Connect with us

Özel Günler ve Anlamları

Cumhuriyet Bayramı

Published

on

“Erdi Cumhuriyetim 101 Yaşına!”

29 Ekim 1923-29 Ekim 2024

GİRİŞ

29 Ekim 2024, Cumhuriyet’in ilan ve kabulü ile Mustafa Kemal’in ilk Cumhurbaşkanı seçilişinin 101. yıl dönümüdür.

Dünden bugüne akan ve yarınlarda var olma ülküsünü daima yaşayan ve yaşatacak “Türk Milleti“ne kutlu olsun.

Bugünlere erişen, “Türk Millî Kültürü” ile hemhal olarak hayatını sürdüren erdemli Türk vatandaşlarına kutlu olsun. “Ne Mutlu Türküm Diyene!”

Cumhuriyet”in ilan ve kabulü ile Mustafa Kemal’in ilk Cumhurbaşkanı seçilişini, 29 Teşrinievvel (Ekim) 1339 (1923) tarihli TBMM Zabıt Ceridesi‘nin 89-100. Sayfalarından [1]  okuyup anlamak ve anlatmak, değerlendirmek her Türk vatandaşının görevidir.

Bununla birlikte Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın yanında ve yakınlarında bulunarak Türk İstiklal Mücadelesini Türk İnkılabını yapan, yaşayan ve yaşatan arkadaşlarının anılarından, fikir, görüş ve yorumlarından günün anlam ve önemini bugüne aktarmak; kamuoyunun bilinçlenmesine katkıda bulunmak vicdanî ve millî bir görevdir.

Aşağıda, Siirt Mebusu Mahmut [SOYDAN]’ın  “Hâkimiyet-i Milliye, 29 Teşrinievvel (Ekim) 1925, No: 1565, s. 1, sütun: 1-4”te yayımlanan “Cumhuriyet Bayramı” [2] başlıklı makalesi Osmanlı Türkçesinden çevrim yazı olarak sunulmuştur.

Görseller, metni açıklayıcı, tamamlayıcı ve destekleyici unsur olarak araştırmacı tarafından düzenlenmiştir.

***

Memleketimizde birbirini takip eden muvaffakiyetli [başarılı] inkılap hareketlerinin feyizlerini, nimetlerini gördükçe bütün bu iyi şeyleri doğuran “Cumhuriyet”i vecd ve heyecanla tebcil etmemek [yüceltmemek]  kabil değildir. İki sene evvel [29 Ekim 1923]  bugün [29 Ekim 1925] idi ki milletin tükenmeyen fedakârlığından, sarsılmayan azminden vücut bulan yeni Türk devleti; dünyanın en mükemmel ve mütekâmil bir şekl-i idaresi olan cumhuriyeti-Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na birkaç madde ilavesi suretiyle-kabul etmişti. Birkaç madde-i kanuniye ile tespit olunan bu büyük karar; hakikatte Türk tarihinin mühim bir dönüm noktasını teşkil edecek, Türk siyasi ve içtimai [toplum, sosyal] hayatının inkişafına [gelişmesine] mesut bir başlangıç olacaktı. Filhakika [hakikaten] bir milletin hayatında bir lahza [an] bile ifade etmeyen iki sene gibi kısa bir müddet içinde tahakkuk ettirdiğimiz [gerçekleştirdiğimiz]  büyük inkılaplar; o karardaki isabeti en beliğ bir katiyetle ispat etmiştir.

O zaman Türk milletinin cumhuriyet usulüyle ülfet edemeyeceğini [kaynaşamayacağını] iddia eden bedhahlar [her işin fenalığını isteyenler]; milletimizin fıtratından, kabiliyetinden büsbütün gafil olanlardır.

Hakikatte Türk milletine en ziyade uygun olan şekl-i idare cumhuriyetten başka bir şey değildir. Çünkü cumhuriyet bütün şümulüyle faziletin bir ifadesidir. 

Bazı hakikatler vardır ki onları mütemadiyen [sürekli] tekrar etmek; adalete, hakkaniyete hürmeti ifade eder. Bu cümleden olarak tekrara mecburuz ki Türk milleti fıtraten emirber millettir; fakat tabi olduğu akideler asırlarca onu esir menzelesinden kurtaramamıştır. Türk milleti bütün tarihinde bir tarafta sultanların diğer taraftan taassubun aciz bir aleti halinde yaşadı. Hâlbuki esaret; Türk seciyesinin asla ülfet edemeyeceği bir halettir [durumdur]. Türk bu nevi esareti dinin icabından saydığı için tahammül gösterdi; hayat-ı tarihiyesinde hemen daima başkaları için döğüştü, başkalarının hırs ve emellerini tatmin için uğraştı.

Türkiye halkı kendisine mukadder [takdir edilmiş] olan şekl-i idarenin sultanından ibaret olduğuna asırlarca inanmış, hilafetle imtizaç eden [uyuşan] bu sultanın kudsiyetine bile kani olmuştu. Çünkü ulemay-ı din tarafından kendisine yapılan telkinat [öğretmeler] tamamen bu merkezde idi. Maalesef vicdanlar üzerinde mütemadi [sürekli] bir tazyik yapan bu telkinat Türk milletini bir asır kadar terakki [ilerleme] yolundan alıkoymuştur. Bu tehir [erteleme] ne suretle telafi edilecekti; herhalde Türkiye’nin ufuklarında hakikat güneşinin evvel [önce] ve ahir [sonra]   doğacağına şüphe yoktu. Halkın; muhitinden, hadisattan ibret alarak uyanacağı muhakkaktı. Nihayet Harb-i Umumiyi’yi takip eden mütareke devrinde, birçok elim tecrübelerden, feci ızdıraplardan sonra Türk milleti, hakikati olduğu gibi görmeye muvaffak oldu.

Harb-i Umumi’den mağlup olarak çıkan Türkiye; düşmanlarının her nevi [çeşit, tür] tasallutlarına [sataşmalarına] hedef oluyordu. Türk vatanı taraf taraf işgal olunuyor; Türk’ün her nevi mukaddesatı galip ve insafsız düşmanlar tarafından tahkirane [hakaretlere, hor ve küçük görmelere]  hedef oluyordu. Türk; etrafına bakındı, istimdat edecek, [yardım istenecek]  istinat edecek [dayanacak] bir kuvvet aradı. Asırlardan beri kudsiyetine inandığı makam-ı saltanat ve hilafete teveccüh etti [yöneldi]  Milletin derin ızdıraplarına, feci talihine karşı en ziyade bihis [duyarsız]  ve lakayt [kayıtsız] kalan bizzat sultan ve sarayı idi.

Hilafet ve saltanat makamını işgal eden zat; adâmızın [düşmanımızın]  gayr-i insani ve medeni tecavüzlerine karşı tamamen gözlerini kapamış, yalnız tahtını, ailesini, huzur ve hayatını temin edecek tedabir [tedbirler] ile meşgul oluyordu. Türk milleti; asırlarca taabbüt [kulluk] ettiği sultan ve halifenin, nefsini ve rahatını kurtarmak için bütün Türk vatanını bir kurbanlık koyun gibi ecnebi devletlere peşkeş ettiğine şahit oldu. Tahammülün hududu aşılmıştı. Nihayet millet ya istiklal! ya ölüm! kararıyla mücadele meydanına atıldı.

İşte bugünkü Türk devleti, Türk cumhuriyeti bu mukaddes hamlenin tabi bir zadesidir [sonucudur].

Türk milletinin en büyük zaferi; bütün bir husumet cihanının mukavemetine [karşı koymasına] rağmen istiklalini kazanmasından ibaret değildir, en büyük zafer; şimdiye kadar milleti hayat ve terakki yolunda alıkoyan, en mukaddes mesai ve itila [yükselme] hamlelerini kıran bütün kayıtları söküp atmasıdır. Bundan böyle ilerlemek için yolumuzda hiçbir mani yoktur ve hemen kaydedelim ki süratle ilerlemek, tevakkufsuz [durmaksızın], aramsız [beklemeksizin] mütemadiyen [sürekli]  koşmak mecburiyetindeyiz. Garp milletleriyle aramızda bir asırlık mesafe-i terakki [yükselme, ilerleme mesafesi] vardır. Bugünkü inkılap hareketlerini, onlar bir asır evvel tahakkuk ettirmiş [gerçekleştirmiş] bulunuyorlar.

İstiklal ve hürriyetin nimetlerinden müstefit [faydalanan] olarak yaşamak azminde isek hayattaki rakiplerimizle omuz omuza yürüyecek bir seviyeye irtika etmeliyiz [yükselmeliyiz]. Buna muvaffak olmak için kâfi derecede bir zekâmız, lüzumu kadar bir istidadımız vardır. Ancak istiklal mücadelesinde olduğu gibi bu mesai cidalinde [mücadelesinde] de sarsılmayan bir azim ile tecehhüz etmek [hazırlanmak, hazır bulunmak]  lazımdır. Şüphe yok, milli tarihimizin en müsait, en fırsat bahş bir devrini yaşıyoruz, teceddüt [yenilik], inkılap ve say [çalışma] ve iktisat sahasındaki noksanlarımızı telafi için talihin bahş ettiği bu müstesna fırsattan istifade etmek zarurudir. Artık milletin kabiliyetsizliğinden, teceddüt [yenilik] harekâtına aleyhdarlığından bahsetmek efsaneden başka bir şey değildir. Esasen Türk tarihinde zaman zaman inkılaba karşı yapılan kıyamlarda [ayaklanmalarda]  asil milletin hiçbir dahli olmadığı sabit olmuştur. Bütün o ihtilaller; memleketteki hâkimiyet ve tahakkümlerini idame [sürdürmek] için mutlakıyet ve saltanat idaresinin devamını iltizam eden [isteyen] mürtecilerin eser-i tertibidir. Bu mübarek günde tesit ettiğimiz [kutladığımız]  cumhuriyet; bütün bu fesat tertiplerine nihayet vermiştir. Artık bu memlekette hâkimiyet-i şahsiyeden [şahsi egemenlikten],   saltanat-ı ferdiyeden [ferdi saltanattan],  bilhassa zümrelerin tahakkümünden [zorbalığından] bahsolunamaz [söz edilemez]. Memleketin mukadderatına hâkim-i mutlak; yalnız ve yalnız milletin kendisidir. Artık Türk milleti kabul ettiği şekl-i hükûmetle, yaptığı inkılaplarla teceddüde doğru aldığı istikametle elhasıl malik olduğu maddi ve manevi kuvvetle medeni devletlerin arasındaki şerefli mevkiini bulmuş demektir. Yalnız unutulmaması lazım gelen bir cihet vardır ki o da iyi bir şeyi kazanmak kadar onu muhafaza etmenin ehemmiyet [önem]  ve müşkülatıdır [güçlükleridir]. Bu itibarla cumhuriyet ve inkılap esaslarına karşı son derecede hassas olmak, Türk vatanının hayatını idame edecek olan bu müstahsin [takviye edici]  esasları evham derecesinde bir kıskançlıkla korumak her vatandaş için vatani bir vazifedir. Hükûmetimizin dâhili ve harici siyasetinde aldığı istikamet, matlup olan [istenilen] dikkat ve hassasiyete her cihetle tevafuk ediyor [uyuyor]. Türk milletinin hayat-ı mefkûresi, öz yurdu dâhilinde sulh ve teceddüt [yenilik] mesaisi içinde inkişaf etmekten [gelişmekten] ibarettir. Dâhilen takip olunan ve mesut neticeleri bugün her tarafta mahsus olan (Takrir-i Sükûn Siyaseti), Türkiye’yi bu hedefe götürecek en doğru bir yoldur.

Türkiye’nin iktisadi ve idari sahada o kadar muhtaç olduğu ıslahatı, bilhassa-teessürle [üzüntüyle] söylemek lazımdır-hâlâ Kurun-ı Vustai [Orta Çağvari] bir hayat yaşayan şark vilayetlerimizin bazı aksamını hiç olmazsa garp eyaletlerimizin mertebesine çıkarmak içi bundan başka takip edilecek bir selamet yolu yoktur. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ve onu temsil eden hükûmetin bu ıslahat ameliyesinde [düzenleme işlerinde]  nihayetsiz müşkülata [güçlüklere] maruz kalacağı [uğrayacağı] muhakkaktır. Dâhilden ve hariçten gelecek bu müşkülatı iftiham [anlamak, kavramak] için ilahi bir sabır, çelikten bir kalp lazımdır.

Hakiki vatanperverlik; her ferdin bu mesaide hükûmete müzaheretini, muavenetini emreder.

Biz burada yalnız kavanin-i mevzuatın emrettiği muaveneti [yardımı] murat etmiyoruz. Mevzu bahis olan müzaheret [yardım etme, koruma] daha ziyade manevidir. Çünkü efkâr-ı umumiyeye, vatandaşlarının manevi itimat ve müzaheretine istinat edebilen [dayanabilen]  bir hükûmet; buhranlı demlerde en büyük müşküllere mukabele [karşılık] için nefsinde yüksek bir kudret hisseder.

Tekrar etmekte faide vardır: Hedefe varmak için kat edilecek mesafe uzundur, iktiham olunacak [karşı durulacak, saldırılacak] müşkülat çoktur. Ancak cumhuriyetin feyizlerine, cumhuriyetin kuvvetine de nihayet yoktur. Bu saatte Türkiye’nin her tarafında Türk’ün en mukaddes bayramı hararetle tesit olunurken [kutlanırken] onun aziz halaskarını [kurtarıcısını], büyük Reisicumhurunu minnet ve heyecanla yâd etmek de vicdani bir vazifedir. Bu vesile ile asil Türk milletine selamet ve onun muhterem hadimlerine [hizmet edenlerine] muvaffakiyet [başarılar] temenni ediyoruz. [2]

Siirt Mebusu Mahmut [SOYDAN] [3]   

DİPNOTLAR

[1] T. B. M. M. Zabıt Ceridesi, 29 Teşrinievvel 1339 [29 Ekim 1923] Pazartesi, Devre: II, Cilt: 8, İçtima Senesi: 1, s. 89-100

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d02/c003/tbmm02003043.pdf

[2] Hâkimiyet-i Milliye, 29 Teşrinievvel 1925, No: 1565, s. 1, sütun: 1-4

https://dspace.ankara.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12575/67484/0202.pdf?sequence=202&isAllowed=y

[3] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/mahmut-soydan-1883-1936/

Mustafa Kemal Atatürk

10 Kasım’da Atatürk’ü Anmak ve Anlamak

Published

on

Özet

Bu makale, 10 Kasım’ın tarihi anlamını yalnızca bir anma günü olarak değil, aynı zamanda Atatürk’ün fikri mirasını yeniden yorumlama fırsatı olarak ele almaktadır. Atatürk’ü anmak, onu tarihi bir figür olarak yüceltmekten öte, çağdaş bir düşünce sisteminin sürekliliğini koruma çabasıdır. Bu bağlamda makale, anmanın tören boyutu ile anlamanın entelektüel boyutunu bütünleştirerek, 10 Kasım’ı bir toplum bilinci pratiği olarak analiz etmektedir.

Anahtar Kelimeler: Atatürk, 10 Kasım, Anma Kültürü, Cumhuriyet Düşüncesi, Modernleşme, Eleştirel Tarih.

Giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nde 10 Kasım, yalnızca Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü değil; aynı zamanda, bir milletin kendisini yeniden tanıma ve tarih bilincini tazeleme günüdür. 1938’den itibaren her yıl tekrarlanan bu tören, bir yas ifadesinden ziyade, modern Türk kimliğinin sürekliliğini koruma iradesinin sembolü hâline gelmiştir.

Atatürk’ü anmak, onun bıraktığı mirasın hem tarihi hem de fikri boyutlarını hatırlamaktır. Ancak onu anlamak, bu mirasın felsefi ve sosyal temellerini çağın şartlarına uyarlayabilmektir.

1. Atatürk’ü Anmak: Orta Hafızada Bir Tören

Anma olgusu, sosyal hafızanın yeniden üretim biçimlerinden biridir. 10 Kasım sabahı 09.05’te bütün ülkenin aynı anda susması, yalnızca bir “yitiriş” anını değil, bir “yeniden diriliş” bilincini temsil eder. Bu sessizlik, bireysel bir yas değil, ortak bir anlamlandırma dönemidir.

Ortak bellek teorisine göre, bir toplum, geçmişini yeniden kurgularken aslında kendisini inşa eder. Bu bağlamda 10 Kasım törenleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik inşasında önemli bir “zaman ve mekân sabitesi” görevini yapmıştır.

Bu tören, bireylerin şahsi duygularını sosyal bir çerçeveye yerleştirir. Özellikle okullarda, kamu kurumlarında ve meydanlarda yapılan törenler, genç kuşaklara Cumhuriyet’in değerlerinin aktarıldığı sembolik mekânlardır. Dolayısıyla 10 Kasım, sadece geçmişi hatırlama değil, aynı zamanda “geleceğe ait bir kimliği” gösterme ve sürdürme eylemidir.

2. Atatürk’ü Anlamak: Fikri Mirasın Yeniden Yorumu

Atatürk’ü anlamak, yalnızca tarihi olayları bilmek değil, bu olayların ardındaki fikri sistemi kavramaktır. O, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireylerden oluşan bir toplum ideali ortaya koymuştur. [1]

Bu ideal, dogmalardan arınmış bir akılcılığı ve bilime dayalı bir ilerleme anlayışını temel almaktadır. “Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” sözü, Atatürk’ün fikri mirasının özüdür.

Atatürk’ün inkılapları –özellikle eğitim, hukuk ve kadın hakları alanlarındaki dönüşümler– birer modernleşme adımı olmanın ötesinde, insanı merkeze alan bir özgürlük anlayışının yansımaslarıdır. Bu inkılaplar, “rasyonelleşme dönemi”nin Türkiye’deki göstergeleridir.

3. Vaka Analizi: 10 Kasım 1938 ve Sosyal Tepki

Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefatı, yalnızca bir devlet adamının ölümü değil,  millî bir sarsıntı olarak yaşanmıştır. Ancak bu sarsıntı, kısa sürede “millî direniş bilinci”ne dönüşmüştür.

Arşiv belgelerine göre, İstanbul’da cenaze gününde sokağa çıkan yüzbinler, kendi inisiyatifleriyle yas tutma biçimleri geliştirmiştir. [2] Bu durum, anma kültürünün halk tarafından özümsendiğini göstermektedir.

1938 sonrasında 10 Kasım törenleri, devletin resmi tören çizgisinden taşarak, bireysel ve sivil hafızanın ortak alanına dönüşmüştür. Özellikle 1950 sonrası dönemde, anma biçimlerinin çeşitlendiği ve duygusal yoğunluğun kuşaklar arası aktarımında kültürel bir süreklilik sağladığı gözlemlenmiştir.

4. Eleştirel Tarih Bakış Açısıyla 10 Kasım’ın Dönüşümü

Eleştirel tarih yöntemi, geçmişi kutsallaştırmadan, onun bugüne etkilerini çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, 10 Kasım anmaları yalnızca “nostaljik bir bağlılık” değil, tarih bilinci üretiminin bir aracıdır.

Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, 10 Kasım’ın genç kuşaklar nezdinde duygusal bir etkiden ziyade sembolik bir törene dönüştüğünü ortaya koymuştur. [3] Ancak bu durum, anmanın anlamını yitirdiği anlamına gelmez; aksine, yeni kuşakların Atatürk’ü kendi çağlarının diliyle yeniden yorumlama çabası olarak görülebilir.

Dolayısıyla Atatürk’ü “anlamak”, onu tekrarlamak değil, onun yöntemini sürdürmektir: eleştirel düşünmek, sorgulamak ve daima ileriyi hedeflemek.

Sonuç

10 Kasım, yalnızca bir anma günü değil,  millî bilincin yenilenme anıdır. Atatürk’ü anmak, geçmişe duyulan saygıdır; ama onu anlamak, geleceğe duyulan sorumluluktur.
Bu sebeple her 10 Kasım, Türk milletinin “düşünen ve ilerleyen insan” idealini yeniden hatırladığı bir zaman eşiğidir.

Atatürk’ün mirası, bir kişi kültü değil; bir düşünce kültürüdür. Bu kültür, her kuşakta yeniden doğar, çünkü 10 Kasım’ın sessizliğinde bir milletin sesi saklıdır.

DİPNOTLAR

  1. Atatürk, Nutuk, Cilt II Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1969, s. 894.
  2. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri, Dolmabahçe Defterleri, 1938 Kasım Dosyası, Belge No: 27.
  3. Ayşe Kuruoğlu, “10 Kasım Anma Kültürünün Kuşaklar Arası Dönüşümü” Toplum ve Tarih 412 (2019), s. 67–89.

Continue Reading

Özel Günler ve Anlamları

26 Eylül Türk Dil Bayramı: Tarihî Arka Planı, Atatürk’ün Dil Politikaları ve Günümüze Yansımaları

Published

on

Giriş

26 Eylül, Türk Dil Bayramı olarak Türkiye’de her yıl kutlanan önemli bir kültürel tarihtir. Kökenini 1932 yılında toplanan Birinci Türk Dil Kurultayı’ndan alan bu gün, Türk Dil Kurumu’nun kuruluşuna işaret etmekte ve Cumhuriyet’in kültür politikaları arasında dil inkılabının oynadığı merkezi rolü simgelemektedir.

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında dil, modernleşme ve millet-devlet inşasının merkezî unsurlarından biri olarak değerlendirilmiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen dil inkılabı, yalnızca alfabe değişikliğiyle sınırlı kalmamış, Türkçenin yabancı unsurlardan arındırılması ve halkın konuştuğu dil ile yazı dili arasındaki mesafenin kapatılması hedeflenmiştir. 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan Birinci Türk Dil Kurultayı, bu dönemin başlangıç noktası olmuş ve 26 Eylül tarihinin Türk Dil Bayramı olarak kutlanmasına zemin hazırlamıştır.

1. Birinci Türk Dil Kurultayı ve TDK’nın Kuruluşu

26 Eylül 1932’de başlayan Birinci Türk Dil Kurultayı, Cumhuriyet’in dil politikalarında kurumsallaşmanın ilk adımıdır. Kurultayın ardından Türk Dili Tetkik Cemiyeti (bugünkü TDK) kurulmuş ve Türkçenin söz varlığının zenginleştirilmesi, bilim dili hâline getirilmesi yönünde çalışmalar başlamıştır.

2. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Dil Anlayışı

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin bağımsızlığını korumasında olduğu gibi kültürel varlığını sürdürmesinde de dilin belirleyici bir unsur olduğunu vurgulamıştır. Onun Sadri Maksudi Arsal’ın “Türk Dili İçin” (Ankara 1930, s. 3) adlı eserinin başına 2 Eylül 1930 tarihinde el yazısıyla kaleme aldığı şu satırlar, bu anlayışı en özlü şekilde yansıtmaktadır:

Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin… Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Bu ifadeler, Atatürk’ün Türkçeyi sadece bir iletişim aracı olarak değil, aynı zamanda millî bilincin ve milli bağımsızlığın en temel dayanağı olarak gördüğünü göstermektedir.

3. Günümüzde Türk Dil Bayramı’nın Yansımaları

Günümüzde 26 Eylül, üniversitelerde, okullarda ve kültürel kurumlarda çeşitli etkinliklerle kutlanmaktadır. TDK her yıl bildiriler yayımlamakta, gençler arasında Türkçe’nin doğru ve güzel kullanımını teşvik eden projeler yürütmektedir. Ancak yabancı dillerin artan etkisi ve dijital kültürün getirdiği yozlaşma, Türk Dil Bayramı’nın amaçlarını ve beklentilerini daha da anlamlı kılmaktadır.

Sonuç

26 Eylül Türk Dil Bayramı, Cumhuriyet’in dil inkılabı mirasını simgeleyen ve Türkçenin gelişimi için toplum farkındalığı oluşturan önemli bir tarihtir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dil anlayışı, modern millet-devlet inşasının temel taşlarından biri olarak bugün de geçerliliğini korumaktadır. Günümüzde yapılması gereken, bu mirası yalnızca anmak değil; Türkçeyi bilim, sanat, kültür ve teknoloji dili olarak daha da güçlendirmektir.

Continue Reading

Türk İstiklâl Mücadelesi

SEVRES (SEVR) ANTLAŞMASI (10 AĞUSTOS 1920)

Published

on

Sevr Antlaşması 433 maddelik ve 150 büyük sayfalık bir vesikadır. Ekler, haritalar ve diğer belgeler bunun dışındadır.

Bu antlaşma ile Orta Doğu haritası adeta yeniden çizilerek paylaşılmaktaydı. Antlaşmanın maddeleri oldukça ağırdır ve Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırmak için hazırlanmıştır.

İstanbul ve civarından oluşan küçük bir bölge ile Orta Anadolu’nun küçük bir kısmı Kastamonu kıyılarına kadar Türklere bırakılıyordu. Rumeli ve Boğazlar İtilâf Devletleri’nin işgaline bırakılmakla birlikte Boğazların trafiğe açık olması ve karma bir komisyon tarafından yöneltilmesi kararlaştırılmıştır. Doğu Anadolu’da ise Kürdistan ve Ermenistan devleti kuruluyordu. Bu devletlerin sınırlarını ABD çizecek ve Ermenistan 20 yıl ABD mandası altında bulunacaktı. Arabistan Osmanlı Devleti’nden ayrılacak ve müttefiklerin isteklerine terk edilecekti. Müttefikler tarafından daha önce işgal edilen yerler, Fransa, İtalya ve İngiltere’de kalıyordu. Azınlıklar, Osmanlı Devleti’nde eşit haklara sahip olacak ve Meclis’te temsil edileceklerdi. Kapitülasyonlar yürürlükte kalıyordu. Devletin askerî ve maddî işleri kontrol altına alınıyordu. Sadece iç güvenliği sağlamak üzere 50.000 kişilik askeri güç dışında silahlı kuvveti olmayacaktı. Liman ve demir yolları uluslararası bir komisyona bırakılıyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti savaş tazminatı ödeyecekti. Kendi aralarında paylaşamadıklarından İstanbul Osmanlı Devleti’nde kalacaktı. İzmir’in yönetimi Yunanlılara bırakılmıştır. Bunlara ek olarak da savaşa girmiş ve idarî kademelerde bulunmuş Türk vatandaşları savaş suçlusu olarak yargılanacaktı.

Sultan Vahideddin’in başkanlığında 22 Temmuz 1920’de toplanan Şûra-yı Saltanat “zayıf bir mevcudiyeti, mahva tercih” ederek Sevr Antlaşması’nın onaylanmasına karar vermiştir.

Sevr’in Osmanlı Devleti tarafından imzalanması üzerine, Kazım Karabekir Paşa, Meclis Başkanlığı’na 16 Ağustos 1920 tarihli gönderdiği bir telgrafta Sevr’i imzalayanların “vatan haini” ilan edilmesini teklif etmiştir. Bu öneri mecliste görüşülerek 19 Ağustos 1920 tarihinde kabul edilmiş ve anlaşmaya imza atan Hadi Paşa, Rıza Tevfik Bey, Reşat Halis ve kırk iki kişinin daha vatan haini olduğu ilan edilmiştir. [1]

***

Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir Paşanın, İstanbul’da inikat eden Şûrayı Saltanatta Sevr Muahedesinin imza edilmesine karar verenlerle muahedeyi imza edenlerin hiyaneti vataniye ile ittiham olunmalarına dair telgrafı.

REİS — Kâzım Karabekir Paşadan mevrut bir telgraf var okunacak.

Erzurum;

Ankara’da Meclisi Milli Riyasetine

Vatansız, vicdansız üç serserinin, yine kendileri gibi millet ve vatanla alakası olmayan bir kaç kişi namına sulh muahedesini imza ettiklerini ajansta gördük. Mücadelei milliyemizde daha büyük bir azim ve imanla devamı tekiden ahdettiğimizi arz eylerim. İstanbul’da teşekkülünü evvelce duyduğumuz Şûrayı Saltanatta Türkiye’nin hayatı mevcudiyetini söndüren bu zalim muahedenin imza edilmesine karar ve rey veren esamileri malum eşhasın ve muahedenameye vazı imza edenlerin ihaneti vataniye ile ittiham olunmasını ve haklarında hükmü gıyabi verilmesini bu vatansızların isimlerinin her yerde lanetle yâd edilmesinin ilan ve tamim olunmasını arz ve teklif eylerim.

 17 Ağustos 1336 [1920]

Şark Cephesi Kumandanı

Kâzım Karabekir

REİS — Kâzım Paşanın bu teklifini tensip buyuruyor musunuz? (Hay hay) tensip buyuranlar ellerini kaldırsın. Tensip edildi efendim. [2]

***

30.10.1338 [1922] Pazartesi günkü Meclis toplantısında Sadrazam Tevfik imzasıyla gelen telgraflar okunmuştur. Bu bölümde öncelikle Sadrazam Tevfik imzasıyla gelen telgraflar üzerine Osmanlı Devleti’nin mukadderatı ve hilafet meselesi hakkında açılan müzakerede Sadrazam Tevfik Beyin telgrafı okunmuştu. Telgrafta Tevfik Paşa, Bab-ı Âli ile Büyük Millet Meclisi arasında bir ikiliğin olmadığını ve Sevr Muahedesi konusunda Büyük Millet Meclisi ile müzakereye hazır olduklarını ifade etmiştir. Müzakerede söz alan Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey, Sevr Muahedesini imzalayanların Bab-ı Âli olduğunu Millet Meclisinin ise bu belgeyi kabul etmediğini söyleyerek Bab-ı Âli ile Büyük Millet Meclisi arasında ikilik olduğunu dile getirmiştir. [3]

Müfit Efendi (Kırşehir), Sevr Muahedesi ile milletin hâkimiyetinin ve istiklâlinin mahvedildiğini belirtmekte, ardından konuşan Dâhiliye Vekili Ali Fethi Bey, Bab-ı Âlinin Türk milletini ebediyen esarete mahkûm eden Sevr Ahitnamesini kabul ettiği üzerinde durmakta, Tunalı Hilmi Bey (Bolu), Padişahı, Sevr Antlaşmasına boyun eğdiği için “taçlı hain” olarak nitelemektedir.[4]

***

Sevr Antlaşmasının birinci yıldönümü münasebetiyle dönemi yaşamış bir kişinin, kişinin yaşadığı topluluk ve toplumun bakış açısını yansıtan [Hâkimiyet-i Milliye, 11 Ağustos 1921, No: 261, s.1,sütun: 1-2] künyesinde Osmanlı Türkçesi ile yayımlanan “BİR SENE-İ DEVRİYE” başlıklı çeviri yazı olarak aşağıda sunulmuştur.

BİR SENE-İ DEVRİYE [YILDÖNÜMÜ]

Kablettarihin [tarih öncesinin] vahşi adamları birbirini parçalamak istedikleri zaman, kastlarını doğrudan doğruya ve dürüst bir hareketle icra ederler, zulme hak süsü vermek riyakârlığına tenezzül etmezlerdi. Hâlbuki dün sene-i devriyesini geçirdiğimiz “Sevr” muahedesini hazırlayanlar, dört harp senesinde hak ve adalet münadiliğiyle cihanın başını ağrıttılar. Nihayet hak ve adaletin Anadolu’ya taalluk edenini gördüler: Sevr muahedesi milyonca Türk’e karşı düşünülmüş bir suikast programından başka nedir?

Cinayet açık bir iştir: Mutemet [güvenilir kimse] kastını hazırlar. Sonra hücum eder, öldürür.  Loyd Corc ve refikası yirmi milyon masumun katl ve imhasını açıkça söyleselerdi belki daha dürüst olurdu. Hâlbuki hem kastettiler hem de kastlarını cihan sulhu, medeniyet, adalet vesaire gibi kelimelerle süslemek istediler. Fakat cinayet, fena olmak için mutlaka bir anda ve bir silahla olmak lazım gelir. Bir milleti “Sevr” denilen hükm-i idam ile ortadan kaldırmak da bir cinayettir. Sonu ölüme kendinden sonra katl ve idamın çelik bir hançer veya altun bir kalem ile irtikâbı birbirinden çok faklı şeyler değildir. Hele bunu bu memleketi temsil etmeyen ve damarlarını harisane bir surette emmek iştihasından başka bir his beslemeyen birkaç hain ele imzalattırmak bundan daha az bir cinayet olamaz.

Bir sene evvel İstanbul’dan gönderilen ve milletle alakası olmayan birkaç kişinin imzaladığı bu ölüm senedine Anadolu’nun on milyon Türkü belki imanına güvenerek elinin tersini urdu. Türk milletini yeşil masa başında ve cigara dumanları arasında boğmağa karar veren efendileri kastlarını yürütemediler: Loyd Corc ve arkadaşlarının ve Avrupa sermayedarlarının keyfi, arzusu ve menfaati için milyonlarca insana ölüm kabul ettirmenin imkânı yoktu.

Medeniyetin sahte hâkimleri, niyetlerini başaracak fedakârlığı göstermeğe de kadir değildiler; İstanbul’dan gönderilen birkaç vatansızın imzası meseleyi hal edemezdi, bu idamı bilfiil infaz edemezlerdi. Anadolu Türkünü öldürecek ücretli bir cellat lazımdı. Anadolu hesabına ücret vaat etmek suretiyle bu celladı buldular: Yunanistan bir senedir bu hizmeti görüyor.

Fakat Avrupa’nın Anadolu’ya memur ettiği vahşi cellat, maksadına eremedi. Türk milletinin iki senedir gösterdiği harikulade mukavemet,  şarka gelen bu deni celladın satırını inşallah kendi kafasında paralayacaktır.

Sevr muahedesini kabul etmek, dörtler meclisinin kurduğu zulüm sehpasına kendi kendimizi asmak, idam ipini boynumuza kendi elimizle geçirmek ve çekmek demekti. “Sevr” muahedesini kabul etseydik bugün Anadolu’da meşgul olmadık toprak, esir olmadık millet kalmayacaktı; Avrupa medenileri bir sülük gibi sırtımıza yapışarak, köylümüzün alın teriyle kazandığı emekleri, Londra, Paris, Roma ve Atina daha zengin ve daha müreffeh olacak, servetini kollarıyla kazanan bu halk, açlıktan, uşaklıktan benzi sola sola ve ram [sürü] olup çökecekti.

Fakat bu milletin ne Avrupalılara uşak olmağa, ne de Avrupa ihtirası için ölmeğe niyeti yoktu. Sevr teklifi, tarihi ve yüksek izzet-i nefse pek giran oldu [dokundu, ağır geldi]. Yorgun ve mecruh olmağla [yaralı olmakla] berber vakurane doğruldu ve kendisine sulh muahedesi diye uzatılan hakaretnameyi okumaya bile tenezzül etmeden, tarihini, şeref ve istiklalini müdafaaya koyuldu.

Bu müdafaa sayesindedir ki Türk milleti iki senedir ölüm savletini [hücumunu] tevkif ediyor [durduruyor]. Hiç şüphe yok ki bu savleti bir gün kıracak, perişan edecek ve beşeriyet tarihinden hiçbir zaman silinemeyen büyük ve mukaddes istiklalini ebediyetle devam edecektir.

Allah ve hak bizimledir.

DİPNOTLAR

 [1] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/sevres-sevr-antlasmasi-10-agustos-1920/

[2] T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 19.8.1336 (1920), Devre: I, Cilt: 3, İçtima Senesi: I, s. 333

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c003/tbmm01003053.pdf

[3] T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 30.10.1338 (1922), Devre: I, Cilt: 24, İçtima Senesi: 3, s. 270-276

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf

[4] T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 30.10.1338 (1922), Devre: I, Cilt: 24, İçtima Senesi: 3, s. 283-288

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf

[5] Hâkimiyet-i Milliye, 11 Ağustos 1921, No: 261, s.1,sütun: 1-3

Continue Reading

En Çok Okunanlar