Özet

Bu makale, 10 Kasım’ın tarihi anlamını yalnızca bir anma günü olarak değil, aynı zamanda Atatürk’ün fikri mirasını yeniden yorumlama fırsatı olarak ele almaktadır. Atatürk’ü anmak, onu tarihi bir figür olarak yüceltmekten öte, çağdaş bir düşünce sisteminin sürekliliğini koruma çabasıdır. Bu bağlamda makale, anmanın tören boyutu ile anlamanın entelektüel boyutunu bütünleştirerek, 10 Kasım’ı bir toplum bilinci pratiği olarak analiz etmektedir.

Anahtar Kelimeler: Atatürk, 10 Kasım, Anma Kültürü, Cumhuriyet Düşüncesi, Modernleşme, Eleştirel Tarih.

Giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nde 10 Kasım, yalnızca Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü değil; aynı zamanda, bir milletin kendisini yeniden tanıma ve tarih bilincini tazeleme günüdür. 1938’den itibaren her yıl tekrarlanan bu tören, bir yas ifadesinden ziyade, modern Türk kimliğinin sürekliliğini koruma iradesinin sembolü hâline gelmiştir.

Atatürk’ü anmak, onun bıraktığı mirasın hem tarihi hem de fikri boyutlarını hatırlamaktır. Ancak onu anlamak, bu mirasın felsefi ve sosyal temellerini çağın şartlarına uyarlayabilmektir.

1. Atatürk’ü Anmak: Orta Hafızada Bir Tören

Anma olgusu, sosyal hafızanın yeniden üretim biçimlerinden biridir. 10 Kasım sabahı 09.05’te bütün ülkenin aynı anda susması, yalnızca bir “yitiriş” anını değil, bir “yeniden diriliş” bilincini temsil eder. Bu sessizlik, bireysel bir yas değil, ortak bir anlamlandırma dönemidir.

Ortak bellek teorisine göre, bir toplum, geçmişini yeniden kurgularken aslında kendisini inşa eder. Bu bağlamda 10 Kasım törenleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik inşasında önemli bir “zaman ve mekân sabitesi” görevini yapmıştır.

Bu tören, bireylerin şahsi duygularını sosyal bir çerçeveye yerleştirir. Özellikle okullarda, kamu kurumlarında ve meydanlarda yapılan törenler, genç kuşaklara Cumhuriyet’in değerlerinin aktarıldığı sembolik mekânlardır. Dolayısıyla 10 Kasım, sadece geçmişi hatırlama değil, aynı zamanda “geleceğe ait bir kimliği” gösterme ve sürdürme eylemidir.

2. Atatürk’ü Anlamak: Fikri Mirasın Yeniden Yorumu

Atatürk’ü anlamak, yalnızca tarihi olayları bilmek değil, bu olayların ardındaki fikri sistemi kavramaktır. O, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireylerden oluşan bir toplum ideali ortaya koymuştur. [1]

Bu ideal, dogmalardan arınmış bir akılcılığı ve bilime dayalı bir ilerleme anlayışını temel almaktadır. “Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” sözü, Atatürk’ün fikri mirasının özüdür.

Atatürk’ün inkılapları –özellikle eğitim, hukuk ve kadın hakları alanlarındaki dönüşümler– birer modernleşme adımı olmanın ötesinde, insanı merkeze alan bir özgürlük anlayışının yansımaslarıdır. Bu inkılaplar, “rasyonelleşme dönemi”nin Türkiye’deki göstergeleridir.

3. Vaka Analizi: 10 Kasım 1938 ve Sosyal Tepki

Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefatı, yalnızca bir devlet adamının ölümü değil,  millî bir sarsıntı olarak yaşanmıştır. Ancak bu sarsıntı, kısa sürede “millî direniş bilinci”ne dönüşmüştür.

Arşiv belgelerine göre, İstanbul’da cenaze gününde sokağa çıkan yüzbinler, kendi inisiyatifleriyle yas tutma biçimleri geliştirmiştir. [2] Bu durum, anma kültürünün halk tarafından özümsendiğini göstermektedir.

1938 sonrasında 10 Kasım törenleri, devletin resmi tören çizgisinden taşarak, bireysel ve sivil hafızanın ortak alanına dönüşmüştür. Özellikle 1950 sonrası dönemde, anma biçimlerinin çeşitlendiği ve duygusal yoğunluğun kuşaklar arası aktarımında kültürel bir süreklilik sağladığı gözlemlenmiştir.

4. Eleştirel Tarih Bakış Açısıyla 10 Kasım’ın Dönüşümü

Eleştirel tarih yöntemi, geçmişi kutsallaştırmadan, onun bugüne etkilerini çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, 10 Kasım anmaları yalnızca “nostaljik bir bağlılık” değil, tarih bilinci üretiminin bir aracıdır.

Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, 10 Kasım’ın genç kuşaklar nezdinde duygusal bir etkiden ziyade sembolik bir törene dönüştüğünü ortaya koymuştur. [3] Ancak bu durum, anmanın anlamını yitirdiği anlamına gelmez; aksine, yeni kuşakların Atatürk’ü kendi çağlarının diliyle yeniden yorumlama çabası olarak görülebilir.

Dolayısıyla Atatürk’ü “anlamak”, onu tekrarlamak değil, onun yöntemini sürdürmektir: eleştirel düşünmek, sorgulamak ve daima ileriyi hedeflemek.

Sonuç

10 Kasım, yalnızca bir anma günü değil,  millî bilincin yenilenme anıdır. Atatürk’ü anmak, geçmişe duyulan saygıdır; ama onu anlamak, geleceğe duyulan sorumluluktur.
Bu sebeple her 10 Kasım, Türk milletinin “düşünen ve ilerleyen insan” idealini yeniden hatırladığı bir zaman eşiğidir.

Atatürk’ün mirası, bir kişi kültü değil; bir düşünce kültürüdür. Bu kültür, her kuşakta yeniden doğar, çünkü 10 Kasım’ın sessizliğinde bir milletin sesi saklıdır.

DİPNOTLAR

  1. Atatürk, Nutuk, Cilt II Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1969, s. 894.
  2. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri, Dolmabahçe Defterleri, 1938 Kasım Dosyası, Belge No: 27.
  3. Ayşe Kuruoğlu, “10 Kasım Anma Kültürünün Kuşaklar Arası Dönüşümü” Toplum ve Tarih 412 (2019), s. 67–89.

Continue Reading

Özel Günler ve Anlamları

26 Eylül Türk Dil Bayramı: Tarihî Arka Planı, Atatürk’ün Dil Politikaları ve Günümüze Yansımaları

Published

on

Giriş

26 Eylül, Türk Dil Bayramı olarak Türkiye’de her yıl kutlanan önemli bir kültürel tarihtir. Kökenini 1932 yılında toplanan Birinci Türk Dil Kurultayı’ndan alan bu gün, Türk Dil Kurumu’nun kuruluşuna işaret etmekte ve Cumhuriyet’in kültür politikaları arasında dil inkılabının oynadığı merkezi rolü simgelemektedir.

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında dil, modernleşme ve millet-devlet inşasının merkezî unsurlarından biri olarak değerlendirilmiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen dil inkılabı, yalnızca alfabe değişikliğiyle sınırlı kalmamış, Türkçenin yabancı unsurlardan arındırılması ve halkın konuştuğu dil ile yazı dili arasındaki mesafenin kapatılması hedeflenmiştir. 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan Birinci Türk Dil Kurultayı, bu dönemin başlangıç noktası olmuş ve 26 Eylül tarihinin Türk Dil Bayramı olarak kutlanmasına zemin hazırlamıştır.

1. Birinci Türk Dil Kurultayı ve TDK’nın Kuruluşu

26 Eylül 1932’de başlayan Birinci Türk Dil Kurultayı, Cumhuriyet’in dil politikalarında kurumsallaşmanın ilk adımıdır. Kurultayın ardından Türk Dili Tetkik Cemiyeti (bugünkü TDK) kurulmuş ve Türkçenin söz varlığının zenginleştirilmesi, bilim dili hâline getirilmesi yönünde çalışmalar başlamıştır.

2. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Dil Anlayışı

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin bağımsızlığını korumasında olduğu gibi kültürel varlığını sürdürmesinde de dilin belirleyici bir unsur olduğunu vurgulamıştır. Onun Sadri Maksudi Arsal’ın “Türk Dili İçin” (Ankara 1930, s. 3) adlı eserinin başına 2 Eylül 1930 tarihinde el yazısıyla kaleme aldığı şu satırlar, bu anlayışı en özlü şekilde yansıtmaktadır:

Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin… Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Bu ifadeler, Atatürk’ün Türkçeyi sadece bir iletişim aracı olarak değil, aynı zamanda millî bilincin ve milli bağımsızlığın en temel dayanağı olarak gördüğünü göstermektedir.

3. Günümüzde Türk Dil Bayramı’nın Yansımaları

Günümüzde 26 Eylül, üniversitelerde, okullarda ve kültürel kurumlarda çeşitli etkinliklerle kutlanmaktadır. TDK her yıl bildiriler yayımlamakta, gençler arasında Türkçe’nin doğru ve güzel kullanımını teşvik eden projeler yürütmektedir. Ancak yabancı dillerin artan etkisi ve dijital kültürün getirdiği yozlaşma, Türk Dil Bayramı’nın amaçlarını ve beklentilerini daha da anlamlı kılmaktadır.

Sonuç

26 Eylül Türk Dil Bayramı, Cumhuriyet’in dil inkılabı mirasını simgeleyen ve Türkçenin gelişimi için toplum farkındalığı oluşturan önemli bir tarihtir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dil anlayışı, modern millet-devlet inşasının temel taşlarından biri olarak bugün de geçerliliğini korumaktadır. Günümüzde yapılması gereken, bu mirası yalnızca anmak değil; Türkçeyi bilim, sanat, kültür ve teknoloji dili olarak daha da güçlendirmektir.

Continue Reading

Türk İstiklâl Mücadelesi

SEVRES (SEVR) ANTLAŞMASI (10 AĞUSTOS 1920)

Published

on

Sevr Antlaşması 433 maddelik ve 150 büyük sayfalık bir vesikadır. Ekler, haritalar ve diğer belgeler bunun dışındadır.

Bu antlaşma ile Orta Doğu haritası adeta yeniden çizilerek paylaşılmaktaydı. Antlaşmanın maddeleri oldukça ağırdır ve Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırmak için hazırlanmıştır.

İstanbul ve civarından oluşan küçük bir bölge ile Orta Anadolu’nun küçük bir kısmı Kastamonu kıyılarına kadar Türklere bırakılıyordu. Rumeli ve Boğazlar İtilâf Devletleri’nin işgaline bırakılmakla birlikte Boğazların trafiğe açık olması ve karma bir komisyon tarafından yöneltilmesi kararlaştırılmıştır. Doğu Anadolu’da ise Kürdistan ve Ermenistan devleti kuruluyordu. Bu devletlerin sınırlarını ABD çizecek ve Ermenistan 20 yıl ABD mandası altında bulunacaktı. Arabistan Osmanlı Devleti’nden ayrılacak ve müttefiklerin isteklerine terk edilecekti. Müttefikler tarafından daha önce işgal edilen yerler, Fransa, İtalya ve İngiltere’de kalıyordu. Azınlıklar, Osmanlı Devleti’nde eşit haklara sahip olacak ve Meclis’te temsil edileceklerdi. Kapitülasyonlar yürürlükte kalıyordu. Devletin askerî ve maddî işleri kontrol altına alınıyordu. Sadece iç güvenliği sağlamak üzere 50.000 kişilik askeri güç dışında silahlı kuvveti olmayacaktı. Liman ve demir yolları uluslararası bir komisyona bırakılıyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti savaş tazminatı ödeyecekti. Kendi aralarında paylaşamadıklarından İstanbul Osmanlı Devleti’nde kalacaktı. İzmir’in yönetimi Yunanlılara bırakılmıştır. Bunlara ek olarak da savaşa girmiş ve idarî kademelerde bulunmuş Türk vatandaşları savaş suçlusu olarak yargılanacaktı.

Sultan Vahideddin’in başkanlığında 22 Temmuz 1920’de toplanan Şûra-yı Saltanat “zayıf bir mevcudiyeti, mahva tercih” ederek Sevr Antlaşması’nın onaylanmasına karar vermiştir.

Sevr’in Osmanlı Devleti tarafından imzalanması üzerine, Kazım Karabekir Paşa, Meclis Başkanlığı’na 16 Ağustos 1920 tarihli gönderdiği bir telgrafta Sevr’i imzalayanların “vatan haini” ilan edilmesini teklif etmiştir. Bu öneri mecliste görüşülerek 19 Ağustos 1920 tarihinde kabul edilmiş ve anlaşmaya imza atan Hadi Paşa, Rıza Tevfik Bey, Reşat Halis ve kırk iki kişinin daha vatan haini olduğu ilan edilmiştir. [1]

***

Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir Paşanın, İstanbul’da inikat eden Şûrayı Saltanatta Sevr Muahedesinin imza edilmesine karar verenlerle muahedeyi imza edenlerin hiyaneti vataniye ile ittiham olunmalarına dair telgrafı.

REİS — Kâzım Karabekir Paşadan mevrut bir telgraf var okunacak.

Erzurum;

Ankara’da Meclisi Milli Riyasetine

Vatansız, vicdansız üç serserinin, yine kendileri gibi millet ve vatanla alakası olmayan bir kaç kişi namına sulh muahedesini imza ettiklerini ajansta gördük. Mücadelei milliyemizde daha büyük bir azim ve imanla devamı tekiden ahdettiğimizi arz eylerim. İstanbul’da teşekkülünü evvelce duyduğumuz Şûrayı Saltanatta Türkiye’nin hayatı mevcudiyetini söndüren bu zalim muahedenin imza edilmesine karar ve rey veren esamileri malum eşhasın ve muahedenameye vazı imza edenlerin ihaneti vataniye ile ittiham olunmasını ve haklarında hükmü gıyabi verilmesini bu vatansızların isimlerinin her yerde lanetle yâd edilmesinin ilan ve tamim olunmasını arz ve teklif eylerim.

 17 Ağustos 1336 [1920]

Şark Cephesi Kumandanı

Kâzım Karabekir

REİS — Kâzım Paşanın bu teklifini tensip buyuruyor musunuz? (Hay hay) tensip buyuranlar ellerini kaldırsın. Tensip edildi efendim. [2]

***

30.10.1338 [1922] Pazartesi günkü Meclis toplantısında Sadrazam Tevfik imzasıyla gelen telgraflar okunmuştur. Bu bölümde öncelikle Sadrazam Tevfik imzasıyla gelen telgraflar üzerine Osmanlı Devleti’nin mukadderatı ve hilafet meselesi hakkında açılan müzakerede Sadrazam Tevfik Beyin telgrafı okunmuştu. Telgrafta Tevfik Paşa, Bab-ı Âli ile Büyük Millet Meclisi arasında bir ikiliğin olmadığını ve Sevr Muahedesi konusunda Büyük Millet Meclisi ile müzakereye hazır olduklarını ifade etmiştir. Müzakerede söz alan Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey, Sevr Muahedesini imzalayanların Bab-ı Âli olduğunu Millet Meclisinin ise bu belgeyi kabul etmediğini söyleyerek Bab-ı Âli ile Büyük Millet Meclisi arasında ikilik olduğunu dile getirmiştir. [3]

Müfit Efendi (Kırşehir), Sevr Muahedesi ile milletin hâkimiyetinin ve istiklâlinin mahvedildiğini belirtmekte, ardından konuşan Dâhiliye Vekili Ali Fethi Bey, Bab-ı Âlinin Türk milletini ebediyen esarete mahkûm eden Sevr Ahitnamesini kabul ettiği üzerinde durmakta, Tunalı Hilmi Bey (Bolu), Padişahı, Sevr Antlaşmasına boyun eğdiği için “taçlı hain” olarak nitelemektedir.[4]

***

Sevr Antlaşmasının birinci yıldönümü münasebetiyle dönemi yaşamış bir kişinin, kişinin yaşadığı topluluk ve toplumun bakış açısını yansıtan [Hâkimiyet-i Milliye, 11 Ağustos 1921, No: 261, s.1,sütun: 1-2] künyesinde Osmanlı Türkçesi ile yayımlanan “BİR SENE-İ DEVRİYE” başlıklı çeviri yazı olarak aşağıda sunulmuştur.

BİR SENE-İ DEVRİYE [YILDÖNÜMÜ]

Kablettarihin [tarih öncesinin] vahşi adamları birbirini parçalamak istedikleri zaman, kastlarını doğrudan doğruya ve dürüst bir hareketle icra ederler, zulme hak süsü vermek riyakârlığına tenezzül etmezlerdi. Hâlbuki dün sene-i devriyesini geçirdiğimiz “Sevr” muahedesini hazırlayanlar, dört harp senesinde hak ve adalet münadiliğiyle cihanın başını ağrıttılar. Nihayet hak ve adaletin Anadolu’ya taalluk edenini gördüler: Sevr muahedesi milyonca Türk’e karşı düşünülmüş bir suikast programından başka nedir?

Cinayet açık bir iştir: Mutemet [güvenilir kimse] kastını hazırlar. Sonra hücum eder, öldürür.  Loyd Corc ve refikası yirmi milyon masumun katl ve imhasını açıkça söyleselerdi belki daha dürüst olurdu. Hâlbuki hem kastettiler hem de kastlarını cihan sulhu, medeniyet, adalet vesaire gibi kelimelerle süslemek istediler. Fakat cinayet, fena olmak için mutlaka bir anda ve bir silahla olmak lazım gelir. Bir milleti “Sevr” denilen hükm-i idam ile ortadan kaldırmak da bir cinayettir. Sonu ölüme kendinden sonra katl ve idamın çelik bir hançer veya altun bir kalem ile irtikâbı birbirinden çok faklı şeyler değildir. Hele bunu bu memleketi temsil etmeyen ve damarlarını harisane bir surette emmek iştihasından başka bir his beslemeyen birkaç hain ele imzalattırmak bundan daha az bir cinayet olamaz.

Bir sene evvel İstanbul’dan gönderilen ve milletle alakası olmayan birkaç kişinin imzaladığı bu ölüm senedine Anadolu’nun on milyon Türkü belki imanına güvenerek elinin tersini urdu. Türk milletini yeşil masa başında ve cigara dumanları arasında boğmağa karar veren efendileri kastlarını yürütemediler: Loyd Corc ve arkadaşlarının ve Avrupa sermayedarlarının keyfi, arzusu ve menfaati için milyonlarca insana ölüm kabul ettirmenin imkânı yoktu.

Medeniyetin sahte hâkimleri, niyetlerini başaracak fedakârlığı göstermeğe de kadir değildiler; İstanbul’dan gönderilen birkaç vatansızın imzası meseleyi hal edemezdi, bu idamı bilfiil infaz edemezlerdi. Anadolu Türkünü öldürecek ücretli bir cellat lazımdı. Anadolu hesabına ücret vaat etmek suretiyle bu celladı buldular: Yunanistan bir senedir bu hizmeti görüyor.

Fakat Avrupa’nın Anadolu’ya memur ettiği vahşi cellat, maksadına eremedi. Türk milletinin iki senedir gösterdiği harikulade mukavemet,  şarka gelen bu deni celladın satırını inşallah kendi kafasında paralayacaktır.

Sevr muahedesini kabul etmek, dörtler meclisinin kurduğu zulüm sehpasına kendi kendimizi asmak, idam ipini boynumuza kendi elimizle geçirmek ve çekmek demekti. “Sevr” muahedesini kabul etseydik bugün Anadolu’da meşgul olmadık toprak, esir olmadık millet kalmayacaktı; Avrupa medenileri bir sülük gibi sırtımıza yapışarak, köylümüzün alın teriyle kazandığı emekleri, Londra, Paris, Roma ve Atina daha zengin ve daha müreffeh olacak, servetini kollarıyla kazanan bu halk, açlıktan, uşaklıktan benzi sola sola ve ram [sürü] olup çökecekti.

Fakat bu milletin ne Avrupalılara uşak olmağa, ne de Avrupa ihtirası için ölmeğe niyeti yoktu. Sevr teklifi, tarihi ve yüksek izzet-i nefse pek giran oldu [dokundu, ağır geldi]. Yorgun ve mecruh olmağla [yaralı olmakla] berber vakurane doğruldu ve kendisine sulh muahedesi diye uzatılan hakaretnameyi okumaya bile tenezzül etmeden, tarihini, şeref ve istiklalini müdafaaya koyuldu.

Bu müdafaa sayesindedir ki Türk milleti iki senedir ölüm savletini [hücumunu] tevkif ediyor [durduruyor]. Hiç şüphe yok ki bu savleti bir gün kıracak, perişan edecek ve beşeriyet tarihinden hiçbir zaman silinemeyen büyük ve mukaddes istiklalini ebediyetle devam edecektir.

Allah ve hak bizimledir.

DİPNOTLAR

 [1] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/sevres-sevr-antlasmasi-10-agustos-1920/

[2] T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 19.8.1336 (1920), Devre: I, Cilt: 3, İçtima Senesi: I, s. 333

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c003/tbmm01003053.pdf

[3] T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 30.10.1338 (1922), Devre: I, Cilt: 24, İçtima Senesi: 3, s. 270-276

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf

[4] T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 30.10.1338 (1922), Devre: I, Cilt: 24, İçtima Senesi: 3, s. 283-288

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf

[5] Hâkimiyet-i Milliye, 11 Ağustos 1921, No: 261, s.1,sütun: 1-3

Continue Reading

En Çok Okunanlar