Connect with us

Türk İstiklâl Mücadelesi

Başkent Ankara’nın Her Köşesinde Keser Sesleri

Published

on

Giriş

Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükûmet, 23 Nisan 1920’den beri Ankara’da bulunmaktadır. Bu sebeple Ankara, Türkiye’nin fiilen merkezidir. Hukuken Ankara’nın başkent yapılması için, işgal askerlerinin Türkiye’den çekip gitmeleri beklenmektedir.

9 Eylül 1922 Büyük Zafer’den sonra, Yunan askerleri Türkiye’den atılmış, İngiliz, Fransız ve İtalyan askerlerinin bir kısmı Türkiye’de kalmıştı. Bunların da ülkelerine gitmeleri için Türkiye ile İtilaf Devletleri arasında Londra’da bir protokol imzalanmıştı. Bu protokol, Lozan Antlaşması’nın XIV. ekini teşkil etmekte ve “Britanya, Fransa ve İtalya Birliklerince İşgal Edilen Türkiye Topraklarının Boşaltılmasına İlişkin Protokol” adını taşımaktaydı. Kısaca “Boşaltma Protokolü” (Tahliye Protokolü) olarak bilinmekteydi. Protokol ile yabancı askerlerin Türk topraklarını boşaltmaları şu şarta bağlanmıştır: Önce Türkiye Büyük Millet Meclisi Lozan Antlaşması’nı onaylayacak, antlaşmanın onaylandığı İtilaf Devletlerinin İstanbul’daki yüksek komiserlerine resmen duyurulacak, sonraki altı hafta içinde yabancı askerlerin Türkiye topraklarını boşaltmaları tamamlanmış olacaktır.

Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923’te imzalandı. Bir ay sonra 23 Ağustos 1923’te Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylandı. Meclisin onay kararı aynı gün saat 22.30’da İstanbul’daki İtilaf Devletleri yüksek komiserlerine resmen duyuruldu. O anda, altı haftalık süre için geriye sayma işlemi başladı. 2 Ekim 1923’te yabancı askerlerin son kalıntıları, İstanbul’da Dolmabahçe önünde Türk bayrağını ve Türk askerini selamladıktan sonra çekilip gittiler. Böylece Türk toprakları düşmandan temizlendi. İşte o zaman Türkiye Devleti’nin başkent işi gündeme geldi.

Bütün düşünceler, yeni Türkiye Devleti’nin başkentinin Anadolu’da ve Ankara şehri olması gerektiğinde toplanmaktaydı… Devletin başkentini bir an önce tespit ederek iç ve dış kararsızlıklara son vermek çok gerekmekteydi. 9 Ekim 1923’te Malatya Mebusu İsmet Paşa ve rüfekası [arkadaşları] tarafından Meclis Riyasetine [Başkanlığına]  verilmiş olan teklif-i kanuni [kanun teklifi] şudur: [1]

Lozan Muahedenamesinin mütemmimlerinden [tamamlayanlarından] olan tahliye protokolünün tatbikatı hitam [son] bulmuş ve baştanbaşa ecnebi işgalinden kurtulan Türkiye’nin fiilen tamamiyeti tahakkuk eylemiştir [gerçekleşmiştir]. Milletimizin en kıymettar mallarından İstanbul’umuz Hilâfet-i İslâmiye’nin makarrı [İslam Hilafetinin merkezi] olan vaziyetini, Âlem-i İslâm içinde tahsisen [en çok] ve hasren [özellikle] Türk Milleti’nin vesait-i müdafaasına mevdu [emanet edilmiş] olarak ilelebet muhafaza edecektir. Diğer taraftan Türkiye Devleti’nin makarrı idaresi [idare merkezi] için Büyük Millet Meclisi’nde karar vermek zamanı gelmiştir.

Bir devletin merkezini tayin için esas olacak mülâhazat [düşünceler], yeni Türkiye’nin makarr-ı idaresi Anadolu’da ve Ankara şehrinde intihap edilmek [seçilmek] lüzumunu emreder. Mülâhazat-ı mezkûre [anılan düşünceler] muahedename [andlaşma] ile Boğazlar için kabul edilen ahkâm [hükümler],  yeni Türkiye’nin esas-ı mevcudiyeti [varlık esasları], memleketin menabi-i kuvvet [kuvvet kaynakları] ve inkişafını [gelişmesini], Anadolu’nun merkezinde tesis etmek lüzumunu, vaziyet-i coğrafiye [coğrafi durum] ve sevk-ül-ceyşiyenin [stratejinin] müsaadesi, dâhili [iç] ve harici [dış] emniyet ve istidadı [kabiliyeti] hususunda mesbuk [arkada bırakılmış]olan tecârüb [denemeler, deneyişler] ile hulâsa olunabilir [özetlenebilir]. Bu mülâhazatın [düşüncelerin]  her biri başlı başına bir ehemmiyet-i katiyeyi haizdir [kati öneme sahiptir].

Devletin makarr-ı idaresinin yeni bir şekilde tesis [kurma] ve inkişafına [gelişmesine] bir an evvel başlamak ve dâhili ve harici tereddütlere nihayet vermek için atideki [aşağıdaki] madde-i kanuniyenin [kanun maddesinin] kabulünü arz ve teklif ederiz.

9 Teşrinievvel [Ekim] 1339[1923]

Madde-i Kanuniye: Türkiye Devleti’nin makarr-ı idaresi Ankara şehridir.

İsmet (Malatya), Ferid Recai (Çorum), Zülfü (Diyarbekir), Dr. Fikret (Ertuğrul), Seyfi (Kütahya), Hilmi (Malatya), Mahir (Kastamonu), Rüşdü (Erzurum), Sabit (Erzincan), Rasim (Sivas), Necati (Bursa), Mehmed Kâmil (Karahisarı Sahib), Ali Rıza (İstanbul), Kazım Hüsnü (Konya), Refet (Bursa).

Kanun teklifi 10 Ekim 1923’’te Layiha Komisyonundan ve aynı gün Anayasa Komisyonundan geçti ve 13 Ekim 1923’te Meclis genel kuruluna geldi.

Riyaset-i Celileye [2]

Ankara şehrinin Türkiye Devleti’nin makarr-ı idaresi olduğuna dair Malatya Mebusu İsmet Paşa Hazretleriyle rüfekası [arkadaşları] tarafından mu’ta [verilmiş] 9 Teşrinievvel 339 tarihli muhavvel [havale edilen, gönderilen] teklif-i kanuni Encümenimizce mütalaa ve tetkik olundu. İstihdaf ettiği [hedeflediği] gaye-i askeriye ve siyasiyeye [askeri ve siyasi amaçlara] nazaran [göre] şayan-ı müzakere [müzakereye uygun] görülmekle Heyet-i Umumiyeye [Genel Kurula] takdimine karar verildi.

10 Teşrinievvel[Ekim]1339[1923]

Layiha Encümeni Reisi Emin (Tokat), Mazbata Muharriri Ahmet Saki (Antalya), Kâtip Necip Ali

Kanun-ı Esasi Encümeni’nin tertip eylediği esbab-ı mucibe [gerekçe] layihası da ber-vech-i-atidir [aşağıdaki gibidir].

Riyaset-i Celileye [3]

Esbab-ı Mucibe Mazbatası

“Encümenimize 10-10-[13]39 [1923] tarihiyle havale buyurulan Ankara şehrinin Türkiye Devleti’nin makarr-ı olmasına dair Malatya Mebusu İsmet Paşa Hazretleriyle rüfekası tarafından muta [verilmiş] Layiha Encümeni’nce şayan-ı müzakere görülen teklif-i kanuni Encümenimizce de bilmüzakere musib [isabetli]  ve muvafık görüldü. Hadisat-ı ahire, Anadolu’nun hemen vasatında kâin bulunan Ankara’yı zaten makarr-ı tabii olarak irae [tayin etme] ve idad ettiğinden [hazırladığından]  bu teklif-i kanuni bir şe’niyetin tesbitinden ibarettir.

Mezkûr teklif-i kanunide münderiç madde-i kanuniyenin bilahare tanzim ve kabul kılınacak mufassal Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’muzun silsile-i mevaddı meyanına idhali temenniyatının Heyet-i Umumiye’ye arzına müttefikan karar verilmiştir.”

Kanun-ı Esasi Encümeni Reisi Yunus Nadi (Menteşe), Mazbata Muharriri Celal Nuri (Gelibolu), Kâtip Feridun Fikri (Dersim), Aza Necati (İzmir), Aza İbrahim Süreyya (İzmit), Aza Ebubekir Hazım (Niğde), Aza Ahmet (Kars) (bulunamadı), Aza Ahmed Süreyya (Karesi), Aza Refet (Bursa), Aza Münir Hüsrev (Erzurum)

Yapılan tartışmalardan sonra [4], kanun teklifi oy çokluğuyla kabul edildi. Oturum başkanı Ali Fuat Paşa’nın oy çokluğuyla [ekseriyet-i azimeyle kabul edilmiştir] sözüne bazı milletvekilleri “oy birliğiyle” [ittifakla] sesleriyle itiraz etmesi üzerine, Ali Fuat Paşa [Efendim kalkmayan el vardır. Müttefikan diyemem, gördüm, ekseriyet-i azimeyle kabul edilmiştir.] diyerek oturumu sonlandırdı. Kanun teklifi biçiminde gündeme gelen bu konu karar biçimine dönüştürüldü: 

Karar 27: Ankara şehrinin Türkiye devletinin başkenti olmasına ilişkin Malatya Milletvekili İsmet Paşa’nın 2/188 sayılı kanun teklifi üzerine Anayasa Komisyonunca düzenlenen 10.10.1923 tarihli mazbata TBMM’nin 13.10.1923 tarihli otuz beşinci birleşiminin ikinci oturumunda okunarak olduğu gibi kabul edilmiş ve Ankara şehrinin Türkiye Devleti’nin başkenti olması büyük çoğunlukla kararlaştırılmıştır. Kabul edilen karar Ankara’nın, Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye’nin şehre gelişinden itibaren fiilî olarak sürdürdüğü merkez olma özelliğini, başkent sıfatıyla taçlandırmıştır. Bu metin bir kanun değil TBMM kararı olduğundan, daha sonra Anayasamızda yer almıştır.

Nitekim 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanından ve Halifeliğin kaldırılmasından (3 Mart 1924) sonra 20 Nisan 1924’te Türkiye Büyük Millet Meclisince benimsenen Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Devleti’nin başkentinin Ankara olduğu belirtilmiştir. [5]

Böylece Ankara, Türkiye’nin resmen başkenti oldu.

Meclis kararı, yeni başkentte büyük sevinç gösterileriyle kutlanmıştır. Şehir bayraklarla donatılmış ve gece fener alayları düzenlenmiştir. [6]

Eğitim-öğretimi etkileyen ve eğitim-öğretimden etkilenen kişi, kurum ve kuruluş temsilcilerinin-özellikle öğrencilerimizin-tarihsel duyarlılık, tarihsel duyarlılık ile Türk milleti, Türk devleti, Türk vatanı ve Türk bayrağına sevgi, saygı ve takdir duygularını, yerel tarihi ve yakın geçmişi millî tarih ile ilişkilendirerek millî bilinç ve tarih duyarlılığını geliştirmelerine katkıda bulunmak amacıyla Ankara’nın, Milli Mücadele dönemindeki durumunu Türkiye Devleti’nin başkenti olmasının gerekçelerini açıklayan Ankara Belediye Başkanı Kütükçü Ali Bey’in anlatımını içeren  [Hâkimiyet-i Milliye, 14 Teşrinievvel [Ekim] 1923, No: 940, s: 3, sütun: 3-4]te Osmanlı Türkçesi ile yayımlanan metin, araştırmacı tarafından çevrim yazı olarak aşağıda sunulmuştur:

ANKARA’NIN HER KÖŞESİNDE KESER SESLERİ

****************************************************************

         Halk Fırkası, devletin merkezini Ankara olarak tespit ettiği gün on binlerce liralık arsa alım satımı başlamıştır.

         Ankaralılar ihmalkâr vatandaşlar değil, hesaplı insanlardır.

****************************************************************

İstanbul gazetelerinde, Cemiyet-i Umumiye-i Belediyenin [Genel Belediye Derneğinin] hükûmet merkezinin İstanbul’a naklini temin maksadıyla teşebbüsatta [teşebbüslerde, girişimlerde] bulunacağını, azadan [üyeden] bir zatın cemiyete bu babda bir takrir [önerge] vereceğini okuduktu. Ancak bu havadisi okuduğumuz günlerde, Halk Fırkası, hükûmet merkezinin Ankara’da kalmasını kabul etmiş bulunuyordu. Mesele böylece en mantıki ve tabii şekliyle bitmiş addolunabileceği sırada, Cemiyet-i Umumiye-i Belediye azasından Ziya Molla Bey, (Vakit) refikimize beyanatında, bir İstanbullu sıfatı ile merkez meselesini İstanbul lehine muhakeme ederken, Ankaralılar hakkında da artık biraz da modası çoktan geçmiş bazı beyanatta bulunmuştur. Bu beyanatta, Ankaralıların, Ankara’yı merkez-i hükûmet görmek iste[me]dikleri zikrolunuyor ve buna misal olarak Ankara Belediye Reisine atf ve isnat olunan bazı beyanat, hakikaten artık lüzumsuz ve bayat bir delil olarak öne sürülüyor.

Dün bir muharririmiz [yazarımız] Ali Bey’i ziyaret etti. (Vakit) refikimizdeki beyanat dolayısıyla fikrini almak istedi. Muharririmiz anlatıyor: [Kütükçü] Ali Bey zaten müteessir olmuş [üzülmüş ], bahis [konu] açılır açılmaz dedi ki:

  • “Bu nasıl sözdür? Her şeyden sarf-ı nazar [vazgeçmek], bir kimse tasavvur eder [göz önüne getirir] misiniz ki, maddi menfaatine yüz çevirsin. Mesela ben kendi hesabıma, Ankara’nın hükûmet merkezi olarak kalmasını bir nimet-i azime [büyük nimet] telakki [kabul] ederim. Bütün Ankaralıların böyle telakki ettiğine hiç şüphe etmeyiniz. Çünkü merkez kalacak Ankara, imar olunacak ve imar edilmiş bir Ankara’da ise emlak sahibi olanlar bittabi azami bir menfaat elde etmiş olacaklardır. İstanbullu, İzmirli, Sivaslı herhangi bir zat, memleketin merkez olmasını şiddetle arzu eder de Ankaralı neden bu arzuyu duymaz? Böyle bir iddianın mantıkla alakası yoktur. İşitiyorum, diyorlar ki, “Biz Ankara’nın merkez kalması hususunda hiçbir teşebbüste bulunmamışız”, filhakika [hakikaten] bir gürültülü bir surette hiçbir talepte bulunmadık. Lakin bu arzumuzun olmadığına hamledilebilir [dayanak olabilir]  mi? Ankara,  bundan üç sene evvel, bağrına bastığı ve daima varını yoğunu emri yoluna döktüğü milli hükûmetin merkezi olarak kalacağına kani idi. Mamafih [bununla beraber] eğer memleketin ali menfaati [yüksek yararı], siyasi bir nokta-i nazardan [görüşten] merkezin Ankara’dan naklini icap ederse Ankaralılar buna karşı ne diyebilirler? Biz şahsi menfaatimizi, ammenin [kamunun] menfaati mevzu-i bahs [söz konusu] olan yerde hiç kaale almadık.

Şimdi uzak bir tarih gibi kalan günlerde, üç sene evvel Sivas’ta başlayan milli harekete Ankara, bütün mevcudiyetiyle iltihak ettiği ve o zaman nasıl yüksek ve necip bir alaka ve fedakârlık yaptığı unutulmamıştır. Gazi Paşamız Ankara’ya gelirken, bütün Ankara, kırlara, Gazi’nin yoluna dökülmüştü. O münciyi [kurtarıcıyı], daha henüz milli hareket bir nüve iken düşman henüz bütün kuvvetiyle yanı başımızda iken bağrına basmış, onun arkasına düşmüştü. O gün uman Ankara, bugün umduğunu bulmuş olmakla bahtiyardır.”

[Kütükçü] Ali Bey, bu sözleri heyecanlı bir ifade ile anlatıyordu. Belli idi ki, ikide birde Ankara ve Ankaralılar hakkında söylenen sözlerden çok müteessirdi. Ali Bey bahsi Ankara’nın imarına intikal ettirdi; dedi ki:

-“Bizim için şehirlerini imar edememişler, edemiyorlar diyenler var. Bu zevata hatırlatmak isterim ki, Ankaralılar düşman denize döküldüğü ve vatan tam bir istiklal ve serbesti ile bize kaldığı günden itibaren her tarafta inşaat ve tamirata başlamış bulunuyor. Vaktiyle, Abdülhamit devrinde saraydan defterdarlığa sık sık şu emir gelirdi: “Şu kadar gün zarfında merkeze on bin lira göndermezseniz azliniz mukarrerdir.” Defterdar, koltuğundan ayrılmamak için bu parayı kırbaçlı tahsildarları ve jandarmaları vasıtasıyla halktan toplar, gönderirdi. Bu bir düzeye böyle devam ederdi. Hâlbuki o zamanlar refah içinde yaşayan her Hristiyan evinin kapısını birkaç erkek açardı. Bir Türk için 18 yaşına gelmiş bir delikanlı serhatlerde fenayab [mahv] olmaya mahkûmdu. Emniyetsiz, atisiz [geleceksiz] bir hayat… Böyle bir devirde Anadolu yapılamıyordu çünkü yıkılıyordu. Sonra meşrutiyet ilan edildi. Milli hâkimiyetin bahşayişinden [nimetlerinden] istifade edeceğimizi umduğumuz o günler de bitmez tükenmez harplerle geçti.

Sonra, “Ankara üç senedir merkez olduğu halde ne yapıldı?” diyorlar. Lakin düşünmüyorlar ki, düşman Sakarya boyundan çekileli henüz iki sene ve vatan harp ihtimalini bertaraf edeli henüz iki buçuk ay oldu. Ankara, Milli Mücadele günlerinde bizzaruri ve bittabi kaldırımını, evini düşünmemiş düşünememiştir. Çünkü her şeyden evvel vatanın kurtarılması için, bütün diğer ihtiyaçlara sarf edilecek zaman bırakmayan bir cidal ile meşguldü. Ankara, Sakarya Meydan Harbi devam ettiği günlerde, kendi yiyeceğini unutarak, bütün fırınlarını askere tahsis etmiş, yevmiye 80 bin çift ekmek yetiştiriyordu. Yine o günlerde yaralı gaziler için (5000) kat yatak takımı tedarik etmişti. Demircileri askere süngü ve kasatura yapıyor, en fakir evler, mermiler için bakırlarını, susuz Haymana Ovası’ndaki mücahitlere su taşımak için tenekelerini, hülasa nesi var ise her şeyini feda ediyordu. Şimendiferleri o dar zamanda işletecek odun bulunamaması ihtimaline karşı Ankaralılar müttefikan, evlerimizi söker, kerestesiyle treni işletiriz, diye ahdetmişlerdi.

Bugün hamdolsun o tehlikeli günler geçti. Millet mukadderatını bizzat eline alarak dâhili umran [bayındırlık, medeniyet] ve inkişaf [gelişme] mücadelesine koyulacak günlere erişti. Şimdi artık, ne milletin parasını kırbaçla toplayıp saraya gönderecek defterdarların hüküm sürdüğü, ne de milli varlığı esaret ile heba edecek, çökertecek ve yaşamak imkânından mahrum bırakacak bir devirde değiliz. Onun içindir ki, millet kendini kendi yurdunda hür ve müstakil bulduğu, atisinden ümitvar olabildiği içindir ki, bugün Ankara’nın her sokağında dülgerlerin (keser) sesleri işitiliyor. Belediye Dairesi, geçen sene yalnız (20) adet inşaat tezkeresi [izini] vermişti. Zaferden sonra bu sene zarfında (500) tezkere verdi. Merkezin Ankara’da kalacağı Halk Fırkasınca takarrür etmesi [karalaştırılması] üzerine bu tehalük [can atma, koşuşma, istekle atılma] derhal artmıştır. Evvelki gün Yeğen Bey Caddesi başında bir arsa Attarbaşı Hacı Kerim Efendi tarafından 10 bin liraya satın alındı; işittiğime göre burada 20-30 bin lira sarf ederek büyük bir otel yaptıracaktır. Yine dün bu civarda bir arsa 3000 liraya alındı. Bu faaliyet tabii günden güne artacaktır. Hülasa, Ankara, Türk milletinin varlığını kurtarmak ve korumak için yaptığı harikaengiz [harika yaratan] mücadele ve mücahedenin merkezi olmuşsa, hür ve müstakil Türkiye Devleti’nin de asri ve mükemmel bir merkezi olacaktır. Ankaralılar, bu büyük nimetin manevi ve maddi menafiini [yararlarını, çıkarlarını] idrak etmekle bahtiyar ve mesuttur. Bu tabii keyfiyeti ilama bilmem ki hacet var mıdır? [7]

DİP NOTLAR

[1] T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Devre: II, Cilt: 2, İçtima Senesi: 1, 13 Teşrinievvel 1339, s. 665

https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d02/c002/tbmm02002035.pdf

[2, 3] T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Devre: II, Cilt: 2, İçtima Senesi: 1, 13 Teşrinievvel 1339, s. 666

[4] T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Devre: II, Cilt: 2, İçtima Senesi: 1, 13 Teşrinievvel 1339, s. 666-670

[5] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/ankaranin-baskent-olusu/

[6] Hâkimiyet-i Milliye, 16 Teşrinievvel 1923, No: 942, “Ankara’da Üç Gün Üç Gece Şenlik”, s. 3, sütun: 5-6

[7] Hâkimiyet-i Milliye, 14 Teşrinievvel [Ekim] 1923, No: 940, s: 3, sütun: 3-4

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Türk İstiklâl Mücadelesi

Amasya Tamimi[Genelgesi]’nin Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in Kuruluşundaki Rolü

Published

on

Giriş

22 Haziran 1919 tarihinde yayımlanan Amasya Tamimi, Türk istiklâl hareketinin askeri bir direniş evresinden siyasal, meşru ve kurumsal bir ihtilal devresine geçişini simgeleyen kurucu bir belgedir. Bu çalışma, Tamim’in muhtevasını eleştirel tarih yöntemi, siyaset sosyolojisi ve tarihsel coğrafya bakış açısından sorgulamaktadır. Çalışmada, metnin ihtiva ettiği kavramlar, semboller ve kişiler arası değer çatışmaları analiz edilerek, belgenin Saltanatın tasfiyesine ve Cumhuriyet’in ilanına giden yoldaki kurumsal ve felsefi rolü çok boyutlu bir yaklaşımla ortaya konulmaktadır.

Meşruiyet Karargâhının Taşraya Taşınması

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından imzalanan Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918), Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenlik haklarını fiilen ortadan kaldıran ve coğrafyayı İtilaf Devletleri’nin işgal menziline sokan bir dönüm noktasıdır.  İstanbul’daki merkezi hükümet, mütareke şartlarının ve başkentteki yabancı askeri denetimin baskısı altında kalarak devletin asli vazifesi olan koruma ve egemenlik görevlerini yerine getiremez hale gelmiştir. Bu durum, tebaa ile hükümdar arasındaki ananevi sadakat sözleşmesini sarsmış ve toplumda derin bir kargaşa ve siyasal meşruiyet krizi doğurmuştur.

Dokuzuncu Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla başlayan gelişme, Anadolu’da dağınık halde bulunan sivil ve askeri direniş merkezlerini (Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak cemiyetleri) ortak bir siyasal program etrafında birleştirme arayışına sahne olmuştur. Bu arayışın aydınlatıcı, hukuki ve askeri bildirisi niteliğindeki Amasya Tamimi, 22 Haziran 1919’da kaleme alınarak telgraf hatları vasıtasıyla bütün sivil ve askeri makamlara tebliğ edilmiştir.

Amasya Tamimi’nin, basit bir askeri genelge olmanın ötesinde, bir imparatorluktan ulus-devlete geçiş hareketini başlatan ve Cumhuriyet’in kurumsal yapısını inşa eden anayasal bir ilk metin olduğu görülmektedir.

1. İçerik ve Vaka Analizi

Amasya Tamimi, siyaset sosyolojisi ve hukuk felsefesi açısından kusursuz bir mantık ve devrimci silsile takip etmektedir. Metin önce mevcut yapının iflasını ilan etmekte (gerekçe), ardından kurtarıcı özneyi tanımlamakta (yöntem/ilke) ve son olarak bu iradenin kurumsallaşacağı mekânı ve usulü tespit etmektedir (hareket).

  1. Gerekçe ve Siyasal İflasın İlanı

Vatanın tamamiyeti, milletin istiklâli tehlikededir. Hükümet-i merkeziyemiz itilâf devletlerinin tesir ve murakabesi altında mahsur bulunduğundan deruhte ettiği mesuliyetin icâbâtını ifa edememektedir. Bu hal milletimizi ma’dum tanıttırıyor.”

İçerik ve Vaka Analizi: Bu madde, klasik egemenlik teorisinde devletin meşruiyetini sağlayan “koruma karşılığı itaat” ilkesinin bizzat merkez tarafından ihlal edildiğinin beyanıdır. İstanbul Hükümeti’nin “mahsur” olması, onun siyasi iradesinin ipotek altında olduğunu ve hukuken geçersizleştiğini göstermektedir. “Ma’dum” (yok edilmiş/hiç kılınmış) kavramının seçilmesi, uluslararası alanda Osmanlı toplumunun siyasi bir özne olmaktan çıkarılıp nesneleştirilme tehlikesine karşı bir alarm zili görevi yapmaktadır.

Cumhuriyet’e Etkisi: Bu teşhis, egemenliğin mekânını ve merkezini değiştirmenin meşru gerekçesini ortaya koymuştur. Eğer merkez etkisiz ise çevre (taşra/millet) kendi kaderini tayin etmekle yükümlüdür.

  • Kurucu İlke ve İhtilal Bildirgesi

Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Milletin hal ve vaziyetini der-pîş etmek ve sadâ-yı hukukunu cihana işittirmek için her türlü tesir ve murâkabeden âzâde bir heyet-i milliyenin vücudu elzemdir.”

İçerik ve Vaka Analizi: Bu madde, Türk siyasi düşünce tarihinin en devrimci hamlesidir. Yüzyıllardır Tanrı adına hüküm sürme anlayışının temsilcisi padişahın mutlak iradesine karşı, kurtarıcı güç olarak “milletin azim ve kararı” beyan edilmiştir. Bu ifade, “genel irade” kavramının Türk modernleşme sahasındaki somut yansımasıdır. “Heyet-i milliye” (milli/ulusal kurul) teklifi ise, etkisini yitirmiş bürokrasiye karşı alternatif, sivil ve ulusal bir hükümet modelinin ilk çekirdeğidir.

Cumhuriyet’e Etkisi:Milletin kararı” vurgusu, Saltanatın tasfiyesine ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete devredileceği Cumhuriyet yönetimine giden felsefi köprünün ifadesidir. Karar yetkisi saraydan alınarak millete verilmiştir.

  • Kurumsallaşma ve Güvenlik

Bunun için b’il-muhabere her taraftan vaki olan teklif ve arzuy-ı milli üzerine Anadolu’nun bi’l-vücuh en emin mahalli olan Sivas’ta millî bir kongrenin serian in’ikadı takarrür etmiştir. Bunun için tekmil Vilayat-ı Osmaniye’nin her livasından ve fırka ihtilafatı nazarı dikkate alınmaksızın muktedir ve milletin itimadına mazhar üç kadar zatın sürat-ı mümküne ile yetişmek üzere hemen yola çıkarılması icap etmektedir. Her ihtimale karşı bunun bir sırr-ı millî halinde tutularak dağdağaya mahal verilmemesi ve lüzum görülen mahallerde seyahatin mütenekkiren icrası lazımdır.

İçerik ve Vaka Analizi: İhtilalin teorik düzeyi, bu maddelerle fiili ve kurumsal bir yapılanmaya dönüştürülmektedir. “Fırka ihtilafatı nazarı dikkate alınmaksızın” (parti ayrımı gözetmeksizin) ifadesi, İkinci Meşrutiyet döneminden miras kalan İttihatçı-İtilafçı kamplaşmasının yarattığı sosyolojik yarılmayı, “millî/ulusal beka” paydasında birleştirmeyi/pekiştirmeyi hedeflemektedir. “Sırr-ı millî” (milli/ulusal sır) kavramı ise, istihbarat savaşlarının sürdüğü mütareke döneminde harekâtın güvenliğini sağlama gayreti ve tedbiridir.

2. Kavramlar, Semboller ve Tarihsel Anlam Dünyası

Amasya Tamimi’nin terminolojisi, ananevi Osmanlı idari lisanı ile modern ulus-devlet teorisinin karmaşık bir sentezidir.

Vatan ve Millet Sembolizmi: Klasik monarşilerde vatan, hükümdarın mülkü; millet ise dini aidiyetlere göre bölünmüş tebaa (ümmet) topluluğudur. Tamim’de “Vatan“, sınırları netleştirilmesi ve korunması gereken jeopolitik, dünyevi bir mekân olarak; “Millet” ise ortak hak arayışında (sadây-ı hukuk) birleşen siyasi bir özne olarak yeniden kurgulanmıştır.

Telgraf Hatları ve Ağ Toplumu: Tamim, matbu bir bildiri olmanın ötesinde, şifreli telgraf hatları üzerinden Anadolu’ya gönderilmiştir. Siyaset sosyolojisi açısından telgraf, mütareke döneminin getirdiği kopukluğu aşarak, merkezden uzak taşra birimleri arasında eşzamanlı bir “ortak bilinç” ve direnç ağı inşa etmiştir.

Belediyeler ve Seçim Meşruiyeti: Delegelerin seçimi için “Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ve belediye riyasetleri” yetkilendirilmiştir. Osmanlı taşrasında nispi de olsa seçimle iş başına gelen tek sivil kurum belediyelerdi. Bu kurumların harekete dâhil edilmesi, kurulacak yeni iktidar merkezinin tabandan gelen demokratik bir meşruiyete dayanacağının en net sembolüdür.

3. Kişiler, Kurumlar ve Temsil Ettikleri Değerler Dünyası

Tamim, tek bir karizmatik/etkileyici liderin diktesi değil; Osmanlı askeri-bürokratik seçkininin “vatansever” kanadının ortak mutabakat metnidir.

Kişiler / KurumRolü/ KonumuTemsil Ettiği Değerler Sistemi
Mustafa Kemal Paşa9. Ordu Müfettişi, Metnin MimarıKurucu akılcılık, hukuki meşruiyetçilik, ihtilalci deha.
Hüseyin Rauf Bey (Orbay)Eski Bahriye Nazırı, Popüler LiderMondros’un yarattığı yıkıma karşı vicdani kefaret, milli haysiyet.
Ali Fuat Paşa (Cebesoy)20. Kolordu Komutanı (Ankara)Düzenli ordunun direnişe uyumu, askeri gerçekçilik.
Kâzım Karabekir Paşa15. Kolordu Komutanı (Erzurum)Doğu cephesinin askeri güvencesi, mahalli direnişin millileşmesi.
İstanbul Hükümeti“Mahsur ve aciz” merkezTeslimiyetçilik, monarşik beka, edilgen sığınmacılık.
Belediyeler/ CemiyetlerTaban örgütleri ve delege seçicilerYerel sivil itaatsizlik, taban demokrasisi, yasal-akla uygun meşruiyet.

4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji Açısından Çok Boyutlu Analiz

Tarihsel Coğrafya Bakış Açısı: Mekânın Jeopolitik Kalkan Olması

Mekân, tarihi gelişmelerin edilgen bir sahnesi değil; kişilerin eylemlerini sınırlayan veya genişleten yapı unsurudur. Amasya Tamimi’nin kaleme alındığı Saraydüzü Kışlası, Yeşilırmak’ın açtığı derin vadilerle korunan, coğrafi açıdan savunulması kolay bir sığınaktır.

Daha da önemlisi, metinde Sivas’ın “Anadolu’nun bi’l-vücuh en emin mahalli” olarak ilan edilmesidir. İstanbul, İtilaf donanmasının namluları altında “merkez” vasfını ve stratejik derinliğini kaybetmiştir. Sivas ise; işgal altındaki Batı ve Güney bölgelerine güvenli bir mesafede, demiryolu ve telgraf hatlarının kesişim noktasında, hinterlandı güçlü bir coğrafi kale niteliğindedir. Erzurum ise Kafkas cephesinden kalan terhis edilmemiş düzenli ordunun varlığıyla askeri bir güvence alanıdır. Coğrafya, emperyalizme karşı bir “derinlik savunması” anlayışıyla yeniden düzenlenmiştir.

Siyaset Sosyolojisi Bakış Açısı: Otorite Tiplerinin Çatışması

Amasya Tamimi, Türkiye’deki egemenlik yapısında köklü bir kırılmaya işaret etmektedir. İstanbul Hükümeti ve Saltanat, gücünü dini ve ananevi anlayış ve kaynaklardan alan “Ananevi Otorite“yi temsil etmektedir. Tamim ise delegelerin seçimle belirlenmesini, kongrelerin toplanmasını ve hukuki hakların (sadâ-yı hukuk) aranmasını şart koşarak “Yasal-Gerçek Otorite“nin inşasını başlatmıştır. Bu, tebaadan yurttaşa, saray idaresinden Meclis idaresine geçişin sosyolojik zeminidir.

5. Yansımalar, Tepkiler ve Siyasal Kriz

Amasya Tamimi’nin ilan edilmesi, mütareke düzeninin temsilcileri arasında bir şok dalgası yaratarak safların netleşmesine yol açmıştır.

a. İstanbul ve Saray Çevresinin Tepkisi

Damat Ferit Paşa kabinesi ve Dâhiliye Nazırı Ali Kemal, Tamim’i saltanatın mutlak otoritesine karşı bir “isyan ve ihtilal girişimi” olarak tanımlamıştır. Ali Kemal, taşra valiliklerine gönderdiği tamimle Mustafa Kemal’in azledildiğini, emirlerinin dinlenmemesi gerektiğini bildirmiştir. Saray, mülki amirleri Padişah ile Anadolu’daki komutanlar arasında bir seçim yapmaya zorlamıştır. Bu kriz, Mustafa Kemal’in resmi görevlerinden ve askerlik mesleğinden istifa ederek tamamen sivil bir ihtilalciye dönüşmesini hızlandırmıştır.

b. İtilaf Devletleri’nin Tepkisi

İngiliz istihbaratı, Anadolu’da dağınık halde bulunan Kuvayı Milliye çetelerinin düzenli subaylar eliyle merkezi ve siyasi bir organizasyona (Heyet-i Milliye) dönüştürülmeye çalışıldığını fark etmiştir. Paris Barış Konferansı’nda Osmanlı topraklarını taksim etmeye hazırlanan müttefikler için Tamim, diplomatik masayı devirecek askeri ve siyasi bir durdurma hamlesi olarak algılanmıştır.

c. Taşra Bürokrasisinin Yarılması

Anadolu’daki valiler ve mutasarrıflar arasında derin bir kararsızlık ve sadakat krizi baş göstermiştir. Konya Valisi Cemal Bey gibi saltanat çizgisine sıkı sıkıya bağlı isimler Tamim’in delege toplama emrine direnirken; Ankara Valisi Vekili Defterdar Yahya Galip Bey gibi bürokratlar bütün baskılara rağmen ihtilalin lojistik ve idari destekçisi olmuşlardır.

Sonuç: Cumhuriyet’in Kurucu Şifresi

Eleştirel tarih yöntemiyle değerlendirildiğinde Amasya Tamimi, Milli Mücadele’nin askeri strateji belgesi olmanın çok ötesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesini içeren anayasal bir çekirdektir. Metnin merkezinde yer alan “milletin azim ve kararı” ilkesi, 1921 Anayasası’nın (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” maddesine dönüşmüş, oradan da 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile nihai kurumsal biçimine kavuşmuştur. Tamim, hanedanın egemenlik hakkını tasfiye ederek yerine milletin iradesini ikame eden, Türk modernleşmesinin ve kurucu ihtilalinin en esaslı metnidir.

Kaynakça

Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I [Mutlakiyete Dönüş1918-1919], İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 285-308.

Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, 1. Cilt, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1987, 295-300.

Sabahattin Selek, Milli Mücadele 1, Örgün Yayınevi, İstanbul, 2002, s. 315-326.

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 3 (1919), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 105-108.

Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı 79 (Mayıs 1981), Belge No 1733, Gnkur. Basımevi, Ankara.

Amasya Tamimi, Milli Egemenlik Belgeleri, TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, TBMM Basımevi, Ankara, 2015, s. 9-14. [Metin içi atıflar bu resmi yayındaki orijinal ve günümüz Türkçesi sayfalarına dayanmaktadır].

Continue Reading

Türk İstiklâl Mücadelesi

Milli Mücadele Hukukunun Kurucu Metinlerinden Biri: TBMM Şer’iye Encümeni’nin Beyannamesi (9 Mayıs 1920)

Published

on

Giriş

Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı neticesinde imzalamış olduğu Mondros Mütarekesi, Türk tarihinin en derin siyasi, askeri ve toplumsal krizlerinden birini beraberinde getirmiştir. İtilaf Devletleri’nin, özellikle de İngiltere’nin, mütareke şartlarını tek taraflı yorumlayarak Anadolu ve Rumeli topraklarını işgale başlaması, Osmanlı egemenlik haklarını fiilen ortadan kaldırmıştır. Bu dönemin kırılma noktası 16 Mart 1920’de payitaht İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgal edilmesi, Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması ve milli iradeyi temsil eden mebusların tevkif edilerek Malta’ya sürgüne gönderilmesidir.

İstanbul’un işgali, saltanat ve hilafet merkezini prangaya vururken, Türk milletinin mukavemet merkezini de kaçınılmaz olarak Anadolu’ya kaydırmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısıyla 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi (BMM), sadece yasama organı değil, aynı zamanda işgale karşı direnişi yöneten kurucu ve ihtilalci bir meclis niteliğindedir. Ancak Ankara’daki bu yeni yönetim, hem işgal devletlerinin askeri tehdidiyle hem de İstanbul hükümetinin (Damat Ferit Paşa kabinesi) Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi vasıtasıyla yayımladığı ve “Kuvayı Milliye unsurlarının katledilmesinin şer’an caiz, hatta farz olduğunu” ihtiva eden fetvalarla karşı karşıya kalmıştır. İç isyanların Anadolu’yu yangın yerine çevirdiği bu meşruiyet krizinde, BMM kendi hukuki ve dini meşruiyetini halk nezdinde tescil etmek amacıyla manevi cephaneliğini devreye sokmuştur.

Bu çalışmada, BMM’nin açılışından kısa bir süre sonra, 9 Mayıs 1920 tarihinde Şer’iye Encümeni (Din İşleri Komisyonu) tarafından hazırlanan ve Kırşehir Mebusu Müfid Efendi tarafından Meclis kürsüsünde okunan “Memleket Dâhiline Beyanname” eleştirel tarih yöntemi, tarihsel coğrafya ve sosyolojinin imkânlarıyla tahlil edilmiştir. Beyanname, dönemin sosyo-politik hareketleri, kullanılan dini-siyasi kavramlar ve semboller ekseninde incelenerek, kurucu meclisin Anadolu halkını ortak bir ülkü etrafında birleştirme yöntemini ortaya koymaktadır.

1. Vaka Açısından Tarihsel Arka Plan ve İçerik Analizi

Beyanname, 9 Mayıs 1920 günü öğleden sonra saat 6’da açılan, riyasetini Reisisani (İkinci Başkan) Celaleddin Arif Bey’in yaptığı BMM’nin 13. toplantısının 4. celsesinde okunmuş ve kabul edilmiştir. Metnin altında BMM Reisi Mustafa Kemal’in imzası bulunmakta olup, belge dönemin resmi yayın organı olan Hâkimiyeti Milliye gazetesinin 17 Mayıs 1920 tarihli 30. sayısında neşredilmiştir.

Metnin içerik yapısı incelendiğinde, klasik İslam amme hukuku metinlerinin üslubuna sadık kalındığı, ancak içeriğin tamamen anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı bir siyasal bildiriye dönüştürüldüğü müşahede edilmektedir. Beyanname, kâinatın Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının bir tezahürü olduğu, insanın ise bu düzenin (nizam-ı âlem) bekasını sağlamakla görevli kılındığı belirtilerek başlamaktadır. Metne göre, toplumsal düzenin ve adaletin tesisi, ulemanın şer’i hükümlerine ve İslam siyasetine uymakla mümkündür.

Bu teorik girişin ardından metin hızla somut siyasi gerçekliğe yönelmektedir. Hedef tahtasına doğrudan İngilizler oturtulmuştur. İngilizlerin “İslamiyet’i yeryüzünden kaldırmak” gibi haince bir maksatla İstanbul’u işgal ettiği, halifeyi esir aldığı ve milli bağımsızlığı ihlal ettiği açıkça ilan edilmektedir. Bu işgal karşısında Müslümanların ne şekilde hareket etmesi gerektiği, Kur’an-ı Kerim’den getirilen ayetlerle (Nahl: 125, Bakara: 191 ve Al-i İmran: 103) temellendirilmektedir.

Beyannamenin can damarını, İstanbul Hükümeti’nin “isyan” olarak nitelediği halk hareketine getirilen şer’i meşruiyet teşkil etmektedir:

Milletin uyanış sinesinden doğmuş olan Kuvayı Milliye’nin hareketi her yönden şer’i şerife uygun olmakla beraber düşman âlemi gözünde hayat hakkına sahip olduğumuzu ispata kâfi bir meseledir.”

Metnin son bölümünde ise Anadolu’da baş gösteren iç isyanlara ve kışkırtmalara temas edilmektedir. İstanbul muhitindeki bazı “bedtıynetlerin” (kötü yaratılışlıların) İngiliz parası ve tahakkümüyle halkı kandırdığı, Müslümanlar arasına nifak soktuğu belirtilerek Hucurât Suresi’nin 6. ayeti uyarınca yalan haberlere itibar edilmemesi gerektiği vurgulanmaktadır. Metin, dünyadaki 300 milyondan fazla Müslüman’ın tek sığınağının Anadolu olduğunu belirterek tam bir birlik ve tesanüt çağrısıyla son bulmaktadır.

2. Kavramlar, Semboller ve Derin Anlamları

Eleştirel tarih yöntemi açısından metinde seçilen kelimeler, dönemin zihniyet dünyasını ve inşa edilmek istenen yeni siyasal dili anlamak adına kritik önemdedir.

Hilafet Sırrı ve Nizam-ı Âlem: Klasik Osmanlı siyasetnamesinin temel taşları olan bu kavramlar, dünyada adaletin sağlanması ve kargaşanın önlenmesi için meşru bir siyasi otoritenin varlığını şart koşmaktadır. Beyannamede bu kavramlar, Ankara’daki meclisin mevcut durumu koruma değil, aksine bozulan dünya düzenini (İngiliz işgaliyle bozulan nizamı) yeniden tesis etme görevini üstlendiğini meşrulaştırmak için kullanılmıştır.

Kuvayı Milliye (Milli Kuvvetler): Metinde bu kavram, “milletin uyanış sinesinden doğmuş” bir yapı olarak kutsanmaktadır. İstanbul’un “asi” veya “çete” olarak nitelediği bu güçler, beyanname vasıtasıyla “şer’i şerife (İslam hukukuna) tamamen uygun” meşru bir ordu seviyesine çıkarılmıştır.

Fitne ve Katil (Bakara 191): Metinde zikredilen “Fitne, insan öldürmekten daha kötüdür” ayeti, muazzam bir belagati tersyüz etmeyi barındırmaktadır. İstanbul hükümeti Ankara’dakileri “fitneci ve asi” ilan ederken, Şer’iye Encümeni bu ayetle asıl fitnenin “vatanı işgal eden İngilizler ve onlara boyun eğen işbirlikçiler” olduğunu ilan etmiştir. İşgale karşı savaşmak, katliam değil, fitneyi ortadan kaldıran meşru bir müdafaa olarak sunulmuştur.

İstidad-ı Milli /Toplumsal İstidat: Metinde şer’i delillerin yanı sıra modern sosyolojik ve siyasi kavramlara da yer verilmiştir. “Milli toplumsal kabiliyet/yetenek” anlamına gelen bu ifadeler, Türk milletinin kendi kaderini tayin etme gücüne ve hürriyet karakterine yapılan erken dönem atıflardır.

Beni Mustalık Vakası ve “Fasık” Benzetmesi: Hucurât Suresi’nin 6. ayetinin tefsiri sadedinde anlatılan tarihi vaka, tam bir psikolojik harp aracıdır. Yanlış/yalan istihbarat yüzünden Müslümanların birbirini kırmak üzere olduğu bu kıssa üzerinden, İstanbul’dan gelen fetva ve bildirilerin “fasık(günahkâr/bozguncu) haberi” niteliğinde olduğu ima edilmiş, Anadolu halkına “Ankara’ya karşı silah kuşanmayın, aldatılıyorsunuz” mesajı verilmiştir.

3. Kişiler, Kurumlar ve Temsil Ettikleri Değer Dünyası

Beyanname metninde ve arka planında yer alan kişiler, çökmekte olan bir imparatorluğun küllerinden yeni bir devlet çıkaran yapıyı gözler önüne sermektedir.

Kişiler ve Kurumlar Tablosu

Kişi / KurumMetindeki/Tarihteki RolüTemsil Ettiği Anlayış ve Değerler
BMM Şer’iye EncümeniBeyannameyi kaleme alan dini-hukuki komisyon.İslam hukukunu (fıkıh), milli bağımsızlık savaşıyla uzlaştıran meşrutiyetçi-modernist ulema anlayışı.
Mustafa Kemal PaşaBMM Reisi olarak metnin altındaki en üst siyasi/askeri imza.Milli egemenlik, tam bağımsızlık, faydacı liderlik ve halkı ortak paydada birleştirme stratejisi.
Müfid Efendi (Kırşehir Mebusu)Metni meclis kürsüsünde heyecanla okuyan hatip ve din adamı.Anadolu ulemasının saltanatın mutlakiyetçiliğine karşı milli direnişin yanında saf tutması.
Celaleddin Arif BeyOturumu yöneten meclis ikinci başkanı, hukukçu.İstanbul Hukuk Mektebi eski müdürü olarak meclisin hukuki meşruiyetini ve anayasal sürekliliği temsil.
Hamdullah Suphi Bey (Antalya Mebusu)Beyannamenin iç hitap olmasını öneren, İslam dünyasına ayrı hitap hazırlayan kişi.Türk milliyetçiliği (Türk Ocakları geleneği) ile İslam dünyasının dayanışmasını (Pan-İslamizm) stratejik harmanlayan aydın duruşu.
İngilizler ve “Bedtıynetler”İşgalci güç ve İstanbul’daki işbirlikçi merkez unsurları.Emperyalizm, sömürgecilik, şahsi menfaat uğruna milli ve dini mukaddesatı feda eden kozmopolit teslimiyetçilik.

4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji Açısından Analiz

Tarihsel Coğrafya Perspektifi: Ankara – İstanbul İkilemi

Coğrafi açıdan metin, jeopolitik bir eksen kaymasının vesikasıdır. Yüzyıllardır İslam dünyasının jeopolitik ve manevi merkezi olan İstanbul, metinde artık “düşman tarafından fiilen işgal edilmiş“, “askerleri silahsızlandırılmış“, “İngiliz kanunlarının çiğnediği” bir mağduriyet coğrafyası olarak tasvir edilmektedir. Buna mukabil Ankara, “milletin sağlam bir bina gibi birleştiği“, meşru şer’i ve milli kararların alındığı, kurtarıcı ve koruyucu yeni bir “merkez üs” olarak inşa edilmektedir.

Metindeki coğrafi algı sadece Anadolu ile sınırlı değildir; “bütün yerkürede mevcut 300 milyonu aşkın Müslüman” ifadesiyle evrensel bir İslam coğrafyası tasavvuru çizilmektedir. Anadolu, bu devasa coğrafyanın ayakta kalan “son sığınağı” olarak tanımlanmaktadır. Bu durum, jeopolitik bir savunma hattının en uç ve en hayati noktasının Anadolu coğrafyası olduğunu ilan etmektedir.

Tarihsel Sosyoloji Bakış Açısı: Ulema ve Halkın Hareketliliği

Sosyolojik açıdan 1920 Anadolu’su, okuma-yazma oranının son derece düşük olduğu, kitle iletişim araçlarının kısıtlı kaldığı ve geleneksel dini değerlerin toplumsal davranışları doğrudan belirlediği bir yapıya sahiptir. Böyle bir toplumda halkı harekete geçirmenin ve cepheye sürmenin yolu, akli-hukuki gerekçelerden ziyade (ulus-devlet, cumhuriyet, demokrasi vb.), karizmatik ve geleneksel otorite kalıplarını kullanmaktan geçmektedir.

Şer’iye Encümeni, din sosyolojisinin bu gerçeğini çok iyi okumuştur. Metinde modern bir kavram olan “bağımsızlık” (istiklal), dini bir mecburiyet olan “şer’i lüzum” ve “cihad” ile eklemlenmiştir. Halkın yabancılaşmasını önlemek adına meclisin meşruiyeti, “Cuma günü dualarla açılması” teyidiyle pekiştirilmiştir. Sosyolojik bağlamda bu metin, elitler (aydınlar/subaylar) ile taşra (halk/ulema) arasında bir toplumsal sözleşme denemesidir.

5. Yansımalar ve Tepkiler

9 Mayıs 1920 tarihli bu beyanname, Anadolu’da ve İslam dünyasında geniş yankılar uyandırmıştır:

Anadolu’daki İç İsyanlara Etkisi: Beyannamenin neşredilmesi ve ardından Anadolu ajansı, ulema ve seyyar vaizler vasıtasıyla köylere kadar ulaştırılması, Damat Ferit hükümetinin fetvalarının yarattığı kafa karışıklığını büyük ölçüde gidermiştir. Anzavur İsyanı, Bolu-Düzce-Gerede olayları gibi iç ayaklanmalara katılan halk tabanının bir kısmı, Ankara’nın “dinsiz/asi” olmadığını, aksine halifeyi kurtarmaya çalıştığını bu beyannameler kanalıyla idrak ederek saf değiştirmiştir.

Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi ve Anadolu Ulemasının Desteği: Şer’iye Encümeni’nin bu çıkışı, Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi’nin daha önce yayımladığı karşı fetvayı tahkim etmiş, Anadolu’daki yüzlerce müftü ve din adamının Milli Mücadele’ye olan desteğini alenileştirmiştir.

İslam Dünyasındaki Akisleri: Hamdullah Suphi Bey’in önerisiyle bu beyannamenin ikiz sürümü olarak hazırlanan “Bütün İslam Âlemine Beyanname“, özellikle Hint Müslümanları, Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında karşılık bulmuştur. Ankara’nın emperyalizme karşı direnişi, sömürge altındaki diğer Müslüman milletler için bir meşale vazifesi görmüş, Hilafet Komiteleri aracılığıyla Anadolu’ya maddi ve manevi yardımların akmasını hızlandırmıştır.

Sonuç

9 Mayıs 1920 tarihli BMM Şer’iye Encümeni Beyannamesi, Türk kuruluş felsefesinin sadece batılı değerler dizisiyle değil, aynı zamanda çok güçlü bir teolojik-politik meşruiyet zeminiyle başladığını ispatlayan tarihi bir belgedir.

Eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında; metnin o günkü varoluş mücadelesinde (İngiliz işgali ve iç isyanlar kıskacında) kitleleri bir arada tutan muazzam bir harç vazifesi gördüğü anlaşılmaktadır. Din ve vatan müdafaasını tek bir potada eriten bu kurucu metin, Ankara’daki ihtilalci meclisin hem geleneksel değerlere ne kadar hâkim olduğunu hem de bu değerleri faydacı ve sosyolojik bir deha ile milli bağımsızlık gayesine nasıl hizmet ettirebildiğini en açık şekilde ortaya koymaktadır.

Kaynakça

Hâkimiyet-i Milliye, 17 Mayıs 1336 (1920), No: 30, “ÂLEM-İ İSLAMA HİTAB-Büyük Millet Meclisi Şer’iye Encümeni tarafından tertip olunarak Meclis Heyet-i Umumiyesince bittasvip memleketin bilcümle aksamına neşri karargir olan beyanname”, s. 1, sütun: 1-2; s. 2, sütun: 1-2.

T.B.M.M. ZABIT CERİDESİ, 9.5.1336 (1920), Devre: I, Cilt: 1, İçtima Senesi: 1, s. 246-250

Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV,B.M.M Şer’iye Encümeni Tarafından Hazırlanan ve Mecliste Kabul Edilen İslam Âlemine Beyanname”, Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1991, s. 334-337.

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 8 (1920),Büyük Millet Meclisi Şer’iye Encümenince Hazırlanan Memleket Dâhiline Beyanname”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2004, s. 198-201

Continue Reading

Türk İstiklâl Mücadelesi

Milli Mücadele Hukukunun Direniş Bildirisi: TBMM’nin İslâm Âlemi’ne Beyannamesi (9 Mayıs 1920)

Published

on

Giriş

Mondros Mütarekesi’nin ardından Osmanlı coğrafyasının fiilen işgale uğraması ve 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgal edilerek Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması, Türk milletinin egemenlik ve beka mücadelesinde bir dönüm noktası olmuştur. Bu karışıklık ortamında Ankara’da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), yalnızca askeri bir cephe örgütlemekle kalmamış, aynı zamanda ulusal ve uluslararası meşruiyet zeminini inşa etmek amacıyla yoğun bir diplomasi ve propaganda faaliyeti yürütmüştür. Hamdullah Suphi (Tanrıöver) tarafından kaleme alınan ve 9 Mayıs 1920’de TBMM tarafından kabul edilen “İslâm Âlemi’ne Beyanname“, bu stratejik arayışın en somut tarihsel vesikalarından biridir. Bu makalede, söz konusu metin; eleştirel tarih yöntemi, tarihsel coğrafya ve sosyolojinin imkânlarıyla analiz edilmek suretiyle içerdikleri vaka, kavram, sembol, aktör ve kurumsal yapılar çerçevesinde çok boyutlu bir değerlendirmeye tabi tutulmuştur.

1. Vaka Analizi ve Tarihsel Arka Plan

Beyanname, yapısal olarak sömürgeci İtilaf devletlerinin (özellikle İngiltere ve Fransa) ve onların taşeronu konumundaki Yunanistan’ın Anadolu’daki işgal hareketlerini, mezalimini ve bu dönemde İstanbul Hükümeti ile hilafet makamı üzerinde kurdukları baskıyı teşhir etmek üzere hazırlanmıştır.

İşgal Altındaki İstanbul ve Meclisin Ankara’ya İntikali: Metinde, İstanbul’un “düşman silahlarının gölgesi altına düştüğü“, askerlerin uykularında şehit edildiği ve mebusların tutuklanarak sürgüne gönderildiği vurgulanmaktadır. Bu durum, TBMM’nin Ankara’da açılmasının lüks bir tercih değil, “ecnebi tahakküm ve tazyikinden hür bir kısım memlekete çekilme” mecburiyetinden doğan şer’î ve millî bir meşruiyet adımı olduğunu savunmaktadır.

Hükümetlerin Düşürülmesi ve İş Birlikçi Yönetim: Milli Mücadele’ye sempati duyan ya da işgale direnen Rıza ve Salih Paşa hükümetlerinin İngiliz baskısıyla istifaya zorlanması ve ardından “her şeyi Garb’ın adaletinden bekleyecek kadar anlayışsız, iradesiz bir adamın” (Damat Ferit Paşa) sadarete getirilmesi, vaka analizinin merkezinde yer almaktadır.

Anadolu’daki Parçalanma Senaryosu: İngiliz emperyalizminin, sömürgeleştirdiği Hindistan ve Mısır arasındaki hattı güvenceye almak amacıyla Anadolu’yu tampon/boşluk haline getirme siyaseti güttüğü tespiti yapılmaktadır. Bu doğrultuda Batı Anadolu’da Yunan ordusunun, Güney Anadolu’da (Adana, Maraş, Antep, Urfa) ise Fransız subayları komutasındaki Ermenilerin katliamlarına dikkat çekilerek topyekûn bir imha tehdidi tanımlanmaktadır.

2. Kavramlar, Semboller ve Anlam Dünyası

Beyanname, hitap ettiği kitlenin (İslam Dünyası) zihnî ve dinî yapısına uygun yoğun bir sembolik dil kullanmaktadır. Metindeki kavram ağı, meşruiyet üretimini dinî yükümlülükler (farz) ve tarihsel süreklilik üzerinden sağlanmaktadır.

Sembolik Karşıtlıklar Dünyası

Metin, coğrafi ve manevi kavramları ikili bir karşıtlık ilişkisi içinde inşa etmektedir:

Direniş / İslam CephesiSömürgeci / İşgalci Cephe
Din-i Mübin’in son askeri  Ölüm kuvvetleri / İstila orduları  
Ezelî gazâ ve cihat toprakları (Anadolu)  Gayz, kin ve şütûm ufukları 
Hakkı hürriyet / Hakkı hayat  İğfal, desise ve ifsat  
Saday-ı hakiki / Saday-ı şer’i  Kizb ve riyâ gürültüleri  

Anahtar Sembollerin Anlamları

Darülhilâfe ve Kıblegâh: İstanbul, Şam, Kurtuba, Kahire ve Bağdat’ın tarihsel düşüş silsilesinin son halkası; “İslam’ın son Darülhilâfesi” olarak konumlandırılmaktadır. Hicaz, Yemen, Filistin ve Irak’ın kaybedilmesiyle İslam dünyasının kalbinin (Kıblegâh, Ravza-i Nebevi) İngiliz hattı (“şehrâhı”) tarafından kuşatıldığı söylenerek jeopolitik bir panik duygusu tetiklenmektedir.

Korkunç Bir Salip (Haç): Balkan Muharebeleri’nden beri Müslümanları katleden düşman unsurlar “kızıl, korkunç bir salip” olarak nitelendirilmektedir. Bu sembol, mücadelenin yalnızca toprak değil, dünyevi bir emperyalizm maskesi takmış modern bir Haçlı Seferi olduğunu ima etmektedir.

Küsuf-ı Tamma (Tam Tutulma): İslam dünyasının mevcut durumu, güneşi kararmaya yüz tutmuş bir “küsuf” (tutulma) olarak betimlenmektedir. Anadolu direnişi, bu güneşin yeniden parıldamasını sağlayacak yegâne manevi merkezdir.

3. Kişiler, Kurumlar ve Temsil Ettikleri Değerler

Metinde adı geçen aktörler, sosyolojik olarak iki ana kutba ayrılarak belirtilmiştir:

Müdafaa ve Meşruiyet Kutbu

Mustafa Kemal ve TBMM: “Millet Meclisi”, ecnebi baskısından uzak, halkın iradesini ve “hakkı hayatını” savunan meşru, hür otoritedir. Mustafa Kemal, Meclis Reisi sıfatıyla bu hür iradenin kurumsal liderliğini temsil etmektedir.

Anadolu Mücahitleri ve Halk:Analar, kız kardeşler, çocuklar ve ihtiyarlar” ile örülen halk mücadelesi, sivil ve topyekûn bir direnişi, “civanmert evlatları” sembolize etmektedir.

Rıza ve Salih Paşalar: Namus ve hamiyet sahibi, Halife ve milletin emniyetine mazhar olmuş meşru asker-bürokrat tipolojisini temsil etmektedirler.

Anadolu Uleması (Müftü ve Müderrisler): Din-i mübinin hakiki sesini duyuran, işgal altındaki bir halifenin esir olduğunu ve ona yardımın farz olduğuna fetva veren şer’î meşruiyet unsurudur.

İşgal ve İhanet Kutbu

İngiltere ve İblisane Siyaset:Riya” ve “küstahlık” ile malul, vaatlerini on günde çiğneyen, sömürgeci evrensel aklı temsil etmektedir. “İblisane fikirlerin” (Müslümanı Müslümana kırdırma) kaynağıdır.

Yunan Ordusu / Eşkıya Sürüleri / Seffah Katiller: Batı’nın koruması altında cürm-i meşhut (suçüstü) halinde katliam yapan, Mora ve Teselya’dan beri Müslüman kanı döken “sefil ve vahşi” bir taşeron yapıdır.

İradesiz Sadrazam (Damat Ferit) ve Vatansızlar: İngiliz emrinde çalışan, Şeyhülislamlık makamını (makam-ı ifta) kendi mücahitlerine karşı fetva silahı olarak kullanan, “idraksizlik, cehalet ve öfke” içindeki yerli iş birlikçilerdir.

4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji Bakış Açısı

Jeopolitik Bir Sığınak Olarak Anadolu

Tarihsel coğrafya açısından beyanname, Anadolu’yu sadece Türklerin değil, evrensel İslam coğrafyasının mazlumları için bir “Darülaman” (Güvenli Sığınak) olarak tanımlamaktadır. Kırım’dan, Bosna-Hersek’ten, Kafkasya’dan, Balkanlar’dan gelen ve düşman önünden kaçan “matrut” (kovulmuş) muhacirlerin birleştiği son vahadır. Anadolu’nun düşmesi, sadece bir devletin yıkılması değil; Asya ve Avrupa’daki bütün Müslüman mülteci nüfusun sosyolojik olarak imhası anlamına gelmektedir.

Hilafet Sosyolojisi ve Sömürge Karşıtı Söylem

Beyanname, sömürge altındaki Mısır ve Hindistan Müslümanlarına doğrudan seslenerek, İngiliz emperyalizminin “İslam’ın başını İslam’ın eliyle ezme” stratejisini deşifre etmektedir. Sosyolojik açıdan metin, Ankara’daki meclisin Halife’ye asi olmadığını aksine “Makam-ı Hilafeti düşman esaretinden kurtarmak” için savaştığını beyan ederek, sömürgelerdeki Müslüman tebaanın İngiliz ordusunda asker olarak Anadolu’ya karşı kullanılmasının önüne geçmeyi hedeflemektedir. Yavuz Sultan Selim’in “İslam birliği” (İttihad-ı İslam) fikrine atıf yapılması, meclisin pan-İslamist kartı taktik ve ideolojik bir kalkan olarak masaya sürdüğünü göstermektedir.

5. Yansımalar ve Tepkiler

Ankara Hükümeti’nin bu beyannamesi, İstanbul Hükümeti’nin ve Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’nin Kuva-yı Milliyecileri “katli vacip asi kâfirler” olarak ilan eden İngiliz güdümlü fetvalarına bir karşı-tezdir.

İç Yansımalar: Anadolu uleması (Bilecik Müftüsü Mehmet Nuri Efendi ve Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi öncülüğünde) karşı-fetvalar yayımlayarak beyannamedeki “Esir halifenin hükümleri ve yayımladığı fetvaları geçersizdir, cihat farzdır” tezini şer’î olarak tescillemiştir. Bu durum Anadolu halkının direnişe katılımındaki tereddütleri kırmıştır.

Dış Yansımalar: Beyanname; Hint Müslümanları Hilafet Hareketi üzerinde büyük bir infial yaratmış, Britanya İmparatorluğu’nun Müslüman sömürgelerinde isyan ve protesto dalgalarına yol açmıştır. Hindistan’dan Ankara’ya gönderilen maddi ve manevi yardımların meşruiyet zemini bu nevi beyannamelerle tahkim edilmiştir.

Sonuç

9 Mayıs 1920 tarihli İslâm Âlemi’ne Beyanname, askeri açıdan kuşatılmış, lojistik açıdan zayıf bir meclisin, retorik ve diplomasiyi nasıl bir savunma silahına dönüştürebildiğini kanıtlayan bir eleştirel tarih belgesidir. Hamdullah Suphi’nin tahrik edici/kışkırtıcı ve edebi üslubu, Mustafa Kemal’in stratejik dehasıyla birleşerek, Anadolu direnişini yerel bir başkaldırı olmaktan çıkarıp evrensel bir sömürge karşıtı (anti-emperyalist) İslami mukavemet olarak tanımlamıştır. Metin; tarihsel coğrafyayı bir sığınak sosyolojisiyle birleştiren, hilafet meşruiyetini işbirlikçi saraydan alıp direnen halka teslim eden kurucu bir bildiri niteliğindedir.

Kaynakça

Hâkimiyet-i Milliye, 13 Mayıs 1336 (1920), No: 29, “Büyük Millet Meclisinin İslam Âlemine Hitabı”, s. 1, sütun: 1-4; s. 2, sütun: 1.

T.B.M.M. ZABIT CERİDESİ, 9.5.1336 (1920), Devre: I, Cilt: 1, İçtima Senesi: 1, s. 248-249

Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV,Büyük Millet Meclisinin Bütün İslam Âlemine Beyannamesi”, Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1991, s. 338-341.

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 8 (1920),Büyük Millet Meclisinin Bütün İslam Âlemine Beyannamesi”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2004, s. 202-205

Continue Reading

En Çok Okunanlar