Türk İstiklâl Mücadelesi
ÇANAKKALE CEPHESİNDE 3. KOLORDU KOMUTANI MEHMET ESAD PAŞA’NIN HATIRALARI
Published
4 yıl agoon
By
drkemalkocak
ÇANAKKALE’DE TÜRK ORDUSU
—***—
18 Mart 1915-18 Mart 2025
Çanakkale Deniz Zaferinin 110. Yıldönümü
Çanakkale Muharebeleri (3 Kasım 1914-9 Ocak 1916); deniz, kara ve hava harekâtları olarak gerçekleşmiştir. Bu vatan uğruna bir gül bahçesine girercesine canlarını veren aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle anarım.
Türk Milletinin istiklal ve istikbal mücadelesinde-özellikle Çanakkale deniz ve kara muharebelerinde-emeği geçen Çanakkale Müstahkem Mevkii komutanı Cevat (Çobanlı) Paşa, Kuzey Grubu ve 3. Kolordu komutanı Mehmet Esat (Bülkat) Paşa ve Kurmaybaşkanı Yb. Fahrettin (Altay), 19. Tümen ve Anafartalar Grup komutanı Mustafa Kemal, Kurmaybaşkanı İzzettin (Çalışlar) olmak üzere komutan, devlet adamı ve topun namlusundan cepheyi gören erlerin aziz hatırasını rahmet ve minnetle yâd ederim.
—***—
GİRİŞ
Çanakkale’nin Ünlü Kumandanlarından Esat Paşa
Esat Paşa, son devir Türk tarihinin değerli askerlerindendir. 1862’de, babası Mehmed Emin Efendi’nin belediye reisi bulunduğu Yanya’da doğdu. Büyük babası Yanya emlak-i seniye nazırı Vehib Efendi, onun babası Yanya mütesellimi Mehmed Efendi’dir. 1890’da askeri tahsilini tamamladı ve kurmay yüzbaşı oldu. Almanya’ya gönderildi ve orada 4 yıl staj gördü. Müşir vonder Golç Paşa’nın yardımcısı oldu. 1897 Türk-Yunan Savaşı’na, Yanya kolordusu kurmayında vazife alarak katıldı. Sonra Harbiye’ye muallim ve 1899’da miralay (albay) rütbesiyle ders nazırı oldu. Zamanla rütbesi mirliva ve ferikliğe yükseldi. 1907’de Selanik’teki III. Ordu kumandan muavinliğine tayin olundu. Meşrutiyet’ten sonra rütbelerin tasfiyesi kanunu mucibince, rütbesi mirlivalığa indirildi. 1911’de Gelibolu’daki 5. Fırka (Tümen) kumandanı ve Çanakkale Savaşı’nda kolordu kumandanı oldu. Kurmay Yarbay Mustafa Kemal Bey’in 19. Fırkası, bu kolordunun 3 tümeninden birini teşkil ediyordu.
Çanakkale Savaşı’nda Esat Paşa’nın adı dünyaca tanındı. Bu savaştaki başarılarından dolayı rütbesi tekrar ferikliğe (korgeneralliğe) yükseltildi. Çanakkale Savaşı’ndan sonra 1. Ordu kumandanı olarak İstanbul’a geldi. Askeri Mektepler Umum Müfettişi, II. Ordu Kumandanı, 1920’de Salih Paşa kabinesinde iki hafta kadar Bahriye Nazın oldu. İsteğiyle emekliye ayrıldı. İki defa vazifeyle Yunanistan’a gönderildi. 2 Kasım 1952’de 90 yaşında öldü ve Karacaahmet mezarlığına defnedildi.
Son devrin değerli askerlerinden Vehib Paşa (1877-1940), Esat Paşa’nın kardeşidir.
Esat Paşa, Harbiye’ de okunmak üzere telif ve tercüme ettiği matematik ve geometri üzerinde 4 basılı eserin sahibidir. Bunlardan çok daha önemli olarak, askeri hatıralarını gayet etraflı şekilde kaleme almıştır. Birinci Dünya Savaşı ve ondan önceki devre için orijinal bilgi veren bu hatıraların mahdut bir kısmı Hayat Mecmuasında neşredilmiştir. Tamamı henüz basılmamıştır ve yeğeni Kazım Taşkent’in elindedir. [1]
Bir fikir vermek için, bu hatıraların Çanakkale Savaşları’na ait bir bölümünü, Çanakkale Deniz Zaferi’nin 107’ci yıldönümünde sunuyoruz.
—***—
ÇANAKKALE’DE TÜRK ORDUSU
Türk ordusu birbirinden çok uzak, kuvvet kaydırması imkânsız ve ikmal yollan olmayan cephelerde çarpışıyordu. Türk Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın mevsim ve zamanını seçemediği için Sarıkamış taarruzu başarıya ulaşamamıştı. Zamanında uygulanamayan bu saldın buradaki 3’üncü Türk ordusunun yarısının elden çıkmasına sebep olmuştu.
Güneyde de Kanal harekâtı, bütün çabalara rağmen gerektiği kadar malzeme olmadığından başarısızlıkla sonuçlandı. Petrolün ilerdeki rolünü çok iyi takdir eden İngilizler, Hindistan’ da meydana getirdiği birliklerle Irak cephesinde ilerliyor, para ile satın aldıkları Arap aşiretlerinden de yardım görüyorlardı.
Başkomutanlık 23 Temmuz 1914’te yayınladığı emirde yeni ordu kuruluşunu bildiriyor, ordu müfettişlerini kaldırıyordu, emirde: ” … Başkomutanlığa bağlı savaşa hazır birlikler, Birinci, İkinci, Üçüncü ordularla Karadeniz ve Çanakkale Boğazı müstahkem bölge komutanları ve donanma komutanlığıdır. Mareşal Liman von Sanders Paşa, komutasındaki Birinci Ordu, İstanbul’ da, Birinci Müstakil Süvari Tugayı, 1’inci, 2’nci, 3’üncü, 6’ncı Kolordular ile Ağır Seri Obüs Taburu, Edime’ deki 8’inci Ağır Topçu, Edirne’de kalesinden kurulu olarak bulunacaktır.” diyordu. Başkomutanlık 24 Temmuzdaki emriyle de 3’üncü Kolorduyu doğrudan doğruya kendine bağlıyordu. 1’inci, 5’inci, 6’ncı Kolordular İstanbul’da, 2’nci Kolordu Trakya, 4’üncü Kolordu da Bandırma ve Balıkesir bölgesinde idi.
Ufukların kararması üzerine Tekirdağ’da bulunan 3’üncü Kolordunun Gelibolu’ya, Çanakkale çıkarmalarına karşı görev alması kararlaştırılmıştı. Kolordunun komutanı Balkan Savaşı’nda, Yanya’da savunması ile ün almış olan Tuğgeneral Esat (Bülkat) Paşa bulunmakta idi. Kolordu Kurmaybaşkanı olarak Kurmay Yb. Fahrettin (Altay) görev almıştı.
3’üncü Kolordu, 7′ ve 19’uncu Tümenlerle bağlı birliklerden kurulu olup, 19’uncu Tümenin başında Kurmay Yarbay Mustafa Kemal (Atatürk), Kurmaybaşkanı İzzettin (Çalışlar) görev almıştı.
Savaş bulutlan Türkiye üzerinde görüldüğü zaman, Çanakkale bölgesinde yalnız 9’uncu Tümen ve Jandarma birlikleri bulunmaktaydı. Savaşın ilanından sonra önce 7’nci Tümen ile Kolordu Karargâhı gelmiş, daha sonra 19’uncu Tümen bölgeye getirtilmişti.
Müttefik donanmasının saldırısı başladığı zaman, Gelibolu Yarımadası’nın Bolayır’dan Anafartalar’a Ağıldere’ye kadar olan kısmı, 3’üncü Kolordu tarafından tutulmuştu. 7’nci Tümen Kavaksuyu’ndan Deliyani limanına kadar olan bölgede görev almıştı. Onun güneyinde iki jandarma taburu yerleştirilmişti. Mustafa Kemal’in 19’uncu Tümeni, beklenen bir çıkarmaya karşı ihtiyatta tutulmuştu.
Yarımadanın güney kısmı müstahkem mevki komutanı Cevat (Çobanlı) Paşa‘nın emrinde 9’uncu Tümen tarafından tutuluyordu. Anadolu yakasında ise müstahkem mevki emrinde jandarma birlikleri ile 64’üncü Alay yer almıştı.
Düşman donanma ateşiyle Boğaz girişindeki tahkimat ve topçu mevzilerinin tahribi, Başkomutanlığı uyarmış oluyordu. İlk iş olarak 2’nci Kolordunun 5’inci Tümeni Saros kuzeyine, Yeniköy’e ve 4’üncü Kolordunun 11’inci Tümeni, Ezine’ye getirildiği gibi, 9’uncu Tümen de Gelibolu Yarımadası’nda bir savunma savaşı verecek olan 3’üncü Kolordunun emrine verildi.
ÇANAKKALE MÜSTAHKEM MEVKİİ
Savaşın kara bulutlan ufukta görünmeden önce müstahkem mevki, üç alaylı bir topçu tugayı ile istihkâm ve muharebe bölükleri, telsiz telgraf, torpil döşeme birlikleri ile istihkâm inşaat taburundan kurulu idi. Tahkimat eski usulde, taş ve toprak kazı ve dolgudan ibaretti. Almanya’dan gelen bir uzmanlar kurulu, kendi görüş ve bilgilerine dayanarak, eski topları atmak, bir kısmının yerlerini değiştirmek, uzun ateş menzili olan toplarla Boğaz girişini pekleştirmek, torpil hatları yerine, torpido bataryaları kurma yolunda çalışmalara girişmişlerdi. Fakat bu çalışma uzun bir zamana ihtiyaç gösteriyordu.
Bir kısım topların yerinden alınması ile 32 batarya, 22’ye inmiş, müstahkem mevkiinin ateş gücü zayıflamıştı ki, tam bu sırada seferberlik ilan edilmek ve bir savaşa hazır olmak durumu ile karşılaşıldı.
Daha sonra olaylar, en çok atış mesafesi 16 kilometre olan adi ateşli toplarla Boğaz giriş tahkimatının kuvvetlendirilmeye kalkışmanın hiç de doğru olmadığını, mayın hatlarının ise çok önemli görevler yapabileceğini ve düşman donanmasını sarsacağını gösterecekti.
Seferberlikle, Alman uzmanlarının projelerinin uygulanmasının çok zaman istemesi dolayısıyla geri bıraktırılmış, eski usule dönülerek Edirne Kalesi’nden getirtilen, donanmadan çıkarılan toplarla savunma gücünün arttırılmasına gayret edilmişti.
Ayrıca donanmadan 4 torpido bot, 2 kıyı koruma ve 1 uçak birliği verilmişti. Deniz kuvvetleri de Kilitbahir ve Çimenlik’te torpil depoları kurmuştu. Toplarından faydalanılmak üzere eski Mesudiye zırhlısı da Kepez kuzeyinde yer aldı. Gemi burada gerekirse kuma oturtularak bir direnek görevi yapacaktı. Yalnız Boğaz’a sızan İngiliz denizaltısı, bu işi engellemede gecikmedi. Zavallı Mesudiye, Boğaz sularına aldığı bir torpille gömülüverdi.
Yapılacak bir deniz saldırısına karşı ileri bir savunma topçu mevzii olarak, 15’ten 28 santim çapına kadar 19 top ile eski sistem mantelli toplardan kurulu Gelibolu Yarımadası’nda Seddilbahir, Ertuğrul bataryaları, Anadolu yakasında da Kumkale, Orhaniye tabyaları yer almıştı. Bunlar düşmanı oyalayacak ve baskınlar engelleyecekti. Giriş ateş gücü, acele olarak 6 havan ve 4 mantelli topla da pekleştirilmişti.
Kepez-Soğanlıdere hattı ile Nara-Değirmendere arasındaki bölgede Boğaz’ın iki kıyısında ise asıl mevziler ve tahkimat bulunuyordu ki, Çanakkale kuzeyinde Nara, Mecidiye; güneyinde Çimenlik, Hamidiye tabyaları ve Kepez burnu güneyinde Dardanos tabyası yer almıştı. Gelibolu Yarımadası’nda ise; Kilitbahir kuzeyinde Değirmendere, Kilitbahir güneyinde Namazgâh, Hamidiye, Mecidiye tabyaları göreve hazırdı. Bu tabyalarda en büyükleri 6 adet 35,5’luk, 13 adet 24’lük olmak üzere toplam olarak 137 top ateşe hazırdı ki, en uzunu 16.900 metreye ateş edebiliyordu. Oysa donanma daha uzaktan ateş açabilecekti. Ayrıca bölgeye sahra bataryaları da getirilmesi düşünülmüştü.
Girişi kapayacak bataryalarla, merkez tabyaları arasındaki boşluğu kapamak üzere 24 adet 15’lik obüs, 10 adet 21’lik havan, 8 adet 12’lik top konmuştu. Bunlar düşman donanmasının uzaktan serbestçe merkez tahkimatını ateş altına almasını önleyecekti.
Deniz geçitini kapamak üzere Soğanlıdere doğrusu ile Dardanos tabyası arasından Kilitbahir-Çanakkale hattına kadar 9 torpil hattı yapılmış, denizaltılar için ağlar, çok basit tel ve malzemedendi.
İngiliz ajanları seferberliğe kadar bu bölgede av vesair bahanelerle dolaşarak her şeyi öğrenmiş gibiydiler. Yalnız seferberlik ilanı üzerine yerleştirilen toplar ve getirilen birliklerle tahkimattan habersizdiler. Bu bilgilere dayanan İngiliz görüşü, kendi donanmalarının üstün ve cehennemi topçu atışına, Türk savunmasının dayanamayacağı idi.
MÜTTEFİK DONANMASININ SALDIRI PLANI
Çanakkale Boğazı’nın denizden geçilmesine İngiltere’nin sayılı deniz otoritelerinden Amiral Lord Fisher karşı koymuşsa da, 28 Ocak 1915 toplantısında kesin karar alınmıştı. İngilizler, 1907’de Amiral Dakvort‘un komutası altında Boğaz’ı geçen donanmada bulunan bir İngiliz deniz subayı anılarına şu satırları ekliyordu:
“Çok şükür şu meşum Boğaz’dan ucuz kurtulduk!“
Onlar umutlarını bizim Balkan ve Sarıkamış yenilgimize bağlamışlardı. Ama buna rağmen kara ve deniz harekâtını birleştirememeleri, General Hamilton’un 18 Mart’ta karaya çıkmayı düşünmemesi büyük hataları olacaktı.
Amiral Karden’in saldırı planı şöyleydi:
1. Önce giriş tahkimatı tahrip edilecek,
2. Merkeze kadar torpiller taranacak, buradaki tabyalar susturulacak,
3. Kepez’de olması düşünülen torpil tarlaları temizlenecek,
4. Kilitbahir ve Çanakkale istihkâmları tahrip edilecek,
5. Donanmanın Marmara’ya girişi ve Marmara’daki harekâtı ve Boğaz’ın korunması.
Boğaz’ın ilk bombardımanını 3 Kasım 1914‘te 28 savaş gemisi ile yapılmış ve bu saldırı 17 dakika sürmüştü.
13 Aralık 1914′ te de, B. II Denizaltısı Mesudiye’yi torpillemişti. 19 Şubat 1915’te Müttefik donanma, bizim topların atış menzili dışında yerleşerek girişteki bataryaları ateş altına aldı. Onlara cevap verecek uzun menzilli topumuz yoktu. Girişteki tabyalarımız tahrip edildi.
27 Şubat’ta da üç savaş gemisi, Boğaz’ dan içeri girdi. Yerleri, onlarca belli olmayan obüslerimizin ateşleri karşısında, geri çekilmek zorunda kaldılar. 18 Mart’ta, bugün donanmayla zorlamaya karar vermişlerdi. Harekâtı, taarruz planını hazırlayan Amiral Dö Robek idare edecekti. Donanma, saat 10.30′ da iki hat halinde ilerledi. Karanlık limanda donanmanın 274 modern topuna karşın biz 78 adi ateşli topla karşı koymak zorundaydık.
Amiral Dö Robek, torpil tarama gemilerini ileri sürmüştü. Bunlar denizi temizleyecek, donanma da kolayca ilerleyecekti. Kıyı bataryaları üçünü ateşi ile tahrip edince, donanmada bir şaşkınlık belirtileri başladı. Onu Fransızların Büve zırhlısının torpile çarpıp batması izledi. Arkasından İngilizlerin İnflexible ve İrresistible gemilerinin torpile çarpmaları takip etti.
Daha ileri gidilirse, donanmanın yarısından fazlasının elden çıkacağından korkan Amiral Dö Robek, saat 17.30’da çekilme emri vermek zorunda kaldı. Bu sırada dönüş manevrası yapan Ocean zırhlısı da, saat 18.00’de torpile çarptı.
Nusret mayın gemimizin cesur kaptanı Tophaneli Hakkı Bey‘in gayretiyle bir gecede, kötü hava şartlarına rağmen, Boğaz’ı mayınlayıvermişti. Yenilmez armanda, üç zırhlıyı Boğaz sularına bırakmış, Golva, Süfren, İnflexitible olmak üzere üç zırhlıyı da ağır yaralı olarak geri götürmek zorunda kalmıştı. Diğer gemilerde de insan kayıpları vardı. Yalnız Bouvet’te 600 insan sulara gömülmüştü. Bizim ise kaybımız 3 subay, 22 er şehit, 2 subay ve 59 er yaralımız vardı. Az kayıpla tarihe şan veren bir zafer kazanmıştık. Düşman ateşi bir 24’lük topumuzun tahribi ne yol açmış, yara alan toptan 2 adedi hariç, diğerleri onarılarak ertesi gün savaşa hazır olmuşlardı.
18 Mart yenilgisi, İngiliz ve Fransızlara acı bir ders vermişti. Boğaz ancak kara ve deniz kuvvetlerinin beraber düzenleyeceği plan ve harekât sonrası geçilebilirdi.
ÇANAKKALE KIYILARINDA ÇIKARMA HAREKÂTI
18 Mart yenilgisi, İtilaf Devletlerine acı bir ders vermişti. Donanmanın kara kuvvetiyle işbirliği yapmadan başarıya ulaşamayacağı kesin olarak ortaya çıkmış bulunuyordu. Mutlaka savaşı yönetecek bir kara ve deniz işbirliği karargâhının kurulması doğru olurdu.
İngiliz ve Fransızları kara ve deniz kurmay başkanlarının yaptığı toplantıda şu hedefleri kapsayan bir harekât planı hazırlanmıştı:
1. Türk savunmasını yanıltmak maksadıyla Bolayır ve Beşike kıyılarına sahte hareketler yapılacak.
2. Anadolu kıyılarına, Kumkale’ye gösteriş hareketleri.
3. Kabatepe kuzeyine, Türk kuvvetlerini dağıtma amacıyla çıkarma yapmak.
4. Seddülbahir bölgesine asıl kuvvetler çıkarılacak, Alçıtepe ele geçirildikten sonra Kilitbahir yönünde ilerlenecek.
İngilizlerin Çanakkale Boğazı’nı ele geçirmek için hazırladığı kuvvetler, 28 Mart’a kadar Mısır’da toplamaya başlamışlardı. Deniz piyade tümeni Portsait’te diğer birlikler İskenderiye’de bulunuyordu.
İlk kademede toplanan savaş gücü, 80 bine yakındı. Ve 84 gemi ile hareketleri şöyle düzenlenmişti:
| Gemi | Er | Hayvan | ||
| Anzak Kolordusu | 30 | 27.500 | 6.900 | (İskenderiye) |
| 29’uncu Tümen | 15 | 17.000 | 3.962 | (İskenderiye) |
| Anzak Tugayı | 5 | 4.800 | 690 | (Mondros’ta) |
| Fransız Tümeni | 22 | 16.700 | 3.550 | (İskenderiye’de) |
| Deniz P. Tümeni | 12 | 10.800 | 1.369 | (Portsait’te) |
| 88 | 75.000 | 16.481 |
Mısır kuzeyindeki toplanan kuvvetler, miktarının öğrenilmesi, hedefini de ortaya çıkarmıştı. Müttefikler Türk kuvvetlerini Boğazlar bölgesine tutmak, Rusların işini kolaylaştırmak ve Mısır’ı korumak istiyorlardı. Toplanan kuvvetler çıkarma eğitimi yapıyor ve komutanlar, beraber çalışmanın ilerde çıkacak güçlükleri karşılama bakımından yararlanıyordu.
ÇANAKKALE VE GELİBOLU’DA TÜRK KUVVETLERİ VE İKİ TARAFIN HAZIRLIKLARI
İngiliz ve Fransızların Bozcaada ve Limni’de toplandıkları öğrenilmişti. Düşman gemileri Saros Körfezi’ndeki küçük adalar bölgesine gelerek keşifler yapıyor, Rumlarla gizli haberleşmelerle kuvvetleri öğrenmek istiyorlardı. Bunlardan birkaçı da Üçüncü Kolordu birlikleri tarafından casusluk suçu ile yakalanmıştı.
Bu devrede Boğaz kıyılarının savunması 3’üncü Kolorduya verilmişti. Bu kolordu Yanya kahramanı olarak tanınan Esat (Bülkat) Paşa’nın komutasında Tekirdağ’da seferberliğini yapmış, 8’inci Tümenini Şam’a gönderdikten sonra yeniden 19’uncu Tümeni kurmuştu. Kolordu, 24 Martta Birinci Ordu Kumandanlığından yeni kurulan 5’inci Ordu Komutanlığına gelen Liman von Sanders‘in emirlerine uyarak tümeniyle Gelibolu’ya, 19’uncu Tümeni ile de Eceabat’a gelmiş bulunuyordu.
9 Nisan, Kolordu: 7, 9, 19’uncu Tümenlerden, topçu ve bağlı birliklerden kurulmuş bulunuyordu.
7’nci Tümenin kuruluşunda 19, 20 ve 2l’inci Piyade Alayları,
9’uncu Tümenin kuruluşunda 25, 26, 27’nci Piyade Alayları,
19’uncu Tümenin kuruluşunda 57, 72, 77’nci Piyade Alayları,
görev almışlardı.
23 Nisan 1915‘te üç İngiliz uçağı, kendilerinin çıkarmayı tasarladığı bölgeye yakın olan Eceabat’ı ve oradaki birlikleri bombalıyordu. Burada dört er kaybetmiş, dokuz yaralı vermiştik. Bu bölgeye önem verilmesi gerektiğini anlayan Başkomutanlık, İstanbul’dan 3’üncü Tümen ile Beyoğlu Jandarma Alayını da 5’inci Ordu emrine vermişti. Düşmanın hareketleri hakkında çok değişik bilgiler alınıyordu. Kıbns’ta toplanan kuvvetlerle Mersin ve Suriye kıyılarına bir çıkarmanın da planlandığı ileri sürülüyordu. İngiliz haberalma örgütü Türk gücünü dağıtmak için elinden gelen gayreti geri bırakmıyordu.
3’üncü Kolordu, düşmanı karaya çıkarmamak, onu kıyıda bütün gücü ile yok etmek kararındaydı. Fakat ordu komutanı, Anadolu kıyılarını çıkarmaya daha elverişli görüyor, burayı kuvvetlendirmek amacı ile Başkomutanlığın gönderdiği 3’üncü Tümen ile Beyoğlu Jandarma Alayını buraya göndererek, buradaki 11’inci Tümenle beraber 15’inci Kolorduyu meydana getirdi.
Ordu komutanı, Bozcaada’nın Anadolu kıyılarına yakın olması, önemli tabyaların burada bulunmasını önce sürerek düşmanın Boğaz’ı buradan susturmak isteyeceğini hesaplıyordu.
Seddülbahir ve kuzey kıyıları ordu komutanı için ikinci derecede bir önem taşıyordu. Bu bakımdan kıyıların gözetleme ile yetinilerek kuvvetli ihtiyatların çıkarmaları karşı taarruzlarla atacak bir savunma düzeninde tertiplenmesini istiyordu.
İngilizler ise, hiç de ordu komutanı gibi düşünmüyorlardı. Onların görüşüne göre Anadolu kıyıları fazla dağlık, kıyıda bataklıklar vardı. Bu bakımdan Gelibolu’da Seddülbahir bölgesinin çıkarma yerleri yeterince müsaitti. Ayrıca bu bölgede Kabatepe, Arıburnu, Suvla, Saros gibi diğer çıkarmaya oldukça elverişli bölgeler de bulunuyordu.
İngiliz ve Fransız Kuvvetleri Komutanı Hamilton, bölgeyi uzun uzun etüt ettikten ve bir kurmay çalışmasından sonra asıl kuvvetleri Seddülbahir’e yani yarımadanın ucuna çıkarmak istiyordu. Ayrıca Kabatepe kuzeyine çıkaracağı kuvvetlerle Türkleri buraya çekmek isteyecekti.
Fransızlar ise bu görüşe katılmıyordu. Onlar Boğaz’ı daha gerilerden dolaşarak çökertmek davasında idiler. Fransız generaline göre, Edremit kıyılarına çıkılarak Balıkesir-Bandırma yönünden gelişecek bir taarruzun daha doğru olacağı ve bu bölgedeki azınlıklardan da faydalanılacağı kanısı idi.
Bu çok kuvvet isteyen bir plandı. Fransız Genelkurmayı da bu düşünceye yanaşmamış, Beşike limanına bir çıkarma yapmayı daha uygun bulmuştu.
Bu hazırlıklar Balkanlara da umut aşılamaktaydı. Sırplar Avusturyalılara karşı bir direnme gücü kazanacaklarını düşünürken, Yunanlılar İzmir’i ele geçirmek hevesiyle bir tümenle donanmalarını İngilizlerin emrine vermek istiyordu. Fakat Bulgarlar Balkan Savaşı sonu kendilerine oynanan oyunu çok iyi bildikleri için, kendilerini kazanmak isteyen İtilaf Devletlerine yanaşmıyordu. Ruslar da Sırplara duyduğu sempatiyi, Boğazlara el atma korkusuyla Bulgarlardan esirgiyordu. İtilaf Devletleri harcadıkları çaba sonu, Adriyatik kıyılarını vadederek İtalya’yı Avusturya ve Almanlardan koparmışlardı.
Ruslar Müttefiklerinin gözlerini Boğazlara bir an önce çevirmek için 28 ve 29 Mart’ta Karadeniz Boğaz’ı tahkimatını bombardıman ettirmişlerdi. Odesa’da bir kolordu hazırladıkları halde Yavuz’dan çekinerek bir çıkarmaya girişemiyorlardı. Rus amirali Eberhart, İtilaf Devletleri donanması, Çanakkale’yi geçip Marmara’ya girildiği zamanı çıkarma için uygun bir zaman olarak bildiriyordu. [2]
DİPNOTLAR
[1] Esat Paşa’nın Çanakkale Savaşı Hatıraları, Yayına Hazırlayanlar: İhsan ILGAR-Nurer UĞURLU, Örgün Yayınevi, İstanbul, 2004, s. 5-6
[2] A. g. e., s. 29-41
You may like

TÜRK İSTİKLAL MÜCADELESİNİN BAŞLANGICI: 19 MAYIS 1919’DA MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN SAMSUN’A ÇIKIŞI

ÇANAKKALE DENİZ ZAFERİ

İSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ

429, 430 ve 431 SAYILI İNKILAP KANUNLARININ KABULÜNÜN (03.03.1924-03.03.2025) 101.YILDÖNÜMÜ

REİSİCUMHUR GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN KASTAMONU/İNEBOLU GEZİSİ VE İNEBOLU TÜRK OCAĞI’NDA YAPTIĞI KONUŞMA

REİSİCUMHUR GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN MUALLİMLER BİRLİĞİ KONGRESİ’NE KATILAN TEMSİLCİLERE YAPTIĞI KONUŞMA
Türk İstiklâl Mücadelesi
PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP
Published
3 ay agoon
Aralık 14, 2025By
drkemalkocak
Giriş
Genel Türk Tarihi kapsamında Cumhuriyet Dönemi günümüzü de ilgilendirdiğinden özel bir ilgi ve öneme sahiptir. Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi araştırmalarda, başta arşiv belgeleri olmak üzere döneme ait gazete ve mecmualar, TBMM Zabıt Cerideleri, resmi istatistikler ve diğer yayınlar ile hatıra türü eserler ana kaynak olarak kullanılmaktadır. Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi kaynak çeşitliliğinin çok fazla olduğu bir dönemi kapsamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin en önemli kaynaklarından birisi de süreli yayınlar içerisinde yer alan “Ayın Tarihi Mecmuası”dır. İlk defa Eylül 1923’te yayınlanan mecmua, Cumhuriyet Döneminin en uzun ömürlü ve içeriği bakımından en zengin süreli yayınlarından biridir. Ayın Tarihi Mecmuası, başta kronolojik çalışmalar olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasi, sosyal ve ekonomik tarihine ait son derece önemli bilgileri içermektedir. Ayrıca Cumhuriyet Dönemine ait dış politika ile ilgili çalışmalar için de vazgeçilmez bir kaynak olma özelliğini taşımaktadır. Bu çalışmada, Ayın Tarihi Mecmuası’nın tanımlanan [Ayın Tarihi, Cilt: I, No (Sayı): 2 (Teşrinievvel [Ekim]), Basım Yeri ve Yılı: Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi, Ankara, 1339 [1923], s. 136-141] künyesinde Osmanlı Türkçesi ile yayımlanan “PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP” başlıklı makale, araştırmacı tarafından çevriyazı olarak sunulmuştur.
***
PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP
İlk Piskopos: Havarinin Şakirdi
Patrikhane müessesesinin tarih-i hayatını başlıca üç büyük devre ayırmak lazım gelir: Teşekkül devri, İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethinden evvelki devri, fetihten sonraki devri. Vaziyeti hazıra bu üçüncü devrin zeylini teşkil edecektir. Bu edvar-ı selasenin en büyüğü devr-i sani ve patrikhanenin en ziyade cismani ve milli nüfuz sahibi olduğu devir de maatteessüf devr-i ahirdir. Patrikhanenin ibtidai teşekkülü piskoposluk halindedir ve sırf ihtiyacat-ı diniye üzerine müessesdir. Elan patrik unvanına “İstanbul Başpiskoposu” takaddüm etmesi bidayet teşekkülünde patrikhanenin piskoposluk halinde bulunmasından neşet etmektedir. Kostantinopol’ün tesisinden mukaddem yani Şarki Roma İmparatorluğunun Mecusilik devrine aid olan ilk piskoposluk vefat-ı İsa’dan elli sene sonra Hristiyanlığı neşr ve telkin maksadıyla tesis edilmiş ve ilk piskopos da havariyundan Apostolos’un şakirtlerinden olup Kudüs’ten gelen Setasis Apostolos olmuştur.
İznik İçtimaı ve İlk Patrik
Malum olduğu üzere Hristiyanlık dediğimiz din-i İsa evvela Kudüs’te, ondan sonra da sırasıyla Yunanistan, Roma ve İstanbul’da yayılmıştır. Piskoposluk hali 24’üncü piskoposun zamanına kadar devam etti ve 25’inci piskoposun zamanında piskoposluk İznik’te içtima eden birinci ekümenik [bütün Hristiyan kiliselerinin murahhaslarından mürekkep umumi] Sinod’un kararıyla ekümenik patriklik ilan edildi. 25’inci piskopos da Birinci Mitrofanis aldı (315 ba’de-l-milat [Milattan sonra]). Piskoposluğun patriklik yapılmasının sebebine gelince: Miladın 300’üncü senesinde Kostantinopol’i tesis eden imparator Kostantin, bu şehri Şarki Roma İmparatorluğunun merkez-i siyasisi ilan ettiği gibi Paplık makamına tekabül edecek bir merkez-i dini de tesis etmek istemiş ve bu maksatla piskoposluğu patriklik yaptırmıştır. (325 ba’de-l-milat [Milattan sonra]) Bununla beraber Rum Patrikliği Hristiyanlıkta Papalıktan sonra gelir. Esasen o zamanlarda garp ve şark Hristiyanlığı arasında mezhep farkı yok idi. Mezhep farkı inkısam-ı siyasetten, Roma İmparatorluğunun şarki ve garbi namlarıyla ikiye ayrılmasından üç yüz sene sonra dokuzuncu asır miladında, patrik meşhur Fotiyus zamanında hades olmuştur. Patrikliğe kalb edilinceye kadar piskoposluğun vezaifi sırf dini idi ve bugün alelade bir papasın kilise içindeki işleri ne ise o idi. Fazla olarak o devirde kiliseler aynı zamanda bir de mektep vazifesini gördükleri cihetle oraya devam eden çocukları okuturdu. İlk devir burada bitiyor.
Piskoposluğu patriklik yaptıran imparator Kostantin bu yeni makam-ı diniye bir de yüksek bir paye vermek istemiş ve bu maksadın sevkiyle bir hiyerarşi [usul-i meratibe] ihdas edilmiştir ki patriklik makamı dereceat-ı ruhaniyenin en yükseğini teşkil etsin. Şimdi ikinci devre giriyoruz.
İmparatorların Tahammülü
Hemen o asır kadar süren bu ikinci devir 25’inci piskopos ve birinci patrik sayılan I. Mitrofanis’in patrikliğiyle başlıyor. Bu devir dâhilinde patrikliğin hiçbir cismani salahiyeti yoktur. Patriklik makamı imparatorluğun hududu dâhilindeki şehir ve kasabalarda ve bunların köylerinde bulunan kilise ve manastırların ve bunlara merbut emlak ve akar ve arazinin idaresiyle meşgul muhtelif ruhban heyetlerinin mercii idi. Filvaki bu ikinci devir esnasında bazı patriklerin nüfuz sahibi oldukları vakidir. Fakat bu, kendi şahıslarının imparator saraylarında mergub olmasından, bazı imparatorların hissiyat-ı diyanet perveranelerinin fazla kuvvetli olmasından ileri geliyordu. Patriklerin bu nüfuzlu zamanlarda imparator saraylarına her dediklerini kabul ettirmeye muvaffak oldukları da oluyordu. Fakat bu nüfuz vaktin imparator veya patriğin değişmesiyle veyahut ölmesiyle tahvile uğrar, azalır, çoğalırdı. Yani bu nüfuz sırf şahsi bir mesele idi.
Bundan dolayıdır ji diyanete pek mümaşatkar olmayan imparatorlar zamanında patriğin mertebesi iner, alçalır, nüfuzu azalırdı. İmparatorlar alelekser istediklerini patrik intihap ettirirlerdi. Bir rivayete nazaran imparatorların biri mergubi olan on dört yaşında bir çocuğu patrik tayin etmiştir.
Katolikten Ortodoksluğa
Bu uzun devir içinde Patrikhane tarihinde kaydedilecek en şayan-ı dikkat hadise patrikliğin Ortodoks Patrikliği namını alarak Papalıktan ayrılması olmuştur. Bu dahi ekümenik bir Sinod’un kararıyla yapılmıştır.
Bu devri yirmi dört piskoposluk da dâhil olmak üzere 158 patrik idrak etmiştir. Kurun-ı Vusta devrini kapattığı gibi Patrikhane tarihinin de ikinci devrini kapatan İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethi Patrik İkinci Atanasyus zamanında vuku bulmasıdır.
İstanbul’un Fethinden Sonra
Fetihten sonra ilk patrik malum Yenadiyus’dur. Rum tarih nüvisleri, Fatih Mehmed’in patrikhaneye yeni bir salahiyet vermediğini ve patrikhanenin Osmanlılar zamanında nail oldukları hukuk ve imtiyazatın ikinci Halife Ömer İbn’ül-Hattab Hazretlerinin, Kudüs-i Şerifin zaptında vermiş oldukları imtiyazatın aynı olduğunu iddia ediyorlar ki bu iddia patrikliğin fetihten evvel cismani bir salahiyeti olmadığını ve patrikhanenin salahiyet-i cismaniyesinin ta ikinci halifenin zamanına ait olduğunu ispat etmektedir. Hâlbuki Hazreti Ömer’in malum olan ve yalnız bir taraflı ahitnamesinde [Mezkûr ahitnamenin sureti Tarih-i Taberi’de münderiçtir] ancak emniyet ırz ve can ve mal kefalet-i İslam altına alınıyor ki bu itibar ile de Rum tarih nüvislerinin iddiay-ı vaki ihtiyaca salih olamaz. Fatih Sultan Mehmed Yenadiyus’u patrik nasp ettiği zaman kendisine yaptığı iltifatlardan başka bir de “Millet başı” unvanını vermiştir. Patriklerin Rum milleti işleriyle iştigalleri işte o zaman başladı. Patrikhane o zaman cismani salahiyet aldı. Bu, Fatih’in bir hatası olup olmadığı meselesi seddimizin haricindedir.
Cismani Teşkilat
Mamafih şu noktada burada kaydedilmelidir ki patrikler kendilerine gösterilen bu iltifatlardan bu lütuflardan metbularına karşı medyun-ı şükran olacakları yerde bu haklarını ve bu salahiyetlerini daima ve daima hükumet metbularının aleyhinde istimal etmişlerdir. Evvel emirde patriğe “Millet başı” denilince patrikhaneyi bir nevi saray-ı hükümdariye kalbettiler, patrik artık bir hükümdar oldu. Vezaifi sırf dini olan Sinod meclisinden maada “Müşavirler” namı tahtında Rum milletinin en milliyetperverlerinden mürekkep meclis-i cismani teşkil edildi. Ve patrik daima ve hatta huzur-ı hümayunda bulunduğu zamanlarda bile göğsüne iki başlı kartal resmini havi bir alamet taşıyordu. Patrikhane dâhilinde “Mabeyinciler” bulunuyor ve patrik ancak müsaade-i mahsusası istihsal edildikten sonra, bu mabeyincilerin delaletiyle ziyaret edilebiliyordu. Bu hal Meletios’un infisali zamanına kadar böylece devam etti. Patrikhanenin ancak hükümdar saraylarına mahsus teşkilattan olmak üzere bir de “Matbah-ı Amire”si var idi ki bu da son günlere kadar devam ediyordu. Patrikhane Osmanlı Devletinin inhitat safhalarında da büyük roller oynamıştır. Mesela Osmanlı Devleti ile muhtelif devletler arasında akdedilen muahedattan hiçbiri yoktur ki patrikhane hakkında bir devlet için bir takım mevad ve ahkâm-ı muzırayı ihtiva etmiş olmasın. Bu da devletin her gaileli zamanlarında, harp zamanlarında, müzakerat-ı sulhiye zamanlarında patrikhanenin düvel-i Hristiyaniyeye vuku bulan müracaat-ı mütevaliye-i tezellümkaranesinin neticesi idi. Bilhassa Tanzimat Hatt-ı Hümayunundan sonra patrikhane büsbütün milli-Yunani, siyasi-Avrupai bir mahiyet aldı.
Patrikhane Sefir(!)leri
Patrikhane kapu kahyaları hükumet nezdinde adeta bir sefir idiler. Şu farkla ki sefirler Hariciye Nazırına, kapu kahyaları da Adliye Nazırına müracaat ediyorlardı. O derecede ki mesela zabıta tarafından Rum’un biri herhangi bir sebepten dolayı tevkif edildi mi, kapu kahyası derhal Adliye Nazırına gider ve keyfiyeti adeta “protesto” ederdi.
Patrikhanenin en çok güvendiği, temas ettiği, Osmanlılar aleyhindeki tertibatta hadim olduğu devlet Rusya idi. Bununla beraber şurası da bilinmelidir ki patrikhanenin en büyük müzahiri Rusya devleti olmakla beraber onun kıblesi ve veçhe-i istikbali Yunanistan idi. Çünkü Yunanistan da Helen, Rumluk da Helendir ve Helenizmin en çok korktuğu İslamizmdir. [Son günlerde Patrikhane ile Rus kilisesi arasında yeni muaşekalar başladı. Dikkatle takip edilmek lazım gelir.]
Patrikhane Nakli Meselesi
Patrikhanenin bugünkü vaziyeti karışıktır. Vaziyet-i müstakbelesi tabii Lozan Muahedenamesinin ekalliyetler hakkındaki ahkamı dairesinde tespit edilecektir. Patrikhanenin cismani selahiyetten ve milli mahiyetten tecridi üzerine, en evvel Meletios’un kafasından çıkmış olarak Patrikhaneyi İstanbul’dan mahall-i ahara nakletmek meselesi çıktı. Buna Yunanistan da diğer otosefal kiliseler de, buradaki patrikhane erkanı da aleyhdardır. Yunanistan’ın aleyhtarlığı, patrikhanenin velev ki leş halinde olsun, İstanbul’da bulunmasında İstanbul’daki Rumlar için kuvvetli bir teselli olmasından, diğer otosefal kiliselerin aleyhtarlığı da patrikhanenin nakli halinde onun gideceği yerler, tabii olduğu üzere bir Yunan şehrinin Ortodoksluğun en büyük merci-i diniyesi mahiyetini almak itibariyle şereflenmesine mani olmak maksadından, burada kiliseler aleyhdarlığı da kendi mevkii ve memuriyetlerini kaybetmek endişesinden tevlit etmektedir.
[Türk nokta-i nazarına göre patrikhanenin nakli meselesi şayan-ı tetkiktir. Nakli halinde nereye gidecek? Eğer muhakkak Yunanistan’a giderse bizim için nakli daha muvafıktır. Eğer Rusya’ya giderse bizim için nakli gayr-i muvafıktır. Çünkü o takdirde Rusların elinde bizim aleyhimizde kuvvetli bir amil olur. Bizim en büyük gayretimiz onu zayıflatmak, nüfuz-ı maneviden tecrit etmek, leş haline getirmeye masruf olmalıdır. Burada şurasını da ilave etmek istiyorum ki Papa Eftim, patrikhanenin hükumet-i milliye nezdindeki mümessilliğini elde edebilmek için buradaki patrikhaneye Türk-Ortodoks Kilisesinin mülga olduğuna dair imzalı bir senet vermiş. Bunun tahkiki ve sübutu halinde icabının icrası lazım gelir. ]
Teneffüs Ettikçe Büyüyen Yılan
Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul’u fethinden sonra (H. 857), patrik Yenadiyus’a bahşetmiş olduğu imtiyazat, doğduğu andan itibaren teneffüs ettikçe büyüyen zehirli yılanlar gibi zaman gittikçe büyüdü, genişledi ve nihayet Fener Patrikhanesi, ruhani ve cismani meclisleriyle, vekilleriyle! Sefirleriyle velhasıl bir hükumet teşkilatının icap ettirdiği bütün teferruatıyla hilafet ve saltanat payitahtında bir fesat ocağı mahiyetinde tam 482 sene yani Lozan sulhunun akdi tarihine kadar devam etti. Lozan’da sulh muahedenamesi müzakere edilirken patrikhane meselesi de mevzu bahs oldu. Murahhaslarımız bu müzmin çıbanı kati bir ameliye ile kökünden çıkarıp atmak istediler. Patrikhanenin İstanbul hudud-ı haricine çıkarılması noktasına çok ısrar ettiler. Bir taraftan otosefal kiliseler diğer taraftan patrikhanenin İstanbul’dan kalkması işine gelmeyen Yunanlılar “Hristiyanlık namına” Avrupa ve Amerika’nın dini taassubunu tahrik için kıyamet kopardılar ve bütün Hristiyan âlemine tezellümler, protestolar ve istimdatnameler yağdırdılar. Mezhep itibariyle Ortodoksluktan büsbütün ayrı ve hatta Ortodoksluktan müteneffir olan Anglikan kilisesi bile patrikhanenin İstanbul’da ipkası için teşebbüsatta bulundu: Anglikan mezhebinin en büyük reis-i ruhanisi bulunan İngiltere’de Kenterbori arçbişuçi bu hususta büyük nüfuz-ı ruhanisini istimal ederek Lozan’da İtilaf murahhaslarına yine “Hristiyanlık namına” mütevali ve şiddetli müracaatlarda bulunmaya devam etti. Meletios’la “Fener” denilen fesat ocağı söndürülmüş fakat enkazı olduğu yerde bırakılmış oldu. Bu kadarı da memleket hesabına kaydedilecek büyük bir muvaffakiyettir.
Her kuvvet ve menfaat karşısında eğilmeyi, zehirli yılanlar gibi sokmak fırsatını kaçırdığı zaman dilini çıkarıp yalvarmayı asırlardan beri talim eden Rumlar, mütarekeden beri Türk izzet-i nefsini rencide eden hayâsızlıklarını patrik mahut Meletios’a yükletmek ve bu suretle işin içinden sıyrılmak istediler. Rum ırkına mahsus bütün fezayih ve desaisi nefsinde cem eden Meletios da millet-i metbusuna karşı irtikâp ettiği cinayetlerin hesabını ödemekten korkarak İstanbul’un tahliyesinden takriben iki hafta evvel-güya mezunen-Yunanistan’a savuşarak Aynaroz’a yerleşti.
Meletios Selanik’te propagandalarına devam etti ve etmektedir. Merkum patrikhanenin İstanbul’dan Aynaroz’a ve Yunanistan’da diğer bir halle nakline şahsen taraftardır. Fakat yukarıda sayılan esbaptan dolayı, gerek otosefal kiliseler gerekese Yunanlılar bu fikre muarızdırlar. Hatta Rum Ortodoksluğunun en büyük makamlarından olan Kudüs ve İskenderiye patrikleri Meletios’a taraftar değildirler. Bunlar diyor ki Miladi 325 yılında İznik’te teşekkül eden Sen Sinod İstanbul patrikliğini kabul etmiştir. Binaenaleyh bu karar mukaddestir. Buna riayet lazımdır. Meletios bir taraftan kral taraftarlarını diğer cihetten Venezilosçuları gücendirmiş olduğu cihetle resmi Yunanistan’dan bu hususta kâfi derecede müzaheret göremiyor.
Papa Eftim Efendinin Fener Darbesi
Müttefikin işgal kıtaatı İstanbul’da son günlerini yaşarken Türk mahbelikiyle hatta Orat Anadolu Rumlarının Türk-Ortodoks olduklarını iddia etmekle maruf Keskin Metropolidi Papa Eftim Efendi bir “Fener darbesi” yaparak patrikhaneye misafir olmuştur.
İstinatgâhları olan Avrupa ordusunun İstanbul’dan hasren çıkmaya mecbur olduğunu gören patrikhane erkânı telaş içinde sık sık içtimalar akdederek vaziyetini kurtarmaya çalışıyor ve vaktiyle aforoz ettikleri Papa Eftim’den şefaat diliyorlardı. Tahliyenin ferdasında [5 Teşrinievvel 339] Fener kilisesinde [Lozan sulhundan sonra Patrikhane namıyla bir müessesenin mevcudiyetini ismen olsun tanımak doğru olamayacağından sabık Patrikhaneye sadece “Fener kilisesi” demek herhalde daha muvafık olur.] akdedilen içtimada, Papa Eftim Efendinin Ankara hükumeti nezdinde patrikhane mümessil ve murahhası olarak tayinine… Ordunun istikbaline iştirak etmek üzere üç metropolit ile Papa Eftim Efendiden mürekkep bir heyetin teşkiline… Patriklik makamının münhal olduğuna ve kilisenin idare-i muvakketesini Sinod meclisinin deruhte ettiğine dair patrikhane metropolitliklere bir tamim irsaline, patrikhane kilisesi riyasetine Seylu metropoliti Evriyeniyus’un intihabına sabık Kayseri metropoliti Amurusyus’un patrik müsteşarlığına tayinine ve daha birtakım feri işlerin icrasına karar verildi. Aynı günde Papa Eftim Efendi Rum milletine nesayihi havi bir beyanname neşretti.
Papa Eftim Efendinin Vaziyeti
Bundan sonra Fener kilisesi papasları ve Sinod Meclisi hemen her gün içtimalarına devam ettiler. İlk günlerde Papa Eftim Efendiye karşı müdara ile hareket eden papaslarla Rum matbuatı mumaileyhin harekâtını zorbalık diye tavsif ederek tenkidata başladılar. Papa Eftim Efendinin hükumete karşı vaziyet-i hukukiyesi Türk Rum matbuatında münakaşa edilmeye başladı.
Mumaileyh, patrikhane tarafından hükumet nezdinde vekil ve murahhas olduğuna dair patrikhaneden bir vekâletnameyi hamilen Ankara’ya avdet etti. Patrikhanenin haiz olduğu cismani imtiyazların kâffesi ilga edilmiş olduğundan kemafü’s-sabık hükumet nezdine “sefaret” veya herhangi bir sıfat ve unvanı haiz bir vekil gönderemezdi. Bittabi Adliye Vekâleti de bu sıfatı haiz bir kimseyi kabul edemez. Adliye Vekil-i sabıkı Seyid Beyefendi de aynı veçhile hareket etti. Papa Eftim Efendinin ibraz ettiği vekâletnameyi o tarzda kabul etmedi. Fakat kiliseler de diğer müesseseler gibi kanunen şahsiyet-i hükmiyeyi haiz olduklarından bunlar, mehakim ve mecaliste alelade davalarını takibe, müdafaa ve mehakime ile ispat ve redd-i davaya salahiyetdar ve mukavelattan musaddak vekil tayi edebilecekleri cihetle Papa Eftim Efendinin de bu şekilde ve yalnız mehakim ve mecaliste mamul olmak üzere patrikhanenin vekâlet-i kanuniyesini deruhte edebileceğini mumaileyhe tebayiğ etti. Papa Eftim Efendi de Türkçe ve Rumca matbuatta bu hususta cereyan eden münakaşata cevap olmak üzere Anadolu Ajansı ile vuku bulan bir mülakatında vaziyeti izah ederek kendisinin alelade bir vekil olduğunu ve patrikhanenin hiçbir suretle “sefir” ve murahhas”ı olmadığını söyledi.
Ayasofya Cami Kaldıkça
Papa Eftim Efendinin etrafında kopan bütün gürültülere rağmen patrikhane “bugünkü vaziyeti kurtarmak” için birtakım muvakkat tedbirler ittihaz ettiğini ve fakat istihdaf ettiği gayelerden hiçbir şey feda etmeyeceğini yeni vekil Amorusyus açıktan açığa itiraf etti. İlk günlerde bir takım beylik laflar söyleyen ve bu suretle Türklerle güya anlaşmak isteyen Amorusyus şerü’l-safi Meletios’tan daha az hain değildi. Bu papas da mütarekeden sonra Türklüğü tahkir için mümkün olan her şeyi yapmış, Türk’e karşı gayz ve adavet kusanların önünde gitmiş ve milletimizi boğmak isteyenlere maddi, manevi yardımlarda bulunmuştu. Merkum, ilk günlerde, arada hiçbir şey olmamış gibi “her şeyi unutalım, Türklerle hoş geçinmek isteriz” tarzında sözlerle yapmış olduğu hayâsızlıkların üstüne bir sünger çekmek istiyordu. Fakat bu papas bilmiyordu ki maddi menfaat ve şahsi husumetlere müteallik her şeyi afv edecek, unutacak kadar alicenap olan Türk, milli izzeti nefsine hakaret edenleri asla unutmaz ve afv edemez. Bunu anlayan Amorusyus iç yüzünü dışarı vermekte gecikmedi ve 10 Teşrinievvel [Ekim] [1]339[1923]’da Tevhid-i Efkâr muhabiriyle esnay-ı mülakatta “zanneder misiniz ki Rumluk susacaktır. İstanbul’da Ayasofya cami olarak kaldıkça, Rumlar kiliseden tahvil edilmiş camileri gördükçe her gün sizi telin edecektir…” diyecek kadar küstahlığa cüret etmiştir. Aynı zamanda: “Unutmayınız ki hepinizin damarlarındaki kan Rum kanıdır, çünkü bizim kızlarımızı aldınız bizim kanımızla aşılandınız…” sözleriyle Rumlara bu cihetten olsun bir iftihar hissesi ayırmak isteyen Amorusyus Efendi İstanbul’da Hüseyin Hilmi Paşanın konağında tevlid ve “Türk’ün dizi dibinde hidmet” ettiğini ilan ederek ırkının evsafına ve nankörlüğüne kendi kendini iyi bir misal olarak göstermiş idi.
Sen Sinod’un Son Kararı
Papas Amorusyus çevirme hareketinde iflas ederek selefi Meletos’a iltihak ettikten sonra muvakkat patrik vekâletine Kirilos geldi. Mumaileyh, bu vazifeye muvakkaten intihap edildiği cihetle münhal olan patrikliğe bir papasın intihabına Sinod Meclisi karar verdi. Ve bu kararı ve tarz-ı intihabı- tarihi bir mahiyeti haiz olması itibariyle-aynen aşağıya derç ettiğimiz bir tamimle merakiz-i ruhaniyeye tebayiğ etti. Tamim şudur:
“Patriklik makam-ı alisinin münhal kaldığı 4 Teşrinievvel tarih ve 4810 numaralı Sen Sinod’un tamimi ile işar kılınmıştır. Bu kere patrikhane sırf ruhani kilise merkezi olmak sıfatındaki yeni vaziyeti üzerine yeni patriğin atideki tarzda intihabının takarrür eylediği tebliğ olunur:
- Patrikhane intihabına doğrudan doğruya patrikhaneye mensup olanlar ile bilfiil hidmette bulunan metropolitler ve serpiskoposlar iştirak edeceklerdir.
- Bunların cümlesi bila istisna tamimin yevm-i tarihinden itibaren kırk gün zarfında kendilerince münasip görülen namzedin ismini bir pusulaya yazıp o pusulayı memhur bir zarf derununa vaz ve üzerine (rey pusulasını ihtiva ediyor) ibaresi yazıldıktan sonraSen Sinod Meclisi Reisi olan Erdek Metropoliti Kalinikos’a hitaben bir kapalı mektup ile göndereceklerdir.
- Patrik namzedi olarak yedi sene hidmette bulunan metropolit ve serpiskoposlar gösterilecektir.
- Rey pusulaları, bu tamimin yevm-i tarihinden itibaren kırk birinci günde İstanbul’da bulunan metropolitlerin iştirakiyle Sen Sinod Meclisinde tasnif olunacak ve netice-i tasnifte muktezi evsafı haiz üç kişilik bir cetvel tanzim olunacaktır.
- Bu üç namzetten biri, İstanbul’da bulunan metropolitler ile Sen Sinod Meclisi tarafından patrikhane kilisesinde icra olunacak ayin-i ruhaniden sonra kanuni reyler ile patrik intihap olunacaktır.
Binaenaleyh baladaki mukarraratın nazar-ı itibara alınarak tayin olunan mühlet zarfında her bir metropolitin intihabatın icrası için rey pusulasını göndermesi beyan olunur.
18 Teşrinievvel 1923”
Sen Sinod’un yukarıdaki tebliğine nazaran yeni patrik intihabına gelecek ayın yirmi sekizinden itibaren başlanacaktır. “Patrikhane sırf ruhani ve kilise merkezi olmak hakkındaki yeni vaziyeti üzerine” intihap olunacak yeni patriğin bu vaziyetle mütenasip evsafı haiz olması şüphesiz ki lazımdır. Aksi takdirde “Fener fesat mumu” yanacak ve “iki başlı kartal”ın temsil ettiği mefkûre muhafaza edilecektir.
[Ayın Tarihi, Cilt: I, No (Sayı): 2 (Teşrinievvel [Ekim]), Basım Yeri ve Yılı: Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi, Ankara, 1339 [1923], s. 136-141]
Türk Tarihi
İstanbul’un İtilaf Devletleri Tarafından Fiilen İşgali (13 Kasım 1918)
Published
4 ay agoon
Kasım 16, 2025By
drkemalkocak
Giriş
13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul Boğazı’na girişi, Osmanlı tarihinin son döneminin en kritik olaylarından biridir. Mondros Mütarekesi imzalanmış olsa da, İstanbul’a uygulanan fiilî işgal, mütareke hükümlerinin ötesine geçen bir kontrol mekanizması yaratmıştır. Bu olay, yalnızca askerî hâkimiyetin kurulduğu bir an değil; Osmanlı yönetiminin meşruiyet kaybı, şehir düzeninin dönüşümü, sosyal moral çöküşü ve eşzamanlı olarak milli direniş fikrinin doğuşunu simgeleyen bir dönemeçtir.
Bu çalışma aşağıdaki sorulara cevap aramaktadır:
İşgale giden yolda hangi diplomatik, askerî ve psikolojik mekanizmalar rol oynamıştır?
13 Kasım 1918, Osmanlı egemenliği açısından hangi kırılmayı temsil etmektedir?
Fiilî işgal ile resmî işgal arasında nasıl bir fark vardır ve tarih yazımı bu ayrımı neden sıklıkla göz ardı etmektedir?
İşgal İstanbul’un toplumsal hafızasında nasıl bir iz bırakmıştır?
Bu olay, Millî Mücadele’nin fikri zeminini hangi açılardan tetiklemiştir?
1. Mondros Mütarekesi’nin Siyasal Anatomisi ve İşgale Giden Süreç
1.1. Eleştirel Tarih Yöntemi Açısından Mütareke Maddelerinin Yorumu
Mütarekenin 7. maddesi, belirsizliği sebebiyle diplomatik genişletmeye en açık maddedir. İngiliz belgeleri “İstanbul’un düzeni tehlikede” yorumunu meşru kabul ederken, Osmanlı heyeti bu maddeyi yalnızca savaş bölgeleri için geçerli görmüştür.
Burada “metin ile niyet” arasındaki boşluk işgale zemin hazırlamıştır.
1.2. Boğazlar Sorununun Uluslararası Boyutu
Boğazların kontrolü, İngiltere’nin 19. yüzyıldan itibaren benimsediği deniz üstünlüğü stratejisinin çekirdek unsurudur.
- İngiltere: Boğazların uluslararasılaştırılması
- Fransa: İstanbul üzerinde kültürel nüfuz
- İtalya: Akdeniz’de denge unsuru
- Yunanistan: “Megali Idea” bağlamında fırsat arayışı
İstanbul, yalnızca Osmanlı Devleti için değil, Büyük Güçler arası hegemonya mücadelesinin kesişim noktasıdır.
1.3. Osmanlı Devleti’nin Yapısal Çöküşü
1918 sonbaharında Osmanlı’nın:
- bütçe açığı,
- ordunun dağılması,
- gıda krizi,
- bürokratik çöküş,
gibi yapısal sorunları işgale zemin hazırlamıştır.
Eleştirel tarih yöntemi bu noktada “işgal”i yalnızca dış müdahale değil, iç zayıflığın sonucu olarak da ele alır.
2. 13 Kasım 1918: İtilaf Devletleri Donanmasının İstanbul’a Girişi

2.1. Donanmanın Kompozisyonu
İngiliz arşivlerine göre Boğaz’a giren filo:
- 22 İngiliz
- 12 Fransız
- 17 İtalyan
- 4 Yunan
- Yardımcı gemiler
toplam 55–61 gemi arasında değişmektedir.
Bu güç gösterisi yalnızca askerî değil, psikolojik bir şok stratejisidir.
2.2. Tanıklıklar: Mustafa Kemal ve İstanbul Halkı

Mustafa Kemal’in Haydarpaşa’da gördüğü manzara karşısında söylediği:
“Geldikleri gibi giderler.”
ifadesi, askeri liderlik psikolojisi açısından bir “direniş çerçevesi” inşa etmiştir.
Halide Edib ise bu günü “şehrin ruhunun esir alındığı gün” olarak tanımlar.
2.3. Şehir Sosyolojisi Açısından İşgalin Tasviri

İşgal günü:
- Galata Köprüsü’nde toplanan kalabalığın sessizliği
- Tophane rıhtımına indirilen birlikler
- İstanbul polisinin pasifize oluşu
- Pera’daki gayrimüslim cemaatlerin temkinli kutlamaları
gibi unsurlar şehir sosyolojisinin “eşzamanlı çoklu duygular” barındıran yapısını ortaya koyar.
3. Vaka Analizleri: İşgalin Çok Boyutlu Etkileri
Vaka 1: Osmanlı Yönetim Aygıtının Çöküşü ve Tevfik Paşa’nın Görevlendirilmesi
Tevfik Paşa’nın getirilmesi İngilizlerin “ılımlı, denetim altına alınabilir hükümet” arayışıyla uyumludur.
Bu, klasik sömürge stratejisinin bir türüdür: Yerel yönetimi tamamen devirmeden etkisiz kılmak.
Vaka 2: Polis Teşkilatının Yeniden Düzenlenmesi
İngiliz subayları polis merkezlerinde denetim noktaları kurmuş, atamalara müdahale etmiş, “güvenilir” görülen isimleri öne çıkarmıştır.
Bu durum fiilî işgalin “hiyerarşi kırma stratejisi”dir.
Vaka 3: Basının Kontrol Altına Alınması
Peyam-ı Sabah gibi gazeteler İngiliz yanlısı çizgiye evrilmiş; İleri ve Yeni Gün gibi gazeteler baskı altına alınmıştır.
Bu, modern anlamda enformasyon savaşının erken bir örneğidir.
4. Fiilî İşgal – Resmî İşgal Ayrımı: Tarih Yazımı Eleştirisi

Türk tarih yazımında “öğretim kolaylığı” gerekçesiyle İstanbul’un yalnızca 16 Mart 1920’de işgal edildiği aktarılır. Ancak:
- egemenlik kaybı,
- idari müdahale,
- askerî sınırlama,
- polis ve basın kontrolü,
ölçütleri dikkate alındığında 13 Kasım 1918 tam nitelikli bir fiilî işgaldir.
Eleştirel tarih yazımı, devletlerin “resmî söylem”leri ile arşiv gerçekleri arasındaki farkı açığa çıkarır.
5. İşgalin Psikolojik ve Toplumsal Etkileri
5.1. Moral Çöküş ve Mill Kimliğin Yeniden İnşası

İşgal, İstanbul halkında:
- yenilmişlik,
- belirsizlik,
- öfke,
- utanç,
- milliyetçi uyanış
gibi duyguları aynı anda tetiklemiştir.
5.2. Aydınlar Üzerindeki Etkiler
Ahmet Emin Yalman, Halide Edib, Celal Nuri gibi yazarların günlüklerinde:
- “Öfke”
- “Aşağılanma”
- “Direniş gerekliliği”
temaları baskındır.
5.3. Millî Mücadele’nin Psikolojik Kaynağı
Mustafa Kemal’in 1918–1919 arasında İstanbul’da yaptığı temaslar, işgal psikolojisinden doğan direniş enerjisini Anadolu’ya taşıyan bir “fikri köprü” oluşturmaktadır.
Sonuç: 13 Kasım 1918’in Tarihi Konumlandırılması

Bu makalenin kapsamlı analizi göstermiştir ki:
- İstanbul’un işgali diplomatik, askerî, psikolojik ve idari boyutları olan çok katmanlı bir harekettir.
- 13 Kasım 1918, 16 Mart 1920’den bağımsız düşünülemez; ancak bu ilk tarih egemenlik kaybının başlangıcıdır.
- Bu olay, milli kimliği yeniden kuran bir “travmatik başlangıç anı”dır.
- Millî Mücadele’nin ruhu, bu işgal gününde şekillenmiştir.
Kaynakça
Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, M. E. B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1977, s. 54-57
Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü I, TTK Yayınları, TTK Basımevi, Ankara, 1993, s. 24-26
Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I (Mutlakıyete Dönüş 1918-1919), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 79-114
Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul 1918-1923, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.
Zekeriya Türkmen, “İstanbul’un İşgali ve İşgal Dönemindeki Uygulamalar (13 Kasım1918-16 Mart 1920)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XVIII, Temmuz 2002, Sayı: 53, s. 319-372
Abdurrahman Bozkurt, “İstanbul’un İşgali”, Atatürk Ansiklopedisi
https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/690/%C4%B0stanbul’un-%C4%B0%C5%9Fgali
Türk İstiklâl Mücadelesi
TBMM’nin 30 Ekim 1922 Tarihli ve 307 Sayılı Kararı: Egemenliğin Yeniden Tanımı ve Tarihi Kırılma Noktası
Published
4 ay agoon
Kasım 5, 2025By
drkemalkocak
Özet
30 Ekim 1922 tarihli ve 307 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) kararı, Osmanlı Devleti’nin hukuken sona erdiğini ve TBMM Hükûmeti’nin “hududu millî dâhilinde vârisi” olduğunu ilan ederek, Türk siyasi tarihinde bir meşruiyet inkılabı yaratmıştır. Bu karar, yalnızca bir rejim değişikliği değil; aynı zamanda meşruiyet, egemenlik, kimlik ve tarih yazımı alanlarında köklü bir yeniden kuruluşu temsil etmektedir. Makalede, söz konusu karar amaç, yapı, işleyiş, kavramlar, kişiler, kurumlar ve olaylar üzerinden incelenmekte; ayrıca eleştirel tarih yöntemi ve vaka analizleri aracılığıyla kararın tarihi anlamı çok boyutlu olarak değerlendirilmektedir.
Anahtar Kelimeler: 307 sayılı karar, TBMM, egemenlik, meşruiyet, hilafet, milli egemenlik, tarihi inşa, eleştirel tarih.
1. Giriş: Tarihi Bağlam
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin siyasi egemenliği, Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) ile fiilen; Sevr Antlaşması (10 Ağustos 1920) ile hukuken sona ermiştir.
Anadolu’da 23 Nisan 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, fiilî bir egemenlik alanı yaratmış; ancak uluslararası hukukta meşruiyet bakımından tartışmalı kalmıştır.
Lozan Barış Konferansı’na (1922) hem İstanbul Hükûmeti hem TBMM Hükûmeti davet edilince, “kim meşrudur?” sorusu ortaya çıkmıştır.
TBMM, bu soruya 30 Ekim 1922 tarihli ve 307 sayılı kararla cevap vermiştir:

“Osmanlı İmparatorluğu’nun İnkıraz [son] bulup Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti Teşekkül Ettiğine Dair.
Osmanlı İmparatorluğunun munkarız olduğuna [son bulduğuna] ve Büyük Millet Meclisi Hükûmeti teşekkül ettiğine [kurulduğuna] ve Yeni Türkiye Hükûmetinin Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim [geçmiş] olup onun hududu milli dâhilinde yeni varisi olduğuna ve Teşkilatı Esasiye Kanunu ile hukuk-ı hükümranı [hükümranlık hakları] milletin nefsine [kendisine] verildiğinden İstanbul’daki Padişahlığın madum [yok olduğuna] ve tarihe müntakil bulunduğuna [intikal ettiğine] ve İstanbul’da meşru [şeriata, kanuna uygun] bir hükûmet olmayıp İstanbul ve civarının Büyük Millet Meclisine ait ve binaenaleyh [dolayısıyla] oraların umur-ı idaresinin [yönetim işlerinin, yönetiminin] de Büyük Millet Meclisi memurlarına tevdi edilmesine [bırakılmasına] ve Türk Hükûmetinin hakk-ı meşru [meşru hakkı] olan Makam-ı Hilafeti esir bulunduğu ecnebilerin elinden kurtaracağına karar verildi.” 30.10.1338 [1922] [1]
Osmanlı İmparatorluğu inkıraz bulmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, onun hududu millî dâhilinde yeni vârisidir.
Bu ifade, hem Osmanlı hanedanı ile hukuki kopuşu, hem de devletin tarihi sürekliliğini aynı anda tesis etmiştir.
2. Amaç: Egemenliğin Kaynağını Yeniden Tanımlamak
307 sayılı kararın iki temel amacı bulunmaktadır:
Dış meşruiyet: Lozan’da tek temsilci olmak ve uluslararası alanda TBMM’yi tanıtmak.
İç meşruiyet amacı: Egemenliği hanedan millete devretmek ve yeni bir “kurucu iktidar” inşa etmek.
Bu bağlamda karar, egemenliğin kaynağını yeniden tanımlayarak
millet egemenliği ilkesinin temelini atmıştır.
3. Yapı ve İşleyişi
Karar üç temel yapı taşına sahiptir:
| Unsur | İçerik | Görev |
| Tespit | Osmanlı İmparatorluğu’nun “inkıraz bulduğu” | Eski rejimin sona erişini hukuken ilan eder. |
| Beyan | TBMM Hükûmeti’nin “hududu millî dâhilinde vârisi” olduğu | Devletin sürekliliğini tesis eder. |
| Sonuç | “Meşru hükümet yalnız TBMM Hükûmetidir” | Yeni meşruiyetin tesisi |
Karar, TBMM Genel Kurulu’nda yapılan tartışmalar sonucunda oybirliğiyle kabul edilmiş, ardından 1 Kasım 1922’de 308 sayılı kararla padişahlığın kaldırılmasına zemin hazırlamıştır.
4. Kavramlar ve Anlamları
Hududu Millî: Misak-ı Milli’nin hukuki yansımasıdır. Egemenliğin coğrafi sınırını tanımlamaktadır. [2]
Vâris: Yeni Türkiye, Osmanlı’nın devamı değil; onun mirasçısıdır.
Bu fark, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesindeki “devrimle gelen devamlılık” ilkesini doğurur. [3]
Hukuk-u Hükümrani Milletindir: Egemenliğin ilahi ve hanedana ait bir meşruiyetten kaynaklandığı anlayışına karşı millet egemenliği düşüncesinin ilanıdır. [4]
5. Temsil Ettiği Değerler
Karar, beş temel değerin kurucu ifadesidir:
- Egemenlik: “Kayıtsız şartsız milletindir.”
- Laiklik: Meşruiyetin kaynağı milli iradeye dayanır.
- Milliyetçilik: Egemenliğin coğrafi değil, siyasi bir millet birliği üzerinden tanımlanmasıdır.
- Cumhuriyetçilik: Yönetimde halkın özne olmasıdır
- Modernleşme: Akla ve hukuka dayalı yönetim anlayışının benimsenmesidir.
6. Kurumlar ve Kişiler

TBMM: Kararın mimarıdır; kurucu iktidarın simgesi olarak, yasama ve yürütme erkini elinde bulundurur.
TBMM, meşruiyetini “millet iradesi”nden alarak Osmanlı hanedanının kutsal meşruiyet anlayışını reddetmiştir. [5]
Mustafa Kemal Paşa: Kararın ideolojik ve stratejik planlayıcısıdır. Lozan öncesinde Tevfik Paşa’nın “birlikte temsil” teklifini reddederek kararın çıkmasını sağlamıştır. [6]
Tevfik Paşa: İstanbul Hükûmeti adına “iki hükümetli temsil” teklifinde bulunmuş; bu durum kararı tetiklemiştir. [7]
Rauf Orbay ve İsmet Paşa: İcra Vekilleri Heyeti’nin öncü isimleri olarak kararın uygulanmasında etkili rol oynamışlardır.
7. Vaka Analizleri
Vaka 1: Lozan’a İki Hükümet Çağrısı (1922)
İngiltere’nin, hem İstanbul hem Ankara hükümetlerini Lozan’a davet etmesi, “çift meşruiyet” krizini doğurmuştur. 307 sayılı karar, bu krize hukuki cevap olmuştur. [8]
Vaka 2: Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)
307 sayılı kararın ertesi günü 308 sayılı karara zemin oluşturmuş, padişahlık kaldırılmış ve monarşi hukuken sona ermiştir.[9]
Vaka 3: Ankara’nın Başkent İlanı (13 Ekim 1923)
Kararın “İstanbul’daki hükümet gayrimeşrudur” tespiti, Ankara’nın siyasi merkez haline gelmesine yol açmıştır.
Vaka 4: Hilafetin Kaldırılması (3 Mart 1924)
Kararda hilafetin “ecnebilerin elinde esir bulunduğu” ifadesi, dini otoritenin artık siyasetten ayrılması gerektiği fikrini doğurmuş; 3 Mart 1924’te bu sürecin son halkası tamamlanmıştır.
8. Zaman ve Mekân
Zaman: Karar, Türk İstiklal Harbi’nin diplomatik safhasına denk düşmektedir.
Askerî zaferin hemen ardından gelen bu karar, silahlı mücadelenin siyasi meşruiyete dönüşümüdür.
Mekân: Ankara, yeni egemenliğin “coğrafi sembolü”dür. İstanbul’dan kopuş, millet-devlet merkezinin kuruluşudur.
9. Eleştirel Tarih Yöntemiyle Değerlendirme
Eleştirel tarih yöntemi, olguları sadece sonuçlarıyla değil, niyet ve söylemleri ile incelemeyi öngörmektedir. Bu bakımdan 307 sayılı karar, iki yönlü bir tarihi görev yapmıştır:
İnşa: Yeni bir millet-devlet kimliği, halk egemenliği felsefesini inşa etmiştir.
Tahrif: Osmanlı geçmişini “inkıraz” olarak tanımlayıp tarihi sürekliliği ideolojik biçimde yeniden yazmıştır.
Bu sebeple karar, tarihi yalnız kuran değil aynı zamanda tarihi yeniden yazan bir metindir. [10]
10. Sonuç
307 sayılı TBMM kararı, Türk siyasi düşüncesinde egemenlik, meşruiyet ve kimlik kavramlarının yeniden tanımlandığı bir anayasal dönüm noktasıdır.
Bu kararla:
- Osmanlı hanedan egemenliği/monarşi hukuken sona ermiştir.
- TBMM Hükûmeti devletin meşru temsilcisi olarak tanımlanmıştır.
- Millet egemenliği, Cumhuriyet’in temel ilkesi haline gelmiştir.
Eleştirel açıdan karar, sadece rejim değişikliğini değil; tarih bilincinin, meşruiyetin ve milli kimliğin yeniden inşasını temsil etmektedir.
307 sayılı karar, bir “son” ile bir “başlangıcı” birleştirir. Osmanlı’nın son nefesi, Cumhuriyet’in ilk sözüdür.
DİPNOTLAR
[1] Büyük Millet Meclisi Kavanin Mecmuası, Cilt:1, s. 487; T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 30.10. 1338[1922], Devre: I, Cilt: 24, İçtima Senesi: 3, s. 292-298
https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf
[2] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Gelişmeler 1876–1938, Arba Yayınları, İstanbul, 1984, s. 217.
[3] Cem Eroğul, Devlet ve Devrim Arasında Türkiye Cumhuriyeti, İletişim Yayınları, İstanbul, 1998, s. 35.
[4] Suna Kili, Atatürk Devrimi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara,1983, s. 21.
[5] Kemal Gözler, Anayasa Hukuku Dersleri, Ekin Yayınları, Bursa, 2021, s. 64.
[6] Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005, s. 208.
[7] İsmail Kara, Din ile Modernleşme Arasında Türkiye, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2010, s. 122.
[8] Kemal H. Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, İmge Yayınları, Ankara, 2002, s. 55.
[9] Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000, s. 113
[10] İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Timaş Yayınları, İstanbul, 2020, s. 289.
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk Tarihi3 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk Tarihi3 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoMustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi’ni Açış Konuşması (4 Eylül 1919)


















