Connect with us

Türk İstiklâl Mücadelesi

ÇANAKKALE DENİZ ZAFERİ

Published

on

18 Mart 1915-18 Mart 2025

Çanakkale Deniz Zaferinin 110. Yıldönümü

Çanakkale Muharebeleri (3 Kasım 1914-9 Ocak 1916); deniz, kara ve hava harekâtları olarak gerçekleşmiştir. Bu vatan uğruna bir gül bahçesine girercesine canlarını veren aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle anarım.

Çanakkale Şehitler Abidesi

Türk Milletinin istiklal ve istikbal mücadelesinde-özellikle Çanakkale deniz ve kara muharebelerinde-emeği geçen Çanakkale Müstahkem Mevkii komutanı Cevat (Çobanlı) Paşa, Kuzey Grubu ve 3. Kolordu komutanı Mehmet Esat (Bülkat) Paşa ve Kurmaybaşkanı Yb. Fahrettin (Altay),  19. Tümen ve Anafartalar Grup komutanı Mustafa Kemal, Kurmaybaşkanı İzzettin (Çalışlar) olmak üzere komutan, devlet adamı ve topun namlusundan cepheyi gören erlerin aziz hatırasını rahmet ve minnetle yâd ederim.

Günümüz nesli, Çanakkale Muharebeleri’ni her yıl 18 Mart günü gazetelerin ve televizyonların anlattıkları üzerinden ve biraz da ders kitaplarından öğrenme imkânına sahiptir. Mehmet Akif’in “Şu Boğaz Harbi nedir, var mı ki dünyada eşi? /En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.” diye başlayan şiiri muharebelere ilişkin ruhani bir atmosfer kurar ve yaşatır.

             ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- “Bu bir Avrupalı!”
Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi… Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,
Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâ’ûna da zuldür bu rezil istilâ!

Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer…

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i İlâhî o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;
“O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme” dedi.

Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar…

Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;

Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın… Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.

                                      Mehmet Akif Ersoy

Kabul edilmelidir ki, şiir dili ölümsüzlüğün ses ve harfle/sembolle ifadesidir. Çanakkale Muharebeleri’nin ölümsüzleşen özellikleri mevcuttur, ama bir de şiirle ifade edilemeyen ölümlü dünyanın olağan halleri, ayrıntıları, küçük olayların üzerinden giden çok katı bir gerçekliği vardır. Bu konuda yeterli veri olmayınca veya var olan veriler kullanılmadığında günümüz nesline, 1915 yılı boyunca süren bu kanlı çatışmanın içinden birkaç kesit verilmesi ile sınırlı bir öğrenme-öğretme etkinlikleri kalır: “Boğazı aşmak isteyen gemilerin püskürtülmesi, denizden geçilemeyeceği anlaşılınca karaya asker çıkarılması, siper savaşları, binlerce km. uzaktan gelen Anzak askerleri ve tabyalar boyunca yaşanan bazı dramatik insan hikâyeleri…” Sonuçta her şey sanki bir güne toplanmıştır.

Her 19 Mart günü bizim için muharebeler bitmiş olmasına rağmen, gerçekte çarpışmalar 9 Ocak 1916’ya kadar devam etmiştir. Yakın tarihimizin en kanlı muharebelerinin gerçekleştiği Çanakkale’de neler olmuş, neler yaşanmış, neler düşünülmüş, zaaflarımız, zayıflıklarımız, üstünlüklerimiz nelerdir, bunlardan yeteri kadar haberdar mıyız/değiliz. Çünkü konuşmaktan bir türlü yazmaya vakit bulamadığımızdan güçlü bir hatıra anlayış ve kurumlarının tesis edilmemesi, var olanların da milli tarih bilinci ve bilimsellikten uzak veya yapılan çalışmaların yetersiz olması-gerçeklerin ideolojik ve siyasi saplantılara kurban edilmesi- muharebelerin temelindeki insani yanı karanlıkta bırakmaktadır. Tarihçinin yaptığı/yapacağı biraz belge çokça hayal gücü denilmektedir. Aslında bu söylem hem tarih hem de bugün için doğrudur.

Yüz on yıl çok fazla bir zaman değil. Yılların nasıl geçtiğini hepimiz görüyor ve biliyoruz. Günler, aylar, mevsimler böylesine akıp gittiğine göre insanın çeşitli vesileler üzerinden geçmişi sınıflayarak zamana özel bir anlam verme/anlamlandırma çabası boşunadır. “Çok eski” ya da “biraz öncesi”, “geçmiş” olmanın sonsuzluğunda aynı anlamdadır. On yıl ya da yüz beş yıl öncesi fark etmez, “geçmiş”, ona ulaşılacak bir iz/damar bulunabildiğinde zamandan bağımsız olarak yanı başımızda olabilir; aksi takdirde düne ait olan bile bir daha hiç dönmemek üzere kaybolup gidebilir. Bu iz/damar bazen yazarının okuyucusunu içine aldığı satırları olur, başkalarının tecrübesi insanın tecrübesi haline gelir, bazen yalnızca fotoğraflardır, bizimle ilgisiz görünseler bile onlarla kendi fotoğraf hatıralarımız üzerinden bir bağ kurabiliriz. Fotoğraflar, gerçekliğin ne kadar mükemmel taklidi olurlarsa olsunlar geçmişteki canlılığa “fotoğraf” olmanın getirdiği bir yabancılaşma uzaklığıyla tanıklık ederler. Fotoğraflar zamana karşı “şimdi ve burada” anlayışını daha kolay somutlaştırır. Bu sebeple üzerinden yüz dört yıl geçmiş olsa ve “bugün” dediğimiz zaman diliminde artık o canlılıktan bahsedilemese bile “fotoğrafın tanıklığı” yaşanmışlığın temsil ettiği gerçeklik üzerinden bize dokunur. Biliriz ki oradaki insanlar, başlarına gelecek bütün dünyevi tehdit ve risklerin ötesinde zamana yenik düşmüşlerdir. Bugün onlardan hiçbiri hayatta değildir. Ama yine de her birinin bir hikâyesi vardır ve biz bir fotoğrafın gösterdiği o anın içinden, bütün hikâyenin ipuçlarını görebilir, bakışlardan, hal ve tavırlardan, ellerin, ayakların, bedenin dilinden neler olduğunu anlayabilir/anlatabiliriz.

Çanakkale Muharebeleri, yüksek lisans ve doktora tezlerinde inceleme konusu yapılsa da insanı içine çeken romantik yapısı öngörülemez bir gerçektir. Bugün muharebe alanlarına yapılan gezilerde hissedilenler gibi. El birliği ile yapılan tahribatlarla o günlerden bu günlere bir şey kalmasın mücadelesine rağmen; muharebe alanlarının, ısrarlı mücadelesi hâlâ galip gelmekte, damarlarında Türk kanı dolaşan her Türk evladına “namus davası”nı anlatmakta/ebedileştirmektedir.

***

İlköğretim ve Ortaöğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük ders kitaplarında “Çanakkale Muharebeleri”nin işlenişine ait örnekler:

Çanakkale Cephesi: İngiltere ve Fransa, İstanbul’u alarak Osmanlı Devleti’ni savaş dışı bırakmak ve müttefikleri Rusya ile doğrudan bağlantı kurmak istediler. Bunun için de 18 Mart 1915’te donanmalarıyla birlikte Çanakkale Boğazı’nı geçme girişiminde bulundular. Ancak Boğaz’a döşenmiş mayınlar ve Türk topçularının isabetli atışları karşısında ağır kayıplar vererek geri çekildiler.

Müttefikler, denizde uğradıkları başarısızlık üzerine Türk savunmasını çökertmek için bu kez de Gelibolu Yarımadası’na asker çıkardılar. Mehmetçik’in kahramanlığı karşısında tutunamayacaklarını anlayınca da bir süre sonra yarımadayı terk etmek zorunda kaldılar. Çanakkale Savaşları, Birinci Dünya Savaşı’nın seyrini değiştirecek nitelikte önemli sonuçlar ortaya çıkardı. Boğaz’ın geçilememesi nedeniyle yardım alamayan Rusya’da çarlık rejimi yıkıldı. Yeni yönetim Rusya’nın savaştan çekildiğini ilan etti. Diğer yandan İtalya, İtilaf Devletlerinin yanında savaşa girerken Bulgaristan İttifak Devletleri safına katıldı. [1] 

Çanakkale Cephesi

Komutanlar: Liman von Sanders, Cevat Paşa, Kazım (İnanç) Paşa

Güç: 315.500 asker

Avrupa’da Almanlara mağlup olan Ruslar, İngilizlerden yardım istedi. İngiliz donanması, Fransız donanması ile birlikte Boğazlar yoluyla Ruslar’a yardım göndermek için Çanakkale önlerine geldi. Fakat İtilaf Devletleri, 18 Mart 1915 tarihinde, Çanakkale Boğazı’nda yenilgiye uğrayınca 25 Nisan’da birçok noktadan Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yaptı. Kıyıya hâkim tepeleri elinde tutan Türkler, düşmanı dar bir sahil şeridinde tutmayı başardı. İngiliz kuvvetleri Anafartalar’da da yenilgiye uğradı. İtilaf Devletleri 1916 başlarında bölgeyi terk etmek zorunda kaldı. [2] 

Çanakkale Cephesi

İngiltere ve Fransa İstanbul’u ele geçirip Osmanlı Devleti’ni savaş dışı bırakmak, Süveyş Kanalı’na yönelik Türk baskısını ortadan kaldırmak, ekonomik, siyasi ve askerî açıdan zor durumda olan Rusya’ya yardım göndermek için bu cepheyi açtı. İtilaf (Anlaşma) Devletleri donanması, Çanakkale Boğazı’nda beklemediği bir savunmayla karşılaştı. Türk topçularının başarılı atışları ve Nusret Mayın Gemisi’nin Boğaz’ı mayınlaması sonucunda 18 Mart 1915’te ağır bir yenilgi alan İtilaf Devletleri Çanakkale’yi denizden geçemeyeceklerini anladılar. Denizden başarılı olamayan İtilaf Devletleri amaçlarına bu sefer bir kara harekâtı ile ulaşmaya çalıştılar. Mustafa Kemal, 20 Ocak 1915’’te merkezi Tekirdağ’da bulunan 19. Tümen Komutanlığına atanmıştı. Düşmanın Arıburnu bölgesindeki Seddülbahir ve Kabatepe civarından karaya asker çıkaracağını öngörüyordu. Bu nedenle emrindeki birlikleri bu bölgenin savunmasını yapabilecek şekilde yerleştirdi. 25 Nisan sabahı Mustafa Kemal, düşman kuvvetlerinin Arıburnu bölgesine çıkarma yaptığını haber aldı. Düşman, öngördüğü bölgeden kara harekâtına başlamıştı. Çıkarma bölgesine ilerlemek için birliklerini harekete hazır duruma getirdi ancak bağlı bulunduğu kolordudan herhangi bir talimat gelmediği için beklemek zorunda kaldı. Düşmanın ilerleyişine devam etmesi üzerine sorumluluğu üzerine aldı ve emrindeki kuvvetlerin bir kısmıyla Kocaçimen Tepesi’ne yöneldi. Conkbayırı’na çıktığı sırada düşmandan kaçan Mehmetçikle karşılaştı. Onlara moral verip iyi komuta ederek Arıburnu Cephesi’nin açılmasını sağladı.

Balkan savaşları sırasında bu bölgede görev yapmış olan Mustafa Kemal, ölümü göze alan Mehmetçikle birlikte Arıburnu, Anafartalar ve Conkbayırı’nda İtilaf birliklerinin ilerleyişini durdurdu ve İtilaf güçlerini yenilgiye uğrattı. Conkbayırı’ndaki mücadelede bir şarapnel parçası Mustafa Kemal’in cep saatine saplandı. Bu sayede Mustafa Kemal’in hayatı kurtuldu. Mustafa Kemal, komutası altındaki askerleri taarruza kaldırırken etrafında topladığı subaylara şöyle seslenmişti: “Size ben taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimizi başka kuvvetler ve başka komutanlar alabilir.” Mustafa Kemal Çanakkale Cephesi’ndeki başarılarından dolayı albaylığa terfi etti. Adı “Anafartalar Kahramanı” olarak anılmaya başladı. Bu başarılar, halk arasında daha çok tanınmasında ve ileride Millî Mücadele’nin lideri olmasında son derece etkili olmuştur. [3] 

Çanakkale Savaşı

Mustafa Kemal’in askerlik hayatında Millî Mücadele’nin liderliğine giden en önemli olaylardan birisi de Çanakkale Savaşı’dır (1915). Çanakkale Boğazı’nı geçmeye çalışan İngiliz ve Fransız donanması başarısız olunca karadan çıkartma yapma kararı aldılar. Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarmaya başlayan düşman kuvvetlerini Mustafa Kemal’in komuta ettiği tümen Arıburnu’nda ve Conkbayırı’nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseltildi. İngilizler 6–7 Ağustos’ta Arıburnu’nda ikinci taarruz harekâtına başladılar. Fakat başarı elde edemediler. Anafartalar Grup Komutanı Mustafa Kemal 9–10 Ağustos’ta Anafartalar Zaferi’ni kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos’ta Kireçtepe, 21 Ağustos’ta II. Anafartalar zaferleri takip etti (1915).

Mustafa Kemal Çanakkale Savaşı’nda Türk ordusunun yazdığı kahramanlık destanının en önemli komutanı ve yönlendiricisi olacaktır. Conkbayırı’nda taarruz etmek için hazırlık yapan subaylarına verdiği: “Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimizi başka kuvvetler ve başka kumandanlar alabilir.” emriyle Çanakkale Savaşı’nın bir varoluş savaşı olduğunu anlatmıştır. Mustafa Kemal’in Arıburnu, Conkbayırı ve Anafartalar’da elde ettiği başarılar onun iyi bir lider ve komutan olmasının yanında cesaretinin sonucudur. Çanakkale Savaşı’nda askerleriyle cephenin en önünde mücadele etmiş sevk ve idareyi gerçekleştirmiştir. Mustafa Kemal’in savaşta gösterdiği cesareti ve liderliği onun Türk milleti tarafından tanınıp Millî Mücadele’nin lideri olarak kabul edilmesinde etkili olmuştur. Millî Mücadele’nin Başkumandanı Mustafa Kemal bu savaşta üstün askerî yetenekleriyle mesleğindeki başarısını kanıtlamıştır. [4] 

Çanakkale Savaşı

Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı’na girdiğinde Mustafa Kemal, Sofya’da ateşemiliter olarak görev yapıyordu. Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi üzerine Başkomutanlık Vekâletine yaptığı ısrarlı başvuruların sonucunda 20 Ocak 1915’te oluşum hâlindeki Tekirdağ 19. Tümen Komutanlığına atandı. 2 Şubat’ta komutasını aldığı 19. Tümen, Çanakkale Boğazı’nı geçemeyen İtilaf (Anlaşma) Devletleri’nin Gelibolu’ya asker çıkaracakları gerekçesiyle bu bölgeye kaydırıldı. Çanakkale Cephesi komutanı Alman Liman Van Sanders (Liman Von Sanders), savunma planını çıkartmanın Saros Körfezi’ne yapılacağını düşünerek hazırlamıştı. Mustafa Kemal ise çıkarmanın Arıburnu üzerinden yapılacağını öngörmüş ve savunma planının bu ihtimale göre yapılması gerektiğini ileri sürmüştü. 25 Nisan’da İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Anzak Kolordusu ile Arıburnu, Seddülbahir ve Kumkale sahillerine çıkarma yapmaya başladılar. Mustafa Kemal Arıburnu’na çıkarma yapan İngiliz birliklerinin hedefinde Conkbayırı hattının olduğunu askerî zekâsı ve ileri görüşlülüğü sayesinde fark etmişti. Emrindeki kuvvetleri bu bölgeye sevk ederek İngiliz birliklerine karşı destansı bir zafer elde etti. Conkbayırı’nı tutan İngiliz kuvvetlerini geri çekilmek zorunda bırakan askerlere Mustafa Kemal şu emri vermişti:

Ben, size taarruzu emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!

19. Tümen komutanı iken albaylığa terfi eden Mustafa Kemal, Anafartalar Grup Komutanlığına getirildi. Anafartalar Savaşı’nda bir şarapnel parçasının göğsü üzerindeki saate isabet etmesine rağmen cephenin en önünde savaşmayı sürdürdü. Türk askerinin azmini ve savaş kabiliyetini yakından gördü ve komutanlık deneyimini geliştirdi. Buradaki başarıları, ayrıca Anafartalar kahramanı olarak ünlenmesini sağladı. Bu durum Mustafa Kemal’in ileride Millî Mücadele’nin liderliğine gelmesinde ve Sakarya Savaşı’nda Başkomutan sıfatıyla ordunun başına geçerek başarılar kazanmasında etkili oldu. Anafartalar başarısı, Mustafa Kemal’in savaştığı ülkeler tarafından da tanınmasına önemli katkı sağladı. İngiliz Generali Hamilton (Hemıltın) 17 Ağustos 1915’te Londra’ya gönderdiği raporda şu itirafta bulunuyordu:

Üzülerek söylemeliyim ki Türkler bizim bazı yeni birliklerimiz üzerinde manevi üstünlük sağlamışlardır… İyi komuta edilen ve cesaretle savaşan Türk ordusunun karşısındayız.” [5]  

Çanakkale Cephesi

Rusya, Birinci Dünya Savaşı devam ederken ekonomik ve askerî açıdan zor günler yaşamaktaydı. Savaşa devam edebilmesi için İngiltere ve Fransa’nın askerî ve teknik yardımına ihtiyacı vardı. Rusya’ya giden geçiş yolları, kuzeyde Almanya ve güneyde Osmanlı Devleti tarafından kesilmişti. İngiltere ve Fransa’dan yardım alamayan Rusya, savaşı sürdürmekte zorlanıyordu.

Bu sırada İngiltere Donanma Bakanı Winston Churchill (Vinston Çörçil), Çanakkale Boğazı’na yapılacak bir saldırı ile İstanbul’u ele geçirmeyi tasarlıyordu. Böylece hem İstanbul’u işgal ederek Osmanlı Devleti’ni etkisiz hâle getirecek hem de Rusya’ya gereksinimi olan ekonomik ve askerî yardımı ulaştıracaktı. Bu amaçla, İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan bir donanma Çanakkale açıklarına kadar geldi. Bu sırada Nusret Mayın gemisi bir gecede Boğaz’ı mayınlamıştı. 18 Mart 1915 tarihinde İtilaf Devletleri donanması Boğaz’ın mayınlardan temizlenmiş olduğunu düşünerek önce kıyılardaki top istihkâmlarını ağır bir topçu ateşine tuttu. Daha sonra Çanakkale Boğazı’na girdi. Savaş gemileri Boğaz’a girince kıyılardaki topçuların ağır ateşi ve direnişi ile karşılaştılar ve mayınlara çarparak büyük kayıplar verdiler. İtilaf Devletlerinin gemilerinin büyük bir bölümü battı. İtilaf Devletleri donanması, bu şiddetli direnme sonucunda geri çekilmek zorunda kaldı.

Çanakkale Boğazı’nın denizden geçilemeyeceğinin anlaşılması üzerine, karadan yapılacak bir harekâtla Gelibolu Yarımadası’nı ele geçirme planları yapan İtilaf Devletleri yeni bir saldırı düzenlediler. İngiliz, Fransız, Hintli, Cezayirli, Afrikalı ve Anzak (Yeni Zelandalı – Avustralyalı) askerlerden oluşan birlikler Seddülbahir, Arıburnu ve Kumkale’ye çıkartma yaptılar.

İtilaf Devletleri birlikleri önce kıyıları ele geçirerek Türk ordusunu geri çekilmeye zorladılar. Düşman birlikleri karadan saldırılarına devam ederken Mustafa Kemal, Anafartalar Grup Komutanlığına atandı. Kuvvetlerini toparlayan Mustafa Kemal “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve komutanlar gelebilir.’’ sözü ile emrindeki birliklere savunmanın önemini belirtti.

Çanakkale Zaferi, Rusya’ya yardım yapılmasını engelledi. İtilaf Devletlerinden yardım alamayan Rusya’da Bolşevik İhtilali çıktı. Çarlık rejimi yıkıldı. Rusya, savaştan çekilmek zorunda kaldı. İngiltere’nin Çanakkale Savaşı’nda yenilmesi sonucunda bu devletin sömürgelerindeki Müslümanlar ayaklandı. Türkler ise Çanakkale’nin geçilmez olduğunu bütün dünyaya kanıtladı. Bu olayla Türkler, millî birlik ve bütünlüklerini tüm dünyaya göstermiş oldu. [6]

—***—

DİPNOTLAR

[1] Sami TÜYSÜZ, İlköğretim 8 Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Ders Kitabı, Tuna Matbaacılık Sanayi ve Ticaret A. Ş., Ankara 2016, s. 28

[2] Samettin BAŞOL, Tuğrul YILDIRIM, Miyase KOYUNCU, Abdullah YILDIZ, Ömer Faruk EVİRGEN, İlköğretim 8 Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Ders Kitabı, MEB Devlet Kitapları 2017, s. 33

[3] Çiğdem ATAŞ, İlköğretim 8. Sınıf Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Ders Kitabı, Top Yayıncılık, İzmir 2017, s. 18-19

[4] Komisyon, Ortaöğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük, MEB Devlet Kitapları, 2016, s. 12

[5] Ersun BALCILAR, Murat KILIÇ, Yunus KURT, Ortaöğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Ders Kitabı, Top Yayıncılık, İzmir 2016, s. 26-27

[6] Mahmut ÜRKÜT, Ortaöğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve 

Türk İstiklâl Mücadelesi

Meşruiyet Kavşağında Milli Devletin Doğuşu: Heyet-i Temsiliye’nin 21 Nisan 1920 Tarihli Tamimi [Genelgesi]

Published

on

Giriş

21 Nisan 1920 tarihli Heyet-i Temsiliye tamimi, Türk siyasi tarihinin en kritik meşruiyet dönüşümünü belgeleyen temel bir vesikadır. İstanbul’un işgaliyle sarsılan geleneksel otoritenin yerine Ankara merkezli yeni bir iradenin ikamesini amaçlayan bu metin, stratejik bir retorik üzerine kurgulanmıştır. Bu çalışma, tamimdeki kavram, sembol ve aktörleri analiz ederek; Mustafa Kemal Paşa’nın halkın köklü dini değerleri ile modern milli egemenlik ilkesini nasıl birbiriyle kaynaştırarak (mezcederek) yeni bir toplumsal rıza zemini inşa ettiğini incelemektedir. Belge; dini sembolizm, askeri disiplin ve halk iradesi arasında kurulan hassas dengenin, Milli Mücadele’nin hukuki ve sosyolojik meşruiyetini nasıl tahkim ettiğini ortaya koymaktadır.

TAMİM

(21 Nisan 1920)

Ankara, 21 Nisan [1]336 [1920]

Tel: Gayet aceledir.

Ankara’ya acele tezkere.

Kolordulara (14. Kolordu Vekâlet’ine)

61. Fırka Kumandanlığı’na, Refet Beyefendi’ye

Bütün Vilayetlere, Bağımsız Livalara,

Müdafaa-i Hukuk Heyeti Merkeziyelerine,

Belediye Riyasetlerine

1-Bi menni-hül-Kerim Nisan’ın yirmi üçüncü Cuma günü Cuma namazını müteakip Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi küşat edilecektir.

1 — Tanrı’nın lütfuyla Nisanın 23′üncü Cuma günü, cuma namazından sonra, Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.

2-Vatanın istiklali,  makam-ı refi-i hilafet ve saltanatın istihlası gibi en mühim ve hayati vezaifi ifa edecek olan Büyük Millet Meclisinin yevm-i küşadını Cumaya tesadüf ettirmekle yevm-i mezkûrun mübareketinden istifade ve kabl-el-küşad bil-umum Mebusin-i Kiram Hazeratiyle Hacı Bayram Veli Camii-i Şerifi’nde Cuma namazı eda olunarak envar-ı Kur’an ve salattan istifade olunacaktır. Bade-s-salat Lihye-i Saadet ve Sancak-ı Şerif’i hamilen Daire-i Mahsusa’ya gidilecektir. Daire-i Mahsusa’ya dâhil olmadan evvel bir dua kıraatiyle kurbanlar zebh olunacaktır. İşbu merasimde Camii-i Şerif’ten bed’ ile Daire-i Mahsusa’ya kadar Kolordu Kumandanlığınca kıtaat-ı askeriye ile tertibat-ı mahsusa alınacaktır.

2 — Vatanın istiklâli, yüce Hilâfet ve Saltanat makamının kurtarılması gibi en önemli ve hayati görevleri yapacak olan Büyük Millet Meclisi’nin açılış gününü cumaya rastlatmakla, o günün kutsallığından yararlanılacak ve bütün sayın milletvekilleriyle Hacı Bayram Velî Câmi-i Şerifinde cuma namazı kılınarak Kur’an’ın ve namazın nurlarından da feyz alınacaktır. Namazdan sonra, Sakal-ı Şerif ve Sancâk-ı Şerif alınarak Meclisin toplanacağı yere gidilecektir.

Meclise girmeden önce bir dua okunarak kurbanlar kesilecektir. Bu merasimde Câmi-i Şeriften başlayarak Meclis binasına kadar Kolordu Komutanlığı’nca askerî birliklerle özel tören düzeni alınacaktır.

3-Yevm-i mezkûrun te’yid-i kudsiyeti için bugünden itibaren merkez-i vilayette Vali Beyefendi Hazretleri’nin tertibiyle hatim ve Buhari-i Şerif tilavetine bed’ olunacak ve Hatm-i Şerif’in son aksamı teberrüken Cuma namazından sonra Daire-i Mahsusa önünde ikmal edilecektir.

3 — Açılış gününün kutsallığını belirtmek için bu günden başlayarak vilâyet merkezinde, Vali Beyefendi Hazretlerinin düzenleyeceği şekilde, hatim indirilmeye ve Buhari-i Şerif okunmaya başlanacak ve Hatm-i Şerifin son kısımları uğur getirsin diye Cuma günü namazdan sonra Meclis’in toplanacağı yerin önünde tamamlanacaktır.

4-Mukaddes ve mecruh vatanımızın her köşesinde aynı suretle bugünden itibaren Buhari ve Hitamat-ı Şerife kıraat edilerek Cum’a günü ezandan evvel minarelerde Salat-ı Şerife okunacak ve esnay-ı hitabede Hilafetmeabımız Padişahımız Efendimiz Hazretlerinin nam-ı nam-i Hümayunu zikredilirken Zat-ı Şevket-simat Padişahilerinin ve Memalik-i Şahaneleriyle bil-umum tebaa-i mülukanelerinin bir an evvel nail-i felah ve saadet olmaları duası ilaveten tezkar olunacak ve Cum’a namazının edasından sonra da ikmal-i hatim edilerek Makam-ı Muallay-ı Hilafet ve Saltanat’ın ve bilcümle aksam-ı vatanın halası maksadıyla vuk’u bulan mesai-i milliyenin ehemmiyet ve kudsiyeti ve her ferd-i milletin kendi vekillerinden mürekkep olan Büyük Millet Meclisi’nin tevdi eyleyeceği vezaif-i vataniyeyi ifaya mecburiyeti hakkında mev’izeler irat olunacaktır. Badehu Halife ve Padişahımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin halası, selameti ve istiklali için dua edilecektir. Bu merasim-i diniyye ve vataniyyenin ifasından ve camilerden çıkıldıktan sonra Bilad-ı Osmaniye’nin her tarafında makam-ı hükumete gelinerek meclisin küşadından dolayı resmen tebrikat icra edilecektir. Her tarafta Cum’a namazından evvel münasip suretde Mevlid-i Şerif okunacaktır.

4 — Kutsal ve yaralı vatanımızın her köşesinde bu günden itibaren aynı şekilde Hatm-i Şerifler indirilmesine ve Buhari-i Şerif okunmasına başlanarak, cuma günü ezandan önce minarelerde salâ verilecek, hutbe okunurken, Halifemiz, Padişahımız Efendimiz Hazretleri’nin mübarek adları anılırken, Padişah Efendimiz’in yüce varlıklarının, şanlı ülkesinin ve bütün tebaasının bir an önce kurtulmaları ve saadete kavuşmaları için ayrıca dua okunacak ve cuma namazının kılınmasından sonra da hatim tamamlanarak yüce Hilâfet ve Saltanat makamı ile bütün vatan topraklarının kurtuluşu için girişilen Millî Mücadele’nin önemini ve kutsallığını, milletin her bir ferdinin, kendi vekillerinden meydana gelmiş olan bu Büyük Millet Meclisi’nin vereceği vatani görevleri yapmaya mecbur olduğunu anlatan vaazlar verilecektir. Daha sonra, Halife ve Padişah’ımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin kurtuluşu, selâmeti ve istiklâli için dua edilecektir. Bu dinî ve vatanî merasim yapıldıktan ve camilerden çıkıldıktan sonra, Osmanlı vilâyetlerinin her tarafında, hükûmet konağına gelinerek Meclis’in açılmasından dolayı resmî tebrikler yapılacaktır. Her tarafta cuma namazından önce uygun şekilde Mevlid-i Şerif okunacaktır.

5-İşbu tebliğin hemen neşr ve tamimi için her vasıtaya müracaat olunacak ve serîan en ücra köylere, en küçük kıtaat-ı askeriyeye, memleketin bil-umum teşkilat ve müessesatına iblağı temin edilecektir. Ayrıca büyük levhalar halinde her tarafta ta’lik ve mümkün olan mahallerde tab’ ve teksir ve meccanen tevzi’ edilecektir.

5 — Bu tebliğin hemen yayınlanarak her tarafa ulaştırılabilmesi için her vasıtaya başvurulacak, sür’atle en ücra köylere, en küçük askerî birliklere, memleketin bütün teşkilât ve kuruluşlarına ulaştırılması sağlanacaktır. Ayrıca, büyük levhalar halinde her tarafa asılacak ve mümkün olan yerlerde bastırılıp çoğaltılarak parasız dağıtılacaktır.

6-Cenab-ı Hak’dan muvaffakiyet-i kâmile tazarru’ olunur.

6 — Yüce Tanrı’dan tam bir başarıya ulaştırması niyaz olunur.

Heyet-i Temsiliye namına

Mustafa Kemal

1. Tarihsel Bağlam

Mondros Mütarekesi sonrası Anadolu’da başlayan direniş hareketi, İstanbul’un 16 Mart 1920’de resmen işgali ve Meclis-i Mebusan’ın dağıtılmasıyla meydana gelen otorite boşluğu, Anadolu’da yeni bir meşruiyet merkezi ihtiyacını doğurmuştur. Mustafa Kemal Paşa, 21 Nisan 1920’de “gayet acele” kaydıyla yayımladığı tamim ile Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin (BMM) açılacağını bütün mülki ve askeri birimlere ilan etmiştir. Bu tamim; kolordulardan belediye riyasetlerine kadar geniş bir idari ağa hitap ederek Ankara’nın yeni siyasi merkez olduğunu tescilleyen kurucu bir belgedir.

2. Meşruiyetin İnşası: Kavramlar ve Sembollerin Rolü

Tamimin en dikkat çekici yönü, toplumsal rızayı sağlamak için kullanılan yoğun dini üsluptur. Ankara’da yeni kurulacak Meclis’in kabulünü halkın zihninde pekiştirmek için, halkın alışık olduğu dini-kültürel mukaddes değerler üzerinden  “meşruiyet dili” inşa edilmiştir:

Zamanlama ve Mekân: Açılışın Cuma gününe denk getirilmesi, açılış öncesi Hacı Bayram-ı Veli Camii’nde Cuma namazı kılınması, “günün mübarekliğinden istifade” edilmesi ile toplumun manevi hassasiyetlerinin zirve yaptığı zaman (an) kullanılarak “toplumsal rıza” sağlanması gözetilmiştir.

Manevi Seferberlik: Kur’an ve namazın nurlarından feyz alınması, Hatm-i Şerifler, Buharî-i Şerif kıraatleri ve dualar; siyasi bir eylemin “ilahi rıza” ile uyumlu olduğunu göstererek dini meşruiyet devşirir.

Mukaddes Emanetler: Namazdan sonra “Lihye-i Saadet” (Sakal-ı Şerif) ve “Sancak-ı Şerif’”in taşınarak Meclis binasına gidilmesi, yeni yapının/otoritenin “kutsal bir koruma” altında ve mukaddesatın koruyucusu olduğu mesajını güçlendirerek “tarihsel meşruiyet” oluşturmaktadır.

Bimennihülkerim: “Allah’ın yardımıyla” ifadesi, milli mesainin kutsal bir temele dayandığını göstermektedir.

Toplumsal Rızanın İnşası: Mustafa Kemal Paşa; halkın köklü dini hassasiyetleri ile modern “milli egemenlik” fikrini bu tören kurgusu içerisinde mezcederek (kaynaştırarak),  Ankara’daki yeni otoriteye karşı çıkabilecek tereddütleri gidermiş ve geniş tabanlı bir mutabakat zemini oluşturmuştur.

3. Egemenliğin Dönüşümü:

Belge, egemenliğin (karar alma ve yönetme gücünün) kaynağını hukuki bir geçiş sürecine sokmaktadır. Metinde bir yandan “Hilafet ve Saltanat makamının kurtarılması” birincil hedef olarak gösterilirken, diğer yandan bu hedefe ancak “millet ferdinin kendi vekillerinden meydana gelen Büyük Millet Meclisi” aracılığıyla ulaşılabileceği vurgulanmaktadır. Siyasi açıdan bu metin, bir “kurucu iktidar” beyannamesidir.

Büyük Millet Meclisi (BMM): Tamimde “vatanın bağımsızlığı” gibi hayati görevleri yürütecek “her millet ferdinin kendi vekillerinden meydana gelen” bir yapı olarak tanımlanmıştır. Bu, egemenliğin kaynağının “milli iradeye” kaydığının en somut göstergesidir.

Hukuki Mecburiyet: Her millet ferdinin Meclis’in vereceği “vatani vazifeleri yapmaya mecburiyeti” vurgulanarak, egemenlik yetkisinin fiilen millete geçtiği tescil edilmiştir.

Siyasi Meşruiyet: Meclis, “vatanın bağımsızlığı”, “saltanat ve hilafet makamının kurtarılması” gibi hayati görevleri yürütecek yegâne merci olarak konumlandırılmıştır.

Heyet-i Temsiliye ve Mustafa Kemal: Mustafa Kemal Paşa’nın imzası, Meclis açılana kadar fiili egemenliği yürüten, askeri ve mülki birimlere emir veren koordinatör otoriteyi temsil etmektedir.

4. Vesayet Analizi: Stratejik Koruyuculuk

Eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında, tamimdeki Padişah vurgusu stratejik bir vesayet değişimi olarak anlaşılabilir. Hilafet ve saltanat makamı “yaralı” ve “kurtarılmaya muhtaç” birer değer olarak konumlandırılırken; karar alma ve icra yetkisi “milli mesai” kavramıyla Meclis’e devredilmiştir. Hutbelerde Padişahın adının anılması ve “Zat-ı Şevketsimatı Padişahileri”nin kurtuluşu için dua edilmesi talimatı, İstanbul Hükümeti’nin etkisini kırmak için kullanılan bir yöntemdir. Halkın sadakatini sarsmadan yönetim Ankara’ya taşınmıştır. Bu sayede, Padişahın “esareti” üzerinden BMM’nin “vasi”lik rolü meşrulaştırılmıştır.

Eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında, tamimdeki aktörler üzerinden stratejik bir “vesayet değişimi” kurgulanmıştır:

5. Sosyolojik Yayılım ve Çok Boyutlu Etki

Tamim, sadece bir askeri emir değil, toplumun en küçük birimlerine ulaşan bir siyasi seferberlik ilanıdır:

Kapsayıcılık ve Görsel Propaganda: Talimatın “en ücra köylere ve en küçük askeri kıtalara” kadar ulaştırılması, levhalar halinde asılması ve ücretsiz dağıtılması istenerek yeni iradenin görünürlüğü artırılmıştır.

Kültürel Süreklilik: Siyasi değişim, geleneksel ritüeller (kurban kesilmesi, mevlid okunması) maskesi altında sunularak kültürel bir direncin olması engellenmiştir.

Ekonomik Mesai: Vatanın kurtuluşu için vuku bulan “milli mesai”, topyekûn bir idari ve iktisadi seferberliğin habercisidir.

6. Sonuç

21 Nisan 1920 tarihli tamim; dini meşruiyet, askeri disiplin ve demokratik temsil ilkelerini aynı potada eriten (mezceden) kurucu bir metindir. Mustafa Kemal Paşa; geleneksel sembollerle modern siyasi hedefleri kaynaştırarak, Milli Mücadele’nin hukuki ve toplumsal temelini sağlam bir zemine oturtmuştur. Belge, meşruiyetini dinden, gücünü askeri teşkilattan, geleceğini ise milletin iradesinden alan bir geçiş döneminin en somut vesikasıdır. Özünde egemenliğin kayıtsız şartsız millete geçişinin ve modern Türk devletinin fiili kuruluşunun ilk resmi beyannamesidir.

Kaynakça:

Hâkimiyet-i Milliye, 23 Nisan 1336 (1920), No:24, “Büyük Millet Meclisi Bugün AçılıyorHeyet-i Temsiliyenin Tamimi”, s. 3, sütun:1-2

    Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 14 (Aralık 1955), Vesika No: 363, “ Mevki Kumandanlığına ” (21 Nisan 36/21 Nisan 1920), s. 1-3.

    1000 Temel Eser NUTUK 1, (Baskıya Hazırlayanlar: Dr. Birol EMİL, Melin HAS ER, Mehmet Ali AYDIN), Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1973, s. 525-528

    Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 79 (Mayıs 1981), Belge No: 1747, “Tamim, Mevki Kumandanlığına” (21 Nisan 336/21 Nisan 1920), s. 85-88.

    Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 7 (1920),“Tamim, Kolordulara (14. Kolordu Vekâletine), 61. Fırka Kumandanlığına, Refet Beyefendiye, Bütün Vilayetlere, Bağımsız Livalara, Müdafaa-i Hukuk Heyeti Merkeziyelerine, Belediye Riyasetlerine” (21.436/21 Nisan 1920), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 344-345

    Continue Reading

    Türk İstiklâl Mücadelesi

    Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’da Toplanma Çağrısı: 19 Mart 1920 Tarihli Seçim Genelgesi

    Published

    on

    Giriş

    19 Mart 1920 tarihli tamim, Osmanlı Devleti’nin fiilen sona erişi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu arasındaki hukuki ve siyasi köprüyü kuran temel belgedir. 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgali, Osmanlı Devleti’nin merkezi mekanizmalarını tamamen işlevsiz bırakmıştır.  Mustafa Kemal, bu durumu devletin “üç kuvvetinin” (yasama, yürütme, yargı) ihlali olarak tanımlamaktadır. Dağılan Meclis-i Mebusan’ın ardından, milli egemenliği temsil edecek “olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin” Ankara’da toplanması zaruri hale gelmiştir.   Bu genelge, fiilen sona ermiş olan bir idari yapının yerine, halk iradesine dayalı yeni bir devlet yapısının, “egemenliğin kayıtsız şartsız millete geçiş” inşasına yönelik ilk resmi adımdır.

    1. Tarihsel Arka Plan: İşgal ve Dağılma (Öncesi)

    16 Mart 1920’de İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgal edilmesi ve ardından Meclis-i Mebusan’ın basılarak bazı milletvekillerinin Malta’ya sürülmesi, Osmanlı devlet mekanizmasını felç etmiştir. Belgede de ifade edildiği üzere, devletin yasama, yürütme ve yargı güçleri (kuvay-ı selâse-i devleti) işlevsiz kalmıştır. Bu otorite boşluğu, Milli Mücadele’nin meşru bir merkezden yönetilmesi ihtiyacını doğurmuştur.

    2. Belgenin Amacı ve Hukuki Niteliği

    Tamimin temel amacı, işgal altındaki payitahtın ve hilafetin kurtarılmasını sağlayacak tedbirleri alacak, millet tarafından yetkilendirilmiş yeni bir meclisi Ankara’da toplamaktır. Belge, sadece yeni bir seçim çağrısı değil, aynı zamanda dağılan Meclis-i Mebusan üyelerine de Ankara’ya gelme kapısını açık tutarak milli iradenin sürekliliğini hedefleyen “kurucu” bir nitelik taşımaktadır.

    3. İçerik Analizi: Seçim ve Meclis Yapısı

    Mustafa Kemal Paşa’nın imzasını taşıyan bu 12 maddelik talimatname, demokratik ve temsil gücü yüksek bir yapının temellerini atmaktadır:

    Temsil Yetkisi: Ankara’da toplanacak meclis, “fevkalade salahiyete sahip” (olağanüstü yetkili) olarak tanımlanmıştır.

    Katılımcılık: Dağılan Meclis-i Mebusan üyeleri, Ankara’ya gelebildikleri takdirde bu meclise iştirak edebileceklerdir.

    Seçim Sistemi: Seçimlerde livalar (sancaklar) esas alınacak ve her livadan beş üye seçilecektir. Seçimler; yerel idare meclisleri, belediye meclisleri ve Müdafaa-i Hukuk heyetlerinden oluşan geniş bir kurul tarafından, gizli oy ve mutlak çoğunluk esasına göre yapılacaktır.

    Siyasi Özgürlük: Her fırka, zümre veya cemiyet aday gösterebileceği gibi, her birey bağımsız olarak adaylığını açıklama hakkına sahiptir.

    Hız ve Lojistik: Seçimlerin 15 gün içinde tamamlanarak üyelerin Ankara’ya ulaşması hedeflenmiş, yol masraflarının yerel yönetimlerce karşılanması kararlaştırılmıştır.

    4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji

    Genelge, mülki amirlerin (valiler) yanı sıra doğrudan “Kolordu Kumandanlarına” da gönderilmiştir. Bu durum, işgal altındaki coğrafyada sivil idarenin baskı altında olduğu yerlerde askeri gücün seçim güvenliğini ve organizasyonunu üstlenmesi gerektiğini gösterir. Ankara’nın stratejik bir merkez olarak seçilmesini tescillemiştir. Ankara, güvenli konumu ve ulaşım imkânlarıyla Anadolu ihtilalinin kalbi haline gelmiştir. Sosyolojik açıdan ise tamim, halkın farklı kesimlerini (belediye üyeleri, cemiyet temsilcileri, sivil ve askeri bürokrasi) “mücahede-i mukaddese” (kutsal mücadele) kavramı etrafında birleştirmeyi amaçlamaktadır. “Mücahede-i mukaddese” vurgusuyla halkın mücadeleye fiilen katılımı teşvik edilmiştir. Bu durum, seçkin bir zümre hareketinden ziyade geniş tabanlı bir toplumsal sözleşme arayışının göstergesidir.

    5. Sonrası: Büyük Millet Meclisi’ne Doğru

    Bu tamim meyvelerini kısa sürede vermiş ve yaklaşık bir ay sonra, 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi Ankara’da açılmıştır. İstanbul’un temsil gücünü kaybettiği bir dönemde, bu meclis Türk milletinin tek meşru temsilcisi sıfatıyla Sevr’i reddetmiş ve Türk İstiklal Harbi’ni yönetmiştir.

    Eleştirel Tarih Yöntemiyle Değerlendirme

    Belgede kullanılan dil, hem meşruiyet zeminini korumak (padişah ve hilafeti kurtarma vurgusu) hem de fiili bir devrim gerçekleştirmek (Ankara’da bağımsız bir meclis kurmak) arasında hassas bir denge gözetmektedir. “Olağanüstü yetkili meclis” (salâhiyet-i fevkal’adeyi haiz meclis) ifadesi, aslında bir “Kurucu Meclis” tanımıdır ancak dönemin hassasiyetleri sebebiyle bu kavram doğrudan kullanılmamıştır. Bu durum, Mustafa Kemal’in stratejik dehasını ve toplumsal rızayı adım adım inşa etme yöntemini göstermektedir.

    Kaynakça

    1. 1. Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, “Tamim”, (19.3.1336/19 Mart 1920), Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1960, s. 547-548
    2. 2. Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 13 (Eylül 1955), Vesika No: 337, “ Tamim, Hey’et-i Temsiliye Riyaseti Ankara’da Olağanüstü Yetkiyi Haiz Bir Meclis Toplanması Hakkında ” (19 Mart 1336/1920), s. 1-2.
    3. 3. Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 87 (Şubat 1989), Vesika No: 2110, “Tamim, Yirminci Kolordu Kumandanlığına” (19.3.36/19 Mart 1920), s. 78-81.
    4. 4. Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 7 (1920),“Vilayetlere, Bağımsız Livalara, Kolordu Kumandanlarına, Merkeze Tamim” (19.3.36/19 Mart 1920),Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 153-154

    Continue Reading

    Türk İstiklâl Mücadelesi

    Mukaddes İttifak: 17 Mart 1920 Tarihli İslam Âlemine Beyanname

    Published

    on

    Bu makale, 17 Mart 1920 tarihinde Mustafa Kemal Paşa tarafından Heyet-i Temsiliye adına yayımlanan ve doğrudan İslam dünyasını hedef alan tarihi beyannameyi; içerik, vaka analizi, tarihsel coğrafya ve sosyolojik boyutlarıyla inceleyip değerlendirmektedir.

    ÂLEM-İ İSLAMA BEYANNAME

             Hilafet-i mukaddese-i İslamiyenin [mukaddes İslam hilafetinin]  makarr-ı itilası [yüksek merkezi] olan İstanbul; Meclisi-i Mebusan ve bilcümle müessesat-ı resmiye-i hükumete [bütün resmi hükumet müesseselerine] de vaz’-ı yed olunmak [el konulmak] suretiyle resmen ve cebren işgal edilmiştir. Bu tecavüz, Saltanat-ı Osmaniye’den [Osmanlı saltanatından] ziyade Makam-ı Hilafette [hilafet makamında] hürriyet ve istiklallerinin istinatgâh-ı yegânesini [yegâne dayanağını] gören bütün Âlem-i İslam’a racidir [İslam Âlemine yapılmıştır]. Asya’da ve Afrika’da peygamber-i pesend-ane [peygamberin beğeneceği yolda] bir ulu himmetle [yüksek bir gayretle] hürriyet ve istiklal mücahedesinde devam eden ehl-i İslam’ın [İslam ehlinin] kuvay-ı maneviyesini [manevi kuvvetlerini] kırmak için son tedbir olarak İtilaf devletleri tarafından tevessül olunan [kalkışılan]  bu hareket, Hilafet makamını taht-ı esarete [esaret altına] alarak bin üç yüz seneden beri payidar olan ve müebbeden masun-ı zeval [yok olmaktan korunmuş] kalacağına şüphe bulunmayan hürriyet-i İslamiyeyi [İslam hürriyetini] hedef ittihaz etmektedir [almaktadır].

    Mısır’ın on bine baliğ olan [on bine varan] şuheday-ı muazzezesine [aziz şehitlerine], Suriye ve Irak’ın binlerce evlad-ı muhteremesine [muhterem evladına], Azerbaycan’ın, Şimal-i Kafkasya’nın, Türkistan’ın, Afganistan’ın, İran’ın, Hindiçin’in velhasıl bütün Afrika’nın ve bütün Şark’ın bugün azim [büyük]  bir heyecan ve hiddet ve derin bir emel-i istihlas [kurtuluş emeli] ile titreyen efkâr-ı müşterekesine [ortak fikirlerine] havale edilmiş olan bu darbe-i tahkir [aşağılayıcı darbe] ve tecavüzün, düşmanlar tarafından tahmin edildiği veçhile [gibi] maneviyatı haleldar etmek değil, belki bütün şiddetiyle mucizeler gösterecek bir kabiliyet-i inkişafa [gelişme kabiliyetine] mazhar eylemek neticesini tevlid edeceğine [doğuracağına] şüphemiz yoktur. Osmanlı kuvay-ı milliyesi [milli kuvvetleri], hilafet ve saltanatın uğradığı müteselsil [zincirleme] suikastlerin başladığı günden beri devam eden samimi bir vahdet [birlik] ve tesanüt [dayanışma]  içinde vaziyeti bütün vahametine rağmen azim ve metanetle telakki etmekte [karşılamakta] ve bu son ehl-i salip [Haçlı] muhacematına [hücumlarına] karşı, bütün İslamiyet cihanının [dünya İslamlığının] hissiyat-ı müştereke-i mukavemetine [ortak mukavemet hissiyatına] emin olmaktan mütevellit [doğan] bir hiss-i mazaheretle [yardım hissiyle] azim ve imanının amil [etken] olduğu mücahedede, inayet ve muvaffakiyet-i ilahiyeye [ilahi inayet ve muvaffakiyete] mazhar olacağına itimat eylemektedir.

             Kurun-ı vustanın [Ortaçağın]  şövalye akınlarından bugünün ittifak ve itilaflarına kadar meşum [uğursuz] bir teselsül-i gunudane [gaddarlıklar zinciri] ile tevali eyleyen [devam eden] ehl-i salip [Haçlı]  feveranının bu son hamle-i sefilanesi [sefilane işi], İslamiyetin nur-ı irfan ve istiklaline [İslamiyet’in irfan ve bağımsızlık nuruna] ve hilafetin tevhit ettiği [hilafetin birleştirdiği] uhuvvet-i mukaddeseye merbut [mukaddes kardeşliğe bağlı] olan bütün Müslüman kardeşlerimizin vicdanında da aynı hiss-i takbih ve mukavemeti [beğenmeme ve mukavemet hissini] ve aynı vazife-i galeyan ve kıyamı [galeyan ve kıyam vazifesini] uyandıracağından emin olarak Cenab-ı Hakk’ın mücahedat-ı mukaddesemizde [mukaddes mücahedelerimizde] cümlemize tevfikat-ı ilahiyesini refik etmesini [ilahi yardımlarını göndermesini] ve ruhaniyet-i peygamberiye istinat eden [dayanan] teşkilat-ı müttehidemize [birleşik teşkilatımıza] muin [yardımcı] olmasını niyaz eyleriz. [1, 2, 3]

    17 Mart 1336 [1920]                                                Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti

                                                                             Heyet-i Temsiliyesi namına

                                                                                       Mustafa Kemal

    1. Giriş ve Vaka Analizi

    16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgal edilmesi, Osmanlı Devleti’nin kalbine vurulmuş nihai bir darbedir. İşgalin ertesi günü, 17 Mart 1920’de Mustafa Kemal Paşa tarafından kaleme alınan bu beyanname, Ankara’dan İslam dünyasına hitaben yayımlanmıştır. Vaka analizi açısından bu belge, Milli Mücadele’nin sadece bölgesel bir direniş değil, uluslararası bir anti-emperyalist hareketin parçası olarak kurgulandığını ispatlar. İstanbul’un işgaliyle Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması ve resmi kurumlara el konulması, direnişin meşruiyetini Ankara’ya taşırken, bu beyanname ile hareketin manevi zemini tahkim edilmiştir.

    2. İçerik Analizi ve Eleştirel Tarih Yöntemi

    Beyanname, işgali yalnız bir toprak kaybı olarak değil, “İslam hürriyetini” hedef alan sistematik bir suikast olarak tanımlamaktadır. Metinde öne çıkan temel unsurlar şunlardır:

    Siyasi Hedef: İşgalin Osmanlı saltanatından ziyade, bağımsızlıklarının dayanağı olarak Hilafeti gören bütün Müslümanlara yapıldığı vurgulanmaktadır.

    Manevi Direnç: İtilaf Devletleri’nin bu hareketinin Müslümanların manevi kuvvetini kırmak için atılan “son tedbir” olduğu belirtilmektedir.

    Haçlı Vurgusu: Mustafa Kemal, işgali “Ortaçağ’ın şövalye akınlarından bugüne devam eden uğursuz bir Haçlı feveranı” olarak tanımlamaktadır. Bu ifade, Batı emperyalizmine karşı tarihsel ve dini bir reddiye niteliğindedir.

    İyimserlik ve Kararlılık: Beyanname, bu darbenin Müslümanların maneviyatını sarsmayacağını, aksine “mucizeler gösterecek bir gelişme” doğuracağını savunmaktadır.

    Eleştirel Bakış: Beyannamenin Sivas Anadolu Kadınları Cemiyeti üzerinden veya çeşitli yerel gazeteler aracılığıyla yayılması, Milli Mücadele’nin halka iniş-yayılış stratejisinin bir parçasıdır. Metindeki dini dil, dönemin sosyo-politik gerçekliğiyle uyumlu olarak hem iç hem de dış kamuoyunu aydınlatma ve yönlendirme amacı gütmektedir.

    3. Tarihsel Coğrafya ve Sosyolojik Perspektif

    Tarihsel coğrafya açısından beyanname, Anadolu’nun sınırlarını aşan devasa bir “İslam jeopolitiği” çizmektedir. Metinde; Mısır, Suriye, Irak, Azerbaycan, Kuzey Kafkasya, Türkistan, Afganistan, İran, Hindistan ve Çin’deki Müslüman topluluklara atıflar yapılmaktadır. Bu durum, Ankara hükümetinin kendisini sadece bir devletin kurtarıcısı değil, bütün mazlum Doğu dünyasının öncüsü olarak konumlandırdığını göstermektedir.

    Sosyolojik açıdan belge, sömürge altındaki Müslüman milletlerin “ortak mukavemet hissiyatına” odaklanmaktadır. İstanbul’un düşüşü, sosyolojik bir “kıyam vazifesi” (başkaldırı görevi) olarak tanımlanarak, toplumsal bir uyanışın ateşleyicisi olarak sunulmaktadır.

    4. Sonuç ve Meşruiyet Bağlamı

    17 Mart 1920 Beyannamesi, Milli Mücadele’nin diplomatik ve manevi cephesini güçlendirmiştir. Mustafa Kemal, bu metinle İtilaf Devletleri’nin İstanbul’daki fiziksel üstünlüğüne karşı, Ankara’dan manevi bir üstünlük hattı kurmuştur. “Ruhaniyeti peygamberiye dayanan birleşik teşkilat” vurgusu, direnişin meşruiyetini ilahi ve tarihi bir temele oturtmuştur.

    DİPNOTLAR

    [1] Hâkimiyet-i Milliye, 18 Mart 1336 [1920], No:16, s. 1, sütun: 2-3

    http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_2/0062.pdf

    [2] Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV, Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1991, s. 271-272

     [3] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 7 (1920), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 138-139

    Continue Reading

    En Çok Okunanlar