Giriş
Tedrisat Mecmuası, R. 1325/M. 1910 yılında İstanbul Matbaa-i Amirede Osmanlı Türkçesi ile yayımlanmaya başlamıştır. Dönemin Maarif Nezareti adına Darü’lmuallimin Heyet-i Talimiyesi tarafından dergi önceleri ayda bir defa, ardından her ayın on beşinde çıkarılmaya başlanmıştır. 43. sayıdan itibaren on beş günde bir yerine, tekrar ayda bir yayımlanmıştır. Dergi, önceleri Tedrisat-ı İbtidaiye Mecmuası adıyla yayınlanmış, 19. sayıdan itibaren adı Tedrisat Mecmuası olarak değiştirilmiştir.
Dönemin “Darü’l-muallimin” müdürleri, dergide başyazar olarak yazılarını kaleme almışlardır.
Derginin muhtevası, 44. sayıya kadar “malumat-ı umumiye” ve “ders numuneleri” olmak üzere iki bölümden ibarettir. İlk bölümde teorik olarak verilen bilgiler ve yapılan açıklamalar ikinci bölümde pratiğe dökülmüştür. 44. sayıdan sonra bu iki bölüm yerine bir bütün hâlinde açıklamalar yapılmıştır. 20. sayıdan sonra “Kısm-ı Resmi” adı altında Maarif Nezaretinin resmi yazılarını içeren bir bölüme yer verilmiştir. 24. sayıdan itibaren “şuun-ı maarif/dar’ül-muallimin şuunu” adıyla yer alan bölümde eğitim bilimleri ile ilgili gelişmelere ait makaleler bulunmaktadır. Bu bölüme düzenli olarak her sayıda yer verilmemiştir.
Aşağıda, derginin tanımlanan [Tedrisat Mecmuası, Sayı:67, İstanbul, Mayıs 1341 (1925), s. 317-338] künyesinde öğrenci başarısının ölçülmesine yönelik yayımlanan “İLK MEKTEPLERDE TARİH TEDRİSATI” başlıklı makale araştırmacı tarafından Osmanlı Türkçesi’nden çevriyazı olarak sunulmuştur.
***
Epeyce zamandan beri tarih okuturum. Her dersin bidâyetinde [başında] geçen dersin hülâsasını tekrar ettirmek usûlüne sadık kaldığım gibi her sene-i tedrisiye [öğretim yılı] bidâyetinde geçen senenin derslerini umûmi [genel] bir nazarla [bakışla] gözden geçirmek ve çocuklara birkaç derste icmâl ettirmek kaidesini de ihmâl etmedim. Fakat bu tekrarlamalarda elde ettiğim netayic [neticeler, sonuçlar] hiçbir vakit sarf ettiğim mesaiye [yaptığım çalışmaya] tekabül etmedi [karşılık olmadı]. Çok zaman meyus [ümitsiz] oldum. Arzu ettiğim neticeyi elde edemediğimden mütevellit [dolayı] bir ızdırabla [acıyla] düşündüm. “Çocuklar neden muvaffak olamıyorlar?”
Bu sual, çok zaman beni meşgul etti. Müteaddit [birçok, çeşitli] tecrübelerimde bu sualime cevap olabilecek bazı izlere tesadüf ettim. Bilhassa son senelerde bu izleri teyit edecek [doğrulayacak] müşahhas [somut] misallere de şahit oldum. Tereddüt ettim. Acaba çocuklardaki bu muvaffakiyetsizlik [başarısızlık] hususi [özel] midir? Yoksa muhtelif hocaların dest-i terbiyetinde [elinde eğitimde] bulunan çocuklar da aynı evsafı [niteliği] mı haizdir [sahiptir]? İşte bu tereddüt [kararsızlık] bizi, yukarıdaki suali biraz umumileştirerek [genelleştirerek] diğer mektepler arasında da bir tahkik yapmağa [araştırmaya] sevk etti. Bu tetkik [inceleme] tecrübesini sene-i dersiye [öğretim yılı] sonuna tesadüf ettirmek daha tam bir netice çıkarabilmek ümidini artıracağı cihetle bu sene 27 Mayıs [1]341[1925]’de iki mektebin üç sınıfında tarih okuyan (150) talebesi arasında bir anket yaptık. Her sınıfın seviyesine göre sualler tertip edip sorduk. Sorduğumuz sualler şunlardır?
Beşinci sınıfa [Bu sınıftaki talebe Kurun-ı Cedide [Yeniçağ] okumuştur.]
1-Kristof Kolomb Amerika’yı keşfetmeseydi Harb-i Umûmi’de [Birinci Dünya Savaşı’nda] ihtimal mağlup olmazdık diyorlar. Siz ne dersiniz?
2-Memleketimizden kovulan hükümdarlara: (Siz kendi rahatınızı kendiniz bozdunuz, şikâyete hakkınız yoktur.) demişler, hükümdarlar da: (Hayır bizim rahatımızı milletlerimiz yıktı.) demişler. Bunların hangisi doğrudur?
3-İnsanların gözleri en uzak, en küçük şeyleri görmeye müsait olsaydı hangi şeyleri icat etmeğe lüzum kalmazdı? İnsanlarda o zaman nasıl bir değişiklik olurdu?
4-İnsanlarda para merakı olmasaydı şimendifer ihtira [icat] edilemezdi diyorlar. Bu, doğru mudur?
Dördüncü sınıfa [Talebe bu sınıfta Kurun-ı Evveli ve Vusta [İlkçağ ve Ortaçağ] okumuştur.]
1-İnsanlar için Karaköy köprüsünü yapmak mı güç olmuştur. Yoksa Sultanahmet Meydanı’ndaki yazılı büyük taşı yapıp dökmek mi?
2-Ayasofya yapıldığı zaman Bakırköyü’ndeki taş ocaklarından taş almak istemişler. Bakırköyü’ndeki Türkler taş vermemiş. Mimarlar başka yerden taş bulup Ayasofya’yı yapmışlar. Bakırköylülerin bu hareketi doğru mudur?
3-Ispartalılar çocuklarını hırsızlığa teşvik ederlermiş. Biz ise hırsızları hapsediyoruz. Şimdiki hırsızlar diyorlarmış ki: (Ah ne olurdu biz de Ispartalı olsaydık…) Bunların düşüncesi doğru mudur?
4-Asurilerin kale muharebelerinde kullandıkları toplar, bizim İstanbul’u zapt ederken kullandığımız toplardan küçük mü idi, büyük mü idi?
Üçüncü sınıfa [Talebe Türk Tarihi okumuştur.]
1-Biz İstanbul’u zapt ederken atılan büyük topların sesini benim babam işitmiş, bana anlattı. Sizin babanız da işitmiş mi, size anlattı mı?
2-Sakarya Muharebesi’nde Yeniçeriler hangi silahlarla harp ettiler?
3-Büyük Reşit Paşa âlim bir adammış. Acaba Erkek Muallim Mektebi’nde mi okudu, yoksa Galatasaray Mektebi’nde mi?
4-Eski dedelerimiz ayaklarına yemeni ve pabuç giyerlermiş, neden fotin giymiyorlardı? Bu, daha rahat değil midir?
5-Barbaros Hayreddin Paşa mı milletine çok hizmet etmiştir. Yoksa Namık Kemal Bey mi? Hangisi evvel, hangisi sonra hizmet etmiştir?
Bu suallere verilen cevapların hepsini burada neşretmeğe imkân yoktur. Yalnız (müspet [olumlu/başarılı] ve menfilerden [olumsuzlardan/başarısızlardan]) birer ikişer numune [örnek] yazmak bir fikir verebilir. Çocukların bu yazıları, diğer terbiyevi nukat [nokta/esas] nazarından [bakımından] da mühim birer tetkik zemini olabilir ise de biz burada yalnız tarih nokta-i nazarından [anlayışından] tetkik edeceğiz.
Beşinci sınıfın birinci suale (müspet) cevapları
1-Doğru değildir. Çünkü bir def’a harb-i umûmide bizi mağlup etmeğe çalışanlar, Amerika yerlileri değildir. Bunlar, Amerika’nın keşfini müteakip oraya para hırsıyla veya eza ve cefadan bizar kalarak giden Avrupalılardır. Bunlar mürur-ı zamanla orada hükûmet kurdular ve hükûmetleri harb-i umumide itilâf devletlerine yardım etti. Hem bizim mağlubiyetimize neden yalnız bunlar sebep olsun? Almanlar mahsurdu, Bulgarlar bitkin bir hâle geldi. Biz ise birçok cephede yardıma muhtaç bir hâlde kaldık. Amerika olmasaydı mağlubiyetimiz yine olacaktı ama belki biraz geç…
2-Hayır, doğru değildir. Çünkü keşiften sonra Amerika’ya gidenlerin çoğu İngiliz’di. Bunlar oraya gitmeseydi Avrupa’da kalacaklardı. Yine mağlup olacaktık.
3-Doğru değildir. Çünkü Kristof Amerika’yı keşfetmeseydi başka bir seyyah keşfedecekti. Onları da yine İngilizler kandıracaktı. Eğer Almanya Amerika’nın vapurunu batırmasaydı veya batırdıktan sonra Amerika’nın gönlünü yapsaydı Amerika tehlikesini kaldırmış olurdu. Fakat biz belki yine mağlup olurduk. Çünkü her taraftan mahsur kalmıştık.
Birinci suale beşinci sınıfların (makûs) cevapları
1-Doğrudur. Çünkü biz Almanlarla beraberdik. Almanlar Fransızları eyice ezmişti. Amerikalılar harbe karışmasaydı yüzde yüz galip gelecektik. Çünkü Almanlar kuvvetli idi. Amerikalılar geldi, işimiz bozuldu. Ve harb-i umumide mağlup olduk.
2-Kristof Kolomb Amerika’yı keşfetmeseydi bu kıta malum olmayacaktı. Ve aynı zamanda orada birçok hükûmetler olmayacaktı. Harb-i umumide de bize fenalık etmeyecekler, biz de mağlup olmayacaktık
3-Doğru değil. Kolomb Amerika’yı Dünya’nın yuvarlak olduğunu ispat için keşfetti. Eğer Amerika’yı keşfetmeseydi Dünya’nın yuvarlak olduğunu bilmezdik.
İkinci suale her iki mektebin 37 talebesi müttefikan [birlikte] müspet cevap vermişlerdir. Bunlardan yalnız bir numune zikretmek kâfidir.
1-Doğru değildir. Eğer hükümdarlar milletlerine zulüm ve istibdatla muamele etmeseydi rahatları bozulmazdı. Çünkü milletler vaktiyle onları bu mevkie getirdikleri zaman, bize iyi baksın, bizi idare etsin diye getirmişlerdi. Onlar “Ben Allah’ın vekiliyim.” diyerek kendilerine bir süs verdiler, milleti unuttular, millet de bu hayırsız uşakları başından attı.
Diğer cevaplar hemen umumiyetle bu tipe yakındır.
Beşinci sınıfın üçüncü suale (müspet) cevabı
1-Birinci teleskop, ikincisi mikroskoptur. Çünkü teleskop semadaki uzak yıldızları görmeye yarar. Hâlbuki insanın gözü bunları gördükten sonra teleskoba ihtiyacı kalmaz. Mikroskop ise içtiğimiz şeylerin, kanımız vesairenin tetkikine yarar. Gözümüz bunları gördükten sonra neye yarar?
Huylar değişirdi. Sebebi fena huylu adamlar başka kimselerin en ince yerlerini görürlerdi. Mikropları gördükçe birçok hastalıktan kurtulurduk. Fakat titiz olurduk. Ahlâk alt üst olur. Bugün başka insan olurduk.
2-Dürbün, teleskop, mikroskop gibi aletleri icada hiç lüzum kalmazdı. Herkes temiz olurdu. Çünkü mikropları görür ve onlardan iğrenirdi[k]. Sonra herkesin her şeyden malumatı olurdu.
Beşinci sınıfın üçüncü suale (makûs) cevabı
1-İnsanların gözleri müsait olsaydı: Hindistan, Amerika’nın keşfine lüzum kalmazdı. Çünkü biz Amerika’yı gözümüzle görürdük. Sonra pusulanın da ehemmiyeti kalmazdı. Çünkü denizden karayı görmek kabil olurdu. Kıskançlık gibi ahlâk doğardı.
Diğer cevaplar hep bu tipe yakındır. Bunun için diğer bir numune zikrine lüzum görülmemiştir.
Beşinci sınıfın dördüncü suale müspet cevapları:
1-Bu sual bir cihetten doğru, bir cihetten yanlıştır. Her fert para için bir şeyi icat etmez. Milletine iyilik etmek, nam kazanmak ve yine milletinin bir ihtiyacını temin için de icat eder. Ve şimdiye kadar olan keşiflerin çoğu böyledir. Fakat bazı kimseler de para kazanacağım diye çalışır, bir şeyi keşf ve ihtira [icat] eder.
Diğer çocuklar bu sualin cevabında keşf ve ihtiralara yalnız ihtiyacın sebep olduğunu söylemekle en kestirme cevap vermiş oluyorlar.
Makûs cevap verenler ise:
1-Evet ortada para sevdası olmasaydı şimendifer icat olunmazdı. Çünkü bir adam der ki: Benim param var neden ben uzaklara gideyim? Der evden dışarıya çıkmazdı ve herkes tembel, miskin olurdu.
Diyorlar veya:
2-Doğrudur. Çünkü para olmasaydı şimendifer makineleri yapılamazdı. Demiri çıkarmak için para lâzımdır. Tesfiye etmek [işlemek] için para lâzımdır.
Demekle meseleyi pratik ve sathî bir nokta-i nazarla muhakeme etmektedir. Dördüncü sınıf cevaplarından da ikişer, üçer numune zikredecek olursak mesele çok uzayacaktır. Bunun için yalnız müspet ve menfilerinden birer misal zikredeceğiz.
Dördüncü sınıfın birinci suale müspet cevapları
1-İnsanlar için Karaköy köprüsünü yapmak daha kolay olmuştur. Çünkü Sultanahmet meydanındaki taş, köprüden daha eskidir. Medeniyet gittikçe işi kolaylaştırır ve insanlara kolaylık verir. Dikilitaş medeniyet daha ilerlemeden yapılmıştır ve insanlara güç olmuştur.
Diğer müspet cevaplar hemen aynı muhakemeye istinat ediyor. Bu cevabın menfileri:
1-Dikilitaş kolay, köprü zordur. Çünkü başka memleketlerden getirdiler, denizin dibine dalgıçlar indirdiler ve denize bağladılar. Ve böylece zorlukla yaptılar. Dikilitaş ise bir parçadan ibarettir. Nasıl olsa yapılır.
Makûsların çoğunda aynı tarz muhakeme mevcuttur.
Dördüncü sınıfın ikinci suale müspet cevapları:
1-Ayasofya yapılırken Bakırköyü’nde Türkler yoktu. Bizanslılar vardı. Eğer Ayasofya’yı Türkler yapsaydı ve Bakırköyü’nde de Türkler bulunsaydı da taş vermeselerdi o zaman bir kabahat olurdu.
Bu çocuk şayan-ı dikkat olan muhakemesiyle dürüst bir cevap verdiği halde ekseriyeti teşkil eden ve aksine cevap veren talebeden birisi de:
1-Bakırköyü’ndeki Türklerin bu hareketi doğru değildir. Çünkü o vakit kilise diye yapıyorlardı. Türkler memleketimizde böyle bir kilise yapılmasını istemediler ve taş vermediler. Yaptıkları bu hareket doğrudur ama sonradan Türklerin camii olunca mahzun ve pişman olmuşlardır.
Demekle hatadan hataya düşüyor ve farkında olmaksızın bir de azab-ı deruni hissediyor.
Dördüncü sualin cevabında çocuklar çok müşkülâta tesadüf etmişlerdir. Cevapların birisinde:
1-Ispartalılar bu fena âdeti yapıyor diye biz de mi yapalım? Hırsızlar bu fena huydan kurtulmak için çalışmıyorlar da Ispartalılar gibi olmayı düşünüyorlar. Isparta’nın terbiyesi öyle imiş. Biz neden öyle olalım? Zaten Ispartalı olsaydılar çalacak para bulamazlardı. Dayak yiye yiye canları çıkardı. Bunlar doğru düşünmüyor. Bunlar için en doğru düşünce çalışıp elinin teriyle yaşamaktır.
Demekle dimağının inkişaf ettiğini gösterdiği hâlde ekseriyeti teşkil eden menfi cevaplardan birisinde de çocuk:
1-Efendim, Ispartalılar hiçbir vakit çocuklarını hırsızlığa teşvik etmezlerdi. Daha çok terbiye ederlerdi. Onlar namuslu adamlardı. Bizimkiler ise hem hırsızlık ederler sonra da pişman olurlar. Birkaç kere de hapis edilirler.
Demekle ne söylediğinin farkındadır. Ne de yaptığının…
Talebe üçüncü sualin cevabında da aynı nispette muvaffakiyetsizlik göstermişlerdir. Bunlar meyanında şu cevaplar şayan-ı dikkattir:
1-Asurilerin topları üç direk arasına asılmış bir zincir, zincirin ucunda da bir topuz vardır. Onlarla kaleyi yıkmak için topuzu sallarlar kale duvarına çarparlardı. Hâlbuki Fatih’in topları böyle değildi. Onlar demirdendi. Ve gülle atarlardı.
1-Asurilerin kale muharebelerinde kullandıkları toplar, tabii bizimkinden çok küçüktür. Çünkü o zaman biz İstanbul’u zapt ederken medeniyet çok ilerlemişti. Diyor.
Çocuklar burada sualin şekline aldanmışlar ve mademki Asuriler askerdi topları da vardır. Fakat eski oldukları için küçüktü. Neticesine varmışlardır.
Üçüncü sınıfın cevapları ise bunlardan daha şayan-ı dikkattir.
İlk suale müspet cevap verenlerden yalnız bir tanesi şöyle düşünmüştür:
1-İstanbul, çok eski zamanda zapt edildi. Şimdi benim babam kırk yaşındadır. Babam o zaman doğmamıştı. Onun için işitmemiş, bana anlatmadı. Diyor. Diğer birisi de:
1-Benim babam o zaman askerdi, işitmiş, bana anlattı. Diyor.
Çocuğun babası ihtimal askerdi. Harpteki top seslerini anlatmış olabilir. Fakat çocuk bu hatıratını karıştırdı.
İkinci sualin cevabında da aynı hâller nazar-ı dikkati celp etmektedir. Bunlardan bir talebe:
1-Sakarya muharebesinde Cumhuriyet ordusu harp etti. Topla, tüfenkle, süngü ile harp etti. Yeniçeriler çoktan ortadan kalkmıştı.
Demekle tarihe olan rüştünü ispat ettiği hâlde müspetlerin iki mislini teşkil eden menfilerde çocuk hemen umumiyetle hatıratını karma karışık etmektedir. Bunlardan birisi:
1-Sakarya muharebesinde yeniçeriler okla, mızrakla, kılıçla, balta ile harp ettiler. Diyor.
Bunlar, üçüncü sualin cevabında da aynı hâli göstermektedirler.
1-Büyük Reşit Paşa büyük adamdı. Fakat ne Erkek Muallim Mektebinde okudu. Ne de Galatasaray’da, o, başka bir mektepte okudu, mahalle mektebinde o zaman böyle mektepler yoktu.
Demekle hakikate yaklaştığı hâlde müspet cevapların iki mislini teşkil eden menfi cevaplarda ise:
1-Büyük Reşit Paşa Erkek Muallim Mektebinde okudu. Demekle ya Darülmuallimin’e teveccüh göstermekte veya: “Galatasaray’da okudu” demekle topçu olduğunu izhar etmektedir.
Dördüncü sualin cevabında çok şayan-ı dikkattir ki hemen umumiyetle muvaffak olmuşlardır. 41 müspet cevaba karşı 11 menfi ile neticelenen bu cevapların birinde:
1-Eski zamanlarda medeniyet çok yoktu fotin yapmazlardı. Onun için ayaklarına yemeni giyerlerdi. Yapsalardı tabii kundura giyerlerdi. Daha rahat olurdu. Deniyor ve sanat tarihini anlamaya başladığını ihsas ediyor. Menfilerden birisinde ise şöyle deniyor:
1-O vakit fotin yoktu. Yemeni ucuz olduğu için onu giyerlerdi.
Beşinci sualin cevabında ise çocuklar yine hatıratını karıştırıyor ve yukarıdaki cevaplarda muvaffakiyet gösteren bir çocuk şöyle cevap veriyor:
1-Barbaros denizde, Namık Kemal Bey de şairlikte hizmet etti. Fakat Namık Kemal Bey daha evvel hizmet etti.
Çocukların hemen hepsi aynı hataya düşmektedir. 52 çocuktan 15 çocuk yakın cevaplar vermişlerdir:
1-Barbaros denizcilikte hizmet etti ve çok hizmet etti. Namık Kemal Bey de bizi ve memleketi padişahların zulmünden kurtarmak için hizmet etti. Barbaros daha evvel hizmet etti.
Bu cevapların tasnifinde şöyle bir netice hâsıl oluyor:
Beşinci sınıf talebeleri birinci suale 8 müspet 29 menfi,
Beşinci sınıf talebeleri ikinci suale 37 müspet,
Beşinci sınıf talebeleri üçüncü suale 23 müspet 14 menfi,
Beşinci sınıf talebeleri dördüncü suale 16 müspet 21 menfi
Netice: 84 müspet, 64 menfi;
Dördüncü sınıf talebeleri birinci suale 38 müspet 17 menfi,
Dördüncü sınıf talebeleri ikinci suale 2 müspet 53 menfi,
Dördüncü sınıf talebeleri üçüncü suale 17 müspet 38 menfi,
Dördüncü sınıf talebeleri dördüncü suale 14 müspet 41 menfi
Netice: 79 müspet, 149 menfi;
Üçüncü sınıf talebeleri birinci suale 13 müspet 39 menfi,
Üçüncü sınıf talebeleri ikinci suale 17 müspet 35 menfi,
Üçüncü sınıf talebeleri üçüncü suale 19 müspet 33 menfi,
Üçüncü sınıf talebeleri dördüncü suale 41 müspet 11 menfi
Üçüncü sınıf talebeleri beşinci suale 15 müspet 37 menfi
Netice: 105 müspet, 155 menfi.
Bunlar da hülâsa edilirse 628 cevaptan 260 müspet, 368 menfi cevap elde edilmiştir. Müspet cevaplar, menfilerin ancak sülâsenine [üçte birine] karib [yakın] bir kısmını teşkil etmektedir. Bu hâle nazaran iki mektebin tarih okuyan “150” talebesi üzerinde tatbik edilen bu anket menfi bir netice vermiş demektir. Eğer mümkün olsaydı da çocuk adedini teksir etseydik [çoğaltsaydık] ve bu yoklamayı sene-i dersiye bidayetinde [öğretim yılı başında] yapsaydık bu tespit daha tenezzül edecekti [belirleyici olacaktı]. Çünkü bu iki mektebin şerâit-i terbiye ve tedrisiyesi [eğitim ve öğretim şartları] diğer mekteplerden daha üstün görülmekte olduğu gibi çocuklar, hâl-i hazırda birçok hamule-i tarihiyeyi [tarihi bilgiye] de haiz [sahip] bulunmaktadır. Evet, suallerin bazıları yüksek görülebilir. Buna rağmen meseleyi muhakemeye alışmış olan bir talebe için yüksek olmadığını cevaplar göstermektedir.
Muvaffak [başarılı] olan çocuklar sınıfın en yüksek talebesi telakki [kabul] edilse bile- nerede kaldı ki bunların hepsi böyle değildir-tarih dersi yalnız bunlar için müfit [faydalı] olmuş demektir. Biz derslerin muvaffakiyetini yüzde nispetiyle tayin etmemiz lâzımken burada tespit ahadlar [birler, 1-9’a kadar olan sayılar] arasında dönmektedir. Bu ise hiç olmazsa bazı mekteplerde tarih tedrisinin [öğretiminin] menfi [olumsuz] bir netice verdiğini göstermektedir. Acaba bu, neden neşet etmektedir [kaynaklanmaktadır]? İşte biz bu sualin cevabını çocuklardan almak istedik ve şu vaziyetimizle onlara sorduk ve dedik ki: Çocuklar, size daha iyi tarih okutabilmek için ne suretle hareket edelim? Hangi usulden, hangi yoldan gidelim? Dedik. Onlar da bize bir takım cevaplar verdiler. Vaz’ı masumeleriyle [masun durumlarıyla] dertlerini anlatmak istediler. İşte biz bu satırları, bunların derdini anlatmak için yazdık. Kavl-i mücerretle [delilsiz, kanıtsız] hareket etmek istemedik. Her hükmü-muvakkat da olsa-tecrübeye istinat ettirdik [dayandırdık]. Tecrübemiz yanlış ise hükmümüz de yanlıştır. Biz tecrübemizde devam edeceğiz. Ve hatalarımızı görmeye çalışacağız. Bu hususta bizi ikaz eden muhterem üstadım Cevdet Beyefendiye payansız [sonsuz] teşekkürler ederim.
Biz çocukların cevaplarındaki lisan-ı hâlden az çok şu manaları anlamaya çalıştık:
1-Çocuk maziyi ancak kendi tecrübesi nispetinde anlayabilir.
2-Hadisat-ı maziye [geçmişteki olaylar], kendisinden biraz geride ve mesafesini tayin güç olan bir noktada mütekarib huzmeler [yaklaşan demetler] hâlinde toplanır.
3-Bu huzmeler ziyası [ışığı] kendisi için daima müphemdir [belirsizdir]. Her huzmeyi, hareketi istikametinde takiple tenvir eder[aydınlatır].
4-Asar-ı bakiye [kalıntılar] bu huzmelerin ipuçları, hayatındaki müşabihleri [benzerlikleri] ise rehberidir.
5-Hadisatın cereyanında müntaki teselsülle tebâid-i hisseder. [Sebeb-i evvel, netice sonra, bir neticenin diğerine merbutiyeti [bağlılığı] gibi.]
6-Çocuğu kendisi ve ancak mensup olduğu cemaat alâkadar eder. Diğer cemaatlerin mânası onca sönüktür. Kendisiyle alâkadar oldukları nispette ziyadar olurlar [ilgi duyarlar, öğrenirler, aydınlanırlar].
7-Zaman mikyası [ölçeği] çocuk için daima yuvarlak hesaptır.
8-Çocukta müsaade [izin] ve müsamahakârlık [hoş görme] yoktur. Kendisinden başka türlü düşünenleri afv edemez.
Filhakika [hakikatte] bu cevaplar tetkik edildiği [incelendiği] zaman görülür ki çocuklar zaman nispetlerini tayinde daima ve ekseriyetle hataya düşüyorlar. Bilhassa şayan-ı dikkat olan bir cihet de:
Vekâyin münasebetlerini [olayların bağlantılarını/ilişkilerini], esbap [sebepler] ve neticelerini dürüst olarak tayin edememeleridir. Harb-i umumideki mağlubiyetimizi Amerika’nın keşfinde arayan masum, son asır muharebatındaki [muharebelerindeki] keyfiyet-i harbiyeyi [harbin niteliğini/cereyanını] yakinen bilememektedir. Keza: İnsanların gözleri başka şerâit tahtında [şartlar altında] rüyet hassasına [görme duyusuna] malik [sahip] olsaydı, ne gibi netayiç [neticeler] ve ne gibi ihtiyaç tevlit edecekti [doğacaktı] bunu tayinde mütereddittir [kararsızdır].
Çocuklar tecrübi bir insiyakla [içgüdüyle] daima kemiyete [sayıya, niceliğe] ehemmiyet atfederler [önem verirler]. Onların hayattaki tecrübeleri ancak bu kadarına mezuniyet [izin] vermektedir. Mektep ise insiyakı tenvire [aydınlatmaya] imkân hazırlayamamıştır. Harb-i Umûmi’de kemiyeten [sayıca] bizim tarafın fazla olduğunu söylediğiniz zaman mağlubiyetimize hayret etmekten kendini alamaz. Tedris anında keyfiyetin daima mühim rol oynadığını, ne yaptığını bilen bir dimağ olmadıkça eldeki silahın bir odun parçasından farkı olmadığını söylesek bile çocuk bunu ancak kendi nefsinden kıyas ederek niçin benim elimdeki bir silah odun parçasından farksız olsun der. Bu sizin hükmünüzü dimağında iptal eder. Veya onda yalnız bir hatıra olarak kalır. Hatıra ise her an sönebilir. Keza: Şimendiferin ihtiraını [icadını] sırf para gibi maddi bir saikin tesirine tabi tutması her günkü maddi tecrübesinin bir neticesidir. Mektep bunu da tenvir edememiştir. Veya hariçteki tesirat [dıştaki tesirler] mektebin nurunu söndürmeğe kâfi gelmiştir. Tarihte bu gibi mesailin [meselelerin] halline hiç imkân verilmemiştir. Çocuk, muharebe yığınları ve kendisine hiçbir şey ifade etmeyen muahede [antlaşma] maddeleri arasında bunalmış kalmıştır. Tarih okumaktan maksat eğer geçmiş olan adamların yaptıklarını birer birer sayıp dökmek demek ise bir Amerikalı mürebbinin [eğitimcinin] dediği gibi “Ölüleri olmuş olan vukuatıyla medfun bırakmalıdır.” Çocuğun hâl [şimdiki/yaşadığı durum] ve istikbali [geleceği] varken tarih, ancak bunları tenvir [aydınlatma] nokta-i nazarından [bakımından] tedris ve tetkik edilebilirken [öğretilir ve incelenebilirken] onu bir masal derecesine indirmek tabiatıyla çocuklara hiç müfit [faydalı] olmamak demektir. Çocuk bir cemiyetin malıdır. Biz bu cemiyeti çocuğa tanıtmamız lâzımdır. Fakat nasıl?.. İşte mesele buradadır. İçindeki yaşadığı cemiyeti çocuğa tanıtmak gayet müşküldür. Çünkü çok girift [karışık] ve muazzeldir [ayıplanmıştır, paylanmıştır, azarlanmıştır]. Vak’ayi henüz bizden uzaklaşmadığı için onu olduğu gibi görebilmek çocuk için müşkül bir iştir. O hâlde bugünü tetkik imkânı çocuk için müşkül ise onu bilvasıta [araçla] izah etmek zarureti vardır. O vasıta da bugünkü şerâit-i ictimaiyeyi [sosyal/toplum şartlarını] ihzar eden [gösteren] hadisat-ı maziyedir [geçmişteki olaylardır].
O hâlde tarih, bugünü izah eden bir sebep, bir vasıta gibi tetkik edilecektir. Nokta-i istinat [dayanak noktası] bu olunca hâldeki [şimdiki] müessesat-ı ictimaiyeyi [toplum kurumlarını] tetkik ederken [incelerken] maziden [geçmişten] istimdat edeceğiz [yardım isteyeceğiz]. İşte bu tetkik ve istimdat ameliyesini nasıl tatbik ve icra edeceğimizi biraz düşünmek lâzımdır. Biz çocuğa bugünkü cemiyetin heyet-i mecmuasını [toplum yapısını] arz eder ve bunu izah seddinde mazinin heyet-i mecmuasını imdada çağırırsak tarih hiç bizim işimize yaramayacaktır. Çünkü bu takdirde müşkülü müşkül ile izaha çalışacağız. Bu vaziyette biz; bir şehri ziyarete giden seyyahın uzaktan o şehrin heyet-i umumiyesini [tamamını] görmekle iktifa etmesi vaziyetindeyiz. Bir şehirden maksat, yalnız taş binalar ve menazır-ı tabiye [doğal görünüş] ise o şehirdeki müessesat-ı ictimaiyenin [toplum kurumlarının] hiç kıymeti yoksa onu ziyaret külfetine değmeyeceği gibi cemiyet-i beşeriyeyi [insan topluluklarını] de bu tarzdaki tetkikimizin bir kıymeti olmayacak demektir. Çünkü çocuk bu muazzam işi kavrayamayacaktır. Onun dimağı bunu anlamakta her zaman izhar-ı acz edecektir [yetersizlik gösterecektir, başarısız olacaktır].
Eğer biz cemiyet-i beşeriyeyi, elan [şimdi, henüz] yaşayan, canlı ve müteharrik [hareketli] bir kuvvet mecmuası diye telakki edecek [kabul edecek] ve onu tetkike bu nokta-i nazardan başlayacaksak o hâlde çocuğu bu kuvvetlerin ve bu hareketlerin istikameti cihetinde harekete getirmemiz lâzımdır. Çocuğu aynı zamanda ve muhtelif, belki de makes [akseden] istikamette hareket eden kuvvetlerin arkasından koşturacak olursak bitap düşüreceğiz ve ona hiçbir şeyi izah edememekten mütevellit [doğan] ızdırab-ı deruni [derin ıztırap] ile çırpınıp duracağız. Binaenaleyh [dolayısıyla]: Heyet-i mecmua-ı beşeri millet enmuzeclerine [tiplerine, örneklerine] ayırarak tetkik etmek yine bir heyet-i mecmuayı tetkikten farksızdır. Böyle yapılmayıp da müessesat-ı ictimaiye birer birer tetkik edilse o müessesat ki cemiyet dediğimiz kuvvet mecmuasının hareketi istikametleridir. Çocuğu bu istikametlerde yürüterek evvela birini tetkik etsek, mesela tarz-ı maişeti alsak, bugünkü şeraitini tetkik vesilesiyle kablettarih [tarih öncesi] zamanlara kadar insek ve sonra tedricen yükselerek yine hâle avdet etsek sonra da meselâ ahlâk müessesesini alsak tetkik vesilesiyle hâlden maziye intikal ederek kablettarihe kadar nüfuz ve yine hâle avdet etsek cemiyeti çocuğa müspet bir surette tanıtmış olmaz mıyız? Bu müesseseler tetkik edildikten sonra sıra ile diğer müessesat-ı ictimaiyeyi [sosyal kurumları], silah, harp, âdat-ı din, sanat, sanayi nefise [güzel sanatlar], tarz-ı telebbüs [giyinme biçimi] gibi mevzuları tetkik zımnında [maksadıyla] beşeriyetle bu vadilerde karşı karşıya gelsek, onların hangi ihtiyaç ve hangi ızdıraplarla ne gibi hamlelerde bulunduğunu biz de adım adım takip etsek ve aynı ızdırap, aynı ihtiyacı çocukla beraber biz de hissetsek daha yoluyla, daha usulüyle bir tetkik yapmış olmaz mıyız? Ve acaba o zaman çocuk, Asuriler zamanında topun mevcudiyetini kabul etmek hatasına düşer mi?..
Bizim bu tarzda çizdiğimiz esas, tahkik ve tetkik usulüne de uygundur. Elektriği tetkik ettiğimiz zaman mevzumuzu onun hadisat ve tezahüratı teşkil eder. Bunun tekemmül ve terakkisinde filân zatın müessir olması ise ikinci derecede bir mesele olduğu gibi işte bizim mevzu bahsettiğimiz bu yeni tarzdaki tarih programında da hadisat-ı maziye, müessesat-ı ictimaiye programın birinci numerosunu teşkil edeceklerdir. Milletler ki o müessesata ayrı ayrı birer eser ilâve etmeleri lâzımdır. Bunlar programın ikinci veya üçüncü numerosunu işgal etmelidir.
Evet, bu müessesatın hiçbiri müstakil olmayabilir. Biri diğerinin ya sebep ya neticesidir. İşte biz bu münasebetlerin nispetini tayin için bu tarzı kabul ediyoruz. Maişetin [yaşayışın], ahlâk ve âdat üzerindeki tesirini ancak maişeti tetkik ettiğimiz zaman hissedilen zaruretler neticesinde anlayabiliriz. Ve bu suretle müessesatın nasıl doğduğunu, nasıl yaşadığını ve elân nasıl yaşamakta olduğunu ancak bu tarzda bir tetkikle anlayabiliriz. Eğer bugünkü tarih derslerimiz bu tarzda takip edilseydi çocuk şimendiferin ihtiraını paraya taalluk etmezdi [bağlamazdı]. Rüyet-i şerâiti [görme şartları] değiştiği zaman Amerika’yı gözüyle görmezdi. Ayasofya yapıldığı zaman Bakırköyü’nde Türk’ün mevcudiyetini kabul etmezdi.
Ispartalıları ahlâksız telakki etmezdi. Sakarya’da yeniçerilere mızrak, ok kullandırmazdı.
Bu hatalar, cemiyet-i beşeriyeyi tanıtacağız diye çocuğun dimağına bir oradan, bir buradan malumat istif etmeğe çalışmamızdan neşet eden [doğan, kaynaklanan] hatalardır. Bu hatalar hem programa hem kitaplara, hem de mektebe ait hatalardır.
Çocukların bu muvaffakiyetsizliğini görmek, vazifesine merbut [bağlı] her hocayı müteessir eder [üzer]. Tarih okumak vak’ayı sırasıyla saymak demek olmayınca, tabir-i diğerle [başka ifadeyle] tarih okutmak bir takım malumat listesi vermek olmayınca bu gibi tarihi muhakemelerde çocukların muvaffakiyetsizliği tarih tedrisatının muvaffakiyetsizliği addedilmelidir [kabul edilmelidir]. Nitekim Ayasofya’nın inşası meselesinde çocukların malumatsız olmadıkları şu suretle tebeyyün etmiştir [ortaya çıkmıştır].
Sorduğumuz o sualin cevabını çocuklar yazıp bitirdikten sonra onlara şöyle bir sual daha tevcih ettik [yönelttik]:
“Biz İstanbul’u aldığımız zaman Ayasofya var mıydı, yok muydu? Ve o zamana kadar Ayasofya yapılalı çok olmuş muydu?”
Bu sual üzerine çocuklar hem gülüyorlar hem de evvelki suale verdikleri cevabı tashih için benden müsaade istiyorlardı. Yani evvelki cevaplarının hata olduğunu bu ikinci sual ile anlamış oluyorlardı. Demek ki bunlarda malumat noksanlığı da yoktu. Evet, belki bunların masum dikkatini sualin tarzı aldatmış olabilir. Hâlbuki vazifemiz dikkatin bu gafletini izale değil midir? Acaba buna fırsat verebildik mi?
Asuriler zamanında topun mevcudiyetini kabul eden çocuk, esliha müessesesini [silah kurumunu] tarık-ı tekâmülündeki [gelişimindeki] harekâtı [hareketleri] esnasında takip ve tetkik etmediği için bu gaflete düşmüştür. Bu da malumat noksanlığından tevlit eden bir hata değildir. Çünkü o suali de şöyle bir sual ile kontrol ettik:
“Asuriler, muharebelerde ne gibi silâh kullanırlardı?” Bunun cevabını şu tarzda vermişlerdir: “Ok, mızrak, kılıç, kaleleri yıkmak için mancınık, ateş püskürtme makineleri…”
Beşinci sınıf talebeleri hükûmet ve hükümdar sualinde müttefikan muvaffak olmuşlardır. Bunun izahı güç değildir. Çocuk mektebe dâhil olduğu ve tarih okumağa başladığı günden beri tarihi bu cepheden tetkik etmiş binaenaleyh [dolayısıyla] gafleti zail olmuştur. Çocuğun bu tarzda noksan inkişafı tarihten matlup olan gayeyi inhiraf ettirmektedir. Çocuk tarihte hükûmet ve hükümdarlarla ancak diğer müesseseler kadar alâkadar olabilir.
Çocuğun; insanların ahlâkıyla meşgul olması hükümdarlarla meşgul olmasından daha mı az ehemmiyetlidir?
İşte bu nokta-ı nazardan cemiyeti çocuğa noksan ve hatta yanlış tanıtıyoruz. Onu cemiyette en son alâkadar eden müesseselerle meşgul edip de her gün çocuğun hayatına yeni bir ruh nefh eden [veren] müessesatı; meselâ mektep müessesesini, ilim müessesesini ihmal etmek mekteplerdeki tarih tedrisinden gayenin ne olduğunu sarahatle [açıkça] tayin etmemekten neşet eder [meydana gelir]. Bugünkü cemiyet, böyle gördüğümüz gibi mi başlamıştır? Ve asırlardan beri böyle mi yaşamıştır? Yoksa birçok müşterek mesai neticesinde, birçok zaruretler ve ihtiyaçlar neticesinde mi hâl-i tekemmüle vasıl olmuştur. Ve bu cereyan henüz hâl-i tevakkufta mıdır? Yeni bir takım zaruretler yeni hamleler tevlit etmekte midir?.. Bunları tetkike imkân hazırladık mı?
Ispartalılar hangi zaruretle hırsızlığı tecviz edebilmişlerdir [caiz, uygun görmüşlerdir]? Asuriler mabutlarını nasıl intikamcı, hunhar telakki edebilmişlerdir? Türkler nasıl bir ihtiyaçla demire tapmış, kurdu mukaddes tanımıştır? Bunların bu telakkileri [anlayışları] bugünkü tefekküratımıza [düşüncelerimize] uymakta mıdır? O hâlde bunlar ahlâksız, dinsiz vahşi insanlar mıdır? Bizden sonra geleceklerin bizi de böyle telakki etmeyeceklerini ne ile temin edebiliriz?
Çocuklar, bu meselelere ait cevaplarında tamamen masumdur. Çünkü onları bu meseleler üzerinde uğraştırmadık. Çocuk küçük bir filozoftur. Her gün başımızı ağrıtan “niçin”leri, felsefesini itmam [tamamlamak] için yaptığı hamlelerdir. Biz bunu tatmin edebiliyor muyuz?
Tarih işte çocuğun bu “niçin”lerine cevap verebilmelidir. Dimağının bu inkişaf [gelişme] ve elâstikiyetini [esnekliğini] temin için tarihin yapacağı bu vazifeyi diğer hiçbir ders yapamamaktadır.
Cemiyet-i beşeriyenin zaruretlerini idrak edebilen dimağlar, tarihi hamlelerden haz duyarlar. İrticâı aksülâmelleri [yansımaları] kanun-ı tabiata isyan diye telakki ederler.
Bilhassa bizim gibi böyle birçok inkılap ve tahavvüllere [değişmelere] muhtaç olan bir milletin efradında [fertlerinde] zihnin bu inkişaf ve elâstikiyeti temin edilmezse her adımımızda bir mâniaya tesadüf etmek, her tahavvülün neticesinde bizi daima gerileten aksülâmellere şahit olmak zarureti vardır. Bu vazife ilk mekteplere düşen ilk vazifedir.
Amerikalı ruhiyatçı üstadın: “Yirmi beş yaşından sonrakilerin dimağı yenilikleri kabul etmez.” demesi bizim mevzumuzla alâkadar değil midir? Binaenaleyh: Tarih tedrisini bu nokta-i nazardan görmek, programlarını kitaplarını o suretle tertip etmek, muallimlerini o suretle hazırlamak çok lâzım ve çok mühimdir.
Vakıa son programlarda bir yenilik yapılmak istendi fakat o da başka mahzurlar tevlit etti [doğurdu]:
Meselâ Türk tarihine ait olan kısımda müfredat lüzumundan fazla elastiki yapıldı. Müfredatta eski mevzuların değişmiş birer şekli kabul edildi. Milletle, milletin müessesatıyla pek az meşgul olundu. Ve bilnetice müelliflerin, tedris ile meşgul olanların elinde baziçe [oyuncak, eğlence ] oldu. Ayrı ayrı müelliflerin kitabını takip mecburiyetinde kalan çocuklar, ayrı ayrı kanaatler edindiler. Bu vahdetsiz tedris de menfaat yerine mazarrat tevlit etti. Bundan başka son programda diğer bir yenilik yapılmak istendi. O da: Hâlden başlayarak maziye doğru gitmek… Program bu vaziyette tespit edildi. Tarihte vakayi [olaylar] birbirinin netice-i tabiyesidir [doğal sonucudur]. İşte bu vakayi bir tertibe tabi tutulmadı. Bunun neticesinde her müellif kitabında kendi arzusuna göre hareket etti. Hadisat-ı tarihiye [tarihi olaylar] birbirine tedahül etti [karıştı]. Okuyan çocuklar da hangi vak’a evvel hangisi sonra olduğunu tayinde tereddüt etti. Muallimler ise hangi kitap tavsiye edildiyse onu okutmak mecburiyetinde kaldı. Onlar da bu vakayı tertip ve tasnife imkân bulamadılar. Bulamazlardı çünkü bir muallimin bu işi yapabilmesi için vakti ve nakdi müsait olması lâzımdır. Mütalaa için muallime lüzumu kadar vakit verilmemiştir. Mütalaa zamanını yaratsa bile arzu ettiği kitabı tedarik etmekte müşkülât çekmektedir. Bunun neticesinde muallim her günkü derslerine hazırlanmadan girmekte ve binaenaleyh: Çocuklar için yazılmış olan kitapta ne bulursa ya aynen kıraat ederek ders vermekte veya kitaba bakarak aynen tekrir etmektedir. Hocaların dersi kitaptan takip ettiğini gören çocuklar ise “ben de sonra kitaptan okurum” diyerek sınıfta tekrir olunan derse ehemmiyet vermemektedir. Eve gittiği zaman kitaptaki bahisleri aynen ezber etmektedir. Bu hâl, talebenin çalışkan olduğuna göredir. Hâlbuki talebe tenbel olursa kitabı da okumağa lüzum görmüyor ve bilnetice tarihten hiçbir hisse alamıyor.
Şu hâle nazaran çocukların ellerine kitap verileceğine hiç vermemek muvafıktır. Çocuklar için kitap yazılacağına muallimler için kitap yazmak en doğru bir harekettir. Bu muallimler kitabı, ilk mekteplerdeki tarih tedrisinin gayesine uygun olmalıdır. Kitap, ders ders yazılmalı ve her dersin sonunda ders hülâsaları bulunmalı. Ders nasıl verileceğine dair izahat ve vesaik bulunmalı, hocayı bu suretle çalışmaya mecbur etmelidir. Başka memleketler bunu çoktan takdir etmişler ve bu gibi hoca kitaplarını muktedir muallimlere telif ettirmişler, hocalara meccanen [ücretsiz] tevzi etmektedirler [dağıtmaktadırlar]. Bizim gibi; hocanın mesaisinden azamî istifadeye muhtaç olan milletler ise bu hatt-ı hareketi çoktan ihtiyar etmeleri lâzımdı. Maalesef elân böyle bir hareket meşhut olmamaktadır [görülmemektedir].
Muallimin şerâit-i hususiyesinin [özel şartlarının] mükemmel olduğunu, yani vakdî, nakdî müsait olduğunu kabul edelim, çalışkan olduğunda da tereddüt etmeyelim. Bu takdirde bu muallim ne yapacaktır? Talebesini tarih dersinden yükseltmek için her gün hazırlanacaktır. Nereden?.. Ya liseler için yazılmış olan kitaptan veya herhangi bir kitaptan… Bu takdirde muallim kitabın usulünü kabul edecek demektir. O kitabın takip ettiği fikri, o kitaptaki sırayı takip mecburiyetindedir. Takip etmese dersinin insicamını [akışını, gidişini] gaip etmekten korkacaktır, neticede çocuklara yüksek bir takım malumat arz edilmiş olacak ve çocuklar bundan hiçbir şey istifade etmeyecektir. İşte bugünkü tarih tedrisatının muvaffakiyetsizliğinin sırları… Ne program, ne kitap, ne de muallim hiçbir vakit çocuğun anladığı tarihi vermemektedir. Kitapların fenalığı yüzünden çocuklarımız mütalaa zevkini de duymamaktadır. İşte bu programın ve bu kitapların hatasıdır ki küçük yaştaki üçüncü sınıf talebelerini tamamen zillete sevk etmiştir.
İstanbul’un fethi kendilerine anlatıldığı zaman heyecandan el çırpan ve yerinde oturamayan bu talebeler, o zamanda benim babamın yaşamış olduğuna kail olmalarında tamamen haklıdırlar. Çünkü bu yaştaki çocuklar için mazi bir küldür, onun daha evvel ve daha sonrası yoktur. Bu ders verildiği zaman, İstanbul’un hangi tarihte fethedildiğini, şimdiye kadar elimizde kaç sene kaldığını bütün çocuklarla beraber hesap etmiş ve yuvarlak hesap olarak “500” senedir elimizde kaldı demiştik. Bunu defterlerine de kaydetmeyi unutmamışlardı. Buna rağmen, benim babamın top seslerini işitmiş olmasını kabulde tereddüt etmemiştir. Çünkü İstanbul’un fethi de, benim babam da onlar için bir mazidir. Ve hepsi kendisinden biraz geride cereyan etmiş bir hâdiseden ibarettir. Sakarya muharebesinde yeniçerilerin bulunduğunu ve ok, mızrak kullanarak muzafferen harp ettiğini çocuk kabul etmiştir. Çocuk bu hareketinde de haklıdır. Çünkü Sakarya muharebesini, İstiklâl harbini yeniçerilerin lağvı bahsinden daha evvel görmüştür. Kitabında daha evvel yazılmıştır. Çocuk için evvel görülen ve evvel okunan şey evveldir. Ders esnasında biz ne kadar birinin evvel, diğerinin sonra olduğunu söylersek söyleyelim. Bunlar çocuk için hafıza yükünden fazla bir şey değildir. Günün vakası sayılabilecek kadar bize yakın olan ve kendisi için çok yerleri muzlim [karanlık, bilinmeyen] olmayan İstiklâl Harbinde çocuk bu kadar gaflete düşerse kendisinden ve daha evvel geçen vak’ayi hakkındaki hatalarını tabii bulmak icap eder. Bakınız fotin meselesinde hataya düşmemişlerdir. El ile tutulup göz ile görülebilen bir hâdisedir, bugün bile ayakkabının şekli daima tahavvül etmektedir [değşmektedir]. Binâenaleyh: Çocuk bunu düşünmekte mâniaya tesadüf etmemiştir. Bundan başka bu çocuklar geçen sene ikinci sınıfta bulundukları zaman kendilerine kabl-et-tarih [tarih öncesi] hayat biraz anlatılmıştır. Binâenaleyh: Bugünkü hâl-i medeniyetin tedricen [yavaş yavaş] bu hâle geldiği hakkında pek mücmel [kısa ve az] bir fikirleri vardır. İşte bu cevaplarındaki hükümleri bu fikre istinat etmiştir. Bu, bize tarih tedrisinde hangi yolu ihtiyar edeceğimizi [seçeceğimizi] pekiyi tayin eder. İşte çocuk bu tarzda muhtelif müessesat-ı ictimaiyeyi [sosyal kurumları] ayrı ayrı tetkik etseydi ve her hâdiseyi daha evvelkine rabt ederek [bağlayarak] yürüseydi bugünkü zillete düşmeyecekti. Namık Kemal Bey’i Barbaros Hayreddin’e takaddüm etmesi gibi gafletlere düşmeyecekti. Kabl-et-tarih hâdisatın çocukları diğer hâdisattan daha ziyade alâkadar ettiğini tarih okutan her muallim bilir. Hâlbuki programımızda buna hiç yer verilmemiştir. Kabl-et-tarih hadisattır ki çocuğa bugünkü medeniyetin manasını izah eder. Cemiyet-i beşeriyenin hangi zaruretler neticesinde doğduğunu kabl-et-tarih hadisattan daha iyi izah edecek bir numuneye tesadüf edilemez. Vak’a çocuğa biz cemiyeti anlatacağımız zaman sanki bir takım tasavvur ve faraziyelerle izaha çalışırız. Bu, çocuk için nihayet bir faraziyedir. Tesiri ise tasavvurdan ibaret kalır.
Çocuk hayalen bugünkü medeniyetten mahrum olmamalı, eski insanlarla hemhâl olmalı, o zaman bugünkü medeniyetin manasını anlayacaktır. Muktedir ve coşkun bir muallim çocukların benliğine tamamen hâkim olur. Onları beşeriyetin bu ızdırap günlerine kadar götürür. Onlara medeniyeti katre katre [damla damla] içirerek hatve hatve [adım adım] takip eder. Ve cemiyetimizin manasını anlatmış olur.
Çocuğun etrafında her şey ona daha evvelkini evvel, daha sonrakini sonra görmeyi telkin eder. Bizzat kendisi “ben geçen sene ikinci sınıfta idim. İkinci sınıfın derslerini daha evvel gördüm. Dün bugünden daha evveldir, dünkü dersi de daha evvel okudum. Birinci ders, üçüncü dersten daha evveldir. Birinci dersi daha evvel gördüm.” diye düşünür. Tecrübesi ona bunu telkin eder. Bir gün herhangi bir sebeple çocuklara ihsas etmeden birinci dersi okutmamış olsanız da ikinci veya üçüncü derse girseniz derhal bu ikinci veya üçüncü dersin birinci ders olduğu zehabına düşmekte tereddüt etmezler. Üçüncü dersin hocası sınıfa girdiği zaman hayretlerini izhardan kendilerini men edemezler. Bu, çocuk için tabiidir. Onların yanında ne kadar saat olursa olsun birinci ders saatinin geçtiğini saatinde görse bile saatinin yanlışlığına ihtimal verir. Birinci dersin geçtiğine ihtimal vermez. Tarihten herhangi bir bahsi anlattığınız zaman o bahse takaddüm eden bahsi sehven unutmuş olsanız da ders esnasında o bahse avdet etseniz [dönseniz] bu iki bahsin ikisi de çocuk için anlaşılmamıştır. Eğer anladıklarına kanaat eder de derse devam edersek ancak kendimizi aldatmış oluruz. Meğer uzun zaman geçmeli ve o bahisler hakkında edindiği intibalar kesb-i zafiyet etmeli. O zaman bu bahis hakkında dürüst, yeni intibalar verirsek o bahis hakkında hâsıl olan teşevvüşü [karışıklığı] izale ettiğimize kanaat edebiliriz. Bu hâller, bize tarih dersinde takip edeceğimiz hatt-ı hareketi tayin eder. Bu telkinat çocuğa her şeyin bir sistem ve intizam dâhilinde yürüdüğü fikrini vermektedir. Biz bu yoldan inhiraf ettiğimiz zaman çocuğun fikriyatı alt üst olur, gördüğümüz zilletlere düşer. Evet, mazi çocuk için bir küldür. Bu külün [bütünün] bazı cüz’lerini [parçalarını] bazı hususta tetkik etmek istiyorsak o cüz’i hâldeki müşabihine [benzerine] rabt ederek [bağlayarak] tetkik zarureti vardır. Fakat hâl-i hâlde, mazi ise kendi mevkiinde kalmak şartıyla… Bu ise ancak ders verildiği zaman muallimin yapacağı bir hareket, bir manevradır. Çocuğun ruhunu istediği noktaya getirmek ve o noktada istediği fikri kabul ettirebilmek için muallim elan çocuğu benliğinden yakalamalı, bunun için de tamamen çocukla muallim hemhâl olmalı, onun insiyak [içgüdü] ve enterelerini (?) çok yakından bilmelidir. Bu sırra vakıf olduktan sonra çocuk ruhu bizim gideceğimiz yolu bize gösterir. Çocuğun hareketlerini kendi mıntıkamızın çizdiği hatlarla tahdide çalıştıkça bu muvaffakiyetsizlik devam edecek demektir.
Ali Fahreddin
İstanbul: Erkek Muallim Mektebi Tatbikat Muallimlerinden
[Tedrisat Mecmuası, Sayı:67, İstanbul, Mayıs 1341 (1925), s. 317-338]
https://www.tufs.ac.jp/common/fs/asw/tur/htu/data/HTU2197-07/index.djvu