Connect with us

Türkler ve Zaferleri

Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)

Published

on

Giriş

Türk tarihinin yakın dönemlerde meydana gelmiş en önemli iki olayı, hiç şüphesiz Birinci Dünya Harbi ile İstiklâl Harbi’dir. Bu iki harp, devlet ve millet hayatımızda köklü ve kalıcı değişikliklere sebep olmakla birlikte Türk milletine çok değerli bir asker ve devlet adamı kazandırmıştır: Gazi Mustafa Kemal Atatürk.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Birinci Dünya Harbi’nin başta Çanakkale olmak üzere hemen her cephesinde askerî sevk ve idaredeki kudretini ispatlamış, Millî Mücadele’de, millet nazarında Türklüğün timsali olmuş ve Cumhuriyet yıllarında devlet adamlığı ile “Atatürk devri” denecek bir zaman dilimine imza atmıştır. Atatürk hakkında bu güne kadar birçok makale, eser ve devrini aydınlatacak pek çok belge yayımlanmıştır.

Ancak bu çalışmaların önemli bir kısmı, çoğunlukla 1923 yılından sonrasına aittir. Oysa Mustafa Kemal Paşa’nın şahsiyetinin hangi millî-destanî olaylar içinde geliştiğini, bu millete ilk defa nasıl tanıtıldığını, hangi şartlarda milletin önüne düştüğünü ve hangi şartlarda ülkeyi düştüğü tehlikeden, milletin desteği ile istiklâle ve istikbâle doğru götürdüğünü bilmek gerekmektedir.

Birinci Dünya Harbi sonunda çeşitli cephelerde gösterdiği emsalsiz başarılarla askerî kabiliyetini ispat etmiş, kendi topluluğunda tanınmış bir kumandan olan Mustafa Kemal Paşa’yı Türk okuyucusuna ilk defa Ruşen Eşref [ÜNAYDIN] [1] tanıtmıştır.

Ruşen Eşref, döneminin tanınmış yazar ve şairleri ile yaptığı mülâkatlarla tanınmıştır. Kahraman askerlerimizin yarattığı bir destan olan Çanakkale muharebelerinin basınımızda yeterince yer almadığını görmüştür. Kendi askerimizin kahramanlıklarını yabancılardan öğrenmeyi gazeteciliğimiz acısından eksiklik olarak değerlendirmiş ve Çanakkale muharebelerini yapan ve kazanan askerlerimizi millete tanıtma ihtiyacını duymuştur. Bu yolla millet, kendisi için hayatlarını hiçe sayan insanları tanımış olacaktır.

Ruşen Eşref, ilk olarak bu muharebelerin her gününe etkili ve kalıcı faaliyetlerle katılan, askerî dehası ile harbin geleceğinde doğrudan rol oynayan Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret etmiştir. Mustafa Kemal Paşa ile mülâkatı (Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat, Şişli, 28 Mart-1334 [1918]), her oturumu on iki saatten az olmamak üzere üç gün sürmüştür. Bu süre içinde genç Paşa, Ruşen Eşref’e Çanakkale muharebelerinin, kendisinin bizzat kumanda ettiği ve şahidi olduğu safhalarını bütün ayrıntıları ile anlatmıştır.

Ruşen Eşref, mülâkat için Mustafa Kemal Paşa’yı Harbiye Nezareti’nin, kendisine ayrılan ve duvarlarında Harbiye Mektebi talebeliği, Hareket Ordusu yürüyüşü, Balkan Harbi günleri ve Trablusgarp muharebesi hatıralarını taşıyan resimlerle süslü dairesinde şöyle anlatır:

Cumba tavanlarına ve pencere kenarına varıncaya kadar kanepeleri, koltukları bile halılar, seccadeler ve kilimler altında koyulaşmış birçok gölgeli, geniş odada Mustafa Kemal Paşa’nın siması Rembrandtvari bir tablo mevzuunu andırıyordu. Genç bir simada bu kadar engin bir mâna gördüğümü hatırlamıyorum: Işıklarla gölgelerin dalgaları arasında sebat, tevekkül, tevazu, vakar, mülâyemet, huşunet, safvet, zekâ. Bütün bu zıt şeylerin toplandığı sarışın ve gayet sevimli bir yüz.”

Çalışma masasının üzerinde Balzac’ın Colonel Chabert’ini, Maupassant’ın Boule de Suif’ini, Lavedan’ın Servir’ini gören Ruşen Eşref, Paşa’nın yorgunluğunu edebî eserlerle gidermeye çalıştığını düşünmüştür. Esasen o, harp alanlarında paltolar, çizmeler içinde uykusuz geceler geçiren bu genç Türk kumandanının salonlarda pek maharetle vals eden, sohbeti aranan nazik, terbiyeli ve zeki bir insan olduğunu daha önceden duymuştur.

Mustafa Kemal Paşa, Ruşen Eşref’e savaşın muhtelif safhalarını yığın yığın not defterlerinden, raporlardan faydalanarak, çeşitli haritalar üzerinde açıklamalar yaparak anlatmıştır. Ruşen Eşref, bu genç kumandanın anlattığı olaylara bağlı olarak yüzünün aldığı yeni ifadelerden ve sesinin tonundan, yaşanılan harp günlerinin tehlikesini sezmeye çalışmıştır. Ancak Paşa, haritaları sakin sakin karıştırıp anlattıklarına delil olarak gösterdiği raporları, yazara verebileceği notları soğukkanlılıkla seçmiştir. Ruşen Eşref, “memlekete Çanakkale harbinde unutulmaz hizmetler eden muhakemesi süratli, kararları kat’i genç kumandanın yüzünden… Türkiye’nin mukadderatını tayin edecek boğuşmaya doğru gittiğimizi heyecanla” hissetmiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın anlattığı harp sahneleri arasında Ruşen Eşref’in dikkatini en çok çekenler ve üzerinde önemle durdukları, Paşa’nın askerlik dehasını gösterenler ve savaşın cereyan şekli üzerinde etkisi olanlardır. Yazar bunlardan birisini Mustafa Kemal Paşa’nın ağzından şöyle anlatır:

Ben kuvvetlerimi bırakmışım, efrat on dakika istirahat etsin diye. Düşman da bu tepeye gelmiş. Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın ve düşman benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek fena bir vaziyete duçar olacaktı. O zaman, artık bu, bilmiyorum, bir muhakeme-i mantıkiye midir, yoksa sevk-i tabii ile midir, bilmiyorum; kaçan efrada:

— Düşmandan kaçılmaz, dedim.

— Cephanemiz kalmadı, dediler.

— Cephaneniz yoksa süngünüz var, dedim. Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Aynı zamanda Conkbayırı‘na doğru ilerlemekte olan piyade alayıyla cebel bataryasının yetişebilen efradının “marş marş”la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir zabitini geriye saldım. Bu efrat süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız an bu andır.

Ruşen Eşref, Mustafa Kemal Paşa ile sadece Çanakkale’de savaşan ve başarı kazanan bir kumandanı konuşturmak için mülâkat yapmamıştır. Muhatabını her yönü ile tanımak ve onu Türk okuyucusuna tanıtmak istemiştir. Sorduğu sorulardan pek çoğu Mustafa Kemal Paşa’nın savaştaki maddî faaliyetleri kadar ruh hâlini de aydınlığa çıkaracak mahiyettedir. Paşa’nın, savaşın bir safhasında, üstün düşman kuvvetlerini siperlerinden söküp atan Türk birliklerinin harekâtını teknik bilgilerle anlatması sırasında, yazarın, bu kuvvetlerimizdeki moral gücü üzerine sorduğu soru, buna güzel bir örnek teşkil etmektedir. Paşa’nın cevabı da hem kendi ve hem de kumanda ettiği askerin ruh yüksekliğini göstermektedir.

Bu öyle alelâde bir taarruz değil, herkesin muvaffak olmak veya ölmek azmiyle harekete teşne olduğu taarruzdur. Hatta ben, kumandanlara şifahen verdiğim emirlerde şunu ilâve etmişimdir:

Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeği emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir.

Ruşen Eşref, bu genç Paşa’da gördüğü “ruh azminin“, “bir gaye uğrunda fedakârlık arzusunun“, ülkenin hızla sürüklendiği tehlikeli günler için kurtuluş ışığı olduğu kanaatine varmıştır.

Mustafa Kemal Paşa, emri altındaki askeri sadece tanımakla kalmıyor, onu harekete getirecek manevi gücü de çok iyi bilmektedir. Arıburnu muharebeleri sırasında verdiği aşağıdaki emir bunun açık ispatıdır:

Benimle beraber burada muharebe eden bilcümle askerler katiyyen bilmelidir ki, uhdemize tevdi edilen namus vazifesini tamamen ifa etmek için bir adım geri gitmek yoktur. Hâb [uyku, rüya] ve istirahat aramanın, bu istirahatten yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebediyyen mahrum kalmasına sebebiyet verebileceğini cümlenize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın benimle hemfikir olduklarına ve düşmanı tamamen denize dökmedikçe yorgunluk asarı göstermeyeceklerine şüphem yoktur.

Mustafa Kemal Paşa, yukarıdaki emirle ateş hattına giren askerin durumunu da anlatmaktan geri durmamaktadır. O, kan ve barut kokusu içinde tanıdığı Türk insanının azmine, fedakârlığına hayrandır. Onun taşıdığı yüksek ruha karşı duyduğu hayranlığı Ruşen Eşref’e, aynı zamanda başarılı bir tahkiye [hikâye etme, anlatma] üslubu örneği olan şu ifade ile anlatır:

Mütekabil siperler arasında mesafemiz sekiz metre… Yani ölüm muhakkak, muhakkak… Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına kâmilen düşüyor. İkincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar şâyân-ı gıpta bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz?  Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor. Hiç ufak bir fütur bile göstermiyor. Sarsılmak yok. Okumak bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, cennete girmeğe hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şahâdet çekerek yürüyorlar. Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren şâyân-ı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur.

***

Ruşen Eşref, bu mülâkatla farkında olmadan çok önemli, hatta tarihi bir hizmet ve görevi yerine getirmiştir. Bu görev, Çanakkale muharebelerinin bütün safhalarını bir Türk paşasından dinleyip halka anlatmak değil, Birinci Dünya Harbi sonunda düşülen felâketli günlerden kurtulabilmek için milletin vatan sathında, ayrı ayrı bölgelerde, ayrı ayrı gayelerle başlattığı millî mukavemet hareketlerini bir noktada toplayacak ve Türk’ün iradesi şeklinde düşman karşısına dikecek bir zekâya ihtiyaç duyduğu anda, önceden böyle bir kabiliyeti millete göstermiş ve tanıtmış olmasıdır.

Millî hareketin ne olduğu, amaçlarının nelerden ibaret bulunduğu konuları üzerinde Mustafa Kemal Paşa ile yüz yüze ilk mülâkatı gerçekleştiren yine, onu “Anafartalar kumandanı” olarak Türk okuyucusuna tanıtan Ruşen Eşref olmuştur. [2]

Çanakkale Kara Muharebelerinden Kanlısırt Muharebeleri (6-10 Ağustos 1915), Conkbayırı Muharebeleri (6-10 Ağustos 1915), Birinci Anafartalar Muharebesi (9 Ağustos 1915), Kireçtepe Muharebeleri ( 9-17 Ağustos 1915), İkinci Anafartalar Muharebesi (21 Ağustos 1915), Kayacıkağılı (Bomba Tepe) Muharebeleri (27 Ağustos 1915)ni Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal Paşa’nın dilinden okumak, anlamak, analiz etmek ve değerlendirmek; her Türk evladı için Türk tarihine ve Türk milletine minnet ve şükran borcudur.

***

ANAFARTALAR (1)

 – Cidden sizi yorduk. Bu hikâyeler uzadıkça uzadı. Vakalar o kadar çok, o kadar mühimdir ki bilmem hangisini atlasak!

– Yorulmam efendim. Bilhassa böyle milletin hayatıyla alâkadar olan bir meseleyi dinleyip bütün karilere [okuyuculara] de nakledebilmek benim için büyük ve samimi bir zevktir.

– Pekiyi. O halde kahvelerimizi içer içmez başlarız.

– Gece karanlığında yerinizden çıkıyor ve yeni memuriyetinize gidiyordunuz.

– Evet, zulmeti leyiden [gecenin karanlığından] dolayı yol bulmakta birçok sıkıntı çektikten sonra 27 Temmuz saat 1.30 evvelde Gümbürdek bayırının cenubunda [güneyinde] bulunan grup karargâhına vardım.

Taarruz fecirle başlayacaktı. Vaktim pek azdı. Herkesin malûmatından istifade etmek [bilgisinden yararlanmak] için tekmil erkânı harbiye heyetini yanıma çağırdım. Benim bu anda anladığıma göre düşmanın Kireçtepe, Kükürtlüpınar, Sülecik, Mestantepe hattında –ki düşman miktarı katiyetle malum [kesinlikle belli] değil-, mühim fakat yine miktarı gayri muayyen diğer kuvvetlerinin de Kocaçimen eteklerinde ve Conkbayırı‘nda bulunduğu ve mütemadiyen [durmadan] Kemikliler‘e ihracata [çıkarmaya], devam ettiği anlaşılıyordu. Ben de kuvvetlerimi ona göre tertip ettim. Fakat henüz telefon irtibatı [bağlantısı] yoktu. Lazım gelen kumandanlara emirleri birer zabitle fırkalara yolladım. Bu zabitler aynı zamanda haber ve irtibat zabiti olacaklar, bana bizzat doğrudan doğruya rapor vereceklerdi. İşte o zabitlerden biri de budur diye yaverini gösterdi.

Yaveri, tıknaz, esmer, az bıyıklı, hem sert ve hem muti [anlayışlı] bakışlı genç bir yüzbaşı idi (rahmetli mebus Cevat Abbas Gürer Bey). O anda tetkik edilen evrakı tasnifle meşgul oluyordu. Paşa devam etti:

– Telefon tesisi, umuru sıhhiye [sağlık işleri] ve iaşe için de icap eden emirleri verdim. Kendim de, taarruzu bizzat idare etmek için saat 4.30 evvelde Çamlıtepe şimalindeki tepelerde bulunan tarassut mahalline [gözetleme yerine] gittim. 12’nci fırkanın taarruzi harekâtına başlamış olduğunu gördüm. 7’nci fırka kıtalarının kâffesini [tamamını, hepsini] göremiyordum.

27 Temmuz 5.50 evvelde 12’nci fırka, taarruzunun ilerlediğini ve tertibatını raporla bildiriyordu. 7’nci fırkadan ve taarruza başlandığına dair malumat alındı. Taarruz her iki fırkada muvaffakiyetle devam etti. Artık o günkü muharebenin muhtelif safhalarda sevk ve idaresi için verilmiş emirlerle alınmış raporlar ve sair teferruatı icraîyeden sarfı nazar edelim [diğer ayrıntıları uygulamadan uzak tutalım] de neticeyi söyleyelim: Suvla şarkında bulunan düşmanın bir kolordusu ve Büyük Anafarta istikametinde de bir fırka kadar kuvveti mağlup edilmiş ve kâmilen gayrimüsait bir vaziyete atılmıştır.Ben mağlup düşmanın bu derece faikıyetini [üstünlüğünü] gördükten soma kazanılan muvaffakiyetle iktifa ettim [başarıyla yetindim]. Taarruzu durdurdum. Elde edilen siperlerin tahkim olunmasını, orada yerleşilmesini emrettim.

– Bu kadar faik [üstün] olduğunu söylediğiniz bir kuvvet böyle, bir gün içinde neden mağlup oldu?

Paşa, masasının üzerinde duran kitabı açarak:

– Bunun cevabını en iyi Hamilton’un kendi raporunda okuyabilirsiniz? Benim o gün gördüğüm sebep şudur: Düşman muhtelif kollarla toplu nizamda olarak ilerliyordu. Bu yürüyüş kolları önlerinde henüz ne hiçbir mevcudiyete, ne de hiçbir faaliyete tesadüf etmeyeceklerini zannediyorlardı. Onun için önlerinde hafif avcı hattı bulundurmakla iktifa etmişlerdi [yetinmişlerdi]. Bir taraftan kuvvetli ve fedakâr avcılarımızın hâkim sırtlardan inerek mezkûr (adı geçen) düşman kollarının başlarına atılmaları, bir taraftan da topçularımızın isabetli şarapnellerinin yanaşık düşman kolları üzerine tesir etmesi düşmanda inzibatı [düzeni], kuveyi mâneviyeyi de, kumandayı da ihlâl etti. Baş taraftan tardedilen [uzaklaştırılan] hafif avcı hatları bu sebeple geriden takviye olunamadı. Düşman da kâmilen gözlerini geriye çevirmek ve kaçmak tarikim tercih etti [yolunu seçti]. Filhakika düşman kolordusunda kumandanların müessir olmadığını da Hamilton bilahare itiraf etmiştir. Fakat benim istiğrap ettiğim cihet [şaştığım taraf] Hamilton’un bizzat kendisi de oraya geldiği halde emrini yine infaz edememiş olmasıdır. Herhalde Hamilton da dâhil olduğu halde İngiliz kumandanları beyninde çok müzakere, çok tereddüt olması ve bilhassa mesuliyet korkusu, bize kendilerini mağlup etmek fırsatını bahsetmiştir. Filhakika mesuliyetten korkan kumandanların hiçbir vakit icap eden kararları veremediklerini, bunun neticesinde ise acı felaketler husule geldiğini bizzat ben de muhtelif zamanlarda görmüşümdür.

O gün ihraz olunan [elde edilen] muvaffakiyet pek ziyade şayanı memnuyettir. Fakat vaziyeti umumiyenin ıslah ve temini binnetice payitahtın [başkentin, İstanbul’un] tamamen emniyetli bir surette muhafaza noktai nazarından beni henüz tatmin etmiyordu. Çünkü düşman üç gündür Arıburnu ile Azmak arasında başkaca mühim kuvvetlerle icra ettiği mütevali [aralıksız] ve fedakârane hücumlar sayesinde Conkbayırı ve Şahintepe‘de mevcut tehditkâr vaziyete sahip bulunuyordu. Filhakika Hamilton bütün Kocaçimen silsilesine malik olmak noktai nazarından Conkbayırı’nın zabtını muvaffakiyetine beraeti istihlâl [ilgisiz başlangıç] addediyor, bu mevzii, mihveri harekât addediyordu [hareket merkezi sayıyordu].

Conkbayırı ve Şahintepe‘nin muhafazası için benim kumandayı deruhte ettiğimden [üzerime aldığımdan] evvel orada muharebe eden askerlerimizin pek büyük kahramanlık ve fedakârlık gösterdiğini kemali takdirle yâd ederim. Ancak şunu da ilave etmeye lüzum görüyorum ki: Bu kıtalar pek ziyade zayıflamış ve yorulmuş bulunuyordu. Fakat yeniden iki piyade alayının tahtı emrime gireceğine dair olan malûmat beni, vakit geçirmeksizin yeni icraatta bulunabileceğime ikna etmiş oluyordu. 27 Temmuz günü öğleden sonra saat üçte Conkbayırı ve Kocaçimen mıntıkasında bulunan 8’inci ve 9’uncu fırka kumandanlıklarına telefonla dedim ki: “Bu gece Conkbayırı’nda kendilerinden büyük faaliyet talep edeceğim iki piyade alayı için orada bulunan kıtaat vasıtasıyla hiç olmazsa sıcak bir çorba hazırlatmaya imkân bulmanız çok muvafık [uygun] olur.”

O günkü muharebeyi idare ettiğim mahalli terk edip Çamlıtekke‘deki karargâhıma gelirken yolda Liman (Liman von Sanders) Paşa Hazretlerinin yaverleri müşarünileyh tarafından beni tebrik etmek üzere geliyordu. Müşarünileyhin de karargâhıma gelmiş bulunduğunu haber verdi. Conkbayırı‘nda düşmana icrasını tasmim ettiğim [tasarladığım] taarruzun yakından ihzar ve idaresi için bizzat hemen oraya hareket etmek üzere kendisinden ayrıldım. Müşarünileyh beni bizzat ateşin içine girmekten sıyanet etmeyi [korumayı] düşündü. Fakat başka türlü de, yapılacak hareketin neticesinden emin olmayacağımı takdir ederek muvafakat etti [izin verdi]. Erkânı harbiyemle birlikte Çamlıktekke‘den Kocaçimen istikametine teveccüh ettik [yöneldik]. Düşmanın bir tayyaresi semti resimize geldi [bulunduğumuz yerin üstüne geldi] ve bizi takibe başladı. Artık zaruri olarak bütün refakatim heyeti sağa sola açılmak mecburiyetinde kalmış, bunun neticesinde yollarını şaşırarak ve karanlığa kalarak ertesi güne kadar bana mülâki olamamışlardı [kavuşamamışlardı].

Ben, benden ayrılmayan süvari ihtiyat zabitlerinden Zeki Efendi ile tuttuğum yolu takibe devam etmeyi zaruri gördüm. Kocaçimen üzerinden Conkbayırı‘na gitmek istedim. Fakat bu yol İngilizler tarafından tutulmuş olduğu için ateşe maruz kaldım. Daha cenuptan dolaşarak Conk sırtının şark yamaçlarında bulunan… nci fırka karargâhına vasıl oldum. Kıtaların ahvali dâhiliyelerini tetkik ettikten sonra bana hazırladıkları çadıra çekildim. Zaten gece de hulul etmişti [gelip çatmıştı]. Lazım gelen emirleri verdim. Taze kuvvetlere intizar ediyordum. Bu kuvvetler ise yukarda bahsettiğim iki alaydı. Bunlardan birisi pek geç vasıl olabilmiş; diğeri ertesi gün ancak muvaffakiyet istihsalinden [başarı sağladıktan] sonra gelebilmiştir. Bu sebeple kumandanlar ve erkânı harpleri kuvvete nazarı dikkatimi celbettiler; vakıa hakları vardı. Fakat ben muvaffakiyeti çok kuvvete malik olmaktan ziyade elimizde bulunan kuvvete azim ve şiddet vermekte ve onları benim tasavvur ettiğim gibi kullanabilmekte görüyordum. Geçirilecek zaman bizden ziyade düşmana faide bahş [fayda sağlamış] olacaktı. Onun için bütün mütalata [düşüncelere] rağmen sureti kat’iyede taarruz edecektim. Hazırlanmaları bitince bana bildirmelerini kıtalara emrettim.

– Peki, bu az kuvvetle ne türlü bir hücum tertip edecektiniz?

– Gayet basit!.. Conkbayırı’ndaki ve Şahintepe’deki düşman karşısında duran kuvvet… nci fırkaya aitti. Yeni gelecek alaylar bu hattın gerisinde ve hemen yakınında toplu harp nizamında ahzı mevki edeceklerdi [yer alacaklardı]. Hareket fecirle beraber başlayacaktı: Hiçbir tüfek, top ve bomba patlamaksızın süngü ile düşman üzerine atılmak!

– Demek ki o gece bizimkiler pençelerini içeri alıp pusu kuracaklardı. Ve İngilizler o sabah güneşin parıltısı ile uyanmayacaklar, süngülerimizin pırıltısı ile kamaşıp düşeceklerdi. Fakat zatıâliniz, anladığıma göre kaç gündür uykusuz kalıyorsunuz. Hiçbir yorgunluk duymuyor mu idiniz?

– Tabii duyuyordum. Ve bu muharebe yorgunluğunu hiç olmazsa telafi ederek [gidererek] ertesi gün hücum anında zinde bulunabilmem için çadırımda yalnız kaldım. Fakat buna imkân var mı idi? Birçok sebeplerle birçok zevat yanıma gelmek mecburiyetinde kalıyordu. Aynı zamanda bütün grup cephesinin muhtelif kısımlarından heyecanlı raporlar alıyordum. Mesela, düşmanın Ece limanı önünde nümayiş [gösteri] için dolaştırmakta olduğu boş gemileri görmesi üzerine İngilizlerin mezkûr [adı geçen] limana asker çıkarmakta olduğunu bildiren raporlar gibi… Geceyi işte bu tarzda geçirmiş bulunuyoruz.

Mustafa Kemal Paşa’nın tasavvur ettiği hücum 28 Temmuz günü takriben saat 4.30 evvelde başlıyor. Hücumu seyretmek üzere Paşa da asker ve kumandanlara mülâki oluyor [katılıyor].

Fecir başlamış, ortalık aydınlanmaya yüz tutmuş. Fakat Paşa hücum anının gecikmekte olduğunu görüyormuş. “Hâlbuki bu teahhür [gecikme] biraz daha uzayacak olursa ortalık tamamen açılacak, bizim kesif bir yığın halinde bulunan hücum kıtalarımızı düşman görecek, karadan ve denizden namütenahi topların bombardımanına maruz kalacaktık, belki de bu bir felaket olacaktı.” Müthiş heyecanlı bir buhran anı değil mi? Mustafa Kemal Bey derhal oradaki kumandanlarla beraber hücum saflarının önüne geçmiş. Askere düşmanın kaçmaya hazırlandığını, fakat buna müsaade etmeyeceğimizi söylemiş. “Bunun için benim ileriden kırbaç sallayarak vereceğim işaret üzerine hemen hepiniz düşmana atılacaksınız” demiş. Beş on adım ileri yürüdükten sonra işaretini verince, zabitan ve efradın tereddütsüz bir aslan savletiyle [hücumuyla] düşmana saldırdıklarını görmüş. Bu hücumun karşısında düşmanın kâmilen ezildiğini, hiç silâh kullanmak fırsatına vakit bulamamış olduğunu anlamış.

Ortalık açıldıktan sonra idi ki, diyor, düşman hakikaten Conkbayırı‘nı cehenneme çevirmişti. Denizden, karadan büyük çaplı topların muhtelif cinste mermileri Conkbayırı semasında bitmez tükenmez yıldırımlar vücuda getiriyordu.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Türk İstiklâl Mücadelesi

Mudanya Mütarekesi (11 Ekim 1922)

Published

on

Mudanya Mütarekesi, Türk milletinin 20. Yüzyılın emperyalist güçleri karşısındaki milli bir zaferidir. Türk ve Yunan ordusu arasındaki harbi sona erdirmiş olması bakımından, Türk İstiklal Harbi’nin en önemli safhalarından biridir. Mütareke, Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’nin sonu anlamına gelen Mondros Mütarekesi’ni geçersiz kılmakla birlikte Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temelini atan Lozan Anlaşması’nın şartlarını hazırlamıştır.

Mudanya Mütarekesi’nde Türkiye’yi İsmet Paşa, İngiltere’yi General Harington (Heringtın), Fransa’yı General Charpy (Şarpi), İtalya’yı General Monbelli (Monbeli) temsil etmiştir. Yunanistan temsilcisi General Mazarakis, Mudanya’ya geldiği gemiden çıkmamış ve görüşlerini yazılı olarak bildirmiştir. Görüşmelere 3 Ekim 1922’de başlanmış, çetin pazarlıklar ve tartışmalar sonucunda 11 Ekim 1922’de Mudanya Mütarekesi imzalanmıştır.

Aşağıda, [Hâkimiyet-i Milliye, 13 Ekim 1922, No: 633, s. 1, sütun: 1-4]’te Osmanlı Türkçesi ile yayımlanan [Konferans Safahatına Dair Levhalar] başlıklı haber metni çevrim yazı olarak sunulmuştur. Görseller, metni açıklayıcı, tamamlayıcı ve destekleyici unsur olarak araştırmacı tarafından yerleştirilmiştir.

—***—

[Mudanya] Konferans Safahatına Dair Levhalar

İmza neden sabaha kadar gecikti?

Mükâleme-i memurinin getirdiği haber, yazı makinesi ile başlıyor

Mudanya: 11[Ekim 1922] (Muhabir-i mahsusamızın telgrafıdır)-Size bu telgrafımla Mudanya Konferansının imzaya müncer [hazır] olduğu geceki safahatı bildireceğim. Burada biz gazeteciler ve halk arasında pek büyük merakı mucip olan bu safahat ve bilhassa imzanın sabaha kadar uzaması herhalde Hâkimiyet karilerinde [okuyucularında] de aynı merakı uyandırmıştır. Filhakika [hakikaten] imza merasimi tam nısfı’l-leylide [gece yarısında] icra edilecekti. Fakat nısfı’l-leyli bir buçuk saat geçtiği halde müttefikin murahhasları [delegeleri] gemilerinden inmediler. Bunun üzerine bir mükâleme memuru giderek tehirin sebebini sual etmiştir. Vuku bulan mükâlemede bu tehirin Yunan murahhaslarının almış olduğu vaziyetten mütevellit bulunduğu anlaşılmıştır. Nısfı’l-leylile doğru İngiliz zırhlısında toplanmış olan üç müttefik hükumet generalleri nezdine Mazarakis ve Miralay Sarıyanis giderek imzaya karşı olan vaziyetlerini teşrih [şerh] eylemişlerdir. Yunanlıların ne vaziyet aldığı malumdur. Saat üçte General Harington karaya çıkmış ve birkaç dakika fasıla ile Fransız ve İtalyan generalleri gelmişlerdir. Bunun üzerine celse derhal küşat olunarak uzun bir protokol müsveddeleri kıraat edilmiş ve mutabık bulunduğu için tebyizine [beyaza çekilmesine] emir verilmiştir. İşte bu anda derin bir sükûtu yalnız yazı makinelerinin tıkırtıları ihlal ediyordu. Nebahat Hanım, Safvet Lütfullah beylerle daha iki zat bizim heyet-i murahhassanın protokollerini tebyiz ediyordu. İngiliz, Fransız heyetlerinden müfrez [ayrılmış] diğer beş zat da mukabil tarafın mukavelesini makineye geçiriyordu. Bu iş gecenin beşine kadar devam etti ve saat beşi çeyrek geçe teneffüs edilmek üzere celseye nihayet verildi.

Herkes memnun, mızıkalar çalıyor, hararetli musafahalar [el sıkışmalar, tokalaşmalar], bütün Mudanya ahalisi bu geceyi ayakta ve uykusuz geçirmiş ve müzakerenin olduğu binanın etrafını kesif bir halk tabakası doldurmuştur. General Harington bizzat sokak kapısına kadar inerek bandodan muhtelif havalar talep etmiş ve bütün istediği parçalar çalınınca bunları hayretler içinde dinlemiştir.

Herkes protokol müsveddelerinde mutabık kalındığını haber aldığı zaman artık imzanın merasim meselesinden başka bir şey olmadığını anlamıştı. Bu hal halk kadar bütün murahhasların çehrelerinde de görülüyordu. Bilhassa Franklin Buyyon Bey büyük bir meserret [sevinç] içinde idi. General Harington İsmet Paşa Hazretleriyle adeta kendisini kucaklarcasına mükerrer musafahalarda bulundu. General Şarpi aynı memnuniyeti izhar eyliyordu.  Bu sırada salonlarda fevkalade bir hareket, bir kaynaşma görülüyordu. Bilhassa gazetecilerin faaliyetini görmek insana hakiki bir zevk veriyor, Amerika muhabirlerinin dört yazı makinesi mütemadiyen işliyordu.  Artık kırk sekiz saatlik bütün yorgunluklar bu heyecan ve endişe içerisinde unutulmuş, tebyiz üç saat on üç dakikada kâmilen ikmal edilmişti.

Ben, Yunanlıların Protokolü Kabul Etmedikleri Manasını Çıkarıyorum! Hayır, Yunanlıların Ehemmiyeti Yok!

Şimdi saat yediye yirmi yedi var. (Bütün saatler İstanbul ayarıdır.) Herkes yeşil masanın etrafındaki yerlerinde ahz-ı mevki etmiş bulunuyorlar. Konferans Reisi İsmet Paşa Hazretlerinin önündeki çifte lamba dışardan gelen yeni müteharrik beyazlıklar arasında sarı lemalarla kıpırdıyor. İsmet Paşa’nın karşısında General Harington, İngiliz generalinin sağında General Monbelli, solunda diğerleri sırasıyla ahz-ı mevki etmişlerdi. İlk defa General Harington söz alarak Mazarakis ve Sarıyanis’in tahriri kuyıt itirazına serd ederek imzadan imtina eylediğini söyledi ve bu itiraznameyi okudu. Bunun üzerine İsmet Paşa pek ciddi bir tavır ve hareketle:

  • Bundan, ben Yunan murahhaslarının protokol münderacatını kabul etmedikleri manasını çıkarıyorum, dedi.

Buna General Harington:

  • Hayır! Yunanlıların bu hareketine imtina manası verilemez. Vesait-i muhabereleri karma karışık. Mamafih asıl imzaya salahiyettar murahhaslar General Mazarakis, Miralay Sarıyanis değil, Paris’te bulunan mümessilleridir. Üç güne kadar bütün imzaların hitam bulacağını temin ederim.

Bunun üzerine vapurda bulunan Yunan zabitlerinin konferansça hiçbir ehemmiyeti olmadığı şekli kabul olundu.  

Bütün Kalemler Mukavele Üstünde Gıcırdıyor! Harington da Tanışmayarak Geldik, Dost Olarak Gidiyoruz, Diyor

Saat yediye on yedi var. Bütün eller bir an içinde kalemlere ve hokkalara uzanıyor. İlk kalem gıcırtıları protokolün birinci sahifesine dört generalin imzalarını tespit etti. Protokolün her sahifesi ve sonu ayrı ayrı imzalandı. İmzalanan beş nüshadır. İmza muamelesi tam yediyi bir geçe hitam buldu. General Harington imzayı müteakip sarih, kısa ve yumuşak bir sesle bir nutuk irat eyledi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükumetine, Başkumandan Paşa Hazretlerine, Konferans Reisi İsmet Paşaya, Erkan-ı Harbiye Reisimize ve Erkan-ı Harp umera ve zabitana ayrı ayrı teşekkürde bulundu ve sonra Türkiye halkına ve mümessillerine ve Mudanya şehrine ayrı ayrı teşekkür ederek:

  • Tanışmayarak geldik, dost olarak gidiyoruz ve bu hissi daima muhafaza edeceğiz, dedi.

İsmet Paşa Hazretleri General Harington’ın nutkuna kısa bir cevapla mukabele ederek, bu konferansın sulh-ı umumiye mukaddema olacağı ümidinde bulunduğunu söyledi.

General Harington konferans salonundan çıkarken etrafını alan gazetecilerin kendisine ne kadar muğber [gücenmiş, küskün] olduğunu anladığını gösteren bir tavırla beyan-ı itizar etti [özür diledi]. Bidayette matbuat müntesiplerinin konferansa girmemeleri için teşebbüsatta bulunduğunu itiraf,  fakat burada kendilerinden pek çok muavenetler gördüğünü ilave etti ve her birine ayrı ayrı ve mükerrer surette teşekkürde bulundu. Bu esnada salonlar hınca hınç dolu idi. Bilhassa Mösyö Fraklin Buyyon bir türlü yerinde duramıyor, izhar-ı meserret eyliyordu [sevinç gösteriyordu].

Mudanya’dan İnfikak [ayrılma]; Yunan Şilebi Galya Emniyet Edilmeyerek Muhafaza Altına Alınmış!

Avdet [dönüş]-Generaller aşağı indikleri zaman pek muntazam bir kıtaa-i askeriyemiz resm-i selamı ifa ediyor ve askeri mızıkalar terennümsaz oluyordu [terennüm ediyordu, şarkı söylüyordu]. Yediyi çeyrek geçe herkes vapurlarına çekilmiş bulunuyordu. Tam sekizde, başta İtalyan ve en sonra Yunan gemileri olduğu halde Mudanya tarihi konferansının bütün ecnebi murahhaslarını İstanbul’a doğru götürmeye başladılar. Bir müddet sonra İngiliz torpidolarından biri geriye dönerek Yunan şilebini önüne kattı ve bunu bir Fransız gemisi takip etti. [1]

—***—

Mudanya Zaferi Ve İstanbul’daki Tesirleri

İstanbul, 13 [Ekim 1922] (Muhabir-i mahsusamızın [özel muhabirimizin] telgrafıdır)-Mukavele-i askeriyenin imzası haberi İstanbul’da fevkalade bir meserret [sevinç] uyandırmış ve derhal her taraf donatılmıştır. Öyle ki İstanbul, ilk defa olarak baştanbaşa kırmızı-siyaha boyanmış ve ay-yıldıza kavuşmuş bulunuyordu. Bu sefer Bab-ı Ali de geçen seferki soğukluğunu bırakmış ve bütün devair-i resmiyenin [resmi dairelerin] tezyinini [süslenmesini] emretmiştir. Bundan başka, ikinci garip manzara Rumların da bu bayrama iştirak ederek bayrak çekmeleridir. Ecnebi müessesatı [yabancı kuruluşlar] da kendi bayraklarının yanına Türk sancağını çekmişlerdir. Gece muntazam bir fener alayı tertip edilmiştir.

Bütün gazeteler, sahifelerini Mudanya Konferansı’nın mesut neticelerine hasretmişlerdir [ayırmışlardır]. İstanbul matbuatı bunun Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükumetinin büyük siyasi zaferi olduğunu müttehiden beyan etmekte ve mukaddemat-ı sulhiyeye [barışın başlangıcına] esas demek olan bu mukavelenin, sulh konferansındaki muvaffakiyetlerimizin derecesini bile göstermekte olduğunu söylemektedirler.

Bu zaferi Beyoğlu Yunan matbuatı da saklamamakta ve Türklerin tam bir vatanperver olarak bu neticeleri elde ettiklerini söylemektedirler. Bilhassa (Pronodos) gazetesi şu şayan-ı dikkat cümleleri yazmaktadır:

Türkler ne kadar icray-ı şadmani eyleseler [sevinirlerse sevinsinler], o kadar haklıdırlar, çünkü bugün milli emellerini tamamıyla tahakkuk ettirmişler ve herkesin bir daha yerinden kalkmamak üzere gömdüğünü zannettikleri Türkiye’yi diriltmişlerdir. Türklerin son senelerde gösterdikleri eser-i rüşt her millet için bir numune-i imtisaldir. Bu son senelerde her şeyden istifadeyi bilmişlerdir. Yunanlılar ise ancak Yunanlılığın mahvına çalışmışlar, Türklerin ise yegâne düşüncesi Türklüğün ihyası olmuştur.” [2]  

DİPNOTLAR

[1] Hâkimiyet-i Milliye, 13 Teşrinievvel [Ekim] 1922, No: 633, s. 1, sütun: 1-4

[2] Hâkimiyet-i Milliye, 15 Teşrinievvel [Ekim]1922, No: 634, s. 1, sütun: 1-2

Continue Reading

Türk Tarihi

                 İstanbul’un Fethinin Kutlanması

Published

on

29 Mayıs 2025, bugün İstanbul’un 29 Mayıs 1453’te fethinin 572. yıldönümüdür. Türk-İslam Âlemi’ne kutlu olsun. Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğuna son verip yeni bir çağ açan bir ecdada sahip olmak ayrı bir mutluluk kaynağıdır.

Başta Fatih Sultan Mehmet olmak üzere Türk milleti, vatanı ve devletine hizmet etmiş devlet adamlarımızı, ilgili kurum ve kuruluş mensuplarını rahmet ve minnetle anarım.

Osmanlı’da İstanbul’un Fethi’nin kutlama törenleri, 1910 yılından itibaren yapılmıştır. 1914 yılında çok muhteşem bir kutlama töreni gerçekleştirilmiştir. Ancak İstanbul’un Fethi, günümüzde olduğu gibi Miladi 29 Mayıs’ta değil, Rumi 29 Mayıs’ta kutlanmıştır. Bu durumda törenlerin gerçekleştirildiği tarih Rumi 29 Mayıs günü, Miladi olarak 11 Haziran’a denk gelmektedir. Daha açık bir ifadeyle, İstanbul’un fethi kutlama törenleri, 11 Haziran’da yapılmıştır. [1]

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde fethin yıldönümü kutlama törenlerine, 29 Mayıs 1953 günü İstanbul’un Fethi’nin 500. yıldönümünde, Topkapı surları dışında, Ulubatlı Hasan’ın şehit düştüğü burcun karşısında, Fatih’in otağını kurduğu yerde, Vali ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay’ın konuşmasıyla başlanmıştır.

Törenlerde, Cumhurbaşkanı Celal Bayar yoktur. Bayar, tam da o gün, İzmir’e NATO Karargâhını ziyarete gitmiş ve orada bulunan Türk Birliği’ni denetlemiştir. İstanbul’un Fethi’nin kutlama törenine kısa bir mesaj göndermekle yetinmiştir.

Başbakan Adnan Menderes ise İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in taç giyme törenlerine gitme hazırlığı içinde olduğundan kutlama törenine gelmemiştir. Menderes, törenler bittikten sonra İstanbul’a gelmiş ve buradan Londra’ya hareket etmiştir. [2]

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Cumhurbaşkanı ve Başbakan seviyesinde, böylesine önemli bir kutlama törenine katılmayışının altında ise Türk-Yunan dostluğunun zedelenmemesi görüşünün yattığı ileri sürülebilir/düşünülebilir…

Türk tarihi bir bütündür. Bu bütünlük; “Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla bağlılık” ilkeleri ve anlayışı çerçevesinde yaşanmalı ve yaşatılmalıdır.

Bu anlayışla İstanbul’un Fethi kutlanırken İstanbul’un nasıl fethedildiği, İtilaf devletlerince İstanbul’un 13 Kasım 1918’de fiilen ve 16 Mart 1920’de resmen niçin ve nasıl işgal edildiği [3], İstanbul’un 6 Ekim 1923’de İtilaf devletlerinin işgalinden nasıl kurtulduğu/ikinci defa fethedildiği [4] birlikte/tarihi bütünlük anlayışı ile incelenmeli ve değerlendirilmelidir.

DİPNOTLAR

[1] Tanin gazetesi, 12 Haziran 1914, No: 1995, “Büyük Bir Devr-i Senevi: İstanbul’un Zaptı“, s.1, sütun: 3-5; 13 Haziran 1914, No: 1996, “Büyük Fatih’in Türbesi Huzurunda”,  s.1, sütun: 4-6, s.  2, sütun: 1-3; Vahdettin ENGİN, “İstanbul’da Müstesna Bir Gün”, Popüler Tarih, Sayı: 33 (Mayıs 2003), s. 65-67

[2] Ertan ÜNAL, “1953’te Neler Yaşandı?”, Popüler Tarih, Sayı: 33 (Mayıs 2003), s. 68-73

[3] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/istanbulun-isgali/

[4] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/istanbulun-kurtulusu/

Continue Reading

Türk İstiklâl Mücadelesi

Mareşal Mustafa Fevzi Çakmak’ın 30 Ağustos Zaferine ve İzmir’in Kurtuluşuna Ait Hatıraları

Published

on

Millet Meclisinde muhalifler taarruz halinde yüzde 25 zafer ihtimali göremiyorlardı!

Rahmetli Mareşal Fevzi Çakmak [1], Atatürk’ün derin itimat ve muhabbetini kazanmış büyük bir askerdi. Millî Mücadele boyunca Erkânı Harbiye-i Umumiye Reisliğine [Genelkurmay Başkanlığına] ilâveten Heyeti Vekile Reisliği (Başvekillik/Başbakanlık) de yaptı. Yani ordunun başında bulunduğu kadar memleketinin idarî mesuliyetini alan heyete de başkanlık etti. B. M. Meclisi Reisi Başkumandan Mustafa Kemal’in iyi, vefalı ve bilgili bir yardımcısı oldu. Gazi, Büyük Zafer’in kazanılışında onun rolünü şöyle anlatır:

“…Taarruz, öteden beri Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Paşa Hazretlerinin pek derin ilme ve vukufa ve pek derin feyz ve tecrübeye müsteniden ihzar ettiği plân dâhilinde vuku bulacaktı. Bu plân dâhilinde hazırlık emri verildi…”

Bir Ecnebi, Mareşal Çakmak’ı (Büyük Mehmetçik) diye tavsif etmişti. Bu tavsif, Türk askerinin kahramanlığı ile Mareşal’in şahsiyetini birleştiren güzel bir buluştu. Aşağıda Mareşalle yapılmış bir görüşmeyi okuyacaksınız:

Şimdi, 1947 Eylülünün yedinci [07.09.1947] günündeyim. “Ödemiş” dağlarının (1400) rakımlısına, yeşil bir leylek yuvası gibi sığınmış “Gölcük” köyündeyiz. Yanımda, vaktiyle düşmanın sahicisine ilk silâhı atanlardan Âlim Efe, karşımda ise bize, çocukluğumun imansız günlerinde erişilmez bir rüya sandığım zafer saadetini kazandırmış olan sayılı adamlardan birisi: Mareşal Çakmak var…

Onun, ne dış düşmanların, ne de yılların asil olgun ve içten güzelliğini yıpratmadıkları ak yeleli çehresine bakarak gülümsüyorum:

Sizi düşünüyorum Mareşalim… Sizi, ve nankörler tarafından unutulan zaferinizin, vaktiyle bizi nelerden kurtardığını!..

Mareşal, yaşaran gözlerime, babacan bir gülümseyişle bakıyor:

– İzmirli, Hislerine kapılma… O zafer benim, şunun, bunun değil, bizimdir. Biz onu nasıl olsa kazanacaktık… Zira bu milletin, uzun müddet uşaklarının kölesi olarak yaşamayacağı muhakkaktı… Bizler, istiklâlimize yapılan taarruzun def’ini, olsa olsa biraz hızlandırabilmiş, kolaylaştırabilmiş sayılabiliriz.

Sonra ciddileşerek ilâve ediyor:    

– Fakat ne dersiniz? O sırada siz İzmir’de bizi beklerken, biz Anadolu’da, sade düşmanlarımızla değil, aynı zamanda, en yakın kavga arkadaşlarımızın -hemen hemen düşman silâhları kadar tehlikeli olan- dalâletleriyle de mücadele ediyorduk… Sorduğunuz suale cevap vermek, yani İzmir’e nasıl girdiğimizi anlatmak için, Dokuz Eylüle takaddüm eden günlerin olaylarını da hatırlatmam zarurîdir… Zira İzmir’in, istiklâl kavgamızda, bir bakımdan, başka vilâyetlerimizinkine hiç benzemeyen bir hususiyeti vardır. Faraza, şahsen, bana sorarsanız, ben bu hususiyeti hülâsa edebilmek için derim ki:

Bizim İstiklâl Harbimiz, fiilen İzmir’de başlamış ve fiilen İzmir’de sona ermiştir.

Şimdi sırası geldiği için açıklamaya mecburum ki, biz, hedefi İzmir olacak bir kat’î ve büyük taarruzu tasarlarken, karşımıza düşman ordusundan evvel, Millet Meclisinin pasif diplomatları dikildi.

Onlar, düşmanla anlaşmamıza taraftarlık ediyorlar ve yapmak istediğimiz taarruz teşebbüsünü, bir cinnet sayıyorlardı.

O sırada, Fransızlar bize, İngilizler ise Yunanlılara taraftardılar… Bu sayede bir Fransızlardan, bir miktar silâh almış bulunuyorduk. Ben, bütün cepheyi gezmiş, kumandanlarla, zabitlerle, neferlerle konuşmuş ve ordumuzun durumunu, her bakımdan, yapmak istediğimiz taarruz hareketine alabildiğine elverişli bulmuştum.

Zaten, böyle olmasaydı bile, hakkımızı şmana, kuvvetimizi göstermeden tanıtmamız imkânı yoktu. Yunanlılar, İngilizler tarafından adamakıllı şımartılmışlardı. İstanbul’un gözde halifesi, Mısır Hidivliğinin sefil salâhiyetlerini kabule bile hazırlanmış bir ak namzedi idi. Bu vaziyette, onun tarafından idama mahkûm edilmiş bulunan bizler, mücadele meydanında ciddî bir kuvvet, ciddî bir varlık olduğumuzu göstermeden, İngilizlere sözümüzü nasıl dinletebilirdik?

Böyle düşünmekte Mustafa Kemal’le tamamen mutabık olduğumuz için, ben, ordudaki vazifemden ayrılarak, Erkânı Harbiye Dairesinin odasına kapanmış, yapılacak taarruzun plânlarını hazırlamaya koyulmuştum.

O sırada, bir gün, Ankara’da hükûmet konağının üst katında, fevkalâde bir toplantı yapıldı.

Toplanan Vekiller Heyetine, Rauf Bey riyaset ediyordu. Ve müzakerelerin başlayışından pek az sonra, taarruz aleyhtarlarının itirazları alabildiğine şiddetlendi.

Kimisi, taarruzun bir cinnet olduğunu söylüyor, kimisi, “Ne diye boşu boşuna (!) kan dökelim?” diyor, kimisi ise:

Efendim, yüzde yirmi beş zafer ihtimali olsa, bu taarruza ben de taraftar olurdum, fakat, maalesef, yok!..” diyordu.

Nihayet içlerinden birisi, kalkıp da:

– Efendim, bizim şu kadar katırımız ve şu kadar devemiz olsaydı, bu yapılabilirdi!..” kabilinden bir hezeyan savurunca, dayanamayarak yumruğumu masaya vurdum, ve:

Efendim, dedim, bu taarruzda zafer ihtimali, yüzde yirmi beş değil, yüzde yetmiş beştir. Filvaki, bizim, muarızlarımızın istedikleri miktarda katırımız veya devemiz yok amma, ben Mehmetçiğin mücadele gücünü, dünyanın başka hiçbir mahlûkuyla mukayese edemem… O Mehmetçik, kavgayı sevdiği zaman, deveden çok fazla yol yürüyerek ve deveden çok fazla aç kalarak dövüşür. Hem unutmayın ki, Sakarya kavgamıza, mermilerimizin çoğunu, Mehmetçiğin karısı taşımıştır.

Muarızlarımıza göre, düşmanın tel örgüleri varmış. Bunu söyleyenlere hatırlatırım ki, Mehmetçik sahiden hırsa gelince, yumruklarıyla telleri değil, demirleri paralamıştır!..

Benim bu sözlerim üzerine rahmetli “Kara Vasıf“:

İyi amma efendim, Ankara’yla İzmir arasındaki 800 kilometrelik mesafeyi alırken, askeri neyle besleyeceğiz? demezler mi?

Tahmin buyuracağınız gibi, ona mesafeyi ölçerken, pergeli her halde yanlış tutmuş olduğunu söyledim: Zira belliydi ki, muterizlerimiz, bizim taarruza, Ankara’dan değil, Afyon’dan başlayacağımızı bile hesaplamayacak kadar gaflet içindeydiler.

Mamafih insafla itiraf edeyim ki, kendisine:

– Vasıf Bey… Şimdi harman mevsimidir. Şimdi köylünün elinde, her şey vardır. Onlar, kendi ordularını, fırınlar dolusu ekmekler çıkararak, sürülerle kurbanlar keserek ve çuvallar dolusu üzümler sağlayarak karşılayacaklardır. Bu kavga, başka orduların, başka şartlar içinde yaptıkları kavgalardan hiçbirisine benzemez. Bunun içindir ki, bu kavgada bizim iaşe menzilimiz, tarihin klâsik harplerinde görülen ordularınki gibi gerimizde değil, ilerimizdedir...

Dediğim zaman, Kara Vasıf’ın gözleri yaşarmıştı.

Ve çok şükür, şimdi adını anmak istemediğim o musır muarızımızın hâlâ:

– Bize deve lâzım… Bize katır lâzım!..

Deyip durmasına rağmen, taarruz kararımız Hey’eti Vekile ekseriyetinin tasdikine kavuştu!”.

“Mareşal”:

– Ötesini biliyorsunuz, diyor, çok şükür zafer, tarihlerde okuduğumuz şekilde kazanıldı. Fakat tuhaf değil mi? Afyon’un sukut ettiğine, dürbünleriyle bakmadan inanmayanlar ve bu meyanda bilhassa:

Bize:

– Efendim, bu işe deve lâzım… Bu iş devesiz olmaz!.. diyen zevat:

– Aşkolsun… İyi oldu. Fakat siz yoruldunuz, artık işin ötesini bize rakın… Tek biz biraz dinlenin de, alimallah, biz gidip İzmir’e gireriz!...” demezler mi?

Fakat müsaadenizle, biz henüz lâyıkıyla sağlanmış saymadığımız bu şerefi, onlara emanet edemezdik. Bunun içindir ki, orduyu, Mustafa Kemal’le beraber Afyon’dan İzmir’e kadar adım adım takip ettik…

Şimdi o yılda, bazan buğday, bazan da üzüm çuvalları üzerinde, ikişer saat kestirerek geçirdiğimiz geceleri hatırlıyorum.

Hatta bu saatlerden birisinde, üzerine uzandığı çuvalın deliğinden aldığı bir avuç üzümü ağzına atmadan evvel, koca Mustafa Kemal’in gülerek:

– Paşam, şu hayatın cilvesine bak, aslanlık edelim derken, farelere döndük: çuval deliğinden üzüm, çalıyoruz!..dediğini, o yolculuğumuzun en şirin nüktelerinden biri olarak hatırlarım… Fakat, inanın bana, ömrümde hiçbir başka yatağın rahatı, beni, o üzüm çuvalları üzerinde çekilen muzaffer uyku kadar mesut etmemiştir!..

Bu son cümleleri söylerken, gözleri dolan Mareşal sözlerini şöyle tamamladı:

– Yalnız, bir büyük hatamız oldu… Büyük taarruzdan sonra, Mareşal Penlöveden, “Franclen Buyon”dan ve arkadaşlarından müteşekkil bir Fransız heyeti, bizimle, Anadolu’nun herhangi bir yerinde temasta bulunmak istemişti.

Biz onlara, kendilerini 9 Eylülde “Nif” (Kemal Paşa) de bulacağımızı bildirmiştik. “Nif”e vardığımız zaman, onlardan, Türk ordusunun harekâtını, aramızda geçecek müzakerelerden sonraya bırakmamızı isteyen bir başka tel aldık. Elbette ki, hiç olmazsa zararsız ve diplomatik bir nezaket göstererek, onların bu ricalarını is’af etmek istedik. Fakat hemen o anda İzmir’den gelen bir haber, Türk süvarilerinin, Akdeniz kıyısına varmış bulunduklarını ve Kordon boyunda haklı bir zafer neşvesi içinde at oynattıklarını bildiriyordu. Bu itibarla, belliydi ki, Fransız dostlarımızın teli, elimize geç gelmişti!..” ve tevazuuyla gülümseyerek ilâve etti:

– Bu yüzden, İzmir’e varınca elimizde olmayan sebepler yüzünden, randevumuzdan evvel geldiğimiz için, Fransız dostlarımızdan af istedik!..” [2]

DİP NOTLAR

[1] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/maresal-fevzi-cakmak-1876-1950/

[2] 30 Ağustos Hatıraları, Sel Yayınları, s. 18-24; 30 Ağustos Hatıraları, Cumhuriyet Gazetesi Yayınları, 2014, İstanbul, s. 26-35

Continue Reading

En Çok Okunanlar