Özel Günler ve Anlamları
CUMHURİYETİN İLANI ve MUSTAFA KEMAL’İN CUMHURBAŞKANI SEÇİLİŞİ (2)
Published
3 yıl agoon
By
drkemalkocak
“Erdi Cumhuriyetim 102 Yaşına!”
29 Ekim 1923-29 Ekim 2025
GİRİŞ
29 Ekim 2025, Cumhuriyet’in ilan ve kabulü ile Mustafa Kemal’in ilk Cumhurbaşkanı seçilişinin 102. yıl dönümüdür.
Dünden bugüne akan ve yarınlarda var olma ülküsünü daima yaşayan ve yaşatacak “Türk Milleti“ne hayırlı olsun.
Bugünlere erişen, “Türk Millî Kültürü” ile hemhal olarak hayatını sürdüren erdemli Türk vatandaşlarına kutlu olsun. “Ne Mutlu Türküm Diyene!”
“Cumhuriyet”in ilan ve kabulü ile Mustafa Kemal’in ilk Cumhurbaşkanı seçilişini, 29 Teşrinievvel (Ekim) 1339 (1923) tarihli TBMM Zabıt Ceridesi‘nin 89-100. Sayfalarından [1] okuyup anlamak ve anlatmak, değerlendirmek her Türk vatandaşının görevidir.
Bununla birlikte Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın yanında ve yakınlarına bulunan arkadaşlarının anılarından günün anlam ve önemini bugüne aktarmak; kamuoyunun bilinçlenmesine katkıda bulunmak vicdanî ve millî bir görevdir.
Aşağıda, Mazhar Müfit KANSU’nun “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, II. Cilt, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1986, s. 595-600” künyeli eserinden “Cumhuriyetin İlanı” [2] başlıklı bölümüne yer verilmiştir.
***
Eyüp Sabri Bey (Konya)- “Arkadaşlar sözlerime başlamazdan evvel necip ve büyük milletimizin yine kendi içinden yetiştirdiği büyük rehberlerinin sevk ve delâletiyle tesis ettiği Hükûmeti meşrua ve mâkuleye âli bir kisve verdiğinden dolayı Kanunu Esasi Encümeni azayı kiramına bilhassa, teşekkür edeceğim. (Bravo sesleri) Arkadaşlar! Bizim Hükûmetimiz bugün Cumhuriyet olmıyor. Teşekkül ettiği günden beri Cumhuriyet olmuştur. Yalnız benden evvel söz söyliyen arkadaşlarımın işaret ettikleri veçhile bâzı ihtiras ocaklarını alevlendirmemek için unvanını açıkça verememiştir. Bugün tamamen unvanı hakikisini alacak devre hulul etmiştir ve verilmek lâzımdır.
Arkadaşlar! Matbuatta gördüğüm bâzı mütalâalar bendenizi fazla olarak birkaç söz söylemeye mecbur ediyor. O da şudur: Matbuat diyor ki; Meclisin, Teşkilâtı Esasiye Kanunu tadile salâhiyeti var mı, yok mu? Efendiler! Bizde öteden beri kavanini mevzuamızda Millet Meclislerinin gerek Kavanini Esasiye ve gerek Teşkilâtı Esasiyeyi tadile salâhiyeti vardır. Kanunu Esaside bu hususa dair mevaddı sariha mevcud olduğu gibi Meclisin Nizamnamei Dahilîsiyle de ayrıca bir Kanunu Esasi Encümeni teşekkül etmiştir. Meclisin böyle bir salâhiyeti olmadığı takdirde Kanunu Esasideki o mevaddımızın, nizamnamemizin ve nizamnameye tevfikan tessüs eden Kanunu Esasi Encümenimizin hikmeti mevcudiyeti kalmaz efendiler! (Doğru sesleri) Efendiler! Demin arz ettim ki Hükûmet tessüs ettiği zaman Cumhuriyet sisteminde, teşekkül etmiştir; tamamen Cumhuriyet idi. Biz başka suretle bir Hükûmet teşkil edemezdik. Esasen bütün erbabı ilim ve hukuk bu babta pek çok imali fikir etmişler; neticede Hükûmete ancak üç şekil verebilmişlerdir. Biz bittabi bütün dünya erbabından daha fazla ilim iddiasında bulunacak değiliz ve biz dördüncü bir şekil bulamayız. Bu eşkâli mevcude içerisinde menafimize en ziyade muvafık olanını tercih etmek mecburiyetindeyiz. Acaba bunların içerisinden hangisi tercih olunabilir? Mutlakıyet mi? İşte mazi, işte cevanibi erbaa, uzak değildir. Hudutlarımız nerede idi. nereye geldi, bu nedendir? Acaba mutlakıyetin seyyiesinden başka bir şey midir? Sonra, efendiler! Millet kendini bilmiyen bir adam tarafından idare olunamaz. Millet hiçbir zaman kendisiyle temas etmiyen eşhasa mukadderatım veremez. Kafes içerisinde bulunanlar bu milleti idareye salâhiyattar olamaz. Şimdiye kadar bizim canımızı, kanımızı emen hükümdarların hangi birisi geldi de bizim halimizi sordu. Koyununu yayan çobandan haberdar oldu mu? Bunun aksini iddia edebilecek var mıdır? Yoktur efendiler! İddia edemezsiniz.
Binaenaleyh bu kanun bizim esasen sureti meşrua ve mâkulede teşekkül eden ve zaten mevcud olan Hükümetimize bir ilmî kisve veriyor, giydiriyor o da «Cumhuriyet» kelimesidir.
Efendiler! Âciz arkadaşınız bu kelimeye bugün değil, daha mektep sıralarında âşık olmuştum. (Yaşa sesleri)
Bu, yeni mevzu bir kaide değildir, bir kisvedir. Bunu kabul etmek mecburiyetindeyiz. Bu kanunun bir faidesini de arz edeceğim: Eski usulümüz veçhile, Hükûmet intihabı meselesinde meselâ: Bendeniz bir Dâhiliye Vekili intihab edeceğim. Arakdaşlarımı bilmiyorum, tecrübesine itimadet tiğim bir arkadaşıma gidiyor, «Ben reyimi kime vereyim?» diyorum. Vakıa o da benim itimad ettiğim bir zattır. Onun mesuliyeti benden fazla değildir. O da benden fazla düşünmeye – belki – mecburiyet hissetmiyebilir. Efendiler! Bu kanunun bir maddesi bizi bu kaygudan, bu mesuliyetten ve bu yanlışlıktan kurtarıyor. Bir kere ben reyimi verdiğim zaman onun bütün mesuliyetini omuzuna almış bir zata itimad ederek vereceğim. Onun teşkil ettiği Heyeti Vekileye evet! O zatın şahsına olan itimadıma ve üzerine aldığı mesuliyete binaen reyimi vereceğim ki daha kolay ve daha sehildir. İste arz ettiğim cihetlerden başka bir de bu faideyi temin etmektedir. Binaenaleyh bu kanunun müstacelen kabul buyurulmasını ve kabulünü mütaakip Reisicumhur intihabını ve bunu da müteakıp (Yüz bir) pare top atılmasını teklif ediyorum. (Yaşa, hoca sesleri) (Alkışlar)
Rasih Efendi (Antalya)-Muhterem arkadaşlar! Bendenizin de dâhil olduğum Teşkilâtı Esasiye Kanunu Esasi Encümeninde bulunan arkadaşlarımızın huzuru âlinize getirdiği şu teklif, mevcud olan şeklimizin tesbit ve takririnden baska erbabı tama’ın ve irsen kendilerinde hak görenlerin tama’larınm ebediyen bu millet tarafından idama mahkûm olunduğunu bir defa daha brBüyük Millet Meclisi kürsüsünden ilân edilmesinden başka bir şey değildir. Arkadaşlar! Bilirsiniz ki bu Teşkilâtı Esasiye Kanunu, Türk Milletinin asırlardan beri hukukunu istirdat için mücadele ederek elde ettiği bir hakkıdır. Bugün Teskilâtı Esasiye Kanununun bâzı maddelerini tavzih ile hakkın edebiyen bu milletin kendi eli ile idare edileceğini âleme ilândan başka bir şey değildir. Arkadaşlar! Bilirsiniz ki Teşkilâtı Esasiye Kanunu ile Türk Milletinin – bunu vaz’etmezden evvel – ihtilâli ile kurduğu şu Meclisi Âlinin teşkil ettiği Devlet, kendi Devleti idi ve o Devlet ancak kendi sürüsünü kendi güdecek, kendi evini kendi idare edecek, kendi mülkünü kendi imar edecek surette işi eline almasından başka bir şey değildir.
Arkadaşlar! Bilirsiniz ki Devlet Mecliste temerküz, Mecliste tecelli ettiği için onun Riyaseti Devlet vazifesini ifa ediyordu. Bugün arkadaşlar! Devlet şeklini – teklif olunan madde ile şekli Cumhuriyet olarak ilân etmekle yine Meclisimizin – teklif olunan diğer bir madde ile – Riyasette bulunması tabiî görülen bir zata Devlet Riyaseti tevcih ediyorsunuz. Yani demek istiyorsunuz ki: Türk Devleti bundan sonra Riyasette irsen gelmiş, oturmuş kimse görmiyecektir. Türkler, Devletin Riyasetini, ilmi ile fazlı ile kendi memleketine, kendi milletine, kendi hizmetiyle tanınan şahıslara verecektir. Yoksa hiçbir şahıs ve hiçbir aile o Devlet Riyasetine ne göz dikecek ve ne de oraya bakabilecektir. İşte bu, pek tabiî ve pek meşru olan hakkını bir defa daha ilân ediyor. Arkadaşlar! Türk Milleti ihtilâlini yaparken -maziden ve tarihten ahzu kabz suretiyle- mazideki tecrübelerinden intibah dersleri aldığı gibi her şeyde müktedası olan ve her şey yolunda kendisini tenvir eden dininden de ahzufeyz ve ahzunur etmiştir. O din de kendisine hakkın cumhurda ve cumhuru ümmette olduğunu pek vazıh, pek ayan olarak beyan buyuruyor. İşte arkadaşlar! Bugün tesbit ettiğimiz ve bugün üzerinde yürüdüğümüz şekli Hükûmet yani Millî Hükûmet, ancak o esasatı âliyenin size telkin ettiği şekildir. Millet doğrudan doğruya hak ve hâkimiyetini kendisi istimal ediyor. Gerek mutlak hükümdarlığı ve gerekse meşruti hükümdarlığı hatırlarsınız. Meşruti olsun, mutlak olsun her ikisi de netice itibariyle şahsi Hükûmet demektir. Fakat Teşkilâtı Esasiye Kanunu ile sizin ilân buyurduğunuz esası, doğrudan doğruya milletin heyeti umumiyesinin hâkimiyetinin tecellisidir, kendi hakkının kendisi tarafından idaresi ve idamesidir. İşte bu esas dâhilinde kendi Devletine riyaset edecek şahsı da yine kendi Devletine, kendi milletine, kendi vatanına karşı kendi hizmetiyle tanınmış olan şahsı, ancak o mevkie getirecek seçme usulünü de kabul ediyorsunuz ki bu milletin ilelebet kendisini kurtaracak yollar ve günler içerisinde yaşıyorsunuz; yaşasın Türk Milleti! (Şiddetli alkışlar) (Müzakere kâfi sesleri)
Mehmet Emin Bey (Karahisarı Şarki)-Arkadaşlar Garbi-Roma İmparatorluğu, Şimalden gelen Cermenlerin ayakları altında ezilip çiğnendikten, Sezar’lar ölümle, bunların Gladyatör meydanları, fuhuş ve safahat bahçeleri tahriple tedib edildikten sonra Şarkta iki kanlı saltanat vardı: Şarki-Roma İmparatorluğu, İran Devleti. Bu iki saltanatta da milletlerin mukadderatını ellerine alan; elleri asalı, başları taçlı katiller, sürülerin çoban postuna bürünmüş kurtlarından başka bir şey değillerdi. Şarki-Roma’da İmparatorlar, Devletin idaresini hipodromlarda, saray bahçelerinde güzellikleriyle geçinen kadınların ellerinde bıraktıkları gibi İran’da da, babalarını ok kirişiyle boğan hükümdarlar millete cellatlık ediyorlardı. İncilin rahim ve şefkat tavsiye eden ahkâmı, zendârestanın hılmü tevazu telkin eden mevaddı, bu zâlimlerin bu zulüm ve istibdadına galip gelmek için hiçbir tesir göstermiyordu. Esir yaratmıyan Allah, hırs ve gururu tedib ettirmek için bir elinde kılıç bir elinde âsa olduğu halde dünyaya inkılâp yapacak bir büyük Peygamberin gönderilmesine ihtiyaç gördü ve gönderdi. O, kılıcı ile zâlim hükümdarları tedib ettiği gibi, asası ile de kanlı tahtları kanlı saltanatları, yerlerin dibine geçirtti. Adsıza şeref, esire hürriyet, zayıfa hak, sefile saadet verdirecek bir Allah’ın hükümetini kurdu ve bunun adı Cumhuriyetti. (Alkışlar)
On dört asır sonradır ki, ey arkadaşlar! Allah, yine böyle bir ilâhi hükümet kurdurmak, ikinci bir mucizesini yaptırmak için en müntehap, en büyük bir milleti intihab etmiştir, bu millet Türk Milletidir. On dört asır evvel, Peygamber Muhammed’in Mekke duvarlarında kurduğu Hükûmeti, bugün de Türk Milleti Ankara’ya kurmuştur. Şu aziz saatte ben, bu ihtiyar arkadaşınız, Allah’ımdan bu Hükûmeti takdis ederim. Bu Hükûmetin temellerinin, arzın temelleri kadar sağlam olmasını isterim. Ben, bu ihtiyar arkadaşınız, bu Hükûmetin hak ve adalet güneşinin büyük ve küçük bütün caniplere, zayıf ve kuvvetli bütün alınlara mütesaviyen nurunu saçmasını isterim. (Amîn sesleri.) Ve bu duamın kanatları altında, Cumhuriyetin ruhu önünde tazimen kıyam ederek üç kere: «Yaşasın Cumhuriyet» diye Hükûmetimizi taziz etmelerini muhterem arkadaşlardan temenni eylerim. (Yaşasın Cumhuriyet! Diye üç defa bağırıldı.)
Şeyh Saffet Efendi (Urfa)- Efendiler! Fiilen ve hakikaten mevcud olduğu halde, Teşkilâtı Esasiye Kanununda unutulmuş bir maddenin, sarahaten Kanunu Esasi Encümeni tarafından teklif ve ilâve edildiğinden dolayı huzuru âlinizde Kanunu Esasi Encümenine arzı şükran eylerim. İkinci maddede Türkiye Devletinin dini, Dini İslam’dır deniyor, bu hakikat zaten mıevcuttur. Diğer maddeleri tetkik edilirse hepsi de Dini Îslâm’ın esasatı üzerine kurulmuş birtakım esaslardır. Bu 93 Kanunu Esaside de sarahaten zikredilmişti. Fakat o 93 Kanunu Esasisinde diğer birkaç maddeler vardı ki, Dini Îslâm’ın esasatına muhalif idi, ferdî saltanatı, takviye edecek birtakım hukuklar ilâve edilmişti. Onun mevaddı sairesi Dini İslâm’ın esasatına muhalif olduğu halde Devletin dini, Dini İslâm’dır, deniyordu. Hâlbuki Teşkilâtı Esasiyemiz tamamiyle Dini İslâm’ın esasatına muvafık olduğu halde her nasılsa Teşkilâtı Esasiye Kanununun yapıldığı sırada yalnız zafer, yalnız düşmanı denize dökmek emeliyle selefiniz Meclisi Âlinin efkârı meşgul idi ve bu sebepten bu cihet unutulmuş idi. Yoksa diğer maddeleri tetkik edilince hepsinin Dini İslam’a tamamen muvafık olduğu görülür. Biz bugün Teşkilâtı Esasiyemizde Cumhuriyeti tasrih etmekle tamamiyle Hulefayı Raşidîn Efendilerimizin devrine rücu etmiş bulunuyoruz. Çünkü o zamanlar teşekkül eden Devleti İslâmiye (Cumhuriyeti uhuvviye) idi ondan dolayı teşekküratımı tekrar ediyorum.”
Maddeler okundu, müttefikan kabul edildi. Şimdi Türkiye devletinin Türkiye Cumhuriyeti olduğu takarrür ve tahakkuk etti. Bundan sonra reisicumhur intihabına geçildi.
MUSTAFA KEMAL’İN CUMHURBAŞKANI SEÇİLİŞİ
Oylamaya katılan 158 milletvekilinin oybirliği ile Mustafa Kemal reisicumhur seçildi. Reylerin tasnifi bunu gösterdi. Meclis’in önünde sabahtan beri bekleyen halka tebliğ edildi. “Yaşasın Cumhuriyet, Yaşasın Reisicumhur!” sadaları Ankara âfakında çalkalandı.
Cumhuriyeti tebcil için 101 pare top atılması yolunda bir karar verildi ve bu da kabul edildiğinden derhal lâzım gelenlere takrir tebliğ edilerek toplar atılmağa başlandı.
Ankara o gece bayram yapıyordu; bütün memleket şenlik içinde idi.
Riyaset mevkiinde bulunan İsmet Bey (Çorum) tasnif neticesini Meclise arz edince, bir alkış tufanı başlamıştı. O vakte kadar Meclis’te bulunmayan Mustafa Kemal Paşa, keyfiyet kendisine tebliğ olununca, Meclis salonuna girdi ve alkışlar arasında kürsüye çıktı. Şu tarihî nutku söyledi: [7]
“Muhterem arkadaşlar!
Mühim ve cihanşümûl hadisatı fevkalâde karşısında muhterem milletimizin teyakkuz ve intibahı hakikisine bir vesikai kıymettar olan Teşkilâtı Esasiye Kanunumuzun bazı maddelerini tavzih için encümeni mahsus tarafından Heyeti Celilenize teklif olunan kanun lâyihasının kabulü münasebetiyle Türkiye Devletinin, zaten cihânda malum olan, malum olması lâzım gelen mahiyeti beynelmilel maruf unvanıyla yâd edildi. Bunun icabı tabiisi olmak üzere, bugüne kadar doğrudan doğruya Meclisinizin Riyasetinde bulundurduğunuz arkadaşınıza ifa ettirdiğiniz vazifeyi Reisicumhur unvanı ile yine aynı arkadaşınıza, bu âciz arkadaşınıza… (Estağfurullah, hakkınızdır sesleri) tevcih buyurdunuz.
Bu münasebetle şimdiye kadar mükerreren hakkımda izhar buyurmuş olduğunuz muhabbet ve samimiyet ve itimadı bir defa daha göstermekle yüksek kadirşinaslığınızı ispat etmiş oluyorsunuz. Bundan dolayı Heyeti Celilenize bütün samimiyeti ruhiyemle arzı teşekkürat ederim (Estağfurullah, Allah muvaffakiyet versin sesleri).
Efendiler! Asırlardan beri Şarkta mağdur ve mazlum olan milletimiz, Türk Milleti, hakikatte meftur olduğu hasailden muarra telakki ediliyordu. Son senelerde milletimizin fiilen gösterdiği kabiliyet, istidat, idrâk, kendi hakkında suizanda bulunanların ne kadar gafil ve ne kadar tetkikten uzak, zevahir perest insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Milletimiz, haiz olduğu evsaf ve liyakatini Hükûmetinin yeni ismiyle cihanı medeniyete daha çok suhuletle izhara muvaffak olacaktır (İnşallah sesleri). Türkiye Cumhuriyeti, cihanda işgal ettiği mevkie lâyık olduğunu asariyle ispat edecektir (İnşallah sesleri).
Arkadaşlar, bu müessesei aliyeyi vücuda getiren Türk Milletinin son dört sene zarfında ihraz ettiği zafer, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere, tecelliyatını gösterecektir (İnşallah sesleri). Acizleri mazhar olduğum bu emniyet ve itimada kesbi liyakat etmek için pek mühim gördüğüm bir noktadaki ihtiyacımı arz etmek mecburiyetindeyim. O ihtiyaç, Heyeti Aliyenizin şahsım hakkındaki teveccüh ve itimadının, müzaheretinin devamıdır (Hiç şüphe yok, daima sesleri). Ancak bu sayede ve Allah’ın inayetiyle, şahsıma tevcih buyurduğunuz ve buyuracağınız vezaifi hüsni ifaya muvaffak olabileceğimi ümit ederim (Allah muvaffak etsin sesleri).
Daima muhterem arkadaşlarımın ellerine, çok samimi ve sıkı bir surette yapışarak onların şahıslarından kendimi bir an bile müstağni görmeyerek çalışacağım. Milletin teveccühünü daima noktayı istinat telakki ederek hep beraber ileriye gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır (Şiddetli ve sürekli alkışlar).”
Bu nutuk da çok alkışlandı. Artık Cumhuriyet ilân, reisicumhur intihap edilmiş olduğundan İkinci Reis Vekili İsmet Bey de gece saat dokuzda celseyi kapattı (29 Teşrinievvel 1923).
—***—
Bittabi heyeti vekile maddesi de kabul edildiğinden buna göre yeni kabine de şu veçhile teşekkül etti:
Başvekil ve Hariciye Vekili: Malatya Mebusu İsmet Paşa; Şer’iye Vekili: Saruhan Mebusu Mustafa Fevzi Efendi; Erkânı harbiyei Umumiye Vekili: İstanbul Mebusu Fevzi Paşa (Çakmak); Dâhiliye Vekili: Kütahya Mebusu Ferit Bey (Tek); Maliye Vekili: Gümüşhane Mebusu Hasan Fehmi Bey; Müdafaai Milliye Vekili: Karesi Mebusu Kazım Paşa (Özalp); İktisat Vekili: Trabzon Mebusu Hasan (Saka); Adliye Vekili: İzmir Mebusu Seyit Bey; Maarif Vekili: Adana Mebusu Safa Bey; Nafia Vekili: Trabzon Mebusu Mühendis Muhtar Bey; Sıhhiye ve Muaveneti İçtimaiye Vekili: İstanbul Mebusu Dr. Refik Bey (Saydam); Mübadele, İmar ve İskân Vekili: İzmir Mebusu Necati Bey.
Cumhuriyet ilânının ertesi günü bu heyeti vekile de ilân edildi. Halk bu kabineden memnun kaldı.
Mustafa Kemal Paşa’nın Reisicumhur olduğunu, Başvekil İsmet Paşa vilâyetlere vesair lâzım gelen makamata tebliğ etti.
Bütün memlekette büyük bir sevinç ile ilânı şadümanî [sevinç, bayram] edildi ve Cumhuriyet Bayramı gece ve gündüz devam etti. [8]
DİPNOTLAR
[1] T. B. M. M. Zabıt Ceridesi, 29 Teşrinievvel 1339 [29 Ekim 1923] Pazartesi, Devre: II, Cilt: 8, İçtima Senesi: 1, s. 89-100
https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d02/c003/tbmm02003043.pdf
[2] Mazhar Müfit KANSU, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, II. Cilt, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1986, s. 595-600
[3] Mazhar Müfit KANSU, a. g.e., s. 595-596
[4] T. B. M. M. Zabıt Ceridesi, 29 Teşrinievvel 1339 [29 Ekim 1923] Pazartesi, s. 89
[5] Aynı yer, s. 90-93
[6] Aynı yer, s. 93-97
[7] Aynı yer, s. 99-100
[8] Mazhar Müfit KANSU, a. g. e. s. 599-600
You may like
Mustafa Kemal Atatürk
10 Kasım’da Atatürk’ü Anmak ve Anlamak
Published
5 ay agoon
Kasım 10, 2025By
drkemalkocak
Özet
Bu makale, 10 Kasım’ın tarihi anlamını yalnızca bir anma günü olarak değil, aynı zamanda Atatürk’ün fikri mirasını yeniden yorumlama fırsatı olarak ele almaktadır. Atatürk’ü anmak, onu tarihi bir figür olarak yüceltmekten öte, çağdaş bir düşünce sisteminin sürekliliğini koruma çabasıdır. Bu bağlamda makale, anmanın tören boyutu ile anlamanın entelektüel boyutunu bütünleştirerek, 10 Kasım’ı bir toplum bilinci pratiği olarak analiz etmektedir.
Anahtar Kelimeler: Atatürk, 10 Kasım, Anma Kültürü, Cumhuriyet Düşüncesi, Modernleşme, Eleştirel Tarih.
Giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nde 10 Kasım, yalnızca Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü değil; aynı zamanda, bir milletin kendisini yeniden tanıma ve tarih bilincini tazeleme günüdür. 1938’den itibaren her yıl tekrarlanan bu tören, bir yas ifadesinden ziyade, modern Türk kimliğinin sürekliliğini koruma iradesinin sembolü hâline gelmiştir.
Atatürk’ü anmak, onun bıraktığı mirasın hem tarihi hem de fikri boyutlarını hatırlamaktır. Ancak onu anlamak, bu mirasın felsefi ve sosyal temellerini çağın şartlarına uyarlayabilmektir.
1. Atatürk’ü Anmak: Orta Hafızada Bir Tören

Anma olgusu, sosyal hafızanın yeniden üretim biçimlerinden biridir. 10 Kasım sabahı 09.05’te bütün ülkenin aynı anda susması, yalnızca bir “yitiriş” anını değil, bir “yeniden diriliş” bilincini temsil eder. Bu sessizlik, bireysel bir yas değil, ortak bir anlamlandırma dönemidir.
Ortak bellek teorisine göre, bir toplum, geçmişini yeniden kurgularken aslında kendisini inşa eder. Bu bağlamda 10 Kasım törenleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik inşasında önemli bir “zaman ve mekân sabitesi” görevini yapmıştır.
Bu tören, bireylerin şahsi duygularını sosyal bir çerçeveye yerleştirir. Özellikle okullarda, kamu kurumlarında ve meydanlarda yapılan törenler, genç kuşaklara Cumhuriyet’in değerlerinin aktarıldığı sembolik mekânlardır. Dolayısıyla 10 Kasım, sadece geçmişi hatırlama değil, aynı zamanda “geleceğe ait bir kimliği” gösterme ve sürdürme eylemidir.
2. Atatürk’ü Anlamak: Fikri Mirasın Yeniden Yorumu

Atatürk’ü anlamak, yalnızca tarihi olayları bilmek değil, bu olayların ardındaki fikri sistemi kavramaktır. O, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireylerden oluşan bir toplum ideali ortaya koymuştur. [1]
Bu ideal, dogmalardan arınmış bir akılcılığı ve bilime dayalı bir ilerleme anlayışını temel almaktadır. “Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” sözü, Atatürk’ün fikri mirasının özüdür.
Atatürk’ün inkılapları –özellikle eğitim, hukuk ve kadın hakları alanlarındaki dönüşümler– birer modernleşme adımı olmanın ötesinde, insanı merkeze alan bir özgürlük anlayışının yansımaslarıdır. Bu inkılaplar, “rasyonelleşme dönemi”nin Türkiye’deki göstergeleridir.
3. Vaka Analizi: 10 Kasım 1938 ve Sosyal Tepki

Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefatı, yalnızca bir devlet adamının ölümü değil, millî bir sarsıntı olarak yaşanmıştır. Ancak bu sarsıntı, kısa sürede “millî direniş bilinci”ne dönüşmüştür.
Arşiv belgelerine göre, İstanbul’da cenaze gününde sokağa çıkan yüzbinler, kendi inisiyatifleriyle yas tutma biçimleri geliştirmiştir. [2] Bu durum, anma kültürünün halk tarafından özümsendiğini göstermektedir.
1938 sonrasında 10 Kasım törenleri, devletin resmi tören çizgisinden taşarak, bireysel ve sivil hafızanın ortak alanına dönüşmüştür. Özellikle 1950 sonrası dönemde, anma biçimlerinin çeşitlendiği ve duygusal yoğunluğun kuşaklar arası aktarımında kültürel bir süreklilik sağladığı gözlemlenmiştir.
4. Eleştirel Tarih Bakış Açısıyla 10 Kasım’ın Dönüşümü

Eleştirel tarih yöntemi, geçmişi kutsallaştırmadan, onun bugüne etkilerini çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, 10 Kasım anmaları yalnızca “nostaljik bir bağlılık” değil, tarih bilinci üretiminin bir aracıdır.
Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, 10 Kasım’ın genç kuşaklar nezdinde duygusal bir etkiden ziyade sembolik bir törene dönüştüğünü ortaya koymuştur. [3] Ancak bu durum, anmanın anlamını yitirdiği anlamına gelmez; aksine, yeni kuşakların Atatürk’ü kendi çağlarının diliyle yeniden yorumlama çabası olarak görülebilir.
Dolayısıyla Atatürk’ü “anlamak”, onu tekrarlamak değil, onun yöntemini sürdürmektir: eleştirel düşünmek, sorgulamak ve daima ileriyi hedeflemek.
Sonuç
10 Kasım, yalnızca bir anma günü değil, millî bilincin yenilenme anıdır. Atatürk’ü anmak, geçmişe duyulan saygıdır; ama onu anlamak, geleceğe duyulan sorumluluktur.
Bu sebeple her 10 Kasım, Türk milletinin “düşünen ve ilerleyen insan” idealini yeniden hatırladığı bir zaman eşiğidir.
Atatürk’ün mirası, bir kişi kültü değil; bir düşünce kültürüdür. Bu kültür, her kuşakta yeniden doğar, çünkü 10 Kasım’ın sessizliğinde bir milletin sesi saklıdır.
DİPNOTLAR
- Atatürk, Nutuk, Cilt II Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1969, s. 894.
- Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri, Dolmabahçe Defterleri, 1938 Kasım Dosyası, Belge No: 27.
- Ayşe Kuruoğlu, “10 Kasım Anma Kültürünün Kuşaklar Arası Dönüşümü” Toplum ve Tarih 412 (2019), s. 67–89.
Özel Günler ve Anlamları
26 Eylül Türk Dil Bayramı: Tarihî Arka Planı, Atatürk’ün Dil Politikaları ve Günümüze Yansımaları
Published
7 ay agoon
Eylül 26, 2025By
drkemalkocak
Giriş
26 Eylül, Türk Dil Bayramı olarak Türkiye’de her yıl kutlanan önemli bir kültürel tarihtir. Kökenini 1932 yılında toplanan Birinci Türk Dil Kurultayı’ndan alan bu gün, Türk Dil Kurumu’nun kuruluşuna işaret etmekte ve Cumhuriyet’in kültür politikaları arasında dil inkılabının oynadığı merkezi rolü simgelemektedir.
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında dil, modernleşme ve millet-devlet inşasının merkezî unsurlarından biri olarak değerlendirilmiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen dil inkılabı, yalnızca alfabe değişikliğiyle sınırlı kalmamış, Türkçenin yabancı unsurlardan arındırılması ve halkın konuştuğu dil ile yazı dili arasındaki mesafenin kapatılması hedeflenmiştir. 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan Birinci Türk Dil Kurultayı, bu dönemin başlangıç noktası olmuş ve 26 Eylül tarihinin Türk Dil Bayramı olarak kutlanmasına zemin hazırlamıştır.
1. Birinci Türk Dil Kurultayı ve TDK’nın Kuruluşu
26 Eylül 1932’de başlayan Birinci Türk Dil Kurultayı, Cumhuriyet’in dil politikalarında kurumsallaşmanın ilk adımıdır. Kurultayın ardından Türk Dili Tetkik Cemiyeti (bugünkü TDK) kurulmuş ve Türkçenin söz varlığının zenginleştirilmesi, bilim dili hâline getirilmesi yönünde çalışmalar başlamıştır.

2. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Dil Anlayışı
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin bağımsızlığını korumasında olduğu gibi kültürel varlığını sürdürmesinde de dilin belirleyici bir unsur olduğunu vurgulamıştır. Onun Sadri Maksudi Arsal’ın “Türk Dili İçin” (Ankara 1930, s. 3) adlı eserinin başına 2 Eylül 1930 tarihinde el yazısıyla kaleme aldığı şu satırlar, bu anlayışı en özlü şekilde yansıtmaktadır:
“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin… Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
Bu ifadeler, Atatürk’ün Türkçeyi sadece bir iletişim aracı olarak değil, aynı zamanda millî bilincin ve milli bağımsızlığın en temel dayanağı olarak gördüğünü göstermektedir.
3. Günümüzde Türk Dil Bayramı’nın Yansımaları
Günümüzde 26 Eylül, üniversitelerde, okullarda ve kültürel kurumlarda çeşitli etkinliklerle kutlanmaktadır. TDK her yıl bildiriler yayımlamakta, gençler arasında Türkçe’nin doğru ve güzel kullanımını teşvik eden projeler yürütmektedir. Ancak yabancı dillerin artan etkisi ve dijital kültürün getirdiği yozlaşma, Türk Dil Bayramı’nın amaçlarını ve beklentilerini daha da anlamlı kılmaktadır.
Sonuç
26 Eylül Türk Dil Bayramı, Cumhuriyet’in dil inkılabı mirasını simgeleyen ve Türkçenin gelişimi için toplum farkındalığı oluşturan önemli bir tarihtir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dil anlayışı, modern millet-devlet inşasının temel taşlarından biri olarak bugün de geçerliliğini korumaktadır. Günümüzde yapılması gereken, bu mirası yalnızca anmak değil; Türkçeyi bilim, sanat, kültür ve teknoloji dili olarak daha da güçlendirmektir.
Türk İstiklâl Mücadelesi
SEVRES (SEVR) ANTLAŞMASI (10 AĞUSTOS 1920)
Published
8 ay agoon
Ağustos 9, 2025By
drkemalkocak
Sevr Antlaşması 433 maddelik ve 150 büyük sayfalık bir vesikadır. Ekler, haritalar ve diğer belgeler bunun dışındadır.
Bu antlaşma ile Orta Doğu haritası adeta yeniden çizilerek paylaşılmaktaydı. Antlaşmanın maddeleri oldukça ağırdır ve Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırmak için hazırlanmıştır.
İstanbul ve civarından oluşan küçük bir bölge ile Orta Anadolu’nun küçük bir kısmı Kastamonu kıyılarına kadar Türklere bırakılıyordu. Rumeli ve Boğazlar İtilâf Devletleri’nin işgaline bırakılmakla birlikte Boğazların trafiğe açık olması ve karma bir komisyon tarafından yöneltilmesi kararlaştırılmıştır. Doğu Anadolu’da ise Kürdistan ve Ermenistan devleti kuruluyordu. Bu devletlerin sınırlarını ABD çizecek ve Ermenistan 20 yıl ABD mandası altında bulunacaktı. Arabistan Osmanlı Devleti’nden ayrılacak ve müttefiklerin isteklerine terk edilecekti. Müttefikler tarafından daha önce işgal edilen yerler, Fransa, İtalya ve İngiltere’de kalıyordu. Azınlıklar, Osmanlı Devleti’nde eşit haklara sahip olacak ve Meclis’te temsil edileceklerdi. Kapitülasyonlar yürürlükte kalıyordu. Devletin askerî ve maddî işleri kontrol altına alınıyordu. Sadece iç güvenliği sağlamak üzere 50.000 kişilik askeri güç dışında silahlı kuvveti olmayacaktı. Liman ve demir yolları uluslararası bir komisyona bırakılıyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti savaş tazminatı ödeyecekti. Kendi aralarında paylaşamadıklarından İstanbul Osmanlı Devleti’nde kalacaktı. İzmir’in yönetimi Yunanlılara bırakılmıştır. Bunlara ek olarak da savaşa girmiş ve idarî kademelerde bulunmuş Türk vatandaşları savaş suçlusu olarak yargılanacaktı.

Sultan Vahideddin’in başkanlığında 22 Temmuz 1920’de toplanan Şûra-yı Saltanat “zayıf bir mevcudiyeti, mahva tercih” ederek Sevr Antlaşması’nın onaylanmasına karar vermiştir.
Sevr’in Osmanlı Devleti tarafından imzalanması üzerine, Kazım Karabekir Paşa, Meclis Başkanlığı’na 16 Ağustos 1920 tarihli gönderdiği bir telgrafta Sevr’i imzalayanların “vatan haini” ilan edilmesini teklif etmiştir. Bu öneri mecliste görüşülerek 19 Ağustos 1920 tarihinde kabul edilmiş ve anlaşmaya imza atan Hadi Paşa, Rıza Tevfik Bey, Reşat Halis ve kırk iki kişinin daha vatan haini olduğu ilan edilmiştir. [1]
***
Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir Paşanın, İstanbul’da inikat eden Şûrayı Saltanatta Sevr Muahedesinin imza edilmesine karar verenlerle muahedeyi imza edenlerin hiyaneti vataniye ile ittiham olunmalarına dair telgrafı.
REİS — Kâzım Karabekir Paşadan mevrut bir telgraf var okunacak.

Erzurum;
Ankara’da Meclisi Milli Riyasetine
Vatansız, vicdansız üç serserinin, yine kendileri gibi millet ve vatanla alakası olmayan bir kaç kişi namına sulh muahedesini imza ettiklerini ajansta gördük. Mücadelei milliyemizde daha büyük bir azim ve imanla devamı tekiden ahdettiğimizi arz eylerim. İstanbul’da teşekkülünü evvelce duyduğumuz Şûrayı Saltanatta Türkiye’nin hayatı mevcudiyetini söndüren bu zalim muahedenin imza edilmesine karar ve rey veren esamileri malum eşhasın ve muahedenameye vazı imza edenlerin ihaneti vataniye ile ittiham olunmasını ve haklarında hükmü gıyabi verilmesini bu vatansızların isimlerinin her yerde lanetle yâd edilmesinin ilan ve tamim olunmasını arz ve teklif eylerim.
17 Ağustos 1336 [1920]
Şark Cephesi Kumandanı
Kâzım Karabekir

REİS — Kâzım Paşanın bu teklifini tensip buyuruyor musunuz? (Hay hay) tensip buyuranlar ellerini kaldırsın. Tensip edildi efendim. [2]
***

30.10.1338 [1922] Pazartesi günkü Meclis toplantısında Sadrazam Tevfik imzasıyla gelen telgraflar okunmuştur. Bu bölümde öncelikle Sadrazam Tevfik imzasıyla gelen telgraflar üzerine Osmanlı Devleti’nin mukadderatı ve hilafet meselesi hakkında açılan müzakerede Sadrazam Tevfik Beyin telgrafı okunmuştu. Telgrafta Tevfik Paşa, Bab-ı Âli ile Büyük Millet Meclisi arasında bir ikiliğin olmadığını ve Sevr Muahedesi konusunda Büyük Millet Meclisi ile müzakereye hazır olduklarını ifade etmiştir. Müzakerede söz alan Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey, Sevr Muahedesini imzalayanların Bab-ı Âli olduğunu Millet Meclisinin ise bu belgeyi kabul etmediğini söyleyerek Bab-ı Âli ile Büyük Millet Meclisi arasında ikilik olduğunu dile getirmiştir. [3]

Müfit Efendi (Kırşehir), Sevr Muahedesi ile milletin hâkimiyetinin ve istiklâlinin mahvedildiğini belirtmekte, ardından konuşan Dâhiliye Vekili Ali Fethi Bey, Bab-ı Âlinin Türk milletini ebediyen esarete mahkûm eden Sevr Ahitnamesini kabul ettiği üzerinde durmakta, Tunalı Hilmi Bey (Bolu), Padişahı, Sevr Antlaşmasına boyun eğdiği için “taçlı hain” olarak nitelemektedir.[4]

***
Sevr Antlaşmasının birinci yıldönümü münasebetiyle dönemi yaşamış bir kişinin, kişinin yaşadığı topluluk ve toplumun bakış açısını yansıtan [Hâkimiyet-i Milliye, 11 Ağustos 1921, No: 261, s.1,sütun: 1-2] künyesinde Osmanlı Türkçesi ile yayımlanan “BİR SENE-İ DEVRİYE” başlıklı çeviri yazı olarak aşağıda sunulmuştur.
BİR SENE-İ DEVRİYE [YILDÖNÜMÜ]
Kablettarihin [tarih öncesinin] vahşi adamları birbirini parçalamak istedikleri zaman, kastlarını doğrudan doğruya ve dürüst bir hareketle icra ederler, zulme hak süsü vermek riyakârlığına tenezzül etmezlerdi. Hâlbuki dün sene-i devriyesini geçirdiğimiz “Sevr” muahedesini hazırlayanlar, dört harp senesinde hak ve adalet münadiliğiyle cihanın başını ağrıttılar. Nihayet hak ve adaletin Anadolu’ya taalluk edenini gördüler: Sevr muahedesi milyonca Türk’e karşı düşünülmüş bir suikast programından başka nedir?
Cinayet açık bir iştir: Mutemet [güvenilir kimse] kastını hazırlar. Sonra hücum eder, öldürür. Loyd Corc ve refikası yirmi milyon masumun katl ve imhasını açıkça söyleselerdi belki daha dürüst olurdu. Hâlbuki hem kastettiler hem de kastlarını cihan sulhu, medeniyet, adalet vesaire gibi kelimelerle süslemek istediler. Fakat cinayet, fena olmak için mutlaka bir anda ve bir silahla olmak lazım gelir. Bir milleti “Sevr” denilen hükm-i idam ile ortadan kaldırmak da bir cinayettir. Sonu ölüme kendinden sonra katl ve idamın çelik bir hançer veya altun bir kalem ile irtikâbı birbirinden çok faklı şeyler değildir. Hele bunu bu memleketi temsil etmeyen ve damarlarını harisane bir surette emmek iştihasından başka bir his beslemeyen birkaç hain ele imzalattırmak bundan daha az bir cinayet olamaz.
Bir sene evvel İstanbul’dan gönderilen ve milletle alakası olmayan birkaç kişinin imzaladığı bu ölüm senedine Anadolu’nun on milyon Türkü belki imanına güvenerek elinin tersini urdu. Türk milletini yeşil masa başında ve cigara dumanları arasında boğmağa karar veren efendileri kastlarını yürütemediler: Loyd Corc ve arkadaşlarının ve Avrupa sermayedarlarının keyfi, arzusu ve menfaati için milyonlarca insana ölüm kabul ettirmenin imkânı yoktu.
Medeniyetin sahte hâkimleri, niyetlerini başaracak fedakârlığı göstermeğe de kadir değildiler; İstanbul’dan gönderilen birkaç vatansızın imzası meseleyi hal edemezdi, bu idamı bilfiil infaz edemezlerdi. Anadolu Türkünü öldürecek ücretli bir cellat lazımdı. Anadolu hesabına ücret vaat etmek suretiyle bu celladı buldular: Yunanistan bir senedir bu hizmeti görüyor.
Fakat Avrupa’nın Anadolu’ya memur ettiği vahşi cellat, maksadına eremedi. Türk milletinin iki senedir gösterdiği harikulade mukavemet, şarka gelen bu deni celladın satırını inşallah kendi kafasında paralayacaktır.
Sevr muahedesini kabul etmek, dörtler meclisinin kurduğu zulüm sehpasına kendi kendimizi asmak, idam ipini boynumuza kendi elimizle geçirmek ve çekmek demekti. “Sevr” muahedesini kabul etseydik bugün Anadolu’da meşgul olmadık toprak, esir olmadık millet kalmayacaktı; Avrupa medenileri bir sülük gibi sırtımıza yapışarak, köylümüzün alın teriyle kazandığı emekleri, Londra, Paris, Roma ve Atina daha zengin ve daha müreffeh olacak, servetini kollarıyla kazanan bu halk, açlıktan, uşaklıktan benzi sola sola ve ram [sürü] olup çökecekti.
Fakat bu milletin ne Avrupalılara uşak olmağa, ne de Avrupa ihtirası için ölmeğe niyeti yoktu. Sevr teklifi, tarihi ve yüksek izzet-i nefse pek giran oldu [dokundu, ağır geldi]. Yorgun ve mecruh olmağla [yaralı olmakla] berber vakurane doğruldu ve kendisine sulh muahedesi diye uzatılan hakaretnameyi okumaya bile tenezzül etmeden, tarihini, şeref ve istiklalini müdafaaya koyuldu.

Bu müdafaa sayesindedir ki Türk milleti iki senedir ölüm savletini [hücumunu] tevkif ediyor [durduruyor]. Hiç şüphe yok ki bu savleti bir gün kıracak, perişan edecek ve beşeriyet tarihinden hiçbir zaman silinemeyen büyük ve mukaddes istiklalini ebediyetle devam edecektir.
Allah ve hak bizimledir.
DİPNOTLAR
[1] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/sevres-sevr-antlasmasi-10-agustos-1920/
[2] T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 19.8.1336 (1920), Devre: I, Cilt: 3, İçtima Senesi: I, s. 333
https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c003/tbmm01003053.pdf
[3] T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 30.10.1338 (1922), Devre: I, Cilt: 24, İçtima Senesi: 3, s. 270-276
https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf
[4] T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 30.10.1338 (1922), Devre: I, Cilt: 24, İçtima Senesi: 3, s. 283-288
https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf
[5] Hâkimiyet-i Milliye, 11 Ağustos 1921, No: 261, s.1,sütun: 1-3
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Türk Tarihi3 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk Tarihi3 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoMustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi’ni Açış Konuşması (4 Eylül 1919)

















