Türk İstiklâl Mücadelesi
TÜRK İSTİKLAL MÜCADELESİNDE KAĞNI KOLLARI (İnebolu-Kastamonu Hattı)
Published
9 ay agoon
By
drkemalkocak
Giriş
Millî Mücadele, Türk’ün fert ve millet olarak gösterdiği büyük fedakârlıklarıyla tarihe mal olmuş bir dönemin adıdır. Bu dönem, birçok tarihi vaka, tartışma ve konuyu içermektedir. Bu dönem, ferdi bulunduğu ortam içinde bir seçim yapmaya/taraf belirlemeye mecbur kılmıştır. Birinci tercih, Emperyalizmin temsilcileri işgalci İtilaf Devletleri ve işbirlikçi İstanbul Hükumeti emrinde/tarafında (sözde) hâkimiyetini ve istiklâlini devam ettirecek bir konum belirlemekti. İkinci tercih ise Mustafa Kemal önderliğinde çoban ateşi yakılan Türk İstiklal Mücadelesi uğrunda Kuvay-ı Millîye yanında ve bünyesinde Türk Milliyetçileri [1] ile birlikte “Ya İstiklâl Ya Ölüm” diyerek asi olmak veya ölmeyi göze almaktı.
Enver Behnan ŞAPOLYO [2], genç yaşında bu iki seçenek arasında tercihini Kuvay-ı Millîye’den yana kullanmıştır. Kuvay-ı Millîyecilere katılarak Istıranca bölgesinde Yunan kuvvetlerine karşı askeri vazife üstlenmiştir. Bir müddet sonra İstanbul’dan Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele’ye katılmak ister. Mim Mim (Millî Mücadele) Grubu’nun yardımıyla İnebolu’ya geçer. İnebolu-Kastamonu hattında, cepheye cephane ve erzak taşıyan Kağnı Kolları’nda komutanlık vazifesiyle “Türk İstiklâl Mücadelesi”nde hizmet eder. Bu zaman aralığında yaşadıklarını eserlerinde işleyerek bir dönemin siyasî ve askerî yapılarının durumunu, bir fert olarak kendi düşünce ve ruh halini, Anadolu’daki fertlerin düşünce ve ruh hallerini örneklerle açıklar. Tanık olduğu olaylar, yerler ve kişiler hakkında verdiği (sosyo-ekonomik, kültürel) bilgiler, bizlere ve araştırmacılara Millî Mücadele’nin ferdi ve sosyal yönlerini farklı bir bakış açısıyla inceleme-değerlendirme imkânı vermektedir.
Aşağıda, “Enver Behnan ŞAPOLYO, Mustafa Kemal ve Millî Mücadelenin İç Âlemi, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1967” künyeli eserin 31-45’inci sayfaları arasında, İnebolu-Kastamonu hattındaki Kağnı Kolları Komutanı Enver Behnan ŞAPOLYO’nun hizmetlerinden bir bölüm; kendi dilinden hizmetlerini okumak, anlamak, incelemek ve değerlendirmek zevkini tatmanıza katkıda bulunmak amacıyla sunulmuştur. Görseller, anlatımı açıklayıcı, tamamlayıcı ve destekleyici unsur olarak araştırmacı tarafından eklenmiştir.
***
[İnebolu’da] Otelde yatağıma uzanmış yatıyordum. Odamın kapısı vuruldu. Seslendim, içeri bir asker girdi.
– Sizi Kumandan istiyor! Dedi. Doğruca Kumandana gittim. Bana:
– Yavrum, sana bir vazife veriyorum. Bu mukaddesi vazifeyi hakkıyla göreceğine inanıyorum.
– Ne gibi bir vazife.
– Cepheye cephane taşıyan kağnı kollarının kumandanı yaptım.
– Emredersiniz!
Diyerek bu mukaddes vazifeyi kabul ettim. Hayatımda duyduğum en büyük zevk bu olmuştu. Milletim bana bu vazifeyi lâyık görmüştü.
KAĞNI KOLLARI
Güneş Karadeniz’in mor sularını kızıl bir renge bürüyerek ağır ağır Dünya’nın öbür yüzünü aydınlatmak üzere batmıştı. Yalnız camilerde kandiller yanıyor. Bu gece bir kandil günü idi. Bir meydana kırk kağnı sıralanmıştı. Bir subay:
– İşte kağnılar, yanına da müzaheret bölüğünden bir nefer veriyorum… Dedi. Bu zabit bir şey söylemeden yanımdan ayrıldı. Nefere adını sordum:
– Mustafa…
Dedi. Bu nefer çete kıyafetinde bir asker idi. Başında bir Laz başlığı, omuzunda bir Rus mavzeri ve göğsünde iki kolon fişek takılı idi. Müzaheret Bölükleri Kuvayı Milliye’nin geri hizmetlerini görmekte idi. Bunlar hapishanelerdeki mahkûmlardan köy ve kazalardaki kabadayılardan gönüllü olarak toplanmış milis jandarma bölükleri idi. Hepsi belalı, gözü pek adamlardı. Benim Mustafa da Kastamonu hapishanesinden çıkarılmış bir mahkûmdu. Eskiden İnebolu’da fırıncılık edermiş. Mustafa’ya:
– Haydi, kağnıcılara söyle, hareket edelim.

Dedim. Mustafa öne koşarak kağnıları harekete geçirdi. Ben yanıma ekmek almayı unutmuşum. Yanımda bulunan Muallim Hasan Bey bana bir okka ekmek ile biraz beyaz peynir alarak getirdi. Yollarda belki ekmek bulamazsın dedi. Bu temiz insanın vefakârlığına hayran kaldım. Ekmekçi Cemil adlı bir köylünün kağnısına koydum. İnebolu’da herkes birbirine yardıma koşuyordu. Kağnılar ilerlemeye başladı. Karanlığı yararak ilerliyorduk. Bastığım yeri göremiyordum. Her taraf zifiri bir karanlığa bürünmüştü. İkiçay denilen vadiye daldık. Bir saat sonra ufak bir karakolun önünde bizi jandarmalar durdurdu. Burası İnebolu’dan çıkanların vesikalarını kontrol eden bir karakol noktası idi. İç Anadolu’ya öyle kolay kolay girilemiyordu. Jandarma bana:
– Tamam mısınız?
Dedi. Ben de:
– Evet!
Deyince:
– Yolunuz açık olsun. Kastamonu’ya altı günde varmaya gayret et, geç kalırsan İstiklal Mahkemesine verirler. Cephede askerler cephane bekliyorlar, dedi. Ben de:
– Mümkün olduğu kadar erken varmaya çalışacağım ve süratle gideceğiz.
Dedim. Kağnılar cevap veriyor:
– Gıy gıy…
Yolumuza ağır ağır devam ediyorduk. Fakat her süratli vasıta yorulur ve bozulabilir. Bizde ne yorulmak ne dinlenmek ve ne de bozulup yolda kalmak vardı. Otomobiller, kamyonlar belki her yeri aşamazlardı. Fakat bizim için aşılamayacak yol yoktu. Biz ağır, fakat hep hareketteyiz. Daima hedefe doğru ilerliyorduk. Kağnılarımızın tahta tekerleklerinden çıkan müşterek ses duyulmamış bir ahenk meydana getiriyordu. Bu sesi ne musiki aleti ve ne de canlı bir mahlûk çıkarabilirdi. Kağnı sesleri bir inilti halinde inlemekte, çok kere de bir gayda sesini andırmakta idi. Sanki Türkler Orta Asya’dan dünyanın dört bucağına göç ediyorlarmış gibi dağları inletiyorlardı.

[Bahaeddin ÖGEL, Türk Kültür Tarihine Giriş I, Kültür Bakanlığı Yayınları/638, Kültür Eserleri Dizisi/46, Ankara 1991, s. 374]
Türk Milleti’nin bu günlerde çekmekte olduğu acıları sanki bu kağnı sesleri ifade ediyordu. Bu kağnıları ilk defa Türkler icat ederek insanlığa tekerlekli ilk nakil vasıtasını armağan etmişlerdi. Türkler, bu kağnılar vasıtasıyla dünyanın her yerine kolaylıkla göç edebilmişlerdi. Kağnıları köylüler yapıyor ve kendilerine gayet ucuza mal ediyorlardı. Kağnı tekerleklerini meşe veya gürgen ağacından üç parça olarak yapmakta idiler. Bu üç parça birbirine geçmekte olup bu iki tekerleği birbirine bağlamakta olan dingile ezgen diyorlardı. Ezgen, tekerleklere sabit olarak geçirilmekte idi. Tekerlekle dingilin birbirinden ayrılmaması için, dış tarafa da sert ağaçtan yapılmış büylü denilen bir çivi takılmakta idi. Asıl kağnının gövdesi, iki tahtadan teşekkül etmekte idi. Gövdeye üçgen şeklinde üç parça daha ilâve edilmiş olup en önündekine ön yastık, diğer ikisine de köp diyorlardı. Bazan iki köp arasına tahtadan kara çav çekilmektedir. Kağnılara öküz veya manda koşulmaktadır. Mandalara kömüş diyorlardı. Kağnıların hareketi gayet ağırdı. Üzerleri yüklü kağnılara, köylüler binmezler ve ellerinde nodul denilen ucunda bir çivi çakılı övendire tutarak, mandaların yanında yaya olarak ağır ağır gitmektedirler. Şayet bu kağnılara fazla yük konursa:
– Aman efendim kömüşüm durur… Yani çatlar diye yalvarmaktadırlar. Kağnıların ses çıkarmayanları makbul olmayıp onu uğursuz saymaktadırlar. Kağnı gıcırdasın diye ceviz içi veya kömür tozu dökmektedirler. Ezgen yanmasın diye de üzerine yoğurt çalarlardı. Kağnıların böyle türlü türlü marifetleri vardı. Tank gibi çukurları atlar, en bozuk yolları aşar ve en dik sırtlara çıkar, inilmesi gayet müşkül inişlerden de iner. Hiçbir millette olmayan en ucuz ve en sağlam ve dağlık araziye uygun bir köylü nakil vasıtasıdır. Kağnının önüne dik bir iniş gelirse bunu şu şekilde iniyorlardı. Derhal ormandan büyük bir çam ağacı keserek bu ağacı dalları ile kağnıya bağlayıp köylüler bu dalların üzerine oturuyorlardı. Bu suretle en dik inişlerden aşağı inmek mümkün oluyordu. Çünkü bu ağırlık, kağnıyı aşağı yuvarlamıyor adeta bir fren vazifesini görüyordu. Bizim bu marifetlerimizi gören yolcular hayretler içinde kalıyorlardı. İstiklâl mücadelesinin yegâne köy hizmetini gören menzil teşkilâtında mühim rol oynayan Türk kağnıları idi. Kağnı, Kuvayı Milliye’nin bir sembolü olmuştu. Cepheye cephane ve erzak, geriye yaralı taşıyan en mühim nakil vasıtamız köylülerin kağnıları idi.
Durmadan yürüyoruz. Ağır ağır. Durmadan daima ileri gidiyorduk. Kağnı seslerine o kadar alışmıştım ki kağnıların esrarengiz iniltilerini duymak benim en büyük zevkim, ruhumun yegâne tesellisi olmuştu.

Bu kağnıları süren ayakları çarıklı, sarı mintanlı, mor şalvarlı, kırmızı kuşaklı köy delikanlıları ile üç etekli, dallı şalvarlı, başları örtülü kadınlar ne temiz bir ruha malikti. Ancak bunlarla beraber yaşayanlar bilirler. Bu temiz ruhlu insanların arasına katıldığımdan çok memnun idim. Kağnılar menzillerinden cepheye iki sıra teşkil etmekte idi. Bunlar bir bostan dolabının kovaları gibi mütemadiyen harekette idi. Kağnıların bir kolu İnebolu’da, bir kolu ise İnönü cephesinde bulunuyordu. Bunların bir kolu dolu gidiyor, diğer kol ise dolmak üzere boş dönüyordu. Fakat bunların hepsi durmadan harekette idi. Ağır gidiyoruz. Fakat mütemadiyen cepheye doğru akıyorduk. Bu kağnılar tıpkı karıncaların yuvalarına yem taşımasına benzemekte idi. Biz anlaşılması müşkül bir âlemin gizli sırlarını taşıyorduk. Kim ne derse desin hep harekette idik ve zafere doğru koşuyorduk.
Hiçbir ferdin şikâyeti olmayıp herkes seve seve gönüllü olarak hizmetini yapıyordu. Bu sıra memleketin iktisadi vaziyeti de ihmal edilmiyordu. Her köy eskisi gibi ekiliyor, hiçbir şey pahalı değil, hayat tabii idi. Kimse de ihtikâr yaparak para kazanmak hırsı doğmamıştı. Köylüler cepheye cephaneleri pazara mal götürür gibi sakin ve neşeli götürüyorlardı.
Kuvayı Milliye devrinin nakil vasıtalarından biri de deve ve katır kolları idi. Bunlar da orduya hizmet etmekte idi. Cepheye doğru ağır ağır ilerleyen deve kollarını görmek, insana ayrı bir heyecan vermekte idi. Deve kollarına yol gösterici bir eşekti. Bu eşeğin üzerinde çok kere devecilerin yorganları ve yiyecekleri yüklü idi. Her deve ancak iki cephane sandığı taşımakta olup birinci devenin hörgücünde bir Türk bayrağı dalgalanıyordu. Bu develerin boyunlarından hörgüçlerine kadar bir ipe dizilmiş aynalar ve renk renk püsküller sarkıyordu. Bu aynalara güneş vurduğu zaman hepsi birer avize gibi parlıyordu. Develerin boyunlarına büyük çanlar takılı olup kalın kalın çıkardıkları sesleri dinlemek de ayrı bir zevkti. Develerin boyunlarını yukarı kaldırarak, sürmeli gözlerini bir noktaya dikerek cepheye gidişleri de görülmeye değer bir manzara teşkil etmekte idi. Bu sahneler ressamlarımız, ediplerimiz ve müzisyenlerimiz için ne canlı konulardı.
Deve kollarından sonra, katır kollarının da manzarası ayrıca bir âlemdi. Katırların boyunlarındaki çanlar çok iri olup gürültüsü saatlerce uzak mesafelerden işitilmekteydi. En öndeki katırın eyerine bir bayrak takılı idi. Bu katır kollarının gürültüsü dünyayı tutmakta idi.

Nakliye kolları içinde en ağır giden kağnı kolları idi. Yaşadığımız şu günleri, motorlu nakliye vasıtalarını bir düşünün bir de kağnıyı… O, kağnı ki Türkler Orta Asya’dan göç ederlerken, ağırlıklarını bu iki tahta tekerlekle taşımışlardı. Şu hal, bunu ispat ediyor ki bir milletin azim ve imanı, en yüksek tekniği de yeniyor. Türk İstiklâl Harbi buna bir misaldir. Mazlum milletler, hiçbir medeni vasıtamız yok ki Millî Mücadeleye girişelim demesinler. Anadolu ihtilâli, mazlum milletlere bir örnek olmuştur. Dünyada emperyalizm prangasını ilk kıran Türk Milleti olmuştur. Emperyalistlere ölüm, hür yaşamak isteyenlere istiklâl diyen Türk mücahitleri olmuştur.
Kumandasını aldığım kağnılar, bir yanardağın lavı gibi ağır ağır cepheye akıyordu. Ben de bunların yanında yaya olarak gidiyordum. Bazan bir pınar veya çeşme başında duruyorduk. Kağnılarım kırk tane idi.
Kırk kağnıcı, bir de müzaheret bölüğünden Mustafa bir de ben, kırk iki kişiyiz. Bunlardan ikisi altmışar yaşlarında erkek, sekizi on beşer yaşlarında veya daha yukarı çocuklardı. Otuzu ise genç kadındı. Bazı kadınların kucaklarında bebekleri de vardı.
Gece, yıldızsız karanlık gece… Bu zifiri karanlığı yarıyoruz, bana inanın ne yolu ne uçurumları ne dağları ne kağnıları ne de birbirimizi görüyoruz! Yalnız ve yalnız kağnının çıkardığı ruhları tırmalayan sesini duyuyoruz. Tanrı huzurunda ibadet eden müminler gibi hiç konuşmadan gidiyoruz. Durmadan daima ileri gidiyoruz. Bu anda bir dağa tırmanıyoruz.
Gece saat on… Ay çıktı. Herhalde bize yol göstermek için. Solgun ışığı ancak dağların tepelerini aydınlatıyordu. Fakat bir daha göremeyeceğim bir tablo karşısındayım. Önümüzdeki dağlar birer şeker külâhına benziyor. Vadiler ise karanlık. Bu dağları döne döne yükseklere çıkıyoruz. Çok geçmeden ay kayboldu. Bir müddet sonra Digüz köyüne geldik. Köy çoktan uykuya dalmıştı. Bu köyü aşıp yine karanlığa daldık. Bu ızdıraplı yolculuktan kimsenin şikâyeti yoktu.

Bir saat daha yol aldıktan sonra Soğuksu Hanı’nın önünde durduk. Hanın kapısı önünde bir fener yanıyordu. Ne mutlu bize ki ışık gördük. Bir jandarma gelerek beni hanın odasına götürdü. Hayatımda ilk defa bir handa yatacaktım. Hem yorulmuş hem de acıkmıştım. Bu odada ekmek ile peynir yedim. Üzerine de bir çay içtim. Şimdi ne kadar mesuttum. İnsanlar için saadet o kadar nispi ki. Ancak bulunduğu şartları sevebilmek şartıyla… Biraz sonra hancı gelerek beni yatacağım yere götürdü. Fakat biz, karyolalı veya yatak serili bir odaya girmedik. Bir ahırın kapısında durduk. Uzakta bir sönük yağ kandili yanıyor… Üç tane de at, kuyruklarını sallıyordu. Köşede ise bir gübre yığını vardı. Hancı gayet tabii bir sesle:
– Şu kepeneği al, gübrenin içi sıcak olur, orada yat! Deyip gitti. Kepenek elimde, gübre yığınına doğru ilerledim. Burnuma fena hâlde gübre kokusu geliyordu. Hayvanlar kuyruklarını sallıyorlardı. Ses yok. Ara sıra kişneme… Donuk ve titrek yağ kandilinin ışığı. Üç hayvan bir de ben. Yatak komşularım bunlardı. Ben bu gece bir ahırda gübre yığınının içinde yatacaktım. Ben bir İstanbul çocuğuyum. Hem de kökten bir İstanbulluyum. Her türlü istirahati temin edilen bir şehir çocuğu… Beyaz patiska örtülü yatak, yorgan. Battaniye… Şimdi ise bir gübre yığını, yatak olacak bana… Hiç sarsılmadan bu gübrenin kırk yıllık müşterisi gibi içine yatıverdim. Gözlerimi kapadım, burası bana kuştüyünden yumuşak geldi. Uyuya kalmışım. Sabahleyin erkenden hancı benin uyandırmasa, daha uyuyacaktım. Bu hanın adını (Gübre Palas) koydum. Ne zaman rahat bir uyku uyusam bu hanı düşünürüm.
Hancı bana bir bazlama ile bir çay getirdi, keyfim yerine iyice geldi. Kağnılar hazırdı. Yine yola düzüldük. Hafif bir yağmur yağmış. Her taraf çamlıktı. Toprak kırmızı. Mustafa’ya sordum:
– Buradan nereye varacağız?
– Tanrı cennetine!
– Bu cennet neresi imiş?
– Ecevit…
Dedi. İstanbul’un adası ne ise Ecevit de bu diyarın incisi imiş, yine durmadan gidiyoruz.

Kağnılar sıra, sıra hedefe doğru akıyordu. Sabahın serinliğinde yola çıkmak, bu ne tatlı bir hayattı. Sağım orman, solum orman… Çam kokuları içinde ilerliyorduk. Ciğerlerim çam kokulu bir hava ile doluyor, boşalıyordu. Yaya gidiyoruz. Demek insan takati on iki saat yürümeye mütehammilmiş… Neden şehirliler, on dakikalık yola bile vasıta ile giderler. Herhalde kalpleri yağ bağlayıp çabuk ölmek için olacak!.. Güneşle uyanan bütün mahlûklar, hiç dinlenmeden uçuşuyorlar, koşuşuyorlar, bizim kömüşler gibi… Bizim bu zahmetli ve yoksulluk içinde çalışmamızın müddeti belli değil. Ta ki düşmanın sırtı yere gele!.. Bizim nesil ölecek, çok cefa çekecek. Fakat arkasından gelen nesillere iyi bir Türkiye, mesut ve ışıklı günler bırakacağız… İşte bu iman, bizi hiç yormuyor. Şikâyetimiz de yok, ne bir mükâfat ve ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz bu vazifeyi, yüklendiğimiz tarihi mesuliyetten alıyoruz. Millî mücadele bizde şuurlu bir mefkûre olmuştur.
Başımda sivri siyah bir kalpak, ayaklarımda getirler, üstümde bir avcı ceketi, kilot pantolon, boynumda tiftik bir atkı sarılı idi. Tam bir Kuvayı Milliyeci tipi idim. Dağlardan iniyor, çıkıyorduk… Şimdi iniyoruz. Bir dere şelâleler yaparak köpüre köpüre akıyor, dökülen suların coşkun şırıltıları, kağnıların seslerine karışıyordu. Bu dağlara Özünoz adı verilmişti. Bulutlar bu dağların arkasında sakin bir sis hâlinde duruyor. Bu güzel vatan toprakları kime verilirdi. Yağma yok!.. Bu toprakların hakiki sahibi biziz…
İlk uğrağımız Kürei Nühas nahiyesi olacaktı. Yağmur çiselemeye başladı. Yağmur değil, gökten baranı bela yağsa da biz bu cephaneleri aslan Mehmetçiklere ulaştıracaktık. Çamlar burcu burcu kokmaya başladı. Ara sıra Abdullah adlı bir kağnıcının kağnısına oturuyordum. Fazla oturursan, kağnıcılar:
– Kömüşüm durur.
Diyorlar. Yani manda çatlar, ölür demek istiyorlardı.
Bir dağın yamacından gidiyoruz. Fakat bu dağ baştanbaşa madenlerle dolu. Madenler açıkta görünüyordu. Bunlar bakır madenleri idi. Bu sebeple (Küre’ye), Kürei Nühas, bakır küresi deniliyordu. Bu madenler sanayileşen işçileri bekliyordu. Her taraf yerüstü ve yeraltı servetleriyle dolup taşmıştı. Bunları işleyecek, planlı ve rasyonel çalışacak bir iktisadi program yapacak memleket çocuklarını bekliyordu.
Akşam olmuştu. Küre nahiyesi göründü. Nahiyeye girerken sıra sıra demirci dükkânları gördük, hep çalışıyorlardı. Fabrika yerine, kol çalışıyordu. Birkaç kasap dükkânından sonra nahiyeye girdik. Nahiye müdürü hepimize yemek ikram etti, güzelce karnımızı doyurduk. Gece bir kahveye gittim. Onlardan havadis sordum:
– Enver Paşa, şarkta bir yeşil ordu hazırlamış. Mustafa Kemal’e gönderiyormuş!
Dediler. Yunan kuvvetlerinin Bursa’ya girdiklerini de konuşuyorlardı. Biri:
– Yunan kralının oğlu Osman Gazi’nin mübarek sandukasının üstüne oturup resim çıkarmış.
Dediği zaman köylüler:
– Ülen bu Yunan da adam mı be! Neyine güvenir de bu haltları işler.
– Arkasındakilere!
– Ele güvenen, yarı yolda kalır.
Dedikleri zaman ben lafa karıştım.
– Her millet kendi gücüne güvenmeli.
– Pek doğru diyen efendi!
Dediler. Birisi de:
– Beş yüz yıllık köleliğin acısını çıkarıyorlar.
Dedi. Benim ne iş yaptığımı sordular. Cephane taşıdığımı söyledim.
– Aşk olsun! Delikanlı.
Dediler. Biraz sonra bu kahvehanenin üzerindeki bir odada yattım.
Tekrar yola düzüldük. Yine bir ormanlık bölgeden ilerliyorduk. Çok kere yan yana gittiğim kağnıcı Cemil adında birisi idi. Bu civar köylerden imiş. Dünyanın en güzel manzaraları içinde yaşıyorduk. Bu manzaraların otomobil ve tren penceresinden değil, yürük Türkmenler gibi yaya gidildiği zaman ne olduğu anlaşılıyor. Tevekkeli değil. Büyük Türk filozofu Farabi’yi Suriye hükümdarı Seyfüddevle sarayında alıkoymak istediği zaman Farabi:
– Ben tabiatın çocuğuyum, avucumla pınarlardan su içemeden, ağaç gölgesinden göğü seyredemeden, yeşil çayırları, ormanları görmeden yaşayamam. Dört duvar arası benim yurdum olamaz.
Demişti. Şimdi anlıyorum ki ne kadar haklı imiş o koca filozof. Yolumuza yine devam ediyorduk. Yanıma Mustafa Çavuş geldi.
– İşte Ecevit!
Dedi. Dağdan aşağı baktım. Aman yarabbi! Ne güzellikti o. Her taraf bodur çamlarla yeşil bir Isparta halısı gibi idi. Çamlık bir tepenin eteğinde bir hanın önünde durduk… Burası meşhur İsmail Ağa’nın hanı imiş. İsmail Ağa, yolculara yoğurtlu çorba yaparmış. Bu nefis çorbadan biz de içtik.

Bu han, araba yolcularının birinci konağı imiş, bizim ise üçüncüsü idi. İsmail Ağa insancıl bir adamdı. Herkesin hatırını sorar. En büyük meziyeti de kendine mahsus dünya görüşü vardı. Bana selâm verdi, aldım:
– Oğlum nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun? Dedi, ben de:
– İnebolu’dan geliyorum. İnönü cephesine cephane taşıyorum, dedim.
– Gazan mübarek olsun. Barutsuz tüfek, bir demir çubuktur. Askere silâhla beraber cephane de lâzım.
İsmail Ağa bana, Yunanlıların yaptıklarından bahsetti, sonra dünya siyasetine döndü.
– Oğlum, biz neden böyle zayıf düştük biliyor musun?
– Neden?
– Süveyş Kanalı açıldı. O zaman ticaret yolları buradan geçti. Biz de bütün Müslüman âlemi de fakir düştü.
– E, şimdi ne yapmak lazım?
– Bu yolları elinde tutan milletlerle dost olmaya bakalım.
– Onlar bizim vatanımızı paylaştılar. Anadolu’yu kana boyadılar.
– Bunların hepsine sebep padişahtır. Artık böyle büyük işleri başaramıyorlar. Nerde o Fatihler, Yavuzlar… Sanki şimdikiler, onların torunları değil.
– Biz şimdi, Rus’la dost olduk.
– Rus’a kulak asma, o ne olsa moskoftur. Şimdilik dostuz. Amma sonunu düşünmek lazım. Mustafa Kemal akıllı bir adama benziyor. O, işini bilir.
Dedi. Ben bu ihtiyarın görüşlerine hayran kaldım. Bu adam bir halk filozofu idi. Osmanlı İmparatorluğu’nun inhitatına sebep olarak, Akdeniz ticaret yollarının batılı devletlere geçmesi ile izah ediyordu. Doğrusu, o ana kadar, benim böyle geniş düşüncem yoktu. Bana:
– Oğul, beni gönülden çıkarma! Yolun açık olsun, dedi. Geceyi de bu handa geçirdik. Sabah çok erkenden yine yola düzüldük. Ecevit, bir tanrı cenneti idi. Buraya doyamadan, yolumuza devam ettik. Sıra ile üç köyün önünden geçiyorduk. Bu köylerin adlarına Burlen, Karadere, Çataldoruk diyorlardı. Yolların kenarları muşmula ağaçları ile dolu idi. Bundan sonra çamsız yollardan gidiyoruz. Her taraf çıplak. Yollar tozlu. Biz yine gidiyoruz.
CEPHEYE ASKER GİDİYOR
Biz yine dağlar, tepeler aşıyoruz. Bir köylüye rast geldik, bize yolların tehlikeli olduğunu söyledi. Sordum:
– Ne var?
– Pontuscu Rumlar dağlarda dolaşıyorlar.
– Çoklar mı?
– Bilemiyoruz amma kalabalıklarmış.
– Bunların peşine asker düştü mü?
– Giresunlu Topal Osman Ağa müfrezeleri takip ediyormuş.
– Bunlar hangi dağlarda.
– Küre dağlarında görünmüşler.
– Gelecekleri varsa, görecekleri de vardır.
Diyerek yolumuza devam ettik. Fakat gözlerimi dağlardan ayırmadım. Bir saat sonra cepheye giden bir askeri kafile yanımızdan geçti. En önde davul çalıyor. Askerlerin arkalarında beyaz torbaları yaya gidiyorlardı. Hep bir ağızdan şu türküyü tutturmuşlardı.
Ankara’nın taşına bak!
Gözlerimin yaşına bak
Yunan bizi esir almış
Şu feleğin işine bak, pek şanlıyız!
*
Ankara’da Sincan yolu
Yunan tuttu sağı, solu
Biz Yunan’a esir olmayız
Yetişiyor keşif kolu
*
Ankara’da harp olacak
Tarihlere şan olacak
Biz Yunan’a esir olursak
Yüzümüze ar olacak!
Askerler bu türküyü öyle hazin, hazin söylüyorlardı ki insanın içi burkuluyordu. Hele (Yunan bizi esir almış, şu feleğin işine bak) sözü, o kadar mânalı idi ki!.. Tarih boyunca en büyük devletlerle harp etmiş zaferler kazanmış bir millet, şimdi Yunan gibi küçük bir millete esir düşüyor, bu hâle şaşan halk (Şu feleğin işine bak!..) diyerek hayretini izhar etmekte idi. Askerler ilerleyip kayboldular. Cepheden gelenlere sordum:
– Ne var?..
– Kuvayı Seyyare Kumandanı Çerkes Ethem kuvvetleri Kütahya’da Yunanlıları yendi. O taraf Yunan cesetleriyle dolu…
– Ya Menderes cephesinde ne var?
– Yörük Ali baskınlarına devam ediyor.
Dedi. Her zaman yanımda giden Cemil şu türküyü tutturdu.
Şu dağları oydular
İçine çete koydular
Yörük Ali’nin adını
Hazreti Ali koydular.
*
Vay gidinin efesi.
Efelerin efesi.
*
Mintanımın kolları
Pırıldıyor pulları
Yörük Ali geliyor
Açıl Aydın dağları.
*
Vay gidinin efesi.
Efelerin efesi.
Bu efe türküsünü dinleye dinleye gidiyorduk. Yanımızdan iki atlı süratle geçti. Fakat bir kağnının yanında durdular. Ben hemen oraya koştum. Bunlardan ikisi de milletvekili idi. Şu sahne doğdu. Kezban adında bir kağnıcı kadın vardı. Bu kadının kucağında altı aylık bir de yavrusu vardı. Kadın ve çocuk üşümüşler. Mosmor olmuşlardı. Buna mukabil kağnının üzerinde bir yorgan serili duruyordu. Sonradan Tarım Bakanı olan Sabri Bey, Kezban kadına:
– İkiniz de pek üşümüşsünüz, bu yorganı al da hem kendini hem de çocuğunu muhafaza et. Yoksa yavrun donar! Dediği zaman, bu kahraman ana, bu milletvekilinin yüzüne bakarak, kağnının üstündeki yorganı kaldırdı, içinden üç sandık cephane çıktı. Sonra:
– Bu cephanelerin üstüne yağmur yağar, su alırsa bozulur, fakat çocuğum soğuktan ölürse ben bir tane daha doğururum!
Diye bir kahramanlık menkıbesi yarattı. Adamlar bir şey söyleyemediler. Atları sürdüler. Zannedersem ikinci atlı ağlıyordu. Benim kağnıcı kadınlarımdan bir tanesinin adı Ayşe hala idi, bu kadın Keskinli idi. Oğlu cepheye gidince, Ayşe hala da kağnısıyla gönüllü olarak cephane taşımaya gelmiş bir kahramandı. Yolda bir sahneye daha şahit oldum. Seydiler köyüne gelmeden önce karşımıza omuzunda bir mermi taşıyan bir kadın çıktı. Bu kadına sordum:
– Bu mermiyi nerede buldun?
– Bir askeri depoda.
– Bunu nereye götürüyorsun?
– Cepheye götüreceğim. Askerlerimiz düşmanın bağrına atsın…
Dedi. Omuzunda mermi, bizim kafileye katıldı. Fakat sonradan bu merminin bozuk olduğu anlaşıldı. Yolda ben kimlerle dost olmadım. Konuşmayı çok sevdiğimden, herkesle dost oluyordum. Yanımızdan ara sıra yaylı arabalar geçiyordu. Bunların içinde memur aileleri vardı.
Çataldoruk’un yolunu aşmıştık. Şimdi uzun bir vadiden ilerliyoruz. Dağ yamaçları tiftik keçileri ile dolu idi. Bir müddet sonra gayet şirin bir yere çıktık. Burası kağnıcılardan Cemil’in köyü imiş. Bu köyün adı Cislerik idi. Bir çeşme başında durduk. Cemil beni köyüne misafir etti. Bir ocak başına oturduk. Babasıyla tanıştım. İkram olmak üzere bana sahanda yumurta ile bir kâse yoğurt ve biraz da bal getirdiler. Karnımı güzelce doyurdum. Türk köyleri ne misafirsever insanlardı. İlk gördükleri yabancıyı bile bağırlarına basıyorlar, varlarını yoklarını vermek istiyorlardı.
Türkmen Anadolu, tertemiz insanlar, Oğuz Han’ın temiz soyu. İnsanlığa lâyık meziyetler bunlarda toplanmıştı. Birbirimizi böyle felaketli günlerde tanıyabildik. Türklüğün bütün manevi hazinesi köylerde yaşıyordu. Bir kere ilmin ışığı köye girerse, Anadolu’da parlak bir medeniyet doğacaktı. Bu beyaz tenli, sağlam vücutlu, yüksek karakterli bu insanlara el uzatmak lazımdı. Türklüğün dehası köylerde saklı idi. Zaferi bir kazansak, yeni bir Türkiye doğacaktı.
Bu köyü de arkada bırakarak yolumuza devam ettik. Ruhumda bir neşe, vücudumda bir çeviklik vardı. Akşama doğru Seydiler nahiyesine girdik… Nahiye müdürü bize yer gösterdi. Ben bir kahvenin peykesinde yatacaktım. Zorlukla ekmek bulabildik. Hayvanları da bir ahıra koyduk. Köylüler başıma toplandı. Epey laf ettik, yalnız bir ihtiyar bana, şu öğüdü verdi:
– Yavrum! Eşini, işini, aşını bil!
Eşini, işini, aşını bilmezsen
Eşin, eşin eşinirsin!
Dedi. Bu ihtiyar pek dertli idi. Oğulları Yemen’de ölmüştü. Bize yanık yanık Yemen türküleri söyledi. Nihayet uykumuz geldi. Heybenin üstüne uzandım. Kuru tahta yatağım, paltom yorganım, fakat yastığım yoktu, kunduralarımı çıkarıp üzerine mendilimi serdim, başımı koyup uyudum. Kuru tahtada pek rahat edemedim. Bizim kağnıcılarla kahveci arasında kavga çıktı. Araya girip bu kavgaya mâni oldum. Yine yola çıktık, hava pek soğuktu. Yollar da çok bozuk olduğundan pek ağır gittik. Akşama doğru Sıra Söğütler denilen bir köye geldik. Ben, on kuruş mukabilinde bir handa yattım. Sabahleyin hava sisli idi. Bir müddet sonra Şeker Köprü’ye geldik. Bir dere boyunu takip ediyorduk. Sonra Cin Doruk denilen bir tepeye tırmandık. Buradan bütün heybetiyle Ilgaz Dağı görünüyordu. Tepesi karla örtülü bu heybetli dağa bayıldım. Artık Kastamonu’ya yaklaşıyorduk. Daday’a giden yolun kenarından ilerliyorduk. Hâlâ Kastamonu görünmüyordu. Büyük bir Anadolu şehri görmediğim için sabırsızlanıyordum. Yol muntazamdı, yoldan arabalar geçiyordu. Şehre yaklaştığımızı, kalabalığın artmasından anlıyordum. Herkes cephane yüklü kağnıları seyrediyordu. [3]
***
DİPNOTLAR
[1] Berthe Georges-Gaulis, Kurtuluş Savaşı Sırasında Türk Milliyetçiliği, Çeviren: Cenap Yazansoy, Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A. Ş., İstanbul, 1999
[2] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/665/Enver-Behnan-%C5%9Eapolyo
[3] Enver Behnan ŞAPOLYO, Mustafa Kemal ve Millî Mücadelenin İç Âlemi, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1967, s. 31-45

You may like

Mektep Çocuklarında Türklük Mefkûresi [Ülküsü]

Ahiliğin Siyasi, Sosyal, Ekonomik ve Kültürel Temelleri

Amasya Genelgesi’nin İçerik Analizi: Kavramların Anlam ve Tarihî Değeri

Büyük Âlim Ziya Gökalp’in Vefatı

Cumhuriyet Bayramı

Rei̇si̇cumhur Gazi̇ Mustafa Kemal Paşa’nin Kastamonu Halk Firkasindaki̇ Konuşmasi (31 Ağustos 1925)
Türk İstiklâl Mücadelesi
Meşruiyet Kavşağında Milli Devletin Doğuşu: Heyet-i Temsiliye’nin 21 Nisan 1920 Tarihli Tamimi [Genelgesi]
Published
4 gün agoon
Mayıs 8, 2026By
drkemalkocak
Giriş
21 Nisan 1920 tarihli Heyet-i Temsiliye tamimi, Türk siyasi tarihinin en kritik meşruiyet dönüşümünü belgeleyen temel bir vesikadır. İstanbul’un işgaliyle sarsılan geleneksel otoritenin yerine Ankara merkezli yeni bir iradenin ikamesini amaçlayan bu metin, stratejik bir retorik üzerine kurgulanmıştır. Bu çalışma, tamimdeki kavram, sembol ve aktörleri analiz ederek; Mustafa Kemal Paşa’nın halkın köklü dini değerleri ile modern milli egemenlik ilkesini nasıl birbiriyle kaynaştırarak (mezcederek) yeni bir toplumsal rıza zemini inşa ettiğini incelemektedir. Belge; dini sembolizm, askeri disiplin ve halk iradesi arasında kurulan hassas dengenin, Milli Mücadele’nin hukuki ve sosyolojik meşruiyetini nasıl tahkim ettiğini ortaya koymaktadır.
TAMİM
(21 Nisan 1920)
Ankara, 21 Nisan [1]336 [1920]
Tel: Gayet aceledir.
Ankara’ya acele tezkere.
Kolordulara (14. Kolordu Vekâlet’ine)
61. Fırka Kumandanlığı’na, Refet Beyefendi’ye
Bütün Vilayetlere, Bağımsız Livalara,
Müdafaa-i Hukuk Heyeti Merkeziyelerine,
Belediye Riyasetlerine

1-Bi menni-hül-Kerim Nisan’ın yirmi üçüncü Cuma günü Cuma namazını müteakip Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi küşat edilecektir.
1 — Tanrı’nın lütfuyla Nisanın 23′üncü Cuma günü, cuma namazından sonra, Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.
2-Vatanın istiklali, makam-ı refi-i hilafet ve saltanatın istihlası gibi en mühim ve hayati vezaifi ifa edecek olan Büyük Millet Meclisinin yevm-i küşadını Cumaya tesadüf ettirmekle yevm-i mezkûrun mübareketinden istifade ve kabl-el-küşad bil-umum Mebusin-i Kiram Hazeratiyle Hacı Bayram Veli Camii-i Şerifi’nde Cuma namazı eda olunarak envar-ı Kur’an ve salattan istifade olunacaktır. Bade-s-salat Lihye-i Saadet ve Sancak-ı Şerif’i hamilen Daire-i Mahsusa’ya gidilecektir. Daire-i Mahsusa’ya dâhil olmadan evvel bir dua kıraatiyle kurbanlar zebh olunacaktır. İşbu merasimde Camii-i Şerif’ten bed’ ile Daire-i Mahsusa’ya kadar Kolordu Kumandanlığınca kıtaat-ı askeriye ile tertibat-ı mahsusa alınacaktır.
2 — Vatanın istiklâli, yüce Hilâfet ve Saltanat makamının kurtarılması gibi en önemli ve hayati görevleri yapacak olan Büyük Millet Meclisi’nin açılış gününü cumaya rastlatmakla, o günün kutsallığından yararlanılacak ve bütün sayın milletvekilleriyle Hacı Bayram Velî Câmi-i Şerifinde cuma namazı kılınarak Kur’an’ın ve namazın nurlarından da feyz alınacaktır. Namazdan sonra, Sakal-ı Şerif ve Sancâk-ı Şerif alınarak Meclisin toplanacağı yere gidilecektir.
Meclise girmeden önce bir dua okunarak kurbanlar kesilecektir. Bu merasimde Câmi-i Şeriften başlayarak Meclis binasına kadar Kolordu Komutanlığı’nca askerî birliklerle özel tören düzeni alınacaktır.

3-Yevm-i mezkûrun te’yid-i kudsiyeti için bugünden itibaren merkez-i vilayette Vali Beyefendi Hazretleri’nin tertibiyle hatim ve Buhari-i Şerif tilavetine bed’ olunacak ve Hatm-i Şerif’in son aksamı teberrüken Cuma namazından sonra Daire-i Mahsusa önünde ikmal edilecektir.
3 — Açılış gününün kutsallığını belirtmek için bu günden başlayarak vilâyet merkezinde, Vali Beyefendi Hazretlerinin düzenleyeceği şekilde, hatim indirilmeye ve Buhari-i Şerif okunmaya başlanacak ve Hatm-i Şerifin son kısımları uğur getirsin diye Cuma günü namazdan sonra Meclis’in toplanacağı yerin önünde tamamlanacaktır.
4-Mukaddes ve mecruh vatanımızın her köşesinde aynı suretle bugünden itibaren Buhari ve Hitamat-ı Şerife kıraat edilerek Cum’a günü ezandan evvel minarelerde Salat-ı Şerife okunacak ve esnay-ı hitabede Hilafetmeabımız Padişahımız Efendimiz Hazretlerinin nam-ı nam-i Hümayunu zikredilirken Zat-ı Şevket-simat Padişahilerinin ve Memalik-i Şahaneleriyle bil-umum tebaa-i mülukanelerinin bir an evvel nail-i felah ve saadet olmaları duası ilaveten tezkar olunacak ve Cum’a namazının edasından sonra da ikmal-i hatim edilerek Makam-ı Muallay-ı Hilafet ve Saltanat’ın ve bilcümle aksam-ı vatanın halası maksadıyla vuk’u bulan mesai-i milliyenin ehemmiyet ve kudsiyeti ve her ferd-i milletin kendi vekillerinden mürekkep olan Büyük Millet Meclisi’nin tevdi eyleyeceği vezaif-i vataniyeyi ifaya mecburiyeti hakkında mev’izeler irat olunacaktır. Badehu Halife ve Padişahımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin halası, selameti ve istiklali için dua edilecektir. Bu merasim-i diniyye ve vataniyyenin ifasından ve camilerden çıkıldıktan sonra Bilad-ı Osmaniye’nin her tarafında makam-ı hükumete gelinerek meclisin küşadından dolayı resmen tebrikat icra edilecektir. Her tarafta Cum’a namazından evvel münasip suretde Mevlid-i Şerif okunacaktır.

4 — Kutsal ve yaralı vatanımızın her köşesinde bu günden itibaren aynı şekilde Hatm-i Şerifler indirilmesine ve Buhari-i Şerif okunmasına başlanarak, cuma günü ezandan önce minarelerde salâ verilecek, hutbe okunurken, Halifemiz, Padişahımız Efendimiz Hazretleri’nin mübarek adları anılırken, Padişah Efendimiz’in yüce varlıklarının, şanlı ülkesinin ve bütün tebaasının bir an önce kurtulmaları ve saadete kavuşmaları için ayrıca dua okunacak ve cuma namazının kılınmasından sonra da hatim tamamlanarak yüce Hilâfet ve Saltanat makamı ile bütün vatan topraklarının kurtuluşu için girişilen Millî Mücadele’nin önemini ve kutsallığını, milletin her bir ferdinin, kendi vekillerinden meydana gelmiş olan bu Büyük Millet Meclisi’nin vereceği vatani görevleri yapmaya mecbur olduğunu anlatan vaazlar verilecektir. Daha sonra, Halife ve Padişah’ımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin kurtuluşu, selâmeti ve istiklâli için dua edilecektir. Bu dinî ve vatanî merasim yapıldıktan ve camilerden çıkıldıktan sonra, Osmanlı vilâyetlerinin her tarafında, hükûmet konağına gelinerek Meclis’in açılmasından dolayı resmî tebrikler yapılacaktır. Her tarafta cuma namazından önce uygun şekilde Mevlid-i Şerif okunacaktır.

5-İşbu tebliğin hemen neşr ve tamimi için her vasıtaya müracaat olunacak ve serîan en ücra köylere, en küçük kıtaat-ı askeriyeye, memleketin bil-umum teşkilat ve müessesatına iblağı temin edilecektir. Ayrıca büyük levhalar halinde her tarafta ta’lik ve mümkün olan mahallerde tab’ ve teksir ve meccanen tevzi’ edilecektir.
5 — Bu tebliğin hemen yayınlanarak her tarafa ulaştırılabilmesi için her vasıtaya başvurulacak, sür’atle en ücra köylere, en küçük askerî birliklere, memleketin bütün teşkilât ve kuruluşlarına ulaştırılması sağlanacaktır. Ayrıca, büyük levhalar halinde her tarafa asılacak ve mümkün olan yerlerde bastırılıp çoğaltılarak parasız dağıtılacaktır.
6-Cenab-ı Hak’dan muvaffakiyet-i kâmile tazarru’ olunur.
6 — Yüce Tanrı’dan tam bir başarıya ulaştırması niyaz olunur.
Heyet-i Temsiliye namına
Mustafa Kemal
1. Tarihsel Bağlam
Mondros Mütarekesi sonrası Anadolu’da başlayan direniş hareketi, İstanbul’un 16 Mart 1920’de resmen işgali ve Meclis-i Mebusan’ın dağıtılmasıyla meydana gelen otorite boşluğu, Anadolu’da yeni bir meşruiyet merkezi ihtiyacını doğurmuştur. Mustafa Kemal Paşa, 21 Nisan 1920’de “gayet acele” kaydıyla yayımladığı tamim ile Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin (BMM) açılacağını bütün mülki ve askeri birimlere ilan etmiştir. Bu tamim; kolordulardan belediye riyasetlerine kadar geniş bir idari ağa hitap ederek Ankara’nın yeni siyasi merkez olduğunu tescilleyen kurucu bir belgedir.

2. Meşruiyetin İnşası: Kavramlar ve Sembollerin Rolü
Tamimin en dikkat çekici yönü, toplumsal rızayı sağlamak için kullanılan yoğun dini üsluptur. Ankara’da yeni kurulacak Meclis’in kabulünü halkın zihninde pekiştirmek için, halkın alışık olduğu dini-kültürel mukaddes değerler üzerinden “meşruiyet dili” inşa edilmiştir:
Zamanlama ve Mekân: Açılışın Cuma gününe denk getirilmesi, açılış öncesi Hacı Bayram-ı Veli Camii’nde Cuma namazı kılınması, “günün mübarekliğinden istifade” edilmesi ile toplumun manevi hassasiyetlerinin zirve yaptığı zaman (an) kullanılarak “toplumsal rıza” sağlanması gözetilmiştir.
Manevi Seferberlik: Kur’an ve namazın nurlarından feyz alınması, Hatm-i Şerifler, Buharî-i Şerif kıraatleri ve dualar; siyasi bir eylemin “ilahi rıza” ile uyumlu olduğunu göstererek dini meşruiyet devşirir.
Mukaddes Emanetler: Namazdan sonra “Lihye-i Saadet” (Sakal-ı Şerif) ve “Sancak-ı Şerif’”in taşınarak Meclis binasına gidilmesi, yeni yapının/otoritenin “kutsal bir koruma” altında ve mukaddesatın koruyucusu olduğu mesajını güçlendirerek “tarihsel meşruiyet” oluşturmaktadır.
Bimennihülkerim: “Allah’ın yardımıyla” ifadesi, milli mesainin kutsal bir temele dayandığını göstermektedir.
Toplumsal Rızanın İnşası: Mustafa Kemal Paşa; halkın köklü dini hassasiyetleri ile modern “milli egemenlik” fikrini bu tören kurgusu içerisinde mezcederek (kaynaştırarak), Ankara’daki yeni otoriteye karşı çıkabilecek tereddütleri gidermiş ve geniş tabanlı bir mutabakat zemini oluşturmuştur.

3. Egemenliğin Dönüşümü:
Belge, egemenliğin (karar alma ve yönetme gücünün) kaynağını hukuki bir geçiş sürecine sokmaktadır. Metinde bir yandan “Hilafet ve Saltanat makamının kurtarılması” birincil hedef olarak gösterilirken, diğer yandan bu hedefe ancak “millet ferdinin kendi vekillerinden meydana gelen Büyük Millet Meclisi” aracılığıyla ulaşılabileceği vurgulanmaktadır. Siyasi açıdan bu metin, bir “kurucu iktidar” beyannamesidir.
Büyük Millet Meclisi (BMM): Tamimde “vatanın bağımsızlığı” gibi hayati görevleri yürütecek “her millet ferdinin kendi vekillerinden meydana gelen” bir yapı olarak tanımlanmıştır. Bu, egemenliğin kaynağının “milli iradeye” kaydığının en somut göstergesidir.
Hukuki Mecburiyet: Her millet ferdinin Meclis’in vereceği “vatani vazifeleri yapmaya mecburiyeti” vurgulanarak, egemenlik yetkisinin fiilen millete geçtiği tescil edilmiştir.
Siyasi Meşruiyet: Meclis, “vatanın bağımsızlığı”, “saltanat ve hilafet makamının kurtarılması” gibi hayati görevleri yürütecek yegâne merci olarak konumlandırılmıştır.
Heyet-i Temsiliye ve Mustafa Kemal: Mustafa Kemal Paşa’nın imzası, Meclis açılana kadar fiili egemenliği yürüten, askeri ve mülki birimlere emir veren koordinatör otoriteyi temsil etmektedir.
4. Vesayet Analizi: Stratejik Koruyuculuk
Eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında, tamimdeki Padişah vurgusu stratejik bir vesayet değişimi olarak anlaşılabilir. Hilafet ve saltanat makamı “yaralı” ve “kurtarılmaya muhtaç” birer değer olarak konumlandırılırken; karar alma ve icra yetkisi “milli mesai” kavramıyla Meclis’e devredilmiştir. Hutbelerde Padişahın adının anılması ve “Zat-ı Şevketsimatı Padişahileri”nin kurtuluşu için dua edilmesi talimatı, İstanbul Hükümeti’nin etkisini kırmak için kullanılan bir yöntemdir. Halkın sadakatini sarsmadan yönetim Ankara’ya taşınmıştır. Bu sayede, Padişahın “esareti” üzerinden BMM’nin “vasi”lik rolü meşrulaştırılmıştır.
Eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında, tamimdeki aktörler üzerinden stratejik bir “vesayet değişimi” kurgulanmıştır:
5. Sosyolojik Yayılım ve Çok Boyutlu Etki
Tamim, sadece bir askeri emir değil, toplumun en küçük birimlerine ulaşan bir siyasi seferberlik ilanıdır:
Kapsayıcılık ve Görsel Propaganda: Talimatın “en ücra köylere ve en küçük askeri kıtalara” kadar ulaştırılması, levhalar halinde asılması ve ücretsiz dağıtılması istenerek yeni iradenin görünürlüğü artırılmıştır.
Kültürel Süreklilik: Siyasi değişim, geleneksel ritüeller (kurban kesilmesi, mevlid okunması) maskesi altında sunularak kültürel bir direncin olması engellenmiştir.
Ekonomik Mesai: Vatanın kurtuluşu için vuku bulan “milli mesai”, topyekûn bir idari ve iktisadi seferberliğin habercisidir.

6. Sonuç
21 Nisan 1920 tarihli tamim; dini meşruiyet, askeri disiplin ve demokratik temsil ilkelerini aynı potada eriten (mezceden) kurucu bir metindir. Mustafa Kemal Paşa; geleneksel sembollerle modern siyasi hedefleri kaynaştırarak, Milli Mücadele’nin hukuki ve toplumsal temelini sağlam bir zemine oturtmuştur. Belge, meşruiyetini dinden, gücünü askeri teşkilattan, geleceğini ise milletin iradesinden alan bir geçiş döneminin en somut vesikasıdır. Özünde egemenliğin kayıtsız şartsız millete geçişinin ve modern Türk devletinin fiili kuruluşunun ilk resmi beyannamesidir.
Kaynakça:
Hâkimiyet-i Milliye, 23 Nisan 1336 (1920), No:24, “Büyük Millet Meclisi Bugün Açılıyor–Heyet-i Temsiliyenin Tamimi”, s. 3, sütun:1-2
Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 14 (Aralık 1955), Vesika No: 363, “ Mevki Kumandanlığına ” (21 Nisan 36/21 Nisan 1920), s. 1-3.
1000 Temel Eser NUTUK 1, (Baskıya Hazırlayanlar: Dr. Birol EMİL, Melin HAS ER, Mehmet Ali AYDIN), Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1973, s. 525-528
Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 79 (Mayıs 1981), Belge No: 1747, “Tamim, Mevki Kumandanlığına” (21 Nisan 336/21 Nisan 1920), s. 85-88.
Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 7 (1920),“Tamim, Kolordulara (14. Kolordu Vekâletine), 61. Fırka Kumandanlığına, Refet Beyefendiye, Bütün Vilayetlere, Bağımsız Livalara, Müdafaa-i Hukuk Heyeti Merkeziyelerine, Belediye Riyasetlerine” (21.436/21 Nisan 1920), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 344-345
Türk İstiklâl Mücadelesi
Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’da Toplanma Çağrısı: 19 Mart 1920 Tarihli Seçim Genelgesi
Published
1 hafta agoon
Mayıs 4, 2026By
drkemalkocak

Giriş
19 Mart 1920 tarihli tamim, Osmanlı Devleti’nin fiilen sona erişi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu arasındaki hukuki ve siyasi köprüyü kuran temel belgedir. 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgali, Osmanlı Devleti’nin merkezi mekanizmalarını tamamen işlevsiz bırakmıştır. Mustafa Kemal, bu durumu devletin “üç kuvvetinin” (yasama, yürütme, yargı) ihlali olarak tanımlamaktadır. Dağılan Meclis-i Mebusan’ın ardından, milli egemenliği temsil edecek “olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin” Ankara’da toplanması zaruri hale gelmiştir. Bu genelge, fiilen sona ermiş olan bir idari yapının yerine, halk iradesine dayalı yeni bir devlet yapısının, “egemenliğin kayıtsız şartsız millete geçiş” inşasına yönelik ilk resmi adımdır.
1. Tarihsel Arka Plan: İşgal ve Dağılma (Öncesi)
16 Mart 1920’de İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgal edilmesi ve ardından Meclis-i Mebusan’ın basılarak bazı milletvekillerinin Malta’ya sürülmesi, Osmanlı devlet mekanizmasını felç etmiştir. Belgede de ifade edildiği üzere, devletin yasama, yürütme ve yargı güçleri (kuvay-ı selâse-i devleti) işlevsiz kalmıştır. Bu otorite boşluğu, Milli Mücadele’nin meşru bir merkezden yönetilmesi ihtiyacını doğurmuştur.
2. Belgenin Amacı ve Hukuki Niteliği
Tamimin temel amacı, işgal altındaki payitahtın ve hilafetin kurtarılmasını sağlayacak tedbirleri alacak, millet tarafından yetkilendirilmiş yeni bir meclisi Ankara’da toplamaktır. Belge, sadece yeni bir seçim çağrısı değil, aynı zamanda dağılan Meclis-i Mebusan üyelerine de Ankara’ya gelme kapısını açık tutarak milli iradenin sürekliliğini hedefleyen “kurucu” bir nitelik taşımaktadır.
3. İçerik Analizi: Seçim ve Meclis Yapısı
Mustafa Kemal Paşa’nın imzasını taşıyan bu 12 maddelik talimatname, demokratik ve temsil gücü yüksek bir yapının temellerini atmaktadır:
Temsil Yetkisi: Ankara’da toplanacak meclis, “fevkalade salahiyete sahip” (olağanüstü yetkili) olarak tanımlanmıştır.
Katılımcılık: Dağılan Meclis-i Mebusan üyeleri, Ankara’ya gelebildikleri takdirde bu meclise iştirak edebileceklerdir.
Seçim Sistemi: Seçimlerde livalar (sancaklar) esas alınacak ve her livadan beş üye seçilecektir. Seçimler; yerel idare meclisleri, belediye meclisleri ve Müdafaa-i Hukuk heyetlerinden oluşan geniş bir kurul tarafından, gizli oy ve mutlak çoğunluk esasına göre yapılacaktır.
Siyasi Özgürlük: Her fırka, zümre veya cemiyet aday gösterebileceği gibi, her birey bağımsız olarak adaylığını açıklama hakkına sahiptir.
Hız ve Lojistik: Seçimlerin 15 gün içinde tamamlanarak üyelerin Ankara’ya ulaşması hedeflenmiş, yol masraflarının yerel yönetimlerce karşılanması kararlaştırılmıştır.
4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji
Genelge, mülki amirlerin (valiler) yanı sıra doğrudan “Kolordu Kumandanlarına” da gönderilmiştir. Bu durum, işgal altındaki coğrafyada sivil idarenin baskı altında olduğu yerlerde askeri gücün seçim güvenliğini ve organizasyonunu üstlenmesi gerektiğini gösterir. Ankara’nın stratejik bir merkez olarak seçilmesini tescillemiştir. Ankara, güvenli konumu ve ulaşım imkânlarıyla Anadolu ihtilalinin kalbi haline gelmiştir. Sosyolojik açıdan ise tamim, halkın farklı kesimlerini (belediye üyeleri, cemiyet temsilcileri, sivil ve askeri bürokrasi) “mücahede-i mukaddese” (kutsal mücadele) kavramı etrafında birleştirmeyi amaçlamaktadır. “Mücahede-i mukaddese” vurgusuyla halkın mücadeleye fiilen katılımı teşvik edilmiştir. Bu durum, seçkin bir zümre hareketinden ziyade geniş tabanlı bir toplumsal sözleşme arayışının göstergesidir.
5. Sonrası: Büyük Millet Meclisi’ne Doğru
Bu tamim meyvelerini kısa sürede vermiş ve yaklaşık bir ay sonra, 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi Ankara’da açılmıştır. İstanbul’un temsil gücünü kaybettiği bir dönemde, bu meclis Türk milletinin tek meşru temsilcisi sıfatıyla Sevr’i reddetmiş ve Türk İstiklal Harbi’ni yönetmiştir.

Eleştirel Tarih Yöntemiyle Değerlendirme
Belgede kullanılan dil, hem meşruiyet zeminini korumak (padişah ve hilafeti kurtarma vurgusu) hem de fiili bir devrim gerçekleştirmek (Ankara’da bağımsız bir meclis kurmak) arasında hassas bir denge gözetmektedir. “Olağanüstü yetkili meclis” (salâhiyet-i fevkal’adeyi haiz meclis) ifadesi, aslında bir “Kurucu Meclis” tanımıdır ancak dönemin hassasiyetleri sebebiyle bu kavram doğrudan kullanılmamıştır. Bu durum, Mustafa Kemal’in stratejik dehasını ve toplumsal rızayı adım adım inşa etme yöntemini göstermektedir.
Kaynakça
- 1. Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, “Tamim”, (19.3.1336/19 Mart 1920), Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1960, s. 547-548
- 2. Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 13 (Eylül 1955), Vesika No: 337, “ Tamim, Hey’et-i Temsiliye Riyaseti Ankara’da Olağanüstü Yetkiyi Haiz Bir Meclis Toplanması Hakkında ” (19 Mart 1336/1920), s. 1-2.
- 3. Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 87 (Şubat 1989), Vesika No: 2110, “Tamim, Yirminci Kolordu Kumandanlığına” (19.3.36/19 Mart 1920), s. 78-81.
- 4. Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 7 (1920),“Vilayetlere, Bağımsız Livalara, Kolordu Kumandanlarına, Merkeze Tamim” (19.3.36/19 Mart 1920),Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 153-154
Türk İstiklâl Mücadelesi
Mukaddes İttifak: 17 Mart 1920 Tarihli İslam Âlemine Beyanname
Published
2 hafta agoon
Nisan 26, 2026By
drkemalkocak

Bu makale, 17 Mart 1920 tarihinde Mustafa Kemal Paşa tarafından Heyet-i Temsiliye adına yayımlanan ve doğrudan İslam dünyasını hedef alan tarihi beyannameyi; içerik, vaka analizi, tarihsel coğrafya ve sosyolojik boyutlarıyla inceleyip değerlendirmektedir.

ÂLEM-İ İSLAMA BEYANNAME
Hilafet-i mukaddese-i İslamiyenin [mukaddes İslam hilafetinin] makarr-ı itilası [yüksek merkezi] olan İstanbul; Meclisi-i Mebusan ve bilcümle müessesat-ı resmiye-i hükumete [bütün resmi hükumet müesseselerine] de vaz’-ı yed olunmak [el konulmak] suretiyle resmen ve cebren işgal edilmiştir. Bu tecavüz, Saltanat-ı Osmaniye’den [Osmanlı saltanatından] ziyade Makam-ı Hilafette [hilafet makamında] hürriyet ve istiklallerinin istinatgâh-ı yegânesini [yegâne dayanağını] gören bütün Âlem-i İslam’a racidir [İslam Âlemine yapılmıştır]. Asya’da ve Afrika’da peygamber-i pesend-ane [peygamberin beğeneceği yolda] bir ulu himmetle [yüksek bir gayretle] hürriyet ve istiklal mücahedesinde devam eden ehl-i İslam’ın [İslam ehlinin] kuvay-ı maneviyesini [manevi kuvvetlerini] kırmak için son tedbir olarak İtilaf devletleri tarafından tevessül olunan [kalkışılan] bu hareket, Hilafet makamını taht-ı esarete [esaret altına] alarak bin üç yüz seneden beri payidar olan ve müebbeden masun-ı zeval [yok olmaktan korunmuş] kalacağına şüphe bulunmayan hürriyet-i İslamiyeyi [İslam hürriyetini] hedef ittihaz etmektedir [almaktadır].
Mısır’ın on bine baliğ olan [on bine varan] şuheday-ı muazzezesine [aziz şehitlerine], Suriye ve Irak’ın binlerce evlad-ı muhteremesine [muhterem evladına], Azerbaycan’ın, Şimal-i Kafkasya’nın, Türkistan’ın, Afganistan’ın, İran’ın, Hindiçin’in velhasıl bütün Afrika’nın ve bütün Şark’ın bugün azim [büyük] bir heyecan ve hiddet ve derin bir emel-i istihlas [kurtuluş emeli] ile titreyen efkâr-ı müşterekesine [ortak fikirlerine] havale edilmiş olan bu darbe-i tahkir [aşağılayıcı darbe] ve tecavüzün, düşmanlar tarafından tahmin edildiği veçhile [gibi] maneviyatı haleldar etmek değil, belki bütün şiddetiyle mucizeler gösterecek bir kabiliyet-i inkişafa [gelişme kabiliyetine] mazhar eylemek neticesini tevlid edeceğine [doğuracağına] şüphemiz yoktur. Osmanlı kuvay-ı milliyesi [milli kuvvetleri], hilafet ve saltanatın uğradığı müteselsil [zincirleme] suikastlerin başladığı günden beri devam eden samimi bir vahdet [birlik] ve tesanüt [dayanışma] içinde vaziyeti bütün vahametine rağmen azim ve metanetle telakki etmekte [karşılamakta] ve bu son ehl-i salip [Haçlı] muhacematına [hücumlarına] karşı, bütün İslamiyet cihanının [dünya İslamlığının] hissiyat-ı müştereke-i mukavemetine [ortak mukavemet hissiyatına] emin olmaktan mütevellit [doğan] bir hiss-i mazaheretle [yardım hissiyle] azim ve imanının amil [etken] olduğu mücahedede, inayet ve muvaffakiyet-i ilahiyeye [ilahi inayet ve muvaffakiyete] mazhar olacağına itimat eylemektedir.
Kurun-ı vustanın [Ortaçağın] şövalye akınlarından bugünün ittifak ve itilaflarına kadar meşum [uğursuz] bir teselsül-i gunudane [gaddarlıklar zinciri] ile tevali eyleyen [devam eden] ehl-i salip [Haçlı] feveranının bu son hamle-i sefilanesi [sefilane işi], İslamiyetin nur-ı irfan ve istiklaline [İslamiyet’in irfan ve bağımsızlık nuruna] ve hilafetin tevhit ettiği [hilafetin birleştirdiği] uhuvvet-i mukaddeseye merbut [mukaddes kardeşliğe bağlı] olan bütün Müslüman kardeşlerimizin vicdanında da aynı hiss-i takbih ve mukavemeti [beğenmeme ve mukavemet hissini] ve aynı vazife-i galeyan ve kıyamı [galeyan ve kıyam vazifesini] uyandıracağından emin olarak Cenab-ı Hakk’ın mücahedat-ı mukaddesemizde [mukaddes mücahedelerimizde] cümlemize tevfikat-ı ilahiyesini refik etmesini [ilahi yardımlarını göndermesini] ve ruhaniyet-i peygamberiye istinat eden [dayanan] teşkilat-ı müttehidemize [birleşik teşkilatımıza] muin [yardımcı] olmasını niyaz eyleriz. [1, 2, 3]
17 Mart 1336 [1920] Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti
Heyet-i Temsiliyesi namına
Mustafa Kemal
1. Giriş ve Vaka Analizi
16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgal edilmesi, Osmanlı Devleti’nin kalbine vurulmuş nihai bir darbedir. İşgalin ertesi günü, 17 Mart 1920’de Mustafa Kemal Paşa tarafından kaleme alınan bu beyanname, Ankara’dan İslam dünyasına hitaben yayımlanmıştır. Vaka analizi açısından bu belge, Milli Mücadele’nin sadece bölgesel bir direniş değil, uluslararası bir anti-emperyalist hareketin parçası olarak kurgulandığını ispatlar. İstanbul’un işgaliyle Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması ve resmi kurumlara el konulması, direnişin meşruiyetini Ankara’ya taşırken, bu beyanname ile hareketin manevi zemini tahkim edilmiştir.
2. İçerik Analizi ve Eleştirel Tarih Yöntemi
Beyanname, işgali yalnız bir toprak kaybı olarak değil, “İslam hürriyetini” hedef alan sistematik bir suikast olarak tanımlamaktadır. Metinde öne çıkan temel unsurlar şunlardır:
Siyasi Hedef: İşgalin Osmanlı saltanatından ziyade, bağımsızlıklarının dayanağı olarak Hilafeti gören bütün Müslümanlara yapıldığı vurgulanmaktadır.
Manevi Direnç: İtilaf Devletleri’nin bu hareketinin Müslümanların manevi kuvvetini kırmak için atılan “son tedbir” olduğu belirtilmektedir.
Haçlı Vurgusu: Mustafa Kemal, işgali “Ortaçağ’ın şövalye akınlarından bugüne devam eden uğursuz bir Haçlı feveranı” olarak tanımlamaktadır. Bu ifade, Batı emperyalizmine karşı tarihsel ve dini bir reddiye niteliğindedir.
İyimserlik ve Kararlılık: Beyanname, bu darbenin Müslümanların maneviyatını sarsmayacağını, aksine “mucizeler gösterecek bir gelişme” doğuracağını savunmaktadır.
Eleştirel Bakış: Beyannamenin Sivas Anadolu Kadınları Cemiyeti üzerinden veya çeşitli yerel gazeteler aracılığıyla yayılması, Milli Mücadele’nin halka iniş-yayılış stratejisinin bir parçasıdır. Metindeki dini dil, dönemin sosyo-politik gerçekliğiyle uyumlu olarak hem iç hem de dış kamuoyunu aydınlatma ve yönlendirme amacı gütmektedir.
3. Tarihsel Coğrafya ve Sosyolojik Perspektif
Tarihsel coğrafya açısından beyanname, Anadolu’nun sınırlarını aşan devasa bir “İslam jeopolitiği” çizmektedir. Metinde; Mısır, Suriye, Irak, Azerbaycan, Kuzey Kafkasya, Türkistan, Afganistan, İran, Hindistan ve Çin’deki Müslüman topluluklara atıflar yapılmaktadır. Bu durum, Ankara hükümetinin kendisini sadece bir devletin kurtarıcısı değil, bütün mazlum Doğu dünyasının öncüsü olarak konumlandırdığını göstermektedir.
Sosyolojik açıdan belge, sömürge altındaki Müslüman milletlerin “ortak mukavemet hissiyatına” odaklanmaktadır. İstanbul’un düşüşü, sosyolojik bir “kıyam vazifesi” (başkaldırı görevi) olarak tanımlanarak, toplumsal bir uyanışın ateşleyicisi olarak sunulmaktadır.
4. Sonuç ve Meşruiyet Bağlamı
17 Mart 1920 Beyannamesi, Milli Mücadele’nin diplomatik ve manevi cephesini güçlendirmiştir. Mustafa Kemal, bu metinle İtilaf Devletleri’nin İstanbul’daki fiziksel üstünlüğüne karşı, Ankara’dan manevi bir üstünlük hattı kurmuştur. “Ruhaniyeti peygamberiye dayanan birleşik teşkilat” vurgusu, direnişin meşruiyetini ilahi ve tarihi bir temele oturtmuştur.
DİPNOTLAR
[1] Hâkimiyet-i Milliye, 18 Mart 1336 [1920], No:16, s. 1, sütun: 2-3
http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_2/0062.pdf
[2] Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV, Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1991, s. 271-272
[3] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 7 (1920), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 138-139

Meşruiyet Kavşağında Milli Devletin Doğuşu: Heyet-i Temsiliye’nin 21 Nisan 1920 Tarihli Tamimi [Genelgesi]

Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’da Toplanma Çağrısı: 19 Mart 1920 Tarihli Seçim Genelgesi

Mukaddes İttifak: 17 Mart 1920 Tarihli İslam Âlemine Beyanname
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk Tarihi3 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Türk Tarihi3 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoMustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi’ni Açış Konuşması (4 Eylül 1919)














