Connect with us

Türk İstiklâl Mücadelesi

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer’in Hatıralarında Amasya Genelgesi’nin Hazırlanışı

Published

on

GİRİŞ

Türk Milli Mücadelesi’nin başbuğu Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919 Pazartesi sabahı saat 6’da 9. (sonra 3.) Ordu Kıt’aları Müfettişi olarak Samsun’a çıktığında yanında aşağıdaki 18 subay bulunuyordu:

  1. Kurmay Albay Refet Bey (General BELE) (3. Kor. K.)
  2. Kurmay Albay Manastırlı Kazım Bey (General DİRİK) (Müfettişlik Kur. Bşk.)
  3. İbrahim Tali Bey (ÖNGÖREN) (Müfettişlik Sağlık Bşk.)
  4. Kurmay Yarbay Mehmet Arif Bey (AYICI) (Kurmay Başkan Yardımcısı)
  5. Kurmay Binbaşı Hüsrev Bey (GEREDE) (Karargâh Erkan-ı Harbiyesi İstihbarat ve Siyasiyat Şubesi Müdürü)
  6. Topçu Binbaşı Kemal Bey (DOĞAN) (Müfettişlik Topçu K.)
  7. Binbaşı Refik Bey (SAYDAM) (Sağlık Bşk. Yardımcısı)
  8. Yüzbaşı Cevat Abbas (GÜRER) (Müfettişlik Başyaveri)
  9. Yüzbaşı Mümtaz (TÜNAY) (Kurmay Mülhakı)
  10. Yüzbaşı İsmail Hakkı (Kurmay Mülhakı)
  11. Yüzbaşı Ali Şevket (ÖNDERSEV) (Müfettişlik Emir Subayı)
  12. Yüzbaşı Mustafa Vasfi (SÜSOY) (Karargâh K.)
  13. Üsteğmen Hayati (Kurmay Başkanı Emir Subayı ve Müfettişlik Kalem Amiri)
  14. Üsteğmen Arif Hikmet (GERÇEKÇİ) (Kurmay Mülhakı sonra 3. Kor. K. Yaveri)
  15. Üsteğmen Abdullah (İaşe Subayı)
  16. Teğmen Muzaffer (KILIÇ) (Müfettişlik İkinci Yaveri)
  17. Birinci Sınıf Kâtip Faik (AYBARS) (Şifre Kâtibi)
  18. Dördüncü Sınıf Kâtip Memduh (ATASEV) (Şifre Kâtibi Yardımcısı) [1]

Bu kişilerden Başyaver Cevat Abbas GÜRER (1887-1943), Mustafa Kemal ATATÜRK’ün 24 yıl hizmetinde bulunmuş olup cumhurbaşkanlığı döneminde Çankaya Köşkü’nün sürekli misafirlerinden biridir. Önemli tarihi olaylara tanıklık etmiştir. Harp cephelerinde, mağlubiyet ve galibiyetlerde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunda, hangi görevde bulunursa bulunsun Cevat Abbas Bey, her zaman ve mekânda Mustafa Kemal Atatürk’ün yanında ve yakınında bulunmuştur. Cevat Abbas Bey’in ortaya çıkan hatıraları, Türk İstiklal Mücadelesi/Harbi’nin karanlıkta kalmış yönlerini aydınlatmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk gibi Cevat Abbas Bey’in de ani ölümü kapsamlı bir hatırat hazırlamasını engellemiştir. Cevat Abbas Bey’e ait hatıra ve belgeler, torunlarından Turgut GÜRER tarafından Atatürk’ün Yaveri Abbas Gürer Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 Yıl adlı eserde bir toplanarak yayımlanmıştır. [2]

Hâtırat, yine otobiyografik birer anlatım türü olan seyahatname, sefaretname, ruzname (günlük), tezkire, muhtıra, menkıbe ve mektup gibi yazı türleriyle benzerlik taşır. Özellikle seyahatname gezilen yerlerin anlatıldığı bir hâtırat türüdür. Günlük ise hadiselerin vuku bulduğu gün kaydedilmiş notlar olarak hâtırattan ayrılır. Bundan dolayı yaşandıktan az veya çok bir süre sonra yazılan, hatta bazen yaşlılıkta kaleme alınmış çocukluk hâtıraları gibi yaşanmasıyla yazılması arasına uzun zaman girmiş olan hâtırat yılların biriktirdiği yeni intibaları, yeni değer yargılarını ve yeni hayat tecrübelerini de ihtiva ettiğinden farklı bir özellik taşır. Bazı hâtıralarda günlük parçaları, mektuplar ve belgeler de yer almıştır. Böylece hâtırattaki bilgilerin güvenilirlik derecesi artar ve tarih araştırmaları için belge olabilecek değer kazanır. Bir kısım hâtıralar ise dönemin sosyal hayatını ve folklorik yapısını aksettirmede başarılı olduğu için bu konularda kaynak değerine sahiptir.

Hâtıralar ifade ve üslûp bakımından farklılık gösterir. Genellikle askerî şahısların yazdıkları belgelere dayanan, hatta birliklerin harekât şemalarını ihtiva eden harp hâtıraları yalın ve objektif bir ifadeyle kaleme alınmıştır. Sanatkârların, özellikle edebiyatçıların hâtıralarında ise kişi ve olaylarla beraber hâtıra sahibinin intiba, duygu ve sübjektif yorumlan üslûba da tesir eden edebî bir dille anlatılır. Bu sonuncular edebî bir tür olan hâtıratı teşkil eder. Bu özellikleri dikkate alınarak genellikle bütün hâtıralardan, özellikle de siyasî karakteri ağırlıkta olan hâtıralardan bir belge ve objektif bilgi olarak faydalanmak için bunlara ihtiyatla yaklaşılması ve aynı konu üzerine yazılmış olanların karşılaştırılması gerekir. [3]

Yukarıda ifade edilen anlayışla Türk İstiklal Mücadelesi’nin başbuğu Mustafa Kemal ATATÜRK başta olmak üzere yakın çalışma arkadaşlarının hatıratlarının karşılaştırılmasına ve böylece milli tarih bilincinin gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla, Turgut GÜRER tarafından Atatürk’ün Yaveri Abbas Gürer Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 Yıl adlı eserde yer alan “Amasya Genelgesinin Hazırlanışı” bölümü aşağıda sunulmuştur.

—***—

AMASYA GENELGESİNİN YAZILDIĞI GECE…

Cevat Abbas GÜRER, altına 9.11.1940 tarihini düştüğü kendi şahsi notları arasında bulunan bir yazısında, Milli Mücadele’de bizzat Atatürk’ün diktesiyle kaleme aldığı, Türk İstiklal Mücadelesi’nin en önemli belgelerinden birinin yazıldığı 21 Haziran’ı 22 Haziran’a bağlayan geceyi anlatıyor:

“Atatürk”, tarihi büyük şerefini arkadaşlarıyla nerede paylaştı?

Atatürk’ün kurtarıcı kudretinin büyük hamlelerinden birine şahit olan Amasya’daki karanlık oda! Kışlanın sınırına bitişik bir binanın, Türkiye kurtuluş nurunun doğduğu ve yer yuvarlığının dört yanına gözler kamaştıran ışıklarını saçtığı odasıdır.

O, daima tarihimizde bütün parlaklığıyla yaşayacaktır.

Askeri hastane idarecilerinin iş gördükleri bu binayı [Saraydüzü kışlası]; 5. Kafkas Fırkası Kumandanı Yarbay Cemil Cahit (Sayın Orgeneral); Atatürk’e ve yakınlarına ayırmış ve kışlanın bir kısmını da müfettişlik karargâhımıza tahsis buyurmuşlardı.

Bu bina kışla kadar, gerek Amasya şehrine ve gerekse verimli Yeşilırmak’ın her iki yönündeki gönül açan yeşil vadilerine hâkim bulunuyordu. Karargâhımızın korunması bakımından da en emin bir mevkide idi.

Burasının intihap olunuşu [seçilmesi], fırka kumandanının dikkat ve ihtimamını ve Samsun’da başlayıp Havza’da açığa vurulan milli harekete geçmek lüzumuna derin ve sarsılmaz ilgisinin necip tezahürü olarak Atatürk’çe kabul edilmişti.

Yarbay Cemil Cahit, sevgili memleketin düşürülmek istenen büyük tehlikesinin bertaraf edilmesi için açılacak olan çetin savaşlı işler karşısında metin ve vakurdu.

Hele büyük fedakârlara has tevazu ve nezaketi, herkeste kolay bulunmayan meziyetlerindendi. Milli hareketlerin öncüleri arasında bulunan muhterem orgeneralin milli tarihimizde pek kıymetli yer tutacağı şüphesizdir.

Mesane rahatsızlığının natamam [bitmemiş] ve tehlikeli tedavisiyle İstanbul’dan ayrılan Atatürk, Havza’nın yüksek dereceli kaplıcasından ve Doktor Refik SAYDAM’ın (merhum başvekil) tedavisinden 17 gün hakkıyla istifade etmişti.

Büyük adam, Havza Camii’nde bütün millete; kurtulmak ve vatanı parçalatmamak için yapılacak vatani ve milli ödevleri işaret ederek, milletler bünyelerinin en büyük kuvveti olan birlik ve beraberliğe davet etmiş ve fiili müsellah [silâhlı] harekete hemen geçmek maksadıyla Havza silâh deposunun kapılarını halka açmakla teşkilata başlamıştı. Havza’dan hareketimiz bir dereceye kadar başlanılan faaliyetin icabı sayılabilirse de asıl Havza’nın cenubunda, Havza’ya hâkim ve Amasya istikametini kolaylıkla kapayacak kabiliyette bulunan Merzifon’daki İngiliz kuvvetlerinin karargâhımız için tehlikeli oluşu idi.   Çünkü geniş salahiyetli ordu mufettişi Mustafa Kemal Paşa’nın, artık ordu kumandanından ziyade milleti kurtuluşa vardıracak bir kutlu önder olduğu, İstanbul hükumeti davetine boyun eğmemekle anlaşılmıştı.

Havza’dan hareketimizden evvel çok sevdiği ve güvendiği ve Atatürk’e, başlanılacak milli ve vatani maksatlar uğrunda kolordusu ile büyük ve ağır fedakârlıklar istilzam edecek [gerektirecek] her türlü ödevleri şartsız, kayıtsız ve ifa edeceğine [yerine getireceğine] daha İstanbul’daki ziyareti esnasında söz veren sınıf arkadaşı 20. Kolordu Kumandanı General Ali Fuat CEBESOY’dan (muhterem Nafıa Vekili) er kıyafetine girerek misafirleri ile birlikte Havza istikametine hareket etmesi bir şifre ile rica olunmuştu.

Havza’dan Amasya’ya…

12 Haziran 1335 [1919] günü Havza’dan hareket eden karargâhımız, aynı günün akşamına doğru Amasya’ya vardı. Necip [soylu, asil] ve fedakâr Amasyalılar, Atatürk’ü coşkun tezahüratla karşıladılar. Resmi ziyaretler bittikten sonra yukarıda arz ettiğim karargâh binalarımıza yerleşmiştik.

Havza’dan hareketimizden üç gün geçmemişti. Arandığım telefonda, 20. Kolordu Yaveri Üsteğmen Bay İdris CURA (Selanik Konsolosu) Kumandanının ve misafirlerinin Havza’nın 12 kilometre cenubunda ve Havza-Amasya yolunun üzerinde bir noktada müfettiş paşa hazretlerinin emirlerini bekledikleri haber veriliyordu.

Telefondan ayrılmaması ricasıyla Yaver CURA’yı bırakarak aldığım haberi (Londra sefirimizin de orada bulunduğunu) kumandanıma arz ettim. Kumandanım cevaben:

Vakit geçirmeden Amasya’ya hareket etsinler. Sen de bizim otomobillerden birine bin. Aynı istikamete hareket et. Nerede rastlarsan Fuat Paşa’yı, Rauf ve Süreyya Beyleri bizim otomobile al getir, emrini telefonda bekleyen yaver arkadaşa aynen bildirdim. Ben de Umumi Harp’ten miras kalan yıpranmış otomobilimizden daha iyicesini seçerek yola koyuldum. Amasya’dan epeyce şimalde ve Vehip Paşa değirmenleri denen mahalde muhterem General Ali Fuat CEBESOY ve arkadaşlarıyla karşılaşıldı. Atatürk’ün emri veçhile hareket edilerek Amasya’ya akşam başlarken dönüldü.

Kahraman, gürbüz bir er kıyafetine girmiş olan koca vatansever General Ali Fuat CEBESOY’un inan ve güveni temin eden huzuzu [sevinci], hakikaten Atatürk’ü çok sevindirdi. Umumi Harbin son yıllarında ve mütareke günlerinde samimi yakınlık gösteren ve Atatürk tarafından ayni duygularla sevilen ve “İstanbul’da faaliyet ümitleriniz kalmadığı zaman bana mülaki olunuz” tavsiyesine riayet eden eski Bahriye Nazırı Albay Hüseyin Rauf ORBAY’ın (Londra sefirimiz) Manisa ve havalisini ve oradan Ankara istikametindeki mıntıkaları tetkik ederek Atatürk’e mülaki oluşu  [katılması] Atatürk’ün hazzını katmerlendirdi. Bay Hüseyin Rauf Orbay’a, mutasarrıf İbrahim Süreyya YİĞİT (Kocaeli mebusu), Yüzbaşı Osman Nuri (General Osman TUFAN) ve ihtiyat zabiti [yedek subay] Recep Zühtü SOYAK (Eski Zonguldak mebusu) refakat ediyorlardı.

Trablusgarp harbine gönüllü olarak iştirak eden İbrahim Süreyya YİĞİT, orada Atatürk’ün emrinde çalışmıştı. Memleketin her tehlikesinde zarif yaradılışlı vücudunu ve sarsılmaz iradeli kafasını ortaya koymakla tanınmış olan bu zat Atatürk’ün vefakâr bir arkadaşı idi.

Şimdi, az güneş gördüğünden hemen daimi tatlı bir gölge ve serinlik taşıyan ve fakat ebedi sönmeyecek olan milli şubeyi dünyalara tanıtan odanın misafirleri, geceleri beyaz fanuslu, müdevver [yuvarlak]  fitilli iki gaz lambasının ışıkları etrafında baş başa, kalp kalbe vererek Atatürk tarafından atılan ilk milli hareket adımlarına ayak uydurmuşlardı.

Vakit, fırsat kayıtlarını, memuriyet ve hayat kaygılarını Havza’da ebediyete gömen Atatürk; Havza’daki hutbesini tekrar ederek sevgili ve fedakâr tanıdığı ve tanıtmak istediği arkadaşlarıyla birlikte bütün memleketi an geçirmeden kurtuluş hedefine götürmek azmindeydi.

O esasen yurdu parçalanarak esir edilmek istenen aziz ve necip milleti “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” düsturunu (ilkesini) daha İstanbul’da iken kendilerine başlıca çıkar yol edinmişti. Onun için Samsun’a ayak basar basmaz bu noktadan dinamik bir hızla işe başlamıştı.

Şimdi kesin hareket için Samsun’a çıkışımızdan Amasya’ya muvasalatımıza kadar geçen 23 günlük “hadiseleri”, büyük bir salabet [manevi kuvvet] ve samimiyetle saatlerce, günlerce Atatürk arkadaşlarına izahta bulundu.

Bay Hüseyin Rauf Orbay’ın da düşman süngüleri altında ve tehdidinde bulunan vilayetler halkından edindiği kıymetli intibaları dinlendi.

Bu veçhile Atatürk’ün halesini teşkil edenlerin; samimi ve coşkun fedakârlıklarla kalplerinin çarptığına şahit olan uğurlu oda, müstevli (istilacı) düşmanlar ve yerli hainler aleyhine istiklal ve bütünlük lavlarını dünyaya saçan Türklük yanardağının köklerini 12 gün içinde yaşattı.

Mustafa Kemal İstanbul’a çağırılıyor

Kurmay reisimiz Albay Kazım DİRİK (Trakya müfettişi merhum General Dirik), sıhhiye müfettişimiz Albay Dr. İbrahim Tali (Sayın saylavlarımızdan), sıhhiye müfettiş muavini Binbaşı Dr. Refik SAYDAM (Merhum Başvekil), Kurmay Yarbay Arif (Maslup Arif), Kurmay Binbaşı Hüsrev GEREDE (Eski Berlin Sefiri), Atatürk’te gördükleri necat ümitleriyle İstanbul’dan hareket etmişlerdi. Binaenaleyh bu arkadaşlar Havza’da tam manasıyla görerek, duyarak, bilerek bütün kalpleriyle Atatürk’e bağlanmışlardı. Yalnız o zaman Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa’dan Atatürk’e gelen bir şifre münasebetiyle Atatürk, vasıtamla yaptığı bir fikir ve inan yoklamasında Kazım DİRİK’in birkaç dakika süren ve bilahare [daha sonra] daha ziyade saffet ve samimiyetine bağışlanan mütalaası Atatürk’ü bir an düşündürdü.

Şevket Turgut Paşa’nın emri kısa idi. “Mühim bir meseleyi görüşmek ve bilahare avdet etmek üzere emrinizdeki gambotlardan biriyle İstanbul’a hareket olunması” mealinde ifade edilmişti.

“Dikkat et Cevat! Kurmay reisi ikimizi yalnız bırakıyor”

8 Haziran 1335 [1919] zevalini müteakip [öğleden sonra] yaver Bay Muzaffer KILIÇ (eski Giresun mebusu) tarafından açılan bu şifreyi, öğle yemeğinden sonra istirahate koyulan kumandanıma sunduğum zaman, emirde gizlenmek istenilen tuzağı derhal görmüş ve bana:

Ben bu şifreyi görmüş olmayayım. Kurmay reisinden başlayarak arkadaşlara sıra ile göster. Alacağın cevapları olduğu gibi bana getir, emrini verdiler. Emirleri veçhile arkadaşlar yakalandı. Yalnız Kazım DİRİK:

Olur. Paşa Hazretleriyle ikiniz gidersiniz. Biz sizi burada bekleriz.

Mütalaalarında bulundu. Diğer arkadaşlar umumiyet üzere:

Bu nasıl şey! Paşa’yı İstanbul’a kapamak istiyorlar, demişlerdi.

Atatürk’e arkadaşların mütalaalarını arz ettim. Atatürk manalı bir gülümseme ile:

“— Dikkat et Cevat! Kurmay Reisi ikimizi yalnız bırakıyor. Öyleyse arkadaşlar İbrahim Tali Bey’in odasında toplansınlar”, emrini verdi. Bir taraftan da Şevket Turgut Paşa’nın telgrafının iç yüzünü öğrenmek için, müfettişliğimizle hususi şifresi bulunan Genel Kurmay Reisi General Cevat’a (merhum Orgeneral Cevat) Harbiye Nazırı’nın telgrafının izah olunması için kumandanım tarafından kısa bir şifre not ettirildi.

İbrahim Tali Bey’in odasında yapılan toplantıda, İbrahim Tali ve Hüsrev GEREDE’nin isabetli ve celaletli mütalaaları Kurmay Reisi’mizi ikaz etti. Bu tarihten sonra Kurmay Erkânımız, Atatürk etrafında bir kere daha sarsılmaz hale girdi. Daha doğrusu bu tarihten itibaren başında Atatürk bulunan ve büyük fedakârlık duygularıyla birbirine bağlanan ve serbestçe kanaatin (kanaatler), mütalaa yürüten ve vatanperverane kararları uğruna mevcudiyetlerini ortaya koyan bir komite haline gelmişlerdi. Ancak bu komite askerliğin usul esası olan disiplinden hiçbir zaman ayrılmamış, bütün memleketi sevk ve idare hususunda uhdelerine [sorumluluklarına] düşen vazifelerinde canla başla çalışmayı en büyük şiar edinmişlerdi.

“Kalem, kâğıt alsın gelsin”

21-22 Haziran [1]335 [1919] gecesi saat 9’da kumandanımın “kalem kâğıt alsın gelsin” emriyle çağrıldım. Muhterem General Ali Fuat CEBESOY, çetin ve büyük işler başaracak her türlü kudret ve kabiliyete hâkim gözlerini saklayan güler yüzüyle bu emri bana tebliğ etmişti. Kendileri Ankara ile telgraf başında meşgul olmaya başladılar. Ben aldığım emri yerine getirmiş, uğurlu odanın büyücek yuvarlak orta masasına yerleşmiştim. Bir an içinde etrafıma göz gezdirdim. Bay Hüseyin Rauf ORBAY, eski Üçüncü Kolordu Kumandanı Albay REFET (İstanbul Saylavı, Milletvekili), Albay Kazım DİRİK, Binbaşı Refik SAYDAM, Binbaşı Hüsrev GEREDE; Atatürk’ün kurtuluş eserini dinlemek için hareketsiz duruyorlardı. Gözlerinde büyük dikkat ve büyük merak canlanmıştı.

Bu derin manalı sükût içinde Atatürk’ün kuvvetli çektiği sigarasından bıraktığı bol dumanlarının gaz lambalarının fanusları üzerinde önce kuvvetle yığıldığına fakat yayıldıkça zayıfladığına dalmıştım. Her varlığın yaşayışının da aynı akıbetle karşılaştığını düşünmeye fırsat bulamadan;

Yaz bakalım!

Atatürk’ün bu çelik iradeli emri oda içinde sıralanmış bekleyen dimağları fuzuli düşünceden kurtardı; beni de harekete geçirdi.

1- Vatanın tamamiyeti, milletin istikbali tehlikededir.

2- Hükûmeti merkeziye, deruhte ettiği [yüklendiği] mes’uliyetin [sorumluluğun] icabatını [gereklerini]  ifa edememektedir [yerine getirememektedir]. Bu hal milletimizi madun tanıtıyor [yok sayıyor].

3- Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.

4- Milletin bu hal ve vaziyetini derpiş etmek [öne sürmek] ve sadayı hukukunu cihana işittirmek için her turlu tesir ve murakabeden azade bir heyeti milliyenin vücudu elzemdir.

5- Anadolu’nun en emin mahalli olan Sivas’ta milli bir kongrenin serian akdi tekerrür etmiştir [kararlaştırılmıştır].

6- Bunun için tekmil vilayetlerin her livasından milletin itimadına mahzar olmuş üç murahhasın sür’ati mümküne ile yetişmek üzere hemen yola çıkılması icap etmektedir.

7- Her ihtimale karşı bu keyfiyetin milli sır halinde tutulması ve murahhasların lüzum görülen mahallere seyahatlerinin mütenekkiren [kıyafet değiştirerek] icrası lazımdır.

8- Vilayeti Şarkiye namına 13 Temmuz [1]335’te [1919] Erzurum’da bir kongre inikat edecektir [toplanacaktır]. Mezkûr tarihe kadar vilayatı saire murahhasları [temsilcileri, delegeleri] da Sivas’a varid [gelmiş, erişmiş] olabilirlerse Erzurum Kongresi’nin azası da Sivas içtimaı umumisine dâhil olmak üzere hareket edecektir.

Bu direktif, bütün askeri ve milli ruesaya ve belediye reislerine verileceği kaydından sonra bitmişti. Aziz muhatapların hemen cümlesi birden sevinç ve takdir gülüşleriyle,

“— Hayırlı olsun. Allah muvaffakiyet versin” iç dileklerini söylediler ve bu büyük işe şahit olan kutlu odayı şenliklere boğdular.

Atatürk’ün bana:

Arkadaşlara ver imza buyursunlar! Emrine karşı yüksek nezaket ve tevazu gösteren Hüseyin Rauf ORBAY:

Henüz misafiriniz bulunuyorum. Onun için kendimde bir salahiyet; göremiyorum. Cevabına karşı Atatürk:

“— Memleketin tanınmış bir evladısınız. Yazdığımız, yeni bir tarihin vesikasında imzanız bulunmalıdır” der demez Bay Hüseyin Rauf Orbay imza buyurdular.

General Ali Fuat CEBESOY direktif yazılırken dışarıda muhaberesiyle meşguldüler. Atatürk tarafından çağrıldılar. Muhterem general gelmişti. Huzuruna sunulan direktifi derhal imzalayarak, çekingen duran Albay Refet’e imza ettirdiler.

Atatürk Kurmay Reisimiz Kazım DİRİK’le Hüsrev GEREDE’ye de kurmay heyetinde tertip olunduğu şerefini esirgemediler.

Aziz vatan ve sevgili milletinin kurtarılması için Atatürk; kısa mucib esbaplı [gerekli] kurtuluş planının tarihi zengin şerefini arkadaşlarıyla Amasya’nın işbu kutlu odasında paylaştı.

Bu paylaşmayla Atatürk geniş vefa ve büyük kalpliliğini gösterdi. Ve onları birinci adımda kendi akıbetine bağlamayı zevk bildi. [4]

9.11.1940

DİPNOTLAR

[1] Fethi TEVETOĞLU, “Atatürk’le Samsun’a Çıkanlardan Üsteğmen Arif Hikmet Bey (Em. Hâkim Tümgeneral Hikmet Gerçekçi)”, Hayat Tarih Mecmuası, Sayı: 4 (Mayıs 1970), s. 4-7

http://isamveri.org/pdfsbv/D01053/1970_4/1970_4_TEVETOGLUF.pdf

——————————–, “Atatürk’le Samsun’a Çıkanlardan Üsteğmen Abdullah (Kunt) (1881-1961)”, Türk Kültürü, Sayı: 278 (Haziran 1986), s. 351-354

http://isamveri.org/pdfsbv/D00206/1986_278/1986_278_TEVETOGLUF.pdf

——————————–, “Atatürk’le Samsun’a Çıkanlardan Hüsrev Gerede”, Türk Kültürü, Sayı: 82 (Ağustos 1969), s. 692-699

http://isamveri.org/pdfsbv/D00206/1969_82/1969_82_TEVETOGLUF.pdf

——————————–, “Atatürk’le Samsun’a Çıkanlar IV Dr. Refik Saydam”, Türk Kültürü, Sayı: 85 (Kasım 1969), s. 22-31

http://isamveri.org/pdfsbv/D00206/1969_85/1969_85_TEVETOGLUF.pdf

——————————–, “Atatürk’le Samsun’a Çıkanlar VII Yzb. Ali Şevket Öndersev, Birinci Sınıf Kâtip Faik Aybars ve Dördüncü Sınıf Kâtip Memduh Atasev”, Türk Kültürü, Sayı: 88 (Şubat 1970), s. 236-239

http://isamveri.org/pdfsbv/D00206/1970_88/1970_88_TEVETOGLUF.pdf

——————————–, “Atatürk’le Samsun’a Çıkanlar VIII Kurmay Mülhakı Yüzbaşı Ali Mümtaz (TÜNAY)”, Türk Kültürü, Sayı: 91 (Mayıs 1970), s. 443-447

http://isamveri.org/pdfsbv/D00206/1970_91/1970_91_TEVETOGLUF.pdf

——————————–, “Atatürk’le Samsun’a Çıkanlar IX Üsteğmen Arif Hikmet Bey (Em. Hâkim Tümgeneral Hikmet Gerçekçi)”, Türk Kültürü, Sayı: 93 (Temmuz 1970), s. 569-576

http://isamveri.org/pdfsbv/D00206/1970_93/1970_93_TEVETOGLUF.pdf

——————————–, “Atatürk’le Samsun’a Çıkanlar X Kurmay Yb. Mehmed Arif (AYICI)”, Türk Kültürü, Sayı: 99 (Ocak 1971), s. 185-188

http://isamveri.org/pdfsbv/D00206/1971_99/1971_99_TEVETOGLUF.pdf

[2] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/cevat-abbas-gurer-1887-1943/

[3] Orhan OKAY, “Hatırat”, TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt: 16, İstanbul 1997, s. 445-446

[4] Turgut GÜRER, Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer Cepheden Meclise Büyük Öner ile 24 Yıl, Gürer Yayınları, İstanbul 2007, s. 232-237

Türk İstiklâl Mücadelesi

Amasya Tamimi[Genelgesi]’nin Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in Kuruluşundaki Rolü

Published

on

Giriş

22 Haziran 1919 tarihinde yayımlanan Amasya Tamimi, Türk istiklâl hareketinin askeri bir direniş evresinden siyasal, meşru ve kurumsal bir ihtilal devresine geçişini simgeleyen kurucu bir belgedir. Bu çalışma, Tamim’in muhtevasını eleştirel tarih yöntemi, siyaset sosyolojisi ve tarihsel coğrafya bakış açısından sorgulamaktadır. Çalışmada, metnin ihtiva ettiği kavramlar, semboller ve kişiler arası değer çatışmaları analiz edilerek, belgenin Saltanatın tasfiyesine ve Cumhuriyet’in ilanına giden yoldaki kurumsal ve felsefi rolü çok boyutlu bir yaklaşımla ortaya konulmaktadır.

Meşruiyet Karargâhının Taşraya Taşınması

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından imzalanan Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918), Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenlik haklarını fiilen ortadan kaldıran ve coğrafyayı İtilaf Devletleri’nin işgal menziline sokan bir dönüm noktasıdır.  İstanbul’daki merkezi hükümet, mütareke şartlarının ve başkentteki yabancı askeri denetimin baskısı altında kalarak devletin asli vazifesi olan koruma ve egemenlik görevlerini yerine getiremez hale gelmiştir. Bu durum, tebaa ile hükümdar arasındaki ananevi sadakat sözleşmesini sarsmış ve toplumda derin bir kargaşa ve siyasal meşruiyet krizi doğurmuştur.

Dokuzuncu Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla başlayan gelişme, Anadolu’da dağınık halde bulunan sivil ve askeri direniş merkezlerini (Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak cemiyetleri) ortak bir siyasal program etrafında birleştirme arayışına sahne olmuştur. Bu arayışın aydınlatıcı, hukuki ve askeri bildirisi niteliğindeki Amasya Tamimi, 22 Haziran 1919’da kaleme alınarak telgraf hatları vasıtasıyla bütün sivil ve askeri makamlara tebliğ edilmiştir.

Amasya Tamimi’nin, basit bir askeri genelge olmanın ötesinde, bir imparatorluktan ulus-devlete geçiş hareketini başlatan ve Cumhuriyet’in kurumsal yapısını inşa eden anayasal bir ilk metin olduğu görülmektedir.

1. İçerik ve Vaka Analizi

Amasya Tamimi, siyaset sosyolojisi ve hukuk felsefesi açısından kusursuz bir mantık ve devrimci silsile takip etmektedir. Metin önce mevcut yapının iflasını ilan etmekte (gerekçe), ardından kurtarıcı özneyi tanımlamakta (yöntem/ilke) ve son olarak bu iradenin kurumsallaşacağı mekânı ve usulü tespit etmektedir (hareket).

  1. Gerekçe ve Siyasal İflasın İlanı

Vatanın tamamiyeti, milletin istiklâli tehlikededir. Hükümet-i merkeziyemiz itilâf devletlerinin tesir ve murakabesi altında mahsur bulunduğundan deruhte ettiği mesuliyetin icâbâtını ifa edememektedir. Bu hal milletimizi ma’dum tanıttırıyor.”

İçerik ve Vaka Analizi: Bu madde, klasik egemenlik teorisinde devletin meşruiyetini sağlayan “koruma karşılığı itaat” ilkesinin bizzat merkez tarafından ihlal edildiğinin beyanıdır. İstanbul Hükümeti’nin “mahsur” olması, onun siyasi iradesinin ipotek altında olduğunu ve hukuken geçersizleştiğini göstermektedir. “Ma’dum” (yok edilmiş/hiç kılınmış) kavramının seçilmesi, uluslararası alanda Osmanlı toplumunun siyasi bir özne olmaktan çıkarılıp nesneleştirilme tehlikesine karşı bir alarm zili görevi yapmaktadır.

Cumhuriyet’e Etkisi: Bu teşhis, egemenliğin mekânını ve merkezini değiştirmenin meşru gerekçesini ortaya koymuştur. Eğer merkez etkisiz ise çevre (taşra/millet) kendi kaderini tayin etmekle yükümlüdür.

  • Kurucu İlke ve İhtilal Bildirgesi

Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Milletin hal ve vaziyetini der-pîş etmek ve sadâ-yı hukukunu cihana işittirmek için her türlü tesir ve murâkabeden âzâde bir heyet-i milliyenin vücudu elzemdir.”

İçerik ve Vaka Analizi: Bu madde, Türk siyasi düşünce tarihinin en devrimci hamlesidir. Yüzyıllardır Tanrı adına hüküm sürme anlayışının temsilcisi padişahın mutlak iradesine karşı, kurtarıcı güç olarak “milletin azim ve kararı” beyan edilmiştir. Bu ifade, “genel irade” kavramının Türk modernleşme sahasındaki somut yansımasıdır. “Heyet-i milliye” (milli/ulusal kurul) teklifi ise, etkisini yitirmiş bürokrasiye karşı alternatif, sivil ve ulusal bir hükümet modelinin ilk çekirdeğidir.

Cumhuriyet’e Etkisi:Milletin kararı” vurgusu, Saltanatın tasfiyesine ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete devredileceği Cumhuriyet yönetimine giden felsefi köprünün ifadesidir. Karar yetkisi saraydan alınarak millete verilmiştir.

  • Kurumsallaşma ve Güvenlik

Bunun için b’il-muhabere her taraftan vaki olan teklif ve arzuy-ı milli üzerine Anadolu’nun bi’l-vücuh en emin mahalli olan Sivas’ta millî bir kongrenin serian in’ikadı takarrür etmiştir. Bunun için tekmil Vilayat-ı Osmaniye’nin her livasından ve fırka ihtilafatı nazarı dikkate alınmaksızın muktedir ve milletin itimadına mazhar üç kadar zatın sürat-ı mümküne ile yetişmek üzere hemen yola çıkarılması icap etmektedir. Her ihtimale karşı bunun bir sırr-ı millî halinde tutularak dağdağaya mahal verilmemesi ve lüzum görülen mahallerde seyahatin mütenekkiren icrası lazımdır.

İçerik ve Vaka Analizi: İhtilalin teorik düzeyi, bu maddelerle fiili ve kurumsal bir yapılanmaya dönüştürülmektedir. “Fırka ihtilafatı nazarı dikkate alınmaksızın” (parti ayrımı gözetmeksizin) ifadesi, İkinci Meşrutiyet döneminden miras kalan İttihatçı-İtilafçı kamplaşmasının yarattığı sosyolojik yarılmayı, “millî/ulusal beka” paydasında birleştirmeyi/pekiştirmeyi hedeflemektedir. “Sırr-ı millî” (milli/ulusal sır) kavramı ise, istihbarat savaşlarının sürdüğü mütareke döneminde harekâtın güvenliğini sağlama gayreti ve tedbiridir.

2. Kavramlar, Semboller ve Tarihsel Anlam Dünyası

Amasya Tamimi’nin terminolojisi, ananevi Osmanlı idari lisanı ile modern ulus-devlet teorisinin karmaşık bir sentezidir.

Vatan ve Millet Sembolizmi: Klasik monarşilerde vatan, hükümdarın mülkü; millet ise dini aidiyetlere göre bölünmüş tebaa (ümmet) topluluğudur. Tamim’de “Vatan“, sınırları netleştirilmesi ve korunması gereken jeopolitik, dünyevi bir mekân olarak; “Millet” ise ortak hak arayışında (sadây-ı hukuk) birleşen siyasi bir özne olarak yeniden kurgulanmıştır.

Telgraf Hatları ve Ağ Toplumu: Tamim, matbu bir bildiri olmanın ötesinde, şifreli telgraf hatları üzerinden Anadolu’ya gönderilmiştir. Siyaset sosyolojisi açısından telgraf, mütareke döneminin getirdiği kopukluğu aşarak, merkezden uzak taşra birimleri arasında eşzamanlı bir “ortak bilinç” ve direnç ağı inşa etmiştir.

Belediyeler ve Seçim Meşruiyeti: Delegelerin seçimi için “Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ve belediye riyasetleri” yetkilendirilmiştir. Osmanlı taşrasında nispi de olsa seçimle iş başına gelen tek sivil kurum belediyelerdi. Bu kurumların harekete dâhil edilmesi, kurulacak yeni iktidar merkezinin tabandan gelen demokratik bir meşruiyete dayanacağının en net sembolüdür.

3. Kişiler, Kurumlar ve Temsil Ettikleri Değerler Dünyası

Tamim, tek bir karizmatik/etkileyici liderin diktesi değil; Osmanlı askeri-bürokratik seçkininin “vatansever” kanadının ortak mutabakat metnidir.

Kişiler / KurumRolü/ KonumuTemsil Ettiği Değerler Sistemi
Mustafa Kemal Paşa9. Ordu Müfettişi, Metnin MimarıKurucu akılcılık, hukuki meşruiyetçilik, ihtilalci deha.
Hüseyin Rauf Bey (Orbay)Eski Bahriye Nazırı, Popüler LiderMondros’un yarattığı yıkıma karşı vicdani kefaret, milli haysiyet.
Ali Fuat Paşa (Cebesoy)20. Kolordu Komutanı (Ankara)Düzenli ordunun direnişe uyumu, askeri gerçekçilik.
Kâzım Karabekir Paşa15. Kolordu Komutanı (Erzurum)Doğu cephesinin askeri güvencesi, mahalli direnişin millileşmesi.
İstanbul Hükümeti“Mahsur ve aciz” merkezTeslimiyetçilik, monarşik beka, edilgen sığınmacılık.
Belediyeler/ CemiyetlerTaban örgütleri ve delege seçicilerYerel sivil itaatsizlik, taban demokrasisi, yasal-akla uygun meşruiyet.

4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji Açısından Çok Boyutlu Analiz

Tarihsel Coğrafya Bakış Açısı: Mekânın Jeopolitik Kalkan Olması

Mekân, tarihi gelişmelerin edilgen bir sahnesi değil; kişilerin eylemlerini sınırlayan veya genişleten yapı unsurudur. Amasya Tamimi’nin kaleme alındığı Saraydüzü Kışlası, Yeşilırmak’ın açtığı derin vadilerle korunan, coğrafi açıdan savunulması kolay bir sığınaktır.

Daha da önemlisi, metinde Sivas’ın “Anadolu’nun bi’l-vücuh en emin mahalli” olarak ilan edilmesidir. İstanbul, İtilaf donanmasının namluları altında “merkez” vasfını ve stratejik derinliğini kaybetmiştir. Sivas ise; işgal altındaki Batı ve Güney bölgelerine güvenli bir mesafede, demiryolu ve telgraf hatlarının kesişim noktasında, hinterlandı güçlü bir coğrafi kale niteliğindedir. Erzurum ise Kafkas cephesinden kalan terhis edilmemiş düzenli ordunun varlığıyla askeri bir güvence alanıdır. Coğrafya, emperyalizme karşı bir “derinlik savunması” anlayışıyla yeniden düzenlenmiştir.

Siyaset Sosyolojisi Bakış Açısı: Otorite Tiplerinin Çatışması

Amasya Tamimi, Türkiye’deki egemenlik yapısında köklü bir kırılmaya işaret etmektedir. İstanbul Hükümeti ve Saltanat, gücünü dini ve ananevi anlayış ve kaynaklardan alan “Ananevi Otorite“yi temsil etmektedir. Tamim ise delegelerin seçimle belirlenmesini, kongrelerin toplanmasını ve hukuki hakların (sadâ-yı hukuk) aranmasını şart koşarak “Yasal-Gerçek Otorite“nin inşasını başlatmıştır. Bu, tebaadan yurttaşa, saray idaresinden Meclis idaresine geçişin sosyolojik zeminidir.

5. Yansımalar, Tepkiler ve Siyasal Kriz

Amasya Tamimi’nin ilan edilmesi, mütareke düzeninin temsilcileri arasında bir şok dalgası yaratarak safların netleşmesine yol açmıştır.

a. İstanbul ve Saray Çevresinin Tepkisi

Damat Ferit Paşa kabinesi ve Dâhiliye Nazırı Ali Kemal, Tamim’i saltanatın mutlak otoritesine karşı bir “isyan ve ihtilal girişimi” olarak tanımlamıştır. Ali Kemal, taşra valiliklerine gönderdiği tamimle Mustafa Kemal’in azledildiğini, emirlerinin dinlenmemesi gerektiğini bildirmiştir. Saray, mülki amirleri Padişah ile Anadolu’daki komutanlar arasında bir seçim yapmaya zorlamıştır. Bu kriz, Mustafa Kemal’in resmi görevlerinden ve askerlik mesleğinden istifa ederek tamamen sivil bir ihtilalciye dönüşmesini hızlandırmıştır.

b. İtilaf Devletleri’nin Tepkisi

İngiliz istihbaratı, Anadolu’da dağınık halde bulunan Kuvayı Milliye çetelerinin düzenli subaylar eliyle merkezi ve siyasi bir organizasyona (Heyet-i Milliye) dönüştürülmeye çalışıldığını fark etmiştir. Paris Barış Konferansı’nda Osmanlı topraklarını taksim etmeye hazırlanan müttefikler için Tamim, diplomatik masayı devirecek askeri ve siyasi bir durdurma hamlesi olarak algılanmıştır.

c. Taşra Bürokrasisinin Yarılması

Anadolu’daki valiler ve mutasarrıflar arasında derin bir kararsızlık ve sadakat krizi baş göstermiştir. Konya Valisi Cemal Bey gibi saltanat çizgisine sıkı sıkıya bağlı isimler Tamim’in delege toplama emrine direnirken; Ankara Valisi Vekili Defterdar Yahya Galip Bey gibi bürokratlar bütün baskılara rağmen ihtilalin lojistik ve idari destekçisi olmuşlardır.

Sonuç: Cumhuriyet’in Kurucu Şifresi

Eleştirel tarih yöntemiyle değerlendirildiğinde Amasya Tamimi, Milli Mücadele’nin askeri strateji belgesi olmanın çok ötesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesini içeren anayasal bir çekirdektir. Metnin merkezinde yer alan “milletin azim ve kararı” ilkesi, 1921 Anayasası’nın (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” maddesine dönüşmüş, oradan da 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile nihai kurumsal biçimine kavuşmuştur. Tamim, hanedanın egemenlik hakkını tasfiye ederek yerine milletin iradesini ikame eden, Türk modernleşmesinin ve kurucu ihtilalinin en esaslı metnidir.

Kaynakça

Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I [Mutlakiyete Dönüş1918-1919], İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 285-308.

Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, 1. Cilt, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1987, 295-300.

Sabahattin Selek, Milli Mücadele 1, Örgün Yayınevi, İstanbul, 2002, s. 315-326.

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 3 (1919), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 105-108.

Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı 79 (Mayıs 1981), Belge No 1733, Gnkur. Basımevi, Ankara.

Amasya Tamimi, Milli Egemenlik Belgeleri, TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, TBMM Basımevi, Ankara, 2015, s. 9-14. [Metin içi atıflar bu resmi yayındaki orijinal ve günümüz Türkçesi sayfalarına dayanmaktadır].

Continue Reading

Türk İstiklâl Mücadelesi

Milli Mücadele Hukukunun Kurucu Metinlerinden Biri: TBMM Şer’iye Encümeni’nin Beyannamesi (9 Mayıs 1920)

Published

on

Giriş

Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı neticesinde imzalamış olduğu Mondros Mütarekesi, Türk tarihinin en derin siyasi, askeri ve toplumsal krizlerinden birini beraberinde getirmiştir. İtilaf Devletleri’nin, özellikle de İngiltere’nin, mütareke şartlarını tek taraflı yorumlayarak Anadolu ve Rumeli topraklarını işgale başlaması, Osmanlı egemenlik haklarını fiilen ortadan kaldırmıştır. Bu dönemin kırılma noktası 16 Mart 1920’de payitaht İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgal edilmesi, Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması ve milli iradeyi temsil eden mebusların tevkif edilerek Malta’ya sürgüne gönderilmesidir.

İstanbul’un işgali, saltanat ve hilafet merkezini prangaya vururken, Türk milletinin mukavemet merkezini de kaçınılmaz olarak Anadolu’ya kaydırmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısıyla 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi (BMM), sadece yasama organı değil, aynı zamanda işgale karşı direnişi yöneten kurucu ve ihtilalci bir meclis niteliğindedir. Ancak Ankara’daki bu yeni yönetim, hem işgal devletlerinin askeri tehdidiyle hem de İstanbul hükümetinin (Damat Ferit Paşa kabinesi) Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi vasıtasıyla yayımladığı ve “Kuvayı Milliye unsurlarının katledilmesinin şer’an caiz, hatta farz olduğunu” ihtiva eden fetvalarla karşı karşıya kalmıştır. İç isyanların Anadolu’yu yangın yerine çevirdiği bu meşruiyet krizinde, BMM kendi hukuki ve dini meşruiyetini halk nezdinde tescil etmek amacıyla manevi cephaneliğini devreye sokmuştur.

Bu çalışmada, BMM’nin açılışından kısa bir süre sonra, 9 Mayıs 1920 tarihinde Şer’iye Encümeni (Din İşleri Komisyonu) tarafından hazırlanan ve Kırşehir Mebusu Müfid Efendi tarafından Meclis kürsüsünde okunan “Memleket Dâhiline Beyanname” eleştirel tarih yöntemi, tarihsel coğrafya ve sosyolojinin imkânlarıyla tahlil edilmiştir. Beyanname, dönemin sosyo-politik hareketleri, kullanılan dini-siyasi kavramlar ve semboller ekseninde incelenerek, kurucu meclisin Anadolu halkını ortak bir ülkü etrafında birleştirme yöntemini ortaya koymaktadır.

1. Vaka Açısından Tarihsel Arka Plan ve İçerik Analizi

Beyanname, 9 Mayıs 1920 günü öğleden sonra saat 6’da açılan, riyasetini Reisisani (İkinci Başkan) Celaleddin Arif Bey’in yaptığı BMM’nin 13. toplantısının 4. celsesinde okunmuş ve kabul edilmiştir. Metnin altında BMM Reisi Mustafa Kemal’in imzası bulunmakta olup, belge dönemin resmi yayın organı olan Hâkimiyeti Milliye gazetesinin 17 Mayıs 1920 tarihli 30. sayısında neşredilmiştir.

Metnin içerik yapısı incelendiğinde, klasik İslam amme hukuku metinlerinin üslubuna sadık kalındığı, ancak içeriğin tamamen anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı bir siyasal bildiriye dönüştürüldüğü müşahede edilmektedir. Beyanname, kâinatın Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının bir tezahürü olduğu, insanın ise bu düzenin (nizam-ı âlem) bekasını sağlamakla görevli kılındığı belirtilerek başlamaktadır. Metne göre, toplumsal düzenin ve adaletin tesisi, ulemanın şer’i hükümlerine ve İslam siyasetine uymakla mümkündür.

Bu teorik girişin ardından metin hızla somut siyasi gerçekliğe yönelmektedir. Hedef tahtasına doğrudan İngilizler oturtulmuştur. İngilizlerin “İslamiyet’i yeryüzünden kaldırmak” gibi haince bir maksatla İstanbul’u işgal ettiği, halifeyi esir aldığı ve milli bağımsızlığı ihlal ettiği açıkça ilan edilmektedir. Bu işgal karşısında Müslümanların ne şekilde hareket etmesi gerektiği, Kur’an-ı Kerim’den getirilen ayetlerle (Nahl: 125, Bakara: 191 ve Al-i İmran: 103) temellendirilmektedir.

Beyannamenin can damarını, İstanbul Hükümeti’nin “isyan” olarak nitelediği halk hareketine getirilen şer’i meşruiyet teşkil etmektedir:

Milletin uyanış sinesinden doğmuş olan Kuvayı Milliye’nin hareketi her yönden şer’i şerife uygun olmakla beraber düşman âlemi gözünde hayat hakkına sahip olduğumuzu ispata kâfi bir meseledir.”

Metnin son bölümünde ise Anadolu’da baş gösteren iç isyanlara ve kışkırtmalara temas edilmektedir. İstanbul muhitindeki bazı “bedtıynetlerin” (kötü yaratılışlıların) İngiliz parası ve tahakkümüyle halkı kandırdığı, Müslümanlar arasına nifak soktuğu belirtilerek Hucurât Suresi’nin 6. ayeti uyarınca yalan haberlere itibar edilmemesi gerektiği vurgulanmaktadır. Metin, dünyadaki 300 milyondan fazla Müslüman’ın tek sığınağının Anadolu olduğunu belirterek tam bir birlik ve tesanüt çağrısıyla son bulmaktadır.

2. Kavramlar, Semboller ve Derin Anlamları

Eleştirel tarih yöntemi açısından metinde seçilen kelimeler, dönemin zihniyet dünyasını ve inşa edilmek istenen yeni siyasal dili anlamak adına kritik önemdedir.

Hilafet Sırrı ve Nizam-ı Âlem: Klasik Osmanlı siyasetnamesinin temel taşları olan bu kavramlar, dünyada adaletin sağlanması ve kargaşanın önlenmesi için meşru bir siyasi otoritenin varlığını şart koşmaktadır. Beyannamede bu kavramlar, Ankara’daki meclisin mevcut durumu koruma değil, aksine bozulan dünya düzenini (İngiliz işgaliyle bozulan nizamı) yeniden tesis etme görevini üstlendiğini meşrulaştırmak için kullanılmıştır.

Kuvayı Milliye (Milli Kuvvetler): Metinde bu kavram, “milletin uyanış sinesinden doğmuş” bir yapı olarak kutsanmaktadır. İstanbul’un “asi” veya “çete” olarak nitelediği bu güçler, beyanname vasıtasıyla “şer’i şerife (İslam hukukuna) tamamen uygun” meşru bir ordu seviyesine çıkarılmıştır.

Fitne ve Katil (Bakara 191): Metinde zikredilen “Fitne, insan öldürmekten daha kötüdür” ayeti, muazzam bir belagati tersyüz etmeyi barındırmaktadır. İstanbul hükümeti Ankara’dakileri “fitneci ve asi” ilan ederken, Şer’iye Encümeni bu ayetle asıl fitnenin “vatanı işgal eden İngilizler ve onlara boyun eğen işbirlikçiler” olduğunu ilan etmiştir. İşgale karşı savaşmak, katliam değil, fitneyi ortadan kaldıran meşru bir müdafaa olarak sunulmuştur.

İstidad-ı Milli /Toplumsal İstidat: Metinde şer’i delillerin yanı sıra modern sosyolojik ve siyasi kavramlara da yer verilmiştir. “Milli toplumsal kabiliyet/yetenek” anlamına gelen bu ifadeler, Türk milletinin kendi kaderini tayin etme gücüne ve hürriyet karakterine yapılan erken dönem atıflardır.

Beni Mustalık Vakası ve “Fasık” Benzetmesi: Hucurât Suresi’nin 6. ayetinin tefsiri sadedinde anlatılan tarihi vaka, tam bir psikolojik harp aracıdır. Yanlış/yalan istihbarat yüzünden Müslümanların birbirini kırmak üzere olduğu bu kıssa üzerinden, İstanbul’dan gelen fetva ve bildirilerin “fasık(günahkâr/bozguncu) haberi” niteliğinde olduğu ima edilmiş, Anadolu halkına “Ankara’ya karşı silah kuşanmayın, aldatılıyorsunuz” mesajı verilmiştir.

3. Kişiler, Kurumlar ve Temsil Ettikleri Değer Dünyası

Beyanname metninde ve arka planında yer alan kişiler, çökmekte olan bir imparatorluğun küllerinden yeni bir devlet çıkaran yapıyı gözler önüne sermektedir.

Kişiler ve Kurumlar Tablosu

Kişi / KurumMetindeki/Tarihteki RolüTemsil Ettiği Anlayış ve Değerler
BMM Şer’iye EncümeniBeyannameyi kaleme alan dini-hukuki komisyon.İslam hukukunu (fıkıh), milli bağımsızlık savaşıyla uzlaştıran meşrutiyetçi-modernist ulema anlayışı.
Mustafa Kemal PaşaBMM Reisi olarak metnin altındaki en üst siyasi/askeri imza.Milli egemenlik, tam bağımsızlık, faydacı liderlik ve halkı ortak paydada birleştirme stratejisi.
Müfid Efendi (Kırşehir Mebusu)Metni meclis kürsüsünde heyecanla okuyan hatip ve din adamı.Anadolu ulemasının saltanatın mutlakiyetçiliğine karşı milli direnişin yanında saf tutması.
Celaleddin Arif BeyOturumu yöneten meclis ikinci başkanı, hukukçu.İstanbul Hukuk Mektebi eski müdürü olarak meclisin hukuki meşruiyetini ve anayasal sürekliliği temsil.
Hamdullah Suphi Bey (Antalya Mebusu)Beyannamenin iç hitap olmasını öneren, İslam dünyasına ayrı hitap hazırlayan kişi.Türk milliyetçiliği (Türk Ocakları geleneği) ile İslam dünyasının dayanışmasını (Pan-İslamizm) stratejik harmanlayan aydın duruşu.
İngilizler ve “Bedtıynetler”İşgalci güç ve İstanbul’daki işbirlikçi merkez unsurları.Emperyalizm, sömürgecilik, şahsi menfaat uğruna milli ve dini mukaddesatı feda eden kozmopolit teslimiyetçilik.

4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji Açısından Analiz

Tarihsel Coğrafya Perspektifi: Ankara – İstanbul İkilemi

Coğrafi açıdan metin, jeopolitik bir eksen kaymasının vesikasıdır. Yüzyıllardır İslam dünyasının jeopolitik ve manevi merkezi olan İstanbul, metinde artık “düşman tarafından fiilen işgal edilmiş“, “askerleri silahsızlandırılmış“, “İngiliz kanunlarının çiğnediği” bir mağduriyet coğrafyası olarak tasvir edilmektedir. Buna mukabil Ankara, “milletin sağlam bir bina gibi birleştiği“, meşru şer’i ve milli kararların alındığı, kurtarıcı ve koruyucu yeni bir “merkez üs” olarak inşa edilmektedir.

Metindeki coğrafi algı sadece Anadolu ile sınırlı değildir; “bütün yerkürede mevcut 300 milyonu aşkın Müslüman” ifadesiyle evrensel bir İslam coğrafyası tasavvuru çizilmektedir. Anadolu, bu devasa coğrafyanın ayakta kalan “son sığınağı” olarak tanımlanmaktadır. Bu durum, jeopolitik bir savunma hattının en uç ve en hayati noktasının Anadolu coğrafyası olduğunu ilan etmektedir.

Tarihsel Sosyoloji Bakış Açısı: Ulema ve Halkın Hareketliliği

Sosyolojik açıdan 1920 Anadolu’su, okuma-yazma oranının son derece düşük olduğu, kitle iletişim araçlarının kısıtlı kaldığı ve geleneksel dini değerlerin toplumsal davranışları doğrudan belirlediği bir yapıya sahiptir. Böyle bir toplumda halkı harekete geçirmenin ve cepheye sürmenin yolu, akli-hukuki gerekçelerden ziyade (ulus-devlet, cumhuriyet, demokrasi vb.), karizmatik ve geleneksel otorite kalıplarını kullanmaktan geçmektedir.

Şer’iye Encümeni, din sosyolojisinin bu gerçeğini çok iyi okumuştur. Metinde modern bir kavram olan “bağımsızlık” (istiklal), dini bir mecburiyet olan “şer’i lüzum” ve “cihad” ile eklemlenmiştir. Halkın yabancılaşmasını önlemek adına meclisin meşruiyeti, “Cuma günü dualarla açılması” teyidiyle pekiştirilmiştir. Sosyolojik bağlamda bu metin, elitler (aydınlar/subaylar) ile taşra (halk/ulema) arasında bir toplumsal sözleşme denemesidir.

5. Yansımalar ve Tepkiler

9 Mayıs 1920 tarihli bu beyanname, Anadolu’da ve İslam dünyasında geniş yankılar uyandırmıştır:

Anadolu’daki İç İsyanlara Etkisi: Beyannamenin neşredilmesi ve ardından Anadolu ajansı, ulema ve seyyar vaizler vasıtasıyla köylere kadar ulaştırılması, Damat Ferit hükümetinin fetvalarının yarattığı kafa karışıklığını büyük ölçüde gidermiştir. Anzavur İsyanı, Bolu-Düzce-Gerede olayları gibi iç ayaklanmalara katılan halk tabanının bir kısmı, Ankara’nın “dinsiz/asi” olmadığını, aksine halifeyi kurtarmaya çalıştığını bu beyannameler kanalıyla idrak ederek saf değiştirmiştir.

Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi ve Anadolu Ulemasının Desteği: Şer’iye Encümeni’nin bu çıkışı, Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi’nin daha önce yayımladığı karşı fetvayı tahkim etmiş, Anadolu’daki yüzlerce müftü ve din adamının Milli Mücadele’ye olan desteğini alenileştirmiştir.

İslam Dünyasındaki Akisleri: Hamdullah Suphi Bey’in önerisiyle bu beyannamenin ikiz sürümü olarak hazırlanan “Bütün İslam Âlemine Beyanname“, özellikle Hint Müslümanları, Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında karşılık bulmuştur. Ankara’nın emperyalizme karşı direnişi, sömürge altındaki diğer Müslüman milletler için bir meşale vazifesi görmüş, Hilafet Komiteleri aracılığıyla Anadolu’ya maddi ve manevi yardımların akmasını hızlandırmıştır.

Sonuç

9 Mayıs 1920 tarihli BMM Şer’iye Encümeni Beyannamesi, Türk kuruluş felsefesinin sadece batılı değerler dizisiyle değil, aynı zamanda çok güçlü bir teolojik-politik meşruiyet zeminiyle başladığını ispatlayan tarihi bir belgedir.

Eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında; metnin o günkü varoluş mücadelesinde (İngiliz işgali ve iç isyanlar kıskacında) kitleleri bir arada tutan muazzam bir harç vazifesi gördüğü anlaşılmaktadır. Din ve vatan müdafaasını tek bir potada eriten bu kurucu metin, Ankara’daki ihtilalci meclisin hem geleneksel değerlere ne kadar hâkim olduğunu hem de bu değerleri faydacı ve sosyolojik bir deha ile milli bağımsızlık gayesine nasıl hizmet ettirebildiğini en açık şekilde ortaya koymaktadır.

Kaynakça

Hâkimiyet-i Milliye, 17 Mayıs 1336 (1920), No: 30, “ÂLEM-İ İSLAMA HİTAB-Büyük Millet Meclisi Şer’iye Encümeni tarafından tertip olunarak Meclis Heyet-i Umumiyesince bittasvip memleketin bilcümle aksamına neşri karargir olan beyanname”, s. 1, sütun: 1-2; s. 2, sütun: 1-2.

T.B.M.M. ZABIT CERİDESİ, 9.5.1336 (1920), Devre: I, Cilt: 1, İçtima Senesi: 1, s. 246-250

Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV,B.M.M Şer’iye Encümeni Tarafından Hazırlanan ve Mecliste Kabul Edilen İslam Âlemine Beyanname”, Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1991, s. 334-337.

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 8 (1920),Büyük Millet Meclisi Şer’iye Encümenince Hazırlanan Memleket Dâhiline Beyanname”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2004, s. 198-201

Continue Reading

Türk İstiklâl Mücadelesi

Milli Mücadele Hukukunun Direniş Bildirisi: TBMM’nin İslâm Âlemi’ne Beyannamesi (9 Mayıs 1920)

Published

on

Giriş

Mondros Mütarekesi’nin ardından Osmanlı coğrafyasının fiilen işgale uğraması ve 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgal edilerek Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması, Türk milletinin egemenlik ve beka mücadelesinde bir dönüm noktası olmuştur. Bu karışıklık ortamında Ankara’da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), yalnızca askeri bir cephe örgütlemekle kalmamış, aynı zamanda ulusal ve uluslararası meşruiyet zeminini inşa etmek amacıyla yoğun bir diplomasi ve propaganda faaliyeti yürütmüştür. Hamdullah Suphi (Tanrıöver) tarafından kaleme alınan ve 9 Mayıs 1920’de TBMM tarafından kabul edilen “İslâm Âlemi’ne Beyanname“, bu stratejik arayışın en somut tarihsel vesikalarından biridir. Bu makalede, söz konusu metin; eleştirel tarih yöntemi, tarihsel coğrafya ve sosyolojinin imkânlarıyla analiz edilmek suretiyle içerdikleri vaka, kavram, sembol, aktör ve kurumsal yapılar çerçevesinde çok boyutlu bir değerlendirmeye tabi tutulmuştur.

1. Vaka Analizi ve Tarihsel Arka Plan

Beyanname, yapısal olarak sömürgeci İtilaf devletlerinin (özellikle İngiltere ve Fransa) ve onların taşeronu konumundaki Yunanistan’ın Anadolu’daki işgal hareketlerini, mezalimini ve bu dönemde İstanbul Hükümeti ile hilafet makamı üzerinde kurdukları baskıyı teşhir etmek üzere hazırlanmıştır.

İşgal Altındaki İstanbul ve Meclisin Ankara’ya İntikali: Metinde, İstanbul’un “düşman silahlarının gölgesi altına düştüğü“, askerlerin uykularında şehit edildiği ve mebusların tutuklanarak sürgüne gönderildiği vurgulanmaktadır. Bu durum, TBMM’nin Ankara’da açılmasının lüks bir tercih değil, “ecnebi tahakküm ve tazyikinden hür bir kısım memlekete çekilme” mecburiyetinden doğan şer’î ve millî bir meşruiyet adımı olduğunu savunmaktadır.

Hükümetlerin Düşürülmesi ve İş Birlikçi Yönetim: Milli Mücadele’ye sempati duyan ya da işgale direnen Rıza ve Salih Paşa hükümetlerinin İngiliz baskısıyla istifaya zorlanması ve ardından “her şeyi Garb’ın adaletinden bekleyecek kadar anlayışsız, iradesiz bir adamın” (Damat Ferit Paşa) sadarete getirilmesi, vaka analizinin merkezinde yer almaktadır.

Anadolu’daki Parçalanma Senaryosu: İngiliz emperyalizminin, sömürgeleştirdiği Hindistan ve Mısır arasındaki hattı güvenceye almak amacıyla Anadolu’yu tampon/boşluk haline getirme siyaseti güttüğü tespiti yapılmaktadır. Bu doğrultuda Batı Anadolu’da Yunan ordusunun, Güney Anadolu’da (Adana, Maraş, Antep, Urfa) ise Fransız subayları komutasındaki Ermenilerin katliamlarına dikkat çekilerek topyekûn bir imha tehdidi tanımlanmaktadır.

2. Kavramlar, Semboller ve Anlam Dünyası

Beyanname, hitap ettiği kitlenin (İslam Dünyası) zihnî ve dinî yapısına uygun yoğun bir sembolik dil kullanmaktadır. Metindeki kavram ağı, meşruiyet üretimini dinî yükümlülükler (farz) ve tarihsel süreklilik üzerinden sağlanmaktadır.

Sembolik Karşıtlıklar Dünyası

Metin, coğrafi ve manevi kavramları ikili bir karşıtlık ilişkisi içinde inşa etmektedir:

Direniş / İslam CephesiSömürgeci / İşgalci Cephe
Din-i Mübin’in son askeri  Ölüm kuvvetleri / İstila orduları  
Ezelî gazâ ve cihat toprakları (Anadolu)  Gayz, kin ve şütûm ufukları 
Hakkı hürriyet / Hakkı hayat  İğfal, desise ve ifsat  
Saday-ı hakiki / Saday-ı şer’i  Kizb ve riyâ gürültüleri  

Anahtar Sembollerin Anlamları

Darülhilâfe ve Kıblegâh: İstanbul, Şam, Kurtuba, Kahire ve Bağdat’ın tarihsel düşüş silsilesinin son halkası; “İslam’ın son Darülhilâfesi” olarak konumlandırılmaktadır. Hicaz, Yemen, Filistin ve Irak’ın kaybedilmesiyle İslam dünyasının kalbinin (Kıblegâh, Ravza-i Nebevi) İngiliz hattı (“şehrâhı”) tarafından kuşatıldığı söylenerek jeopolitik bir panik duygusu tetiklenmektedir.

Korkunç Bir Salip (Haç): Balkan Muharebeleri’nden beri Müslümanları katleden düşman unsurlar “kızıl, korkunç bir salip” olarak nitelendirilmektedir. Bu sembol, mücadelenin yalnızca toprak değil, dünyevi bir emperyalizm maskesi takmış modern bir Haçlı Seferi olduğunu ima etmektedir.

Küsuf-ı Tamma (Tam Tutulma): İslam dünyasının mevcut durumu, güneşi kararmaya yüz tutmuş bir “küsuf” (tutulma) olarak betimlenmektedir. Anadolu direnişi, bu güneşin yeniden parıldamasını sağlayacak yegâne manevi merkezdir.

3. Kişiler, Kurumlar ve Temsil Ettikleri Değerler

Metinde adı geçen aktörler, sosyolojik olarak iki ana kutba ayrılarak belirtilmiştir:

Müdafaa ve Meşruiyet Kutbu

Mustafa Kemal ve TBMM: “Millet Meclisi”, ecnebi baskısından uzak, halkın iradesini ve “hakkı hayatını” savunan meşru, hür otoritedir. Mustafa Kemal, Meclis Reisi sıfatıyla bu hür iradenin kurumsal liderliğini temsil etmektedir.

Anadolu Mücahitleri ve Halk:Analar, kız kardeşler, çocuklar ve ihtiyarlar” ile örülen halk mücadelesi, sivil ve topyekûn bir direnişi, “civanmert evlatları” sembolize etmektedir.

Rıza ve Salih Paşalar: Namus ve hamiyet sahibi, Halife ve milletin emniyetine mazhar olmuş meşru asker-bürokrat tipolojisini temsil etmektedirler.

Anadolu Uleması (Müftü ve Müderrisler): Din-i mübinin hakiki sesini duyuran, işgal altındaki bir halifenin esir olduğunu ve ona yardımın farz olduğuna fetva veren şer’î meşruiyet unsurudur.

İşgal ve İhanet Kutbu

İngiltere ve İblisane Siyaset:Riya” ve “küstahlık” ile malul, vaatlerini on günde çiğneyen, sömürgeci evrensel aklı temsil etmektedir. “İblisane fikirlerin” (Müslümanı Müslümana kırdırma) kaynağıdır.

Yunan Ordusu / Eşkıya Sürüleri / Seffah Katiller: Batı’nın koruması altında cürm-i meşhut (suçüstü) halinde katliam yapan, Mora ve Teselya’dan beri Müslüman kanı döken “sefil ve vahşi” bir taşeron yapıdır.

İradesiz Sadrazam (Damat Ferit) ve Vatansızlar: İngiliz emrinde çalışan, Şeyhülislamlık makamını (makam-ı ifta) kendi mücahitlerine karşı fetva silahı olarak kullanan, “idraksizlik, cehalet ve öfke” içindeki yerli iş birlikçilerdir.

4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji Bakış Açısı

Jeopolitik Bir Sığınak Olarak Anadolu

Tarihsel coğrafya açısından beyanname, Anadolu’yu sadece Türklerin değil, evrensel İslam coğrafyasının mazlumları için bir “Darülaman” (Güvenli Sığınak) olarak tanımlamaktadır. Kırım’dan, Bosna-Hersek’ten, Kafkasya’dan, Balkanlar’dan gelen ve düşman önünden kaçan “matrut” (kovulmuş) muhacirlerin birleştiği son vahadır. Anadolu’nun düşmesi, sadece bir devletin yıkılması değil; Asya ve Avrupa’daki bütün Müslüman mülteci nüfusun sosyolojik olarak imhası anlamına gelmektedir.

Hilafet Sosyolojisi ve Sömürge Karşıtı Söylem

Beyanname, sömürge altındaki Mısır ve Hindistan Müslümanlarına doğrudan seslenerek, İngiliz emperyalizminin “İslam’ın başını İslam’ın eliyle ezme” stratejisini deşifre etmektedir. Sosyolojik açıdan metin, Ankara’daki meclisin Halife’ye asi olmadığını aksine “Makam-ı Hilafeti düşman esaretinden kurtarmak” için savaştığını beyan ederek, sömürgelerdeki Müslüman tebaanın İngiliz ordusunda asker olarak Anadolu’ya karşı kullanılmasının önüne geçmeyi hedeflemektedir. Yavuz Sultan Selim’in “İslam birliği” (İttihad-ı İslam) fikrine atıf yapılması, meclisin pan-İslamist kartı taktik ve ideolojik bir kalkan olarak masaya sürdüğünü göstermektedir.

5. Yansımalar ve Tepkiler

Ankara Hükümeti’nin bu beyannamesi, İstanbul Hükümeti’nin ve Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’nin Kuva-yı Milliyecileri “katli vacip asi kâfirler” olarak ilan eden İngiliz güdümlü fetvalarına bir karşı-tezdir.

İç Yansımalar: Anadolu uleması (Bilecik Müftüsü Mehmet Nuri Efendi ve Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi öncülüğünde) karşı-fetvalar yayımlayarak beyannamedeki “Esir halifenin hükümleri ve yayımladığı fetvaları geçersizdir, cihat farzdır” tezini şer’î olarak tescillemiştir. Bu durum Anadolu halkının direnişe katılımındaki tereddütleri kırmıştır.

Dış Yansımalar: Beyanname; Hint Müslümanları Hilafet Hareketi üzerinde büyük bir infial yaratmış, Britanya İmparatorluğu’nun Müslüman sömürgelerinde isyan ve protesto dalgalarına yol açmıştır. Hindistan’dan Ankara’ya gönderilen maddi ve manevi yardımların meşruiyet zemini bu nevi beyannamelerle tahkim edilmiştir.

Sonuç

9 Mayıs 1920 tarihli İslâm Âlemi’ne Beyanname, askeri açıdan kuşatılmış, lojistik açıdan zayıf bir meclisin, retorik ve diplomasiyi nasıl bir savunma silahına dönüştürebildiğini kanıtlayan bir eleştirel tarih belgesidir. Hamdullah Suphi’nin tahrik edici/kışkırtıcı ve edebi üslubu, Mustafa Kemal’in stratejik dehasıyla birleşerek, Anadolu direnişini yerel bir başkaldırı olmaktan çıkarıp evrensel bir sömürge karşıtı (anti-emperyalist) İslami mukavemet olarak tanımlamıştır. Metin; tarihsel coğrafyayı bir sığınak sosyolojisiyle birleştiren, hilafet meşruiyetini işbirlikçi saraydan alıp direnen halka teslim eden kurucu bir bildiri niteliğindedir.

Kaynakça

Hâkimiyet-i Milliye, 13 Mayıs 1336 (1920), No: 29, “Büyük Millet Meclisinin İslam Âlemine Hitabı”, s. 1, sütun: 1-4; s. 2, sütun: 1.

T.B.M.M. ZABIT CERİDESİ, 9.5.1336 (1920), Devre: I, Cilt: 1, İçtima Senesi: 1, s. 248-249

Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV,Büyük Millet Meclisinin Bütün İslam Âlemine Beyannamesi”, Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1991, s. 338-341.

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 8 (1920),Büyük Millet Meclisinin Bütün İslam Âlemine Beyannamesi”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2004, s. 202-205

Continue Reading

En Çok Okunanlar