Connect with us

Türk İstiklâl Mücadelesi

Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi’ni Açış Konuşması (4 Eylül 1919)

Published

on

GİRİŞ

Bilindiği üzere, tarihî olayların iki yüzü vardır: Birincisi, herkes tarafından kabul edilen görünen gerçek yüzü; ikincisi, pek bilinmeyen, daha doğrusu üzerinde yeterince durulmayan, ancak o olayları hazırlayan, geliştiren ve sonuçlandıran safhaları, aşamaları ve yönlerini içeren görünmeyen yüzüdür.

Sivas Kongresi’nin 106. yıldönümü münasebetiyle bu son derece önemli tarihî olayı, Mustafa Kemal Paşa ve yakın çalışma arkadaşı (daha sonra Denizli Milletvekili olan) Mazhar Müfit [KANSU] Bey’in gözlemleri ve tespitleri çerçevesinde, perde arkasıyla, günü gününe yaşanan hatıraların ışığında ve biraz da sohbet lezzetiyle farklı bir görünüm hâlinde açmaya, [Sivas Kongresi’nin Açılışı Öncesinde Halkın Hissettikleri, Sivas Kongresi’nin Açılışı, Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi’ni Açış Konuşması, Sivas Kongresi Çalışmaları] günlerini yeniden yaşama ve yaşatma yolunda karınca misali gayret göstereceğiz!..

—***—

 Sivas Kongresi’nin Açılışı Öncesinde Halkın Hissettikleri

 4 Eylül 1335 [1919]

Öğle vakti.

Bugün saat ikide büyük Sivas Kongresi açılacak. İlk gece, yani, Sivas’a muvasalatımız [varışımız] tarihi olan 2 Eylül’ü 3 Eylül’e bağlayan gece, yeni odamızda uyuyarak bütün yorgunluğumuzu çıkarmış olacağız ki, dün sabah erkenden çarşıya ve Sivas’ı gezmeye çıktım. Bu sabah da bu gezmelerime ve halk ile temaslarıma devam ettim. Sivas’ta çok elektrikli bir hava var. Bu elektrikli havayı yapan üç vaziyettir:

1) Hürriyet ve İtilafın ve İstanbul’daki çeşitli muhalefetin entrikaları ve İstanbul hükûmetinin propagandası.

2) Millî mukavemet ruh ve fikrinin halk ekseriyetine hâkim oluşu ve Sivas Kongresi’ne millî iradenin tecellisi yolunda büyük bir inanla bağlanılması.

3) İstanbul’dan gelen bazı delegelerin bütün kurtuluş çare ve tedbirlerini ecnebi himayesinde ve manda fikrinde aramaları ve bu hususta telkinlere başlamış olmaları.

Bununla beraber, Sivas yaylasının öz evlatları istisnasız millî iradenin akışı istikametinde his ve fikirlerini belirtmiş bulunuyorlar.

Hemen temas ettiğim bütün yerliler en kuvvetli bir inan ve iman hissiyle millî mücadele ruh ve şuuruna bağlı bulunuyorlar. Bilhassa Şekercizade İsmail Efendi isminde bir zatla tanıştım. Beni dükkânına götürdü. Beraber kahve içtik. Dükkânda daha birçok Sivaslı tanınmış kimseler vardı. İsmail Efendi beni, fikirlerimi, ileri durum hakkındaki düşüncelerimizi iskandil ederken ben de onun his, düşünce ve fikirlerinde Sivas halkının düşünceleri hakkında bir sondaj yapmış oldum.

Gerek İsmail Efendiyi, gerek dükkânındaki bütün Sivaslıları fevkalade hamiyetli, vatansever, millî davaya ve mücadele azmine inanmış ve hazır buldum.

İsmail Efendi:

– Günlerdir, Mustafa Kemal Paşa Hazretlerini bekliyorduk. Erzurum’ dan hareketleri ve yolda bulundukları duyulunca, halk meserrete [sevince] gark oldu. Hele ayın ikisinde burada bulunacakları belli olunca, halkın meserretine, cuşu huruşuna [neşesi ve ahengine] payan yoktu. Tabii gördünüz: Atı olan atı ile faytonu olan faytonu ile yaylısı olan yaylısı ile ve ayağına güvenen ayağı ile kendisini Kılavuzun tepesine attı. Çarşıdaki dükkânlar kapandı, herkes yollara döküldü. Sivas’ta yapılan bu muazzam istikbal Kemal Paşa’nın şahsında millî mücadeleye ne muazzam ölçüde bağlandıklarını göstermeye yeter bir tezahürdür.

Dedi, Kamil Efendi ismindeki bir başka tacir de şunları ilave etti:

– Müftü Abdürrauf Efendi, Kolordu Kumandanı Salahattin ve eski Sivas mebusu Rasim Beyler de Mustafa Kemal Paşa Hazretlerini ve heyeti karşılamak, misafir etmek hususunda büyük gayret sarf ettiler. Filhakika Hürriyet ve İtilafçılar: “Mustafa Kemal Paşa’nın teşebbüsleri bir İttihat ve Terakki manevrasından ibarettir.

Diyerek halkın fikirlerini çelmek hususunda ellerinden gelebilen gayreti gösterdiler. Muvaffak olamadılar. Hatta Emiri Paşa Hürriyet ve İtilaftan uzaklaşarak Paşa’nın istikbaline [karşılanmasına] şitap [acele] etti ve Bekir Sami Beyin telkin ve talimatından ayrılmadı.

(Emiri Paşa, bilahare tamamıyla Mustafa Kemal Paşa’ya iltihak etmiş, Sivas’taki Hürriyet ve İtilaf Fırkası binasındaki levhayı indirtmiş ve birinci Büyük Millet Meclisi’ne mebus seçilerek mecliste idare amirliği etmişti).

Görüyorsunuz ki, bazı istisnalar dışında Sivas halkı Mustafa Kemal Paşa’nın emrindedir ve millî mücadele azmindedir.

Yerlilerle yaptığım bu temaslardan sonra, kongre delegelerinden birçoğu ile tanıştım ve bilhassa dost ve arkadaşlarımla buluştum.

Bekir Sami Bey, Ali Fuat Paşa [CEBESOY]’nın pederi İsmail Fazıl Paşa, Cami, Kara Vasıf, Hakkı Behiç Beyler (Hakkı Behiç Sivas Heyeti Temsiliye azalığı yapmıştır, geçen yıllarda rahmeti hakka intikal etmiştir.) ile de görüştüm. Umumiyetle halk ne kadar sakin, şuurlu ve millî mücadele ruhuna bağlı ise, bilhassa İstanbul’dan gelen delegeler arasında “manda” fikrinden dolayı daha şimdiden bir bozgun havası estiği seziliyor.

Bunlar, adeta kurtuluşun ve her şeyin “manda” ile temin edilebileceği fikrine iman etmiş halde görünüyorlar. Hürriyet ve İtilafçılardan, İstanbul hükûmetinin menfi propagandalarına körü körüne bağlananlardan zaten bir hayır beklemeye lüzum yok. Delegeler arasında grup grup bazı gizli içtimalar yapıldığı da anlaşılıyor. Havayı elektrikleştiren şeyler de zaten bu gibi haller.

Sonradan bir arkadaştan Şekercizade İsmail Efendi’nin kongre azasından yirmiye yakın zatı bizzat misafir etmekte bulunduğunu öğrendim.

Bu, delegeler arasındaki veya İstanbul’dan gelenler içindeki fikir teşettütlerine [ayrılıklarına] rağmen asıl halkın ruh ve iradesini belirtmek bakımından müstesna bir işarettir.

Yine İsmail Efendi’nin dükkânında çok dikkate şayan bir ifşaya sami [dinleyici] oldum.

Jandarma tabur kumandanı Ali Şefik Bey, karakol kumandanı İbrahim Bey’e şu emri vermiş:

– Mustafa Kemal Paşa iki Eylül’de Sivas’ta bulunacak. Sivas’tan Hafik’e kadar yollarda emniyet tedbirleri alınız.

İbrahim Bey, tabur kumandanına bir espri hududunu geçmemek üzere şu cevabı vermiş:

– Mustafa Kemal Paşa’nın ölü veya diri olarak ele geçirilmesi hakkında dosyamızda bir emir varken yollarda nasıl emniyet tedbiri alabiliriz?

Kumandan gülerek şu cevabı vermiş:

– O emir, dosyada uyuya dursun. Paşa’nın sağ, salim, sıhhatle Sivas’a teşrifi lazımdır ve millî selamet bundadır.

Haleti ruhiye, halka, ordu mensuplarına, jandarmaya, memurlara hâkim şuur bu olduktan sonra neticeye emniyet ve ümitle bakmamak için hiçbir sebep kalmıyor.

Herhalde, kongrenin de öğleden sonra bu şuur ve bu hisle açılacağına ve neticeye bu inan ve imanın hâkim olacağına şüphem yok. [1]

Sivas Kongresi’nin Açılışı

Kongre gününde, yani Mustafa Kemal’in tayin ettiği ve her türlü engeli yenerek Sivas’a ulaştığı günün akabinde toplandı. Millî tarihin büyük Türk rönesansı, ihtilal ve kurtuluş kongresi. Diye anacağı Sivas Kongre’si gelecekteki her 4 Eylül günü bir millî bayram günü olarak kutlansa yeridir. 4 Eylül 1335 [1919] hakikaten Türk tarihinde başlı başına bir dönüm noktası olmuş; Millî ihtilal, savaş, kurtuluş, inkılap, cumhuriyet devrini getiren hamlenin vatan bütünlüğü adına temelini Sivas Kongresi teşkil etmiştir.

Mustafa Kemal Paşay’ı coşkun tezahürlerle karşılayan ve bağrına basan Sıvas halkı saat on üçten itibaren mektebi sultaniye giden yolları doldurmuştu.

Kongre binası ittihaz edilen mektebi sultani (şimdiki lise)nin önü mahşer halindeydi. Günün perşembe oluşu da ayrıca bir uğur sayılıyor, namazdan çıkan, çarşıdaki dükkânını kapayan, daireden ayrılan, işini gücünü bırakan herkes sel halinde bu mahşere katılıyordu.

Kongre delegeleri de birer birer gelerek binaya giriyorlardı.

Kongrenin açılması için tayin edilen saat 14’tü. Eski ifadesi ile badezzeval saat iki. Açılış saatine beş dakika kala, Mustafa Kemal Paşa da kongre mahallini şereflendirmişlerdi.

Paşa’ya ben ve Hüsrev Sami Bey (eski Kars milletvekili merhum) refakat ediyorduk. Kongre salonundan içeriye girerken Rauf [ORBAY] Bey’le Paşa arasında saniyelerle ölçülebilen bir konuşma oldu. Aramızda bir iki metrelik bir mesafe vardı. Rauf Bey’in ne söylediğini işitememiştim. Fakat Mustafa Kemal Paşa’nın cevabı kısa ve sertti:

– Bekir Sami Bey’in evinde verdiğiniz kararı bana tebliğ ediyorsunuz, öyle mi?

Diyordu. Paşa, Rauf Bey’in vereceği cevabı beklemeksizin, asabi adımlarla salondan içeriye girmişti. Merak ettim:

– Bekir Sami Bey’in evindeki içtima nedir?

Neye karar vermiş olabilirler?

Paşa bize hiç böyle bir şeyden bahsetmemişti.

Kafamın içini birden saran bütün bu istifhamlara cevap arayarak salonun gerisinde ve solunda oturan Hüsrev Sami Bey’in yanına oturdum. Kulağına fısıldadım:

– Nedir bu mesele?

– Hangi mesele?

– Paşa’nın Rauf Bey’e kapıdan girerken verdiği cevabı işitmedin mi?

Hüsrev Sami merhum:

– Ha anladım.. Riyaset meselesi..

Diyerek ilave etti:

– Paşa’nın kongreye reis seçilmesini istemiyorlar. Mamafih, şimdi bu bahsi bırakarak kongreyi takip edelim. Sonra, sana anlatırım!

 Hayret içindeydim. Erzurum’da olduğu gibi burada da bir reislik meselesi ortaya atılıvermişti. Paşa’nın şahsından mı, hareket tavrından mı, görüş ve düşünüşlerinden mi, siyasi şahsiyetinden mi, neden çekiniyorlar ve niçin onu reis seçmemek hususunda menfi bir faaliyet göstermeyi tercih ediyorlardı? Ben, kafamın içindeki bu istifhamları çözmeye çalışırken, Mustafa Kemal Paşa da kongreyi açmış ve nutkunu söylemeye başlamış bulunuyordu.

Tarihi bir önem muhafaza ve bir vesika teşkil eden bu nutku aynen kaydetmeliyim:

MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN SİVAS KONGRESİ’Nİ AÇIŞ KONUŞMASI

 – Muhterem efendiler,

Vatan ve milletin halâsını istihdaf eden [kurtuluşunu hedefleyen]  sevaiki mücbire [mecburi sebepler], sizleri bunca meşakı mevani [sıkıntı ve engeller]  karşısında Sivas’ta topladı. Celadetperver [mücadeleci]  azminizi tebrik ve beyanı hoş amedi eylemekle [hoş geldiniz demekle] bahtiyarlığımı arz ederim.

Efendiler,

Muhterem heyetiniz, rehakâr müzakeratına [kurtuluş görüşmelerine] girişmeden evvel bazı maruzatta bulunmama müsaadenizi rica ederim. Malumdur ki milliyetler esasına müstenit [dayalı] vaidler [vaatler] üzerine otuz teşrinisani otuz dört tarihinde [30 Ekim 1334/1918] düveli itilafiye [İtilaf devletleri] ile mütareke akdedildi [imzalandı]. Milletimiz adilane bir sulha nail olacağını [erişeceğini] ümit etti. Hâlbuki mütarekename ahkâmı [mütareke hükümleri], vatan ve milletimiz aleyhinde her gün bir suretle suiistimal ve taarruz ve icbar  [zorlama] suretiyle tatbik edildi. Düveli itilafiyeden [İtilaf devletlerinden] kuvvet alan memleketimizdeki anasırı hıristiyaniye [Hristiyan unsurlar], milletimizin haysiyetini kesrü ihlâl [kırma ve bozma] mahiyetinde çılgınca harekâta koyuldu. Garbi Anadolu’da, İslâm’ın harimi ismetine dâhil olan [mukaddes ocağına giren] Yunan zalimleri, düveli itilafiyenin [İtilaf devletlerinin]  enzarı tesamühü [hoş gören bakışları] karşısında canavarca fecayi ika etti [facialar yaptı].

Şarkta Ermeniler, Kızıl Irmağa kadar tevessü [genişleme] hazırlıklarına ve şimdiden hudutlarımıza kadar dayanan katliam siyasetine başladı. Karadeniz sahillerimizde Pontus krallığı hayalinin tahakkukuna [gerçekleştirilmesine] bile çalışıldı. Adana, Ayıntap, Maraş ve Konya havalisine kadar Antalya işgal ve Trakya da işgal mıntakasına [bölgesine] ithal edildi [katıldı].

Payitahtı saltanat [saltanatın başkenti] ve makarrı hilafetin [hilafetin merkezi] ise hükümdar saraylarına kadar boğucu bir tarzda işgali suretiyle, kalbgâhı devlette [devletin can evinde], ecnebi inhisar [tekel] ve tahakkümü teessüs etti [kuruldu] ve bütün bu hakşiken tasaddilere [hak kırıcı saldırılara] karşı hükûmeti merkeziye      [merkezi hükumet], ihtimal ki tarihte bir misli daha görülmemiş surette, tahammül etti. Ve daima zayıf ve aciz bir mevkide kaldı.

İşte bu ahval, milletimizi şedit bir intibaha [şiddetli bir uyanışa] sevk etti. Artık milletimiz, pek güzel anladı ki, düveli itilafiye, bu vatanda mukaddesat ve mukadderatına sahip bir kudret ve iradei millîye [milli irade] mevcut olmadığı zehabı batılına kapıldı. Ve bu zehap yüzünden cansız bir vatan, kanunsuz bir millet nelere müstahak ise bimehaba [çekinmeden] onların tatbikatına koyuldu. Buna karşı tevekkül ve teslimiyetin inkırazı tam faciasında [tam çöküş faciasında] başka bir netice vermeyeceği kanaati teeyyüt etti [yerleşti].

Efendiler,

Milletimizin, sizler gibi münevveran [aydınları] ve hamiyyetperveranı [hamiyetperverleri], manzaranın elemli karanlıklarından naümit [ümitsiz] olmadılar. Çünkü onlar bilirler ki tarih, bir milletin varlığını, hakkını hiçbir zaman inkâr edemez. Çünkü onlar, kuvvetli bir iman ile kanidirler ki, bir nikabı batıl [çürük perde]  arkasından, vatan ve milletimiz aleyhinde verilen hükümler, ortaya sürülen kanaatler muhakkak iflasa mahkûmdur.

Efendiler,

İtilaf devletlerinin haksızlıkları ve hükûmeti merkeziyenin zaaf ve aczi karşısında milletimiz mevcudiyetini ispat ve fiili tecavüzlere karşı namus ve istiklalini, bilfiil müdafaa hükmünü vermekte muztar [zorunda] kaldı. Matlup olduğu veçhile [istenildiği üzere]; şarkta harbi zailin [son harbin] her türlü meşakkat [sıkıntı] ve elemlerini [acılarını] görmüş ve bilhassa Ermenilerin vahşet ve zulümlerine sahne olmuş matemzede [yaslı] hudut vilayetlerimiz namus ve istiklali millîyi [milli namus ve bağımsızlığı] kurtarmak maksadiyle Müdafaai Hukuku Millîye Cemiyetleri teşkil eylediler [kurdular]. Şarktan [doğudan] ve cenuptan [güneyden] tehlike hisseden, Diyarbakır vilayetimizde de Müdafaai Vatan Cemiyeti teşekkül etti [kuruldu].

Garpta [batıda] Yunanlıların tecavüzü ihtimaline karşı teşekkül eden Müdafaai Hukuku Millîye Cemiyeti, Yunanlıların sevgili topraklarımıza ayak basması üzerine ilhakı fiilen redde kıyam etti [ilhakın fiilen reddi için ayaklandı].

Trakya’da, Kilikya’da ve her tarafta Millî cemiyetler teşekkül etti. Hülasa [Kısacası] garptan ve şarktan yükselen sadayı millet [milletin sesi], Anadolu’nun en hücra köşesinde makes [yankı] buldu. Binaenaleyh [Bununla beraber] millî cemiyetler, düşmanların esaret boyunduruğuna girmemek kastiyle millî vicdanın azim ve iradesinden doğmuş yegâne teşkilat oldu. Bu sayede asırlardan beri müstakil [bağımsız]  yaşayan milletimiz, mevcudiyetini [varlığını] âleme göstermeğe başladı.

Efendiler,

Milletçe çarei halâsın [milletçe kurtuluş çaresinin] ancak kendi ruhundan ve kendi taazzuvundan [örgütlenmesinden] doğacağı kanaati tahakkuk edince [gerçeklleşince], bariz [açık] tehlikeler karşısında bulunan Şarki Anadolu Vilayatı [Doğu Anadolu Vilayetleri] “Erzurum Kongresi”ni davet etti. Bu sırada idi ki, cereyan eden muhaberat [haberleşmeler] ve saik olan hadisat [arkasındaki olaylar] ve zarurat ile de halâsı umumii vatanı [bütün vatanın kurtuluşunu] istihdaf eyleyen [hedef alan] Sivas Kongresi, bugün heyeti muhteremenizin [muhterem heyetinizin] vücuda getirdiği umumi kongre [genel kongre], 21 Haziran [1]335 [1919] tarihinde karargir olmuştur [karara bağlanmışır].

Efendiler;

Burada azim [büyük] teessüflerle heyeti aliyenize [yüksek heyetinize] arz edeceğim ki, memleketin ve milletin mukaddesatını teminde aciz ve meskenetten  [miskinlikten] başka bir kudret gösterememiş olan hükûmeti merkeziye, sadayi milleti [milletin sesini] boğmak, revabıtı müşterekei millîyeyi [ortak milli bağları] kırmak ve bu suretle milleti, daima mağlup göstermek gibi ancak düşmanlarımızın hesabı menfaatine [menfaati hesabına] kaydolunan, harekâtı mezbuhane ve mütehalifede  [boğazlama ve tutarsızlık harekâtında], bütün celâdetini [mücadeleciliğini] takındı. Bu hâl tarihi millîmizde [milli tarihimizde] bittabi hükûmeti merkeziye hesabına pek şaibedar [şaibeli] bir fasıldır.

Teşekkür olunur ki efendiler, millet ve kudreti millîyenin tamamen müzahiri [yardımcısı] olan namuskâr ordumuz [namuslu ordumuz], hükûmeti merkeziyeyi ikaz [uyarmak] suretiyle zararlar takim edilmiştir [sonuçsuz bırakılmıştır]. Maahaza suitesirler [Bununla beraber kötü etkiler] bazı mertebe teehhuratı [bir miktar gecikmelere]  bâdi olmuştur [yol açmıştır].

Hatırlarda olacaktır ki, Sivas Umumi Kongresi’ne teşrifleri için 22 Haziran’da vukubulan [yapılan] davetnamede Erzurum Kongresi’nden bahsedilerek 10 Temmuz, in’ikad [toplanma] için esas itibar edilmişti. Garbi batı] Anadolu murahhaslarının [delegelerinin] bu zamana kadar Sivas’a vasıl olabilecekleri [gelebilecekleri] tahmin olunarak, Erzurum Kongre Heyeti’nin de Sivas’ta umumi içtimaa [genel toplantıya] dâhil olabileceğine [katılabileceğine] imkân tasavvur edilmişti. Hâlbuki Sivas Kongresi’nin inikadı [toplanması] ancak bugün müyesser oldu [gerçekleşti]. Aradan bir ayı mütecaviz [bir aydan fazla]  zaman geçti. Bu uzun müddet zarfında Erzurum Kongresi Heyeti’nin intizar etmesinden beklenilmesinden] ise zaten malum [bilinen] ve müşterek [ortak] olan makasıdı asliye [asıl maksatlar] ve nikatı esasiye [esas noktalar] üzerinde icrayı müzakerat [görüşmeler yapması] ve ittihazı mukarrerat eylemesi kararlar alması] münasip [uygun] görüldü ve sonra da murahhasların [delegelerin] mahalli intihaplarına [seçim yerlerine] avdetleriyle [dönmeleriyle], mukarreratın [kararların] fiilen tatbikatına başlamaları tercih edildi. Fakat Kongre Heyeti Umumiyesi [Kongre Genel Kurulu] ve binaenaleyh Şarki Anadolu namına Sivas Kongresi’nde hazır bulunmak üzere Heyeti Temsiliye’den, bir heyetin tevkiline [vekil] karar verildi.

Erzurum Kongresi’nin Beyanname ve Nizamnamesi muhteviyatından [içeriğinden] başka hafi [gizli] kalmış hiçbir karar yoktur. Yalnız Sadrazam Ferit Paşa’nın Paris seyahatinden avdetinde [dönüşünde], Anadolu’da şüriş [karışıklık] olduğuna dair vukubulan bir tamimi Kongre’ce büyük teessüflerle okunmuş ve muhalifi hakikat [gerçeklere aykırı] ve menafii memleket ve millete muzir [memleket ve millet menfaatine zaralı] bu gafilane tebliğin derhal tekzibi şiddetle kendisinden talep edilmiştir. Bir de intihabı mebusanın tesrii [mebusların seçiminin hızlandırılması] talep olunmuştur. Erzurum Kongresi yalnız Şarki Anadolu murahhaslarından teşekkül etmiş bulunduğu için salahiyetini [yetkisini] bu daire dâhiline hasretmek mecburiyetini nazarı dikkatte tutmuştur. Ancak Garbi Anadolu ve Rumeli murahhaslarının iştirakiyle [katılmasıyla] tecelli edebilecek [ortaya çıkabilecek] am ve şamil [genel ve kapsamlı] salahiyetin istimalini [kullanılmasını] heyeti muhteremenizin huzuriyle [muhterem heyetinizin huzurunda olması]  meşrut [şartına bağlı] ve mukayyet [kayıtlı] gördü. Hatta bu sebepledir ki, Şarki Anadolu’daki millî cemiyetlerin birleşmesinden hâsıl olan [ortaya çıkan] kitleye, ünvan verirken, Şarki Anadolu kaydı kondu. Alelıtlak [rasgele], “Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti” yahut “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti” unvanı umumisi [genel unvanı] istimal edilmek [kullanılmak] ve bütün milletin hukuku namına kendi kendine salahiyet vermek doğru olamazdı. Bu takdirde İstanbul’da vuku bulduğu gibi beş on kişinin bir araya gelerek bütün milletin sahibi salahiyet vekilleri [yetki sahibi vekilleri] imiş gibi indi [kendiliğinden] ve sahibi asli olan [asıl sahibi olan] milletle alakasız, bir teşebbüs mahiyetinde olabilirdi.

Bununla beraber efendiler, Erzurum Kongresi bütün memleketin ve milletin ittihat ve ittifak noktasında Şarki Anadolu vilayetlerince vilayatı saire [öteki vilayetler] ile her noktai nazardan [her bakımdan] iştiraki mesai temini emeli kat’idir [işbirliği temini emeli kesindir], üssülesasını [temel ilkesini] kabul eylemiştir. Bittabi huzuru alinizle [yüksek huzurunuzla]  münakit [toplanan] işbu Sivas Umumi Kongremizde vatanımızın yekpare, milletimizin yekvücut olduğu, lüzumu gibi ifade ve ispat edecek esasat vazolunur [temeller atılır].

Efendiler,

Millet Meclisi’nin toplanması için öteden beri gösterilen amali millîye [milli emeller] karşısında hükûmeti merkeziyenin bidayetten beri [başından beri] aldığı ihmalkâr ve bilahare [daha sonra]  mütemerridane [dik kafalı] ve Kanunu Esasi’ye külliyen mugayir etvarı [bütünüyle aykırı tavrı], son günlerde cereyanı millî tesiratiyle[milli cereyan etkileriyle] mümaşatkar [uysal] bir vaziyete girmiştir. İntihabata [seçimlere] emir verildiği malumunuzdur. Bunun tahakkukunu [gerçekleşmesini] inşallah azim ve celadetiniz [mücadeleciliğiniz] vücuda getirecektir. Ancak buna tekaddüm eden safhai vekayide [bunun öncesindeki vakalar safhasında] müteaddit [çok sayıda] veya münferit ecnebi mandaterlikleri gibi doğrudan doğruya hayat ve istiklalimizle alakadar bir mesele mevzuu bahsolmaktadır [söz konusu olmaktadır].

Meclisi millînin henüz toplanmamış olduğu bir sırada mahsur [kuşatılmış] ve istiklalini [bağımsızlığını] zayi etmiş [kaybetmiş] olan hükûmeti merkeziyenin, münferit ve gayri meşru [meşru olmayan] bir kararı ve yahut amali millîyeye [milli emellere] muhalif bazı tekâlifi hariciyeye [dış tekliflere] inkıyat [teslim olmuş] ve serfüru etmiş [boyun eğmiş] gibi emri vakilerin ihtimali zuhuratına [ortaya çıkması ihtimaline] karşı, Erzurum ve Sivas kongrelerinin ruhu millîyi temsilen ve birbirini takiben içtimaı [toplanması] muhakkak bir fali hayır ve selâmettir [hayırlı bir kurtuluş belirtisidir].

Maruzatım hitam [son] bulurken, vatan ve milletin fevzü halâsı gayesine [üstünlüğü ve kurtuluşu gayesine] merbut [bağlı] olan heyetimizin muvaffak bilhayır [hayırlısıyla başarılı] olması temenniyatını [temennilerini] barigâhı ilâhiye refeylerim [ilahi yaratanın yüceliğine sunarım]. [2]

DİPNOTLAR

[1] Mazhar Müfit KANSU, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, I. Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1997, s. 207-210

[2] Kemal ATATÜRK, Nutuk, Cilt: III Vesikalar, M. E. B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1982, s. 945-949, Vesika: 54

Türk İstiklâl Mücadelesi

Amasya Tamimi[Genelgesi]’nin Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in Kuruluşundaki Rolü

Published

on

Giriş

22 Haziran 1919 tarihinde yayımlanan Amasya Tamimi, Türk istiklâl hareketinin askeri bir direniş evresinden siyasal, meşru ve kurumsal bir ihtilal devresine geçişini simgeleyen kurucu bir belgedir. Bu çalışma, Tamim’in muhtevasını eleştirel tarih yöntemi, siyaset sosyolojisi ve tarihsel coğrafya bakış açısından sorgulamaktadır. Çalışmada, metnin ihtiva ettiği kavramlar, semboller ve kişiler arası değer çatışmaları analiz edilerek, belgenin Saltanatın tasfiyesine ve Cumhuriyet’in ilanına giden yoldaki kurumsal ve felsefi rolü çok boyutlu bir yaklaşımla ortaya konulmaktadır.

Meşruiyet Karargâhının Taşraya Taşınması

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından imzalanan Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918), Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenlik haklarını fiilen ortadan kaldıran ve coğrafyayı İtilaf Devletleri’nin işgal menziline sokan bir dönüm noktasıdır.  İstanbul’daki merkezi hükümet, mütareke şartlarının ve başkentteki yabancı askeri denetimin baskısı altında kalarak devletin asli vazifesi olan koruma ve egemenlik görevlerini yerine getiremez hale gelmiştir. Bu durum, tebaa ile hükümdar arasındaki ananevi sadakat sözleşmesini sarsmış ve toplumda derin bir kargaşa ve siyasal meşruiyet krizi doğurmuştur.

Dokuzuncu Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla başlayan gelişme, Anadolu’da dağınık halde bulunan sivil ve askeri direniş merkezlerini (Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak cemiyetleri) ortak bir siyasal program etrafında birleştirme arayışına sahne olmuştur. Bu arayışın aydınlatıcı, hukuki ve askeri bildirisi niteliğindeki Amasya Tamimi, 22 Haziran 1919’da kaleme alınarak telgraf hatları vasıtasıyla bütün sivil ve askeri makamlara tebliğ edilmiştir.

Amasya Tamimi’nin, basit bir askeri genelge olmanın ötesinde, bir imparatorluktan ulus-devlete geçiş hareketini başlatan ve Cumhuriyet’in kurumsal yapısını inşa eden anayasal bir ilk metin olduğu görülmektedir.

1. İçerik ve Vaka Analizi

Amasya Tamimi, siyaset sosyolojisi ve hukuk felsefesi açısından kusursuz bir mantık ve devrimci silsile takip etmektedir. Metin önce mevcut yapının iflasını ilan etmekte (gerekçe), ardından kurtarıcı özneyi tanımlamakta (yöntem/ilke) ve son olarak bu iradenin kurumsallaşacağı mekânı ve usulü tespit etmektedir (hareket).

  1. Gerekçe ve Siyasal İflasın İlanı

Vatanın tamamiyeti, milletin istiklâli tehlikededir. Hükümet-i merkeziyemiz itilâf devletlerinin tesir ve murakabesi altında mahsur bulunduğundan deruhte ettiği mesuliyetin icâbâtını ifa edememektedir. Bu hal milletimizi ma’dum tanıttırıyor.”

İçerik ve Vaka Analizi: Bu madde, klasik egemenlik teorisinde devletin meşruiyetini sağlayan “koruma karşılığı itaat” ilkesinin bizzat merkez tarafından ihlal edildiğinin beyanıdır. İstanbul Hükümeti’nin “mahsur” olması, onun siyasi iradesinin ipotek altında olduğunu ve hukuken geçersizleştiğini göstermektedir. “Ma’dum” (yok edilmiş/hiç kılınmış) kavramının seçilmesi, uluslararası alanda Osmanlı toplumunun siyasi bir özne olmaktan çıkarılıp nesneleştirilme tehlikesine karşı bir alarm zili görevi yapmaktadır.

Cumhuriyet’e Etkisi: Bu teşhis, egemenliğin mekânını ve merkezini değiştirmenin meşru gerekçesini ortaya koymuştur. Eğer merkez etkisiz ise çevre (taşra/millet) kendi kaderini tayin etmekle yükümlüdür.

  • Kurucu İlke ve İhtilal Bildirgesi

Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Milletin hal ve vaziyetini der-pîş etmek ve sadâ-yı hukukunu cihana işittirmek için her türlü tesir ve murâkabeden âzâde bir heyet-i milliyenin vücudu elzemdir.”

İçerik ve Vaka Analizi: Bu madde, Türk siyasi düşünce tarihinin en devrimci hamlesidir. Yüzyıllardır Tanrı adına hüküm sürme anlayışının temsilcisi padişahın mutlak iradesine karşı, kurtarıcı güç olarak “milletin azim ve kararı” beyan edilmiştir. Bu ifade, “genel irade” kavramının Türk modernleşme sahasındaki somut yansımasıdır. “Heyet-i milliye” (milli/ulusal kurul) teklifi ise, etkisini yitirmiş bürokrasiye karşı alternatif, sivil ve ulusal bir hükümet modelinin ilk çekirdeğidir.

Cumhuriyet’e Etkisi:Milletin kararı” vurgusu, Saltanatın tasfiyesine ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete devredileceği Cumhuriyet yönetimine giden felsefi köprünün ifadesidir. Karar yetkisi saraydan alınarak millete verilmiştir.

  • Kurumsallaşma ve Güvenlik

Bunun için b’il-muhabere her taraftan vaki olan teklif ve arzuy-ı milli üzerine Anadolu’nun bi’l-vücuh en emin mahalli olan Sivas’ta millî bir kongrenin serian in’ikadı takarrür etmiştir. Bunun için tekmil Vilayat-ı Osmaniye’nin her livasından ve fırka ihtilafatı nazarı dikkate alınmaksızın muktedir ve milletin itimadına mazhar üç kadar zatın sürat-ı mümküne ile yetişmek üzere hemen yola çıkarılması icap etmektedir. Her ihtimale karşı bunun bir sırr-ı millî halinde tutularak dağdağaya mahal verilmemesi ve lüzum görülen mahallerde seyahatin mütenekkiren icrası lazımdır.

İçerik ve Vaka Analizi: İhtilalin teorik düzeyi, bu maddelerle fiili ve kurumsal bir yapılanmaya dönüştürülmektedir. “Fırka ihtilafatı nazarı dikkate alınmaksızın” (parti ayrımı gözetmeksizin) ifadesi, İkinci Meşrutiyet döneminden miras kalan İttihatçı-İtilafçı kamplaşmasının yarattığı sosyolojik yarılmayı, “millî/ulusal beka” paydasında birleştirmeyi/pekiştirmeyi hedeflemektedir. “Sırr-ı millî” (milli/ulusal sır) kavramı ise, istihbarat savaşlarının sürdüğü mütareke döneminde harekâtın güvenliğini sağlama gayreti ve tedbiridir.

2. Kavramlar, Semboller ve Tarihsel Anlam Dünyası

Amasya Tamimi’nin terminolojisi, ananevi Osmanlı idari lisanı ile modern ulus-devlet teorisinin karmaşık bir sentezidir.

Vatan ve Millet Sembolizmi: Klasik monarşilerde vatan, hükümdarın mülkü; millet ise dini aidiyetlere göre bölünmüş tebaa (ümmet) topluluğudur. Tamim’de “Vatan“, sınırları netleştirilmesi ve korunması gereken jeopolitik, dünyevi bir mekân olarak; “Millet” ise ortak hak arayışında (sadây-ı hukuk) birleşen siyasi bir özne olarak yeniden kurgulanmıştır.

Telgraf Hatları ve Ağ Toplumu: Tamim, matbu bir bildiri olmanın ötesinde, şifreli telgraf hatları üzerinden Anadolu’ya gönderilmiştir. Siyaset sosyolojisi açısından telgraf, mütareke döneminin getirdiği kopukluğu aşarak, merkezden uzak taşra birimleri arasında eşzamanlı bir “ortak bilinç” ve direnç ağı inşa etmiştir.

Belediyeler ve Seçim Meşruiyeti: Delegelerin seçimi için “Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ve belediye riyasetleri” yetkilendirilmiştir. Osmanlı taşrasında nispi de olsa seçimle iş başına gelen tek sivil kurum belediyelerdi. Bu kurumların harekete dâhil edilmesi, kurulacak yeni iktidar merkezinin tabandan gelen demokratik bir meşruiyete dayanacağının en net sembolüdür.

3. Kişiler, Kurumlar ve Temsil Ettikleri Değerler Dünyası

Tamim, tek bir karizmatik/etkileyici liderin diktesi değil; Osmanlı askeri-bürokratik seçkininin “vatansever” kanadının ortak mutabakat metnidir.

Kişiler / KurumRolü/ KonumuTemsil Ettiği Değerler Sistemi
Mustafa Kemal Paşa9. Ordu Müfettişi, Metnin MimarıKurucu akılcılık, hukuki meşruiyetçilik, ihtilalci deha.
Hüseyin Rauf Bey (Orbay)Eski Bahriye Nazırı, Popüler LiderMondros’un yarattığı yıkıma karşı vicdani kefaret, milli haysiyet.
Ali Fuat Paşa (Cebesoy)20. Kolordu Komutanı (Ankara)Düzenli ordunun direnişe uyumu, askeri gerçekçilik.
Kâzım Karabekir Paşa15. Kolordu Komutanı (Erzurum)Doğu cephesinin askeri güvencesi, mahalli direnişin millileşmesi.
İstanbul Hükümeti“Mahsur ve aciz” merkezTeslimiyetçilik, monarşik beka, edilgen sığınmacılık.
Belediyeler/ CemiyetlerTaban örgütleri ve delege seçicilerYerel sivil itaatsizlik, taban demokrasisi, yasal-akla uygun meşruiyet.

4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji Açısından Çok Boyutlu Analiz

Tarihsel Coğrafya Bakış Açısı: Mekânın Jeopolitik Kalkan Olması

Mekân, tarihi gelişmelerin edilgen bir sahnesi değil; kişilerin eylemlerini sınırlayan veya genişleten yapı unsurudur. Amasya Tamimi’nin kaleme alındığı Saraydüzü Kışlası, Yeşilırmak’ın açtığı derin vadilerle korunan, coğrafi açıdan savunulması kolay bir sığınaktır.

Daha da önemlisi, metinde Sivas’ın “Anadolu’nun bi’l-vücuh en emin mahalli” olarak ilan edilmesidir. İstanbul, İtilaf donanmasının namluları altında “merkez” vasfını ve stratejik derinliğini kaybetmiştir. Sivas ise; işgal altındaki Batı ve Güney bölgelerine güvenli bir mesafede, demiryolu ve telgraf hatlarının kesişim noktasında, hinterlandı güçlü bir coğrafi kale niteliğindedir. Erzurum ise Kafkas cephesinden kalan terhis edilmemiş düzenli ordunun varlığıyla askeri bir güvence alanıdır. Coğrafya, emperyalizme karşı bir “derinlik savunması” anlayışıyla yeniden düzenlenmiştir.

Siyaset Sosyolojisi Bakış Açısı: Otorite Tiplerinin Çatışması

Amasya Tamimi, Türkiye’deki egemenlik yapısında köklü bir kırılmaya işaret etmektedir. İstanbul Hükümeti ve Saltanat, gücünü dini ve ananevi anlayış ve kaynaklardan alan “Ananevi Otorite“yi temsil etmektedir. Tamim ise delegelerin seçimle belirlenmesini, kongrelerin toplanmasını ve hukuki hakların (sadâ-yı hukuk) aranmasını şart koşarak “Yasal-Gerçek Otorite“nin inşasını başlatmıştır. Bu, tebaadan yurttaşa, saray idaresinden Meclis idaresine geçişin sosyolojik zeminidir.

5. Yansımalar, Tepkiler ve Siyasal Kriz

Amasya Tamimi’nin ilan edilmesi, mütareke düzeninin temsilcileri arasında bir şok dalgası yaratarak safların netleşmesine yol açmıştır.

a. İstanbul ve Saray Çevresinin Tepkisi

Damat Ferit Paşa kabinesi ve Dâhiliye Nazırı Ali Kemal, Tamim’i saltanatın mutlak otoritesine karşı bir “isyan ve ihtilal girişimi” olarak tanımlamıştır. Ali Kemal, taşra valiliklerine gönderdiği tamimle Mustafa Kemal’in azledildiğini, emirlerinin dinlenmemesi gerektiğini bildirmiştir. Saray, mülki amirleri Padişah ile Anadolu’daki komutanlar arasında bir seçim yapmaya zorlamıştır. Bu kriz, Mustafa Kemal’in resmi görevlerinden ve askerlik mesleğinden istifa ederek tamamen sivil bir ihtilalciye dönüşmesini hızlandırmıştır.

b. İtilaf Devletleri’nin Tepkisi

İngiliz istihbaratı, Anadolu’da dağınık halde bulunan Kuvayı Milliye çetelerinin düzenli subaylar eliyle merkezi ve siyasi bir organizasyona (Heyet-i Milliye) dönüştürülmeye çalışıldığını fark etmiştir. Paris Barış Konferansı’nda Osmanlı topraklarını taksim etmeye hazırlanan müttefikler için Tamim, diplomatik masayı devirecek askeri ve siyasi bir durdurma hamlesi olarak algılanmıştır.

c. Taşra Bürokrasisinin Yarılması

Anadolu’daki valiler ve mutasarrıflar arasında derin bir kararsızlık ve sadakat krizi baş göstermiştir. Konya Valisi Cemal Bey gibi saltanat çizgisine sıkı sıkıya bağlı isimler Tamim’in delege toplama emrine direnirken; Ankara Valisi Vekili Defterdar Yahya Galip Bey gibi bürokratlar bütün baskılara rağmen ihtilalin lojistik ve idari destekçisi olmuşlardır.

Sonuç: Cumhuriyet’in Kurucu Şifresi

Eleştirel tarih yöntemiyle değerlendirildiğinde Amasya Tamimi, Milli Mücadele’nin askeri strateji belgesi olmanın çok ötesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesini içeren anayasal bir çekirdektir. Metnin merkezinde yer alan “milletin azim ve kararı” ilkesi, 1921 Anayasası’nın (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” maddesine dönüşmüş, oradan da 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile nihai kurumsal biçimine kavuşmuştur. Tamim, hanedanın egemenlik hakkını tasfiye ederek yerine milletin iradesini ikame eden, Türk modernleşmesinin ve kurucu ihtilalinin en esaslı metnidir.

Kaynakça

Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I [Mutlakiyete Dönüş1918-1919], İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 285-308.

Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, 1. Cilt, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1987, 295-300.

Sabahattin Selek, Milli Mücadele 1, Örgün Yayınevi, İstanbul, 2002, s. 315-326.

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 3 (1919), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 105-108.

Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı 79 (Mayıs 1981), Belge No 1733, Gnkur. Basımevi, Ankara.

Amasya Tamimi, Milli Egemenlik Belgeleri, TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, TBMM Basımevi, Ankara, 2015, s. 9-14. [Metin içi atıflar bu resmi yayındaki orijinal ve günümüz Türkçesi sayfalarına dayanmaktadır].

Continue Reading

Türk İstiklâl Mücadelesi

Milli Mücadele Hukukunun Kurucu Metinlerinden Biri: TBMM Şer’iye Encümeni’nin Beyannamesi (9 Mayıs 1920)

Published

on

Giriş

Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı neticesinde imzalamış olduğu Mondros Mütarekesi, Türk tarihinin en derin siyasi, askeri ve toplumsal krizlerinden birini beraberinde getirmiştir. İtilaf Devletleri’nin, özellikle de İngiltere’nin, mütareke şartlarını tek taraflı yorumlayarak Anadolu ve Rumeli topraklarını işgale başlaması, Osmanlı egemenlik haklarını fiilen ortadan kaldırmıştır. Bu dönemin kırılma noktası 16 Mart 1920’de payitaht İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgal edilmesi, Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması ve milli iradeyi temsil eden mebusların tevkif edilerek Malta’ya sürgüne gönderilmesidir.

İstanbul’un işgali, saltanat ve hilafet merkezini prangaya vururken, Türk milletinin mukavemet merkezini de kaçınılmaz olarak Anadolu’ya kaydırmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısıyla 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi (BMM), sadece yasama organı değil, aynı zamanda işgale karşı direnişi yöneten kurucu ve ihtilalci bir meclis niteliğindedir. Ancak Ankara’daki bu yeni yönetim, hem işgal devletlerinin askeri tehdidiyle hem de İstanbul hükümetinin (Damat Ferit Paşa kabinesi) Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi vasıtasıyla yayımladığı ve “Kuvayı Milliye unsurlarının katledilmesinin şer’an caiz, hatta farz olduğunu” ihtiva eden fetvalarla karşı karşıya kalmıştır. İç isyanların Anadolu’yu yangın yerine çevirdiği bu meşruiyet krizinde, BMM kendi hukuki ve dini meşruiyetini halk nezdinde tescil etmek amacıyla manevi cephaneliğini devreye sokmuştur.

Bu çalışmada, BMM’nin açılışından kısa bir süre sonra, 9 Mayıs 1920 tarihinde Şer’iye Encümeni (Din İşleri Komisyonu) tarafından hazırlanan ve Kırşehir Mebusu Müfid Efendi tarafından Meclis kürsüsünde okunan “Memleket Dâhiline Beyanname” eleştirel tarih yöntemi, tarihsel coğrafya ve sosyolojinin imkânlarıyla tahlil edilmiştir. Beyanname, dönemin sosyo-politik hareketleri, kullanılan dini-siyasi kavramlar ve semboller ekseninde incelenerek, kurucu meclisin Anadolu halkını ortak bir ülkü etrafında birleştirme yöntemini ortaya koymaktadır.

1. Vaka Açısından Tarihsel Arka Plan ve İçerik Analizi

Beyanname, 9 Mayıs 1920 günü öğleden sonra saat 6’da açılan, riyasetini Reisisani (İkinci Başkan) Celaleddin Arif Bey’in yaptığı BMM’nin 13. toplantısının 4. celsesinde okunmuş ve kabul edilmiştir. Metnin altında BMM Reisi Mustafa Kemal’in imzası bulunmakta olup, belge dönemin resmi yayın organı olan Hâkimiyeti Milliye gazetesinin 17 Mayıs 1920 tarihli 30. sayısında neşredilmiştir.

Metnin içerik yapısı incelendiğinde, klasik İslam amme hukuku metinlerinin üslubuna sadık kalındığı, ancak içeriğin tamamen anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı bir siyasal bildiriye dönüştürüldüğü müşahede edilmektedir. Beyanname, kâinatın Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının bir tezahürü olduğu, insanın ise bu düzenin (nizam-ı âlem) bekasını sağlamakla görevli kılındığı belirtilerek başlamaktadır. Metne göre, toplumsal düzenin ve adaletin tesisi, ulemanın şer’i hükümlerine ve İslam siyasetine uymakla mümkündür.

Bu teorik girişin ardından metin hızla somut siyasi gerçekliğe yönelmektedir. Hedef tahtasına doğrudan İngilizler oturtulmuştur. İngilizlerin “İslamiyet’i yeryüzünden kaldırmak” gibi haince bir maksatla İstanbul’u işgal ettiği, halifeyi esir aldığı ve milli bağımsızlığı ihlal ettiği açıkça ilan edilmektedir. Bu işgal karşısında Müslümanların ne şekilde hareket etmesi gerektiği, Kur’an-ı Kerim’den getirilen ayetlerle (Nahl: 125, Bakara: 191 ve Al-i İmran: 103) temellendirilmektedir.

Beyannamenin can damarını, İstanbul Hükümeti’nin “isyan” olarak nitelediği halk hareketine getirilen şer’i meşruiyet teşkil etmektedir:

Milletin uyanış sinesinden doğmuş olan Kuvayı Milliye’nin hareketi her yönden şer’i şerife uygun olmakla beraber düşman âlemi gözünde hayat hakkına sahip olduğumuzu ispata kâfi bir meseledir.”

Metnin son bölümünde ise Anadolu’da baş gösteren iç isyanlara ve kışkırtmalara temas edilmektedir. İstanbul muhitindeki bazı “bedtıynetlerin” (kötü yaratılışlıların) İngiliz parası ve tahakkümüyle halkı kandırdığı, Müslümanlar arasına nifak soktuğu belirtilerek Hucurât Suresi’nin 6. ayeti uyarınca yalan haberlere itibar edilmemesi gerektiği vurgulanmaktadır. Metin, dünyadaki 300 milyondan fazla Müslüman’ın tek sığınağının Anadolu olduğunu belirterek tam bir birlik ve tesanüt çağrısıyla son bulmaktadır.

2. Kavramlar, Semboller ve Derin Anlamları

Eleştirel tarih yöntemi açısından metinde seçilen kelimeler, dönemin zihniyet dünyasını ve inşa edilmek istenen yeni siyasal dili anlamak adına kritik önemdedir.

Hilafet Sırrı ve Nizam-ı Âlem: Klasik Osmanlı siyasetnamesinin temel taşları olan bu kavramlar, dünyada adaletin sağlanması ve kargaşanın önlenmesi için meşru bir siyasi otoritenin varlığını şart koşmaktadır. Beyannamede bu kavramlar, Ankara’daki meclisin mevcut durumu koruma değil, aksine bozulan dünya düzenini (İngiliz işgaliyle bozulan nizamı) yeniden tesis etme görevini üstlendiğini meşrulaştırmak için kullanılmıştır.

Kuvayı Milliye (Milli Kuvvetler): Metinde bu kavram, “milletin uyanış sinesinden doğmuş” bir yapı olarak kutsanmaktadır. İstanbul’un “asi” veya “çete” olarak nitelediği bu güçler, beyanname vasıtasıyla “şer’i şerife (İslam hukukuna) tamamen uygun” meşru bir ordu seviyesine çıkarılmıştır.

Fitne ve Katil (Bakara 191): Metinde zikredilen “Fitne, insan öldürmekten daha kötüdür” ayeti, muazzam bir belagati tersyüz etmeyi barındırmaktadır. İstanbul hükümeti Ankara’dakileri “fitneci ve asi” ilan ederken, Şer’iye Encümeni bu ayetle asıl fitnenin “vatanı işgal eden İngilizler ve onlara boyun eğen işbirlikçiler” olduğunu ilan etmiştir. İşgale karşı savaşmak, katliam değil, fitneyi ortadan kaldıran meşru bir müdafaa olarak sunulmuştur.

İstidad-ı Milli /Toplumsal İstidat: Metinde şer’i delillerin yanı sıra modern sosyolojik ve siyasi kavramlara da yer verilmiştir. “Milli toplumsal kabiliyet/yetenek” anlamına gelen bu ifadeler, Türk milletinin kendi kaderini tayin etme gücüne ve hürriyet karakterine yapılan erken dönem atıflardır.

Beni Mustalık Vakası ve “Fasık” Benzetmesi: Hucurât Suresi’nin 6. ayetinin tefsiri sadedinde anlatılan tarihi vaka, tam bir psikolojik harp aracıdır. Yanlış/yalan istihbarat yüzünden Müslümanların birbirini kırmak üzere olduğu bu kıssa üzerinden, İstanbul’dan gelen fetva ve bildirilerin “fasık(günahkâr/bozguncu) haberi” niteliğinde olduğu ima edilmiş, Anadolu halkına “Ankara’ya karşı silah kuşanmayın, aldatılıyorsunuz” mesajı verilmiştir.

3. Kişiler, Kurumlar ve Temsil Ettikleri Değer Dünyası

Beyanname metninde ve arka planında yer alan kişiler, çökmekte olan bir imparatorluğun küllerinden yeni bir devlet çıkaran yapıyı gözler önüne sermektedir.

Kişiler ve Kurumlar Tablosu

Kişi / KurumMetindeki/Tarihteki RolüTemsil Ettiği Anlayış ve Değerler
BMM Şer’iye EncümeniBeyannameyi kaleme alan dini-hukuki komisyon.İslam hukukunu (fıkıh), milli bağımsızlık savaşıyla uzlaştıran meşrutiyetçi-modernist ulema anlayışı.
Mustafa Kemal PaşaBMM Reisi olarak metnin altındaki en üst siyasi/askeri imza.Milli egemenlik, tam bağımsızlık, faydacı liderlik ve halkı ortak paydada birleştirme stratejisi.
Müfid Efendi (Kırşehir Mebusu)Metni meclis kürsüsünde heyecanla okuyan hatip ve din adamı.Anadolu ulemasının saltanatın mutlakiyetçiliğine karşı milli direnişin yanında saf tutması.
Celaleddin Arif BeyOturumu yöneten meclis ikinci başkanı, hukukçu.İstanbul Hukuk Mektebi eski müdürü olarak meclisin hukuki meşruiyetini ve anayasal sürekliliği temsil.
Hamdullah Suphi Bey (Antalya Mebusu)Beyannamenin iç hitap olmasını öneren, İslam dünyasına ayrı hitap hazırlayan kişi.Türk milliyetçiliği (Türk Ocakları geleneği) ile İslam dünyasının dayanışmasını (Pan-İslamizm) stratejik harmanlayan aydın duruşu.
İngilizler ve “Bedtıynetler”İşgalci güç ve İstanbul’daki işbirlikçi merkez unsurları.Emperyalizm, sömürgecilik, şahsi menfaat uğruna milli ve dini mukaddesatı feda eden kozmopolit teslimiyetçilik.

4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji Açısından Analiz

Tarihsel Coğrafya Perspektifi: Ankara – İstanbul İkilemi

Coğrafi açıdan metin, jeopolitik bir eksen kaymasının vesikasıdır. Yüzyıllardır İslam dünyasının jeopolitik ve manevi merkezi olan İstanbul, metinde artık “düşman tarafından fiilen işgal edilmiş“, “askerleri silahsızlandırılmış“, “İngiliz kanunlarının çiğnediği” bir mağduriyet coğrafyası olarak tasvir edilmektedir. Buna mukabil Ankara, “milletin sağlam bir bina gibi birleştiği“, meşru şer’i ve milli kararların alındığı, kurtarıcı ve koruyucu yeni bir “merkez üs” olarak inşa edilmektedir.

Metindeki coğrafi algı sadece Anadolu ile sınırlı değildir; “bütün yerkürede mevcut 300 milyonu aşkın Müslüman” ifadesiyle evrensel bir İslam coğrafyası tasavvuru çizilmektedir. Anadolu, bu devasa coğrafyanın ayakta kalan “son sığınağı” olarak tanımlanmaktadır. Bu durum, jeopolitik bir savunma hattının en uç ve en hayati noktasının Anadolu coğrafyası olduğunu ilan etmektedir.

Tarihsel Sosyoloji Bakış Açısı: Ulema ve Halkın Hareketliliği

Sosyolojik açıdan 1920 Anadolu’su, okuma-yazma oranının son derece düşük olduğu, kitle iletişim araçlarının kısıtlı kaldığı ve geleneksel dini değerlerin toplumsal davranışları doğrudan belirlediği bir yapıya sahiptir. Böyle bir toplumda halkı harekete geçirmenin ve cepheye sürmenin yolu, akli-hukuki gerekçelerden ziyade (ulus-devlet, cumhuriyet, demokrasi vb.), karizmatik ve geleneksel otorite kalıplarını kullanmaktan geçmektedir.

Şer’iye Encümeni, din sosyolojisinin bu gerçeğini çok iyi okumuştur. Metinde modern bir kavram olan “bağımsızlık” (istiklal), dini bir mecburiyet olan “şer’i lüzum” ve “cihad” ile eklemlenmiştir. Halkın yabancılaşmasını önlemek adına meclisin meşruiyeti, “Cuma günü dualarla açılması” teyidiyle pekiştirilmiştir. Sosyolojik bağlamda bu metin, elitler (aydınlar/subaylar) ile taşra (halk/ulema) arasında bir toplumsal sözleşme denemesidir.

5. Yansımalar ve Tepkiler

9 Mayıs 1920 tarihli bu beyanname, Anadolu’da ve İslam dünyasında geniş yankılar uyandırmıştır:

Anadolu’daki İç İsyanlara Etkisi: Beyannamenin neşredilmesi ve ardından Anadolu ajansı, ulema ve seyyar vaizler vasıtasıyla köylere kadar ulaştırılması, Damat Ferit hükümetinin fetvalarının yarattığı kafa karışıklığını büyük ölçüde gidermiştir. Anzavur İsyanı, Bolu-Düzce-Gerede olayları gibi iç ayaklanmalara katılan halk tabanının bir kısmı, Ankara’nın “dinsiz/asi” olmadığını, aksine halifeyi kurtarmaya çalıştığını bu beyannameler kanalıyla idrak ederek saf değiştirmiştir.

Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi ve Anadolu Ulemasının Desteği: Şer’iye Encümeni’nin bu çıkışı, Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi’nin daha önce yayımladığı karşı fetvayı tahkim etmiş, Anadolu’daki yüzlerce müftü ve din adamının Milli Mücadele’ye olan desteğini alenileştirmiştir.

İslam Dünyasındaki Akisleri: Hamdullah Suphi Bey’in önerisiyle bu beyannamenin ikiz sürümü olarak hazırlanan “Bütün İslam Âlemine Beyanname“, özellikle Hint Müslümanları, Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında karşılık bulmuştur. Ankara’nın emperyalizme karşı direnişi, sömürge altındaki diğer Müslüman milletler için bir meşale vazifesi görmüş, Hilafet Komiteleri aracılığıyla Anadolu’ya maddi ve manevi yardımların akmasını hızlandırmıştır.

Sonuç

9 Mayıs 1920 tarihli BMM Şer’iye Encümeni Beyannamesi, Türk kuruluş felsefesinin sadece batılı değerler dizisiyle değil, aynı zamanda çok güçlü bir teolojik-politik meşruiyet zeminiyle başladığını ispatlayan tarihi bir belgedir.

Eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında; metnin o günkü varoluş mücadelesinde (İngiliz işgali ve iç isyanlar kıskacında) kitleleri bir arada tutan muazzam bir harç vazifesi gördüğü anlaşılmaktadır. Din ve vatan müdafaasını tek bir potada eriten bu kurucu metin, Ankara’daki ihtilalci meclisin hem geleneksel değerlere ne kadar hâkim olduğunu hem de bu değerleri faydacı ve sosyolojik bir deha ile milli bağımsızlık gayesine nasıl hizmet ettirebildiğini en açık şekilde ortaya koymaktadır.

Kaynakça

Hâkimiyet-i Milliye, 17 Mayıs 1336 (1920), No: 30, “ÂLEM-İ İSLAMA HİTAB-Büyük Millet Meclisi Şer’iye Encümeni tarafından tertip olunarak Meclis Heyet-i Umumiyesince bittasvip memleketin bilcümle aksamına neşri karargir olan beyanname”, s. 1, sütun: 1-2; s. 2, sütun: 1-2.

T.B.M.M. ZABIT CERİDESİ, 9.5.1336 (1920), Devre: I, Cilt: 1, İçtima Senesi: 1, s. 246-250

Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV,B.M.M Şer’iye Encümeni Tarafından Hazırlanan ve Mecliste Kabul Edilen İslam Âlemine Beyanname”, Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1991, s. 334-337.

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 8 (1920),Büyük Millet Meclisi Şer’iye Encümenince Hazırlanan Memleket Dâhiline Beyanname”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2004, s. 198-201

Continue Reading

Türk İstiklâl Mücadelesi

Milli Mücadele Hukukunun Direniş Bildirisi: TBMM’nin İslâm Âlemi’ne Beyannamesi (9 Mayıs 1920)

Published

on

Giriş

Mondros Mütarekesi’nin ardından Osmanlı coğrafyasının fiilen işgale uğraması ve 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgal edilerek Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması, Türk milletinin egemenlik ve beka mücadelesinde bir dönüm noktası olmuştur. Bu karışıklık ortamında Ankara’da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), yalnızca askeri bir cephe örgütlemekle kalmamış, aynı zamanda ulusal ve uluslararası meşruiyet zeminini inşa etmek amacıyla yoğun bir diplomasi ve propaganda faaliyeti yürütmüştür. Hamdullah Suphi (Tanrıöver) tarafından kaleme alınan ve 9 Mayıs 1920’de TBMM tarafından kabul edilen “İslâm Âlemi’ne Beyanname“, bu stratejik arayışın en somut tarihsel vesikalarından biridir. Bu makalede, söz konusu metin; eleştirel tarih yöntemi, tarihsel coğrafya ve sosyolojinin imkânlarıyla analiz edilmek suretiyle içerdikleri vaka, kavram, sembol, aktör ve kurumsal yapılar çerçevesinde çok boyutlu bir değerlendirmeye tabi tutulmuştur.

1. Vaka Analizi ve Tarihsel Arka Plan

Beyanname, yapısal olarak sömürgeci İtilaf devletlerinin (özellikle İngiltere ve Fransa) ve onların taşeronu konumundaki Yunanistan’ın Anadolu’daki işgal hareketlerini, mezalimini ve bu dönemde İstanbul Hükümeti ile hilafet makamı üzerinde kurdukları baskıyı teşhir etmek üzere hazırlanmıştır.

İşgal Altındaki İstanbul ve Meclisin Ankara’ya İntikali: Metinde, İstanbul’un “düşman silahlarının gölgesi altına düştüğü“, askerlerin uykularında şehit edildiği ve mebusların tutuklanarak sürgüne gönderildiği vurgulanmaktadır. Bu durum, TBMM’nin Ankara’da açılmasının lüks bir tercih değil, “ecnebi tahakküm ve tazyikinden hür bir kısım memlekete çekilme” mecburiyetinden doğan şer’î ve millî bir meşruiyet adımı olduğunu savunmaktadır.

Hükümetlerin Düşürülmesi ve İş Birlikçi Yönetim: Milli Mücadele’ye sempati duyan ya da işgale direnen Rıza ve Salih Paşa hükümetlerinin İngiliz baskısıyla istifaya zorlanması ve ardından “her şeyi Garb’ın adaletinden bekleyecek kadar anlayışsız, iradesiz bir adamın” (Damat Ferit Paşa) sadarete getirilmesi, vaka analizinin merkezinde yer almaktadır.

Anadolu’daki Parçalanma Senaryosu: İngiliz emperyalizminin, sömürgeleştirdiği Hindistan ve Mısır arasındaki hattı güvenceye almak amacıyla Anadolu’yu tampon/boşluk haline getirme siyaseti güttüğü tespiti yapılmaktadır. Bu doğrultuda Batı Anadolu’da Yunan ordusunun, Güney Anadolu’da (Adana, Maraş, Antep, Urfa) ise Fransız subayları komutasındaki Ermenilerin katliamlarına dikkat çekilerek topyekûn bir imha tehdidi tanımlanmaktadır.

2. Kavramlar, Semboller ve Anlam Dünyası

Beyanname, hitap ettiği kitlenin (İslam Dünyası) zihnî ve dinî yapısına uygun yoğun bir sembolik dil kullanmaktadır. Metindeki kavram ağı, meşruiyet üretimini dinî yükümlülükler (farz) ve tarihsel süreklilik üzerinden sağlanmaktadır.

Sembolik Karşıtlıklar Dünyası

Metin, coğrafi ve manevi kavramları ikili bir karşıtlık ilişkisi içinde inşa etmektedir:

Direniş / İslam CephesiSömürgeci / İşgalci Cephe
Din-i Mübin’in son askeri  Ölüm kuvvetleri / İstila orduları  
Ezelî gazâ ve cihat toprakları (Anadolu)  Gayz, kin ve şütûm ufukları 
Hakkı hürriyet / Hakkı hayat  İğfal, desise ve ifsat  
Saday-ı hakiki / Saday-ı şer’i  Kizb ve riyâ gürültüleri  

Anahtar Sembollerin Anlamları

Darülhilâfe ve Kıblegâh: İstanbul, Şam, Kurtuba, Kahire ve Bağdat’ın tarihsel düşüş silsilesinin son halkası; “İslam’ın son Darülhilâfesi” olarak konumlandırılmaktadır. Hicaz, Yemen, Filistin ve Irak’ın kaybedilmesiyle İslam dünyasının kalbinin (Kıblegâh, Ravza-i Nebevi) İngiliz hattı (“şehrâhı”) tarafından kuşatıldığı söylenerek jeopolitik bir panik duygusu tetiklenmektedir.

Korkunç Bir Salip (Haç): Balkan Muharebeleri’nden beri Müslümanları katleden düşman unsurlar “kızıl, korkunç bir salip” olarak nitelendirilmektedir. Bu sembol, mücadelenin yalnızca toprak değil, dünyevi bir emperyalizm maskesi takmış modern bir Haçlı Seferi olduğunu ima etmektedir.

Küsuf-ı Tamma (Tam Tutulma): İslam dünyasının mevcut durumu, güneşi kararmaya yüz tutmuş bir “küsuf” (tutulma) olarak betimlenmektedir. Anadolu direnişi, bu güneşin yeniden parıldamasını sağlayacak yegâne manevi merkezdir.

3. Kişiler, Kurumlar ve Temsil Ettikleri Değerler

Metinde adı geçen aktörler, sosyolojik olarak iki ana kutba ayrılarak belirtilmiştir:

Müdafaa ve Meşruiyet Kutbu

Mustafa Kemal ve TBMM: “Millet Meclisi”, ecnebi baskısından uzak, halkın iradesini ve “hakkı hayatını” savunan meşru, hür otoritedir. Mustafa Kemal, Meclis Reisi sıfatıyla bu hür iradenin kurumsal liderliğini temsil etmektedir.

Anadolu Mücahitleri ve Halk:Analar, kız kardeşler, çocuklar ve ihtiyarlar” ile örülen halk mücadelesi, sivil ve topyekûn bir direnişi, “civanmert evlatları” sembolize etmektedir.

Rıza ve Salih Paşalar: Namus ve hamiyet sahibi, Halife ve milletin emniyetine mazhar olmuş meşru asker-bürokrat tipolojisini temsil etmektedirler.

Anadolu Uleması (Müftü ve Müderrisler): Din-i mübinin hakiki sesini duyuran, işgal altındaki bir halifenin esir olduğunu ve ona yardımın farz olduğuna fetva veren şer’î meşruiyet unsurudur.

İşgal ve İhanet Kutbu

İngiltere ve İblisane Siyaset:Riya” ve “küstahlık” ile malul, vaatlerini on günde çiğneyen, sömürgeci evrensel aklı temsil etmektedir. “İblisane fikirlerin” (Müslümanı Müslümana kırdırma) kaynağıdır.

Yunan Ordusu / Eşkıya Sürüleri / Seffah Katiller: Batı’nın koruması altında cürm-i meşhut (suçüstü) halinde katliam yapan, Mora ve Teselya’dan beri Müslüman kanı döken “sefil ve vahşi” bir taşeron yapıdır.

İradesiz Sadrazam (Damat Ferit) ve Vatansızlar: İngiliz emrinde çalışan, Şeyhülislamlık makamını (makam-ı ifta) kendi mücahitlerine karşı fetva silahı olarak kullanan, “idraksizlik, cehalet ve öfke” içindeki yerli iş birlikçilerdir.

4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji Bakış Açısı

Jeopolitik Bir Sığınak Olarak Anadolu

Tarihsel coğrafya açısından beyanname, Anadolu’yu sadece Türklerin değil, evrensel İslam coğrafyasının mazlumları için bir “Darülaman” (Güvenli Sığınak) olarak tanımlamaktadır. Kırım’dan, Bosna-Hersek’ten, Kafkasya’dan, Balkanlar’dan gelen ve düşman önünden kaçan “matrut” (kovulmuş) muhacirlerin birleştiği son vahadır. Anadolu’nun düşmesi, sadece bir devletin yıkılması değil; Asya ve Avrupa’daki bütün Müslüman mülteci nüfusun sosyolojik olarak imhası anlamına gelmektedir.

Hilafet Sosyolojisi ve Sömürge Karşıtı Söylem

Beyanname, sömürge altındaki Mısır ve Hindistan Müslümanlarına doğrudan seslenerek, İngiliz emperyalizminin “İslam’ın başını İslam’ın eliyle ezme” stratejisini deşifre etmektedir. Sosyolojik açıdan metin, Ankara’daki meclisin Halife’ye asi olmadığını aksine “Makam-ı Hilafeti düşman esaretinden kurtarmak” için savaştığını beyan ederek, sömürgelerdeki Müslüman tebaanın İngiliz ordusunda asker olarak Anadolu’ya karşı kullanılmasının önüne geçmeyi hedeflemektedir. Yavuz Sultan Selim’in “İslam birliği” (İttihad-ı İslam) fikrine atıf yapılması, meclisin pan-İslamist kartı taktik ve ideolojik bir kalkan olarak masaya sürdüğünü göstermektedir.

5. Yansımalar ve Tepkiler

Ankara Hükümeti’nin bu beyannamesi, İstanbul Hükümeti’nin ve Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’nin Kuva-yı Milliyecileri “katli vacip asi kâfirler” olarak ilan eden İngiliz güdümlü fetvalarına bir karşı-tezdir.

İç Yansımalar: Anadolu uleması (Bilecik Müftüsü Mehmet Nuri Efendi ve Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi öncülüğünde) karşı-fetvalar yayımlayarak beyannamedeki “Esir halifenin hükümleri ve yayımladığı fetvaları geçersizdir, cihat farzdır” tezini şer’î olarak tescillemiştir. Bu durum Anadolu halkının direnişe katılımındaki tereddütleri kırmıştır.

Dış Yansımalar: Beyanname; Hint Müslümanları Hilafet Hareketi üzerinde büyük bir infial yaratmış, Britanya İmparatorluğu’nun Müslüman sömürgelerinde isyan ve protesto dalgalarına yol açmıştır. Hindistan’dan Ankara’ya gönderilen maddi ve manevi yardımların meşruiyet zemini bu nevi beyannamelerle tahkim edilmiştir.

Sonuç

9 Mayıs 1920 tarihli İslâm Âlemi’ne Beyanname, askeri açıdan kuşatılmış, lojistik açıdan zayıf bir meclisin, retorik ve diplomasiyi nasıl bir savunma silahına dönüştürebildiğini kanıtlayan bir eleştirel tarih belgesidir. Hamdullah Suphi’nin tahrik edici/kışkırtıcı ve edebi üslubu, Mustafa Kemal’in stratejik dehasıyla birleşerek, Anadolu direnişini yerel bir başkaldırı olmaktan çıkarıp evrensel bir sömürge karşıtı (anti-emperyalist) İslami mukavemet olarak tanımlamıştır. Metin; tarihsel coğrafyayı bir sığınak sosyolojisiyle birleştiren, hilafet meşruiyetini işbirlikçi saraydan alıp direnen halka teslim eden kurucu bir bildiri niteliğindedir.

Kaynakça

Hâkimiyet-i Milliye, 13 Mayıs 1336 (1920), No: 29, “Büyük Millet Meclisinin İslam Âlemine Hitabı”, s. 1, sütun: 1-4; s. 2, sütun: 1.

T.B.M.M. ZABIT CERİDESİ, 9.5.1336 (1920), Devre: I, Cilt: 1, İçtima Senesi: 1, s. 248-249

Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV,Büyük Millet Meclisinin Bütün İslam Âlemine Beyannamesi”, Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1991, s. 338-341.

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 8 (1920),Büyük Millet Meclisinin Bütün İslam Âlemine Beyannamesi”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2004, s. 202-205

Continue Reading

En Çok Okunanlar