Connect with us

Türk İstiklâl Mücadelesi

Birinci İnönü Muharebesi (6-11 Ocak 1921)

Published

on

Giriş

İnönü Muharebeleri [1], Türk İstiklal Harbi’nin dönüm noktalarından birini teşkil etmektedir. TBMM Hükûmetinin askeri varlığının tartışıldığı, siyasi varlığının tehlikede olduğu, Türk milletinin istiklal ve istikbal kaygısı yaşadığı günlerde bu muharebelerde kazanılan başarılarla Türk istiklal mücadelesinde yeni bir safhaya geçilmiştir.

Birinci İnönü Muharebesi, TBMM Hükûmetinin içerideki siyasi ve askeri muhalif topluluklara karşı ölüm kalım mücadelesi yaptığı hassas bir dönemde başlamıştır. Ethem’in [2] isyanı ve Yunan taarruzu beraber gerçekleşmiş, TBMM ordusu iki önemli cephede aynı anda mücadele etmek mecburiyetinde kalmıştır. Bu muharebede, düzenli ordu birliklerinin ortaya koymuş oldukları mücadele neticesinde Yunan Ordusu geri çekilmek mecburiyetinde kalmış, üstün moral gücü ile Ankara’nın başını ağrıtan Ethem isyanı bastırılmıştır. TBMM Hükûmeti, bu muharebenin sonucundan istifade ederek içerideki en güçlü muhalefeti tasfiye etmiş, iktidarını kuvvetlendirmiş, istikbalini teminat altına almıştır.

Birinci İnönü Muharebesi’nden sonra düzenli ordu rüştünü ispat etmiş, Teşkilatı-ı Esasiye Kanunu ve İstiklal Marşı’nın kabulü başta olmak üzere devletleşme/kurumlaşma yolunda çok önemli adımlar atılmıştır. TBMM Hükûmeti, bu muharebenin bir sonucu olarak düzenlenen Londra Konferansı’nda İstanbul Hükûmeti’ne ve İtilaf Devletleri’ne siyasi varlığını ve Türk İstiklal Mücadelesi’nin/milli hareketin temsilcisi olduğunu kabul ettirmiştir.

Londra Konferansı’nda içeriğinde bazı değişiklikler yapılan Sevr Antlaşması’nın TBMM Hükûmeti tarafından kabul edilmemesi üzerine, İngiliz destekli Yunan Ordusu, Sevr Antlaşması’nı silah zoru ile Türklere kabul ettirmek amacıyla ikinci defa büyük bir taarruza kalkışmıştır. İkinci İnönü Muharebesi ile neticelenen bu taarruz, TBMM Hükûmetinin Koçgiri isyanı ile meşgul olduğu sırada başlamış ve birincisine göre çok daha kanlı ve şiddetli geçmiştir.

Türk Ordusu, İkinci İnönü Muharebesi’nde sayıca üstün Yunan Ordusu’na karşı kesin bir mağlubiyete uğratmış/galibiyet kazanmıştır. Bu galibiyetin ardından İtalyanlar hiç baskı görmedikleri halde Anadolu’dan çekilmeye başlamış, Fransızlar Zonguldak’ı tahliye etmiştir. İngilizler ise Ankara ile doğrudan temas kurma yollarını aramaya başlamıştır. Bu bakımdan İnönü Muharebeleri, bir yanı ile hem içeride hem de dışarda TBMM Hükûmetinin siyasi olarak tanınmasını sağlamış, diğer taraftan İtilaf Devletleri’nin Anadolu’daki Türk İstiklal Mücadelesi’ne/Milli Mücadele’ye bakışı açısından kırılmalara sebep olmuş, dış ilişkilerde politika değişikliğine yol açmıştır.

Aşağıda Birinci ve İkinci İnönü Muharebeleri’nde bizzat ordumuza kumanda eden Garp Cephesi Kumandanı İsmet [İNÖNÜ]’nün [3] hatıralarından, Birinci İnönü Muharebesi öncesi, anı ve sonrası yaşanan gelişmeler, sebep ve sonuçlarıyla sunulmuştur.

***

Yunan Kuvvetlerini İnönü’nde Karşılayacaktım

6 Ocakta [1921] Yunan ordusunun Bursa cephesinden ileri harekete geçtiğini haber aldığımda ben Gediz’de bulunuyordum. Karargâhım Gediz’e yakın bir mesafede, Efendi Köprüsü’nde. Cenup Cephesi Kumandanı Refet Bey de karargâhıma geldi. Aynı gün Afyon’dan, 12. Kolordudan, Uşak cephesindeki Yunan kuvvetlerinin de Afyon istikametinde harekete geçtiklerini bildirdiler. Vaziyeti aramızda münakaşa ettik. Ethem’in tenkili için başlayan harekâtı muvakkaten durdurmaya ve Yunan kuvvetlerini karşılamak üzere geri dönmeye karar verdik. Bu kararı hemen o gece aldık.

Yunan kuvvetlerini İnönü’nde karşılayacaktım. İnönü mevzilerini, yolların kavşak yeri olan Eskişehir’i, Eskişehir istikametini kapamak için daha önce intihap etmiştim. İnönü mevzilerinin ilerisinde derinliğine kademelenmiş çok az mevcutlu zayıf bir tümen ile Gökbayrak Taburu ve bazı milli müfrezeler var. Garp Cephesi Kuvvetlerinin şimdi bulunduğu yer, İnönü mevzilerine düşmandan daha uzak. Biz dört günlük mesafede bulunuyoruz, Yunanlılar üç günlük mesafede bulunuyorlar. Cephedeki tümen kumandanına Efendi Köprüsü’nde düşmanı oyalamasını ve ileri harekâtını geciktirmesini bildirdim. Verdiğim emirde Karaköy civarının vakit kazanmaya çok müsait olduğunu belirttim. Bir taraftan da Ankara ile görüşerek geriden İnönü’ne kuvvet yetiştirilmesini istedim.

Ben Genelkurmay Başkanı tayin olunduğumdan itibaren, Yunan kuvvetleri ile bizim kuvvetlerimizin arasında daima bir mesafe bırakılması zaruretine inanmışımdır. Ve böyle de yaptım. Cephelerde daima aramızda mesafe var. Birinci Cihan Harbinde olduğu gibi, hiçbir zaman düşmanla burun buruna bulunmadım ve siper muharebesi yapmadım. Bu vaziyet Yunanlıların işine geliyordu. Yunan harbi zaten bir düşmanın muharebe ile işgal ettiği bir kıtanın üzerindeki muharebeler halinde olmadı. Yunanlılar Anadolu’ya muharebe ile çıkmadılar. Sulh yapmak isteyen bir memleketi istila etmek tarzında oldu. Ve bir yere kadar ilerledikten sonra, kendi ihtiyatları ile orada durdular. Yunanistan’a bu yolu açan İtilaf Devletleri de, Yunanlılar da, bir müddet beklemekte fayda umdular. Umdular ki, bu müddet esnasında iç isyanlarla, çeşitli tertiplerle mesele kendiliğinden hallolacaktır. Bu politikayı takip ettiler. Biz de hazırlanmak için zaman kazanmak istiyorduk. Düşmanla arada mesafe bırakışımız da bundandır. Daha başından beri şu kanaatteyim: Bizim davamız evvela Yunan taarruzu ile Türkiye’nin inhilal etmeyeceğini ispat etmekle kazanılacaktır. Ondan sonra da Yunanlıların Anadolu’yu istila etmeye kâfi gelmeyeceklerini göstermek lazımdır. Bunları yapabilirsek, bizim imha edilmesi güç bir millet olduğumuza, kendisine hayat hakkı tanınması mümkün ve zararsız bir millet olduğumuza hükmedilecektir.

Ethem’in Karşısında İzzettin Paşayı Bıraktım

6 Ocak akşamı kararımı verdikten sonra ertesi sabah, Gediz’de bulunan Garp Cephesi Kuvvetlerinin büyük bir kısmını geriye hareket ettirdim. Ethem’in karşısında, en kuvvetli kumandanımı, İzzettin (Çalışlar) Beyi bıraktım. İzzettin Bey tümeninin bir kısmı ile Kütahya’ya çekilecek ve Ethem’in muhtemel taarruzuna karşı İnönü mevzilerinin arkasını emniyete alacaktı. Kütahya’nın kayalık bir cephesi vardır. O kayalar içerisinde müdafaa edeceksin, dedim. İzzettin Beyin, Ethem’in tenkili için girişilen harekâtta birinci derecede rolü vardır. Bundan sonra da her muharebede birinci derecede rolü olmuştur. Kütahya bölgesinde Ethem kuvveti herkesin gözünü yıldırmış. Geniş saha bir defa. Yani Ethem, bir yerden çıkıp başka bir yere gider, talan eder, taarruz eder, hepsini yapar. Ben İnönü mevzilerine gidiyorum, bir defa orduyu kurtarayım.

Geri yürüyüşe başladık. Giderken iki günde aldığımız mesafeyi bir günde alarak askeri yürütüyorum. Nihayet birlikleri Kütahya’ya getirdim. Asker biraz istirahat etsin, biraz uyusun diye orada trenler hazırlattım. Gece sabaha kadar istasyonda bekleyip gelmesini bekliyorum. Ben mütemadiyen dolaşıyorum. Bütün subaylar ayakta, bir an evvel muharebe meydanına yetişmeye çalışıyoruz. Asker çok yorgun halde geliyor. Birlikler dağılmadan, dayanabilecek bir halde muharebe meydanına yetişsin diye tertipler alıyorum. Yorgun bitkin bir halde istasyona yetişen askeri, âdeta zorla iterek vagonlara bindiriyoruz. İndirirken de böyle oldu. Kollarından çekerek zorla indirdik. Asker bu kadar yorgun ve bitkin bir vaziyette. Yunan ordusu Bursa bölgesinden üç ayrı kol halinde ilerliyordu. Karşısındaki bizim zayıf kuvvetlerimizin mukavemetini kırarak üç günlük yürüyüşten sonra İnönü mevzilerine ulaşmıştı. Ben 9 Ocak günü İnönü’ne yetiştim. İlk kıtalarla oraya geldiğim zaman muharebe devam ediyordu. Yunanlıların karşısında dövüşerek çekilen 24. Tümen ve Ankara’dan yetiştirilen kuvvetler, Yunan taarruzuna karşı durmaya çalışıyorlardı. Fakat düşman, İnönü istasyonunu bile işgal etmişti. Getirdiğim kıtaları hemen muharebeye soktum ve istasyonu işgal eden düşman kuvvetleri bertaraf edildi.

Ben, Gediz’den İnönü’ne yetişmek üzere ayrıldıktan sonra, henüz yolda iken, Ethem Gediz‘e taarruza geçti. İzzettin Çalışlar, emrinde bıraktığım az bir kuvvetle Gediz’de Ethem’le muharebeye tutuştu. Kuvvetlerini Kütahya’ya çekebilmek için evvela asi kuvvetleri geri atması gerekiyordu. Mukabil bir taarruza geçerek asileri geri çekilmeye mecbur bıraktı. Bundan sonra kendisi de kuvvetlerini Kütahya istikametine harekete geçirdi. Ethem, karşısındaki kuvvetlerimizin Gediz’den çekildiğini, ancak bir gün sonra fark edebilmişti. Kütahya’ya doğru ileri harekete geçti. 10 Ocakta Kütahya’daki Ethem kuvvetleri ile bizim kuvvetlerimiz arasında muharebeler tekrar başladı.

10 Ocak Birinci İnönü Muharebesinin de en şiddetli günüdür. Biz cepheye yetiştiğimiz zaman Ankara’dan da peyderpey kuvvetler geliyordu. Nerede bir kıta bulurlarsa İnönü’ne yetiştirmeye çalışıyorlar. 9 ve 10 Ocak günlerinde şiddetli muharebeler yaptık. Alıyoruz, veriyoruz. Geliyorlar, yetişiyoruz. Taarruzlar yapıyorlar, biz mukabil taarruza geçiyoruz. Onlar da tutunmaya çalışıyorlar.

Benim tahminime göre, düşman hakkımızda şöyle düşünmüştür: Her taraf boştur. Zaten ordu zayıf bir halde. Sekiz aydan beri iç muharebelerle fena halde yorulmuş ve yıpranmıştır. Şimdi bir isyanla ikiye ayrılmışlar. Anadolu’da istediğimiz kadar ilerleyebiliriz.

Tabii böyle düşünüyorlar ve hiçbir mukavemet görmeden ilerleyeceklerine inanarak hazırlanıyorlar ve bu harekâta girişiyorlar. Şimdi hiç ummadıkları bir mukavemetle karşılaşınca, moralleri bozuldu. Bunu anlıyorum. Hakikaten son derece yorgun bir vaziyette cepheye yetişen kuvvetler, kendilerinden beklenilemeyecek şiddette muharebe ediyorlardı. İş, inada ve vazife hissine binmişti.

Bu Muharebede Düşman Harekâtı İle Ethem Harekâtı Beraber Olmuştur

10 Ocakta düşmanın mukavemeti kırıldı, iradesi çöktü, çekildi. Tekrar ve telaşla eski yerine kadar gitti. Vaziyetin ne olduğunu anlamadan hızla geldiği yere döndü. İşte Birinci İnönü Muharebesi budur. Bu muharebede düşman harekâtı ile Ethem harekâtı beraber olmuştur. Biz İnönü’nde Yunanlılarla muharebe ederken, İzzetin Bey Kütahya’da Ethem kuvvetleri ile muharebe ediyordu. İzzettin Beyin emrinde bıraktığımız kuvvetlerden bir kısmını daha İnönü mevziine çektiğimizden, Ethem’in karşısındaki kuvvetlerimiz iyice zayıflamıştı. Buna rağmen, İzzettin Bey Kütahya’da iyi dayandı. Ethem’in çetelerini Kütahya’nın kenar mahallelerine kadar ilerlettiler. İnönü cephesinde düşmanın çekilmesi, Kütahya’daki askerlerimizin maneviyatını yükselttiği gibi, asilerin maneviyatını bozmuştur. Ethem, çete efradının muharebe hevesini ve gayretini arttırmak için Kütahya’yı kendilerine bağışladığını ilan etmiş, İzzettin Beyden öğrendiğime göre, “Kütahya’nın malı, canı, namusu, hepsi helaldir” diye ilan etmiş.

Kütahya’daki muharebe üç gün sürmüştür. Nihayet Ethem cepheyi terk ederek kaçmaya mecbur oldu. Ethem ricat ettikten sonra, Refet Paşa süvari kuvvetleri ile kendisini takip etti. Bu suretle Ethem’in emrindeki kuvvetlerin hepsi dağıldı ve kendisi kardeşleri ile beraber Yunanlılara iltica etti. Mesele böylece kapanmış oldu.

İnönü cephesinden çekilen düşmanı ancak hafif kuvvetlerle takip ettik. Fakat Bursa’yı zorlamadık. Çünkü hem kuvvetimiz takibe yetmeyecek kadar azdı, hem de asker çok yorgundu.

Yunan ordusu Başkumandanı Papulas, Ethem ile de ayrı bir cephede muharebe ettiğimizi hesaba katarak, bizden böyle bir mukavemet beklemiyordu. Fakat 9 ve 10 Ocak günleri bizim mukabil taarruzlarımızla karşılaşıp, o zamana kadar Anadolu’da görmediği bir muharebe tarzına Türk ordusunda rastlayınca, keşif yaptım, bu kadarı kâfi, öğrendik, dedi ve bıraktı gitti. Yani muharebede ısrar etmedi.

Birinci İnönü Muharebesi, daha ziyade Kuvayı Seyyarenin Yunanlılarla beraber gelişen taarruzunun muvaffak olmaması şeklinde bir adım telakki edilmek lazımdır. Atatürk, Birinci İnönü Muharebesinin neticesine çok önem vermiş görünmektedir. Aslında Birinci İnönü Muharebesi askeri bakımdan mütevazı ölçüde bir muharebedir. Yunanlılar taarruz etmişler, bizim mevzileri söktürmüşler, bundan sonra hazırlıksız geldiklerini, ilerisinin daha çok tehlikeli olduğunu anlayarak kendileri çekilip gitmişlerdir. Buna rağmen Birinci İnönü Muharebesi Anadolu Hükûmetinin kurulması için kâfi gelmiştir.

Milli Mücadelede, siyasi ve askeri hareket bakımından en çok bunaldığım, en çok sıkıldığım devre, Kuvayı Milliye isyanlarının bertaraf edilip, muntazam ordu teşkili istikametinde politikanın esaslı olarak değiştirilmesine kadar geçen devredir.

Muharebeden az bir müddet sonra birkaç gün için Mustafa Kemal Paşaya vaziyet hakkında bilgi vermek için Ankara’ya geldim. Mustafa Kemal Paşa çok memnun olmuştu. Beni istasyonda karşıladı: Kendisine “Büyük mesele halledildi” dedim. “Hangi büyük mesele? Çok, çok mesele hallolundu” diye cevap verdi. O kadar memnun görünüyordu ki… Hükümet henüz kuruluyordu. Dağınık hükümetten kurtulmak, ordu teşekkül edecek mi. etmeyecek mi endişelerinden sıyrılmak ve ilerisi ne olacak gibi şüphe ve tereddütler içinde bulunan bir atmosferden birdenbire sıyrılarak normal bir harbin tertiplerine, şevkine ve manevi kuvvetlerine girmiş olduğumuz bir devredeydik. Ankara’da. 23 Nisan 1920’de Meclisin açılmasından Birinci İnönü Muharebesinin sonuna kadarki zaman, büyük buhranlarla geçmişti. Herkes milli hareketin iç isyanlarla çöküp batacağını ve davanın, esasından temelli kaybolacağını beklerken, şimdi muharebe ile bir netice almak zihniyeti, şevki hâsıl olmuştu.

Ankara’da birkaç gün kaldım. Bu arada grup grup mebuslarla görüştüm. Onlara ilerisi için ümit verici sözler söyledim. Ordu her emri ifa edecek bir kudrettedir, ordu mekanizması muntazam işliyor, hükümet ve devlet teşkilatı ordu üzerinde kurtarıcı, ihya edici bir tesir yapmıştır, maddi ve manevi kuvvetimiz yerindedir, tarzında konuşmalar yaptım.

Birinci İnönü Muharebesi umumi itibarı kuvvetlendirir mahiyette bir netice sağlamış oldu. Fakat bir yandan da siyasi bakımdan memlekette kesif bir propaganda başladı. Artık iş hallolundu, hallolunuyor, buhranlı günler geçti, gibi laflar dolaşıyordu. Benimle Ankara’da çok kimse bu tarzda konuşmalar yaptı. Tehlikeli bir propaganda. Gevşetici sözler. Ben reddettim. Böyle konuşan herkese, benimle temas eden herkese diyordum ki: Canım ne oldu? Henüz sulh olması için, harbin neticesini aldık demek için askeri vaziyette hâsıl olmuş ne gibi büyük bir değişiklik vardır? Henüz işgal altındayız. Düşman yakında yeniden taarruz edecek. Ona göre hazır olmak lazım. Ortada halledilmiş, bitmiş hiçbir mesele yoktur.

Kendilerini nikbin bir havaya kaptıranlar farkında olmadan menfi bir propagandaya sebep oluyorlardı. Fakat aslında, mütevazı ölçüde bir zafer de olsa, Birinci İnönü Muharebesi ve Ethem’in tasfiyesi gerçekten çok meseleyi halletmişti. Şimdi bu meseleden birini söyleyeceğim. Bizim orduda bugünlere kadar büyük bir hastalık vardı. Yedi sekiz aydan beri asker alırız, getiririz, giydiririz, besleriz, fakat silahını almış, cephanesini beline takmış, firar edip giderdi. Firarileri evine kadar takip ederiz. İmkânı yok tutamayız. İş manevi bağlılığa kalmıştı. Aramızda görüşüyoruz, çare arıyoruz. Nihayet karar verdik ki, firarı önlemek için manevi kuvvet ve bağlılık tesis etmek lazımdır. Buna çalışalım dedim. Ancak, manevi kuvvetin, vazife hissinin teessüs etmesi ve firarların önlenmesi için ilk manevi çare bir muvaffakiyet göstermektedir. İnanıyoruz, biz muvaffak olabiliriz, muharebe kazanabiliriz. Daha doğrusu bunun için muharebe kazanmak lazımdır. Buna karşılık içinde bulunduğumuz güç şartlar içinde umumi şevki yükseltmek ve bir zafer kazanmak için de iyi bir kıta teşkil etmek lazımdır. Muzafferiyet kazanırsak, iyi kıta teşkil etmenin yoluna girmiş olacağız. Ama, muzafferiyeti kazanmak için de elde iyi kıtaların bulunmasına ihtiyaç var. Böyle bir muammayı halletmeye çalışıyorduk. İşte Birinci İnönü Muharebesi ile bu muammanın hallinde esaslı bir adım atmış olduk.

Kazanmaya Mecburduk

Devleti kurmak için, Büyük Millet Meclisinin itibarını, nüfuzunu ve hâkimiyetini sağlamak için küçük çapta da olsa, böyle bir muharebeyi kazanmaya mecburduk. Mustafa Kemal Paşa da Birinci İnönü Muharebesinden, bu bakımlardan çok kârlı çıktığımızı kabul ediyordu. Onun Milli Mücadele esnasında askeri meselelerle uğraşmaktan mı daha çok eziyet çektiği, yoksa siyasi meselelerin, siyasi ihtilafların düzeltilmesinde, kaldırılmasında veya teskin edilmesinde mi daha çok eziyet çektiği kestirilemez. Büyük davanın siyaset sahasında çektiği ıstıraplar hakikaten tahammül fersahtır. Ben, Garp cephesine kumandan olarak ayrıldıktan sonra, vazifelerim nihayet mahdut sahaya, sırf askeri sahaya münhasır kalmıştır. Mustafa Kemal Paşa ile bu hususta mutabıktık. Bu orduyu teşkil edip, düşmanı muharebe meydanında yenmek lazım. Esas mesele budur. Tespit ettiğimiz sade hedef, memleketin bütün kudretini, bütün siyasetini düşmanı yenecek istikamete sevk etmekten ibaretti. Mustafa Kemal Paşa mücadelenin askeri tarafı ile uğraştığı kadar, siyasi tarafını da idare ediyordu. Ben, Garp Cephesi Kumandanı tayin edildikten sonra işin yalnız askeri kısmı ile meşgul oluyordum. Birinci İnönü Muharebesi, askeri safhaya geçtiğimizin ilk eseri sayılır. Onun için gerek Mustafa Kemal Paşa üzerinde, gerek ordu üzerinde çok olumlu tesir yaptı.

Birinci İnönü Muharebesi ile Milli Mücadelenin gerçek askeri safhasına girmiş bulunuyoruz. Kuvayı Milliye’ye ümit bağlamış, milli harekete karşı çıkmış, Padişaha dayanarak isyan etmiş ne kadar düşmanca hareket varsa, hepsi bertaraf edilmiş oldu. Böylece ordu teşkil etmek için gerekli sağlam esaslar konulmuş ve bu sağlam esasların işe yararlığı kabul edilmiştir. Fakat bütün iyi niyetlere rağmen, Birinci İnönü Muharebesinden sonra biz, hiçbirimiz, düşman ordusunun hareketine karşı kazandığımız neticeyi, siyasi hedeflerimizi, siyasi maksatlarımızı temin edecek kesin bir zafer diye asla kabul etmedik. Ve halk tarafından da böyle kabul edilmesine çalıştık. Birinci İnönü Muharebesi ile askeri harekât devrinin başladığını, nihayete kadar bunun böyle devam edeceğini görüyoruz, biliyoruz. Zayıf yerimiz seferberlik yapamamaktadır. Seferberlik yapamıyoruz. Gerek insan, gerek malzeme ve teçhizat bakımından vatan kudretinden istifade edemiyoruz. Harp yüklerinden memleket o kadar yorgun ki, bu hususta bir teşebbüse geçmek mümkün olmuyor. İkinci İnönü Muharebesine de bu şartlar içinde başladık. Ancak teşkilat yapabildik. Mümkün olan ikmal efradını, depolarda duran silahlardan ne bulabildiysek, onları aldık, disiplinli, talim ve terbiyeli bir ordu yapmaya çalıştık. Ocak ayında Birinci İnönü Muharebesi oldu. Ordu için istirahat imkânı yok. Aralıksız talim ve terbiye ile uğraşıyoruz ve yeni bir taarruz bekliyoruz.

Birinci İnönü Muharebesinin dış siyasette de büyük tesiri olmuştur. İtilafçıların içinde bulunduğumuz bu devrede nasıl bir politika takip ettiklerini, takip edeceklerini sıraya koyup tahmin etmek kolay değildi. Yalnız kesinlikle biliyoruz ki, bizimle mütareke yapanlar, birbirini tutmayan değişik görünüşlerine rağmen, Türkiye’yi parçalamaya kararlıdırlar. Aralarında bunu müzakere ediyorlar ve planlarının tatbiki için kolay yollar arıyorlar. Birinci İnönü Muharebesine kadar geçen devrede Türkiye’yi içeriden çökertmek için başta isyan çıkarmak olmak üzere, türlü tedbirlere başvurdular. İstanbul Hükûmeti, Padişah hükûmeti, iç isyanlarla memleketi çökertmek için İtilaf Devletlerine canla başla yardımcı oldu. Bunu bir sene tecrübe ettiler. Şimdi Birinci İnönü Muharebesi ile vaziyetin değiştiğini anladılar. İnönü Muharebesi bittiği zaman iç isyanların kökü kazınmış, Kuvayı Milliye tasfiye edilmiş olarak milli hareketin dışarıdan görünüşü eski tertiplerle netice alınamayacağı intibaını veriyor. Bu defa İtilaf Devletleri, bizi Londra’da bir konferansa davet ettiler. Davet, evvela İstanbul Hükûmetine yapıldı. İstanbul Hükûmeti, Ankara’nın da konferansa iştirakini teklif etti. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’dan gelen teklifi kabul etmeyerek, bizi doğrudan doğruya çağırsınlar, gidelim, dedi. İstanbul ile Ankara arasında bu münasebetle uzun muhabere ve münakaşa cereyan etmiştir. Nihayet, İtilaf Devletleri, Ankara Hükûmetini de ayrıca konferansa çağırmaya mecbur oldular ve iki hükümetten ayrı ayrı heyetler Londra’ya gitti. Konferans başladığı zaman İstanbul Hükûmeti adına giden Sadrazam Tevfik Paşa, Türkler namına söz söylemeyi Ankara Hükûmetine bıraktı.

Londra Konferansı ile memlekette kesif bir barış propagandası başladı. Biz konferanstan fazla bir şey beklemiyor ve mücadele azminin gevşememesi için uğraşıyorduk. Nihayet müzakereler akamete uğradı.

Yunanlılar 23 Martta Tekrar Taarruza Geçtiler

Ben Birinci İnönü Muharebesinden sonra Ankara’da birkaç gün kalıp, tekrar cepheye dönmüştüm. Londra Konferansı henüz devam ediyor. Fakat yeni bir taarruz bekliyoruz. Bu şartlar altında martın son haftasını bulduk. Yunanlılar 23 Martta tekrar taarruza geçtiler.

Biz Yunanlıların Londra Konferansı devam ederken böyle bir hazırlık içinde bulunduklarını çeşitli kaynaklardan haber almıştık. Londra’daki heyetimizden gelen raporlar, büyük bir Yunan taarruzu ihtimalinin kuvvetli olduğunu gösteriyordu. Ayrıca cephe ilerisindeki istihbaratımızdan, Bursa bölgesindeki Yunan kuvvetlerinin arttırıldığını, yeni bir Yunan tümeninin bu bölgeye geldiğini öğrenmiştik. Hazırlığımızı buna göre yapmıştık. Yunan ordusunun iki koldan, Bursa grubu ile Eskişehir istikametinde, Uşak grubu ile Afyon istikametinde taarruza geçeceğini tahmin ve hesap etmiştik. Bizim için Eskişehir istikameti daha önemli olduğundan, kuvvetlerimizin büyük kısmım İnönü mevzilerinde topladık. Planımıza göre, bir taarruz halinde düşmanı İnönü’nde yenecek, sonra güney cephesine dönecektik. Bu sırada güney cephesindeki kuvvetlerimiz Uşak’tan taarruza geçen düşmanı oyalayarak zaman kazanacaktı.

Yunan ordusunun İkinci İnönü muharebesi ile neticelenecek taarruzu esaslı bir hataya istinat eder. Birinci İnönü Muharebesinden sonra pek az bir zaman geçmiş olduğu için, bizim, bu az zaman içinde sarf ettiğimiz gayretlerden ve muharebe meydanlarında çözülemeyecek bir ordu kurmuş olduğumuzdan düşman haberdar değildi. Bahsettiğim esaslı hata budur. Yunanlılar serbest bir memlekette, muhtelif kollardan taarruz ederek her tarafı işgal edebileceklerini ve herhalde ilk hedefleri alacaklarını sandılar. İşte mart sonu taarruzu bu zihniyetle tertip edilmiştir. [4]

DİPNOTLAR

[1] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/inonu-muharebeleri/

[2] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/ethem-1886-1948/

[3] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/ismet-pasa-inonu-1884-1973/

[4] İsmet İnönü, Hatıralar, 1. Kitap, Yayıma Hazırlayan: Sabahattin Selek, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1985, s. 240-247

Türk İstiklâl Mücadelesi

PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP

Published

on

Giriş

Genel Türk Tarihi kapsamında Cumhuriyet Dönemi günümüzü de ilgilendirdiğinden özel bir ilgi ve öneme sahiptir. Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi araştırmalarda, başta arşiv belgeleri olmak üzere döneme ait gazete ve mecmualar, TBMM Zabıt Cerideleri, resmi istatistikler ve diğer yayınlar ile hatıra türü eserler ana kaynak olarak kullanılmaktadır. Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi kaynak çeşitliliğinin çok fazla olduğu bir dönemi kapsamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin en önemli kaynaklarından birisi de süreli yayınlar içerisinde yer alan “Ayın Tarihi Mecmuası”dır. İlk defa Eylül 1923’te yayınlanan mecmua, Cumhuriyet Döneminin en uzun ömürlü ve içeriği bakımından en zengin süreli yayınlarından biridir. Ayın Tarihi Mecmuası, başta kronolojik çalışmalar olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasi, sosyal ve ekonomik tarihine ait son derece önemli bilgileri içermektedir. Ayrıca Cumhuriyet Dönemine ait dış politika ile ilgili çalışmalar için de vazgeçilmez bir kaynak olma özelliğini taşımaktadır. Bu çalışmada, Ayın Tarihi Mecmuası’nın tanımlanan [Ayın Tarihi, Cilt: I, No (Sayı): 2 (Teşrinievvel [Ekim]), Basım Yeri ve Yılı: Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi, Ankara, 1339 [1923], s. 136-141] künyesinde Osmanlı Türkçesi ile yayımlanan “PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP” başlıklı makale, araştırmacı tarafından çevriyazı olarak sunulmuştur.

***

PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP

İlk Piskopos: Havarinin Şakirdi

Patrikhane müessesesinin tarih-i hayatını başlıca üç büyük devre ayırmak lazım gelir: Teşekkül devri, İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethinden evvelki devri, fetihten sonraki devri. Vaziyeti hazıra bu üçüncü devrin zeylini teşkil edecektir. Bu edvar-ı selasenin en büyüğü devr-i sani ve patrikhanenin en ziyade cismani ve milli nüfuz sahibi olduğu devir de maatteessüf devr-i ahirdir. Patrikhanenin ibtidai teşekkülü piskoposluk halindedir ve sırf ihtiyacat-ı diniye üzerine müessesdir. Elan patrik unvanına “İstanbul Başpiskoposu” takaddüm etmesi bidayet teşekkülünde patrikhanenin piskoposluk halinde bulunmasından neşet etmektedir. Kostantinopol’ün tesisinden mukaddem yani Şarki Roma İmparatorluğunun Mecusilik devrine aid olan ilk piskoposluk vefat-ı İsa’dan elli sene sonra Hristiyanlığı neşr ve telkin maksadıyla tesis edilmiş ve ilk piskopos da havariyundan Apostolos’un şakirtlerinden olup Kudüs’ten gelen Setasis Apostolos olmuştur.

İznik İçtimaı ve İlk Patrik

Malum olduğu üzere Hristiyanlık dediğimiz din-i İsa evvela Kudüs’te, ondan sonra da sırasıyla Yunanistan, Roma ve İstanbul’da yayılmıştır. Piskoposluk hali 24’üncü piskoposun zamanına kadar devam etti ve 25’inci piskoposun zamanında piskoposluk İznik’te içtima eden birinci ekümenik [bütün Hristiyan kiliselerinin murahhaslarından mürekkep umumi] Sinod’un kararıyla ekümenik patriklik ilan edildi. 25’inci piskopos da Birinci Mitrofanis aldı (315 ba’de-l-milat [Milattan sonra]). Piskoposluğun patriklik yapılmasının sebebine gelince: Miladın 300’üncü senesinde Kostantinopol’i tesis eden imparator Kostantin, bu şehri Şarki Roma İmparatorluğunun merkez-i siyasisi ilan ettiği gibi Paplık makamına tekabül edecek bir merkez-i dini de tesis etmek istemiş ve bu maksatla piskoposluğu patriklik yaptırmıştır. (325 ba’de-l-milat [Milattan sonra])  Bununla beraber Rum Patrikliği Hristiyanlıkta Papalıktan sonra gelir. Esasen o zamanlarda garp ve şark Hristiyanlığı arasında mezhep farkı yok idi. Mezhep farkı inkısam-ı siyasetten, Roma İmparatorluğunun şarki ve garbi namlarıyla ikiye ayrılmasından üç yüz sene sonra dokuzuncu asır miladında, patrik meşhur Fotiyus zamanında hades olmuştur. Patrikliğe kalb edilinceye kadar piskoposluğun vezaifi sırf dini idi ve bugün alelade bir papasın kilise içindeki işleri ne ise o idi. Fazla olarak o devirde kiliseler aynı zamanda bir de mektep vazifesini gördükleri cihetle oraya devam eden çocukları okuturdu. İlk devir burada bitiyor.

Piskoposluğu patriklik yaptıran imparator Kostantin bu yeni makam-ı diniye bir de yüksek bir paye vermek istemiş ve bu maksadın sevkiyle bir hiyerarşi [usul-i meratibe] ihdas edilmiştir ki patriklik makamı dereceat-ı ruhaniyenin en yükseğini teşkil etsin. Şimdi ikinci devre giriyoruz.

İmparatorların Tahammülü

Hemen o asır kadar süren bu ikinci devir 25’inci piskopos ve birinci patrik sayılan I. Mitrofanis’in patrikliğiyle başlıyor. Bu devir dâhilinde patrikliğin hiçbir cismani salahiyeti yoktur. Patriklik makamı imparatorluğun hududu dâhilindeki şehir ve kasabalarda ve bunların köylerinde bulunan kilise ve manastırların ve bunlara merbut emlak ve akar ve arazinin idaresiyle meşgul muhtelif ruhban heyetlerinin mercii idi. Filvaki bu ikinci devir esnasında bazı patriklerin nüfuz sahibi oldukları vakidir. Fakat bu, kendi şahıslarının imparator saraylarında mergub olmasından, bazı imparatorların hissiyat-ı diyanet perveranelerinin fazla kuvvetli olmasından ileri geliyordu. Patriklerin bu nüfuzlu zamanlarda imparator saraylarına her dediklerini kabul ettirmeye muvaffak oldukları da oluyordu. Fakat bu nüfuz vaktin imparator veya patriğin değişmesiyle veyahut ölmesiyle tahvile uğrar, azalır, çoğalırdı. Yani bu nüfuz sırf şahsi bir mesele idi.

Bundan dolayıdır ji diyanete pek mümaşatkar olmayan imparatorlar zamanında patriğin mertebesi iner, alçalır, nüfuzu azalırdı. İmparatorlar alelekser istediklerini patrik intihap ettirirlerdi. Bir rivayete nazaran imparatorların biri mergubi olan on dört yaşında bir çocuğu patrik tayin etmiştir.

Katolikten Ortodoksluğa

Bu uzun devir içinde Patrikhane tarihinde kaydedilecek en şayan-ı dikkat hadise patrikliğin Ortodoks Patrikliği namını alarak Papalıktan ayrılması olmuştur. Bu dahi ekümenik bir Sinod’un kararıyla yapılmıştır.

Bu devri yirmi dört piskoposluk da dâhil olmak üzere 158 patrik idrak etmiştir. Kurun-ı Vusta devrini kapattığı gibi Patrikhane tarihinin de ikinci devrini kapatan İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethi Patrik İkinci Atanasyus zamanında vuku bulmasıdır.

İstanbul’un Fethinden Sonra

Fetihten sonra ilk patrik malum Yenadiyus’dur. Rum tarih nüvisleri, Fatih Mehmed’in patrikhaneye yeni bir salahiyet vermediğini ve patrikhanenin Osmanlılar zamanında nail oldukları hukuk ve imtiyazatın ikinci Halife Ömer İbn’ül-Hattab Hazretlerinin, Kudüs-i Şerifin zaptında vermiş oldukları imtiyazatın aynı olduğunu iddia ediyorlar ki bu iddia patrikliğin fetihten evvel cismani bir salahiyeti olmadığını ve patrikhanenin salahiyet-i cismaniyesinin ta ikinci halifenin zamanına ait olduğunu ispat etmektedir. Hâlbuki Hazreti Ömer’in malum olan ve yalnız bir taraflı ahitnamesinde [Mezkûr ahitnamenin sureti Tarih-i Taberi’de münderiçtir] ancak emniyet ırz ve can ve mal kefalet-i İslam altına alınıyor ki bu itibar ile de Rum tarih nüvislerinin iddiay-ı vaki ihtiyaca salih olamaz. Fatih Sultan Mehmed Yenadiyus’u patrik nasp ettiği zaman kendisine yaptığı iltifatlardan başka bir de “Millet başı” unvanını vermiştir. Patriklerin Rum milleti işleriyle iştigalleri işte o zaman başladı. Patrikhane o zaman cismani salahiyet aldı. Bu, Fatih’in bir hatası olup olmadığı meselesi seddimizin haricindedir.

Cismani Teşkilat

Mamafih şu noktada burada kaydedilmelidir ki patrikler kendilerine gösterilen bu iltifatlardan bu lütuflardan metbularına karşı medyun-ı şükran olacakları yerde bu haklarını ve bu salahiyetlerini daima ve daima hükumet metbularının aleyhinde istimal etmişlerdir. Evvel emirde patriğe “Millet başı” denilince patrikhaneyi bir nevi saray-ı hükümdariye kalbettiler, patrik artık bir hükümdar oldu. Vezaifi sırf dini olan Sinod meclisinden maada “Müşavirler” namı tahtında Rum milletinin en milliyetperverlerinden mürekkep meclis-i cismani teşkil edildi. Ve patrik daima ve hatta huzur-ı hümayunda bulunduğu zamanlarda bile göğsüne iki başlı kartal resmini havi bir alamet taşıyordu. Patrikhane dâhilinde “Mabeyinciler” bulunuyor ve patrik ancak müsaade-i mahsusası istihsal edildikten sonra, bu mabeyincilerin delaletiyle ziyaret edilebiliyordu. Bu hal Meletios’un infisali zamanına kadar böylece devam etti. Patrikhanenin ancak hükümdar saraylarına mahsus teşkilattan olmak üzere bir de “Matbah-ı Amire”si var idi ki bu da son günlere kadar devam ediyordu. Patrikhane Osmanlı Devletinin inhitat safhalarında da büyük roller oynamıştır. Mesela Osmanlı Devleti ile muhtelif devletler arasında akdedilen muahedattan hiçbiri yoktur ki patrikhane hakkında bir devlet için bir takım mevad ve ahkâm-ı muzırayı ihtiva etmiş olmasın. Bu da devletin her gaileli zamanlarında, harp zamanlarında, müzakerat-ı sulhiye zamanlarında patrikhanenin düvel-i Hristiyaniyeye vuku bulan müracaat-ı mütevaliye-i tezellümkaranesinin neticesi idi. Bilhassa Tanzimat Hatt-ı Hümayunundan sonra patrikhane büsbütün milli-Yunani, siyasi-Avrupai bir mahiyet aldı.

Patrikhane Sefir(!)leri

Patrikhane kapu kahyaları hükumet nezdinde adeta bir sefir idiler. Şu farkla ki sefirler Hariciye Nazırına, kapu kahyaları da Adliye Nazırına müracaat ediyorlardı. O derecede ki mesela zabıta tarafından Rum’un biri herhangi bir sebepten dolayı tevkif edildi mi, kapu kahyası derhal Adliye Nazırına gider ve keyfiyeti adeta “protesto” ederdi.

Patrikhanenin en çok güvendiği, temas ettiği, Osmanlılar aleyhindeki tertibatta hadim olduğu devlet Rusya idi. Bununla beraber şurası da bilinmelidir ki patrikhanenin en büyük müzahiri Rusya devleti olmakla beraber onun kıblesi ve veçhe-i istikbali Yunanistan idi. Çünkü Yunanistan da Helen, Rumluk da Helendir ve Helenizmin en çok korktuğu İslamizmdir. [Son günlerde Patrikhane ile Rus kilisesi arasında yeni muaşekalar başladı. Dikkatle takip edilmek lazım gelir.]

Patrikhane Nakli Meselesi

Patrikhanenin bugünkü vaziyeti karışıktır. Vaziyet-i müstakbelesi tabii Lozan Muahedenamesinin ekalliyetler hakkındaki ahkamı dairesinde tespit edilecektir. Patrikhanenin cismani selahiyetten ve milli mahiyetten tecridi üzerine, en evvel Meletios’un kafasından çıkmış olarak Patrikhaneyi İstanbul’dan mahall-i ahara nakletmek meselesi çıktı. Buna Yunanistan da diğer otosefal kiliseler de, buradaki patrikhane erkanı da aleyhdardır. Yunanistan’ın aleyhtarlığı, patrikhanenin velev ki leş halinde olsun, İstanbul’da bulunmasında İstanbul’daki Rumlar için kuvvetli bir teselli olmasından, diğer otosefal kiliselerin aleyhtarlığı da patrikhanenin nakli halinde onun gideceği yerler, tabii olduğu üzere bir Yunan şehrinin Ortodoksluğun en büyük merci-i diniyesi mahiyetini almak itibariyle şereflenmesine mani olmak maksadından, burada kiliseler aleyhdarlığı da kendi mevkii ve memuriyetlerini kaybetmek endişesinden tevlit etmektedir.

[Türk nokta-i nazarına göre patrikhanenin nakli meselesi şayan-ı tetkiktir. Nakli halinde nereye gidecek? Eğer muhakkak Yunanistan’a giderse bizim için nakli daha muvafıktır. Eğer Rusya’ya giderse bizim için nakli gayr-i muvafıktır. Çünkü o takdirde Rusların elinde bizim aleyhimizde kuvvetli bir amil olur. Bizim en büyük gayretimiz onu zayıflatmak, nüfuz-ı maneviden tecrit etmek, leş haline getirmeye masruf olmalıdır. Burada şurasını da ilave etmek istiyorum ki Papa Eftim, patrikhanenin hükumet-i milliye nezdindeki mümessilliğini elde edebilmek için buradaki patrikhaneye Türk-Ortodoks Kilisesinin mülga olduğuna dair imzalı bir senet vermiş. Bunun tahkiki ve sübutu halinde icabının icrası lazım gelir. ]

Teneffüs Ettikçe Büyüyen Yılan

Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul’u fethinden sonra (H. 857), patrik Yenadiyus’a bahşetmiş olduğu imtiyazat, doğduğu andan itibaren teneffüs ettikçe büyüyen zehirli yılanlar gibi zaman gittikçe büyüdü, genişledi ve nihayet Fener Patrikhanesi, ruhani ve cismani meclisleriyle, vekilleriyle! Sefirleriyle velhasıl bir hükumet teşkilatının icap ettirdiği bütün teferruatıyla hilafet ve saltanat payitahtında bir fesat ocağı mahiyetinde tam 482 sene yani Lozan sulhunun akdi tarihine kadar devam etti. Lozan’da sulh muahedenamesi müzakere edilirken patrikhane meselesi de mevzu bahs oldu. Murahhaslarımız bu müzmin çıbanı kati bir ameliye ile kökünden çıkarıp atmak istediler. Patrikhanenin İstanbul hudud-ı haricine çıkarılması noktasına çok ısrar ettiler. Bir taraftan otosefal kiliseler diğer taraftan patrikhanenin İstanbul’dan kalkması işine gelmeyen Yunanlılar “Hristiyanlık namına” Avrupa ve Amerika’nın dini taassubunu tahrik için kıyamet kopardılar ve bütün Hristiyan âlemine tezellümler, protestolar ve istimdatnameler yağdırdılar.  Mezhep itibariyle Ortodoksluktan büsbütün ayrı ve hatta Ortodoksluktan müteneffir olan Anglikan kilisesi bile patrikhanenin İstanbul’da ipkası için teşebbüsatta bulundu: Anglikan mezhebinin en büyük reis-i ruhanisi bulunan İngiltere’de Kenterbori arçbişuçi bu hususta büyük nüfuz-ı ruhanisini istimal ederek Lozan’da İtilaf murahhaslarına yine “Hristiyanlık namına” mütevali ve şiddetli müracaatlarda bulunmaya devam etti. Meletios’la “Fener” denilen fesat ocağı söndürülmüş fakat enkazı olduğu yerde bırakılmış oldu.  Bu kadarı da memleket hesabına kaydedilecek büyük bir muvaffakiyettir.

Her kuvvet ve menfaat karşısında eğilmeyi, zehirli yılanlar gibi sokmak fırsatını kaçırdığı zaman dilini çıkarıp yalvarmayı asırlardan beri talim eden Rumlar, mütarekeden beri Türk izzet-i nefsini rencide eden hayâsızlıklarını patrik mahut Meletios’a yükletmek ve bu suretle işin içinden sıyrılmak istediler. Rum ırkına mahsus bütün fezayih ve desaisi nefsinde cem eden Meletios da millet-i metbusuna karşı irtikâp ettiği cinayetlerin hesabını ödemekten korkarak İstanbul’un tahliyesinden takriben iki hafta evvel-güya mezunen-Yunanistan’a savuşarak Aynaroz’a yerleşti.

Meletios Selanik’te propagandalarına devam etti ve etmektedir. Merkum patrikhanenin İstanbul’dan Aynaroz’a ve Yunanistan’da diğer bir halle nakline şahsen taraftardır. Fakat yukarıda sayılan esbaptan dolayı, gerek otosefal kiliseler gerekese Yunanlılar bu fikre muarızdırlar. Hatta Rum Ortodoksluğunun en büyük makamlarından olan Kudüs ve İskenderiye patrikleri Meletios’a taraftar değildirler. Bunlar diyor ki Miladi 325 yılında İznik’te teşekkül eden Sen Sinod İstanbul patrikliğini kabul etmiştir. Binaenaleyh bu karar mukaddestir. Buna riayet lazımdır. Meletios bir taraftan kral taraftarlarını diğer cihetten Venezilosçuları gücendirmiş olduğu cihetle resmi Yunanistan’dan bu hususta kâfi derecede müzaheret göremiyor.

Papa Eftim Efendinin Fener Darbesi

Müttefikin işgal kıtaatı İstanbul’da son günlerini yaşarken Türk mahbelikiyle hatta Orat Anadolu Rumlarının Türk-Ortodoks olduklarını iddia etmekle maruf Keskin Metropolidi Papa Eftim Efendi bir “Fener darbesi” yaparak patrikhaneye misafir olmuştur.

İstinatgâhları olan Avrupa ordusunun İstanbul’dan hasren çıkmaya mecbur olduğunu gören patrikhane erkânı telaş içinde sık sık içtimalar akdederek vaziyetini kurtarmaya çalışıyor ve vaktiyle aforoz ettikleri Papa Eftim’den şefaat diliyorlardı. Tahliyenin ferdasında [5 Teşrinievvel 339] Fener kilisesinde [Lozan sulhundan sonra Patrikhane namıyla bir müessesenin mevcudiyetini ismen olsun tanımak doğru olamayacağından sabık Patrikhaneye sadece “Fener kilisesi” demek herhalde daha muvafık olur.] akdedilen içtimada, Papa Eftim Efendinin Ankara hükumeti nezdinde patrikhane mümessil ve murahhası olarak tayinine… Ordunun istikbaline iştirak etmek üzere üç metropolit ile Papa Eftim Efendiden mürekkep bir heyetin teşkiline… Patriklik makamının münhal olduğuna ve kilisenin idare-i muvakketesini Sinod meclisinin deruhte ettiğine dair patrikhane metropolitliklere bir tamim irsaline, patrikhane kilisesi riyasetine Seylu metropoliti Evriyeniyus’un intihabına sabık Kayseri metropoliti Amurusyus’un patrik müsteşarlığına tayinine ve daha birtakım feri işlerin icrasına karar verildi. Aynı günde Papa Eftim Efendi Rum milletine nesayihi havi bir beyanname neşretti.

Papa Eftim Efendinin Vaziyeti

Bundan sonra Fener kilisesi papasları ve Sinod Meclisi hemen her gün içtimalarına devam ettiler. İlk günlerde Papa Eftim Efendiye karşı müdara ile hareket eden papaslarla Rum matbuatı mumaileyhin harekâtını zorbalık diye tavsif ederek tenkidata başladılar. Papa Eftim Efendinin hükumete karşı vaziyet-i hukukiyesi Türk Rum matbuatında münakaşa edilmeye başladı.

Mumaileyh, patrikhane tarafından hükumet nezdinde vekil ve murahhas olduğuna dair patrikhaneden bir vekâletnameyi hamilen Ankara’ya avdet etti. Patrikhanenin haiz olduğu cismani imtiyazların kâffesi ilga edilmiş olduğundan kemafü’s-sabık hükumet nezdine “sefaret” veya herhangi bir sıfat ve unvanı haiz bir vekil gönderemezdi. Bittabi Adliye Vekâleti de bu sıfatı haiz bir kimseyi kabul edemez. Adliye Vekil-i sabıkı Seyid Beyefendi de aynı veçhile hareket etti. Papa Eftim Efendinin ibraz ettiği vekâletnameyi o tarzda kabul etmedi. Fakat kiliseler de diğer müesseseler gibi kanunen şahsiyet-i hükmiyeyi haiz olduklarından bunlar,  mehakim ve mecaliste alelade davalarını takibe, müdafaa ve mehakime ile ispat ve redd-i davaya salahiyetdar ve mukavelattan musaddak vekil tayi edebilecekleri cihetle Papa Eftim Efendinin de bu şekilde ve yalnız mehakim ve mecaliste mamul olmak üzere patrikhanenin vekâlet-i kanuniyesini deruhte edebileceğini mumaileyhe tebayiğ etti. Papa Eftim Efendi de Türkçe ve Rumca matbuatta bu hususta cereyan eden münakaşata cevap olmak üzere Anadolu Ajansı ile vuku bulan bir mülakatında vaziyeti izah ederek kendisinin alelade bir vekil olduğunu ve patrikhanenin hiçbir suretle “sefir” ve murahhas”ı olmadığını söyledi.

Ayasofya Cami Kaldıkça

Papa Eftim Efendinin etrafında kopan bütün gürültülere rağmen patrikhane “bugünkü vaziyeti kurtarmak” için birtakım muvakkat tedbirler ittihaz ettiğini ve fakat istihdaf ettiği gayelerden hiçbir şey feda etmeyeceğini yeni vekil Amorusyus açıktan açığa itiraf etti. İlk günlerde bir takım beylik laflar söyleyen ve bu suretle Türklerle güya anlaşmak isteyen Amorusyus şerü’l-safi Meletios’tan daha az hain değildi. Bu papas da mütarekeden sonra Türklüğü tahkir için mümkün olan her şeyi yapmış, Türk’e karşı gayz ve adavet kusanların önünde gitmiş ve milletimizi boğmak isteyenlere maddi, manevi yardımlarda bulunmuştu. Merkum, ilk günlerde, arada hiçbir şey olmamış gibi “her şeyi unutalım, Türklerle hoş geçinmek isteriz” tarzında sözlerle yapmış olduğu hayâsızlıkların üstüne bir sünger çekmek istiyordu. Fakat bu papas bilmiyordu ki maddi menfaat ve şahsi husumetlere müteallik her şeyi afv edecek, unutacak kadar alicenap olan Türk, milli izzeti nefsine hakaret edenleri asla unutmaz ve afv edemez. Bunu anlayan Amorusyus iç yüzünü dışarı vermekte gecikmedi ve 10 Teşrinievvel [Ekim] [1]339[1923]’da Tevhid-i Efkâr muhabiriyle esnay-ı mülakatta “zanneder misiniz ki Rumluk susacaktır. İstanbul’da Ayasofya cami olarak kaldıkça, Rumlar kiliseden tahvil edilmiş camileri gördükçe her gün sizi telin edecektir… diyecek kadar küstahlığa cüret etmiştir. Aynı zamanda: “Unutmayınız ki hepinizin damarlarındaki kan Rum kanıdır, çünkü bizim kızlarımızı aldınız bizim kanımızla aşılandınız…” sözleriyle Rumlara bu cihetten olsun bir iftihar hissesi ayırmak isteyen Amorusyus Efendi İstanbul’da Hüseyin Hilmi Paşanın konağında tevlid ve “Türk’ün dizi dibinde hidmet” ettiğini ilan ederek ırkının evsafına ve nankörlüğüne kendi kendini iyi bir misal olarak göstermiş idi.

Sen Sinod’un Son Kararı

Papas Amorusyus çevirme hareketinde iflas ederek selefi Meletos’a iltihak ettikten sonra muvakkat patrik vekâletine Kirilos geldi. Mumaileyh, bu vazifeye muvakkaten intihap edildiği cihetle münhal olan patrikliğe bir papasın intihabına Sinod Meclisi karar verdi. Ve bu kararı ve tarz-ı intihabı- tarihi bir mahiyeti haiz olması itibariyle-aynen aşağıya derç ettiğimiz bir tamimle merakiz-i ruhaniyeye tebayiğ etti. Tamim şudur:

“Patriklik makam-ı alisinin münhal kaldığı 4 Teşrinievvel tarih ve 4810 numaralı Sen Sinod’un tamimi ile işar kılınmıştır. Bu kere patrikhane sırf ruhani kilise merkezi olmak sıfatındaki yeni vaziyeti üzerine yeni patriğin atideki tarzda intihabının takarrür eylediği tebliğ olunur:

  1. Patrikhane intihabına doğrudan doğruya patrikhaneye mensup olanlar ile bilfiil hidmette bulunan metropolitler ve serpiskoposlar iştirak edeceklerdir.
  2. Bunların cümlesi bila istisna tamimin yevm-i tarihinden itibaren kırk gün zarfında kendilerince münasip görülen namzedin ismini bir pusulaya yazıp o pusulayı memhur bir zarf derununa vaz ve üzerine (rey pusulasını ihtiva ediyor) ibaresi yazıldıktan sonraSen Sinod Meclisi Reisi olan Erdek Metropoliti Kalinikos’a hitaben bir kapalı mektup ile göndereceklerdir.
  3. Patrik namzedi olarak yedi sene hidmette bulunan metropolit ve serpiskoposlar gösterilecektir.
  4. Rey pusulaları, bu tamimin yevm-i tarihinden itibaren kırk birinci günde İstanbul’da bulunan metropolitlerin iştirakiyle Sen Sinod Meclisinde tasnif olunacak ve netice-i tasnifte muktezi evsafı haiz üç kişilik bir cetvel tanzim olunacaktır.
  5. Bu üç namzetten biri, İstanbul’da bulunan metropolitler ile Sen Sinod Meclisi tarafından patrikhane kilisesinde icra olunacak ayin-i ruhaniden sonra kanuni reyler ile patrik intihap olunacaktır.

Binaenaleyh baladaki mukarraratın nazar-ı itibara alınarak tayin olunan mühlet zarfında her bir metropolitin intihabatın icrası için rey pusulasını göndermesi beyan olunur.

18 Teşrinievvel 1923”

Sen Sinod’un yukarıdaki tebliğine nazaran yeni patrik intihabına gelecek ayın yirmi sekizinden itibaren başlanacaktır. “Patrikhane sırf ruhani ve kilise merkezi olmak hakkındaki yeni vaziyeti üzerine” intihap olunacak yeni patriğin bu vaziyetle mütenasip evsafı haiz olması şüphesiz ki lazımdır.  Aksi takdirde “Fener fesat mumu” yanacak ve “iki başlı kartal”ın temsil ettiği mefkûre muhafaza edilecektir.

[Ayın Tarihi, Cilt: I, No (Sayı): 2 (Teşrinievvel [Ekim]), Basım Yeri ve Yılı: Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi, Ankara, 1339 [1923], s. 136-141]

Continue Reading

Türk Tarihi

İstanbul’un İtilaf Devletleri Tarafından Fiilen İşgali (13 Kasım 1918)

Published

on

Giriş

13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul Boğazı’na girişi, Osmanlı tarihinin son döneminin en kritik olaylarından biridir. Mondros Mütarekesi imzalanmış olsa da, İstanbul’a uygulanan fiilî işgal, mütareke hükümlerinin ötesine geçen bir kontrol mekanizması yaratmıştır. Bu olay, yalnızca askerî hâkimiyetin kurulduğu bir an değil; Osmanlı yönetiminin meşruiyet kaybı, şehir düzeninin dönüşümü, sosyal moral çöküşü ve eşzamanlı olarak milli direniş fikrinin doğuşunu simgeleyen bir dönemeçtir.

Bu çalışma aşağıdaki sorulara cevap aramaktadır:

İşgale giden yolda hangi diplomatik, askerî ve psikolojik mekanizmalar rol oynamıştır?

13 Kasım 1918, Osmanlı egemenliği açısından hangi kırılmayı temsil etmektedir?

Fiilî işgal ile resmî işgal arasında nasıl bir fark vardır ve tarih yazımı bu ayrımı neden sıklıkla göz ardı etmektedir?

İşgal İstanbul’un toplumsal hafızasında nasıl bir iz bırakmıştır?

Bu olay, Millî Mücadele’nin fikri zeminini hangi açılardan tetiklemiştir?

1. Mondros Mütarekesi’nin Siyasal Anatomisi ve İşgale Giden Süreç

1.1. Eleştirel Tarih Yöntemi Açısından Mütareke Maddelerinin Yorumu

    Mütarekenin 7. maddesi, belirsizliği sebebiyle diplomatik genişletmeye en açık maddedir. İngiliz belgeleri “İstanbul’un düzeni tehlikede” yorumunu meşru kabul ederken, Osmanlı heyeti bu maddeyi yalnızca savaş bölgeleri için geçerli görmüştür.

    Burada “metin ile niyet” arasındaki boşluk işgale zemin hazırlamıştır.

    1.2. Boğazlar Sorununun Uluslararası Boyutu

    Boğazların kontrolü, İngiltere’nin 19. yüzyıldan itibaren benimsediği deniz üstünlüğü stratejisinin çekirdek unsurudur.

    • İngiltere: Boğazların uluslararasılaştırılması
    • Fransa: İstanbul üzerinde kültürel nüfuz
    • İtalya: Akdeniz’de denge unsuru
    • Yunanistan: “Megali Idea” bağlamında fırsat arayışı

    İstanbul, yalnızca Osmanlı Devleti için değil, Büyük Güçler arası hegemonya mücadelesinin kesişim noktasıdır.

    1.3. Osmanlı Devleti’nin Yapısal Çöküşü

    1918 sonbaharında Osmanlı’nın:

    • bütçe açığı,
    • ordunun dağılması,
    • gıda krizi,
    • bürokratik çöküş,

    gibi yapısal sorunları işgale zemin hazırlamıştır.

    Eleştirel tarih yöntemi bu noktada “işgal”i yalnızca dış müdahale değil, iç zayıflığın sonucu olarak da ele alır.

    2. 13 Kasım 1918: İtilaf Devletleri Donanmasının İstanbul’a Girişi

    2.1. Donanmanın Kompozisyonu

    İngiliz arşivlerine göre Boğaz’a giren filo:

    • 22 İngiliz
    • 12 Fransız
    • 17 İtalyan
    • 4 Yunan
    • Yardımcı gemiler

    toplam 55–61 gemi arasında değişmektedir.

    Bu güç gösterisi yalnızca askerî değil, psikolojik bir şok stratejisidir.

    2.2. Tanıklıklar: Mustafa Kemal ve İstanbul Halkı

    Mustafa Kemal’in Haydarpaşa’da gördüğü manzara karşısında söylediği:

    “Geldikleri gibi giderler.”

    ifadesi, askeri liderlik psikolojisi açısından bir “direniş çerçevesi” inşa etmiştir.

    Halide Edib ise bu günü “şehrin ruhunun esir alındığı gün” olarak tanımlar.

    2.3. Şehir Sosyolojisi Açısından İşgalin Tasviri

    İşgal günü:

    • Galata Köprüsü’nde toplanan kalabalığın sessizliği
    • Tophane rıhtımına indirilen birlikler
    • İstanbul polisinin pasifize oluşu
    • Pera’daki gayrimüslim cemaatlerin temkinli kutlamaları

    gibi unsurlar şehir sosyolojisinin “eşzamanlı çoklu duygular” barındıran yapısını ortaya koyar.

    3. Vaka Analizleri: İşgalin Çok Boyutlu Etkileri

    Vaka 1: Osmanlı Yönetim Aygıtının Çöküşü ve Tevfik Paşa’nın Görevlendirilmesi

    Tevfik Paşa’nın getirilmesi İngilizlerin “ılımlı, denetim altına alınabilir hükümet” arayışıyla uyumludur.

    Bu, klasik sömürge stratejisinin bir türüdür: Yerel yönetimi tamamen devirmeden etkisiz kılmak.

    Vaka 2: Polis Teşkilatının Yeniden Düzenlenmesi

    İngiliz subayları polis merkezlerinde denetim noktaları kurmuş, atamalara müdahale etmiş, “güvenilir” görülen isimleri öne çıkarmıştır.

    Bu durum fiilî işgalin “hiyerarşi kırma stratejisi”dir.

    Vaka 3: Basının Kontrol Altına Alınması

    Peyam-ı Sabah gibi gazeteler İngiliz yanlısı çizgiye evrilmiş; İleri ve Yeni Gün gibi gazeteler baskı altına alınmıştır.

    Bu, modern anlamda enformasyon savaşının erken bir örneğidir.

    4. Fiilî İşgal – Resmî İşgal Ayrımı: Tarih Yazımı Eleştirisi

    Türk tarih yazımında “öğretim kolaylığı” gerekçesiyle İstanbul’un yalnızca 16 Mart 1920’de işgal edildiği aktarılır. Ancak:

    • egemenlik kaybı,
    • idari müdahale,
    • askerî sınırlama,
    • polis ve basın kontrolü,

    ölçütleri dikkate alındığında 13 Kasım 1918 tam nitelikli bir fiilî işgaldir.

    Eleştirel tarih yazımı, devletlerin “resmî söylem”leri ile arşiv gerçekleri arasındaki farkı açığa çıkarır.

    5. İşgalin Psikolojik ve Toplumsal Etkileri

    5.1. Moral Çöküş ve Mill Kimliğin Yeniden İnşası

    İşgal, İstanbul halkında:

    • yenilmişlik,
    • belirsizlik,
    • öfke,
    • utanç,
    • milliyetçi uyanış

    gibi duyguları aynı anda tetiklemiştir.

    5.2. Aydınlar Üzerindeki Etkiler

    Ahmet Emin Yalman, Halide Edib, Celal Nuri gibi yazarların günlüklerinde:

    • “Öfke”
    • “Aşağılanma”
    • “Direniş gerekliliği”

    temaları baskındır.

    5.3. Millî Mücadele’nin Psikolojik Kaynağı

    Mustafa Kemal’in 1918–1919 arasında İstanbul’da yaptığı temaslar, işgal psikolojisinden doğan direniş enerjisini Anadolu’ya taşıyan bir “fikri köprü” oluşturmaktadır.

    Sonuç: 13 Kasım 1918’in Tarihi Konumlandırılması

    Bu makalenin kapsamlı analizi göstermiştir ki:

    • İstanbul’un işgali diplomatik, askerî, psikolojik ve idari boyutları olan çok katmanlı bir harekettir.
    • 13 Kasım 1918, 16 Mart 1920’den bağımsız düşünülemez; ancak bu ilk tarih egemenlik kaybının başlangıcıdır.
    • Bu olay, milli kimliği yeniden kuran bir “travmatik başlangıç anı”dır.
    • Millî Mücadele’nin ruhu, bu işgal gününde şekillenmiştir.

    Kaynakça

    Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, M. E. B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1977, s. 54-57

    Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü I, TTK Yayınları, TTK Basımevi, Ankara, 1993, s. 24-26

    Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I (Mutlakıyete Dönüş 1918-1919), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 79-114

    Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul 1918-1923, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.

    Zekeriya Türkmen, “İstanbul’un İşgali ve İşgal Dönemindeki Uygulamalar (13 Kasım1918-16 Mart 1920)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XVIII, Temmuz 2002, Sayı: 53, s. 319-372

    Abdurrahman Bozkurt, “İstanbul’un İşgali”, Atatürk Ansiklopedisi

    https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/690/%C4%B0stanbul’un-%C4%B0%C5%9Fgali

    Continue Reading

    Türk İstiklâl Mücadelesi

    TBMM’nin 30 Ekim 1922 Tarihli ve 307 Sayılı Kararı: Egemenliğin Yeniden Tanımı ve Tarihi Kırılma Noktası

    Published

    on

    Özet

    30 Ekim 1922 tarihli ve 307 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) kararı, Osmanlı Devleti’nin hukuken sona erdiğini ve TBMM Hükûmeti’nin “hududu millî dâhilinde vârisi” olduğunu ilan ederek, Türk siyasi tarihinde bir meşruiyet inkılabı yaratmıştır. Bu karar, yalnızca bir rejim değişikliği değil; aynı zamanda meşruiyet, egemenlik, kimlik ve tarih yazımı alanlarında köklü bir yeniden kuruluşu temsil etmektedir. Makalede, söz konusu karar amaç, yapı, işleyiş, kavramlar, kişiler, kurumlar ve olaylar üzerinden incelenmekte; ayrıca eleştirel tarih yöntemi ve vaka analizleri aracılığıyla kararın tarihi anlamı çok boyutlu olarak değerlendirilmektedir.

    Anahtar Kelimeler: 307 sayılı karar, TBMM, egemenlik, meşruiyet, hilafet, milli egemenlik, tarihi inşa, eleştirel tarih.

    1. Giriş: Tarihi Bağlam

    Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin siyasi egemenliği, Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) ile fiilen; Sevr Antlaşması (10 Ağustos 1920) ile hukuken sona ermiştir.

    Anadolu’da 23 Nisan 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, fiilî bir egemenlik alanı yaratmış; ancak uluslararası hukukta meşruiyet bakımından tartışmalı kalmıştır.

    Lozan Barış Konferansı’na (1922) hem İstanbul Hükûmeti hem TBMM Hükûmeti davet edilince, “kim meşrudur?” sorusu ortaya çıkmıştır.

    TBMM, bu soruya 30 Ekim 1922 tarihli ve 307 sayılı kararla cevap vermiştir:

    Osmanlı İmparatorluğu’nun İnkıraz [son] bulup Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti Teşekkül Ettiğine Dair.

    Osmanlı İmparatorluğunun munkarız olduğuna [son bulduğuna] ve Büyük Millet Meclisi Hükûmeti teşekkül ettiğine [kurulduğuna] ve Yeni Türkiye Hükûmetinin Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim [geçmiş] olup onun hududu milli dâhilinde yeni varisi olduğuna ve Teşkilatı Esasiye Kanunu ile hukuk-ı hükümranı [hükümranlık hakları] milletin nefsine [kendisine] verildiğinden İstanbul’daki Padişahlığın madum [yok olduğuna] ve tarihe müntakil bulunduğuna [intikal ettiğine] ve İstanbul’da meşru [şeriata, kanuna uygun] bir hükûmet olmayıp İstanbul ve civarının Büyük Millet Meclisine ait ve binaenaleyh [dolayısıyla] oraların umur-ı idaresinin [yönetim işlerinin, yönetiminin] de Büyük Millet Meclisi memurlarına tevdi edilmesine [bırakılmasına] ve Türk Hükûmetinin hakk-ı meşru [meşru hakkı] olan Makam-ı Hilafeti esir bulunduğu ecnebilerin elinden kurtaracağına karar verildi.” 30.10.1338 [1922] [1]

    Osmanlı İmparatorluğu inkıraz bulmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, onun hududu millî dâhilinde yeni vârisidir.

    Bu ifade, hem Osmanlı hanedanı ile hukuki kopuşu, hem de devletin tarihi sürekliliğini aynı anda tesis etmiştir.

    2. Amaç: Egemenliğin Kaynağını Yeniden Tanımlamak

    307 sayılı kararın iki temel amacı bulunmaktadır:

    Dış meşruiyet: Lozan’da tek temsilci olmak ve uluslararası alanda TBMM’yi tanıtmak.

    İç meşruiyet amacı: Egemenliği hanedan millete devretmek ve yeni bir “kurucu iktidar” inşa etmek.

    Bu bağlamda karar, egemenliğin kaynağını yeniden tanımlayarak
    millet egemenliği ilkesinin temelini atmıştır.

    3. Yapı ve İşleyişi

    Karar üç temel yapı taşına sahiptir:

    UnsurİçerikGörev
    TespitOsmanlı İmparatorluğu’nun “inkıraz bulduğu”Eski rejimin sona erişini hukuken ilan eder.
    BeyanTBMM Hükûmeti’nin “hududu millî dâhilinde vârisi” olduğuDevletin sürekliliğini tesis eder.
    Sonuç“Meşru hükümet yalnız TBMM Hükûmetidir”Yeni meşruiyetin tesisi

    Karar, TBMM Genel Kurulu’nda yapılan tartışmalar sonucunda oybirliğiyle kabul edilmiş, ardından 1 Kasım 1922’de 308 sayılı kararla padişahlığın kaldırılmasına zemin hazırlamıştır.

    4. Kavramlar ve Anlamları

    Hududu Millî: Misak-ı Milli’nin hukuki yansımasıdır. Egemenliğin coğrafi sınırını tanımlamaktadır. [2]

    Vâris: Yeni Türkiye, Osmanlı’nın devamı değil; onun mirasçısıdır.

    Bu fark, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesindeki “devrimle gelen devamlılık” ilkesini doğurur. [3]

    Hukuk-u Hükümrani Milletindir: Egemenliğin ilahi ve hanedana ait bir meşruiyetten kaynaklandığı anlayışına karşı millet egemenliği düşüncesinin ilanıdır. [4]

    5. Temsil Ettiği Değerler

    Karar, beş temel değerin kurucu ifadesidir:

    1. Egemenlik: “Kayıtsız şartsız milletindir.”
    2. Laiklik: Meşruiyetin kaynağı milli iradeye dayanır.
    3. Milliyetçilik: Egemenliğin coğrafi değil, siyasi bir millet birliği üzerinden tanımlanmasıdır.
    4. Cumhuriyetçilik: Yönetimde halkın özne olmasıdır
    5. Modernleşme: Akla ve hukuka dayalı yönetim anlayışının benimsenmesidir.

    6. Kurumlar ve Kişiler

    TBMM: Kararın mimarıdır; kurucu iktidarın simgesi olarak, yasama ve yürütme erkini elinde bulundurur.

    TBMM, meşruiyetini “millet iradesi”nden alarak Osmanlı hanedanının kutsal meşruiyet anlayışını reddetmiştir. [5]

    Mustafa Kemal Paşa: Kararın ideolojik ve stratejik planlayıcısıdır. Lozan öncesinde Tevfik Paşa’nın “birlikte temsil” teklifini reddederek kararın çıkmasını sağlamıştır. [6]

    Tevfik Paşa: İstanbul Hükûmeti adına “iki hükümetli temsil” teklifinde bulunmuş; bu durum kararı tetiklemiştir. [7]

    Rauf Orbay ve İsmet Paşa: İcra Vekilleri Heyeti’nin öncü isimleri olarak kararın uygulanmasında etkili rol oynamışlardır.

    7. Vaka Analizleri

    Vaka 1: Lozan’a İki Hükümet Çağrısı (1922)

    İngiltere’nin, hem İstanbul hem Ankara hükümetlerini Lozan’a davet etmesi, “çift meşruiyet” krizini doğurmuştur. 307 sayılı karar, bu krize hukuki cevap olmuştur. [8]

    Vaka 2: Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)

    307 sayılı kararın ertesi günü 308 sayılı karara zemin oluşturmuş, padişahlık kaldırılmış ve monarşi hukuken sona ermiştir.[9]

    Vaka 3: Ankara’nın Başkent İlanı (13 Ekim 1923)

    Kararın “İstanbul’daki hükümet gayrimeşrudur” tespiti, Ankara’nın siyasi merkez haline gelmesine yol açmıştır.

    Vaka 4: Hilafetin Kaldırılması (3 Mart 1924)

    Kararda hilafetin “ecnebilerin elinde esir bulunduğu” ifadesi, dini otoritenin artık siyasetten ayrılması gerektiği fikrini doğurmuş; 3 Mart 1924’te bu sürecin son halkası tamamlanmıştır.

    8. Zaman ve Mekân

    Zaman: Karar, Türk İstiklal Harbi’nin diplomatik safhasına denk düşmektedir.
    Askerî zaferin hemen ardından gelen bu karar, silahlı mücadelenin siyasi meşruiyete dönüşümüdür.

    Mekân: Ankara, yeni egemenliğin “coğrafi sembolü”dür. İstanbul’dan kopuş, millet-devlet merkezinin kuruluşudur.

    9. Eleştirel Tarih Yöntemiyle Değerlendirme

    Eleştirel tarih yöntemi, olguları sadece sonuçlarıyla değil, niyet ve söylemleri ile incelemeyi öngörmektedir. Bu bakımdan 307 sayılı karar, iki yönlü bir tarihi görev yapmıştır:

    İnşa: Yeni bir millet-devlet kimliği, halk egemenliği felsefesini inşa etmiştir.

    Tahrif: Osmanlı geçmişini “inkıraz” olarak tanımlayıp tarihi sürekliliği ideolojik biçimde yeniden yazmıştır.

    Bu sebeple karar, tarihi yalnız kuran değil aynı zamanda tarihi yeniden yazan bir metindir. [10]

    10. Sonuç

    307 sayılı TBMM kararı, Türk siyasi düşüncesinde egemenlik, meşruiyet ve kimlik kavramlarının yeniden tanımlandığı bir anayasal dönüm noktasıdır.
    Bu kararla:

    • Osmanlı hanedan egemenliği/monarşi hukuken sona ermiştir.
    • TBMM Hükûmeti devletin meşru temsilcisi olarak tanımlanmıştır.
    • Millet egemenliği, Cumhuriyet’in temel ilkesi haline gelmiştir.

    Eleştirel açıdan karar, sadece rejim değişikliğini değil; tarih bilincinin, meşruiyetin ve milli kimliğin yeniden inşasını temsil etmektedir.

    307 sayılı karar, bir “son” ile bir “başlangıcı” birleştirir. Osmanlı’nın son nefesi, Cumhuriyet’in ilk sözüdür.

    DİPNOTLAR

    [1] Büyük Millet Meclisi Kavanin Mecmuası, Cilt:1, s. 487; T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ,  30.10. 1338[1922], Devre: I, Cilt: 24, İçtima Senesi: 3, s. 292-298

    https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf

    [2] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Gelişmeler 1876–1938, Arba Yayınları, İstanbul, 1984, s. 217.

    [3] Cem Eroğul, Devlet ve Devrim Arasında Türkiye Cumhuriyeti, İletişim Yayınları, İstanbul, 1998, s. 35.

    [4]  Suna Kili, Atatürk Devrimi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara,1983, s. 21.

    [5]  Kemal Gözler, Anayasa Hukuku Dersleri, Ekin Yayınları, Bursa, 2021, s. 64.

    [6] Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005, s. 208.

    [7] İsmail Kara, Din ile Modernleşme Arasında Türkiye, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2010, s. 122.

     [8]  Kemal H. Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, İmge Yayınları, Ankara, 2002, s. 55.

    [9]  Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000, s. 113

     [10]  İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Timaş Yayınları, İstanbul, 2020, s. 289.

    Continue Reading

    En Çok Okunanlar