Connect with us

Türk İstiklâl Mücadelesi

Birinci İnönü Muharebesi (6-11 Ocak 1921)

Published

on

Giriş

İnönü Muharebeleri [1], Türk İstiklal Harbi’nin dönüm noktalarından birini teşkil etmektedir. TBMM Hükûmetinin askeri varlığının tartışıldığı, siyasi varlığının tehlikede olduğu, Türk milletinin istiklal ve istikbal kaygısı yaşadığı günlerde bu muharebelerde kazanılan başarılarla Türk istiklal mücadelesinde yeni bir safhaya geçilmiştir.

Birinci İnönü Muharebesi, TBMM Hükûmetinin içerideki siyasi ve askeri muhalif topluluklara karşı ölüm kalım mücadelesi yaptığı hassas bir dönemde başlamıştır. Ethem’in [2] isyanı ve Yunan taarruzu beraber gerçekleşmiş, TBMM ordusu iki önemli cephede aynı anda mücadele etmek mecburiyetinde kalmıştır. Bu muharebede, düzenli ordu birliklerinin ortaya koymuş oldukları mücadele neticesinde Yunan Ordusu geri çekilmek mecburiyetinde kalmış, üstün moral gücü ile Ankara’nın başını ağrıtan Ethem isyanı bastırılmıştır. TBMM Hükûmeti, bu muharebenin sonucundan istifade ederek içerideki en güçlü muhalefeti tasfiye etmiş, iktidarını kuvvetlendirmiş, istikbalini teminat altına almıştır.

Birinci İnönü Muharebesi’nden sonra düzenli ordu rüştünü ispat etmiş, Teşkilatı-ı Esasiye Kanunu ve İstiklal Marşı’nın kabulü başta olmak üzere devletleşme/kurumlaşma yolunda çok önemli adımlar atılmıştır. TBMM Hükûmeti, bu muharebenin bir sonucu olarak düzenlenen Londra Konferansı’nda İstanbul Hükûmeti’ne ve İtilaf Devletleri’ne siyasi varlığını ve Türk İstiklal Mücadelesi’nin/milli hareketin temsilcisi olduğunu kabul ettirmiştir.

Londra Konferansı’nda içeriğinde bazı değişiklikler yapılan Sevr Antlaşması’nın TBMM Hükûmeti tarafından kabul edilmemesi üzerine, İngiliz destekli Yunan Ordusu, Sevr Antlaşması’nı silah zoru ile Türklere kabul ettirmek amacıyla ikinci defa büyük bir taarruza kalkışmıştır. İkinci İnönü Muharebesi ile neticelenen bu taarruz, TBMM Hükûmetinin Koçgiri isyanı ile meşgul olduğu sırada başlamış ve birincisine göre çok daha kanlı ve şiddetli geçmiştir.

Türk Ordusu, İkinci İnönü Muharebesi’nde sayıca üstün Yunan Ordusu’na karşı kesin bir mağlubiyete uğratmış/galibiyet kazanmıştır. Bu galibiyetin ardından İtalyanlar hiç baskı görmedikleri halde Anadolu’dan çekilmeye başlamış, Fransızlar Zonguldak’ı tahliye etmiştir. İngilizler ise Ankara ile doğrudan temas kurma yollarını aramaya başlamıştır. Bu bakımdan İnönü Muharebeleri, bir yanı ile hem içeride hem de dışarda TBMM Hükûmetinin siyasi olarak tanınmasını sağlamış, diğer taraftan İtilaf Devletleri’nin Anadolu’daki Türk İstiklal Mücadelesi’ne/Milli Mücadele’ye bakışı açısından kırılmalara sebep olmuş, dış ilişkilerde politika değişikliğine yol açmıştır.

Aşağıda Birinci ve İkinci İnönü Muharebeleri’nde bizzat ordumuza kumanda eden Garp Cephesi Kumandanı İsmet [İNÖNÜ]’nün [3] hatıralarından, Birinci İnönü Muharebesi öncesi, anı ve sonrası yaşanan gelişmeler, sebep ve sonuçlarıyla sunulmuştur.

***

Yunan Kuvvetlerini İnönü’nde Karşılayacaktım

6 Ocakta [1921] Yunan ordusunun Bursa cephesinden ileri harekete geçtiğini haber aldığımda ben Gediz’de bulunuyordum. Karargâhım Gediz’e yakın bir mesafede, Efendi Köprüsü’nde. Cenup Cephesi Kumandanı Refet Bey de karargâhıma geldi. Aynı gün Afyon’dan, 12. Kolordudan, Uşak cephesindeki Yunan kuvvetlerinin de Afyon istikametinde harekete geçtiklerini bildirdiler. Vaziyeti aramızda münakaşa ettik. Ethem’in tenkili için başlayan harekâtı muvakkaten durdurmaya ve Yunan kuvvetlerini karşılamak üzere geri dönmeye karar verdik. Bu kararı hemen o gece aldık.

Yunan kuvvetlerini İnönü’nde karşılayacaktım. İnönü mevzilerini, yolların kavşak yeri olan Eskişehir’i, Eskişehir istikametini kapamak için daha önce intihap etmiştim. İnönü mevzilerinin ilerisinde derinliğine kademelenmiş çok az mevcutlu zayıf bir tümen ile Gökbayrak Taburu ve bazı milli müfrezeler var. Garp Cephesi Kuvvetlerinin şimdi bulunduğu yer, İnönü mevzilerine düşmandan daha uzak. Biz dört günlük mesafede bulunuyoruz, Yunanlılar üç günlük mesafede bulunuyorlar. Cephedeki tümen kumandanına Efendi Köprüsü’nde düşmanı oyalamasını ve ileri harekâtını geciktirmesini bildirdim. Verdiğim emirde Karaköy civarının vakit kazanmaya çok müsait olduğunu belirttim. Bir taraftan da Ankara ile görüşerek geriden İnönü’ne kuvvet yetiştirilmesini istedim.

Ben Genelkurmay Başkanı tayin olunduğumdan itibaren, Yunan kuvvetleri ile bizim kuvvetlerimizin arasında daima bir mesafe bırakılması zaruretine inanmışımdır. Ve böyle de yaptım. Cephelerde daima aramızda mesafe var. Birinci Cihan Harbinde olduğu gibi, hiçbir zaman düşmanla burun buruna bulunmadım ve siper muharebesi yapmadım. Bu vaziyet Yunanlıların işine geliyordu. Yunan harbi zaten bir düşmanın muharebe ile işgal ettiği bir kıtanın üzerindeki muharebeler halinde olmadı. Yunanlılar Anadolu’ya muharebe ile çıkmadılar. Sulh yapmak isteyen bir memleketi istila etmek tarzında oldu. Ve bir yere kadar ilerledikten sonra, kendi ihtiyatları ile orada durdular. Yunanistan’a bu yolu açan İtilaf Devletleri de, Yunanlılar da, bir müddet beklemekte fayda umdular. Umdular ki, bu müddet esnasında iç isyanlarla, çeşitli tertiplerle mesele kendiliğinden hallolacaktır. Bu politikayı takip ettiler. Biz de hazırlanmak için zaman kazanmak istiyorduk. Düşmanla arada mesafe bırakışımız da bundandır. Daha başından beri şu kanaatteyim: Bizim davamız evvela Yunan taarruzu ile Türkiye’nin inhilal etmeyeceğini ispat etmekle kazanılacaktır. Ondan sonra da Yunanlıların Anadolu’yu istila etmeye kâfi gelmeyeceklerini göstermek lazımdır. Bunları yapabilirsek, bizim imha edilmesi güç bir millet olduğumuza, kendisine hayat hakkı tanınması mümkün ve zararsız bir millet olduğumuza hükmedilecektir.

Ethem’in Karşısında İzzettin Paşayı Bıraktım

6 Ocak akşamı kararımı verdikten sonra ertesi sabah, Gediz’de bulunan Garp Cephesi Kuvvetlerinin büyük bir kısmını geriye hareket ettirdim. Ethem’in karşısında, en kuvvetli kumandanımı, İzzettin (Çalışlar) Beyi bıraktım. İzzettin Bey tümeninin bir kısmı ile Kütahya’ya çekilecek ve Ethem’in muhtemel taarruzuna karşı İnönü mevzilerinin arkasını emniyete alacaktı. Kütahya’nın kayalık bir cephesi vardır. O kayalar içerisinde müdafaa edeceksin, dedim. İzzettin Beyin, Ethem’in tenkili için girişilen harekâtta birinci derecede rolü vardır. Bundan sonra da her muharebede birinci derecede rolü olmuştur. Kütahya bölgesinde Ethem kuvveti herkesin gözünü yıldırmış. Geniş saha bir defa. Yani Ethem, bir yerden çıkıp başka bir yere gider, talan eder, taarruz eder, hepsini yapar. Ben İnönü mevzilerine gidiyorum, bir defa orduyu kurtarayım.

Geri yürüyüşe başladık. Giderken iki günde aldığımız mesafeyi bir günde alarak askeri yürütüyorum. Nihayet birlikleri Kütahya’ya getirdim. Asker biraz istirahat etsin, biraz uyusun diye orada trenler hazırlattım. Gece sabaha kadar istasyonda bekleyip gelmesini bekliyorum. Ben mütemadiyen dolaşıyorum. Bütün subaylar ayakta, bir an evvel muharebe meydanına yetişmeye çalışıyoruz. Asker çok yorgun halde geliyor. Birlikler dağılmadan, dayanabilecek bir halde muharebe meydanına yetişsin diye tertipler alıyorum. Yorgun bitkin bir halde istasyona yetişen askeri, âdeta zorla iterek vagonlara bindiriyoruz. İndirirken de böyle oldu. Kollarından çekerek zorla indirdik. Asker bu kadar yorgun ve bitkin bir vaziyette. Yunan ordusu Bursa bölgesinden üç ayrı kol halinde ilerliyordu. Karşısındaki bizim zayıf kuvvetlerimizin mukavemetini kırarak üç günlük yürüyüşten sonra İnönü mevzilerine ulaşmıştı. Ben 9 Ocak günü İnönü’ne yetiştim. İlk kıtalarla oraya geldiğim zaman muharebe devam ediyordu. Yunanlıların karşısında dövüşerek çekilen 24. Tümen ve Ankara’dan yetiştirilen kuvvetler, Yunan taarruzuna karşı durmaya çalışıyorlardı. Fakat düşman, İnönü istasyonunu bile işgal etmişti. Getirdiğim kıtaları hemen muharebeye soktum ve istasyonu işgal eden düşman kuvvetleri bertaraf edildi.

Ben, Gediz’den İnönü’ne yetişmek üzere ayrıldıktan sonra, henüz yolda iken, Ethem Gediz‘e taarruza geçti. İzzettin Çalışlar, emrinde bıraktığım az bir kuvvetle Gediz’de Ethem’le muharebeye tutuştu. Kuvvetlerini Kütahya’ya çekebilmek için evvela asi kuvvetleri geri atması gerekiyordu. Mukabil bir taarruza geçerek asileri geri çekilmeye mecbur bıraktı. Bundan sonra kendisi de kuvvetlerini Kütahya istikametine harekete geçirdi. Ethem, karşısındaki kuvvetlerimizin Gediz’den çekildiğini, ancak bir gün sonra fark edebilmişti. Kütahya’ya doğru ileri harekete geçti. 10 Ocakta Kütahya’daki Ethem kuvvetleri ile bizim kuvvetlerimiz arasında muharebeler tekrar başladı.

10 Ocak Birinci İnönü Muharebesinin de en şiddetli günüdür. Biz cepheye yetiştiğimiz zaman Ankara’dan da peyderpey kuvvetler geliyordu. Nerede bir kıta bulurlarsa İnönü’ne yetiştirmeye çalışıyorlar. 9 ve 10 Ocak günlerinde şiddetli muharebeler yaptık. Alıyoruz, veriyoruz. Geliyorlar, yetişiyoruz. Taarruzlar yapıyorlar, biz mukabil taarruza geçiyoruz. Onlar da tutunmaya çalışıyorlar.

Benim tahminime göre, düşman hakkımızda şöyle düşünmüştür: Her taraf boştur. Zaten ordu zayıf bir halde. Sekiz aydan beri iç muharebelerle fena halde yorulmuş ve yıpranmıştır. Şimdi bir isyanla ikiye ayrılmışlar. Anadolu’da istediğimiz kadar ilerleyebiliriz.

Tabii böyle düşünüyorlar ve hiçbir mukavemet görmeden ilerleyeceklerine inanarak hazırlanıyorlar ve bu harekâta girişiyorlar. Şimdi hiç ummadıkları bir mukavemetle karşılaşınca, moralleri bozuldu. Bunu anlıyorum. Hakikaten son derece yorgun bir vaziyette cepheye yetişen kuvvetler, kendilerinden beklenilemeyecek şiddette muharebe ediyorlardı. İş, inada ve vazife hissine binmişti.

Bu Muharebede Düşman Harekâtı İle Ethem Harekâtı Beraber Olmuştur

10 Ocakta düşmanın mukavemeti kırıldı, iradesi çöktü, çekildi. Tekrar ve telaşla eski yerine kadar gitti. Vaziyetin ne olduğunu anlamadan hızla geldiği yere döndü. İşte Birinci İnönü Muharebesi budur. Bu muharebede düşman harekâtı ile Ethem harekâtı beraber olmuştur. Biz İnönü’nde Yunanlılarla muharebe ederken, İzzetin Bey Kütahya’da Ethem kuvvetleri ile muharebe ediyordu. İzzettin Beyin emrinde bıraktığımız kuvvetlerden bir kısmını daha İnönü mevziine çektiğimizden, Ethem’in karşısındaki kuvvetlerimiz iyice zayıflamıştı. Buna rağmen, İzzettin Bey Kütahya’da iyi dayandı. Ethem’in çetelerini Kütahya’nın kenar mahallelerine kadar ilerlettiler. İnönü cephesinde düşmanın çekilmesi, Kütahya’daki askerlerimizin maneviyatını yükselttiği gibi, asilerin maneviyatını bozmuştur. Ethem, çete efradının muharebe hevesini ve gayretini arttırmak için Kütahya’yı kendilerine bağışladığını ilan etmiş, İzzettin Beyden öğrendiğime göre, “Kütahya’nın malı, canı, namusu, hepsi helaldir” diye ilan etmiş.

Kütahya’daki muharebe üç gün sürmüştür. Nihayet Ethem cepheyi terk ederek kaçmaya mecbur oldu. Ethem ricat ettikten sonra, Refet Paşa süvari kuvvetleri ile kendisini takip etti. Bu suretle Ethem’in emrindeki kuvvetlerin hepsi dağıldı ve kendisi kardeşleri ile beraber Yunanlılara iltica etti. Mesele böylece kapanmış oldu.

İnönü cephesinden çekilen düşmanı ancak hafif kuvvetlerle takip ettik. Fakat Bursa’yı zorlamadık. Çünkü hem kuvvetimiz takibe yetmeyecek kadar azdı, hem de asker çok yorgundu.

Yunan ordusu Başkumandanı Papulas, Ethem ile de ayrı bir cephede muharebe ettiğimizi hesaba katarak, bizden böyle bir mukavemet beklemiyordu. Fakat 9 ve 10 Ocak günleri bizim mukabil taarruzlarımızla karşılaşıp, o zamana kadar Anadolu’da görmediği bir muharebe tarzına Türk ordusunda rastlayınca, keşif yaptım, bu kadarı kâfi, öğrendik, dedi ve bıraktı gitti. Yani muharebede ısrar etmedi.

Birinci İnönü Muharebesi, daha ziyade Kuvayı Seyyarenin Yunanlılarla beraber gelişen taarruzunun muvaffak olmaması şeklinde bir adım telakki edilmek lazımdır. Atatürk, Birinci İnönü Muharebesinin neticesine çok önem vermiş görünmektedir. Aslında Birinci İnönü Muharebesi askeri bakımdan mütevazı ölçüde bir muharebedir. Yunanlılar taarruz etmişler, bizim mevzileri söktürmüşler, bundan sonra hazırlıksız geldiklerini, ilerisinin daha çok tehlikeli olduğunu anlayarak kendileri çekilip gitmişlerdir. Buna rağmen Birinci İnönü Muharebesi Anadolu Hükûmetinin kurulması için kâfi gelmiştir.

Milli Mücadelede, siyasi ve askeri hareket bakımından en çok bunaldığım, en çok sıkıldığım devre, Kuvayı Milliye isyanlarının bertaraf edilip, muntazam ordu teşkili istikametinde politikanın esaslı olarak değiştirilmesine kadar geçen devredir.

Muharebeden az bir müddet sonra birkaç gün için Mustafa Kemal Paşaya vaziyet hakkında bilgi vermek için Ankara’ya geldim. Mustafa Kemal Paşa çok memnun olmuştu. Beni istasyonda karşıladı: Kendisine “Büyük mesele halledildi” dedim. “Hangi büyük mesele? Çok, çok mesele hallolundu” diye cevap verdi. O kadar memnun görünüyordu ki… Hükümet henüz kuruluyordu. Dağınık hükümetten kurtulmak, ordu teşekkül edecek mi. etmeyecek mi endişelerinden sıyrılmak ve ilerisi ne olacak gibi şüphe ve tereddütler içinde bulunan bir atmosferden birdenbire sıyrılarak normal bir harbin tertiplerine, şevkine ve manevi kuvvetlerine girmiş olduğumuz bir devredeydik. Ankara’da. 23 Nisan 1920’de Meclisin açılmasından Birinci İnönü Muharebesinin sonuna kadarki zaman, büyük buhranlarla geçmişti. Herkes milli hareketin iç isyanlarla çöküp batacağını ve davanın, esasından temelli kaybolacağını beklerken, şimdi muharebe ile bir netice almak zihniyeti, şevki hâsıl olmuştu.

Ankara’da birkaç gün kaldım. Bu arada grup grup mebuslarla görüştüm. Onlara ilerisi için ümit verici sözler söyledim. Ordu her emri ifa edecek bir kudrettedir, ordu mekanizması muntazam işliyor, hükümet ve devlet teşkilatı ordu üzerinde kurtarıcı, ihya edici bir tesir yapmıştır, maddi ve manevi kuvvetimiz yerindedir, tarzında konuşmalar yaptım.

Birinci İnönü Muharebesi umumi itibarı kuvvetlendirir mahiyette bir netice sağlamış oldu. Fakat bir yandan da siyasi bakımdan memlekette kesif bir propaganda başladı. Artık iş hallolundu, hallolunuyor, buhranlı günler geçti, gibi laflar dolaşıyordu. Benimle Ankara’da çok kimse bu tarzda konuşmalar yaptı. Tehlikeli bir propaganda. Gevşetici sözler. Ben reddettim. Böyle konuşan herkese, benimle temas eden herkese diyordum ki: Canım ne oldu? Henüz sulh olması için, harbin neticesini aldık demek için askeri vaziyette hâsıl olmuş ne gibi büyük bir değişiklik vardır? Henüz işgal altındayız. Düşman yakında yeniden taarruz edecek. Ona göre hazır olmak lazım. Ortada halledilmiş, bitmiş hiçbir mesele yoktur.

Kendilerini nikbin bir havaya kaptıranlar farkında olmadan menfi bir propagandaya sebep oluyorlardı. Fakat aslında, mütevazı ölçüde bir zafer de olsa, Birinci İnönü Muharebesi ve Ethem’in tasfiyesi gerçekten çok meseleyi halletmişti. Şimdi bu meseleden birini söyleyeceğim. Bizim orduda bugünlere kadar büyük bir hastalık vardı. Yedi sekiz aydan beri asker alırız, getiririz, giydiririz, besleriz, fakat silahını almış, cephanesini beline takmış, firar edip giderdi. Firarileri evine kadar takip ederiz. İmkânı yok tutamayız. İş manevi bağlılığa kalmıştı. Aramızda görüşüyoruz, çare arıyoruz. Nihayet karar verdik ki, firarı önlemek için manevi kuvvet ve bağlılık tesis etmek lazımdır. Buna çalışalım dedim. Ancak, manevi kuvvetin, vazife hissinin teessüs etmesi ve firarların önlenmesi için ilk manevi çare bir muvaffakiyet göstermektedir. İnanıyoruz, biz muvaffak olabiliriz, muharebe kazanabiliriz. Daha doğrusu bunun için muharebe kazanmak lazımdır. Buna karşılık içinde bulunduğumuz güç şartlar içinde umumi şevki yükseltmek ve bir zafer kazanmak için de iyi bir kıta teşkil etmek lazımdır. Muzafferiyet kazanırsak, iyi kıta teşkil etmenin yoluna girmiş olacağız. Ama, muzafferiyeti kazanmak için de elde iyi kıtaların bulunmasına ihtiyaç var. Böyle bir muammayı halletmeye çalışıyorduk. İşte Birinci İnönü Muharebesi ile bu muammanın hallinde esaslı bir adım atmış olduk.

Kazanmaya Mecburduk

Devleti kurmak için, Büyük Millet Meclisinin itibarını, nüfuzunu ve hâkimiyetini sağlamak için küçük çapta da olsa, böyle bir muharebeyi kazanmaya mecburduk. Mustafa Kemal Paşa da Birinci İnönü Muharebesinden, bu bakımlardan çok kârlı çıktığımızı kabul ediyordu. Onun Milli Mücadele esnasında askeri meselelerle uğraşmaktan mı daha çok eziyet çektiği, yoksa siyasi meselelerin, siyasi ihtilafların düzeltilmesinde, kaldırılmasında veya teskin edilmesinde mi daha çok eziyet çektiği kestirilemez. Büyük davanın siyaset sahasında çektiği ıstıraplar hakikaten tahammül fersahtır. Ben, Garp cephesine kumandan olarak ayrıldıktan sonra, vazifelerim nihayet mahdut sahaya, sırf askeri sahaya münhasır kalmıştır. Mustafa Kemal Paşa ile bu hususta mutabıktık. Bu orduyu teşkil edip, düşmanı muharebe meydanında yenmek lazım. Esas mesele budur. Tespit ettiğimiz sade hedef, memleketin bütün kudretini, bütün siyasetini düşmanı yenecek istikamete sevk etmekten ibaretti. Mustafa Kemal Paşa mücadelenin askeri tarafı ile uğraştığı kadar, siyasi tarafını da idare ediyordu. Ben, Garp Cephesi Kumandanı tayin edildikten sonra işin yalnız askeri kısmı ile meşgul oluyordum. Birinci İnönü Muharebesi, askeri safhaya geçtiğimizin ilk eseri sayılır. Onun için gerek Mustafa Kemal Paşa üzerinde, gerek ordu üzerinde çok olumlu tesir yaptı.

Birinci İnönü Muharebesi ile Milli Mücadelenin gerçek askeri safhasına girmiş bulunuyoruz. Kuvayı Milliye’ye ümit bağlamış, milli harekete karşı çıkmış, Padişaha dayanarak isyan etmiş ne kadar düşmanca hareket varsa, hepsi bertaraf edilmiş oldu. Böylece ordu teşkil etmek için gerekli sağlam esaslar konulmuş ve bu sağlam esasların işe yararlığı kabul edilmiştir. Fakat bütün iyi niyetlere rağmen, Birinci İnönü Muharebesinden sonra biz, hiçbirimiz, düşman ordusunun hareketine karşı kazandığımız neticeyi, siyasi hedeflerimizi, siyasi maksatlarımızı temin edecek kesin bir zafer diye asla kabul etmedik. Ve halk tarafından da böyle kabul edilmesine çalıştık. Birinci İnönü Muharebesi ile askeri harekât devrinin başladığını, nihayete kadar bunun böyle devam edeceğini görüyoruz, biliyoruz. Zayıf yerimiz seferberlik yapamamaktadır. Seferberlik yapamıyoruz. Gerek insan, gerek malzeme ve teçhizat bakımından vatan kudretinden istifade edemiyoruz. Harp yüklerinden memleket o kadar yorgun ki, bu hususta bir teşebbüse geçmek mümkün olmuyor. İkinci İnönü Muharebesine de bu şartlar içinde başladık. Ancak teşkilat yapabildik. Mümkün olan ikmal efradını, depolarda duran silahlardan ne bulabildiysek, onları aldık, disiplinli, talim ve terbiyeli bir ordu yapmaya çalıştık. Ocak ayında Birinci İnönü Muharebesi oldu. Ordu için istirahat imkânı yok. Aralıksız talim ve terbiye ile uğraşıyoruz ve yeni bir taarruz bekliyoruz.

Birinci İnönü Muharebesinin dış siyasette de büyük tesiri olmuştur. İtilafçıların içinde bulunduğumuz bu devrede nasıl bir politika takip ettiklerini, takip edeceklerini sıraya koyup tahmin etmek kolay değildi. Yalnız kesinlikle biliyoruz ki, bizimle mütareke yapanlar, birbirini tutmayan değişik görünüşlerine rağmen, Türkiye’yi parçalamaya kararlıdırlar. Aralarında bunu müzakere ediyorlar ve planlarının tatbiki için kolay yollar arıyorlar. Birinci İnönü Muharebesine kadar geçen devrede Türkiye’yi içeriden çökertmek için başta isyan çıkarmak olmak üzere, türlü tedbirlere başvurdular. İstanbul Hükûmeti, Padişah hükûmeti, iç isyanlarla memleketi çökertmek için İtilaf Devletlerine canla başla yardımcı oldu. Bunu bir sene tecrübe ettiler. Şimdi Birinci İnönü Muharebesi ile vaziyetin değiştiğini anladılar. İnönü Muharebesi bittiği zaman iç isyanların kökü kazınmış, Kuvayı Milliye tasfiye edilmiş olarak milli hareketin dışarıdan görünüşü eski tertiplerle netice alınamayacağı intibaını veriyor. Bu defa İtilaf Devletleri, bizi Londra’da bir konferansa davet ettiler. Davet, evvela İstanbul Hükûmetine yapıldı. İstanbul Hükûmeti, Ankara’nın da konferansa iştirakini teklif etti. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’dan gelen teklifi kabul etmeyerek, bizi doğrudan doğruya çağırsınlar, gidelim, dedi. İstanbul ile Ankara arasında bu münasebetle uzun muhabere ve münakaşa cereyan etmiştir. Nihayet, İtilaf Devletleri, Ankara Hükûmetini de ayrıca konferansa çağırmaya mecbur oldular ve iki hükümetten ayrı ayrı heyetler Londra’ya gitti. Konferans başladığı zaman İstanbul Hükûmeti adına giden Sadrazam Tevfik Paşa, Türkler namına söz söylemeyi Ankara Hükûmetine bıraktı.

Londra Konferansı ile memlekette kesif bir barış propagandası başladı. Biz konferanstan fazla bir şey beklemiyor ve mücadele azminin gevşememesi için uğraşıyorduk. Nihayet müzakereler akamete uğradı.

Yunanlılar 23 Martta Tekrar Taarruza Geçtiler

Ben Birinci İnönü Muharebesinden sonra Ankara’da birkaç gün kalıp, tekrar cepheye dönmüştüm. Londra Konferansı henüz devam ediyor. Fakat yeni bir taarruz bekliyoruz. Bu şartlar altında martın son haftasını bulduk. Yunanlılar 23 Martta tekrar taarruza geçtiler.

Biz Yunanlıların Londra Konferansı devam ederken böyle bir hazırlık içinde bulunduklarını çeşitli kaynaklardan haber almıştık. Londra’daki heyetimizden gelen raporlar, büyük bir Yunan taarruzu ihtimalinin kuvvetli olduğunu gösteriyordu. Ayrıca cephe ilerisindeki istihbaratımızdan, Bursa bölgesindeki Yunan kuvvetlerinin arttırıldığını, yeni bir Yunan tümeninin bu bölgeye geldiğini öğrenmiştik. Hazırlığımızı buna göre yapmıştık. Yunan ordusunun iki koldan, Bursa grubu ile Eskişehir istikametinde, Uşak grubu ile Afyon istikametinde taarruza geçeceğini tahmin ve hesap etmiştik. Bizim için Eskişehir istikameti daha önemli olduğundan, kuvvetlerimizin büyük kısmım İnönü mevzilerinde topladık. Planımıza göre, bir taarruz halinde düşmanı İnönü’nde yenecek, sonra güney cephesine dönecektik. Bu sırada güney cephesindeki kuvvetlerimiz Uşak’tan taarruza geçen düşmanı oyalayarak zaman kazanacaktı.

Yunan ordusunun İkinci İnönü muharebesi ile neticelenecek taarruzu esaslı bir hataya istinat eder. Birinci İnönü Muharebesinden sonra pek az bir zaman geçmiş olduğu için, bizim, bu az zaman içinde sarf ettiğimiz gayretlerden ve muharebe meydanlarında çözülemeyecek bir ordu kurmuş olduğumuzdan düşman haberdar değildi. Bahsettiğim esaslı hata budur. Yunanlılar serbest bir memlekette, muhtelif kollardan taarruz ederek her tarafı işgal edebileceklerini ve herhalde ilk hedefleri alacaklarını sandılar. İşte mart sonu taarruzu bu zihniyetle tertip edilmiştir. [4]

DİPNOTLAR

[1] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/inonu-muharebeleri/

[2] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/ethem-1886-1948/

[3] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/ismet-pasa-inonu-1884-1973/

[4] İsmet İnönü, Hatıralar, 1. Kitap, Yayıma Hazırlayan: Sabahattin Selek, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1985, s. 240-247

Türk İstiklâl Mücadelesi

Amasya Tamimi[Genelgesi]’nin Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in Kuruluşundaki Rolü

Published

on

Giriş

22 Haziran 1919 tarihinde yayımlanan Amasya Tamimi, Türk istiklâl hareketinin askeri bir direniş evresinden siyasal, meşru ve kurumsal bir ihtilal devresine geçişini simgeleyen kurucu bir belgedir. Bu çalışma, Tamim’in muhtevasını eleştirel tarih yöntemi, siyaset sosyolojisi ve tarihsel coğrafya bakış açısından sorgulamaktadır. Çalışmada, metnin ihtiva ettiği kavramlar, semboller ve kişiler arası değer çatışmaları analiz edilerek, belgenin Saltanatın tasfiyesine ve Cumhuriyet’in ilanına giden yoldaki kurumsal ve felsefi rolü çok boyutlu bir yaklaşımla ortaya konulmaktadır.

Meşruiyet Karargâhının Taşraya Taşınması

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından imzalanan Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918), Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenlik haklarını fiilen ortadan kaldıran ve coğrafyayı İtilaf Devletleri’nin işgal menziline sokan bir dönüm noktasıdır.  İstanbul’daki merkezi hükümet, mütareke şartlarının ve başkentteki yabancı askeri denetimin baskısı altında kalarak devletin asli vazifesi olan koruma ve egemenlik görevlerini yerine getiremez hale gelmiştir. Bu durum, tebaa ile hükümdar arasındaki ananevi sadakat sözleşmesini sarsmış ve toplumda derin bir kargaşa ve siyasal meşruiyet krizi doğurmuştur.

Dokuzuncu Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla başlayan gelişme, Anadolu’da dağınık halde bulunan sivil ve askeri direniş merkezlerini (Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak cemiyetleri) ortak bir siyasal program etrafında birleştirme arayışına sahne olmuştur. Bu arayışın aydınlatıcı, hukuki ve askeri bildirisi niteliğindeki Amasya Tamimi, 22 Haziran 1919’da kaleme alınarak telgraf hatları vasıtasıyla bütün sivil ve askeri makamlara tebliğ edilmiştir.

Amasya Tamimi’nin, basit bir askeri genelge olmanın ötesinde, bir imparatorluktan ulus-devlete geçiş hareketini başlatan ve Cumhuriyet’in kurumsal yapısını inşa eden anayasal bir ilk metin olduğu görülmektedir.

1. İçerik ve Vaka Analizi

Amasya Tamimi, siyaset sosyolojisi ve hukuk felsefesi açısından kusursuz bir mantık ve devrimci silsile takip etmektedir. Metin önce mevcut yapının iflasını ilan etmekte (gerekçe), ardından kurtarıcı özneyi tanımlamakta (yöntem/ilke) ve son olarak bu iradenin kurumsallaşacağı mekânı ve usulü tespit etmektedir (hareket).

  1. Gerekçe ve Siyasal İflasın İlanı

Vatanın tamamiyeti, milletin istiklâli tehlikededir. Hükümet-i merkeziyemiz itilâf devletlerinin tesir ve murakabesi altında mahsur bulunduğundan deruhte ettiği mesuliyetin icâbâtını ifa edememektedir. Bu hal milletimizi ma’dum tanıttırıyor.”

İçerik ve Vaka Analizi: Bu madde, klasik egemenlik teorisinde devletin meşruiyetini sağlayan “koruma karşılığı itaat” ilkesinin bizzat merkez tarafından ihlal edildiğinin beyanıdır. İstanbul Hükümeti’nin “mahsur” olması, onun siyasi iradesinin ipotek altında olduğunu ve hukuken geçersizleştiğini göstermektedir. “Ma’dum” (yok edilmiş/hiç kılınmış) kavramının seçilmesi, uluslararası alanda Osmanlı toplumunun siyasi bir özne olmaktan çıkarılıp nesneleştirilme tehlikesine karşı bir alarm zili görevi yapmaktadır.

Cumhuriyet’e Etkisi: Bu teşhis, egemenliğin mekânını ve merkezini değiştirmenin meşru gerekçesini ortaya koymuştur. Eğer merkez etkisiz ise çevre (taşra/millet) kendi kaderini tayin etmekle yükümlüdür.

  • Kurucu İlke ve İhtilal Bildirgesi

Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Milletin hal ve vaziyetini der-pîş etmek ve sadâ-yı hukukunu cihana işittirmek için her türlü tesir ve murâkabeden âzâde bir heyet-i milliyenin vücudu elzemdir.”

İçerik ve Vaka Analizi: Bu madde, Türk siyasi düşünce tarihinin en devrimci hamlesidir. Yüzyıllardır Tanrı adına hüküm sürme anlayışının temsilcisi padişahın mutlak iradesine karşı, kurtarıcı güç olarak “milletin azim ve kararı” beyan edilmiştir. Bu ifade, “genel irade” kavramının Türk modernleşme sahasındaki somut yansımasıdır. “Heyet-i milliye” (milli/ulusal kurul) teklifi ise, etkisini yitirmiş bürokrasiye karşı alternatif, sivil ve ulusal bir hükümet modelinin ilk çekirdeğidir.

Cumhuriyet’e Etkisi:Milletin kararı” vurgusu, Saltanatın tasfiyesine ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete devredileceği Cumhuriyet yönetimine giden felsefi köprünün ifadesidir. Karar yetkisi saraydan alınarak millete verilmiştir.

  • Kurumsallaşma ve Güvenlik

Bunun için b’il-muhabere her taraftan vaki olan teklif ve arzuy-ı milli üzerine Anadolu’nun bi’l-vücuh en emin mahalli olan Sivas’ta millî bir kongrenin serian in’ikadı takarrür etmiştir. Bunun için tekmil Vilayat-ı Osmaniye’nin her livasından ve fırka ihtilafatı nazarı dikkate alınmaksızın muktedir ve milletin itimadına mazhar üç kadar zatın sürat-ı mümküne ile yetişmek üzere hemen yola çıkarılması icap etmektedir. Her ihtimale karşı bunun bir sırr-ı millî halinde tutularak dağdağaya mahal verilmemesi ve lüzum görülen mahallerde seyahatin mütenekkiren icrası lazımdır.

İçerik ve Vaka Analizi: İhtilalin teorik düzeyi, bu maddelerle fiili ve kurumsal bir yapılanmaya dönüştürülmektedir. “Fırka ihtilafatı nazarı dikkate alınmaksızın” (parti ayrımı gözetmeksizin) ifadesi, İkinci Meşrutiyet döneminden miras kalan İttihatçı-İtilafçı kamplaşmasının yarattığı sosyolojik yarılmayı, “millî/ulusal beka” paydasında birleştirmeyi/pekiştirmeyi hedeflemektedir. “Sırr-ı millî” (milli/ulusal sır) kavramı ise, istihbarat savaşlarının sürdüğü mütareke döneminde harekâtın güvenliğini sağlama gayreti ve tedbiridir.

2. Kavramlar, Semboller ve Tarihsel Anlam Dünyası

Amasya Tamimi’nin terminolojisi, ananevi Osmanlı idari lisanı ile modern ulus-devlet teorisinin karmaşık bir sentezidir.

Vatan ve Millet Sembolizmi: Klasik monarşilerde vatan, hükümdarın mülkü; millet ise dini aidiyetlere göre bölünmüş tebaa (ümmet) topluluğudur. Tamim’de “Vatan“, sınırları netleştirilmesi ve korunması gereken jeopolitik, dünyevi bir mekân olarak; “Millet” ise ortak hak arayışında (sadây-ı hukuk) birleşen siyasi bir özne olarak yeniden kurgulanmıştır.

Telgraf Hatları ve Ağ Toplumu: Tamim, matbu bir bildiri olmanın ötesinde, şifreli telgraf hatları üzerinden Anadolu’ya gönderilmiştir. Siyaset sosyolojisi açısından telgraf, mütareke döneminin getirdiği kopukluğu aşarak, merkezden uzak taşra birimleri arasında eşzamanlı bir “ortak bilinç” ve direnç ağı inşa etmiştir.

Belediyeler ve Seçim Meşruiyeti: Delegelerin seçimi için “Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ve belediye riyasetleri” yetkilendirilmiştir. Osmanlı taşrasında nispi de olsa seçimle iş başına gelen tek sivil kurum belediyelerdi. Bu kurumların harekete dâhil edilmesi, kurulacak yeni iktidar merkezinin tabandan gelen demokratik bir meşruiyete dayanacağının en net sembolüdür.

3. Kişiler, Kurumlar ve Temsil Ettikleri Değerler Dünyası

Tamim, tek bir karizmatik/etkileyici liderin diktesi değil; Osmanlı askeri-bürokratik seçkininin “vatansever” kanadının ortak mutabakat metnidir.

Kişiler / KurumRolü/ KonumuTemsil Ettiği Değerler Sistemi
Mustafa Kemal Paşa9. Ordu Müfettişi, Metnin MimarıKurucu akılcılık, hukuki meşruiyetçilik, ihtilalci deha.
Hüseyin Rauf Bey (Orbay)Eski Bahriye Nazırı, Popüler LiderMondros’un yarattığı yıkıma karşı vicdani kefaret, milli haysiyet.
Ali Fuat Paşa (Cebesoy)20. Kolordu Komutanı (Ankara)Düzenli ordunun direnişe uyumu, askeri gerçekçilik.
Kâzım Karabekir Paşa15. Kolordu Komutanı (Erzurum)Doğu cephesinin askeri güvencesi, mahalli direnişin millileşmesi.
İstanbul Hükümeti“Mahsur ve aciz” merkezTeslimiyetçilik, monarşik beka, edilgen sığınmacılık.
Belediyeler/ CemiyetlerTaban örgütleri ve delege seçicilerYerel sivil itaatsizlik, taban demokrasisi, yasal-akla uygun meşruiyet.

4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji Açısından Çok Boyutlu Analiz

Tarihsel Coğrafya Bakış Açısı: Mekânın Jeopolitik Kalkan Olması

Mekân, tarihi gelişmelerin edilgen bir sahnesi değil; kişilerin eylemlerini sınırlayan veya genişleten yapı unsurudur. Amasya Tamimi’nin kaleme alındığı Saraydüzü Kışlası, Yeşilırmak’ın açtığı derin vadilerle korunan, coğrafi açıdan savunulması kolay bir sığınaktır.

Daha da önemlisi, metinde Sivas’ın “Anadolu’nun bi’l-vücuh en emin mahalli” olarak ilan edilmesidir. İstanbul, İtilaf donanmasının namluları altında “merkez” vasfını ve stratejik derinliğini kaybetmiştir. Sivas ise; işgal altındaki Batı ve Güney bölgelerine güvenli bir mesafede, demiryolu ve telgraf hatlarının kesişim noktasında, hinterlandı güçlü bir coğrafi kale niteliğindedir. Erzurum ise Kafkas cephesinden kalan terhis edilmemiş düzenli ordunun varlığıyla askeri bir güvence alanıdır. Coğrafya, emperyalizme karşı bir “derinlik savunması” anlayışıyla yeniden düzenlenmiştir.

Siyaset Sosyolojisi Bakış Açısı: Otorite Tiplerinin Çatışması

Amasya Tamimi, Türkiye’deki egemenlik yapısında köklü bir kırılmaya işaret etmektedir. İstanbul Hükümeti ve Saltanat, gücünü dini ve ananevi anlayış ve kaynaklardan alan “Ananevi Otorite“yi temsil etmektedir. Tamim ise delegelerin seçimle belirlenmesini, kongrelerin toplanmasını ve hukuki hakların (sadâ-yı hukuk) aranmasını şart koşarak “Yasal-Gerçek Otorite“nin inşasını başlatmıştır. Bu, tebaadan yurttaşa, saray idaresinden Meclis idaresine geçişin sosyolojik zeminidir.

5. Yansımalar, Tepkiler ve Siyasal Kriz

Amasya Tamimi’nin ilan edilmesi, mütareke düzeninin temsilcileri arasında bir şok dalgası yaratarak safların netleşmesine yol açmıştır.

a. İstanbul ve Saray Çevresinin Tepkisi

Damat Ferit Paşa kabinesi ve Dâhiliye Nazırı Ali Kemal, Tamim’i saltanatın mutlak otoritesine karşı bir “isyan ve ihtilal girişimi” olarak tanımlamıştır. Ali Kemal, taşra valiliklerine gönderdiği tamimle Mustafa Kemal’in azledildiğini, emirlerinin dinlenmemesi gerektiğini bildirmiştir. Saray, mülki amirleri Padişah ile Anadolu’daki komutanlar arasında bir seçim yapmaya zorlamıştır. Bu kriz, Mustafa Kemal’in resmi görevlerinden ve askerlik mesleğinden istifa ederek tamamen sivil bir ihtilalciye dönüşmesini hızlandırmıştır.

b. İtilaf Devletleri’nin Tepkisi

İngiliz istihbaratı, Anadolu’da dağınık halde bulunan Kuvayı Milliye çetelerinin düzenli subaylar eliyle merkezi ve siyasi bir organizasyona (Heyet-i Milliye) dönüştürülmeye çalışıldığını fark etmiştir. Paris Barış Konferansı’nda Osmanlı topraklarını taksim etmeye hazırlanan müttefikler için Tamim, diplomatik masayı devirecek askeri ve siyasi bir durdurma hamlesi olarak algılanmıştır.

c. Taşra Bürokrasisinin Yarılması

Anadolu’daki valiler ve mutasarrıflar arasında derin bir kararsızlık ve sadakat krizi baş göstermiştir. Konya Valisi Cemal Bey gibi saltanat çizgisine sıkı sıkıya bağlı isimler Tamim’in delege toplama emrine direnirken; Ankara Valisi Vekili Defterdar Yahya Galip Bey gibi bürokratlar bütün baskılara rağmen ihtilalin lojistik ve idari destekçisi olmuşlardır.

Sonuç: Cumhuriyet’in Kurucu Şifresi

Eleştirel tarih yöntemiyle değerlendirildiğinde Amasya Tamimi, Milli Mücadele’nin askeri strateji belgesi olmanın çok ötesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesini içeren anayasal bir çekirdektir. Metnin merkezinde yer alan “milletin azim ve kararı” ilkesi, 1921 Anayasası’nın (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” maddesine dönüşmüş, oradan da 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile nihai kurumsal biçimine kavuşmuştur. Tamim, hanedanın egemenlik hakkını tasfiye ederek yerine milletin iradesini ikame eden, Türk modernleşmesinin ve kurucu ihtilalinin en esaslı metnidir.

Kaynakça

Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I [Mutlakiyete Dönüş1918-1919], İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 285-308.

Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, 1. Cilt, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1987, 295-300.

Sabahattin Selek, Milli Mücadele 1, Örgün Yayınevi, İstanbul, 2002, s. 315-326.

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 3 (1919), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 105-108.

Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı 79 (Mayıs 1981), Belge No 1733, Gnkur. Basımevi, Ankara.

Amasya Tamimi, Milli Egemenlik Belgeleri, TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, TBMM Basımevi, Ankara, 2015, s. 9-14. [Metin içi atıflar bu resmi yayındaki orijinal ve günümüz Türkçesi sayfalarına dayanmaktadır].

Continue Reading

Türk İstiklâl Mücadelesi

Milli Mücadele Hukukunun Kurucu Metinlerinden Biri: TBMM Şer’iye Encümeni’nin Beyannamesi (9 Mayıs 1920)

Published

on

Giriş

Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı neticesinde imzalamış olduğu Mondros Mütarekesi, Türk tarihinin en derin siyasi, askeri ve toplumsal krizlerinden birini beraberinde getirmiştir. İtilaf Devletleri’nin, özellikle de İngiltere’nin, mütareke şartlarını tek taraflı yorumlayarak Anadolu ve Rumeli topraklarını işgale başlaması, Osmanlı egemenlik haklarını fiilen ortadan kaldırmıştır. Bu dönemin kırılma noktası 16 Mart 1920’de payitaht İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgal edilmesi, Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması ve milli iradeyi temsil eden mebusların tevkif edilerek Malta’ya sürgüne gönderilmesidir.

İstanbul’un işgali, saltanat ve hilafet merkezini prangaya vururken, Türk milletinin mukavemet merkezini de kaçınılmaz olarak Anadolu’ya kaydırmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısıyla 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi (BMM), sadece yasama organı değil, aynı zamanda işgale karşı direnişi yöneten kurucu ve ihtilalci bir meclis niteliğindedir. Ancak Ankara’daki bu yeni yönetim, hem işgal devletlerinin askeri tehdidiyle hem de İstanbul hükümetinin (Damat Ferit Paşa kabinesi) Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi vasıtasıyla yayımladığı ve “Kuvayı Milliye unsurlarının katledilmesinin şer’an caiz, hatta farz olduğunu” ihtiva eden fetvalarla karşı karşıya kalmıştır. İç isyanların Anadolu’yu yangın yerine çevirdiği bu meşruiyet krizinde, BMM kendi hukuki ve dini meşruiyetini halk nezdinde tescil etmek amacıyla manevi cephaneliğini devreye sokmuştur.

Bu çalışmada, BMM’nin açılışından kısa bir süre sonra, 9 Mayıs 1920 tarihinde Şer’iye Encümeni (Din İşleri Komisyonu) tarafından hazırlanan ve Kırşehir Mebusu Müfid Efendi tarafından Meclis kürsüsünde okunan “Memleket Dâhiline Beyanname” eleştirel tarih yöntemi, tarihsel coğrafya ve sosyolojinin imkânlarıyla tahlil edilmiştir. Beyanname, dönemin sosyo-politik hareketleri, kullanılan dini-siyasi kavramlar ve semboller ekseninde incelenerek, kurucu meclisin Anadolu halkını ortak bir ülkü etrafında birleştirme yöntemini ortaya koymaktadır.

1. Vaka Açısından Tarihsel Arka Plan ve İçerik Analizi

Beyanname, 9 Mayıs 1920 günü öğleden sonra saat 6’da açılan, riyasetini Reisisani (İkinci Başkan) Celaleddin Arif Bey’in yaptığı BMM’nin 13. toplantısının 4. celsesinde okunmuş ve kabul edilmiştir. Metnin altında BMM Reisi Mustafa Kemal’in imzası bulunmakta olup, belge dönemin resmi yayın organı olan Hâkimiyeti Milliye gazetesinin 17 Mayıs 1920 tarihli 30. sayısında neşredilmiştir.

Metnin içerik yapısı incelendiğinde, klasik İslam amme hukuku metinlerinin üslubuna sadık kalındığı, ancak içeriğin tamamen anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı bir siyasal bildiriye dönüştürüldüğü müşahede edilmektedir. Beyanname, kâinatın Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının bir tezahürü olduğu, insanın ise bu düzenin (nizam-ı âlem) bekasını sağlamakla görevli kılındığı belirtilerek başlamaktadır. Metne göre, toplumsal düzenin ve adaletin tesisi, ulemanın şer’i hükümlerine ve İslam siyasetine uymakla mümkündür.

Bu teorik girişin ardından metin hızla somut siyasi gerçekliğe yönelmektedir. Hedef tahtasına doğrudan İngilizler oturtulmuştur. İngilizlerin “İslamiyet’i yeryüzünden kaldırmak” gibi haince bir maksatla İstanbul’u işgal ettiği, halifeyi esir aldığı ve milli bağımsızlığı ihlal ettiği açıkça ilan edilmektedir. Bu işgal karşısında Müslümanların ne şekilde hareket etmesi gerektiği, Kur’an-ı Kerim’den getirilen ayetlerle (Nahl: 125, Bakara: 191 ve Al-i İmran: 103) temellendirilmektedir.

Beyannamenin can damarını, İstanbul Hükümeti’nin “isyan” olarak nitelediği halk hareketine getirilen şer’i meşruiyet teşkil etmektedir:

Milletin uyanış sinesinden doğmuş olan Kuvayı Milliye’nin hareketi her yönden şer’i şerife uygun olmakla beraber düşman âlemi gözünde hayat hakkına sahip olduğumuzu ispata kâfi bir meseledir.”

Metnin son bölümünde ise Anadolu’da baş gösteren iç isyanlara ve kışkırtmalara temas edilmektedir. İstanbul muhitindeki bazı “bedtıynetlerin” (kötü yaratılışlıların) İngiliz parası ve tahakkümüyle halkı kandırdığı, Müslümanlar arasına nifak soktuğu belirtilerek Hucurât Suresi’nin 6. ayeti uyarınca yalan haberlere itibar edilmemesi gerektiği vurgulanmaktadır. Metin, dünyadaki 300 milyondan fazla Müslüman’ın tek sığınağının Anadolu olduğunu belirterek tam bir birlik ve tesanüt çağrısıyla son bulmaktadır.

2. Kavramlar, Semboller ve Derin Anlamları

Eleştirel tarih yöntemi açısından metinde seçilen kelimeler, dönemin zihniyet dünyasını ve inşa edilmek istenen yeni siyasal dili anlamak adına kritik önemdedir.

Hilafet Sırrı ve Nizam-ı Âlem: Klasik Osmanlı siyasetnamesinin temel taşları olan bu kavramlar, dünyada adaletin sağlanması ve kargaşanın önlenmesi için meşru bir siyasi otoritenin varlığını şart koşmaktadır. Beyannamede bu kavramlar, Ankara’daki meclisin mevcut durumu koruma değil, aksine bozulan dünya düzenini (İngiliz işgaliyle bozulan nizamı) yeniden tesis etme görevini üstlendiğini meşrulaştırmak için kullanılmıştır.

Kuvayı Milliye (Milli Kuvvetler): Metinde bu kavram, “milletin uyanış sinesinden doğmuş” bir yapı olarak kutsanmaktadır. İstanbul’un “asi” veya “çete” olarak nitelediği bu güçler, beyanname vasıtasıyla “şer’i şerife (İslam hukukuna) tamamen uygun” meşru bir ordu seviyesine çıkarılmıştır.

Fitne ve Katil (Bakara 191): Metinde zikredilen “Fitne, insan öldürmekten daha kötüdür” ayeti, muazzam bir belagati tersyüz etmeyi barındırmaktadır. İstanbul hükümeti Ankara’dakileri “fitneci ve asi” ilan ederken, Şer’iye Encümeni bu ayetle asıl fitnenin “vatanı işgal eden İngilizler ve onlara boyun eğen işbirlikçiler” olduğunu ilan etmiştir. İşgale karşı savaşmak, katliam değil, fitneyi ortadan kaldıran meşru bir müdafaa olarak sunulmuştur.

İstidad-ı Milli /Toplumsal İstidat: Metinde şer’i delillerin yanı sıra modern sosyolojik ve siyasi kavramlara da yer verilmiştir. “Milli toplumsal kabiliyet/yetenek” anlamına gelen bu ifadeler, Türk milletinin kendi kaderini tayin etme gücüne ve hürriyet karakterine yapılan erken dönem atıflardır.

Beni Mustalık Vakası ve “Fasık” Benzetmesi: Hucurât Suresi’nin 6. ayetinin tefsiri sadedinde anlatılan tarihi vaka, tam bir psikolojik harp aracıdır. Yanlış/yalan istihbarat yüzünden Müslümanların birbirini kırmak üzere olduğu bu kıssa üzerinden, İstanbul’dan gelen fetva ve bildirilerin “fasık(günahkâr/bozguncu) haberi” niteliğinde olduğu ima edilmiş, Anadolu halkına “Ankara’ya karşı silah kuşanmayın, aldatılıyorsunuz” mesajı verilmiştir.

3. Kişiler, Kurumlar ve Temsil Ettikleri Değer Dünyası

Beyanname metninde ve arka planında yer alan kişiler, çökmekte olan bir imparatorluğun küllerinden yeni bir devlet çıkaran yapıyı gözler önüne sermektedir.

Kişiler ve Kurumlar Tablosu

Kişi / KurumMetindeki/Tarihteki RolüTemsil Ettiği Anlayış ve Değerler
BMM Şer’iye EncümeniBeyannameyi kaleme alan dini-hukuki komisyon.İslam hukukunu (fıkıh), milli bağımsızlık savaşıyla uzlaştıran meşrutiyetçi-modernist ulema anlayışı.
Mustafa Kemal PaşaBMM Reisi olarak metnin altındaki en üst siyasi/askeri imza.Milli egemenlik, tam bağımsızlık, faydacı liderlik ve halkı ortak paydada birleştirme stratejisi.
Müfid Efendi (Kırşehir Mebusu)Metni meclis kürsüsünde heyecanla okuyan hatip ve din adamı.Anadolu ulemasının saltanatın mutlakiyetçiliğine karşı milli direnişin yanında saf tutması.
Celaleddin Arif BeyOturumu yöneten meclis ikinci başkanı, hukukçu.İstanbul Hukuk Mektebi eski müdürü olarak meclisin hukuki meşruiyetini ve anayasal sürekliliği temsil.
Hamdullah Suphi Bey (Antalya Mebusu)Beyannamenin iç hitap olmasını öneren, İslam dünyasına ayrı hitap hazırlayan kişi.Türk milliyetçiliği (Türk Ocakları geleneği) ile İslam dünyasının dayanışmasını (Pan-İslamizm) stratejik harmanlayan aydın duruşu.
İngilizler ve “Bedtıynetler”İşgalci güç ve İstanbul’daki işbirlikçi merkez unsurları.Emperyalizm, sömürgecilik, şahsi menfaat uğruna milli ve dini mukaddesatı feda eden kozmopolit teslimiyetçilik.

4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji Açısından Analiz

Tarihsel Coğrafya Perspektifi: Ankara – İstanbul İkilemi

Coğrafi açıdan metin, jeopolitik bir eksen kaymasının vesikasıdır. Yüzyıllardır İslam dünyasının jeopolitik ve manevi merkezi olan İstanbul, metinde artık “düşman tarafından fiilen işgal edilmiş“, “askerleri silahsızlandırılmış“, “İngiliz kanunlarının çiğnediği” bir mağduriyet coğrafyası olarak tasvir edilmektedir. Buna mukabil Ankara, “milletin sağlam bir bina gibi birleştiği“, meşru şer’i ve milli kararların alındığı, kurtarıcı ve koruyucu yeni bir “merkez üs” olarak inşa edilmektedir.

Metindeki coğrafi algı sadece Anadolu ile sınırlı değildir; “bütün yerkürede mevcut 300 milyonu aşkın Müslüman” ifadesiyle evrensel bir İslam coğrafyası tasavvuru çizilmektedir. Anadolu, bu devasa coğrafyanın ayakta kalan “son sığınağı” olarak tanımlanmaktadır. Bu durum, jeopolitik bir savunma hattının en uç ve en hayati noktasının Anadolu coğrafyası olduğunu ilan etmektedir.

Tarihsel Sosyoloji Bakış Açısı: Ulema ve Halkın Hareketliliği

Sosyolojik açıdan 1920 Anadolu’su, okuma-yazma oranının son derece düşük olduğu, kitle iletişim araçlarının kısıtlı kaldığı ve geleneksel dini değerlerin toplumsal davranışları doğrudan belirlediği bir yapıya sahiptir. Böyle bir toplumda halkı harekete geçirmenin ve cepheye sürmenin yolu, akli-hukuki gerekçelerden ziyade (ulus-devlet, cumhuriyet, demokrasi vb.), karizmatik ve geleneksel otorite kalıplarını kullanmaktan geçmektedir.

Şer’iye Encümeni, din sosyolojisinin bu gerçeğini çok iyi okumuştur. Metinde modern bir kavram olan “bağımsızlık” (istiklal), dini bir mecburiyet olan “şer’i lüzum” ve “cihad” ile eklemlenmiştir. Halkın yabancılaşmasını önlemek adına meclisin meşruiyeti, “Cuma günü dualarla açılması” teyidiyle pekiştirilmiştir. Sosyolojik bağlamda bu metin, elitler (aydınlar/subaylar) ile taşra (halk/ulema) arasında bir toplumsal sözleşme denemesidir.

5. Yansımalar ve Tepkiler

9 Mayıs 1920 tarihli bu beyanname, Anadolu’da ve İslam dünyasında geniş yankılar uyandırmıştır:

Anadolu’daki İç İsyanlara Etkisi: Beyannamenin neşredilmesi ve ardından Anadolu ajansı, ulema ve seyyar vaizler vasıtasıyla köylere kadar ulaştırılması, Damat Ferit hükümetinin fetvalarının yarattığı kafa karışıklığını büyük ölçüde gidermiştir. Anzavur İsyanı, Bolu-Düzce-Gerede olayları gibi iç ayaklanmalara katılan halk tabanının bir kısmı, Ankara’nın “dinsiz/asi” olmadığını, aksine halifeyi kurtarmaya çalıştığını bu beyannameler kanalıyla idrak ederek saf değiştirmiştir.

Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi ve Anadolu Ulemasının Desteği: Şer’iye Encümeni’nin bu çıkışı, Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi’nin daha önce yayımladığı karşı fetvayı tahkim etmiş, Anadolu’daki yüzlerce müftü ve din adamının Milli Mücadele’ye olan desteğini alenileştirmiştir.

İslam Dünyasındaki Akisleri: Hamdullah Suphi Bey’in önerisiyle bu beyannamenin ikiz sürümü olarak hazırlanan “Bütün İslam Âlemine Beyanname“, özellikle Hint Müslümanları, Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında karşılık bulmuştur. Ankara’nın emperyalizme karşı direnişi, sömürge altındaki diğer Müslüman milletler için bir meşale vazifesi görmüş, Hilafet Komiteleri aracılığıyla Anadolu’ya maddi ve manevi yardımların akmasını hızlandırmıştır.

Sonuç

9 Mayıs 1920 tarihli BMM Şer’iye Encümeni Beyannamesi, Türk kuruluş felsefesinin sadece batılı değerler dizisiyle değil, aynı zamanda çok güçlü bir teolojik-politik meşruiyet zeminiyle başladığını ispatlayan tarihi bir belgedir.

Eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında; metnin o günkü varoluş mücadelesinde (İngiliz işgali ve iç isyanlar kıskacında) kitleleri bir arada tutan muazzam bir harç vazifesi gördüğü anlaşılmaktadır. Din ve vatan müdafaasını tek bir potada eriten bu kurucu metin, Ankara’daki ihtilalci meclisin hem geleneksel değerlere ne kadar hâkim olduğunu hem de bu değerleri faydacı ve sosyolojik bir deha ile milli bağımsızlık gayesine nasıl hizmet ettirebildiğini en açık şekilde ortaya koymaktadır.

Kaynakça

Hâkimiyet-i Milliye, 17 Mayıs 1336 (1920), No: 30, “ÂLEM-İ İSLAMA HİTAB-Büyük Millet Meclisi Şer’iye Encümeni tarafından tertip olunarak Meclis Heyet-i Umumiyesince bittasvip memleketin bilcümle aksamına neşri karargir olan beyanname”, s. 1, sütun: 1-2; s. 2, sütun: 1-2.

T.B.M.M. ZABIT CERİDESİ, 9.5.1336 (1920), Devre: I, Cilt: 1, İçtima Senesi: 1, s. 246-250

Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV,B.M.M Şer’iye Encümeni Tarafından Hazırlanan ve Mecliste Kabul Edilen İslam Âlemine Beyanname”, Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1991, s. 334-337.

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 8 (1920),Büyük Millet Meclisi Şer’iye Encümenince Hazırlanan Memleket Dâhiline Beyanname”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2004, s. 198-201

Continue Reading

Türk İstiklâl Mücadelesi

Milli Mücadele Hukukunun Direniş Bildirisi: TBMM’nin İslâm Âlemi’ne Beyannamesi (9 Mayıs 1920)

Published

on

Giriş

Mondros Mütarekesi’nin ardından Osmanlı coğrafyasının fiilen işgale uğraması ve 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgal edilerek Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması, Türk milletinin egemenlik ve beka mücadelesinde bir dönüm noktası olmuştur. Bu karışıklık ortamında Ankara’da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), yalnızca askeri bir cephe örgütlemekle kalmamış, aynı zamanda ulusal ve uluslararası meşruiyet zeminini inşa etmek amacıyla yoğun bir diplomasi ve propaganda faaliyeti yürütmüştür. Hamdullah Suphi (Tanrıöver) tarafından kaleme alınan ve 9 Mayıs 1920’de TBMM tarafından kabul edilen “İslâm Âlemi’ne Beyanname“, bu stratejik arayışın en somut tarihsel vesikalarından biridir. Bu makalede, söz konusu metin; eleştirel tarih yöntemi, tarihsel coğrafya ve sosyolojinin imkânlarıyla analiz edilmek suretiyle içerdikleri vaka, kavram, sembol, aktör ve kurumsal yapılar çerçevesinde çok boyutlu bir değerlendirmeye tabi tutulmuştur.

1. Vaka Analizi ve Tarihsel Arka Plan

Beyanname, yapısal olarak sömürgeci İtilaf devletlerinin (özellikle İngiltere ve Fransa) ve onların taşeronu konumundaki Yunanistan’ın Anadolu’daki işgal hareketlerini, mezalimini ve bu dönemde İstanbul Hükümeti ile hilafet makamı üzerinde kurdukları baskıyı teşhir etmek üzere hazırlanmıştır.

İşgal Altındaki İstanbul ve Meclisin Ankara’ya İntikali: Metinde, İstanbul’un “düşman silahlarının gölgesi altına düştüğü“, askerlerin uykularında şehit edildiği ve mebusların tutuklanarak sürgüne gönderildiği vurgulanmaktadır. Bu durum, TBMM’nin Ankara’da açılmasının lüks bir tercih değil, “ecnebi tahakküm ve tazyikinden hür bir kısım memlekete çekilme” mecburiyetinden doğan şer’î ve millî bir meşruiyet adımı olduğunu savunmaktadır.

Hükümetlerin Düşürülmesi ve İş Birlikçi Yönetim: Milli Mücadele’ye sempati duyan ya da işgale direnen Rıza ve Salih Paşa hükümetlerinin İngiliz baskısıyla istifaya zorlanması ve ardından “her şeyi Garb’ın adaletinden bekleyecek kadar anlayışsız, iradesiz bir adamın” (Damat Ferit Paşa) sadarete getirilmesi, vaka analizinin merkezinde yer almaktadır.

Anadolu’daki Parçalanma Senaryosu: İngiliz emperyalizminin, sömürgeleştirdiği Hindistan ve Mısır arasındaki hattı güvenceye almak amacıyla Anadolu’yu tampon/boşluk haline getirme siyaseti güttüğü tespiti yapılmaktadır. Bu doğrultuda Batı Anadolu’da Yunan ordusunun, Güney Anadolu’da (Adana, Maraş, Antep, Urfa) ise Fransız subayları komutasındaki Ermenilerin katliamlarına dikkat çekilerek topyekûn bir imha tehdidi tanımlanmaktadır.

2. Kavramlar, Semboller ve Anlam Dünyası

Beyanname, hitap ettiği kitlenin (İslam Dünyası) zihnî ve dinî yapısına uygun yoğun bir sembolik dil kullanmaktadır. Metindeki kavram ağı, meşruiyet üretimini dinî yükümlülükler (farz) ve tarihsel süreklilik üzerinden sağlanmaktadır.

Sembolik Karşıtlıklar Dünyası

Metin, coğrafi ve manevi kavramları ikili bir karşıtlık ilişkisi içinde inşa etmektedir:

Direniş / İslam CephesiSömürgeci / İşgalci Cephe
Din-i Mübin’in son askeri  Ölüm kuvvetleri / İstila orduları  
Ezelî gazâ ve cihat toprakları (Anadolu)  Gayz, kin ve şütûm ufukları 
Hakkı hürriyet / Hakkı hayat  İğfal, desise ve ifsat  
Saday-ı hakiki / Saday-ı şer’i  Kizb ve riyâ gürültüleri  

Anahtar Sembollerin Anlamları

Darülhilâfe ve Kıblegâh: İstanbul, Şam, Kurtuba, Kahire ve Bağdat’ın tarihsel düşüş silsilesinin son halkası; “İslam’ın son Darülhilâfesi” olarak konumlandırılmaktadır. Hicaz, Yemen, Filistin ve Irak’ın kaybedilmesiyle İslam dünyasının kalbinin (Kıblegâh, Ravza-i Nebevi) İngiliz hattı (“şehrâhı”) tarafından kuşatıldığı söylenerek jeopolitik bir panik duygusu tetiklenmektedir.

Korkunç Bir Salip (Haç): Balkan Muharebeleri’nden beri Müslümanları katleden düşman unsurlar “kızıl, korkunç bir salip” olarak nitelendirilmektedir. Bu sembol, mücadelenin yalnızca toprak değil, dünyevi bir emperyalizm maskesi takmış modern bir Haçlı Seferi olduğunu ima etmektedir.

Küsuf-ı Tamma (Tam Tutulma): İslam dünyasının mevcut durumu, güneşi kararmaya yüz tutmuş bir “küsuf” (tutulma) olarak betimlenmektedir. Anadolu direnişi, bu güneşin yeniden parıldamasını sağlayacak yegâne manevi merkezdir.

3. Kişiler, Kurumlar ve Temsil Ettikleri Değerler

Metinde adı geçen aktörler, sosyolojik olarak iki ana kutba ayrılarak belirtilmiştir:

Müdafaa ve Meşruiyet Kutbu

Mustafa Kemal ve TBMM: “Millet Meclisi”, ecnebi baskısından uzak, halkın iradesini ve “hakkı hayatını” savunan meşru, hür otoritedir. Mustafa Kemal, Meclis Reisi sıfatıyla bu hür iradenin kurumsal liderliğini temsil etmektedir.

Anadolu Mücahitleri ve Halk:Analar, kız kardeşler, çocuklar ve ihtiyarlar” ile örülen halk mücadelesi, sivil ve topyekûn bir direnişi, “civanmert evlatları” sembolize etmektedir.

Rıza ve Salih Paşalar: Namus ve hamiyet sahibi, Halife ve milletin emniyetine mazhar olmuş meşru asker-bürokrat tipolojisini temsil etmektedirler.

Anadolu Uleması (Müftü ve Müderrisler): Din-i mübinin hakiki sesini duyuran, işgal altındaki bir halifenin esir olduğunu ve ona yardımın farz olduğuna fetva veren şer’î meşruiyet unsurudur.

İşgal ve İhanet Kutbu

İngiltere ve İblisane Siyaset:Riya” ve “küstahlık” ile malul, vaatlerini on günde çiğneyen, sömürgeci evrensel aklı temsil etmektedir. “İblisane fikirlerin” (Müslümanı Müslümana kırdırma) kaynağıdır.

Yunan Ordusu / Eşkıya Sürüleri / Seffah Katiller: Batı’nın koruması altında cürm-i meşhut (suçüstü) halinde katliam yapan, Mora ve Teselya’dan beri Müslüman kanı döken “sefil ve vahşi” bir taşeron yapıdır.

İradesiz Sadrazam (Damat Ferit) ve Vatansızlar: İngiliz emrinde çalışan, Şeyhülislamlık makamını (makam-ı ifta) kendi mücahitlerine karşı fetva silahı olarak kullanan, “idraksizlik, cehalet ve öfke” içindeki yerli iş birlikçilerdir.

4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji Bakış Açısı

Jeopolitik Bir Sığınak Olarak Anadolu

Tarihsel coğrafya açısından beyanname, Anadolu’yu sadece Türklerin değil, evrensel İslam coğrafyasının mazlumları için bir “Darülaman” (Güvenli Sığınak) olarak tanımlamaktadır. Kırım’dan, Bosna-Hersek’ten, Kafkasya’dan, Balkanlar’dan gelen ve düşman önünden kaçan “matrut” (kovulmuş) muhacirlerin birleştiği son vahadır. Anadolu’nun düşmesi, sadece bir devletin yıkılması değil; Asya ve Avrupa’daki bütün Müslüman mülteci nüfusun sosyolojik olarak imhası anlamına gelmektedir.

Hilafet Sosyolojisi ve Sömürge Karşıtı Söylem

Beyanname, sömürge altındaki Mısır ve Hindistan Müslümanlarına doğrudan seslenerek, İngiliz emperyalizminin “İslam’ın başını İslam’ın eliyle ezme” stratejisini deşifre etmektedir. Sosyolojik açıdan metin, Ankara’daki meclisin Halife’ye asi olmadığını aksine “Makam-ı Hilafeti düşman esaretinden kurtarmak” için savaştığını beyan ederek, sömürgelerdeki Müslüman tebaanın İngiliz ordusunda asker olarak Anadolu’ya karşı kullanılmasının önüne geçmeyi hedeflemektedir. Yavuz Sultan Selim’in “İslam birliği” (İttihad-ı İslam) fikrine atıf yapılması, meclisin pan-İslamist kartı taktik ve ideolojik bir kalkan olarak masaya sürdüğünü göstermektedir.

5. Yansımalar ve Tepkiler

Ankara Hükümeti’nin bu beyannamesi, İstanbul Hükümeti’nin ve Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’nin Kuva-yı Milliyecileri “katli vacip asi kâfirler” olarak ilan eden İngiliz güdümlü fetvalarına bir karşı-tezdir.

İç Yansımalar: Anadolu uleması (Bilecik Müftüsü Mehmet Nuri Efendi ve Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi öncülüğünde) karşı-fetvalar yayımlayarak beyannamedeki “Esir halifenin hükümleri ve yayımladığı fetvaları geçersizdir, cihat farzdır” tezini şer’î olarak tescillemiştir. Bu durum Anadolu halkının direnişe katılımındaki tereddütleri kırmıştır.

Dış Yansımalar: Beyanname; Hint Müslümanları Hilafet Hareketi üzerinde büyük bir infial yaratmış, Britanya İmparatorluğu’nun Müslüman sömürgelerinde isyan ve protesto dalgalarına yol açmıştır. Hindistan’dan Ankara’ya gönderilen maddi ve manevi yardımların meşruiyet zemini bu nevi beyannamelerle tahkim edilmiştir.

Sonuç

9 Mayıs 1920 tarihli İslâm Âlemi’ne Beyanname, askeri açıdan kuşatılmış, lojistik açıdan zayıf bir meclisin, retorik ve diplomasiyi nasıl bir savunma silahına dönüştürebildiğini kanıtlayan bir eleştirel tarih belgesidir. Hamdullah Suphi’nin tahrik edici/kışkırtıcı ve edebi üslubu, Mustafa Kemal’in stratejik dehasıyla birleşerek, Anadolu direnişini yerel bir başkaldırı olmaktan çıkarıp evrensel bir sömürge karşıtı (anti-emperyalist) İslami mukavemet olarak tanımlamıştır. Metin; tarihsel coğrafyayı bir sığınak sosyolojisiyle birleştiren, hilafet meşruiyetini işbirlikçi saraydan alıp direnen halka teslim eden kurucu bir bildiri niteliğindedir.

Kaynakça

Hâkimiyet-i Milliye, 13 Mayıs 1336 (1920), No: 29, “Büyük Millet Meclisinin İslam Âlemine Hitabı”, s. 1, sütun: 1-4; s. 2, sütun: 1.

T.B.M.M. ZABIT CERİDESİ, 9.5.1336 (1920), Devre: I, Cilt: 1, İçtima Senesi: 1, s. 248-249

Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV,Büyük Millet Meclisinin Bütün İslam Âlemine Beyannamesi”, Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1991, s. 338-341.

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 8 (1920),Büyük Millet Meclisinin Bütün İslam Âlemine Beyannamesi”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2004, s. 202-205

Continue Reading

En Çok Okunanlar