Türk Tarihi
Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (2)
Published
4 yıl agoon
By
drkemalkocak
Giriş
Türk tarihinin yakın dönemlerde meydana gelmiş en önemli iki olayı, hiç şüphesiz Birinci Dünya Harbi ile İstiklâl Harbi’dir. Bu iki harp, devlet ve millet hayatımızda köklü ve kalıcı değişikliklere sebep olmakla birlikte Türk milletine çok değerli bir asker ve devlet adamı kazandırmıştır: Gazi Mustafa Kemal Atatürk.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Birinci Dünya Harbi’nin başta Çanakkale olmak üzere hemen her cephesinde askerî sevk ve idaredeki kudretini ispatlamış, Millî Mücadele’de, millet nazarında Türklüğün timsali olmuş ve Cumhuriyet yıllarında devlet adamlığı ile “Atatürk devri” denecek bir zaman dilimine imza atmıştır. Atatürk hakkında bu güne kadar birçok makale, eser ve devrini aydınlatacak pek çok belge yayımlanmıştır.
Ancak bu çalışmaların önemli bir kısmı, çoğunlukla 1923 yılından sonrasına aittir. Oysa Mustafa Kemal Paşa’nın şahsiyetinin hangi millî-destanî olaylar içinde geliştiğini, bu millete ilk defa nasıl tanıtıldığını, hangi şartlarda milletin önüne düştüğünü ve hangi şartlarda ülkeyi düştüğü tehlikeden, milletin desteği ile istiklâle ve istikbâle doğru götürdüğünü bilmek gerekmektedir.
Birinci Dünya Harbi sonunda çeşitli cephelerde gösterdiği emsalsiz başarılarla askerî kabiliyetini ispat etmiş, kendi topluluğunda tanınmış bir kumandan olan Mustafa Kemal Paşa’yı Türk okuyucusuna ilk defa Ruşen Eşref [ÜNAYDIN] [1] tanıtmıştır.
Ruşen Eşref, döneminin tanınmış yazar ve şairleri ile yaptığı mülâkatlarla tanınmıştır. Kahraman askerlerimizin yarattığı bir destan olan Çanakkale muharebelerinin basınımızda yeterince yer almadığını görmüştür. Kendi askerimizin kahramanlıklarını yabancılardan öğrenmeyi gazeteciliğimiz acısından eksiklik olarak değerlendirmiş ve Çanakkale muharebelerini yapan ve kazanan askerlerimizi millete tanıtma ihtiyacını duymuştur. Bu yolla millet, kendisi için hayatlarını hiçe sayan insanları tanımış olacaktır.
Ruşen Eşref, ilk olarak bu muharebelerin her gününe etkili ve kalıcı faaliyetlerle katılan, askerî dehası ile harbin geleceğinde doğrudan rol oynayan Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret etmiştir. Mustafa Kemal Paşa ile mülâkatı (Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat, Şişli, 28 Mart-1334 [1918]), her oturumu on iki saatten az olmamak üzere üç gün sürmüştür. Bu süre içinde genç Paşa, Ruşen Eşref’e Çanakkale muharebelerinin, kendisinin bizzat kumanda ettiği ve şahidi olduğu safhalarını bütün ayrıntıları ile anlatmıştır.

Ruşen Eşref, mülâkat için Mustafa Kemal Paşa’yı Harbiye Nezareti’nin, kendisine ayrılan ve duvarlarında Harbiye Mektebi talebeliği, Hareket Ordusu yürüyüşü, Balkan Harbi günleri ve Trablusgarp muharebesi hatıralarını taşıyan resimlerle süslü dairesinde şöyle anlatır:
“Cumba tavanlarına ve pencere kenarına varıncaya kadar kanepeleri, koltukları bile halılar, seccadeler ve kilimler altında koyulaşmış birçok gölgeli, geniş odada Mustafa Kemal Paşa’nın siması Rembrandtvari bir tablo mevzuunu andırıyordu. Genç bir simada bu kadar engin bir mâna gördüğümü hatırlamıyorum: Işıklarla gölgelerin dalgaları arasında sebat, tevekkül, tevazu, vakar, mülâyemet, huşunet, safvet, zekâ. Bütün bu zıt şeylerin toplandığı sarışın ve gayet sevimli bir yüz.”
Çalışma masasının üzerinde Balzac’ın Colonel Chabert’ini, Maupassant’ın Boule de Suif’ini, Lavedan’ın Servir’ini gören Ruşen Eşref, Paşa’nın yorgunluğunu edebî eserlerle gidermeye çalıştığını düşünmüştür. Esasen o, harp alanlarında paltolar, çizmeler içinde uykusuz geceler geçiren bu genç Türk kumandanının salonlarda pek maharetle vals eden, sohbeti aranan nazik, terbiyeli ve zeki bir insan olduğunu daha önceden duymuştur.
Mustafa Kemal Paşa, Ruşen Eşref’e savaşın muhtelif safhalarını yığın yığın not defterlerinden, raporlardan faydalanarak, çeşitli haritalar üzerinde açıklamalar yaparak anlatmıştır. Ruşen Eşref, bu genç kumandanın anlattığı olaylara bağlı olarak yüzünün aldığı yeni ifadelerden ve sesinin tonundan, yaşanılan harp günlerinin tehlikesini sezmeye çalışmıştır. Ancak Paşa, haritaları sakin sakin karıştırıp anlattıklarına delil olarak gösterdiği raporları, yazara verebileceği notları soğukkanlılıkla seçmiştir. Ruşen Eşref, “memlekete Çanakkale harbinde unutulmaz hizmetler eden muhakemesi süratli, kararları kat’i genç kumandanın yüzünden… Türkiye’nin mukadderatını tayin edecek boğuşmaya doğru gittiğimizi heyecanla” hissetmiştir.
Mustafa Kemal Paşa’nın anlattığı harp sahneleri arasında Ruşen Eşref’in dikkatini en çok çekenler ve üzerinde önemle durdukları, Paşa’nın askerlik dehasını gösterenler ve savaşın cereyan şekli üzerinde etkisi olanlardır. Yazar bunlardan birisini Mustafa Kemal Paşa’nın ağzından şöyle anlatır:
“Ben kuvvetlerimi bırakmışım, efrat on dakika istirahat etsin diye. Düşman da bu tepeye gelmiş. Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın ve düşman benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek fena bir vaziyete duçar olacaktı. O zaman, artık bu, bilmiyorum, bir muhakeme-i mantıkiye midir, yoksa sevk-i tabii ile midir, bilmiyorum; kaçan efrada:
— Düşmandan kaçılmaz, dedim.
— Cephanemiz kalmadı, dediler.
— Cephaneniz yoksa süngünüz var, dedim. Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Aynı zamanda Conkbayırı‘na doğru ilerlemekte olan piyade alayıyla cebel bataryasının yetişebilen efradının “marş marş”la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir zabitini geriye saldım. Bu efrat süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız an bu andır.”
Ruşen Eşref, Mustafa Kemal Paşa ile sadece Çanakkale’de savaşan ve başarı kazanan bir kumandanı konuşturmak için mülâkat yapmamıştır. Muhatabını her yönü ile tanımak ve onu Türk okuyucusuna tanıtmak istemiştir. Sorduğu sorulardan pek çoğu Mustafa Kemal Paşa’nın savaştaki maddî faaliyetleri kadar ruh hâlini de aydınlığa çıkaracak mahiyettedir. Paşa’nın, savaşın bir safhasında, üstün düşman kuvvetlerini siperlerinden söküp atan Türk birliklerinin harekâtını teknik bilgilerle anlatması sırasında, yazarın, bu kuvvetlerimizdeki moral gücü üzerine sorduğu soru, buna güzel bir örnek teşkil etmektedir. Paşa’nın cevabı da hem kendi ve hem de kumanda ettiği askerin ruh yüksekliğini göstermektedir.
“Bu öyle alelâde bir taarruz değil, herkesin muvaffak olmak veya ölmek azmiyle harekete teşne olduğu taarruzdur. Hatta ben, kumandanlara şifahen verdiğim emirlerde şunu ilâve etmişimdir:
– Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeği emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir.”
Ruşen Eşref, bu genç Paşa’da gördüğü “ruh azminin“, “bir gaye uğrunda fedakârlık arzusunun“, ülkenin hızla sürüklendiği tehlikeli günler için kurtuluş ışığı olduğu kanaatine varmıştır.
Mustafa Kemal Paşa, emri altındaki askeri sadece tanımakla kalmıyor, onu harekete getirecek manevi gücü de çok iyi bilmektedir. Arıburnu muharebeleri sırasında verdiği aşağıdaki emir bunun açık ispatıdır:
“Benimle beraber burada muharebe eden bilcümle askerler katiyyen bilmelidir ki, uhdemize tevdi edilen namus vazifesini tamamen ifa etmek için bir adım geri gitmek yoktur. Hâb [uyku, rüya] ve istirahat aramanın, bu istirahatten yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebediyyen mahrum kalmasına sebebiyet verebileceğini cümlenize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın benimle hemfikir olduklarına ve düşmanı tamamen denize dökmedikçe yorgunluk asarı göstermeyeceklerine şüphem yoktur.”
Mustafa Kemal Paşa, yukarıdaki emirle ateş hattına giren askerin durumunu da anlatmaktan geri durmamaktadır. O, kan ve barut kokusu içinde tanıdığı Türk insanının azmine, fedakârlığına hayrandır. Onun taşıdığı yüksek ruha karşı duyduğu hayranlığı Ruşen Eşref’e, aynı zamanda başarılı bir tahkiye [hikâye etme, anlatma] üslubu örneği olan şu ifade ile anlatır:
“Mütekabil siperler arasında mesafemiz sekiz metre… Yani ölüm muhakkak, muhakkak… Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına kâmilen düşüyor. İkincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar şâyân-ı gıpta bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor. Hiç ufak bir fütur bile göstermiyor. Sarsılmak yok. Okumak bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, cennete girmeğe hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şahâdet çekerek yürüyorlar. Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren şâyân-ı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur.”
***
Ruşen Eşref, bu mülâkatla farkında olmadan çok önemli, hatta tarihi bir hizmet ve görevi yerine getirmiştir. Bu görev, Çanakkale muharebelerinin bütün safhalarını bir Türk paşasından dinleyip halka anlatmak değil, Birinci Dünya Harbi sonunda düşülen felâketli günlerden kurtulabilmek için milletin vatan sathında, ayrı ayrı bölgelerde, ayrı ayrı gayelerle başlattığı millî mukavemet hareketlerini bir noktada toplayacak ve Türk’ün iradesi şeklinde düşman karşısına dikecek bir zekâya ihtiyaç duyduğu anda, önceden böyle bir kabiliyeti millete göstermiş ve tanıtmış olmasıdır.
Millî hareketin ne olduğu, amaçlarının nelerden ibaret bulunduğu konuları üzerinde Mustafa Kemal Paşa ile yüz yüze ilk mülâkatı gerçekleştiren yine, onu “Anafartalar kumandanı” olarak Türk okuyucusuna tanıtan Ruşen Eşref olmuştur. [2]
Çanakkale Kara Muharebelerinden Kanlısırt Muharebeleri (6-10 Ağustos 1915), Conkbayırı Muharebeleri (6-10 Ağustos 1915), Birinci Anafartalar Muharebesi (9 Ağustos 1915), Kireçtepe Muharebeleri ( 9-17 Ağustos 1915), İkinci Anafartalar Muharebesi (21 Ağustos 1915), Kayacıkağılı (Bomba Tepe) Muharebeleri (27 Ağustos 1915)ni Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal Paşa’nın dilinden okumak, anlamak, analiz etmek ve değerlendirmek; her Türk evladı için Türk tarihine ve Türk milletine minnet ve şükran borcudur.
***
ANAFARTALAR (2)

Buraya kadar muhaveremizi [konuşmamızı] sakin bir vaziyette dinleyen Yüzbaşı Cevat (Abbas Gürer) Bey, paşanın yaveri, kaim, sertliği hoşa giden bir sesle:
– Bu şarapnel misketlerinden bir tanesi de Paşa’nın göğsünü okşamıştır! dedi.
– Nasıl? dedim.
Paşa tespihi ile oynuyordu. Cevat Bey, parlak çizmelerindeki mahmuzlar şıkırtı yaparak, göğsünün sol tarafındaki nişan kurdeleleri sırası ve ipek kordonu kabara ine şöyle anlatıyordu:
– Bulunduğumuz yer tamamen muhacimlerin [hücumların] arası idi. Paşa da ilerleyen efradımızı seyrederken göğsüne bir şeyin gayet kuvvetle çarptığını duymuştur.
– Evet, sağ tarafta ceketimde bir kurşun yeri gördüm.
Yanımda bulunan zabit (rahmetli Nuri Conker Bey) “efendim, vuruldunuz” dedi. Ben böyle bir söz şuyu bulursa askerimizin kuvvei maneviyesi üzerinde yapacağı tesiri düşündüm.
Elimle zabitin ağzını kapadım.
“Sus” dedim.
Cevat Bey devamla:
– Bir şarapnel misketi göğsünün sağ tarafına tam saatinin bulunduğu cebe isabet etmiştir. Saat parça parça oldu. Fakat o darbe paşanın göğsünde hafif bir leke bırakmaktan başka ileri geçmemiştir, dedi.
– O saat sizin için tarihi bir saattir. Görebilir miyim efendim, dedim.
Paşa:
– O saatin enkazını bu muharebeden sonra Liman Paşa Hazretleri hatıra olarak aldılar. Bana da kendilerinin ailevi asalet armasını havi bulunan saatlerini verdiler.
Cevat Bey saati gösterdi: Omega markalı siyah bir saat: Arkasında bir taç ve “L. Z.” markaları, Paşa’nın kırılan saati de Mektebi Harbiye’den beri sakladığı Omega markalı kuvvetlice bir talebe saati imiş. Cevat Bey Zenith markalı bir bilezik saati de gösterdi ki onu Mustafa Kemal Paşa’ya o kurşun değdiği esnada yanında bulunan genç mülazım [teğmen] vermiş.
Askerinin bu kadar yanında giden, onlara ön ayak olan bir kumandana en zorlu düşmanların bile dayanamayacağına aklım eriyordu.
– Peki, siz bu yaranızla uğraştığınız esnada askerleriniz ne yapıyordu? Hücuma devam ediyor mu idi?
– Tabii. O kahramanlar, başlarında fedakâr zabitleri olduğu halde gayrikabili tevkif savletleriyle ilk düşman hattını bire kadar boğdular. Bundan başka önlerine tesadüf eden, imdada gelen bütün düşman kıtalarını perişan ettiler. Hatta bizim münferit aksamımız boş buldukları istikametlerden denize kadar gitmişlerdir. Bence maksat hâsıl olmuştu. Karşımda bulunan İngilizleri kâmilen imhaya kalkışacak kadar, şeraiti müsait [şartları uygun] tasavvur etmiyordum [görmüyordum]. Onun için verdiğim emirle taarruzu kestim.
Conkbayırı‘nda ve Şahintepe‘de yerleştik kaldık. Bu muharebede düşmana binlerce maktul [ölü], binlerce mecruh [yaralı] verdirdik. Birçok esliha [silahlar] aldık. O cephede bulunan makineli tüfeklerini igtinam ettik [ganimet aldık]. Birçok da esir alındı.
Bu hücumumuz Sir Hamilton’u bazı mübalağalı tasvirlere sevketmiş. Bunu sonra, raporunu okuduğum zaman anladım. (Raporu açıp orada bir sahife arayarak) bakınız, müşarünileyh diyor ki: “Askerlerini biz, mevcut bilcümle toplarımızla topa tutturmuşuz.” Bu doğru değil, tabanca bile attırmadım. Çünkü attırsaydım o zaman baskın tarzında yapmak istediğim hücum muvaffak [başarılı] olamazdı. Zaten onun askerleriyle benim askerlerim değil, bizzat benim ve kumandanlarımın onlarla arasındaki mesafe ancak 15-20 hatve [adım] idi. Bu kadar yakın mesafede düşman hattına topçu endahtına [atışına] imkân olmayacağı erbabınca malûmdur, bahusus [özellikle] gece vakti… Bir de Hamilton iki taburunun boğazlanıp haki helake [yere ölü] serildiğinden bahsediyor.
Bu doğrudur. Fakat bizim 28 Temmuz‘da Conkbayırı‘nda yaptığımız hücumla mağlup ettiğimiz İngiliz kuvveti Arıburnu ve Damakçık Bayırı arasındaki mıntıkada bulunan tekmil kuvvetleridir. Bu meydanı harpte şan ve şeref kazandıklarından bahsettiği General Kayley, bütün erkânı harbiyesiyle beraber maktul düşen [öldürülmüş] General Baldwin, tehikeli surette yaralanan General Koper nerelere kumanda ediyorlardı, yalnız iki tabura mı?
Galip askerin, doğruyu söylemeyen mağlup askere, karşı esirgemediği tezyif [eğlenceli] tebessümü Paşa’da pek vazıhtı [açıktı].
– Maamafih, dedi, Sir Hamilton’un askerimizin hücumunu tasvirdeki maharetini pek takdir ederim. Doğrudur! Onun kullandığı tabirleri istimal ederek [kullanarak] diyebiliriz ki bu muharebede askerlerimiz İngilizler için o gün bir afet oldular. Önlerinde durmaya yeltenenleri haki helake [yere ölü] serdiler. Conkbayırı tepesinin zirvesini tamamen tarayıp temizledikten soma, yine Hamilton’un tabiriyle söylüyorum, kovanından çıkan an sürüleri gibi güç halle yakalanan muhakkak bir ölümden sıyırabilen öteki kollar üzerine saldırdılar, “İngilizler için bu derece nevmidâne [umutsuzca] ve hunrizane [kan dökücü] olan muharebenin tafsilatı asla ve asla sahaifi evrak üzerine konamaz. Türkler birbiri ardınca meydanı kâru zare atıldılar. Ve ismullahı zikrederek hakikaten pek gazanferâne ve şirâne [aslanlar gibi] harbettiler” diyor. Bu hücumlara karşı duran İngiliz efradı, oldukları yerde telef oldular.
Ha, bir şey daha söylemeli. Hamilton askerimizin ma’reke [harp] meydanında yorulmuş oldukları, tükenmiş oldukları zehabında bulunuyor. Aldanmıştır zavallı. Bizim askerimiz hücum için vermiş olduğum emirde olduğu gibi, tayin ettiğim hatta durmalarına dair olan emrimi de aynı itaat ve gayretle tatbik etmekten başka bir şey yapmamışlardır. Bu muharebenin daha fazla tafsilatını yine Hamilton’un raporunda okumak mümkündür.
Onun için biz bu kadarla iktifa edebiliriz [yetinebiliriz]. Yalnız şunu diyeyim ki 29 Temmuz‘da vuku bulmuş olan Conkbayırı Muharebesi, Anafartalar muvaffakiyetinin [başarısının] en şanlı safhasıdır.
Yaver Cevat Bey, bu muharebelerde askerimizin gayet şiddet ve gayretle hareket ettiklerine dair izahat verdi, misaller getirdi. Onlardan biri de şu ki kuvvei maneviyesi yerinde olan, mafevklerinin [üstlerinin] fedakârlığına tamamen inanan askerde mevcut kuvvetli ruhu göstermek itibarıyla mühim buldum. Sıhhiye efradımız bir yerde istirahat ediyorlar ve yemek yiyorlarmış. Tam o esnada bir obüs yakınlarına düşmüş. Askerler bir müddet toz duman arasında kalmışlar. Sonra o sis sıyrılır sıyrılmaz görmüşler ki o askerler arka üstü yatmış kahkaha ile gülüyorlar, kendilerine zararı dokunmamış olan bu obüsle alay ediyorlar.
Paşa dedi ki: 29, 30, 31 Temmuz‘da, 1 ve 2 Ağustos‘ta büyük mikyasta hadisat yoktur. Olanlar da sizi alâkadar etmez.
3 Ağustos muharebesi [Kireçtepe]: Kireçtepe, Anafartalar muharebe cephesinin sağ cenahında pek mühim bir mevzidir. Düşman 2 Ağustos günü akşam saat 6.30 sonrada bir liva kadar kuvvetiyle grubun sağ cenahına taarruz ve Kireçtepe‘nin bazı aksamını zapt etmişti. Fakat aynı gece kıtalarımız tarafından yapılan mukabil [karşı] taarruzla Kireçtepe mevzii istirdat edildi. Düşman 3 Ağustos günü daha faik [üstün] kuvvetlerle tekrar Kireçtepe‘ye taarruz etti. Düşmanın pek ciddi olduğu anlaşılan bu taarruzuna karşı yakından ve bizzat ittihazı tedabir etmek [gerekli tedbirleri almak] üzere mezkûr cephe gerisinde Turşun köyündeki fırka karargâhına gittim. Kireçtepe muharebe meydanında kâfi miktarda kuvvetlerin serian [süratli, hızlı] toplanması lüzumu tezahür etmişti [ortaya çıkmıştı, belirmişti]. Onun için istifadesi mümkün olan cüzütamları celbetmek suretiyle öğleye kadar 12 tabur cem’ine [toplanmasına] muvaffak oldum. Celbolunan kuvvetler mütemadiyen muharebe hattına yürüyorlardı. En nihayet, erkânı harbiyemden icap edenlerle beraber bizzat ben de muharebe hattına yaklaşmak lüzumunu hissettim. Bulunduğum yerden muharebe hattına giden tek bir yol vardı. Bu yol mütemadiyen sahil yakınından geçiyor, düşmanın sahile yaklaşmış olan iki torpidosu tarafından mütemadiyen [durmadan, sürekli] ateş altında bulunduruluyordu. Bu sebeple ileri hareket eden tekmil kıtaatın durmuş olduğunu gördüm. Hayvandan indim, kolun başına ve mecburi tevakkuf olunan noktaya [mecburi durma noktasına] geldim. Filhakika oradan ileri geçmek mevtle [ölümle] kat’i olarak temas etmek demektir. Hâlbuki bugün bu kıtaların ileri geçmesi lazımdı. Evvela ben yalnız olarak koşar adımla geçtim. Arkamdan ve birbirinden fasıla ile erkânı harbiye reisi ve yaverlerim geçtiler. Ondan sonra, tevakkuf eden [toplanmış] kıtaat kumandanlarına “geçeceksiniz” dedim. Parça parça koşmak suretiyle arzu edilen kıtalar geçirildi. Bu muharebenin neticesinde düşman hareketi akim [etkisiz] bırakıldı, evvelkinden daha hâkim bir vaziyet alındı.
Yaver Cevat Bey o gün arkadaşlarına o tehlike içinde hizmet gören bir askeri anlattı: Kimsenin geçemediği ateş içinden kemali itidal ve tevekkülle [bütün dikkati ve inancıyla] yürüyerek ilerdeki arkadaşlarına yiyecek ve kuvvet taşıyan o fedakâr genci Paşa, yaverinin göğsündeki nişanla hemen orada taltif etmiş [ödüllendirmiş].

Paşa dedi ki: 4 Ağustos‘tan 6 Ağustos‘a geçeceğim. Hatta isterseniz 8 Ağustos‘a geçeceğim. O gün, yani 8 Ağustos‘ta sabahtan itibaren düşmanın bir taraftan diğer tarafa asker sevk etmekte ve gemilerden bazı kıtalar çıkarmakta olduğu görülüyordu. Bununla beraber cephede sükûnet vardı. Öğleden evvel Küçük Anafartalar garbında bulunan kıtalar nezdine gittim, tertibatta [düzende] bazı tadilat [değişiklikler] yaptım. Karargâha avdetimde [dönüşümde] vaziyeti daha meşkûk [şüpheli] görüyordum. Onun için, ihtiyatta bulundurduğum fırkalara derhal silah başı etmelerini telefonla emrettim. Bu esnada idi ki gittikçe mütezayit [artan] top sesleriyle beraber düşmanın taarruza geçtiği anlaşıldı. Bu taarruz Küçük Anafarta köyünün sureti umumiyede garbında bulunan fırkalarımıza, Yusufçuk tepesi, İsmailoğlu tepesi ve Azmak ile Kayacıkağılı arasındaki sahaya karşı idi. Taarruz olunan cepheye sevk olunabilecek kuvvetler Turşun köyü şimali garbisindeki 9’uncu fırka ile Sivli köyü civarında bulunan 6’ncı fırka ve 8’inci ve 4’üncü fırkaların ihtiyat kuvvetleri idi. 9’uncu fırka evvela tahrik olundu. 5’inci fırkayı Sülicek ve İsmailoğlu tepesi mıntakalarında takviye etmesini, diğer bir fırkanın Küçük Anafarta üzerine yürümesini, diğer fırkalara, düşmanın topçuları ile taarruz etmekte olduğu istikametleri ateş altına almalarını, hülâsa [özetle] bütün cephede icap eden [gereken] tedbirlerin alınmasını emrettim. Ancak, düşmanın hücum ettiği cepheye gönderdiğim ihtiyat kuvvetleri muvasalat edebilmek [ulaşmak, varmak] için zaman geçecekti. O zamanı kazanmak lazım geliyordu. Elimde bir süvari livası da vardı. Bu süvari kıtasının mevcudiyeti bende şöyle bir hatıra uyandırdı:
Fransızlar Seddülbahir cephesinde piyadelerinin hücum hatları önünde bir süvari kıtasını, yayılmış olduğu halde bizim hatlarımıza saldırtmışlardı. Bu Fransız süvarilerinin ateş karşısında bi-muhaba [korkmadan] ölüme koşmaları hoşuma gitmişti. Bu hareketi cidden şövalyeresk bulmuştum. Piyadenin önünde bir perde yapıyorlar ve ötesi yok işte, ölüme kucak açıyorlar, arkalarındaki piyadeyi korumak için kendilerini feda ediyorlardı. Bu ne tasvir edilecek cesaret ve fedakârlık levhasıdır!
Binaenaleyh derhal bizim süvari alayı kumandanı beyi yanıma çağırdım. İsmailoğlu tepesine taarruz eden düşmanı aynı tarzda bir hareketle tevkif etmesini [durdurmasını] kendisine emrettim. Pek kıymetli bir süvari kumandanı olan bu arkadaşımız bütün cesareti necibesini bu münasebetle izhar etti [gösterdi]. Bana arzu ettiğim zamanı kazandırdı. Düşmanın deniz ve kara topçuları İsmailoğlu tepesi ile Azmak deresinin şimal ve cenubundaki mevzilerimizi şiddetle bombardıman ediyordu. Henüz natamam olan siperlerimiz barınılmaz bir hale geliyordu. Bilhassa, Yusufçuk tepesine birçok düşman bataryaları ateşlerini temerküz ettirmişlerdi [toplamışlardı]. Düşman bütün cephe üzerine piyadesiyle de taarruz ediyordu. Topçularımızın, piyadelerimizin kemali metanetle icra ettikleri ateş sayesinde bütün bu cephelerdeki düşmanın ilk taarruzu telefat ile püskürtüldü. Öğleden soma 4 ile 4.50 raddelerinde tahminen bir fırka kadar düşman kuvvetinin birbirini müteakip (izleyen) birkaç kademe olan Laletepe ‘den ilerlemekte olduğu görüldü. Bu düşman kuvvetleri Mestantepe ve Kayacıkağılı‘na doğru yanaşıncaya kadar pek çok telefat verdi. Ve birçok defa tevakkufa [durmaya] mecbur oldu. Bazı aksamı darma dağınık bir hale geldi. Fakat herhalde ilk taarruzu yapan düşman kıtaatı takviye olundu. Ve ikinci defa olarak tekrar taarruza kalktı. Bu defa da Yusufçuk tepesine karşı vaki olan hücum defedildi [uzaklaştırıldı]. Yalnız bir jandarma bölüğümüzün geriye çekilmesi üzerine orası derhal takviye olunarak bir süngü hücumu ile düşman o noktadan da atıldı. Düşman saat 6 sonraya doğru taarruzunu faik [üstün] kuvvetlerle ve efradı İngiliz asilzadelerinden mürekkep [oluşan] ikinci süvari yaya fırkası ile üçüncü defa olarak tekrar Yusufçuk tepesine girdi. Tarafımızdan birinci hatlar takviye olunarak icra ettiğimiz taarruzla düşmanı o tepeden attık. Hâkimiyet bizde kaldı. Düşmanın Azmak cenubunda yaptığı taarruzlar da püskürtüldü. Bu suretle 8 Ağustos‘ta düşmanın lâakal [en az] biri taze olmak üzere üç fırka ile yaptığı taarruz neticesinde on beş yirmi bin kadar zayiatı oldu.
Düşmanın maksadı bence Kayacıkağılı, İsmailoğlu ve Yusufçuk tepelerini zapt ederek cephemizi yarmaktı. Ve bu hat dâhilinde şarka ilerleyecekti. Filhakika pek büyük azim ve inat ile müteaddit [çeşitli] taarruzlar yaptı. Kıtalarımızın ve başlarında bulunan kumandanlarla zabitlerimizin metanetleri, fedakârlıkları sayesinde düşmanın hücumları göğüs göğüse, süngü süngüye karşılanarak imha edildi. Neticei muvaffakiyet de bizde kaldı.
Paşa, General Hamilton’un raporunda, aynı güne tesadüf eden vakayii hikâye eden sahifeleri yüksek sesle okudu ve bana dedi ki:
– Görüyor musunuz, işte o da bu mağlubiyeti kabul ediyor. Yalnız tasavvur etmediği müşkülatı bu mağlubiyete sebep gösteriyor. Hâlbuki benim ve kıtalarımın içinde bulunduğumuz müşkülat, muhakkak ki onlarınkinden daha az değildi. Ve kendi ifadesine nazaran “üç fırkadan da fazla olduğu anlaşılan ve bahusus [özellikle] damarlarında bir damla İngiliz kanı cevalan eden [dolaşan] her bir ferdi iftiharından lerzedar eyleyecek [titreyecek] derecede ulvi bir manzara” arz ettiğini söylediği İngiliz asilzadeler fırkasını mağlup etmek için benim kullandığım kuvvetlerin miktarını Hamilton tarihi harpte okuyacağı zaman Türk askerlerini, Türk zabit ve kumandanlarını herhalde bu İngiliz fırkasının ulviyetinden daha âli [yüce] bulacaktır. Bundan eminim. Sir Hamilton mezkûr fırka efradı için diyor ki: “Bu derece güzide efrada zamanı hazır muharebatımda pek ender tesadüf olunur.” Bunu böyle kabul edersek o halde bizim 34’üncü ve 64’üncü alaylarımızın -ki onları mağlup etmiştir- efradına dünyanın hiçbir ordusunda tesadüf etmek ihtimali olmadığı itiraf olunmalıdır. Yalnız Sir Hamilton’u parlak gayesine muvaffak olmaktan men’ettikleri için İngiliz kumandanının “Türkler ikinci yaya süvari fırkasının, kendilerinin gırtlaklarına yapışıp bir haddi tedip yemekten kendilerini kurtardıkları için pek talihli imişler” sözünü pek bayağı bulurum. Ve buna mukabil şu cümleyi kullanmaya kendimi mezun addederim. İngiltere’nin baisi iftiharı olan ikinci Mavend yaya süvari fırkası efradının temiz kanlı ve mert Türk kahramanları karşısında dayanamadıkları bence bizim için daha şayanı iftihardır. Hakikaten Türkler takati beşerin fevkinde [insan gücünün üstünde] bir kudret göstermişlerdi.
Şimdi gelelim 13 Ağustos muharebesine. Anlıyorsunuz ki sekizden on dörde kadar olan günlerin hadisatından bahse lüzum görmüyorum.

14 Ağustos Kayacıkağılı muharebesi: O gün düşman kesif topçu ateşiyle Kayacıkağılı cephesinde bulunan fırkamızı ateş altına alarak oradaki siperlerimizi dövmeye başlamış. Bu ateş öğleden sonra saat dörtte büsbütün kesbi şiddet etmiş. Buna gemi topçuları da iştirak etmekte imiş. Mustafa Kemal Bey, düşmanın o cepheye bir taarruz hazırlamakta olduğuna kat’i bir surette hükmetmiş. Oradaki fırka kumandanına, böyle bir taarruza mukabele [karşılık] maksadıyla hazırlanması için icap eden emri vermiş. Aynı zamanda mümkün olan tekmil [bütün] topçularına da o istikamette ateş açtırmış. İhtiyat fırkalarından birine de hazırlık emri verilmişti. Filhakika düşman mezkûr cepheye taarruz etmiş.
Mustafa Kemal Bey, oradaki fırka kumandanından vazıh [açık] haber alamadığı için, kendisine telefonla şu emri veriyor:
“İlerideki kuvvetleri kullanacak kimsenin orada bulunmadığını anlayarak müteessir oluyorum. Her halde birinci hatlar teksif edilmeli [yoğunlaştırılmalı]. Düşmanın hücumu halinde derakap [hemen] süngü ile karşılanacak surette ihtiyat taburları birinci hatta takrip edilmeli [yaklaştırılmalı]. Bunun böyle yapıldığından ben emin olmalıyım. Rica ederim icraatınızı hemen bildiriniz.”
Aynı zamanda demin bahsettiği ihtiyat fırkasını da o cepheye hareket ettirmiş. Erkânı harbiyesinden Pertev Bey’i de haber zabiti olarak oraya göndermiş. Almakta olduğu haberler natamammış [tamam değilmiş]. Bununla beraber düşmanın siperlerimize girmiş olduğuna kanaat getirmiş.
“Fırka kumandanının verdiği haberlerle vaziyet tenevvür etmiyordu [aydınlanmıyordu]. O kadar ki bu fırka kumandanına muğber [gücenmiş] oluyordum. Saat 6.15 sonrada da kendisine bu emri verdim” dedi.
– Mümkünse lütfen okur musunuz?
– Ben şu habere intizar ediyorum: Siperlerimize giren düşman mahvedilmiş, düşman siperlerine askerlerimiz girmiştir. Bundan başka hiçbir haber bence haizi ehemmiyet değildir.” İşte bu emri verdim.
– Netice ne oldu efendim?
– Bu emirden sonra gelen raporlarda da vuzuh [açıklık] yoktu. Bunlarda, hareketin iyice hava karardıktan sonraya talikine müsaade etmem talebinde bulunuyordu. Bunun üzerine yeni bir emrimde dedim ki: “Düşmanın tardı için gecenin hululünü [gelişini] bekleyerek bir an bile kaybetmek kat’iyyen caiz değildir. Düşman da karanlıktan bilistifade [faydalanarak] fazla takviye kıtaları alır. Faalâne hareket ederek düşmanı hemen tardetmeniz matluptur. Gönderdiğim takviye kıtaatı ile irtibat peyda ediniz [bağlantı kurunuz]. Onları cephe gerisine yaklaştırınız ve bana bildiriniz.”
Bu fırka cephesinde o gün ve bütün gece sabaha kadar müteaddit defalar kanlı boğuşmalar olmuş. Neticede düşman maksadını elde etmekten mahrum kalmış. Bundan başka bizim için pek parlak bir muvaffakiyet denecek derecede de fazla zayiata uğramış.
14/15 gece yansından sonra düşman Mestan tepeden Yusufçuk tepesine taarruza teşebbüs etmişse de piyade ateşlerimizle bu da bertaraf edilmiş.
Paşa dedi ki:
– İşte bu Kayacıkağılı muharebesinden sonra nihayete kadar artık ciddi hiçbir muharebe vuku bulmamıştır. Bu uzun müddet zarfında gerek biz gerekse düşman tahkimat ve tertibatla iştigal ettik. Bütün tafsil ettiğimiz [ayrıntılarını belirttiğimiz] bu muharebelerde düşman pek büyük zayiata duçar olduğu ve bizim tahtı hâkimiyetimizde kalmaktan kurtulmadığı için bütün ümitleri kırıldı. Ben 27 Teşrinisani‘de [Kasım’da] rahatsızlandım.
– Demek her gün sarsıp emellerinden uzaklaştırdığınız düşmanınızın kaçtığını görmediniz.
– Hayır! Fevzi Paşa Hazretlerini (Mareşal Fevzi Çakmak) yerime tevkil ettim. İstanbul’a geldim.
– Firar haberini nerden aldınız efendim?
– Zannederim on gün sonra, İngilizlerle Fransızların topraklarımızdan kaçtığını İstanbul’da işittik. Bilahare erkânı harbiye reisimin buna dair verdiği rapora istinaden [dayanarak] İngilizlerin bu hareketini izah için, başka kelime aramaya lüzum görmüyorum. Bu tabirin bütün vüs’ati [geniş] manasıyla kaçtılar, kaçtılar diyeceğim. Bu, kendilerince muvaffakiyetli bir kaçıştır, dedi.
Ve gülümsedi.
Bu kadar zaman bana şu hülâsaları vermek için yorulan kıymettar zata teşekkürler ettim. Ve askerlik hayatına İstanbul’dan Yafa’ya sürülmekle başlayan, Hareket Ordusu gibi, Trablusgarp ve Balkan muharebeleri gibi memleketin en tehlikeli zamanlarında can verircesine vazife başına atılan bu kahramanın elini sıktım. İçimde ona karşı derin bir hürmet, bir İstanbul çocuğu ruhu ile derin bir şükran olduğu halde yanından ayrıldım.
Şişli, 28 Mart – Sene 1334 (1918) [3]
DİPNOTLAR
[1] https://www.biyografya.com/biyografi/13092
https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/rusen-esref-unaydin-1892-1959/
[2] Necat BİRİNCİ, Ruşen Eşref ÜNAYDIN, Türk Büyükleri Dizisi: 95, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 934, Ankara 1988, s. 17-24
[3] Ruşen Eşref ÜNAYDIN, Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat, Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş., İstanbul 1999, s. 65-87
Murat KARATAŞ, “Haritalarla Çanakkale Savaşları”, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Yakınçağ ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Bilim Dalı Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi (Danışman: Prof. Dr. Zerrin GÜNAL), Çanakkale 2006, s. 92-161 (Metinde kullanılan haritalar buradan alınmıştır)
You may like

ASIM GÜNDÜZ’ÜN HATIRALARIM’DA BÜYÜK TAARRUZ VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ

5 Ağustos 1921 Tarihli Başkumandanlık Kanunu

TBMM GİZLİ CELSESİNE (2 AĞUSTOS 1921) GÖRE SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ ÖNCESİNDE TÜRK ORDUSUNUN DURUMU

Amasya Tamimi[Genelgesi]’nin Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in Kuruluşundaki Rolü

Milli Mücadele Hukukunun Direniş Bildirisi: TBMM’nin İslâm Âlemi’ne Beyannamesi (9 Mayıs 1920)

Meşruiyet Kavşağında Milli Devletin Doğuşu: Heyet-i Temsiliye’nin 21 Nisan 1920 Tarihli Tamimi [Genelgesi]
Türkler ve Zaferleri
NUTUK’TA BÜYÜK TAARRUZ VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ
Published
2 hafta agoon
Ağustos 30, 2026By
drkemalkocak
Özet
Gazi Mustafa Kemal’in 15–20 Ekim 1927 tarihleri arasında Cumhuriyet Halk Fırkası’nın II. Büyük Kurultayı’nda okuduğu Nutuk, Millî Mücadele’nin askerî, siyasî ve toplumsal safhalarını yalnızca kronolojik biçimde aktaran bir eser değildir. Aynı zamanda Millî Mücadele’nin nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin güçlü bir tarihsel yorum ve kurucu hafıza metnidir. Büyük Taarruz ve 30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi, bu anlatının en önemli kırılma noktalarından biridir.
Bu makalede Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Nutuk merkezli olarak; içerik ve vaka analizi, askerî-stratejik boyut, siyasal meşruiyet, tarihsel coğrafya, sosyoloji, kavramlar, semboller, kişiler ve kurumlar, temsil ettikleri değerler, toplumdaki yansımalar ve tepkiler bakımından incelenmektedir. Eleştirel tarih yöntemiyle Nutuk’un olayları aktarmaktan öte onları belirli bir siyasal ve tarihsel anlam çerçevesine yerleştirdiği gösterilmektedir.
Anahtar Kelimeler: Mustafa Kemal, Nutuk, Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Dumlupınar, Kocatepe, Millî Mücadele, millî egemenlik, tarihsel coğrafya, tarihsel sosyoloji, eleştirel tarih.
GİRİŞ
26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da gerçekleşen Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve ardından gelen takip harekâtı, Türk Millî Mücadelesi’nin askerî sonucunu belirleyen olaylar zinciridir. Büyük Taarruz’un sonunda Yunan ordusunun Anadolu’daki askerî varlığı çökmüş; 9 Eylül’de İzmir’in, 10 Eylül’de Bursa’nın kurtarılmasıyla savaşın askerî dengesi kesin biçimde Türk tarafına geçmiştir. Harekât 26 Ağustos’ta başlayıp 30 Ağustos’ta zaferle sonuçlanmış ve 1 Eylül’deki “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emriyle takip harekâtı sürdürülmüştür.
Ancak Nutuk açısından mesele bundan daha geniştir.
Mustafa Kemal, Büyük Taarruz’u sadece bir ordunun diğerini yenmesi şeklinde değerlendirmez. Zaferi, Türk milletinin hürriyet ve istiklâl iradesinin tarihsel sonucu olarak anlamlandırır. Nitekim Nutuk‘ta Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi ve sonrasındaki harekâtı “Türk milletinin hürriyet ve istiklâl fikrinin” ölümsüz abidesi olarak tanımlamaktadır. Bu ifade, savaşın askerî sonucunu siyasal ve toplumsal bir anlam alanına taşımaktadır.
Dolayısıyla temel problem şudur: Nutuk’ta Büyük Taarruz yalnızca nasıl anlatılmıştır değil, neden böyle anlatılmıştır?
Bu soru bizi askerî tarihten siyasal tarihe, oradan tarihsel sosyolojiye ve hafıza tarihine götürmektedir.
1. NUTUK’UN TARİHSEL VE ANLATISAL KONUMU
1. Nutuk: Hatırat mı, tarih anlatısı mı?
Nutuk, klasik anlamda tarafsız ve dışarıdan yazılmış bir tarih araştırması değildir. Metnin yazarı olayların başlıca aktörü, karar vericisi ve siyasal lideridir.
Bu sebeple Nutuk üç farklı niteliği aynı anda taşımaktadır:

- Tanıklık metni,
- Siyasal savunma ve hesaplaşma metni,
- Kurucu tarih anlatısı.
Bu özellik Büyük Taarruz’un anlatımında özellikle belirgindir.
Mustafa Kemal, Büyük Taarruz’u anlatırken yalnızca “26 Ağustos’ta saldırı başladı, 30 Ağustos’ta Yunan ordusu yenildi” demekle yetinmemektedir. Harekâtın hazırlanmasını, gizliliğini, askerî kararların oluşumunu, komuta ilişkilerini ve savaşın sonucunu bir bütün içinde değerlendirmektedir.
Dolayısıyla Nutuk‘ta Büyük Taarruz, önceden hazırlanmış tarihsel bir zorunluluk zincirinin sonucu olarak sunulmaktadır.
Bu anlatı içerisinde: Samsun → Amasya → Erzurum → Sivas → Ankara → Sakarya → Büyük Taarruz → İzmir → Mudanya → Lozan → Cumhuriyet şeklinde ilerleyen bir tarihsel süreklilik kurulmaktadır.
Böylece askerî zafer, daha önce başlayan siyasî ve toplumsal mücadelenin nihai sonucu haline getirilir.
2. BÜYÜK TAARRUZ’UN NUTUK’TAKİ İÇERİĞİ
1. Sakarya’dan Büyük Taarruz’a
Büyük Taarruz, Nutuk‘ta Sakarya Zaferi’nin devamı bir olay olarak ele alınmaktadır. Sakarya’dan sonra temel mesele artık savunmanın sürdürülmesi değil, uygun zamanda stratejik karşı taarruza geçilmesidir.
Mustafa Kemal açısından bunun için üç temel unsurun hazırlanması gerekmektedir: ordu, meclis, millet.
Nitekim Sakarya’dan sonra yaklaşık bir yıl süren hazırlık döneminde millet, Meclis ve ordunun savaşa hazırlanmasının esas alınmıştır.
Burada dikkat çekici olan husus, Büyük Taarruz’un bir “ani saldırı” değil, uzun süreli bir hazırlık, örgütlenme, lojistik ve strateji sürecinin sonucu olmasıdır.

3. VAKA ANALİZİ: BÜYÜK TAARRUZ
1. Vakanın temel unsurları
| Unsur | Açıklama |
| Zaman | 26 Ağustos–9 Eylül 1922 |
| Kritik tarih | 30 Ağustos 1922 |
| Ana saha | Afyonkarahisar–Dumlupınar–Uşak hattı |
| Türk tarafı | TBMM Orduları |
| Başkomutan | Mustafa Kemal Paşa |
| Genelkurmay Başkanı | Fevzi Paşa |
| Batı Cephesi Komutanı | İsmet Paşa |
| 1. Ordu Komutanı | Nureddin Paşa |
| Karşı taraf | Yunan Küçük Asya Ordusu |
| Yunan komuta heyeti | Georgios Hacıanestis; Trikopis ve Diyenis |
| Stratejik amaç | Yunan ordusunun imhası ve Anadolu’nun kurtarılması |
| Sonuç | Yunan ordusunun Anadolu’daki askerî varlığının çöküşü |
26 Ağustos sabahı taarruz Kocatepe’den sevk ve idare edilmiştir. Türk kuvvetleri kısa sürede Afyonkarahisar çevresindeki Yunan savunmasını yarmıştır.
Burada önemli nokta, Türk stratejisinin yalnızca arazi kazanmayı değil, Yunan ordusunun ana kuvvetlerini kuşatıp imha etmeyi amaçlamasıdır.
4. TARİHSEL COĞRAFYA: KOCATEPE’DEN DUMLUPINAR’A
Büyük Taarruz’u anlamanın en önemli yollarından biri mekânı tarihsel bir aktör olarak ele almaktır.
1. Kocatepe
Kocatepe yalnızca bir yükselti değildir. Nutuk bağlamında Kocatepe: komuta merkezi, gözlem noktası, stratejik karar mekânı, askerî iradenin görünürleştiği alan haline gelmiştir.
Mustafa Kemal, Fevzi, İsmet ve diğer komutanların burada bulunması mekânı sembolik olarak da güçlendirmiştir.
Bugün Kocatepe’nin Millî Mücadele hafızasında bu kadar güçlü yer edinmesinin sebebi budur.
2. Afyonkarahisar
Afyonkarahisar coğrafi bakımdan Anadolu’nun batıya açılan önemli geçiş alanlarından biridir.
Buradaki Yunan savunmasının yarılması: savunma hattının kırılması → stratejik derinliğin kaybedilmesi → Yunan ordusunun manevra alanının daralması sonucunu doğurmuştur.
Bu sebeple Afyon, yalnızca bir şehir değil, stratejik kapı niteliğindedir.
3. Dumlupınar
Dumlupınar, Büyük Taarruz’un askerî sonucunun belirleyici mekânıdır.
30 Ağustos’ta Yunan kuvvetlerinin büyük bölümünün kuşatılması ve imha edilmesiyle savaşın sonucu kesinleşmiştir.
Dumlupınar’ın sembolik anlamı ise daha sonra genişlemiştir.
Dumlupınar: İşgal altındaki Anadolu’nun askerî olarak geri alınmasının simgesine dönüşmüştür.
Bu sebeple coğrafya burada hafızaya dönüşmektedir.
5. BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ’NİN AYIRT EDİCİ ÖZELLİĞİ
30 Ağustos muharebesinin Büyük Taarruz içindeki konumu özellikle önemlidir.
Büyük Taarruz bir harekât bütünü, 30 Ağustos ise bu harekâtın kesin sonuç aşamasıdır.
Başka bir ifadeyle: 26 Ağustos → yarma, 27–29 Ağustos → kuşatma ve takip, 30 Ağustos → imha, 31 Ağustos–9 Eylül → stratejik takip ve tasfiye şeklinde bir gelişme söz konusudur.
30 Ağustos muharebesinin “Başkumandan Muharebesi” şeklinde adlandırılması da Mustafa Kemal’in savaşı bizzat sevk ve gözetimiyle ilişkilendirilmiştir. Mustafa Kemal de Nutuk‘ta “Başkumandan Muharebesi” ifadesini kullanmaktadır.
Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü savaşın adı da tarihsel hafızanın inşasının bir parçasıdır.

6. “BAŞKOMUTAN” KAVRAMI
Nutuk‘ta “Başkomutan” yalnızca askerî bir rütbe değildir.
Kavram üç ayrı anlam taşır:
1. Askerî anlam
Ordunun en üst sevk ve idare makamıdır.
2. Siyasal anlam
TBMM’nin verdiği olağanüstü yetkiler çerçevesinde millî iradenin savaş alanındaki temsilidir.
3. Sembolik anlam
Milletin bağımsızlık iradesinin askerî karar mekanizmasındaki somutlaşmasıdır.
Bu sebeple Mustafa Kemal’in Başkomutanlığı, Nutuk anlatısında kişisel iktidar arayışı olarak değil, TBMM egemenliğiyle bağlantılı bir görev ve sorumluluk olarak sunulmaktadır.

7. “ORDULAR, İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ’DİR. İLERİ!”
1 Eylül 1922 tarihli emir, Büyük Taarruz’un en güçlü sembollerinden biridir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları,
Afyonkarahisar, Dumlupınar Büyük Meydan Muharebesinde zalim ve mağrur bir ordunun anasır-ı asliyesini [asli unsurlarını] inanılmayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. Büyük ve necip [asil] milletimizin fedakârlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz. Sahibimiz olan büyük Türk milleti istikbalinden [geleceğinden] emin olmaya haklıdır. Muharebe meydanlarındaki maharet ve fedakârlıklarınızı yakından müşahede [görüyor] ve takip ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdiratına delalet etmek [aracı olmak] vazifemi mütevelliyen [ara vermeden] ve mütemadiyen [durmadan] ifa edeceğim [yerine getireceğim]. Başkumandanlığa teklifatta [tekliflerde] bulunulmasını cephe kumandanlığına emrettim. Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini nazar-ı dikkate alarak ilerlemesini ve herkesin kuvay-ı akliyesini [akli kuvvetlerini] menabi-i celadet ve hamiyetini [kahramanlık ve hamiyet kaynaklarını] müsabaka ile izale-i [sarf etmeye] devam eylemesini talep ederim. Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir; ileri!
1-9-[13]38[1922] Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi
Başkumandan
Mustafa Kemal
Bu emir üç kavramı birleştirmektedir: ordu + hedef + ilerleme.
“Akdeniz” burada yalnızca coğrafi bir yön değildir. Aynı zamanda: İzmir, Ege, işgalin sona erdirilmesi, denize ulaşma, Anadolu’nun askerî olarak kurtarılması anlamlarını taşımaktadır.
Dolayısıyla “Akdeniz” kelimesi Nutuk ve Millî Mücadele hafızasında özgürlüğe ulaşmanın coğrafi sembolü haline gelir.
8. “ORDU-MİLLET” İLİŞKİSİ
Büyük Taarruz yalnızca askerî personelin gerçekleştirdiği bir savaş değildir. Arka planda: Tekâlif-i Milliye, ulaşım, iaşe, mühimmat, hayvan ve taşıt temini, kadınların ve köylülerin katkısı, demiryolu ve kara ulaşımı, sağlık hizmetleri, mali kaynaklar bulunmaktadır.
Bu sebeple Büyük Taarruz’u sadece “ordu tarihi” çerçevesinde açıklamak yetersizdir. Askerî zaferin toplumsal altyapısı seferber edilmiş bir toplumdur.
Millî güç unsurları üzerine yapılan değerlendirmelerde Tekâlif-i Milliye’nin orduya maddi gövde, millî ruhun ise zihinsel ve moral üstünlüğü sağladığı vurgulanmaktadır.

9. TARİHSEL SOSYOLOJİ AÇISINDAN BÜYÜK TAARRUZ
Büyük Taarruz’un sosyolojik açıdan üç temel dönüşüm meydana getirdiği söylenebilir.
1. “Tebaadan yurttaşa”
Osmanlı siyasal düzeninde padişah merkezli siyasal aidiyet önemliyken Millî Mücadele sırasında siyasal özne giderek millet kavramı etrafında yeniden tanımlanmıştır.
2. “Ordu”dan “millet ordusu”na
TBMM Ordusu’nun meşruiyeti, Nutuk‘ta milletin egemenliğiyle ilişkilendirilmiştir.
3. “İşgal edilmiş ülke”den “egemen devlet”e
Büyük Taarruz’un nihai sosyolojik anlamı, askerî işgalin sona erdirilmesiyle siyasal egemenliğin kurulmasıdır.
Bu bakımdan savaş: askerî → siyasal → toplumsal → hukuksal bir dönüşüm zincirinin parçasıdır.
10. KİŞİLER VE TEMSİL ETTİKLERİ DEĞERLER
Mustafa Kemal Paşa
Nutuk‘ta: stratejik akıl, kararlılık, risk alma, siyasal liderlik, askerî komuta, millî egemenlik kavramlarının merkezinde yer almaktadır.
Ancak eleştirel tarih açısından burada önemli bir ayrım yapılmalıdır: Mustafa Kemal’in merkezî rolünü kabul etmek ile bütün başarıyı yalnızca tek kişiye indirgemek aynı şey değildir.
Zaferin gerçekleşmesinde: Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Nureddin Paşa, kolordu ve tümen komutanları, subaylar, erler, TBMM, lojistik örgütlenme, halk birlikte rol oynamıştır.
Bu gerçekliği Mustafa Kemal Nutuk’ta, “Her safhasıyla düşünülmüş, ihzar, idare ve zaferle intaç edilmiş olan bu harekât, Türk ordusunun, Türk zabitan ve kumandan heyetinin, yüksek kudret ve kahramanlığını tarihte bir daha tespit eden muazzam bir eserdir.
Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklal fikrinin layemut abidesidir. Bu eseri vücuda getiren bir milletin evladı, bir ordunun Başkumandanı olduğumdan, ilelebet mesut ve bahtiyarım.” ifadesiyle tebcil ve teyit etmiştir.
Fevzi Paşa
Fevzi Paşa, özellikle: Genelkurmay, stratejik planlama, askerî koordinasyon, harekâtın genel sevk ve idaresi açısından önemlidir. Dolayısıyla temsil ettiği değer kurumsal askerî akıldır.
İsmet Paşa
İsmet Paşa: Batı Cephesi’nin sevk ve idaresi, ordu-komuta ilişkileri, Büyük Taarruz’un icrası, askerî disiplin açısından öne çıkmaktadır. Konumu, kişisel liderlikten ziyade profesyonel komuta kademesinin kurumsallaşmasını temsil etmektedir.
Nureddin Paşa
1.Ordu’nun komutanı olarak Büyük Taarruz’un kritik askerî safhalarında görev yapmıştır. Konumu, Başkomutanlık ile cephe komutanlıkları arasındaki hiyerarşik komuta zincirini göstermektedir.
11. YUNAN KOMUTA HEYETİ VE KARŞI TARAFIN TEMSİLİ
Nutuk‘ta Yunan ordusunun yenilgisi sadece askerî başarısızlık değildir.
Yunan işgali, Türk millî anlatısında: Anadolu’nun işgali, bağımsızlığın tehdit edilmesi, Megali İdea, dış destekli işgal bağlamında değerlendirimektedir.
Yunan komutanlarından Trikopis ve Diyenis’in esir düşmesi ise zaferin sembolik boyutunu güçlendirmektedir.
Karşı tarafın komuta heyetinin esir alınması, işgalci ordunun komuta kapasitesinin çöküşünü temsil etmektedir.
12. KAVRAMLARIN SEMBOLİK HARİTASI
| Kavram | Nutuk’taki temel anlam |
| Millet | Egemenliğin temel kaynağı |
| İstiklâl | Mücadelenin nihai amacı |
| Hürriyet | Zaferin ahlâkî ve siyasî gerekçesi |
| Ordu | Millî iradenin silahlı gücü |
| Başkomutan | Millî iradenin askerî sevk ve idaresi |
| Meclis | Siyasal meşruiyet |
| Taarruz | Savunmadan kurtuluşa geçiş |
| Kocatepe | Karar ve komuta |
| Dumlupınar | Kesin askerî sonuç |
| Akdeniz | Kurtuluşun coğrafi hedefi |
| İzmir | İşgalin sona ermesinin sembolü |
| Zafer | Askerî başarıdan daha geniş millî egemenlik |
| Cumhuriyet | Zaferin siyasal kurumsallaşması |
13. NUTUK’TA BÜYÜK TAARRUZ’UN RETORİĞİ
Mustafa Kemal’in Büyük Taarruz anlatımında üç retorik katman bulunmaktadır.
Birinci katman: Askerî başarı
Planlama, hazırlık, komuta ve savaş.
İkinci katman: Millî başarı
Zaferin sahibi yalnızca ordu değil “Türk milleti”dir.
Üçüncü katman: Tarihsel başarı
Zafer, yeni Türk devletinin kuruluşunda bir dönüm noktasıdır.
Bu sebep Mustafa Kemal’in şu değerlendirmesi metnin özünü ortaya koymaktadır: “Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklâl fikrinin lâyemut âbidesidir.”
Burada “eser” kelimesi önemlidir. Savaş, tesadüfi bir askerî başarı değil düşünülmüş + hazırlanmış + yönetilmiş + sonuçlandırılmış bir tarihsel “eser” olarak tanımlanmaktadır.
Bu anlayış, Mustafa Kemal’in savaş felsefesindeki planlama ve irade vurgusuyla da uyumluluk göstermektedir. Meydan savaşını yalnızca iki ordunun çarpışması olarak değil, milletlerin maddî ve manevî güçlerinin sınandığı alan olarak değerlendirmektedir.
14. ELEŞTİREL TARİH YÖNTEMİYLE NUTUK’UN OKUNMASI
Burada temel metodolojik problem şudur: Nutuk tarihsel gerçekliğin kendisi değil, tarihsel gerçekliğin Mustafa Kemal tarafından 1927’de yeniden kurulmuş anlatımıdır.
Bu ayrım son derece önemlidir. 1922’de yaşanan olay ile 1927’de anlatılan olay aynı şey değildir. Arada beş yıllık bir zaman vardır.
Bu beş yıl içinde: saltanat kaldırılmış, Cumhuriyet kurulmuş, yeni siyasal kurumlar ortaya çıkmış, siyasal muhalefetlerle çatışmalar yaşanmış, eski lider kadrolarıyla ayrışmalar oluşmuş, yeni devletin meşruiyet anlatısı şekillenmiştir.
Dolayısıyla Nutuk, 1922’nin olaylarını 1927’nin siyasal tecrübesi üzerinden anlatmaktadır.
Bu sebeple eleştirel tarih yöntemi üç farklı soruyu birlikte sormalıdır:
1. Ne oldu?
Arşiv belgeleri, harp raporları, TBMM zabıtları, günlükler ve hatıratla araştırılmalıdır.
2. Mustafa Kemal ne olduğunu söyledi?
Bunu Nutuk üzerinden incelemeliyiz.
3. Mustafa Kemal neden böyle anlattı?
Bu ise siyasal tarih ve hafıza tarihinin sorusudur.
15. NUTUK’UN GÜÇLÜ VE SINIRLI YÖNLERİ
Güçlü yönleri
Nutuk: karar süreçlerine içeriden ışık tutmaktadır, liderlik anlayışını ortaya koymaktadır, askerî-siyasal ilişkileri açıklamaktadır, dönemin siyasî mücadelelerini anlamaya yardım etmektedir, belge ve telgraflara dayanmaktadır, Millî Mücadele’nin bütünlüğünü göstermektedir.
Sınırlılıkları
Buna karşılık: anlatıcı olayların baş aktörüdür, metin 1927’nin siyasal ortamında kaleme alınmıştır, bazı aktörler daha olumlu, bazıları daha olumsuz çerçevelenmiştir, toplumsal kesimlerin sesleri çoğu zaman doğrudan verilmemiştir, sıradan askerlerin ve sivillerin deneyimleri liderlik anlatısının gerisinde kalmıştır.
Dolayısıyla Nutuk tek başına bütün tarihsel gerçekliği temsil etmemektedir. Ancak bu, Nutuk‘un değerini azaltmamakta, tam tersine onu daha önemli hale getirmektedir:
Nutuk, hem Millî Mücadele tarihinin birinci elden önemli kaynaklarından biri hem de Cumhuriyet’in kurucu tarih bilincini anlamak için birincil önemde bir hafıza metnidir.
16. YANSIMALAR VE TOPLUMSAL TEPKİLER
Büyük Taarruz’un toplumsal etkisi yalnızca savaşın sona ermesi değildir.
Zafer: işgal korkusunu ortadan kaldırmış, millî özgüveni yükseltmiş, TBMM’nin meşruiyetini güçlendirmiş, Mustafa Kemal’in liderliğini pekiştirmiş, Anadolu’daki millî hareketin siyasal üstünlüğünü kesinleştirmiştir.
TBMM açısından zafer, hükümetin askerî başarısının ötesinde egemenlik iddiasının fiilen gerçekleşmesi anlamına gelmiştir.
Uluslararası düzeyde ise askerî zafer, Mudanya Mütarekesi’ne giden yolu açmıştır. Türk ordusunun 30 Ağustos’taki kesin zaferi Millî Mücadele’nin askerî aşamasını sona erdiren temel gelişme olmuş ve Yunanistan’ı Anadolu’daki hedeflerinden vazgeçmeye zorlamıştır.
17. BÜYÜK TAARRUZ’UN SİYASAL SONUÇLARI
Büyük Taarruz’un üç temel siyasal sonucu bulunmaktadır:
1. TBMM Hükümeti’nin meşruiyeti güçlenmiştir.
2. İstanbul Hükümeti’nin siyasal etkisi fiilen sona yaklaşmıştır.
3. İtilaf Devletleri Ankara Hükümeti’yle doğrudan diplomatik ilişki kurmak zorunda kalmıştır.
Bu sebeple Büyük Taarruz: Askerî savaşın diplomatik savaşa dönüşüm noktasıdır. Mudanya bunun diplomatik sonucudur. Lozan ise bunun hukukî ve uluslararası sonucu olmuştur.

18. BÜYÜK TAARRUZ’DAN CUMHURİYET’E
Nutuk‘un büyük tarihsel anlatısı içinde Büyük Taarruz’u şu zincirin içine yerleştirmek mümkündür:
Millî irade
↓
TBMM’nin açılması
↓
Düzenli ordu
↓
Sakarya Zaferi
↓
Büyük Taarruz
↓
Başkomutanlık Meydan Muharebesi
↓
İzmir’in kurtuluşu
↓
Mudanya
↓
Saltanatın kaldırılması
↓
Lozan
↓
Cumhuriyet
Bu sebeple Büyük Taarruz’un tarihsel anlamı yalnızca “Yunan ordusunun yenilmesi” değildir.
Asıl anlam: Millî egemenlik iddiasının askerî güç tarafından kesinleştirilmesidir.
19. ELEŞTİREL DEĞERLENDİRME: “TEK KAHRAMAN” ANLATISI MI, “MİLLET-ORDU” ANLATISI MI?
Nutuk‘un merkezinde Mustafa Kemal yer almaktadır. Ancak metin dikkatli okunduğunda zaferin yalnızca Mustafa Kemal’in kişisel başarısı olarak sunulmadığı görülmektedir.
Mustafa Kemal özellikle: Türk milleti, Türk ordusu, Türk subayları, komuta heyeti üzerinde durmaktadır. Nitekim zafer değerlendirmesinde harekâtı Türk ordusu ile Türk subay ve komuta heyetinin “yüksek kudret ve kahramanlığı” ile ilişkilendirmiştir.
Dolayısıyla daha doğru okuma şudur: Mustafa Kemal merkezli fakat ordu-millet bütünlüğünü vurgulayan bir zafer anlatısı.
Eleştirel tarihçi ise bu anlatıyı daha da genişletmelidir: Mustafa Kemal + komuta heyeti + subaylar + askerler + TBMM + lojistik sistem + Anadolu halkı + ekonomik fedakârlık + diplomasi birlikte değerlendirilmelidir.
20. BÜYÜK TAARRUZ’UN TARİHSEL ANLAMI
Büyük Taarruz’u dört farklı düzeyde değerlendirmek mümkündür.
Askerî düzey
Yunan ordusunun ana kuvvetlerinin imhası ve Anadolu’dan çıkarılması.
Siyasal düzey
TBMM Hükümeti’nin siyasal meşruiyetinin kesinleşmesi.
Sosyolojik düzey
“Millet” kavramının siyasal özne olarak güçlenmesi.
Sembolik düzey
Kurtuluş, bağımsızlık ve egemenlik hafızasının oluşması.
Bu dört düzey birbirinden bağımsız değildir. Tam tersine: Askerî zafer → siyasal meşruiyet → toplumsal bütünleşme → devletleşme aşamalarını meydana getirir.
SONUÇ
Nutuk‘ta Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Millî Mücadele’nin sadece askerî sonucu olarak değil, Türk milletinin bağımsızlık iradesinin tarihsel ve siyasal olarak kesinleştiği aşama olarak kurgulanmıştır.
26 Ağustos 1922’de Kocatepe’den başlayan harekât, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da stratejik kesinliğe ulaşmış, 1 Eylül’deki takip emriyle İzmir’e doğru ilerlemiş ve 9 Eylül’de İzmir’in kurtuluşuyla işgalin askerî boyutunu fiilen sona erdirmiştir.
Fakat Nutuk açısından Büyük Taarruz’un gerçek anlamı yalnızca burada değildir.
Büyük Taarruz: bir askerî operasyon, aynı zamanda bir devletleşme, bir egemenlik mücadelesi, bir toplumsal seferberlik, bir tarihsel hafıza olayı ve nihayet Cumhuriyet’in kuruluş anlatısının merkezî sembollerinden biridir.
30 Ağustos’un Dumlupınar’da kesin sonuç yaratması, Kocatepe’nin karar mekânına dönüşmesi, “Akdeniz”in kurtuluş hedefinin sembolü haline gelmesi ve “Başkomutanlık” kavramının Mustafa Kemal’in liderliğiyle özdeşleşmesi, savaş coğrafyasının aynı zamanda siyasal ve kültürel hafızanın coğrafyasına dönüştüğünü göstermektedir.
Bu sebeple Büyük Taarruz’u yalnızca “26 Ağustos–9 Eylül 1922 tarihleri arasındaki askerî harekât” olarak okumak eksik kalır.
Daha kapsamlı tarihsel yorum şudur: Büyük Taarruz, Anadolu’daki işgal düzenini askerî olarak yıkan; TBMM’nin egemenlik iddiasını fiilen doğrulayan; millet, ordu ve meclis arasındaki siyasal-toplumsal bütünleşmeyi güçlendiren ve yeni Türk devletinin kuruluşuna giden yolu açan tarihsel kırılmadır.
Nutuk ise bu kırılmayı yalnızca anlatmamış; ona anlam vermiş, kişilerini sınıflandırmış, sembollerini üretmiş ve gelecek kuşakların hatırlayacağı bir kurucu tarih çerçevesine yerleştirmiştir.
Dolayısıyla eleştirel tarih bakımından Nutuk‘un Büyük Taarruz anlatısının en önemli özelliği, “ne oldu?” sorusunun yanında “bu olay nasıl hatırlanmalıdır?” sorusuna da cevap vermesidir.
KAYNAKÇA
Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt: II 1920-1927, MEB Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969.
Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş 1912–1922 ve Sonrası, İnsel Yayınları, İstanbul, 1970.
Fahrettin Altay, İstiklal Harbimizde Süvari Kolordusu, İnsel Yayınları, İstanbul, 1949.
Asım Gündüz, Hatıralarım, Dinleyen ve Yazan: İhsan Ilgar, Kervan Kitapçılık, İstanbul, 1973.
İsmet İnönü, Hatıralar, Cilt 1, Yayına hazırlayan: Sabahattin Selek, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1985.
Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 1 nci Kitap, Büyük Taarruza Hazırlık ve Büyük Taarruz (10 Ekim 1921-31 Temmuz 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1994.
Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 2 nci Kitap, Büyük Taarruz (1-31 Temmuz 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995.
Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 3 nci Kitap, Büyük Taarruzda Takip Harekâtı (31 Ağustos-18 Eylül 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995.
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, “Türk İstiklal Harbi Büyük Taarruz (26-30 Ağustos 1922)” Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 97 (Ocak 1994), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1994
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, “Büyük Taarruz’da Takip Harekâtı (31Ağustos-18 Eylül 1922)” Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 98 (Haziran 1994), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995
Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, 2 Eylül 1338 (1922), No: 596, s.1, sütun:4-6
Şerafettin Turan, Atatürk, Gazi Mustafa Kemal, Atatürk Ansiklopedisi, 21 Aralık 2020
Temuçin Faik Ertan, Atatürk’ün Nutuk Adlı Eseri, Atatürk Ansiklopedisi, 31 Aralık 2020
https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/878/Atat%C3%BCrk%E2%80%99%C3%BCn-Nutuk-Adl%C4%B1-Eseri
Zafer Koylu, Büyük Taarruz, Atatürk Ansiklopedisi, 26 Ekim 2025https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/4929/B%C3%BCy%C3%BCk-Taarruz
Türkler ve Zaferleri
ASIM GÜNDÜZ’ÜN HATIRALARIM’DA BÜYÜK TAARRUZ VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ
Published
2 hafta agoon
Ağustos 30, 2026By
drkemalkocak
Özet
Bu çalışma, Batı Cephesi Kurmay Başkanı Orgeneral Asım Gündüz’ün Hatıralarım adlı eserinde Büyük Taarruz (26 Ağustos 1922) ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin (30 Ağustos 1922) nasıl anlatıldığını; anlatının askerî, siyasî, toplumsal, coğrafî ve sosyolojik boyutlarını eleştirel tarih yöntemiyle incelemektedir. Gündüz’ün hatıratı yalnızca savaşın nasıl yürütüldüğünü aktaran bir askerî anı kitabı değildir. Aynı zamanda karar alma mekanizmasını, kurmay zihniyetini, Mustafa Kemal Paşa–İsmet Paşa–Fevzi Paşa üçgenindeki komuta ilişkilerini, istihbarat ve aldatma faaliyetlerini, Anadolu coğrafyasının harekât üzerindeki etkisini ve zaferin kolektif hafızada nasıl anlamlandırıldığını gösteren bir birinci el kaynak niteliğindedir. Gündüz’ün Batı Cephesi Kurmay Başkanı olması, anlatısını sıradan bir savaş hatıratından ayırmaktadır. Bununla birlikte hatıratın olaylardan yaklaşık yarım yüzyıl sonra kaleme alınmış olması, hafıza, seçicilik, sonradan anlamlandırma ve Cumhuriyet dönemi tarih anlatısının etkileri bakımından kaynak eleştirisini zorunlu kılmaktadır. Gündüz’ün anlatısında Büyük Taarruz, yalnızca askerî bir başarı değil; örgütlenmiş millî iradenin, kurmay aklın, coğrafî avantajın, lojistik seferberliğin ve siyasî hedefle askerî hedefin bütünleştirilmesinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Başkomutanlık Meydan Muharebesi ise bu sürecin imha ve takip aşamasını temsil etmektedir. Bu sebeple çalışma, Gündüz’ün hatıratını Nutuk, Genelkurmay’ın Türk İstiklal Harbi serisi ve çağdaş araştırmalarla karşılaştırmalı biçimde değerlendirmektedir.
Anahtar Kelimeler: Asım Gündüz, Hatıralarım, Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Dumlupınar, Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Batı Cephesi, Millî Mücadele, tarihsel hafıza, eleştirel tarih.
GİRİŞ
26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz ile 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da gerçekleşen Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Türk İstiklal Harbi’nin askerî bakımdan belirleyici safhasıdır. Ancak bu iki olayı yalnızca “Türk ordusunun Yunan ordusunu yenmesi” şeklinde açıklamak, olayın tarihsel derinliğini önemli ölçüde azaltır. Büyük Taarruz; yaklaşık bir yıllık askerî hazırlığın, yeniden yapılanmanın, lojistik düzenlemenin, istihbarat faaliyetlerinin, stratejik sabrın, gizliliğin ve uygun zamanda yoğun kuvvet üstünlüğünün gerçekleştirilmesinin sonucudur. Harita Genel Müdürlüğü de harekâtı 26-30 Ağustos arasındaki beş temel safha üzerinden göstermektedir.

Bu bakımdan Asım Gündüz’ün Hatıralarımı özel bir önem taşımaktadır. Eser, Gündüz’ün Batı Cephesi Kurmay Başkanı olarak savaşı karar ve planlama merkezinden gözlemlemesi bakımından dikkate değerdir. Türk Tarih Kurumu katalog kaydına göre kitap İhsan Ilgar’ın hazırlamasıyla 1973 yılında Kervan Kitapçılık tarafından yayımlanmış ve 240 sayfadan oluşmuştur.
Gündüz, 18 Ağustos 1921’de Batı Cephesi Kurmay Başkanlığına atanmış, Sakarya Savaşı sonrasında Büyük Taarruz hazırlıklarında görev almış ve taarruz planının hazırlanmasında etkili olmuştur.
Bu makalenin temel sorusu şudur: Asım Gündüz, Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni nasıl hatırlamış, hangi olayları öne çıkarmış, hangi kavramları kullanmış ve bu anlatı Millî Mücadele’nin askerî ve toplumsal gerçekliği hakkında bize ne söylemektedir?
Bu soruya cevap aranırken üç ayrı düzlem birlikte ele alınacaktır:
- Gündüz’ün doğrudan tanıklığı,
- olayların askerî ve tarihsel gerçekliği,
- hatıratın sonradan kurulmuş bir hafıza metni olarak eleştirel değerlendirilmesi.
1. ASIM GÜNDÜZ VE HATIRATIN KAYNAK DEĞERİ
Asım Gündüz (1880-1970), Osmanlı askerî eğitim sisteminden yetişmiş ve Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Millî Mücadele safhalarından geçmiş bir kurmay subaydır. Millî Mücadele dönemindeki en önemli görevi Batı Cephesi Kurmay Başkanlığıdır.
Bu konum, Gündüz’ün anlatısına üç önemli özellik kazandırır.
a. Karargâh merkezli bakış
Gündüz, savaşın yalnızca ön cephesini değil, savaşın arkasındaki karar mekanizmasını da görebilen bir konumdadır.
Bir piyade subayı, örneğin bir tepenin ele geçirilmesini anlatabilir. Gündüz ise o tepenin neden hedef seçildiğini, hangi birliklerin nereye sevk edildiğini, yedeklerin nasıl değerlendirildiğini ve komuta kademesinin neyi amaçladığını açıklayabilir.
Dolayısıyla Hatıralarım, “savaşın içinden” olduğu kadar “karargâhın içinden” yazılmış bir metindir.
b. Kurmay aklının görünürlüğü
Gündüz’ün anlatısında kahramanlık kadar hesap, zamanlama, kuvvet yoğunlaştırması, aldatma ve lojistik önemlidir.
Bu nokta önemlidir. Çünkü popüler savaş anlatıları çoğu zaman savaşı bireysel cesaret üzerinden açıklarken, kurmay hatıratı savaşı bir sistem olarak görmektedir.
c. Hatıratın sınırlılığı
Bununla birlikte hatırat “olayın kendisi” değildir.
Gündüz’ün kitabı 1973’te, olaylardan yaklaşık elli yıl sonra yayımlanmıştır. Bu sebeple metin: kişisel hafıza, unutma, seçme, yeniden yorumlama, dönemin resmî tarih anlayışı, Cumhuriyet’in kuruluş anlatısı gibi unsurlardan etkilenmiş olabilir.
Bu sebeple tarihçi açısından temel yöntem, “Gündüz böyle söylüyor, o hâlde olay kesinlikle böyle olmuştur” yaklaşımı değildir.
Doğru yöntem: Gündüz’ün ne söylediği + başka kaynakların ne söylediği + Gündüz’ün neden böyle hatırlamış olabileceği üçlüsünü birlikte değerlendirmektir.
2. SAKARYA’DAN BÜYÜK TAARRUZ’A: STRATEJİK DÖNÜŞÜM
Büyük Taarruz’u anlamanın başlangıç noktası Sakarya Meydan Muharebesi’dir.
Sakarya’dan sonra Türk ordusu savunma stratejisinden stratejik taarruz stratejisine geçmiştir. Ancak bu geçiş hemen gerçekleşmemiştir.
1921 sonbaharından 1922 yazına kadar geçen dönem, askerî bakımdan bir hazırlık ve güç biriktirme dönemi olmuştur.
Gündüz’ün hatıratında da bu dönem önemlidir. Büyük Taarruz, aniden verilmiş bir saldırı kararı olarak değil, uzun süreli hazırlığın sonucu olarak görülmelidir.
Bu bağlamda 1922 yazında temel sorun şudur:
Türk ordusu ne zaman ve nerede saldıracaktır?
Asıl stratejik problem, Yunan ordusunun güçlü savunma mevzilerini doğrudan karşıdan yarmak değil, onun savunma sisteminin zayıf noktasına yoğun kuvvetle yüklenmek ve ardından geri çekilme yollarını keserek imha etmektir.
3. TAARRUZ PLANI VE KURMAY ZİHNİYETİ
Gündüz’ün anlatısının en önemli yönlerinden biri, Büyük Taarruz’un tesadüfi askerî hareket olmadığını göstermesidir.
1922 Ağustosunda Türk ordusunun temel hedefi, Yunan kuvvetlerinin Afyonkarahisar güneyindeki kesimine karşı büyük bir kuvvet yoğunlaşması oluşturmaktır.
Askerî planın temel mantığı: aldatma → kuvvet yoğunlaştırma → yarma → kuşatma → imha → takip şeklinde özetlenebilir.
Bu sistemde 1. Ordu asıl taarruz gücünü oluştururken 2. Ordu düşmanı yanıltacak ve Yunan ihtiyatlarının asıl taarruz bölgesine kaydırılmasını engelleyecek bir görev üstlenmiştir.
Gündüz’ün hatıratında kurmay başkanı olarak üstlendiği görev bu noktada ortaya çıkmaktadır.
Nitekim daha sonraki araştırmalar, Gündüz’ün 20 Ağustos 1922’de Akşehir’de gerçekleştirilen toplantıya katıldığını ve taarruz planının belirlenmesindeki kurmay heyeti içinde bulunduğunu göstermektedir.

4. “GİZLİLİK” KAVRAMI: BÜYÜK TAARRUZ’UN EN ÖNEMLİ SİLAHLARINDAN BİRİ
Gündüz’ün anlatısının ana kavramlarından biri gizliliktir. Buradaki gizlilik yalnızca taarruz tarihinin saklanması değildir.
Asıl mesele: kuvvetlerin yer değiştirmesinin gizlenmesi, gerçek taarruz yönünün saklanması, Yunan istihbaratının yanıltılması, ordunun gece yürüyüşleri, lojistik hareketlerin gizlenmesi, komuta merkezlerinin bilgi akışının kontrol edilmesidir.
Bu açıdan Büyük Taarruz, modern anlamda bir askerî aldatma operasyonu niteliği taşımaktadır.
Türk birliklerinin geceleri hareket ettirilmesi ve cephane ile birliklerin gizlice taarruz bölgesine aktarılması, planın temel unsurlarındandır.
Dolayısıyla “gizlilik” burada sadece askerî bir teknik değil, aynı zamanda bir stratejik kültürdür.

5. 26 AĞUSTOS 1922: KOCATEPE VE TAARRUZUN BAŞLAMASI
26 Ağustos sabahı Kocatepe merkezli topçu ateşiyle Büyük Taarruz başlamıştır.
Gündüz’ün hatıratına dayanan kaynaklarda, Kocatepe’de taarruzun başlangıcına ilişkin ayrıntılı gözlemler bulunmaktadır. Genelkurmay kaynaklarını kullanan araştırmalarda Gündüz’ün Hatıralarımının 154. sayfası özellikle 26 Ağustos sabahındaki topçu ateşi için kaynak gösterilmektedir:
“26 Ağustos 1922 sabahı tan yeri ağarırken Kocatepe yamaçlarında mevzilenmiş topçumuza “Ateş” emrini ulaştırdım. İlk olarak bir on beşlik obüsümüzün gürlemesi ile Türk Milletinin üç yıldan beri hasretini çektiği büyük günün çetin hesaplaşması başlıyordu. İki saat süren korkunç bombardımanımız, Yunan siperlerini ateş içinde kaynatıyor gibi idi. Türk topçuları, dünya orduları içinde ateş isabeti ile yaptıkları haklı şöhretin en kahredici eserlerini veriyorlardı. Başkumandanın Büyük Millet Meclisinin kanun çıkarma salahiyetini eline alarak “Tekâlif-i Milliye” adı altında halkın nesi var nesi yoksa hürriyet ve istiklal uğruna topladıklarını kuruş kuruş biriktirerek, binbir zorlukla elde ettiğimiz mermilerimizi tam isabetle hedefine ulaştırmak yolunda elde edilen sonuç, gerçekten mucize idi. Piyadelerimiz mevzilerinden fırlamışlar, yeri göğü sarsan “Allah!.. Allah!..” yakarışları içinde hain, zalim, hayasız bir düşmanı mübarek vatan topraklarından söküp atmak için ellerinde Türk’ün tarihi silahı süngü ile ileriye atılmışlardı. Birçok yerlerde boğaz boğaza boğuşuluyordu.”
Burada Kocatepe, yalnızca coğrafî bir yükselti değildir. Kocatepe üç farklı anlam taşmaktadır:
Askerî anlam
Düşman mevzilerinin gözetlenmesini ve topçu ateşinin sevk ve idaresini mümkün kılan hâkim arazi.
Sembolik anlam
Türk taarruzunun başlangıç noktası.
Hafıza anlamı
Sonraki kuşakların Büyük Taarruz’u hatırlarken kullandıkları bir millî hafıza mekânı.
Bu sebeple Kocatepe, savaş coğrafyasının “hafıza coğrafyasına” dönüşmesinin en güçlü örneklerinden biridir.
6. 26-27 AĞUSTOS: YARMA HAREKÂTI
26 Ağustos günü Türk birlikleri Yunan savunma sisteminin belirli kesimlerinde gedikler açmaya başladı.
27 Ağustos’ta Afyonkarahisar’ın ele geçirilmesi, operasyonun stratejik başarısını hızlandırdı.
Burada Gündüz’ün anlatısının temel önemi, savaşın yalnızca “kahramanca saldırı” olmadığını göstermesidir.
Asıl mesele kuvvetlerin doğru zamanda doğru yerde yoğunlaştırılmasıdır.
Bu bakımdan Büyük Taarruz’un başarısı: insan gücü + ateş gücü + hareket kabiliyeti + istihbarat + arazi bilgisi + komuta birliği bileşkesinin ürünüdür.
7. 5. SÜVARİ KOLORDUSU: HAREKÂTTA HAREKETLİLİK FAKTÖRÜ
Gündüz’ün hatıratında süvari birliklerine özel bir önem atfedilmektedir.
- Süvari Kolordusu’nun Ahır Dağları üzerinden Yunan ordusunun gerisine sarkması, harekâtın kaderini değiştiren gelişmelerden biridir.
Gündüz, Fahrettin Altay komutasındaki süvarilerin başarısına özellikle vurgu yapmakta ve zaferin süvari birliklerine çok şey borçlu olduğunu ifade etmektedir. Bu pasaj Hatıralarımın 135. sayfasına dayandırılmıştır:

“Beşinci Süvari Kolordusu: Kurmay Albay Fahrettin Bey (daha sonra Orgeneral olan arkadaşım Fahrettin Altay). Karargâhı Keledere’de idi, 2 ve 14 ncü tümenler Sandıklı bölgesinde Ahır dağlarına doğru yürüyüşe hazırdılar. Altıncı tümen, Kozluca-Akçabedir-Havulca-Hocalar mıntıkasında idi.
Süvarilerimize ve onların cesur bilgili, kahraman kumandanlarına zaferimiz çok şey borçludur.”
Bu durum bize önemli bir askerî gerçeklik gösterir:
Büyük Taarruz yalnızca piyade ve topçu savaşı değildir.
Hareket savaşı boyutunda süvarilerin görevi: düşman gerisine geçmek, ulaşım yollarını kesmek, haberleşmeyi bozmak, geri çekilen birlikleri takip etmek, düşman birliklerinin birleşmesini engellemek olmuştur.
Dolayısıyla süvari, Gündüz’ün anlatısında “geleneksel savaşın kalıntısı” değil, modern hareket savaşının önemli unsurlarından biridir.
8. 30 AĞUSTOS 1922: BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ
26-30 Ağustos arasındaki harekâtın doruk noktası 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesidir.
Burada iki farklı kavramı birbirinden ayırmak gerekir:
Büyük Taarruz, 26 Ağustos’ta başlayan genel stratejik harekâttır.
Başkomutanlık Meydan Muharebesi, bu harekâtın 30 Ağustos’ta Dumlupınar çevresindeki belirleyici meydan muharebesidir.
Bu ayrım önemlidir; çünkü 30 Ağustos tek başına ortaya çıkmış bir zafer değildir. Önceki dört günlük operasyonun sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin hedefi yalnızca Yunan kuvvetlerini geri püskürtmek değil, onların büyük bölümünü kuşatmak ve imha etmektir.
Bu nedenle operasyonel hedef: geri çekilmeye zorlamak değil, geri çekilme imkânını ortadan kaldırmak olmuştur.

9. MUSTAFA KEMAL PAŞA: “BAŞKOMUTAN” SEMBOLÜ
Gündüz’ün anlatısında Mustafa Kemal Paşa yalnızca siyasî lider değildir.
O aynı zamanda: stratejik karar verici, başkomutan, kurmay planlamacı, risk alan lider, ordu ile TBMM arasında bağ kuran siyasî-askerî figür olarak görünür.
Bu sebeple “Başkomutan” kavramı sembolik açıdan önemlidir. TBMM’nin Mustafa Kemal Paşa’ya Başkomutanlık yetkisi vermesiyle siyasal meşruiyet ile askerî komuta arasında doğrudan bir bağ kurulmuştur.
Mesai arkadaşlarının Büyük Taarruz sonrasında Mustafa Kemal Paşa’ya atfettikleri vasıflar da bu algıyı göstermektedir. Çağdaş araştırmalar, mesai arkadaşlarının onu “milletin sembolü”, “demir el” ve ordunun moral gücünü yükselten lider olarak nitelediklerini göstermektedir.
Ancak eleştirel tarih açısından burada bir uyarı gerekir: Zaferi yalnızca Mustafa Kemal Paşa’nın kişisel dehasıyla açıklamak eksiktir.
Zafer; Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Asım Gündüz, Fahrettin Altay, kolordu ve tümen komutanları, kurmay heyetleri, subaylar, erler, lojistik teşkilatı, Anadolu halkı gibi çok sayıda aktörün birlikte oluşturduğu sistemin sonucudur.
10. İSMET PAŞA: OPERASYONEL KOMUTA VE KURMAY DİSİPLİNİ
Gündüz’ün hatıratının önemli yönlerinden biri İsmet Paşa ile kurmay heyeti arasındaki görüş ayrılıklarını göstermesidir.
Bu durum, Millî Mücadele tarihinin bazen sunulduğu gibi tamamen çatışmasız ve tek sesli bir komuta sistemi olmadığını ortaya koymaktadır.
Kurmaylar arasında: taarruz tarihi, kuvvet dağılımı, ihtiyatların kullanılması, ikinci ordunun görevi gibi konularda tartışmalar yaşanmıştır. Bu tartışmalar aslında kurmay sisteminin doğal parçasıdır.
Eleştirel tarih açısından önemli olan nokta şudur: Başarılı bir komuta sistemi, fikir ayrılığının bulunmadığı değil fikir ayrılığının karar süreci içinde yönetilebildiği sistemdir.
11. FEVZİ PAŞA: GENELKURMAY VE STRATEJİK BÜTÜNLÜK
Fevzi Paşa, Gündüz’ün anlatısındaki üçüncü büyük askerî aktördür.
Onun temsil ettiği değerler: disiplin, kurmaylık, askerî süreklilik, örgütlenme, stratejik koordinasyon olarak değerlendirilebilir.
Mustafa Kemal Paşa siyasî ve stratejik liderliği, İsmet Paşa cephe komutasını, Fevzi Paşa genel askerî organizasyonu temsil ederken, Gündüz kurmay planlama düzeyinde bu sistemin önemli halkalarından birini oluşturmuştur.
Dolayısıyla Büyük Taarruz’un başarısını tek kişiye indirgemek yerine komuta mimarisi üzerinden değerlendirmek daha açıklayıcıdır.
12. ASIM GÜNDÜZ: “GÖRÜNMEYEN KOMUTANLIK”
Gündüz’ün temsil ettiği anlayış, savaş tarihinin çoğu zaman geri planda bıraktığı kurmay emeğidir.
Savaş meydanında görünür olan: Mustafa Kemal, İsmet, Fevzi, Fahrettin gibi komutanlardır.
Fakat savaşın başarısı için görünmeyen başka bir emek vardır: harita çalışmaları, emirlerin hazırlanması, birliklerin intikali, haberleşme, ikmal, istihbarat, zamanlama, koordinasyon.
Gündüz’ün tarihsel önemi tam burada ortaya çıkmaktadır. O, zaferin “arka planındaki mekanizmayı” temsil etmektedir.

13. ANADOLU COĞRAFYASI: DAĞ, OVA VE YOL
Büyük Taarruz aynı zamanda bir coğrafya savaşıdır. Afyonkarahisar, Kocatepe, Ahır Dağları, Dumlupınar ve Uşak hattı birbirinden bağımsız yerler değildir. Bunlar bir harekât koridorunun parçalarıdır. Coğrafyanın savaş üzerindeki etkisi üç düzeydedir:
a. Savunma coğrafyası
Yunan ordusu tahkim edilmiş mevzilerden yararlanmıştır.
b. Saldırı coğrafyası
Türk ordusu düşmanın beklemediği yönlerden saldırarak savunmanın geometrisini bozmuştur.
c. Takip coğrafyası
30 Ağustos sonrasında mesele yalnızca savaşmak değil, kaçan düşman kuvvetlerinin yeniden örgütlenmesini engellemek olmuştur.
Bu sebeple Afyon-Dumlupınar-Uşak-İzmir hattı, savaşın “mekân omurgası”dır.
14. SOSYOLOJİK BOYUT: ORDU VE TOPLUM
Gündüz’ün anlatısı her ne kadar asker merkezli olsa da savaşın arkasında bir toplum vardır.
Büyük Taarruz’un başarısı: askerî insan gücü, köylünün taşıma faaliyetleri, hayvan gücü, iaşe, mühimmat, sağlık hizmetleri, ulaşım, yerel bilgi olmadan gerçekleşemezdi.
Bu sebeple Büyük Taarruz, sadece “ordu ile ordu arasındaki savaş” değildir. Daha doğru ifade: örgütlenmiş bir toplumun, örgütlenmiş askerî gücü aracılığıyla yürüttüğü topyekûn mücadeledir.
Bu açıdan Gündüz’ün hatıratı, askerî tarihin sosyal tarih ile birleştirilmesi için önemli bir başlangıç kaynağıdır.
15. TRİKOPİS VE YUNAN KOMUTA KRİZİ
Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin sonuçlarından biri Yunan komuta sisteminin çözülmesidir.
Nikolaos Trikopis’in kuvvetleri kuşatılmış, geri çekilme ve birleşme imkânları ciddi biçimde daralmıştır.
29 Ağustos’taki Yunan hareketlerinin Türk kuşatmasından çıkma çabası olduğu, ancak emirlerin gecikmesi ve yanlış istikamet tercihlerinin Yunan kuvvetlerini daha zor bir duruma soktuğu çeşitli araştırmalarda belirtilmektedir.
Burada tarihsel vaka analizi açısından önemli kavram komuta ve iletişim krizidir.
Bir ordunun yalnızca silah gücü değil: emir-komuta, haberleşme, istihbarat, zamanlama, karar alma kapasitesi de savaş sonucunu belirlemektedir.
16. TAKİP HAREKÂTI: ZAFERDEN KURTULUŞA
30 Ağustos zaferi savaşın sonu değildir. Asıl stratejik sonuç, takip harekâtının başarıyla yürütülmesiyle ortaya çıkmıştır.
31 Ağustos’tan itibaren Türk ordusu geri çekilen Yunan birliklerini takip etmiş, Uşak ve daha batıdaki hatlara ilerlemiştir.
Gündüz’ün hatıratında bu safha artık “meydan muharebesi”nden “takip ve kurtuluş” aşamasına geçiş olarak görülmektedir.
4 Eylül 1922’de Takmak’ta gördüğü tahribatı anlatırken Gündüz, savaşın sivil mekânlar üzerindeki sonuçlarını da kayda geçirmiştir. Bu olay Hatıralarımın 164. sayfasına dayandırılmaktadır:
“Atatürk’ün en ufak noktasına kadar şahsen hazırladığı “Başkumandanlık Meydan Muharebesi” kesin zaferimizle neticelenmiş, Yunan sürüleri vatanın bağrında yok edilmişlerdi. Geride kalan bir eşkıya sürüsü idi. Yakıyorlar, yıkıyorlar, ateşe veriyorlar ve bu vahşetleriyle sanki önümüze duvar çekerek sahillere erişmeye çalışıyorlardı. Mahsulleri kundaklıyorlar, kadın-erkek, çoluk-çocuk, Türk ve Müslüman halkı camilere dolduruyor, yakıyorlardı. Bütün bunlardan daha feci hadiselere de irtikâp edilmiştir. Gördüğü feci manzara karşısında büsbütün şahlanan Mehmetçiği artık durdurmak bizim dahi elimizde değildi. Anadolu’nun harimindeki vahşet seli, ardında son cinayetlerini irtikâp ederek def olurken, zalim ve hain mahiyetini ortaya koyuyordu. Bir cani sürüsünden başka ne beklenebilirdi?”
Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü savaşın sonunda askerî zafer kadar yıkılmış yerleşimlerin manzarası da vardır.
17. YAKILMIŞ KÖYLER VE SAVAŞIN SİVİL YÜZÜ
Gündüz’ün Takmak gözlemi, askerî tarihin sosyal tarihle birleştiği noktadır. Savaş sadece: mevzi, top, tüfek, süngü değildir. Savaş aynı zamanda: ev, köy, tarla, yol, demiryolu, dükkân, cami, okul, insan hayatı üzerinde gerçekleşmektedir.
Bu sebeple Gündüz’ün anılarındaki sivil yıkım tasvirleri, savaşın “insanî maliyeti” açısından ayrıca değerlendirilmelidir.
18. KAVRAMLARIN SEMBOLİK ANLAMLARI
Gündüz’ün anlatısı üzerinden Büyük Taarruz’un başlıca kavramlarını şu şekilde sınıflandırmak mümkündür:
| Kavram | Askerî anlam | Sembolik anlam |
| Taarruz | Stratejik saldırı | İnisiyatifin ele geçirilmesi |
| Başkomutan | En üst askerî otorite | Millî iradenin askerî temsilcisi |
| Kocatepe | Hâkim arazi | Zafer hafızasının mekânı |
| Dumlupınar | Meydan muharebesi alanı | Kesin zafer |
| Süvari | Hızlı hareket ve kuşatma | Hareket ve özgürlük |
| Takip | Düşmanı geri çekilme sırasında izleme | İşgalin sona erdirilmesi |
| Şehit | Savaşta hayatını kaybeden | Fedakârlık ve vatan |
| Gazi | Savaştan sağ çıkan | Mücadelenin yaşayan tanığı |
| Ordu | Askerî örgüt | Milletin silahlı gücü |
| Vatan | Savunulan coğrafya | Kolektif aidiyet |
Bu semboller, Cumhuriyet döneminin tarihsel hafızasının temel yapı taşlarından birini oluşturmuştur.
19. GÜNDÜZ’ÜN ANLATISINDA “MİLLÎ İRADE”
Gündüz’ün anlatısının arka planındaki temel kavramlardan biri millî iradedir. Burada askerî zafer ile siyasî meşruiyet arasında ilişki kurulmaktadır.
TBMM: ordunun siyasî meşruiyet kaynağı, Başkomutanlığın hukukî dayanağı, savaşın siyasî hedefinin temsilcisi konumundadır.
Bu sebeple Büyük Taarruz sadece bir askerî operasyon değil, TBMM hükümetinin Anadolu’daki siyasî egemenlik iddiasının fiilen güçlenmesidir.
20. HATIRAT VE TARİHSEL HAFIZA
Gündüz’ün Hatıralarımı ile olayın kendisi arasında yarım yüzyıla yakın zaman vardır. Bu durum hatıratın değerini azaltmaz; fakat niteliğini değiştirir.
Hatırat: olayın doğrudan kopyası değil, olayın hafızada yeniden kurulmuş biçimidir. Dolayısıyla Gündüz’ün metninde iki farklı zaman birlikte bulunur:
- 1922’nin zamanı: savaşın yaşandığı an,
- 1973’ün zamanı: olayın hatırlandığı ve yayımlandığı an.
Bu iki zamanı birbirinden ayırmak eleştirel tarihçiliğin temel şartıdır.
21. GÜNDÜZ’ÜN HATIRATININ NUTUK İLE KARŞILAŞTIRILMASI
Mustafa Kemal Paşa’nın Nutuku siyasî ve stratejik bir anlatı niteliğindedir.
Gündüz’ün Hatıralarımı ise daha çok askerî-kurmay bakış açısına sahiptir.
Bu sbeple iki kaynak arasında işlev farklılığı bulunmaktadır:
| Nutuk | Hatıralarım |
| Siyasî-stratejik anlatı | Askerî-kurmay anlatı |
| Millî Mücadele’nin genel çerçevesi | Karargâh ve harekât ayrıntıları |
| Mustafa Kemal merkezli | Kurmay heyeti merkezli |
| Siyasî meşruiyet vurgusu | Askerî uygulama vurgusu |
| Retorik yönü güçlü | Teknik hatırat yönü güçlü |
Bu iki kaynak birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.
22. HATIRATIN ELEŞTİREL TARİH AÇISINDAN GÜVENİLİRLİĞİ
Gündüz’ün anlatısının güvenilirliğini üç seviyede değerlendirmek mümkündür.
A. Yüksek güvenilirlik alanları
Gündüz’ün doğrudan görev yaptığı: karargâh çalışmaları, taarruz planlaması, komuta ilişkileri, birlik hareketleri konularında tanıklığı güçlüdür.
B. Karşılaştırılması gereken alanlar
Başka komutanların kararları ve psikolojik durumları konusunda anlatı, başka hatıratlarla karşılaştırılmalıdır.
C. Öznel değerlendirmeler
“Şu komutan şöyle düşündü”, “şu kişi şu nedenle böyle davrandı” türündeki ifadeler, kişisel tanıklık oldukları için ayrıca sorgulanmalıdır.
Bu sebeple Gündüz’ün hatıratı: birincil kaynak olarak güçlü, fakat tek başına yeterli olmayan bir tarih kaynağıdır.
23. BÜYÜK TAARRUZ’UN ASKERÎ BAŞARI FORMÜLÜ
Gündüz’ün anlatısından hareketle Büyük Taarruz’un başarısı aşağıdaki modelle açıklanabilir:
1. Stratejik sabır
Sakarya sonrasında hemen saldırılmamıştır.
2. Ordunun yeniden örgütlenmesi
İnsan, silah, mühimmat ve lojistik kapasite geliştirilmiştir.
3. Gizlilik
Taarruz tarihi ve yönü gizlenmiştir.
4. Kuvvet yoğunlaştırılması
Asıl darbe belirli bir bölgede yoğunlaştırılmıştır.
5. Aldatma
Yunan ordusunun dikkatinin başka bölgelere yönelmesi sağlanmıştır.
6. Yarma
Savunma hattı kırılmıştır.
7. Süvari harekâtı
Düşman gerisine geçilmiştir.
8. Kuşatma
Yunan birliklerinin birleşme ve geri çekilme yolları kesilmiştir.
9. İmha
30 Ağustos’ta ana kuvvetlerin savaşma kapasitesi kırılmıştır.
10. Takip
Zafer stratejik sonuca dönüştürülmüştür.
24. VAKA ANALİZİ: BÜYÜK TAARRUZ’UN “KRİTİK BAŞARI FAKTÖRLERİ”
Bir vaka analizi modeliyle değerlendirildiğinde Büyük Taarruz’un beş kritik faktörü öne çıkar:
1. Liderlik
Mustafa Kemal Paşa’nın stratejik karar alma kapasitesi.
2. Kurmay koordinasyonu
Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Asım Gündüz ve diğer kurmayların planlama faaliyetleri.
3. Coğrafya
Afyon-Dumlupınar hattının operasyonel avantajları.
4. Zamanlama
26 Ağustos tarihinin seçilmesi.
5. Lojistik
Ordunun uzun süreli hazırlık sonunda taarruz kapasitesine ulaştırılması.
Bu beş faktörün birleşmesi, tek başına hiçbir faktörün sağlayamayacağı bir sonuç doğurmuştur.
25. “30 AĞUSTOS”UN ULUSAL SEMBOL HALİNE GELMESİ
30 Ağustos sonrasında Başkomutanlık Meydan Muharebesi, askerî olay olmaktan çıkarak millî kimliğin sembollerinden biri hâline gelmiştir.
Bu dönemde: Kocatepe, Dumlupınar, Zafertepe, şehitlikler, anıtlar, bayram törenleri bir zafer hafızası coğrafyası oluşturmuştur.
Böylece savaş alanı, yalnızca geçmişte gerçekleşen olayların mekânı olmaktan çıkarak sonraki kuşakların millî kimliğini kuran bir “hafıza mekânı”na dönüşmüştür.
26. GÜNDÜZ’ÜN ANLATISINDA KAHRAMANLIK VE KURUMSAL AKIL
Gündüz’ün hatıratının önemli bir yönü, kahramanlık ile kurumsal aklı aynı çerçevede göstermesidir.
Savaşın kazanılması: “kahraman bir lider” kadar, “iyi örgütlenmiş bir ordu” gerektirmiştir.
Bu sebeple Büyük Taarruz’un tarihsel açıklamasında iki uçtan da kaçınmak gerekir.
Birinci uç: “Her şeyi Mustafa Kemal yaptı.”
İkinci uç: “Mustafa Kemal’in rolü yoktu; zafer tamamen ordunun eseriydi.”
Eleştirel tarih açısından daha doğru yaklaşım şudur: Mustafa Kemal Paşa’nın stratejik liderliği, kurmay kadronun kolektif çalışması ve ordunun sahadaki icra kapasitesi birbirinden ayrılmaz bir sistem oluşturmuştur.
27. YANSIMALAR VE TEPKİLER
Büyük Taarruz’un sonuçları üç düzeyde ortaya çıkmıştır.
Askerî sonuç
Yunan ordusunun Anadolu’daki ana savaş gücü çökmüştür.
Siyasî sonuç
TBMM Hükümeti, Anadolu üzerindeki egemenlik iddiasını fiilen güçlendirmiştir.
Diplomatik sonuç
Türk ordusunun hızlı ilerleyişi, İtilaf Devletlerini yeni bir diplomatik durumla karşı karşıya bırakmış ve Mudanya Mütarekesinin önünü açmıştır.
Gündüz’ün askerî bakış açısı içinde bu sonuçların başlangıç noktası sahadaki zaferdir.
28. TARİHSEL COĞRAFYA AÇISINDAN SONUÇ
Büyük Taarruz’un coğrafî haritası aynı zamanda siyasî dönüşümün haritasıdır.
Afyon’dan Dumlupınar’a, Dumlupınar’dan Uşak’a, Uşak’tan İzmir’e uzanan hat, yalnızca askerî ilerleme güzergâhı değildir. Bu hat: işgal coğrafyasından egemenlik coğrafyasına geçişi temsil etmektedir.
Bu sebeple Büyük Taarruz’un tarihsel coğrafyası, askerî hareketlerin ötesinde devletleşmenin coğrafyasıdır.
29. SOSYOLOJİK SONUÇ: “ORDU-MİLLET” İLİŞKİSİ
Gündüz’ün hatıratı askerî merkezli olmasına rağmen savaşın arkasındaki toplumun varlığı sürekli hissedilmektedir.
Ordu: insan, yiyecek, hayvan, araç, mühimmat, yol, haberleşme bakımından toplumdan bağımsız değildir.
Bu sebeple Büyük Taarruz, askerî sosyoloji açısından ordu-toplum bütünleşmesinin örneklerinden biridir.
Ancak “ordu-millet” kavramının romantikleştirilmesi de doğru değildir. Çünkü savaş: ölüm, yaralanma, yoksullaşma, göç, tahribat, ailelerin parçalanması gibi ağır toplumsal maliyetler üretmiştir.
Eleştirel tarih, zaferin büyüklüğünü kabul ederken maliyetini de görünür kılmalıdır.
SONUÇ
Asım Gündüz’ün Hatıralarımı, Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin anlaşılması açısından son derece değerli bir askerî hatırattır.
Gündüz’ün Batı Cephesi Kurmay Başkanı olması, ona olayları cephe ile karargâh arasındaki ilişkiden değerlendirme imkânı vermiştir.
Gündüz’ün anlatısından çıkarılabilecek en önemli sonuç, Büyük Taarruz’un “bir gecede kazanılmış” veya yalnızca kişisel kahramanlıkla açıklanabilecek bir zafer olmadığıdır.
Zaferin arkasında: yaklaşık bir yıllık hazırlık, stratejik sabır, kurmay planlama, askerî gizlilik, istihbarat ve aldatma, kuvvet yoğunlaştırması, topçu üstünlüğü, süvari harekâtı, lojistik seferberlik, komuta koordinasyonu, Anadolu toplumunun desteği bulunmaktadır.
26 Ağustos’ta başlayan harekât, 30 Ağustos’ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile stratejik bir kırılma yaratmış; takip harekâtıyla bu başarı Anadolu’nun batısının kurtuluşuna dönüştürülmüştür.
Gündüz’ün anlatısında Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ve Fevzi Paşa belirleyici komuta figürleri olarak görünürken, Asım Gündüz’ün kendisi “görünmeyen kurmay emeğini” temsil etmektedir. Bu yönüyle hatırat, zaferin sadece meydandaki kahramanlıkla değil, masa başındaki planlama ve koordinasyonla da kazanıldığını göstermektedir.
Ancak eleştirel tarih açısından Gündüz’ün hatıratı mutlak hakikat olarak kabul edilmemelidir. 1973’te yayımlanan eser, olayların yaklaşık elli yıl sonrasındaki hafıza biçimidir. Dolayısıyla metin, dönemin siyasî ve kültürel hafızası, kişisel unutma ve yeniden anlamlandırma süreçleriyle birlikte okunmalıdır.
Sonuç olarak Asım Gündüz’ün Hatıralarımında Büyük Taarruz, yalnızca bir askerî harekât değil; kurmay akıl, millî irade, askerî örgütlenme, coğrafya, toplumsal seferberlik ve stratejik liderliğin birleştiği tarihsel bir dönüşüm olarak karşımıza çıkmaktadır.
Başkomutanlık Meydan Muharebesi ise bu dönüşümün sembolik doruk noktasıdır.
30 Ağustos’un tarihsel önemi, yalnızca bir ordunun başka bir orduyu yenmesinde değil, Anadolu’daki güç ilişkilerinin geri döndürülemez biçimde değişmesinde aranmalıdır. Gündüz’ün tanıklığı bu değişimin askerî mekanizmasını anlamamıza yardımcı olurken, eleştirel tarih yöntemi bize zafer anlatısının arkasındaki insanları, kurumları, coğrafyayı, sosyal maliyetleri ve hafıza süreçlerini de görme imkânı vermektedir.
Bu açıdan Hatıralarım, Büyük Taarruz’un yalnızca “nasıl kazanıldığını” değil, aynı zamanda “nasıl hatırlandığını” anlamak bakımından da temel kaynaklardan biridir.
Kaynakça
Asım Gündüz, Hatıralarım, Dinleyen ve Yazan: İhsan Ilgar, Kervan Kitapçılık, İstanbul, 1973.
Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş 1912–1922 ve Sonrası, İnsel Yayınları, İstanbul, 1970.
Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt: II 1920-1927, MEB Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969.
İsmet İnönü, Hatıralar, Cilt 1, Yayına hazırlayan: Sabahattin Selek, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1985.
Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 1 nci Kitap, Büyük Taarruza Hazırlık ve Büyük Taarruz (10 Ekim 1921-31 Temmuz 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1994.
Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 2 nci Kitap, Büyük Taarruz (1-31 Temmuz 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995.
Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 3 nci Kitap, Büyük Taarruzda Takip Harekâtı (31 Ağustos-18 Eylül 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995.
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, “Türk İstiklal Harbi Büyük Taarruz (26-30 Ağustos 1922)” Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 97 (Ocak 1994), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1994
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, “Büyük Taarruz’da Takip Harekâtı (31 Ağustos-18 Eylül 1922)” Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 98 (Haziran 1994), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995
Orkun Canbek, Asım Gündüz, Atatürk Ansiklopedisi, 13 Ağustos 2025
https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/8867/As%C4%B1m-G%C3%BCnd%C3%BCz-(1880-1970)
Zafer Koylu, Büyük Taarruz, Atatürk Ansiklopedisi, 26 Ekim 2025
https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/4929/B%C3%BCy%C3%BCk-Taarruz
Türkler ve Zaferleri
FAHRETTİN ALTAY’IN HATIRALARINDA BÜYÜK TAARRUZ VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ
Published
2 hafta agoon
Ağustos 30, 2026By
drkemalkocak
Özet
Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Milli Mücadele’nin askerî bakımdan kesin sonuç üreten en önemli safhasıdır. 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da gerçekleşen Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve ardından gelen takip harekâtıyla Yunan ordusunun Anadolu’daki askerî varlığının tasfiyesine dönüşmüştür. Bu dönemde Fahrettin Altay Paşa’nın komuta ettiği 5. Süvari Kolordusu, Yunan ordusunun gerilerine sızarak ulaştırma ve haberleşme hatlarını kesmiş, çekilme yollarını tehdit etmiş ve takip harekâtında belirleyici bir rol üstlenmiştir.
Bu makalenin amacı, Büyük Taarruz’u yalnızca bir askerî zafer olarak değil, mekân, insan, kurum, komuta, lojistik, hafıza, sembol ve siyasal meşruiyet ilişkileri içerisinde incelemektir. Çalışmanın temel birincil kaynağı Fahrettin Altay’ın 10 Yıl Savaş ve Sonrası, 1912–1922 adlı hatıratıdır. Altay’ın anlatısı, doğrudan olayların içinde bulunmuş bir kolordu komutanının tanıklığı olması bakımından büyük değer taşımaktadır. Bununla birlikte hatıratın olaylardan yıllar sonra kaleme alınmış olması, kişisel hafıza, seçici hatırlama, kendini konumlandırma ve geriye dönük anlamlandırma sorunlarını da beraberinde getirmektedir.
Makalenin temel tezi, Altay’ın hatıralarında Büyük Taarruz’un yalnızca cephede kazanılmış bir muharebe olarak değil, sürat, hareketlilik, coğrafyaya hâkimiyet, komuta koordinasyonu, askerî disiplin ve millî iradenin birleşmesiyle ortaya çıkan stratejik bir dönüşüm olarak temsil edildiğidir. Özellikle süvari, Altay’ın anlatısında klasik bir savaş sınıfı olmaktan çıkarak hareket, haberleşme, kuşatma, psikolojik üstünlük ve stratejik derinlik kavramlarının taşıyıcısı hâline gelmiştir.
Anahtar Kelimeler: Fahrettin Altay, Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi, 5. Süvari Kolordusu, Dumlupınar, Kocatepe, Sincanlı Ovası, askerî tarih, tarihsel coğrafya, Millî Mücadele, hatırat, eleştirel tarih.
GİRİŞ
26 Ağustos 1922 sabahı başlayan Büyük Taarruz, Millî Mücadele’nin askerî kaderini değiştiren bir stratejik harekât olmuştur. Türk ordusu yaklaşık bir yıl boyunca Sakarya Zaferi sonrasında yeniden teşkilatlanmış, insan gücü, silah, mühimmat, iaşe ve ulaştırma bakımından eksikliklerini gidermeye çalışmış ve kesin sonuçlu bir taarruz için hazırlanmıştır. 26 Ağustos’ta başlayan harekât 30 Ağustos’taki Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile kesin bir aşamaya ulaşmış; 1 Eylül’de verilen takip emriyle Yunan ordusunun Anadolu’dan çıkarılması hedefi doğrudan takip harekâtına dönüşmüştür. Resmî askerî tarih anlatılarında Büyük Taarruz’un planında baskın, kuvvetlerin belirli bir bölgede yoğunlaştırılması ve Yunan ordusunun geri çekilme yollarının kesilmesi temel unsurlar arasında gösterilmektedir.

Bu olayın hatırat kaynakları içerisindeki önemli tanıklarından biri Fahrettin Altay’dır. Altay, savaşın doğrudan karar ve uygulama mekanizmalarından birinin içinde yer almış; 5. Süvari Kolordusu’na komuta etmiştir. Dolayısıyla onun anlatısı yalnızca “savaşı gören” bir kişinin tanıklığı değildir. Altay aynı zamanda savaşın planlanması, birliklerin intikali, süvari harekâtı, düşman gerisine sızma ve takip safhasının komutanlarından biridir.
Altay’ın hatıratının özel niteliği, kendisinin de ifade ettiği üzere, gördüklerini ve yaşadıklarını tarih sırasıyla aktarma iddiasıdır. Bununla birlikte tarihçinin görevi, hatıratın “gerçeği söylediği” varsayımından hareket etmek değil, hatıratın nasıl bir gerçeklik kurduğunu sorgulamaktır. Bu sebeple Altay’ın anlatısı üç düzlemde okunmalıdır:
- Olayın kendisi,
- Olayın Altay tarafından hatırlanışı,
- O hatırlamanın sonraki kuşaklara hangi anlamı aktardığı.
Bu üç düzlem birbirinden ayrılmadığında hatırat ile tarihsel gerçeklik birbirine indirgenmiş olur.
1. FAHRETTİN ALTAY’IN HATIRATINDA TARİHSEL TANIKLIK VE HAFIZA
Fahrettin Altay’ın 10 Yıl Savaş ve Sonrası adlı eseri, Balkan Savaşları’ndan Millî Mücadele’nin sonuna kadar uzanan geniş bir askerî-siyasî tecrübe alanını kapsamaktadır.
Altay’ın hatıraları, geleneksel savaş tarihinden farklı olarak yalnızca “hangi birlik nerede savaştı?” sorusuna cevap vermemektedir. Komutanların davranışları, askerlerin psikolojisi, ulaşım sorunları, coğrafî şartlar, haberleşme, yerel halkın tutumu ve komutanlar arasındaki ilişkiler anlatının içerisinde yer almaktadır.
Bu durum hatıratı sosyal tarih açısından da önemli hâle getirmektedir. Ancak hatıratın temel sınırlılığı unutulmamalıdır: Hatıra, olayın kendisi değildir.
Altay 1922’de yaşadığı olayları daha sonraki yıllarda yeniden kurmaktadır. Bu sebeple anlatı, olayların kronolojik sıralamasını korusa bile sonradan kazanılmış anlamların geçmişe aktarılması ihtimalini taşımaktadır.
Bu bakımdan Altay’ın hatıralarındaki “Büyük Zafer“, yalnızca 1922 yılındaki bir askerî sonuç değil, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra anlamı daha da belirginleşen bir tarihsel dönüm noktasıdır.
2. BÜYÜK TAARRUZ’UN STRATEJİK ARKA PLANI
Sakarya Meydan Muharebesi’nin ardından Türk ve Yunan orduları arasında yaklaşık bir yıllık bir hazırlık dönemi olmuştur. Bu dönem, yüzeysel olarak bir “bekleme dönemi” gibi görünse de gerçekte Türk ordusunun yeniden yapılanma dönemidir.
Türk tarafında üç temel problem bulunmaktadır: insan gücü, silah ve mühimmat, lojistik ve ulaştırma.
Bunlara bir de stratejik problem eklenmiştir: Kesin sonuçlu taarruz nerede yapılacaktır?
Büyük Taarruz’un başarısının temelinde, Yunan ordusunun savunma sisteminin belirli bir noktada aşılması ve Türk ordusunun esas kuvvetlerinin bu bölgede yoğunlaştırılması bulunmaktadır.
Resmî askerî kaynaklar, 26 Ağustos taarruzunda Türk ordusunun ağırlık merkezinin Afyonkarahisar’ın güneyindeki bölgede oluşturulduğunu ve Yunan ordusunun gerilerine yönelik süvari harekâtının planın tamamlayıcı unsuru olduğunu belirtmektedir.
Altay’ın hatıratındaki önemli meselelerden biri de bu stratejik tasarımın hareket unsurudur.
Süvari burada yalnızca piyadenin önünden giden bir kuvvet değildir.
Süvari: keşif + kuşatma + haberleşme kesme + ulaşım hatlarını tahrip + psikolojik baskı + takip görevlerinin tamamını üstlenmektedir.

3. TARİHSEL COĞRAFYA: AFYON–SİNCANLI–DUMLUPINAR HATTI
Büyük Taarruz’un anlaşılması için haritaya bakmak yeterli değildir; arazinin askerî davranış üzerindeki etkisinin incelenmesi gerekmektedir.
Afyonkarahisar, Dumlupınar, Sincanlı Ovası, Ahır Dağları, İlbulak Dağı ve Uşak istikameti, birbirinden bağımsız yerler değildir. Bunlar bir harekât coğrafyası meydana getirmektedir.
Türk stratejisinin önemli unsurlarından biri, Yunan ordusunun cephe hattını yalnızca önünden değil, arkasından da tehdit etmektir.
Bu noktada 5. Süvari Kolordusu’nun Ahır Dağları üzerinden geçirilmesi son derece önemlidir.
Altay’ın anlatısı, coğrafyanın askerî bir “engel” olmaktan çıkarılıp stratejik avantaja dönüştürüldüğünü göstermektedir. Süvarilerin sarp geçitlerden geçirilmesi, Yunan savunmasının beklemediği bir doğrultudan geriye sarkmayı mümkün kılmıştır. Altay’ın ilgili anlatısı 1970 baskısında özellikle 331–332. sayfalardaki bölümle ilişkilendirilmektedir. Nitekim Büyük Taarruz üzerine yapılan çalışmalarda da Altay’ın bu bölümüne atıf yapılmaktadır:
“Süvari Kolordusu da aynı gece hareketle 24 Ağustos akşamı kötü yollardan Sandıklı’ya vardı. Sandıklı’ya vardığımız zaman Afyon güneyindeki dağların hâkim tepelerinin düşman tarafından iyice tahkim edildiğini ve üstün kuvvetlerle tutulduğunu gördük.
Kafalarımız düşmanın açığını yakalayıp ve kahredici darbeyi bir an önce indirebilmenin çarelerini araştırmakla meşguldü, düşündüğümüz tek şey ise zaferdi.
Bundan önceki bir önemli olayda olduğu gibi bu sefer de gene keşif birliklerine görev verirken bir taraftan da kendim keşfe çıktım. Yaptığım bu keşifler sırasında Çiğiltepe batısında Ahir dağlarında ormanlık ve sarp arazide Yörük Mezarından geçerek Sinanpaşa Ovası’na inen bir patikanın mevcudiyetini öğrendim. Şunu da anlamıştım ki bu gedik düşman tarafından tahkim edilmekte ihmale uğramıştır.
Bu yolun Sinanpaşa Ovası’na çıktığı yerdeki Tokuşlar köyünde Haydar Ağa isminde birisi bizim 6. Tümen Komutanı Nazmi Beyle irtibatta bulunuyor, önemli haberleri bildiriyordu. Ona bir teğmen göndererek gediğin düşman tarafından nasıl muhafaza edildiğini sordurdum. Bir taraftan da Ordu Kumandanlığından piyadelerin cepheyi yarmalarına intizardan ise bu gece bu patikadan hareketime müsaade etmesini rica ettim. Muvafakat cevabını alınca da hiç vakit kaybetmeden I. Tümen ile 14. Tümeni birbiri ardından harekete geçirdim. 15 Kilometre gerideki 2. Tümen de bunları takip edecekti. Kılavuzların yardımı ile gece yürüyüşüne koyularak süvari kolordusunun tek koldan ormanlık ve çok fena bir keçi yolundan ilerlemesi ve bu yürüyüşü düşmandan saklayabilmek için ayrıca uğraşması hakikaten hayli güç oldu. I. Tümenin arkasında karargâh arkadaşlarımla giderken kolbaşına geçmek istedim, Uçurum ve karanlıklar arasında bu daracık yoldan ileri geçmem bile mesele oldu. Yolda keşiften dönmekte olan teğmene rastladım ve Haydar Ağadan aldığı bilgiyi sordum. Teğmenin anlattıklarından düşmanın yalnız gündüzleri bu gediği bir bölük süvari ile tuttuğu geceleri ise Sinanpaşa’ya çekildiği anlaşılıyordu. Sabahın erken saatlerinde I. Tümen kolbaşı vadinin ovaya çıktığı noktaya varmıştı, 14. Tümen de arkadan ilerlemekteydi.”
Burada tarihsel coğrafyanın temel ilkesi ortaya çıkmaktadır: Coğrafya savaşı belirlemez fakat savaşın mümkün olan ve olmayan hareketlerini belirler.
Ahır Dağları, Yunan açısından doğal koruma alanı olarak değerlendirilirken Türk komuta heyeti tarafından gizli geçiş güzergâhına dönüştürülmüştür.
Bu sebeple Büyük Taarruz’un başarısı yalnızca asker sayısıyla açıklanamaz.

4. 5. SÜVARİ KOLORDUSU VE FAHRETTİN ALTAY
Fahrettin Altay’ın anlatısının merkezinde 5. Süvari Kolordusu bulunmaktadır. Kolordunun görevi, klasik anlamda cephe savaşına katılmaktan çok daha geniştir.
Esas hedef: Yunan ordusunun gerisini parçalamaktır.
Bu sebeple Altay’ın askerî anlayışında “sürat” temel kavramlardan biridir.
Süvari: düşmanın haberleşmesini kesmek, demiryolunu tahrip etmek, köprüleri kullanılmaz hâle getirmek, telgraf hatlarını kesmek, çekilme yollarını kontrol etmek, düşman birlikleri arasında panik oluşturmak suretiyle Yunan ordusunun cephedeki direncini arkadan çözmeye başlamıştır.
Bu noktada 5. Süvari Kolordusu’nun harekâtı, modern savaşın “cephe” kavramının sınırlarını aşmaktadır. Savaş artık yalnızca iki ordunun karşı karşıya gelmesi değildir.
Cephe + cephe gerisi + ulaşım + haberleşme + psikoloji aynı savaş alanının parçaları hâline gelmiştir.
Altay’ın anlatısında süvari bu sistemin hareketli unsurudur.
5. 26 AĞUSTOS: BASKIN VE HAREKET
26 Ağustos sabahı Kocatepe’den başlayan taarruz, Türk ordusunun stratejik planının uygulamaya geçirilmesidir.
Resmî kaynaklara göre topçu ateşi erken saatlerde başlamış, ardından piyade birlikleri Yunan mevzilerine yönelmiştir. 5. Süvari Kolordusu ise Ahır Dağları’nı aşarak Yunan cephesinin gerisine sarkmıştır.
Bu durum iki ayrı hareketin birleşmesini ortaya çıkarmaktadır: Cepheden yarma ve geriden kuşatma.
Başarı bu ikisinin zamanlamasının birleşmesinden doğmuştur.
Altay’ın anlatısının askerî açıdan önemli yönlerinden biri, süvarilerin yalnızca düşmanla doğrudan çatışmaya girmediğini, savaşın iletişim ve ulaşım sistemini hedef aldığını göstermesidir.
Demiryolu burada stratejik bir semboldür. Demiryolu: ordu + ikmal + haberleşme + merkezî komuta + geri çekilme arasındaki bağlantıyı sağlayan damar konumundadır.
Bu damarın kesilmesi, Yunan ordusunun yalnızca fiziksel hareket kabiliyetini değil, komuta bütünlüğünü de zayıflatmıştır.
6. SİNCANLI OVASI: CEPHE GERİSİNİN SAVAŞ ALANINA DÖNÜŞMESİ
Süvari Kolordusu’nun Sincanlı Ovası’na çıkışı Büyük Taarruz’un en dikkat çekici harekâtlarından biridir.
Süvarilerin Yunan hatlarının arkasında görünmesi, düşmanın zihninde savaş alanının sınırlarını ortadan kaldırmıştır.
Artık Yunan askeri için güvenli bir “arka” bulunmamaktadır. Bu durum askerî psikoloji açısından önemlidir.
Çünkü bir ordunun savaşma gücü yalnızca silah ve asker sayısıyla değil, kaçış ve ikmal ihtimaline duyduğu güvenle de ilgilidir.
Süvari baskısı: güven duygusunu → belirsizliğe, düzeni → paniğe, geri çekilmeyi → dağılmaya dönüştürmüştür.
Altay’ın hatıralarında süvarinin hareketi bu sebeple yalnızca taktik bir başarı değildir. Bu aynı zamanda psikolojik savaştır.
7. DUMLUPINAR VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ
26 Ağustos’taki yarma harekâtının ardından 27–29 Ağustos günlerinde Türk ordusunun hedefi, Yunan kuvvetlerinin düzenli biçimde geri çekilerek yeni bir savunma hattı kurmasını engellemektir.
30 Ağustos’ta Dumlupınar çevresinde savaş kesin sonuç aşamasına ulaşmıştır.
Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin stratejik anlamı, Yunan ordusunun ana kuvvetlerinin imha veya esir edilmesiyle ortaya çıkmıştır. 26–30 Ağustos arasındaki harekâtın temel stratejisi düşmanın ana kuvvetlerini imha etmektir ve 30 Ağustos’ta bu hedef gerçekleşmiştir.
Bu sebeple 30 Ağustos’u yalnızca “bir muharebe günü” olarak değerlendirmek eksiktir.
30 Ağustos: Büyük Taarruz’un askerî sonucunun kesinleştiği gün olduğu kadar, Yunan ordusunun Anadolu’da stratejik üstünlüğünün sona erdiği gündür.
8. “BAŞKOMUTANLIK” KAVRAMININ SİYASAL VE SEMBOLİK ANLAMI
“Başkomutanlık Meydan Muharebesi” adı yalnızca askerî bir isim değildir. Başkomutanlık kavramı, savaşın askerî ve siyasî iktidarının tek bir stratejik merkezde birleşmesini temsil etmektedir.
Bu merkez Mustafa Kemal Paşa’dır.
Fakat burada eleştirel tarih açısından önemli bir ayrım yapılmalıdır.
Zaferi yalnızca Mustafa Kemal’in şahsî iradesine indirgemek tarihsel süreci basitleştirir.
Çünkü savaşın gerçek yapısında: Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Fahrettin Altay Paşa, Nurettin Paşa, Yakup Şevki Paşa, kolordu ve tümen komutanları, kurmay subaylar, erler, TBMM, cephe gerisindeki lojistik örgütlenme, Anadolu halkının üretim ve taşıma kapasitesi birlikte bulunmaktadır.
Resmî kaynaklar da Büyük Taarruz sırasında Genelkurmay Başkanlığını Fevzi Çakmak’ın, Batı Cephesi Komutanlığını İsmet İnönü’nün, 1. Orduyu Nurettin Paşa’nın, 2. Orduyu Yakup Şevki Paşa’nın ve Süvari Kolordusu’nu Fahrettin Altay’ın yönettiğini belirtmektedir.
Dolayısıyla Başkomutanlık kavramı, tek kişilik bir savaş değil, merkezî stratejik komuta ile kolektif askerî uygulamanın birleşimidir.
9. KİŞİLER VE TEMSİL ETTİKLERİ ANLAYIŞLAR
a. Mustafa Kemal Paşa: Stratejik irade
Altay’ın hatıralarındaki Mustafa Kemal, yalnızca emir veren bir başkomutan değildir.
O: risk alan, karar veren, coğrafyayı değerlendiren, komutanlar arasında koordinasyon sağlayan, zamanlamayı belirleyen bir stratejik aktör olarak görünmektedir.
Büyük Taarruz’un resmî tarih anlatılarında da Mustafa Kemal’in Kocatepe’den başlayarak savaşın kritik aşamalarında cepheye yakın biçimde harekâtı yönettiği vurgulanmaktadır.
b. Fevzi Paşa: Kurmay akıl
Fevzi Çakmak, ordunun genel stratejisinin ve kurmay koordinasyonunun temsilcisidir. Bu sebeple zaferin yalnızca ön cephedeki cesaretle değil, kurmay planlamasıyla da ilişkili olduğu görülmektedir.
c. İsmet Paşa: Cephe koordinasyonu
İsmet Paşa’nın rolü, farklı orduların ve birliklerin ortak strateji içerisinde hareket ettirilmesidir. Bu bakımdan “cephe komutanlığı“, stratejik kararın operasyonel düzeye aktarılması anlamına gelir.
d. Fahrettin Altay: Hareketli savaş
Altay’ın temsil ettiği temel askerî değer: hareket kabiliyetidir.
Süvari, onun anlatısında disiplinli, hızlı ve coğrafyaya uyum sağlayan bir kuvvet olarak ortaya çıkmaktadır.
e. Mehmetçik: Kolektif fedakârlık
Hatıratın insanî boyutunda asker, yalnızca “mevcut” değildir. Asker: yürür, savaşır, açlık ve yorgunlukla mücadele eder, süngü hücumuna katılır, ölür veya yaralanır.
Bu sebeple zafer anlatısının toplumsal temeli, subay kadrosunun ötesinde erlerin fiziksel dayanıklılığıdır.

10. KAVRAMLAR VE SEMBOLLER
a. Süvari
Altay’ın anlatısında süvari, “hareket” sembolüdür.
Süvari: hız + keşif + kuşatma + baskın + takip anlamlarını bir arada taşır.
b. At
At, yalnızca ulaşım aracı değildir. Anadolu’nun geniş ve yol dışı coğrafyasında hareket özgürlüğünün sembolüdür.
3c. Dağ
Ahır Dağları, Yunan savunması açısından doğal engel; Türk ordusu açısından ise aşılması gereken ve sonunda stratejik avantaja çevrilen coğrafî eşiktir.
d. Demiryolu
Demiryolu modern savaşın lojistik omurgasıdır. Süvarilerin demiryolu hatlarına yönelik harekâtı, düşmanın maddî altyapısını hedef almaktadır.
e. Kocatepe
Kocatepe, zaman içerisinde Büyük Taarruz’un hafızadaki başlangıç sembolüne dönüşmüştür. Burada mekân, tarihsel hafızanın taşıyıcısıdır.
f. Dumlupınar
Dumlupınar, kesin sonuç kavramının sembolüdür.
Kocatepe: başlangıç, Dumlupınar: kesin sonuç, İzmir: takibin siyasî ve askerî tamamlanışı olarak okunabilir.
11. TARİHSEL SOSYOLOJİ: ORDU VE TOPLUM
Büyük Taarruz’u yalnızca askerî bir örgütün başarısı olarak açıklamak yeterli değildir. Ordu, Anadolu toplumunun kaynaklarına dayanmaktadır.
Asker: köyden, kasabadan, şehirden, ailesinden gelmektedir.
Bu sebeple cephedeki başarı, cephe gerisinin üretim kapasitesinden bağımsız değildir. İaşe, ulaşım, hayvan, yem, giyecek ve mühimmat gibi unsurlar savaşın görünmeyen altyapısını meydana getirmiştir.
Burada Büyük Taarruz’un sosyolojik karakteri ortaya çıkar: Devletin sınırlı maddî kapasitesi ile toplumun seferber edilen kaynakları birleşmiştir.
Bu bağlamda Büyük Taarruz, yalnızca “ordu ile Yunan ordusu arasındaki savaş” değildir. Aynı zamanda: Anadolu toplumunun ekonomik ve sosyal kaynaklarının askerî hedef doğrultusunda örgütlenmesidir.
12. YUNAN ORDUSU: ASKERÎ ÜSTÜNLÜK VE STRATEJİK YALNIZLIK
Eleştirel tarih yöntemi, Türk ordusunun başarısını yalnızca “kahramanlık” üzerinden açıklamamayı gerektirir.
Yunan ordusunun da: insan gücü, topçu, makineli tüfek, motorlu ulaşım, tahkimat, lojistik bakımından önemli imkânları vardı.
Millî Savunma Bakanlığı’nın tarih anlatısında da Büyük Taarruz öncesinde Yunan ordusunun özellikle makineli tüfek, top, uçak ve motorlu araçlarda üstün olduğu; buna karşılık Türk tarafının süvari bakımından avantajlı bulunduğu belirtilmektedir.
Bu durum önemli bir çelişki yaratmaktadır: Maddî bakımdan daha güçlü olan taraf stratejik olarak yenilmiştir.
Buradan çıkarılacak tarihsel sonuç şudur: Savaşın sonucu yalnızca silah miktarı tarafından belirlenmez. Silah + strateji + komuta + coğrafya + zamanlama + moral + haberleşme birlikte değerlendirilmelidir.
13. HATIRATIN DİLİ VE “BEN” MERKEZLİ TARİH
Altay’ın hatıratında “ben” anlatımı kaçınılmazdır. Çünkü eser bir komutanın anılarıdır.
Fakat tarihçi için burada önemli bir metodolojik sorun vardır. Bir komutanın kendi rolünü anlatması ile savaşın bütün gerçekliğini anlatması aynı şey değildir.
Bu sebeple Altay’ın hatıraları: birincil kaynak olarak çok değerli ama tek başına yeterli değildir.
Örneğin süvari harekâtının önemi Altay’ın anlatısında doğal olarak geniş yer tutmaktadır. Başka komutanların hatıraları, Yunan kaynakları ve Genelkurmay belgeleri ise aynı olayı farklı bakış açılarından gösterebilir.
Bu sebeple Altay’ın anlatısını İsmet İnönü, Mustafa Kemal Atatürk, Yunan komutanlarının hatıraları ve resmî askerî belgelerle karşılaştırmak gerekir.
Bu yöntem, “Altay doğru söylüyor mu?” sorusundan daha gelişmiş bir soru üretir: “Altay’ın gördüğü, hatırladığı ve anlamlandırdığı olay, diğer kaynaklarla karşılaştırıldığında hangi ölçüde doğrulanmaktadır?”

14. ELEŞTİREL TARİH YÖNTEMİYLE ALTAY’IN ANLATISININ DEĞERLENDİRİLMESİ
Altay’ın hatıratı için dört ayrı test uygulanabilir.
a. Olay doğrulaması
Altay’ın belirttiği harekâtlar askerî belgelerle karşılaştırılmalıdır.
b. Kronolojik doğrulama
Birliklerin hareket tarihleri, saatleri ve güzergâhları diğer kaynaklarla karşılaştırılmalıdır.
c. Mekânsal doğrulama
Anlatılan güzergâhlar tarihsel haritalarla kontrol edilmelidir.
d. Hafıza analizi
Altay’ın olaylara yüklediği anlamın 1922’deki anlamla sonraki dönemlerdeki anlam arasında farklılaşıp farklılaşmadığı incelenmelidir.
Bu dört yöntem birlikte kullanıldığında hatırat hem tarihî belge hem de hafıza metni olarak okunabilir.
15. 30 AĞUSTOS’UN HAFIZADAKİ DÖNÜŞÜMÜ
30 Ağustos’un tarihsel anlamı savaşın ötesindedir. 1922’de bu tarih öncelikle askerî bir zaferdir. Sonraki yıllarda ise: ulusal egemenlik, bağımsızlık, askerî başarı ve devlet kurma kavramlarıyla ilişkilendirilmiştir.
Bu sebeple 30 Ağustos’un sembolik anlamı zaman içerisinde genişlemiştir.
Başkomutanlık Meydan Muharebesi: askerî olay → ulusal hafıza → devletin kuruluş anlatısı şeklinde dönüşmüştür.
Altay’ın hatıratı bu dönüşümün önemli tanıklıklarından biridir.
16. “ORDULAR, İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ’DİR” VE TAKİP SAVAŞI
30 Ağustos’tan sonra savaş sona ermemiştir. Tam tersine, kesin zaferin siyasî sonucunu yaratacak takip harekâtı başlamıştır.
1 Eylül 1922 tarihli emir, savaşın yönünü açıkça İzmir ve Batı Anadolu’nun kurtuluşuna çevirmiştir. Resmî kaynaklarda bu emir, Başkomutanlık Meydan Muharebesi sonrasında takip harekâtının temel sembollerinden biri olarak aktarılmaktadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları,
Afyonkarahisar, Dumlupınar Büyük Meydan Muharebesinde zalim ve mağrur bir ordunun anasır-ı asliyesini [asli unsurlarını] inanılmayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. Büyük ve necip [asil] milletimizin fedakârlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz. Sahibimiz olan büyük Türk milleti istikbalinden [geleceğinden] emin olmaya haklıdır. Muharebe meydanlarındaki maharet ve fedakârlıklarınızı yakından müşahede [görüyor] ve takip ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdiratına delalet etmek [aracı olmak] vazifemi mütevelliyen [ara vermeden] ve mütemadiyen [durmadan] ifa edeceğim [yerine getireceğim]. Başkumandanlığa teklifatta [tekliflerde] bulunulmasını cephe kumandanlığına emrettim. Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini nazar-ı dikkate alarak ilerlemesini ve herkesin kuvay-ı akliyesini [akli kuvvetlerini] menabi-i celadet ve hamiyetini [kahramanlık ve hamiyet kaynaklarını] müsabaka ile izale-i [sarf etmeye] devam eylemesini talep ederim. Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir; ileri!
1-9-[13]38[1922] Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi
Başkumandan
Mustafa Kemal
Bu emir: savunmadan taarruza, taarruzdan imhaya, imha harekâtından takip ve kurtuluşa geçişin sembolüdür.
Fahrettin Altay’ın süvarileri açısından ise bu dönem, hareket kabiliyetinin en üst düzeye çıktığı safhadır.
Süvari artık yalnızca düşman gerisine sızan bir kuvvet değil, kaçan ordunun peşinden ilerleyen stratejik takip kuvvetidir.

17. FAHRETTİN ALTAY’IN HATIRALARINDA “ZAFER” KAVRAMI
Altay açısından zaferin üç boyutu bulunmaktadır:
Birinci boyut: Askerî
Yunan ordusunun yenilmesi.
İkinci boyut: Coğrafî
Anadolu’nun işgal altındaki bölgelerinin kurtarılması.
Üçüncü boyut: Siyasal
TBMM Hükûmeti’nin askerî başarısının siyasî meşruiyetini güçlendirmesi.
Bu üç boyut birbirinden ayrı değildir.
Askerî zafer olmadan siyasî hedefe ulaşılamazdı.
Siyasî irade olmadan askerî başarı sürdürülemezdi.
Toplumsal destek olmadan ordu bu savaşı devam ettiremezdi.
Dolayısıyla Büyük Taarruz: askerî + siyasal + toplumsal bir olaydır.
18. ALTAY’IN ANLATISININ GÜÇLÜ VE ZAYIF YÖNLERİ
Güçlü yönleri
- Olayların içinde bulunan üst düzey bir komutanın tanıklığıdır.
- Süvari harekâtına ilişkin birinci elden bilgiler sunmaktadır.
- Komuta ilişkilerini göstermektedir.
- Coğrafyanın askerî kararlar üzerindeki etkisini ortaya koymaktadır.
- Savaşın teknik ve insanî boyutlarını birlikte değerlendirme imkânı sağlamaktadır.
Sınırlılıkları
- Hatıra olaylardan sonra kaleme alınmıştır.
- Yazarın kendi rolünü öne çıkarma ihtimali vardır.
- Başka komutanların bakış açıları aynı ölçüde temsil edilmez.
- Yunan tarafının deneyimi sınırlı biçimde görünür.
- Sonraki Cumhuriyet dönemi hafızasının olayların anlatımını etkilemiş olması mümkündür.
Bu sebeple Altay’ın hatıratı “mutlak hakikat” değil, yüksek değerde bir tanıklık kaynağı olarak değerlendirilmelidir.
19. ÇOK BOYUTLU VAKA ANALİZİ
| Boyut | Büyük Taarruz’daki karşılığı |
| Askerî | Yunan savunmasının yarılması |
| Stratejik | Kuvvetlerin ağırlık merkezinde yoğunlaştırılması |
| Operasyonel | 5. Süvari Kolordusu’nun düşman gerisine sarkması |
| Coğrafî | Ahır Dağları–Sincanlı–Dumlupınar hattı |
| Lojistik | İkmal ve ulaştırma sistemlerinin hedef alınması |
| Teknolojik | Demiryolu, telgraf ve sınırlı motorlu araç kullanımı |
| Psikolojik | Yunan ordusunda kuşatılma ve geri çekilme paniği |
| Sosyolojik | Anadolu toplumunun askerî seferberliği |
| Siyasal | TBMM Hükûmeti’nin otoritesinin güçlenmesi |
| Diplomatik | Askerî üstünlüğün mütareke ve barış sürecine aktarılması |
| Sembolik | Kocatepe–Dumlupınar–İzmir hattının millî hafızaya dönüşmesi |
| Hafıza | 30 Ağustos’un ulusal bayram ve bağımsızlık sembolüne dönüşmesi |
20. GENEL DEĞERLENDİRME
Fahrettin Altay’ın hatıralarında Büyük Taarruz, tek bir muharebenin anlatısı değildir.
Bu anlatı: hazırlık → gizlilik → yoğunlaşma → baskın → yarma → süvari sızması → haberleşme ve ulaşım hatlarının kesilmesi → kuşatma → imha → takip şeklinde ilerleyen bütünlüklü bir stratejik dönemi göstermektedir.
Bu dönem içerisinde 5. Süvari Kolordusu’nun rolü özel önem taşımaktadır. Çünkü süvari, Türk ordusunun nicel veya teknolojik üstünlüğünden ziyade hareket üstünlüğünün sembolüdür.
Yunan ordusu birçok maddî unsur bakımından üstün durumda bulunmasına rağmen, Türk ordusunun stratejik baskını ve süvari hareketliliği karşısında savunma sisteminin bütünlüğünü koruyamamıştır.
Altay’ın hatıraları bu noktada önemli bir tarihsel ders sunmaktadır: Bir ordunun gücü yalnızca sahip olduğu silahlarla değil, o silahları doğru zamanda, doğru yerde ve doğru hareket planı içinde kullanabilme kapasitesiyle belirlenir.
SONUÇ
Fahrettin Altay’ın 10 Yıl Savaş ve Sonrası adlı hatıratı, Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin incelenmesinde vazgeçilmez bir birincil kaynak niteliğindedir. Özellikle 5. Süvari Kolordusu’nun hareketleri bakımından Altay’ın tanıklığı, Türk ordusunun Yunan savunma sistemini yalnızca cepheden değil, cephe gerisinden de nasıl çözdüğünü anlamaya imkân vermektedir.
Altay’ın anlatısından ortaya çıkan temel tarihsel gerçek şudur: Büyük Taarruz, yalnızca güçlü bir ordunun zayıf bir orduyu yenmesi değildir.
Daha karmaşık bir gelişme söz konusudur.
Bir tarafta: stratejik planlama, gizlilik, baskın, coğrafyaya hâkimiyet, kurmay koordinasyonu, süvari hareketliliği, lojistik hazırlık, askerî disiplin bulunurken diğer tarafta: toplumsal seferberlik, millî irade, siyasal hedef, bağımsızlık düşüncesi yer almaktadır.
Fahrettin Altay’ın hatıralarında bu unsurların kesişme noktası harekettir.
Süvari hareket eder.
Ordu hareket eder.
Cephe hareket eder.
Yunan ordusu geri çekilir.
Türk ordusu takip eder.
Ve Anadolu’nun siyasî coğrafyası değişir.
Bu sebeple Büyük Taarruz’un gerçek anlamı yalnızca 30 Ağustos’taki askerî sonuçta değil, 26 Ağustos’ta başlayan stratejik hareketin 9 Eylül’de İzmir’e, 18 Eylül’de ise Anadolu’daki Yunan askerî varlığının sona ermesine kadar uzanan tarihsel dönemde aranmalıdır.
Eleştirel tarih açısından ise son hüküm şudur: Fahrettin Altay’ın hatıraları Büyük Taarruz’un bütün gerçeği değildir fakat Büyük Taarruz’un nasıl yaşandığını, nasıl algılandığını ve nasıl hatırlandığını gösteren son derece değerli bir tarihsel tanıklıktır.
Bu sebeple Altay’ın hatıratı, resmî askerî belgeler, TBMM zabıtları, Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuku, İsmet İnönü’nün hatıraları ve Yunan tarafının askerî anlatılarıyla birlikte okunduğunda Büyük Taarruz’un yalnızca askerî tarihini değil, sosyolojik, coğrafî, psikolojik, siyasal ve hafıza boyutlarını da ortaya koymaktadır.
Böyle bir okuma sonucunda 30 Ağustos 1922, yalnızca bir “zafer günü” olmaktan çıkmakta; Anadolu’daki askerî güç dengesinin, siyasî egemenlik ilişkisinin ve tarihsel geleceğin aynı anda değiştiği bir eşik olay hâline gelmektedir.
Sonuç değerlendirmesi
Fahrettin Altay’ın hatıraları Büyük Taarruz’un “cepheden bakılan” tarihini değil, aynı zamanda “hareket hâlindeki” tarihini vermektedir. Onun anlatısında 5. Süvari Kolordusu, Türk ordusunun stratejik planının çevik ve saldırgan unsurudur. Ahır Dağları’nın aşılması, Sincanlı Ovası’na çıkılması, demiryolu ve haberleşme hatlarının kesilmesi ve ardından gelen takip, Büyük Taarruz’un yalnızca bir mevzi savaşı olmadığını açıkça göstermektedir.
Bu sebeplele Altay’ın hatıratından hareketle Büyük Taarruz’u şu formülle özetlemek mümkündür:
Gizlilik + yoğunlaşma + baskın + coğrafya + süvari hareketliliği + komuta koordinasyonu + toplumsal seferberlik = stratejik zafer.
Ve 30 Ağustos 1922 bu zincirin yalnızca son halkası değil, Anadolu’daki askerî ve siyasî güç dengesinin kesin biçimde değiştiği tarihsel eşiktir.
KAYNAKÇA
Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş 1912–1922 ve Sonrası, İnsel Yayınları, İstanbul, 1970.
Fahrettin Altay, İstiklal Harbimizde Süvari Kolordusu, İnsel Yayınları, İstanbul, 1949.
Asım Gündüz, Hatıralarım, Dinleyen ve Yazan: İhsan Ilgar, Kervan Kitapçılık, İstanbul, 1973.
Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt: II 1920-1927, MEB Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969.
İsmet İnönü, Hatıralar, Cilt 1, Yayına hazırlayan: Sabahattin Selek, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1985.
Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 1 nci Kitap, Büyük Taarruza Hazırlık ve Büyük Taarruz (10 Ekim 1921-31 Temmuz 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1994.
Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 2 nci Kitap, Büyük Taarruz (1-31 Temmuz 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995.
Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 3 nci Kitap, Büyük Taarruzda Takip Harekâtı (31 Ağustos-18 Eylül 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995.
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, “Türk İstiklal Harbi Büyük Taarruz (26-30 Ağustos 1922)” Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 97 (Ocak 1994), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1994
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, “Büyük Taarruz’da Takip Harekâtı (31Ağustos-18 Eylül 1922)” Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 98 (Haziran 1994), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995
Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, 2 Eylül 1338 (1922), No: 596, s.1, sütun:4-6
Hamit Pehlivanlı, Fahrettin Altay, Atatürk Ansiklopedisi, 27 Temmuz 2021
https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/444/Fahrettin-Altay-(1880-1974)
Zafer Koylu, Büyük Taarruz, Atatürk Ansiklopedisi, 26 Ekim 2025
https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/4929/B%C3%BCy%C3%BCk-Taarruz
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk Tarihi4 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoAli Fuat Cebesoy’un Milli Mücadele Hatıraları’na Göre Amasya Kararları-Amasya Genelgesi
Türk Tarihi4 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI

















