Özel Günler ve Anlamları
CUMHURİYETİN İLANI ve MUSTAFA KEMAL’İN CUMHURBAŞKANI SEÇİLİŞİ (1)
Published
3 yıl agoon
By
drkemalkocak
“Erdi Cumhuriyetim 102 Yaşına!”
29 Ekim 1923-29 Ekim 2025
GİRİŞ
29 Ekim 2025, Cumhuriyet’in ilan ve kabulü ile Mustafa Kemal’in ilk Cumhurbaşkanı seçilişinin 102. yıl dönümüdür.
Dünden bugüne akan ve yarınlarda var olma ülküsünü daima yaşayan ve yaşatacak “Türk Milleti“ne hayırlı olsun.
Bugünlere erişen, “Türk Millî Kültürü” ile hemhal olarak hayatını sürdüren erdemli Türk vatandaşlarına kutlu olsun. “Ne Mutlu Türküm Diyene!”
“Cumhuriyet”in ilan ve kabulü ile Mustafa Kemal’in ilk Cumhurbaşkanı seçilişini, 29 Teşrinievvel (Ekim) 1339 (1923) tarihli TBMM Zabıt Ceridesi‘nin 89-100. Sayfalarından [1] okuyup anlamak ve anlatmak, değerlendirmek her Türk vatandaşının görevidir.
Bununla birlikte Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın yanında ve yakınlarına bulunan arkadaşlarının anılarından günün anlam ve önemini bugüne aktarmak; kamuoyunun bilinçlenmesine katkıda bulunmak vicdanî ve millî bir görevdir.
Aşağıda, Mazhar Müfit KANSU’nun “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, II. Cilt, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1986, s. 595-600” künyeli eserinden “Cumhuriyetin İlanı” [2] başlıklı bölümüne yer verilmiştir.
***
CUMHURİYETİN İLANI
Bir gün Anadolu lokantasında yemek yiyordum. Ankara’da o zaman en iyi, tek bir lokanta vardı. O da bu idi. Orada Neue Freie Presse adlı Avusturya gazetesinin Ankara’ya gelen bir muhabiri de yemek yiyordu. Bu zatla bir gün evvel Mecliste riyaset odasında tanışmıştım. Yanıma geldi, aramızda şöyle bir muhavere geçti:
– Haberiniz olsa gerek, sizi tebrik ederim.
– Nedir acaba?
– Mustafa Kemal Paşa beni Meclisin riyaset odasında kabul etti ve dedi ki : “Alenî olarak ilk defa size söylüyorum, Cumhuriyet ilân edeceğiz“. “Ne zaman ?” dedim. Başını salladı ve : “Çok yakında” dedi.
Bu havadis İstanbul ve Ankara gazetelerinde de neşredildi. Mustafa Kemal Paşa’nın günlerden beri Cumhuriyet ilânı için İsmet Paşa ve arkadaşları ile müzakerelerde bulunduğunu biliyorduk. Gününü tayin bizce mümkün değildi.
Bir gece evvel beraberdik. Necati Bey, Vasıf Bey, Yunus Nadi Bey, Mahmut Esat Bey ve sair arkadaşlar da vardı. Mustafa Kemal Paşa gülerek : ” Ey, çocuklar, yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz.” dedi. Ve bana döndü : “Erzurum’dan beri ağzından çıkarmadığın Cumhuriyetin işte zamanı geldi. Yarın istediğin kadar Cumhuriyet diye alenen artık bahsedebilirsin.” Tabiîdir ki hepimiz son derece memnun olduk.
Büyük Millet Meclisi Hükûmeti artık tarihe karışıyor, Cumhuriyet Hükûmeti teşekkül ediyordu.
Fakat Cumhuriyet ilân edebilmek için evvel emirde Teşkilâtı Esasiye Kanununun bazı maddelerinin tadili lâzım geliyordu. Bu da kararlaştı : “Türkiye devletinin Hükûmet şekli Cumhuriyettir” cümlesinin ilâvesi lâzım geliyordu. Bu Meclis’e arz edilecekti.
İkinci bir tadil de heyeti vekilenin sureti intihabı meselesi idi. Zira vekiller birer birer Meclis’in intihabıyla oluyordu. Artık bu usul terkedilecek ve şöyle bir şekil alacaktı : “Reisicumhur Büyük Millet Meclisi tarafından seçilecek ve başvekili reisicumhur intihap edecek, başvekil de diğer vekilleri, meclis azasından olmak üzere seçecek ve kabine bu suretle teşekkül edecekti.” Bu usul hâlâ caridir.
29 Teşrinievvel 1923 pazartesi sabahı saat onda Meclis, birinci içtimaını yaptı. Öğleden sonra yine toplandı. Meclis’in karşısındaki Millet bahçesinde binlerce halk sabahtan beri toplanmış, bugün mühim karar verilecektir, diye beklemekte idi.
Zira “Bugün mühim kararlar veriliyor” sözü, dışarıya aksetmişti. Akşam olmuştu. Saat 18’de bir parti toplantısı oldu ve bunu müteakip meclis alenî celsesini açtı.
Çorum Mebusu İsmet Bey riyaset makamında idi. İsmet Bey, meclisin sükûn ve sükûtu arasında, Meclis’in beklediği teklifi söyledi, dedi ki: “Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun tadil edilen yeni maddeleri hakkındaki lâyihanın müstacelen müzakeresi teklif ediliyor“. Bu teklif “kabul‘ sesleriyle karşılandı ve Kanunu Esasi Encümeninin bu baptaki mazbatası okundu. [3]
MAZBATA SURETİ
“Milletimizi refahiyet ve saadete isal ve istiklâli tâmme mazhar eden mücahedei hudapesendanede hâkimiyeti milliye esası sureti kat’iyede kabul edilmiş ve daima buna riayet edilegelmişti. Bu usulün Türk milleti necibesine ne azîm muvaffakıyat temin ettiği aşikârdır. Hâkimiyetin bilâkaydü şart millete aidiyeti ve idare usulünün mukadderatı milleti bizzat ve bilfiil idare etmek esasına müstenit bulunması zaten “Cumhuriyet” demek olduğundan saltanatı ferdiyeyi kat’iyen def’i olan bu kelimenin istimali ve Türkiye devletinin şekli Hükûmeti cumhurî olması hakkında Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun maddei mahsusasının bir fıkra ile tavzih edilmesi hukukan ve maslahaten münasip görülmüştür.
Bir cumhuriyet tesis kılındıktan sonra bu cumhuriyetin mümessili olacak bir riyaset makamının da ihdası tabiîdir.
Bundan başka, Hükûmeti teşkil edecek olan başvekilin reisicumhur tarafından tayini mesuliyetin tespiti noktai nazarından umurı zaruriyedendir.
Binaenaleyh, elyevm mevcut olan şekli devlet tespit edilmek üzere Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun buna ait bir, üç, sekiz ve dokuzuncu maddeleri berveçhi âti tâdil ve tavzih ve devletimizin dini, dini İslâm ve lisanı Türkçe olduğuna dair bir maddei mahsusa tedvin edilmiştir. Mevaddı mezkûreyi kanuniyet iktisap etmek üzere heyeti celileye arz ve teklif ve derakap müzakeresini istirham ederiz.” [4]
Teşkilâtı Esasiye Kanununun Bâzı Mevaddının Tadiline Dair Teklifi Kanuni
Madde 1. — Hâkimiyet; bilâkaydüşart milletindir. İdare usulü halikın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Türkiye Devletinin şekli Hükûmeti, Cumhuriyettir.
Madde 2. — Türkiye Devlerinin dini, dini İslâmdır, resmî lisanı Türkçedir.
Madde 4. — Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, Hükûmetin inkisam ettiği şuabatı idareyi İcra Vekilleri vasıtasiyle idare eder.
Madde 10. — Türkiye Reisicumhuru, Türkiye Büyük Millet Meclisi Heyeti Umumiyesi tarafından ve kendi âzası meyanından bir intihap devresi için intihab olunur. Vazifei Riyaset yeni Reisicumhurun intihabına kadar devam eder. Tekrar intihab olunmak caizdir.
Madde 11. — Türkiye Reisicumhuru Devletin Reisidir. Bu sıfatla lüzum gördükçe Meclise ve Heyeti Vekiliye riyaset eder.
Madde 12. — Başvekil Reisicumhur tarafından ve Meclis âzası meyanından intihab olunur. Diğer vekiller Başvekil tarafından yine Meclis âzası arasından intihab olunduktan sonra heyeti umumiyesi Reisicumhur tarafından Meclisin tasvibine arz olunur. Meclis hali içtimada değilse keyfiyeti tasvip Meclisin içtimaına talik olunur.
18 Rebiülevvel 1342 ve 29 Teşrinievvel 1339
Kanun teklifinin geneli hakkında söz alan Kanunu Esasi Encümeni Reisi Yunus Nadi Bey şöyle bir hitabeye başladı:
“Arkadaşlar!
Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, Teşkilâtı Esasiye ile Şarkta yeni ve mühim bir Devlet kurmuştur. Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hangi ahval ve şerait içinde içtima etmiş olduğunu cümleniz biliyorsunuz. Harbi Umumî hitam bulduktan sonra, Mondros Mütarekesi’yle Devlet bir mütareke safhasına geçmiş, fakat devletlerle mütareke şeraiti olarak bazı esasat kararlaştırılmıştı. Mondros Mütarekesini bizim ile imzalayanlar-tabiri marufu ile henüz imzaları kurumadan- o mütareke mevaddının bütün ahkâm ve mevaddını payimal Türkiye Devletini parçalamak üzere hareket ettiler. Memleket taraf taraf işgaller altında kaldı. Ve nihayet İstanbul’un işgaliyle Türkiye Devletinin hayatına hatime vermek suikastında bulundular ve bununla suikastlarını ikmal etmiş olduklarını zannettiler.
Bu ahval ve şerait içinde Türk Milleti maruz kaldığı suikaste tahammül etmeyerek onların yeddi zaptlarına aldıklarını zannettikleri eski teşkilatı devleti, onların ellerinde bırakarak burada, Ankara’da selefi aliniz olan Büyük Millet Meclisi’ni, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kurdu-Eşkâlinin ehemmiyeti yoktur-.
Türk Milleti; (Ben varım) ve (Devletim) diye bütün dünyaya bunu ilan etti. İşte bu Teşkilatı Esasiye, Türk Milletinin hareketinin ifadesidir, bu gördüğünüz zaferleri istihsal ederek bugünkü mevcudiyeti gösteren heyet de bugünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne vücut vermiş olan Türk Milletidir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi bu itibarla tarihimizde ve Türk tarihinde emsali nadir görülmüş bir harika ibda etmiştir. Kendisinin masdarı olan Milletin azim ve himmetiyle Teşkilâtı Esasiyemize bütün milletçe merbutuz. İkinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, şimdi bir kısmını teklif ettiğimiz ve bir kısmı diğerini peyder pey nazarı tasvibinize arz edeceğimiz ikmalât ve tadilât ile bu kurduğumuz esası takviye ve ilâ edecektir.
Hükumeti tesis etmek şerefi Birinci Meclise ait ise bu esası takviye ve ilâ etmek şerefi de bu Meclisi Aliye ait olacaktır. Kanunu Esasi Encümenimiz müstacelen şimdilik bazı maddelerin tavzih ve tadilini arz ve teklif ediyor.
Bunlardan birincisi: Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükumetinin beynelmilel haiz olduğu unvanın tespitinden ibarettir. Filhakika Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükumeti ifadesi, Teşkilâtı Esasiye itibariyle hiç noksan değildir. Beynelmilel milletlerin malum olan unvan ile şu veya bu şekilde mutat olan unvanlardan birini alması lâzımdır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu kanunun birinci maddesiyle, hâkimiyeti bilâkaydüşart millete veren ve mukadderatını bizzat milletin idare etmesi için bir şekli Hükumet kabul etmiş ve onun için yaşamakta bulunmuştur. Biliyorsunuz ki bu şekil Hükumetin adı, usulü Cumhuriyettir. …” [5]
Yunus Nadi Bey’den sonra, mebuslardan Vasıf Bey (Saruhan), Eyüp Sabri Bey (Konya), Rasih Efendi (Antalya), Mehmet Emin Bey (Karahisarı Şarki), Şeyh Saffet Efendi (Urfa) heyecanlı ve vatanperverane nutuklar söylediler. [6]
Vasıf Bey (Saruhan)- “Arkadaşlar! Dört sene evvel güzel vatanımızın dört tarafı batıyordu. Memleketi istilâ etmek, esir etmek istiyen bu müstevli kuvvet, bu güzel diyarın Garp tarafını, müthiş bir ihtirasla yakıp yıkıyordu. Memleket inliyordu, millet inliyordu. Herkesin kalbi kan ağlıyordu, yalnız bu fecaat manzarası karşısında bîhis kalan ve memlekete karşı hiçbir merbutiyet göstermiyen bir şey vardı. O da, saray ve saltanat idi.
O saray ve Sultan; kendisine verilen, millet tarafından verilen tahtı kurtarmak için gözünün önünde çiğnenmiş olan namuslar karşısında duyulan vaveylalara karşı kulaklarını tıkamıştı. O sultan, gözünün önünde Kur’an’ın, dinin, mabedinin çiğnendiği vakit gözünü kapamıştı, vicdanını tıkamıştı. O sultan; gözünün önünde genç Türk kızlarının ismeti parçalanırken kalbi susmuştu. Ancak tahtını kurtarmak, yalnız kendi hayatını kurtarmak için bütün mukaddesatı feda etmişti. Fakat arkadaşlar! Bu güzel Türk diyarının içinde; ağlıyan, inliyen, ezilen bir Türk Milleti vardı. Bu millet; asırlardan beri tarihte harikalar, mefharetler yaratmış ve daima efendi olarak yaşamıştı, sultan; ona ihanet etmişti. Bu millet altı asırdan beri kendi haşmetini yükseltmek için kanını, canını, malını verdi. O sultan ve saray vermedi. Fakat bunun karşısında milletin imanı sarsılmamıştı, ölmemişti. İmanın doğurduğu kuvvet, o ruhun doğurduğu kuvvet; nihayet Ankara’da teşkil ettiğiniz Meclisin temelini kurdu.
Arkadaşlar! Yeni Türkiye Devleti, herhangi bir kabile serdarının, herhangi bir kabile reisinin taca mazhar olmak için kurduğu bir devlet değildi. İstiklâlini kurtarmak istiyen, hür yaşamak istiyen., Türk Milletinin doğrudan doğruya ruhundan doğan bir devlettir. Türk Milleti, asırlardan beri kendi ruhuna, kendi seciyesine tevafuk eden bir devlete; ilk defa kavuşuyor. Bununla daima müftehir olacaktır.
Arkadaşlar! Memleketin etrafını saran bütün bu felâket fırtınaları içinde bu Yeni Devlet, kurulurken yalnız bir tek gaye vardı. O da: Memleketi çiğniyen, ezen düşmanı kovmak ve tasallutuna nihayet vermek ve güzel memleketi onun zehirli pençesinden kurtarmak…
Bu mukaddes gayenin karşısında, hiç şüphesiz şekli Hükûmet mevzuubahs olamazdı. Bu gayenin karşısında eşkâli hükumeti düşünmek imkânı yoktu. Gayeyi feda ederek münakaşa etmek mümkün değildi. Onun için milletin doğrudan doğruya hâkimiyetine, mukadderatına vâzıulyed olduğu ilân edildi. O ilânın ihtiva ettiği şümullü mâna içinde ordumuz zaferden zafere koştu ve nihayet o mukaddes gaye istihsal edildi ve düşman topraklara gömülerek, mahvedilerek vatan kurtuldu. Vatan, bugün düşmandan ve düşman istilâsından kurtulmuştur. Fakat arkadaşlar unutmamalıdır ki: Onun karşısında yıkılan bir saray ve o sarayın etrafında milletin kanını emen bir zümre vardır. O saray ve zümre, kendi menfaatleri karşısında vatan düşünmezler. Çünkü düşünmediklerini mükerreren ispat etmişlerdi. Onlar hayatın her şey olduğunu ve hayatları mevzuubahs olduğu zamanlarda vatanın, mukaddesatın, mabetlerin ve dinin mevzuubahs olmıyacağını acı hakikatlerle acı ihanetlerle göstermişlerdir. Yarın arkadaşlar, sırf kendi menfaatlerini kurtarmak için yine vatanlarını unutacaklardır. Memleket endişelerini yine kalblerinden sileceklerdir. Bunun karşısında arkadaşlar! Dün düşmanı denize döken orduyu meydana getiren bu milletin tedbir alması ve o milletin evlâtlarının da bundan sonra hiçbir şahsın hiçbir tacidarm esiri olamıyacağmı bütün vuzuh ve katiyetiyle ifade etmesi zamanı gelmiştir.
Kanunu Esasi Encümeninin bugün karşımıza getirdiği esas arkadaşlar! Bu maksadı tamamen ihtiva ve temin etmektedir. Encümen Reisi Muhteremi Yunus Nadi Bey arkadaşımızın pek güzel izah buyurdukları veçhile zaten mevcut ve müesses olan şekil, Cumhuriyetten başka bir şey değildir. Millet kendi mukadderatına vâzıulyed olmuştur demek, hiç şüphesiz Cumhuriyetle idare olunur demektir. Bunu, bu kadar açık bir hakikat için itiraftan çekinmek hiç şüphesiz zımni bir tereddüdü gösterir ve bu zımni tereddüt, daha evvel seciyelerini anlattığım düşman kütlesinin hırslarını tahrik eder. Buna set çekmek ve bunu anlatmak lâzımdır ki, Türk Milleti bundan sonra başında tâcidar kabul etmez, Türk Milleti bundan sonra başında hiçbir şahsın hâkimiyetini kabul etmez. Türk Milleti bundan sonra hiçbir ferdin esiri olamaz. Bundan böyle doğrudan doğruya kendisi hâkim, kendisi efendidir. Mukadderatına kendisi vâzıulyeddir. (Alkışlar) Bu esas kabul edildikten sonra hiç şüphesiz müştereken kabul edilmesi lâzım gelen bâzı hukukî esasat ve ihtiyacat vardır. Onlar üzerinde ben uzun uzadıya mütalâa serd etmek istemem. Bunlar Heyeti Umumiyece kabul edildikten sonra pek tabiî ve mantiki olarak gelir. Bendeniz bu dakikada, bu tarihi ve mübeccel zamanda bütün ruhumla şunu arz ederim ki: Meclisi Âli milletin ruhundan doğan bu arzuyu bütün vuzuhu, sarahati ile ilân etmelidir. Meclisi Âliniz bu kararı vererek ilân ettiği gün emin olunuz ki arkadaşlar! Türk tarihinde çok mukaddes yeni bir fasıl açmış olacaktır ve bu fasıl karşısında Türk milletinin kanını emerek, Türk milletini daima «köle» gibi görerek onların arkasında şahsi menfaatlerini gütmek istiyen ve onlar peşin de koşan ne kadar hain zümreler varsa hep beraber yıkılacaktır. (Bravo sesleri)
Arkadaşlar! Ben, Meclisi Âlinizin timsali olduğu Büyük Milletimin seciyelerine, ruhlarına, arzu ve emellerine tercüman olarak haykırıyor ve bütün cihana ilân ediyorum ki: Bundan sonra bu Devletin şekli doğrudan doğruya Cumhuriyettir. Millet; mukadderatına doğrudan doğruya hâkim vâzıulyeddir. Bunun hilâfında sefil ve fena emeller besliyen şahıslar ve tacidarlar kaani olsunlar ki: Milletin bu ebedi azmi karşısında daima ölmeye, daima gebermeye mahkûmdurlar.
You may like
Mustafa Kemal Atatürk
10 Kasım’da Atatürk’ü Anmak ve Anlamak
Published
5 ay agoon
Kasım 10, 2025By
drkemalkocak
Özet
Bu makale, 10 Kasım’ın tarihi anlamını yalnızca bir anma günü olarak değil, aynı zamanda Atatürk’ün fikri mirasını yeniden yorumlama fırsatı olarak ele almaktadır. Atatürk’ü anmak, onu tarihi bir figür olarak yüceltmekten öte, çağdaş bir düşünce sisteminin sürekliliğini koruma çabasıdır. Bu bağlamda makale, anmanın tören boyutu ile anlamanın entelektüel boyutunu bütünleştirerek, 10 Kasım’ı bir toplum bilinci pratiği olarak analiz etmektedir.
Anahtar Kelimeler: Atatürk, 10 Kasım, Anma Kültürü, Cumhuriyet Düşüncesi, Modernleşme, Eleştirel Tarih.
Giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nde 10 Kasım, yalnızca Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü değil; aynı zamanda, bir milletin kendisini yeniden tanıma ve tarih bilincini tazeleme günüdür. 1938’den itibaren her yıl tekrarlanan bu tören, bir yas ifadesinden ziyade, modern Türk kimliğinin sürekliliğini koruma iradesinin sembolü hâline gelmiştir.
Atatürk’ü anmak, onun bıraktığı mirasın hem tarihi hem de fikri boyutlarını hatırlamaktır. Ancak onu anlamak, bu mirasın felsefi ve sosyal temellerini çağın şartlarına uyarlayabilmektir.
1. Atatürk’ü Anmak: Orta Hafızada Bir Tören

Anma olgusu, sosyal hafızanın yeniden üretim biçimlerinden biridir. 10 Kasım sabahı 09.05’te bütün ülkenin aynı anda susması, yalnızca bir “yitiriş” anını değil, bir “yeniden diriliş” bilincini temsil eder. Bu sessizlik, bireysel bir yas değil, ortak bir anlamlandırma dönemidir.
Ortak bellek teorisine göre, bir toplum, geçmişini yeniden kurgularken aslında kendisini inşa eder. Bu bağlamda 10 Kasım törenleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik inşasında önemli bir “zaman ve mekân sabitesi” görevini yapmıştır.
Bu tören, bireylerin şahsi duygularını sosyal bir çerçeveye yerleştirir. Özellikle okullarda, kamu kurumlarında ve meydanlarda yapılan törenler, genç kuşaklara Cumhuriyet’in değerlerinin aktarıldığı sembolik mekânlardır. Dolayısıyla 10 Kasım, sadece geçmişi hatırlama değil, aynı zamanda “geleceğe ait bir kimliği” gösterme ve sürdürme eylemidir.
2. Atatürk’ü Anlamak: Fikri Mirasın Yeniden Yorumu

Atatürk’ü anlamak, yalnızca tarihi olayları bilmek değil, bu olayların ardındaki fikri sistemi kavramaktır. O, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireylerden oluşan bir toplum ideali ortaya koymuştur. [1]
Bu ideal, dogmalardan arınmış bir akılcılığı ve bilime dayalı bir ilerleme anlayışını temel almaktadır. “Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” sözü, Atatürk’ün fikri mirasının özüdür.
Atatürk’ün inkılapları –özellikle eğitim, hukuk ve kadın hakları alanlarındaki dönüşümler– birer modernleşme adımı olmanın ötesinde, insanı merkeze alan bir özgürlük anlayışının yansımaslarıdır. Bu inkılaplar, “rasyonelleşme dönemi”nin Türkiye’deki göstergeleridir.
3. Vaka Analizi: 10 Kasım 1938 ve Sosyal Tepki

Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefatı, yalnızca bir devlet adamının ölümü değil, millî bir sarsıntı olarak yaşanmıştır. Ancak bu sarsıntı, kısa sürede “millî direniş bilinci”ne dönüşmüştür.
Arşiv belgelerine göre, İstanbul’da cenaze gününde sokağa çıkan yüzbinler, kendi inisiyatifleriyle yas tutma biçimleri geliştirmiştir. [2] Bu durum, anma kültürünün halk tarafından özümsendiğini göstermektedir.
1938 sonrasında 10 Kasım törenleri, devletin resmi tören çizgisinden taşarak, bireysel ve sivil hafızanın ortak alanına dönüşmüştür. Özellikle 1950 sonrası dönemde, anma biçimlerinin çeşitlendiği ve duygusal yoğunluğun kuşaklar arası aktarımında kültürel bir süreklilik sağladığı gözlemlenmiştir.
4. Eleştirel Tarih Bakış Açısıyla 10 Kasım’ın Dönüşümü

Eleştirel tarih yöntemi, geçmişi kutsallaştırmadan, onun bugüne etkilerini çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, 10 Kasım anmaları yalnızca “nostaljik bir bağlılık” değil, tarih bilinci üretiminin bir aracıdır.
Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, 10 Kasım’ın genç kuşaklar nezdinde duygusal bir etkiden ziyade sembolik bir törene dönüştüğünü ortaya koymuştur. [3] Ancak bu durum, anmanın anlamını yitirdiği anlamına gelmez; aksine, yeni kuşakların Atatürk’ü kendi çağlarının diliyle yeniden yorumlama çabası olarak görülebilir.
Dolayısıyla Atatürk’ü “anlamak”, onu tekrarlamak değil, onun yöntemini sürdürmektir: eleştirel düşünmek, sorgulamak ve daima ileriyi hedeflemek.
Sonuç
10 Kasım, yalnızca bir anma günü değil, millî bilincin yenilenme anıdır. Atatürk’ü anmak, geçmişe duyulan saygıdır; ama onu anlamak, geleceğe duyulan sorumluluktur.
Bu sebeple her 10 Kasım, Türk milletinin “düşünen ve ilerleyen insan” idealini yeniden hatırladığı bir zaman eşiğidir.
Atatürk’ün mirası, bir kişi kültü değil; bir düşünce kültürüdür. Bu kültür, her kuşakta yeniden doğar, çünkü 10 Kasım’ın sessizliğinde bir milletin sesi saklıdır.
DİPNOTLAR
- Atatürk, Nutuk, Cilt II Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1969, s. 894.
- Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri, Dolmabahçe Defterleri, 1938 Kasım Dosyası, Belge No: 27.
- Ayşe Kuruoğlu, “10 Kasım Anma Kültürünün Kuşaklar Arası Dönüşümü” Toplum ve Tarih 412 (2019), s. 67–89.
Özel Günler ve Anlamları
26 Eylül Türk Dil Bayramı: Tarihî Arka Planı, Atatürk’ün Dil Politikaları ve Günümüze Yansımaları
Published
7 ay agoon
Eylül 26, 2025By
drkemalkocak
Giriş
26 Eylül, Türk Dil Bayramı olarak Türkiye’de her yıl kutlanan önemli bir kültürel tarihtir. Kökenini 1932 yılında toplanan Birinci Türk Dil Kurultayı’ndan alan bu gün, Türk Dil Kurumu’nun kuruluşuna işaret etmekte ve Cumhuriyet’in kültür politikaları arasında dil inkılabının oynadığı merkezi rolü simgelemektedir.
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında dil, modernleşme ve millet-devlet inşasının merkezî unsurlarından biri olarak değerlendirilmiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen dil inkılabı, yalnızca alfabe değişikliğiyle sınırlı kalmamış, Türkçenin yabancı unsurlardan arındırılması ve halkın konuştuğu dil ile yazı dili arasındaki mesafenin kapatılması hedeflenmiştir. 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan Birinci Türk Dil Kurultayı, bu dönemin başlangıç noktası olmuş ve 26 Eylül tarihinin Türk Dil Bayramı olarak kutlanmasına zemin hazırlamıştır.
1. Birinci Türk Dil Kurultayı ve TDK’nın Kuruluşu
26 Eylül 1932’de başlayan Birinci Türk Dil Kurultayı, Cumhuriyet’in dil politikalarında kurumsallaşmanın ilk adımıdır. Kurultayın ardından Türk Dili Tetkik Cemiyeti (bugünkü TDK) kurulmuş ve Türkçenin söz varlığının zenginleştirilmesi, bilim dili hâline getirilmesi yönünde çalışmalar başlamıştır.

2. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Dil Anlayışı
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin bağımsızlığını korumasında olduğu gibi kültürel varlığını sürdürmesinde de dilin belirleyici bir unsur olduğunu vurgulamıştır. Onun Sadri Maksudi Arsal’ın “Türk Dili İçin” (Ankara 1930, s. 3) adlı eserinin başına 2 Eylül 1930 tarihinde el yazısıyla kaleme aldığı şu satırlar, bu anlayışı en özlü şekilde yansıtmaktadır:
“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin… Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
Bu ifadeler, Atatürk’ün Türkçeyi sadece bir iletişim aracı olarak değil, aynı zamanda millî bilincin ve milli bağımsızlığın en temel dayanağı olarak gördüğünü göstermektedir.
3. Günümüzde Türk Dil Bayramı’nın Yansımaları
Günümüzde 26 Eylül, üniversitelerde, okullarda ve kültürel kurumlarda çeşitli etkinliklerle kutlanmaktadır. TDK her yıl bildiriler yayımlamakta, gençler arasında Türkçe’nin doğru ve güzel kullanımını teşvik eden projeler yürütmektedir. Ancak yabancı dillerin artan etkisi ve dijital kültürün getirdiği yozlaşma, Türk Dil Bayramı’nın amaçlarını ve beklentilerini daha da anlamlı kılmaktadır.
Sonuç
26 Eylül Türk Dil Bayramı, Cumhuriyet’in dil inkılabı mirasını simgeleyen ve Türkçenin gelişimi için toplum farkındalığı oluşturan önemli bir tarihtir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dil anlayışı, modern millet-devlet inşasının temel taşlarından biri olarak bugün de geçerliliğini korumaktadır. Günümüzde yapılması gereken, bu mirası yalnızca anmak değil; Türkçeyi bilim, sanat, kültür ve teknoloji dili olarak daha da güçlendirmektir.
Türk İstiklâl Mücadelesi
SEVRES (SEVR) ANTLAŞMASI (10 AĞUSTOS 1920)
Published
8 ay agoon
Ağustos 9, 2025By
drkemalkocak
Sevr Antlaşması 433 maddelik ve 150 büyük sayfalık bir vesikadır. Ekler, haritalar ve diğer belgeler bunun dışındadır.
Bu antlaşma ile Orta Doğu haritası adeta yeniden çizilerek paylaşılmaktaydı. Antlaşmanın maddeleri oldukça ağırdır ve Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırmak için hazırlanmıştır.
İstanbul ve civarından oluşan küçük bir bölge ile Orta Anadolu’nun küçük bir kısmı Kastamonu kıyılarına kadar Türklere bırakılıyordu. Rumeli ve Boğazlar İtilâf Devletleri’nin işgaline bırakılmakla birlikte Boğazların trafiğe açık olması ve karma bir komisyon tarafından yöneltilmesi kararlaştırılmıştır. Doğu Anadolu’da ise Kürdistan ve Ermenistan devleti kuruluyordu. Bu devletlerin sınırlarını ABD çizecek ve Ermenistan 20 yıl ABD mandası altında bulunacaktı. Arabistan Osmanlı Devleti’nden ayrılacak ve müttefiklerin isteklerine terk edilecekti. Müttefikler tarafından daha önce işgal edilen yerler, Fransa, İtalya ve İngiltere’de kalıyordu. Azınlıklar, Osmanlı Devleti’nde eşit haklara sahip olacak ve Meclis’te temsil edileceklerdi. Kapitülasyonlar yürürlükte kalıyordu. Devletin askerî ve maddî işleri kontrol altına alınıyordu. Sadece iç güvenliği sağlamak üzere 50.000 kişilik askeri güç dışında silahlı kuvveti olmayacaktı. Liman ve demir yolları uluslararası bir komisyona bırakılıyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti savaş tazminatı ödeyecekti. Kendi aralarında paylaşamadıklarından İstanbul Osmanlı Devleti’nde kalacaktı. İzmir’in yönetimi Yunanlılara bırakılmıştır. Bunlara ek olarak da savaşa girmiş ve idarî kademelerde bulunmuş Türk vatandaşları savaş suçlusu olarak yargılanacaktı.

Sultan Vahideddin’in başkanlığında 22 Temmuz 1920’de toplanan Şûra-yı Saltanat “zayıf bir mevcudiyeti, mahva tercih” ederek Sevr Antlaşması’nın onaylanmasına karar vermiştir.
Sevr’in Osmanlı Devleti tarafından imzalanması üzerine, Kazım Karabekir Paşa, Meclis Başkanlığı’na 16 Ağustos 1920 tarihli gönderdiği bir telgrafta Sevr’i imzalayanların “vatan haini” ilan edilmesini teklif etmiştir. Bu öneri mecliste görüşülerek 19 Ağustos 1920 tarihinde kabul edilmiş ve anlaşmaya imza atan Hadi Paşa, Rıza Tevfik Bey, Reşat Halis ve kırk iki kişinin daha vatan haini olduğu ilan edilmiştir. [1]
***
Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir Paşanın, İstanbul’da inikat eden Şûrayı Saltanatta Sevr Muahedesinin imza edilmesine karar verenlerle muahedeyi imza edenlerin hiyaneti vataniye ile ittiham olunmalarına dair telgrafı.
REİS — Kâzım Karabekir Paşadan mevrut bir telgraf var okunacak.

Erzurum;
Ankara’da Meclisi Milli Riyasetine
Vatansız, vicdansız üç serserinin, yine kendileri gibi millet ve vatanla alakası olmayan bir kaç kişi namına sulh muahedesini imza ettiklerini ajansta gördük. Mücadelei milliyemizde daha büyük bir azim ve imanla devamı tekiden ahdettiğimizi arz eylerim. İstanbul’da teşekkülünü evvelce duyduğumuz Şûrayı Saltanatta Türkiye’nin hayatı mevcudiyetini söndüren bu zalim muahedenin imza edilmesine karar ve rey veren esamileri malum eşhasın ve muahedenameye vazı imza edenlerin ihaneti vataniye ile ittiham olunmasını ve haklarında hükmü gıyabi verilmesini bu vatansızların isimlerinin her yerde lanetle yâd edilmesinin ilan ve tamim olunmasını arz ve teklif eylerim.
17 Ağustos 1336 [1920]
Şark Cephesi Kumandanı
Kâzım Karabekir

REİS — Kâzım Paşanın bu teklifini tensip buyuruyor musunuz? (Hay hay) tensip buyuranlar ellerini kaldırsın. Tensip edildi efendim. [2]
***

30.10.1338 [1922] Pazartesi günkü Meclis toplantısında Sadrazam Tevfik imzasıyla gelen telgraflar okunmuştur. Bu bölümde öncelikle Sadrazam Tevfik imzasıyla gelen telgraflar üzerine Osmanlı Devleti’nin mukadderatı ve hilafet meselesi hakkında açılan müzakerede Sadrazam Tevfik Beyin telgrafı okunmuştu. Telgrafta Tevfik Paşa, Bab-ı Âli ile Büyük Millet Meclisi arasında bir ikiliğin olmadığını ve Sevr Muahedesi konusunda Büyük Millet Meclisi ile müzakereye hazır olduklarını ifade etmiştir. Müzakerede söz alan Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey, Sevr Muahedesini imzalayanların Bab-ı Âli olduğunu Millet Meclisinin ise bu belgeyi kabul etmediğini söyleyerek Bab-ı Âli ile Büyük Millet Meclisi arasında ikilik olduğunu dile getirmiştir. [3]

Müfit Efendi (Kırşehir), Sevr Muahedesi ile milletin hâkimiyetinin ve istiklâlinin mahvedildiğini belirtmekte, ardından konuşan Dâhiliye Vekili Ali Fethi Bey, Bab-ı Âlinin Türk milletini ebediyen esarete mahkûm eden Sevr Ahitnamesini kabul ettiği üzerinde durmakta, Tunalı Hilmi Bey (Bolu), Padişahı, Sevr Antlaşmasına boyun eğdiği için “taçlı hain” olarak nitelemektedir.[4]

***
Sevr Antlaşmasının birinci yıldönümü münasebetiyle dönemi yaşamış bir kişinin, kişinin yaşadığı topluluk ve toplumun bakış açısını yansıtan [Hâkimiyet-i Milliye, 11 Ağustos 1921, No: 261, s.1,sütun: 1-2] künyesinde Osmanlı Türkçesi ile yayımlanan “BİR SENE-İ DEVRİYE” başlıklı çeviri yazı olarak aşağıda sunulmuştur.
BİR SENE-İ DEVRİYE [YILDÖNÜMÜ]
Kablettarihin [tarih öncesinin] vahşi adamları birbirini parçalamak istedikleri zaman, kastlarını doğrudan doğruya ve dürüst bir hareketle icra ederler, zulme hak süsü vermek riyakârlığına tenezzül etmezlerdi. Hâlbuki dün sene-i devriyesini geçirdiğimiz “Sevr” muahedesini hazırlayanlar, dört harp senesinde hak ve adalet münadiliğiyle cihanın başını ağrıttılar. Nihayet hak ve adaletin Anadolu’ya taalluk edenini gördüler: Sevr muahedesi milyonca Türk’e karşı düşünülmüş bir suikast programından başka nedir?
Cinayet açık bir iştir: Mutemet [güvenilir kimse] kastını hazırlar. Sonra hücum eder, öldürür. Loyd Corc ve refikası yirmi milyon masumun katl ve imhasını açıkça söyleselerdi belki daha dürüst olurdu. Hâlbuki hem kastettiler hem de kastlarını cihan sulhu, medeniyet, adalet vesaire gibi kelimelerle süslemek istediler. Fakat cinayet, fena olmak için mutlaka bir anda ve bir silahla olmak lazım gelir. Bir milleti “Sevr” denilen hükm-i idam ile ortadan kaldırmak da bir cinayettir. Sonu ölüme kendinden sonra katl ve idamın çelik bir hançer veya altun bir kalem ile irtikâbı birbirinden çok faklı şeyler değildir. Hele bunu bu memleketi temsil etmeyen ve damarlarını harisane bir surette emmek iştihasından başka bir his beslemeyen birkaç hain ele imzalattırmak bundan daha az bir cinayet olamaz.
Bir sene evvel İstanbul’dan gönderilen ve milletle alakası olmayan birkaç kişinin imzaladığı bu ölüm senedine Anadolu’nun on milyon Türkü belki imanına güvenerek elinin tersini urdu. Türk milletini yeşil masa başında ve cigara dumanları arasında boğmağa karar veren efendileri kastlarını yürütemediler: Loyd Corc ve arkadaşlarının ve Avrupa sermayedarlarının keyfi, arzusu ve menfaati için milyonlarca insana ölüm kabul ettirmenin imkânı yoktu.
Medeniyetin sahte hâkimleri, niyetlerini başaracak fedakârlığı göstermeğe de kadir değildiler; İstanbul’dan gönderilen birkaç vatansızın imzası meseleyi hal edemezdi, bu idamı bilfiil infaz edemezlerdi. Anadolu Türkünü öldürecek ücretli bir cellat lazımdı. Anadolu hesabına ücret vaat etmek suretiyle bu celladı buldular: Yunanistan bir senedir bu hizmeti görüyor.
Fakat Avrupa’nın Anadolu’ya memur ettiği vahşi cellat, maksadına eremedi. Türk milletinin iki senedir gösterdiği harikulade mukavemet, şarka gelen bu deni celladın satırını inşallah kendi kafasında paralayacaktır.
Sevr muahedesini kabul etmek, dörtler meclisinin kurduğu zulüm sehpasına kendi kendimizi asmak, idam ipini boynumuza kendi elimizle geçirmek ve çekmek demekti. “Sevr” muahedesini kabul etseydik bugün Anadolu’da meşgul olmadık toprak, esir olmadık millet kalmayacaktı; Avrupa medenileri bir sülük gibi sırtımıza yapışarak, köylümüzün alın teriyle kazandığı emekleri, Londra, Paris, Roma ve Atina daha zengin ve daha müreffeh olacak, servetini kollarıyla kazanan bu halk, açlıktan, uşaklıktan benzi sola sola ve ram [sürü] olup çökecekti.
Fakat bu milletin ne Avrupalılara uşak olmağa, ne de Avrupa ihtirası için ölmeğe niyeti yoktu. Sevr teklifi, tarihi ve yüksek izzet-i nefse pek giran oldu [dokundu, ağır geldi]. Yorgun ve mecruh olmağla [yaralı olmakla] berber vakurane doğruldu ve kendisine sulh muahedesi diye uzatılan hakaretnameyi okumaya bile tenezzül etmeden, tarihini, şeref ve istiklalini müdafaaya koyuldu.

Bu müdafaa sayesindedir ki Türk milleti iki senedir ölüm savletini [hücumunu] tevkif ediyor [durduruyor]. Hiç şüphe yok ki bu savleti bir gün kıracak, perişan edecek ve beşeriyet tarihinden hiçbir zaman silinemeyen büyük ve mukaddes istiklalini ebediyetle devam edecektir.
Allah ve hak bizimledir.
DİPNOTLAR
[1] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/sevres-sevr-antlasmasi-10-agustos-1920/
[2] T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 19.8.1336 (1920), Devre: I, Cilt: 3, İçtima Senesi: I, s. 333
https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c003/tbmm01003053.pdf
[3] T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 30.10.1338 (1922), Devre: I, Cilt: 24, İçtima Senesi: 3, s. 270-276
https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf
[4] T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 30.10.1338 (1922), Devre: I, Cilt: 24, İçtima Senesi: 3, s. 283-288
https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf
[5] Hâkimiyet-i Milliye, 11 Ağustos 1921, No: 261, s.1,sütun: 1-3
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Türk Tarihi3 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk Tarihi3 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoMustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi’ni Açış Konuşması (4 Eylül 1919)

















