Türk İstiklâl Mücadelesi
TÜRK İSTİKLAL HARBİNDE 5. SÜVARİ KOLORDUSU KUMANDANI FAHRETTİN ALTAY PAŞA’NIN ANLATIMIYLA BÜYÜK TAARRUZ’DA TÜRK SÜVARİSİ (3)
Published
4 yıl agoon
By
drkemalkocak
GİRİŞ
Türk İstiklal Harbi Batı Cephesinde; Birinci İnönü (6-11 Ocak 1921), İkinci İnönü (26-31 Mart 1921) olmak üzere İnönü Muharebeleri, Kütahya-Eskişehir Muharebeleri (10-25 Temmuz 1921), Sakarya Meydan Muharebesi (23 Ağustos-13 Eylül 1921), Büyük Taarruz (26 Ağustos-18 Eylül 1922), Büyük Taarruzun bir safhası olarak Başkumandanlık Meydan Muharebesi (30 Ağustos 1922) cereyan etmiştir.
Büyük Taarruz’da I. ve II. Ordu ile 5. Süvari Kolordusu harp etmiştir. 5. Süvari Kolordusunun kumandanı Fahrettin [ALTAY]’dır. [1]
Büyük Taarruz’da İzmir’e ilk giren ve İzmir Hükumet Konağına Türk Bayrağını çeken Yüzbaşı Şerafettin Bey, [5. Süvari Kolordusu 2. Süvari Tümeni 4. Alay 2 Bölük subaylarından takım komutanı] ile arkadaşları Teğmen Ali Rıza AKINCI ve Teğmen Hamdi YURTERİ’ye rahmet, minnet ve şükranlarımızı sunarak; Türk süvarilerinin İzmir’e girişi ve İzmir Valilik Konağına Türk bayrağının çekilişini kahramanımız Yüzbaşı Şerafettin Bey’in gözlemleri ve tespitleri çerçevesinde, perde arkasıyla, günü gününe yaşanan hatıraların ışığında ve biraz da sohbet lezzetiyle farklı bir görünüm hâlinde açmaya, [Büyük Taarruz, 30 Ağustos Hatıraları, Türk Süvarilerinin İzmir’e Girişi, İzmir’in Yunan İşgalinden Kurtuluşu] günlerini yeniden yaşama ve yaşatma yolunda karınca misali gayret gösterilmiştir.
T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Dersi Öğretim Programı (Ortaokul 8. Sınıf)nda “Millî ve dinî bayramlar, mahallî kurtuluş ve kutlama günleri, önemli olaylar, belirli gün ve haftalardan yararlanılarak öğrencilerin tarihsel duyarlılıkları ile Türk milletine, Türk devletine, Türk vatanına ve Türk bayrağına sevgi, saygı ve takdir duyguları geliştirilmelidir.” [2] ve Ortaöğretim T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Dersi Öğretim Programında “Ders içeriğine uygun olacak şekilde yerel tarih ile ilgili araştırma görevleri vererek öğrencilerin yerel tarihi ve yakın geçmişi millî tarih ile ilişkilendirmeleri sağlanmalı, bu yolla öğrencilerde millî bilinç ve tarih duyarlılığı oluşturmaya çalışılmalıdır.” [3] yönergeleri yer almaktadır.
Milli bilinç ve tarihsel duyarlılık kazanılmasına ve geliştirilmesine katkıda bulunmak üzere, Büyük Taarruz’da 5. Süvari Kolordusu Kumandanı Fahrettin [ALTAY]’ın anlatımıyla “Büyük Taarruz’da Türk Süvarisinin Kahramanlıkları”nı sunuyoruz. Metinde geçen şahıs ve yer adları, yerel tarih-milli tarih bağlamında bütünleyici/birleştirici tarih anlayışına katkıda bulunmak üzere incelenip değerlendirilmeye muhtaçtır. Mesela; Ahır dağlarından iki süvari tümeninin bir gecede geçip Yunan ordusunun arkasına sarkmasına hizmet eden Tokuşlar köyü halkı ve özellikle Hüseyin Ağa’nın hatıralarını bilenimiz, anlayıp yaşayan ve yaşatan kaç kişidir?..
—***—
Taarruzun On İkinci Günü
(7 Eylül 1922)
Bu günkü uzun yürüyüş arızasız geçti, tümenler akşam emrolunan bölgeye vardılar. Köylüler düşmanın Menemen Boğazı’nda tahkimat yaptığını duyduklarını söylediler. Akhisar‘a giden bölük, düşmana tesadüf etmediğinden, daha Kuzeyde büyük bir düşman kolunun Dikili istikametine geçmiş olduğunu ve bunun demiryolu köprülerini tahrip ettiğini bildirdi. Son bir ihtimal de Menemen, Manisa, Nif boğazlarında düşmanın mukavemet etmesi ve İzmir‘i kolay kolay bırakmak istememesi idi. Her üç boğaz da sarp olduğundan, süvari hareketine müsait değildi. Menemen cihetinde toplanacak düşman kuvvetlerinin Manisa ve Nif boğazlarını zorlayacak olan yorgun ordumuza yandan bir karşı taarruz yapması ve ihtimalden uzak değildi. Böyle bir harekete karşı koymak vazifesi bize düşüyordu. Manisa ve Menemen boğazlarına dönerek, Nif boğazını önceden keşfetmek üzere, bu istikamete 1 inci Tümenden bir süvari alayı göndermeyi uygun buldum.
Bu gece verdiğim emirde, yarın 1 inci Tümenin Manisa‘ya, 2 nci Tümenin Manisa batısında Horoz köyüne ve 14 üncü Tümenin de, biraz daha batıda, Hamidiye‘ye ilerlemeleri vazifesini verdim. Gece Manisa ve Turgutlu‘nun yanmakta olduğunu teessürle gördük.
Taarruzun on üçüncü günü
(8 Eylül 1922)
Sabahleyin erken yürüyüşe başlayan tümenler, düşmanın küçük mukavemetlerini kırarak, öğle vakti hedeflerine vardılar. Kolordu Karargâhı da Manisa‘ya girdi. Yangından dağlara kaçan halk dönmeye başladı ise de, koca şehri bir harabe halinde buldular. Öğleden sonra verdiğim emirde, 14 üncü ve 2 nci Tümenlerin Menemen Boğazı’ndan, 1 inci Tümenin de buradan hareketle, yarın sabah İzmir‘e gireceklerini bildirdim. Hâlbuki bugün 2 nci Tümen Horozlu’ya vardığı zaman, önünden çekilen bir düşman kuvvetini takip ederek Manisa Boğazı’na girmiş ve Sabuncubeli yakınına kadar sokulmuş, fakat bunu bildiren raporu nasılsa bize vaktinde ulaşmamıştı. Tümen, Kolordu emrinin kendi durumuna uymadığını görünce, raporun varmamış olmasını muhtemel görerek, yeni bir raporla durumu bildiriyor, bulunduğu yerden geri dönmektense, İzmir’e doğru harekete devam edeceğini ve başka tarafta lüzum varsa, kendisinin yerine 1 inci Tümenin kullanılmasını rica ediyordu. 1 inci Tümen de o bölgede idi. Menemen Boğazı’nda da düşman olmadığı anlaşıldı.
Bu sebeple, 1 inci ve 2 nci Tümenlerin Sabuncubeli’nden, 14 üncü Tümenin Menemen Boğazı’ndan ilerlemesi muvafık görüldü. 2 nci Tümen Sabuncubeli’ne sokulurken bir hayli esir aldı. Yunanlılara yardım eden on beş kişilik bir Ermeni çetesini de yok etti. 14 üncü Tümen, bu gece, Menemen Boğazı’nda düşmanın zayıf bir mukavemetini kırarak, Menemen’e doğru yürüyüşe devam etmiştir.
İzmir‘e Giriş
(9 Eylül 1922)
Bu sabah saat 5’te, ortalık ağarırken, Sabuncubeli‘ne ilerleyen 2 nci Süvari Tümeninin 20 nci Alay, 4 üncü Bölüğünden Teğmen Enver kumandasındaki keşif kolu, düşmanın buralardan savuşmuş olduğunu görerek, ileri tepelere çıkmış ve harikulade bir manzara ile karşılaşmıştır; sabah güneşinin tatlı ışıkları altında, bir tablo gibi beliren güzel İzmir, önündeki mavi sularıyla Akdeniz ve bunları çevreleyen latif yeşilliklerle, yüksek dağlardan birleşik tabii tablodan biraz daha kara noktalar, körfezdeki yabancı harp gemileriydi. Bu bahtiyar genç subayın, raporunu yazarken, Başkumandanın verdiği Akdeniz hedefine ilk ulaşanın kendisi olduğunu düşünerek, ne kadar heyecana tutulduğunu tahmin etmek güç değildir. Raporu göndermeye lüzum kalmadan, tümenlerin öncüleri de aynı hatta varmış bulunuyorlar ve hep beraber ilerleme devam ediyordu.
Bornova üstündeki tepelere çıkınca, buranın büyük evlerinde yabancı devlet bayraklarının sallandığı görüldü. 2 nci Tümenin 13 üncü Alay Kumandanı Binbaşı Atıf Esenbel, iyi Fransızca bildiğinden, alayı ile buraya gönderilerek, yabancılarla görüşmesi ve onların emniyetinin sağlanması emrini verdim.
Tümen Mersinli yolunda İzmir‘e doğru ilerlerken, 1 inci Tümen de bunun solunda
Kadife Kale’ye doğru yürüyordu. 2 nci Tümenin öncülüğünü Binbaşı Reşat kumandasındaki 4 üncü Alay yapıyor, alayın önünde de Yüzbaşı Şerafettin kumandasında iki bölük gidiyordu. Şehir içinden geçerken süvarilerin bir ateşe uğramaması için, sekiz er ellerinde tüfek, yaya olarak en önde yürüyorlardı. Bunlar Halkapınar Köprüsü’nü geçip, Tuzakoğlu fabrikasına yaklaşınca, fabrika penceresinden ani bir ateşe uğradılar, içlerinden dördü, yerlere serildi. Bu yavrucakların mübarek cesetleri, başları İzmir’e doğru yatıyor, sanki bize “durmayın, ilerleyin” diyordu. İzmir’in kucağına girdikleri anda, bu uğurda canlarını veren bu kahraman Türk çocuklarını oraya gömerek, bir anıt yaptırdık.
Öncü alayı, bu cesetleri atlayarak fabrikayı taradı ise de, kimseyi bulamadı. Arkadan gelen tümen, Mersinli yanında, yirmi bir Yunan subayı ile binden fazla erden mürekkep bir kafileyi esir aldı. Tümen Kumandanı da, bunlardan ele geçirdiği bir otomobile binerek, Hükümet Konağına doğru ilerledi.
Kemer istasyonundan geçen bir süvari alayı da, Aydın cihetinden gelen bir trende, bir yüzbaşı, dört subay, yedi yüz erden mürekkep diğer bir kafileyi esir etti.
Öncü alayı, İzmir rıhtımından geçerken, parke taşlarının çıkardığı nal sesleri, Akdeniz’in bu taşlara çarparak çıkardığı, hafif dalga seslerine karışıyor, bir zafer marşı gibi nağmeleniyordu. Bazı pencerelerden atılan çiçekler de, süvarilerimizin başlarına konuyor, onlara bir zafer tacı oluyordu. Bu hal heyecanı artırıyor, yürüyüşteki sürat gitgide artıyor, bir oluktan akan su gibi, süvariler hükumete doğru akmağa başlıyordu.
Pasaport yanından geçerken, bir manga kadar İngiliz deniz askeri tarafından selamlanan öncü birlikleri, az ilerde sivil bir şahsın attığı el bombası ile karşılaşıyor, Yüzbaşı Şeref’le birkaç er hafifçe yaralanıyor, fakat aldırış etmeyerek, doğru Hükumet Konağı kapılarına atılıyorlar. Yunanlılar hükumeti kapamış ve kaçmışlar.
Bir odacı kadın kapıları açıyor, Yüzbaşı Şeref bir kaç erle hemen balkona çıkıyor, şanlı bayrağımızı öperek direğe çekiyor ve selamlıyor. Ancak yükselirken, ak yıldızının bir kısmına yüzündeki yaranın kanının bulaştığını görüyor ve bu saadete ermekten taşan heyecanını gözlerinden boşaltıyor. Hıçkırıklarını tutamıyor birden, sonra kendini topluyor, yanındakilere: “Arkadaşlar, vazifemiz bitmemiştir, millet daha bizden çok şeyler bekliyor”, diyerek aşağıya iniyor. Bu defa da, oraya toplanan İzmirlilerin coşkun alkışları arasında, kucaklanıyor, öpülüyor, öpülüyor.
Başka yönden İzmir’e ilk giren 1 inci Süvari Tümeninin 14 üncü Alayının öncüsü Yüzbaşı Zeki Doğan, Kumandanlık Dairesine gelerek, buraya bayrağımızı çekti. Kışla Meydanı’na toplanan esirlerin başlarına nöbetçiler dikerek, üç sene evvel Yunanlıların, İzmir’i işgallerinde, burada gaddarca şehit ettikleri Albay Süleyman Fethi ve arkadaşlarının aziz ruhlarını şad etti.
Şehirde emniyeti sağlamak için, Dördüncü Alay Kumandanı Binbaşı Reşat, alayı ile İzmir‘in üstündeki Kadifekale’ye çıkıyor, bin senelik eski, yüksek bir burcun üstüne ay yıldızlı bayrağı dikiyor ve bununla İzmir’in etrafına, İzmir’in Anavatana kavuştuğunu gösteriyor. İzmir’in kadınları, çocukları, evlerindeki yiyecek ve içeceklerini, birbiriyle müsabaka edercesine, alayın önüne taşıyor, kahraman askerlerimize ikram ediyorlar.
Göztepe ve Seydiköy istikametine kaçan firarileri takip kolları gönderiliyor, emniyet için gerekli tedbirler alınıyordu.
Bu olaylar olurken, otomobille gelen 2 nci Tümen Kumandanı Albay Zeki Soydemir, Hükümet konağına, halkın alkışlan arasında, çıkıyor ve toplanan şehir ileri gelenlerinin seçtiği, eski Düyunu Umumiye Müdürü Abdülhalim Beyi Vali Vekili seçiyor ve Kolorduya yazdığı raporu, Kurmay Yüzbaşı Cevdet Bilgişin ile gönderiyor, halka da bir beyanname neşrediyor.
Biraz sonra, Tümen Kumandanı Mürsel Paşa (Bakü) Hükümet Konağına varıyor, o sırada limandaki Fransız zırhlısından gelen bir Fransız subayı, gemisinin telsizinin, emirlerine hazır olduğunu bildiriyor. Mürsel Paşa bununla, İzmir’e girildiği müjdesini Ankara’ya veriyor.
Bu sabah, Menemen civarında bir düşman çetesinin mukavemetini kıran ve bir subayı ile iki erini şehit veren 14 üncü Tümen, halkın şiddetli alkışları arasında Menemen’e girmiş, izaz ve ikram olunduktan sonra, İzmir’e doğru yürüyüşüne devam etmiştir. Karşıyaka’da halkın şiddetli alkışlarıyla karşılanan bu tümen, vapur iskelesi yakınına yerleştirdiği bataryasının ateşiyle, İzmir’e selamlamıştır. Körfezde bulunan harp gemileri arasında bulunan Yunan gemileri Uzunada’ya doğru çekilmek mecburiyetinde kaldılar. 3 üncü Piyade Tümeninin Teğmen Sesim kumandasındaki Süvari Bölüğü de, uzun bir yürüyüşten sonra, saat 13’te, İzmir’e gelebildi.
Kolordu Karargâhı Kumandanlık Dairesine yerleşti. İzmir’in salimen alındığına ve asayişin muhafaza edilmekte olduğuna dair rapor, Kurmay Yüzbaşı Feridun Dirimtekin ile ve otomobille, Nif istikametinde Garp Cephesi Kumandanlığına gönderildi. Belediye ve Hükümet teşkilatı yapıldı. Şehirdeki Rum, Ermeni ve Musevilerin ileri gelenleri hükumete getirilerek, asayişin muhafazası ve saklanmış asker, silah ve eşyanın kışlaya gönderilmesi tembih edildi. Tümenlere iskân bölgeleri verilerek, iaşeleri sağlandı. Yunan Ordusunun bıraktığı mühimmat ve eşya depoları, muhafaza altına alındı.
Halkın yapmakta oldukları şenliklerin gece yarısına kadar devamına müsaade edilerek, ondan sonra herkesin evine çekilmesi ve sükûnetin muhafazası, yarın gelecek olan Başkumandanı karşılamak üzere hazırlanılması bildirildi. Gece yarısından sonra işitilen bazı tüfek sesleri üzerine, bütün mahalleleri otomobille dolaştım. Tüfek seslerinin, o sırada İzmir’e giren Kolordu mızıkasının çalmağa başladığı İzmir marşını duyan halkın sevinç tezahürlerinin yeniden canlanması olduğunu anladım. Kışlada toplanan Yunan esirleri dört bini bulmuştu. Gece yarısı aldığım emirde, yarın İzmir’e gelecek olan 1 inci Kolordu Kumandanının İzmir Askeri Valiliğini üzerine alacağı, Süvari Kolordusunun İzmir‘le Menemen arasında toplanması bildiriliyordu. Bu suretle, 9 Eylül Türk Süvarisinin bir şeref günü oldu. Baba memleketim olan İzmir’de, düşman işgalinde kalan anama da kavuşmuştum. Bugün İzmir’de çıkan Sedayı Hak gazetesinde, Moralı Zade Rifat imzasını taşıyan şu şiiri, gözyaşları ile okudum:
Özledik üç seneden fazla tahassürle sizi,
Bekledik rahm ile imdada şitab etmenizi.
Kesmedik Haktan, ölürken bile, ümmidimizi.
Var olun … azm ile kurtardınız en sanra bizi.
9 Eylül ‘den sonra
10 Eylül’de, Başkumandan Mustafa Kemal‘le, Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa ve diğer Kumandanlar ve piyade birlikleri İzmir’e geldiler. Halkın coşkun alkışları, mahşeri bir kalabalık, tekbir ve “yaşa” sesleriyle karşılandılar. 1 inci Kolordu Kumandanı şehrin idaresini eline aldı. Süvari Kolordusu Menemen‘e gitmeye hazırlanırken, İzmir‘in doğusundan, Seydiköy‘den bir düşman kolunun İzmir’e doğru gelmekte olduğu ve toplarıyla İzmir’e ateş açtığı, Kadifekale‘deki süvarilerimizle, toplarımızın mukabelede bulunduğu ve Süvari Kolordusunun hemen bu düşmana yaklaşarak, tepelemesi bildirildi. 2 nci Süvari Tümeni başta olmak üzere, tümenlere bu istikamete hareket emrini verdim. Kendim de oraya hareket ettim. Aydın-Ödemiş cihetindeki düşman, toplanarak, İzmir’e gelirken burasının tarafımızdan işgal edildiğini görmüş, ateşe başlamış; 3 üncü Süvari Tümenimiz de bu düşmanı takip ediyormuş.
Kızılçullu ilerisindeki zeytinlik sırtlarını tutmuş olan bu düşman üzerine Süvari Alaylarıyla saldırdım. Bu düşmanı takip etmekte olan 3 üncü Süvari Tümeni ile irtibat kurdum, o da arkadan yüklendi. Düşman perişan bir vaziyete dağlara kaçmak istedi ise de, bir kısmı kılıçtan geçirildi, diğerleri esir alındı. Üç bin kadar er ve bir tugay kumandanı ile elliden fazla subay, dört top, birçok mühimmat, eşya ve hayvan teslim alınarak kışlaya gönderildi. Bu düşman toplarının yanında, yazdığımı bildirdiğim raporum eline varınca, bunu, Hükumet önünde, heyecanla, toplanan halka bizzat okuyan Kemal Paşa, sevincine onları da katmıştı.
Akşam olduğundan, süvari tümenleri geceyi bu bölgede geçirdiler. Gece alınan yeni bir emirle, 2 nci Süvari Tümeninin Karşıyaka‘ya gönderilmesi ve Süvari Kolordusunun, 3 üncü Süvari Tümenini emrine alarak, Uşak ve Çeşme istikametinde hareketle, yarımadayı düşmandan temizlemesi bildiriliyordu. Yarımadayı, kıyıdan düşman donanması ateş altında bulundurduğundan, bu arızalı arazide süvari fazla bir varlık gösteremeyecekti. 57 nci Piyade Tümeninin gönderilmesi üzerine, yapılan taarruzda düşman püskürtüldü.
Bu sırada İzmir’in yandığı haberi geldi. Bir gün sonra da, arkamızda kalan Urla yandı. Çeşme’ye giden yolun köprülerini düşman tahrip etmişti. Alaçatı sırtlarında da gemilerin yardımı ile düşman son mukavemeti yaparak, o gece Çeşme‘den gemilerle Sakız Adası’na kaçtı. Yol boyunca birçok top ve cephane arabalarıyla, otomobillerini yakarak bırakmış, üç bin kadar da hayvan terk etmişti.
Bunların çoğu. Anadolu’dan topladığı sırtları, ayaklan yaralı, pek zayıf hayvanlardı. Bu zavallıların, susuzluktan denize dalarak sahillerde öldükleri ve susuz çeşme başlarına yığılarak, nemli taşları yalarken kiminin öldüğü, kiminin de ölmek üzere olduğu acınacak bir manzara teşkil ediyordu.
16 Eylül’de Çeşme kasabasına girildi. Böylece, Urla Yarımadası düşmandan temizlenmiş oldu. Buradan, Kolorduyu Akhisar‘a götürürken, İzmir’den geçtiğim sırada, Cephe Kumandanı, subaylarımın birer derece terfilerini müjdeledi. Mustafa Kemal Paşa’ya şükranlarımı sunarken, Süvari Kolordusunun, muharebe boyunca, harekâtını takdir ettiklerini söylemek lütfunda bulundular.
Biz Urla-Çeşme istikametinde hareket ederken, Karşıyaka‘da bırakılan 2 nci Süvari Tümeni, Edremit üzerinden Çanakkale‘ye gönderilmiş ve kendisini takip eden VI. Kolordu’muzla beraber, orasını İngilizlerden teslim almış ve yapılan Mudanya mütarekesiyle savaş sona ermişti.
Bundan sonra, 2 nci Süvari Tümeni tekrar Kolorduya iade edildi ve Süvari Kolordusu, barış oluncaya kadar, Akhisar, Kırkağaç, Soma, Bergama bölgesinde uzunca müddet kalarak, öğretim ve eğitimle meşgul oldu.
Bu arada, 3 üncü Tümen lağvolunarak, birlikleri diğer tümenlere verildi. İki Süvari Alayı da, jandarma yapılarak Trakya‘ya geçirildi.
Süvari Kolordusunun muharebe zayiatı 53 subay, 7000 er ve 1.200 kadar hayvandır. Lozan Barışından sonra, Süvari Kolordusu lağvedilerek 1 inci Tümen Doğuya, Dokuzuncu Kolordu emrine, 2 nci Tümen Trakya‘ya, Üçüncü Kolordu emrine, 14 üncü Tümen, Urfa‘ya, Yedinci Kolordu emrine verildi. Süvari Kolordu
Karargâhı da, Konya’da Beşinci Kolordu Karargâhı oldu.
Harpte doğup, barışta sonu gelen Süvari Kolordumuzun muharebe hikâyesi de burada sona erdi. Tümenlerin muharebe işlerinin tafsilatını, Tümen Komutanlarının yazacakları hatıralardan beklerdik. [4]
DİPNOTLAR
[1] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/fahrettin-altay/
[2] Milli Eğitim Bakanlığı, T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Dersi Öğretim Programı (Ortaokul 8. Sınıf), Ankara, 2018, s. 9
[3] Milli Eğitim Bakanlığı, Ortaöğretim T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Dersi Öğretim Programı, Ankara, 2018, s. 18
[4] Fahrettin (ALTAY), “Büyük Taarruzda Süvari Kolordumuz”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi Dün/Bugün/Yarın, Sayı: 18 (Ağustos 1986), s. 46-53
You may like
Türk İstiklâl Mücadelesi
Amasya Tamimi[Genelgesi]’nin Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in Kuruluşundaki Rolü
Published
1 ay agoon
Haziran 15, 2026By
drkemalkocak
Giriş
22 Haziran 1919 tarihinde yayımlanan Amasya Tamimi, Türk istiklâl hareketinin askeri bir direniş evresinden siyasal, meşru ve kurumsal bir ihtilal devresine geçişini simgeleyen kurucu bir belgedir. Bu çalışma, Tamim’in muhtevasını eleştirel tarih yöntemi, siyaset sosyolojisi ve tarihsel coğrafya bakış açısından sorgulamaktadır. Çalışmada, metnin ihtiva ettiği kavramlar, semboller ve kişiler arası değer çatışmaları analiz edilerek, belgenin Saltanatın tasfiyesine ve Cumhuriyet’in ilanına giden yoldaki kurumsal ve felsefi rolü çok boyutlu bir yaklaşımla ortaya konulmaktadır.
Meşruiyet Karargâhının Taşraya Taşınması
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından imzalanan Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918), Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenlik haklarını fiilen ortadan kaldıran ve coğrafyayı İtilaf Devletleri’nin işgal menziline sokan bir dönüm noktasıdır. İstanbul’daki merkezi hükümet, mütareke şartlarının ve başkentteki yabancı askeri denetimin baskısı altında kalarak devletin asli vazifesi olan koruma ve egemenlik görevlerini yerine getiremez hale gelmiştir. Bu durum, tebaa ile hükümdar arasındaki ananevi sadakat sözleşmesini sarsmış ve toplumda derin bir kargaşa ve siyasal meşruiyet krizi doğurmuştur.

Dokuzuncu Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla başlayan gelişme, Anadolu’da dağınık halde bulunan sivil ve askeri direniş merkezlerini (Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak cemiyetleri) ortak bir siyasal program etrafında birleştirme arayışına sahne olmuştur. Bu arayışın aydınlatıcı, hukuki ve askeri bildirisi niteliğindeki Amasya Tamimi, 22 Haziran 1919’da kaleme alınarak telgraf hatları vasıtasıyla bütün sivil ve askeri makamlara tebliğ edilmiştir.
Amasya Tamimi’nin, basit bir askeri genelge olmanın ötesinde, bir imparatorluktan ulus-devlete geçiş hareketini başlatan ve Cumhuriyet’in kurumsal yapısını inşa eden anayasal bir ilk metin olduğu görülmektedir.
1. İçerik ve Vaka Analizi
Amasya Tamimi, siyaset sosyolojisi ve hukuk felsefesi açısından kusursuz bir mantık ve devrimci silsile takip etmektedir. Metin önce mevcut yapının iflasını ilan etmekte (gerekçe), ardından kurtarıcı özneyi tanımlamakta (yöntem/ilke) ve son olarak bu iradenin kurumsallaşacağı mekânı ve usulü tespit etmektedir (hareket).
- Gerekçe ve Siyasal İflasın İlanı
“Vatanın tamamiyeti, milletin istiklâli tehlikededir. Hükümet-i merkeziyemiz itilâf devletlerinin tesir ve murakabesi altında mahsur bulunduğundan deruhte ettiği mesuliyetin icâbâtını ifa edememektedir. Bu hal milletimizi ma’dum tanıttırıyor.”
İçerik ve Vaka Analizi: Bu madde, klasik egemenlik teorisinde devletin meşruiyetini sağlayan “koruma karşılığı itaat” ilkesinin bizzat merkez tarafından ihlal edildiğinin beyanıdır. İstanbul Hükümeti’nin “mahsur” olması, onun siyasi iradesinin ipotek altında olduğunu ve hukuken geçersizleştiğini göstermektedir. “Ma’dum” (yok edilmiş/hiç kılınmış) kavramının seçilmesi, uluslararası alanda Osmanlı toplumunun siyasi bir özne olmaktan çıkarılıp nesneleştirilme tehlikesine karşı bir alarm zili görevi yapmaktadır.
Cumhuriyet’e Etkisi: Bu teşhis, egemenliğin mekânını ve merkezini değiştirmenin meşru gerekçesini ortaya koymuştur. Eğer merkez etkisiz ise çevre (taşra/millet) kendi kaderini tayin etmekle yükümlüdür.
- Kurucu İlke ve İhtilal Bildirgesi
“Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Milletin hal ve vaziyetini der-pîş etmek ve sadâ-yı hukukunu cihana işittirmek için her türlü tesir ve murâkabeden âzâde bir heyet-i milliyenin vücudu elzemdir.”
İçerik ve Vaka Analizi: Bu madde, Türk siyasi düşünce tarihinin en devrimci hamlesidir. Yüzyıllardır Tanrı adına hüküm sürme anlayışının temsilcisi padişahın mutlak iradesine karşı, kurtarıcı güç olarak “milletin azim ve kararı” beyan edilmiştir. Bu ifade, “genel irade” kavramının Türk modernleşme sahasındaki somut yansımasıdır. “Heyet-i milliye” (milli/ulusal kurul) teklifi ise, etkisini yitirmiş bürokrasiye karşı alternatif, sivil ve ulusal bir hükümet modelinin ilk çekirdeğidir.
Cumhuriyet’e Etkisi: “Milletin kararı” vurgusu, Saltanatın tasfiyesine ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete devredileceği Cumhuriyet yönetimine giden felsefi köprünün ifadesidir. Karar yetkisi saraydan alınarak millete verilmiştir.
- Kurumsallaşma ve Güvenlik
“Bunun için b’il-muhabere her taraftan vaki olan teklif ve arzuy-ı milli üzerine Anadolu’nun bi’l-vücuh en emin mahalli olan Sivas’ta millî bir kongrenin serian in’ikadı takarrür etmiştir. Bunun için tekmil Vilayat-ı Osmaniye’nin her livasından ve fırka ihtilafatı nazarı dikkate alınmaksızın muktedir ve milletin itimadına mazhar üç kadar zatın sürat-ı mümküne ile yetişmek üzere hemen yola çıkarılması icap etmektedir. Her ihtimale karşı bunun bir sırr-ı millî halinde tutularak dağdağaya mahal verilmemesi ve lüzum görülen mahallerde seyahatin mütenekkiren icrası lazımdır.“
İçerik ve Vaka Analizi: İhtilalin teorik düzeyi, bu maddelerle fiili ve kurumsal bir yapılanmaya dönüştürülmektedir. “Fırka ihtilafatı nazarı dikkate alınmaksızın” (parti ayrımı gözetmeksizin) ifadesi, İkinci Meşrutiyet döneminden miras kalan İttihatçı-İtilafçı kamplaşmasının yarattığı sosyolojik yarılmayı, “millî/ulusal beka” paydasında birleştirmeyi/pekiştirmeyi hedeflemektedir. “Sırr-ı millî” (milli/ulusal sır) kavramı ise, istihbarat savaşlarının sürdüğü mütareke döneminde harekâtın güvenliğini sağlama gayreti ve tedbiridir.
2. Kavramlar, Semboller ve Tarihsel Anlam Dünyası
Amasya Tamimi’nin terminolojisi, ananevi Osmanlı idari lisanı ile modern ulus-devlet teorisinin karmaşık bir sentezidir.
Vatan ve Millet Sembolizmi: Klasik monarşilerde vatan, hükümdarın mülkü; millet ise dini aidiyetlere göre bölünmüş tebaa (ümmet) topluluğudur. Tamim’de “Vatan“, sınırları netleştirilmesi ve korunması gereken jeopolitik, dünyevi bir mekân olarak; “Millet” ise ortak hak arayışında (sadây-ı hukuk) birleşen siyasi bir özne olarak yeniden kurgulanmıştır.
Telgraf Hatları ve Ağ Toplumu: Tamim, matbu bir bildiri olmanın ötesinde, şifreli telgraf hatları üzerinden Anadolu’ya gönderilmiştir. Siyaset sosyolojisi açısından telgraf, mütareke döneminin getirdiği kopukluğu aşarak, merkezden uzak taşra birimleri arasında eşzamanlı bir “ortak bilinç” ve direnç ağı inşa etmiştir.
Belediyeler ve Seçim Meşruiyeti: Delegelerin seçimi için “Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ve belediye riyasetleri” yetkilendirilmiştir. Osmanlı taşrasında nispi de olsa seçimle iş başına gelen tek sivil kurum belediyelerdi. Bu kurumların harekete dâhil edilmesi, kurulacak yeni iktidar merkezinin tabandan gelen demokratik bir meşruiyete dayanacağının en net sembolüdür.
3. Kişiler, Kurumlar ve Temsil Ettikleri Değerler Dünyası
Tamim, tek bir karizmatik/etkileyici liderin diktesi değil; Osmanlı askeri-bürokratik seçkininin “vatansever” kanadının ortak mutabakat metnidir.
| Kişiler / Kurum | Rolü/ Konumu | Temsil Ettiği Değerler Sistemi |
| Mustafa Kemal Paşa | 9. Ordu Müfettişi, Metnin Mimarı | Kurucu akılcılık, hukuki meşruiyetçilik, ihtilalci deha. |
| Hüseyin Rauf Bey (Orbay) | Eski Bahriye Nazırı, Popüler Lider | Mondros’un yarattığı yıkıma karşı vicdani kefaret, milli haysiyet. |
| Ali Fuat Paşa (Cebesoy) | 20. Kolordu Komutanı (Ankara) | Düzenli ordunun direnişe uyumu, askeri gerçekçilik. |
| Kâzım Karabekir Paşa | 15. Kolordu Komutanı (Erzurum) | Doğu cephesinin askeri güvencesi, mahalli direnişin millileşmesi. |
| İstanbul Hükümeti | “Mahsur ve aciz” merkez | Teslimiyetçilik, monarşik beka, edilgen sığınmacılık. |
| Belediyeler/ Cemiyetler | Taban örgütleri ve delege seçiciler | Yerel sivil itaatsizlik, taban demokrasisi, yasal-akla uygun meşruiyet. |
4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji Açısından Çok Boyutlu Analiz
Tarihsel Coğrafya Bakış Açısı: Mekânın Jeopolitik Kalkan Olması
Mekân, tarihi gelişmelerin edilgen bir sahnesi değil; kişilerin eylemlerini sınırlayan veya genişleten yapı unsurudur. Amasya Tamimi’nin kaleme alındığı Saraydüzü Kışlası, Yeşilırmak’ın açtığı derin vadilerle korunan, coğrafi açıdan savunulması kolay bir sığınaktır.
Daha da önemlisi, metinde Sivas’ın “Anadolu’nun bi’l-vücuh en emin mahalli” olarak ilan edilmesidir. İstanbul, İtilaf donanmasının namluları altında “merkez” vasfını ve stratejik derinliğini kaybetmiştir. Sivas ise; işgal altındaki Batı ve Güney bölgelerine güvenli bir mesafede, demiryolu ve telgraf hatlarının kesişim noktasında, hinterlandı güçlü bir coğrafi kale niteliğindedir. Erzurum ise Kafkas cephesinden kalan terhis edilmemiş düzenli ordunun varlığıyla askeri bir güvence alanıdır. Coğrafya, emperyalizme karşı bir “derinlik savunması” anlayışıyla yeniden düzenlenmiştir.
Siyaset Sosyolojisi Bakış Açısı: Otorite Tiplerinin Çatışması
Amasya Tamimi, Türkiye’deki egemenlik yapısında köklü bir kırılmaya işaret etmektedir. İstanbul Hükümeti ve Saltanat, gücünü dini ve ananevi anlayış ve kaynaklardan alan “Ananevi Otorite“yi temsil etmektedir. Tamim ise delegelerin seçimle belirlenmesini, kongrelerin toplanmasını ve hukuki hakların (sadâ-yı hukuk) aranmasını şart koşarak “Yasal-Gerçek Otorite“nin inşasını başlatmıştır. Bu, tebaadan yurttaşa, saray idaresinden Meclis idaresine geçişin sosyolojik zeminidir.
5. Yansımalar, Tepkiler ve Siyasal Kriz
Amasya Tamimi’nin ilan edilmesi, mütareke düzeninin temsilcileri arasında bir şok dalgası yaratarak safların netleşmesine yol açmıştır.
a. İstanbul ve Saray Çevresinin Tepkisi
Damat Ferit Paşa kabinesi ve Dâhiliye Nazırı Ali Kemal, Tamim’i saltanatın mutlak otoritesine karşı bir “isyan ve ihtilal girişimi” olarak tanımlamıştır. Ali Kemal, taşra valiliklerine gönderdiği tamimle Mustafa Kemal’in azledildiğini, emirlerinin dinlenmemesi gerektiğini bildirmiştir. Saray, mülki amirleri Padişah ile Anadolu’daki komutanlar arasında bir seçim yapmaya zorlamıştır. Bu kriz, Mustafa Kemal’in resmi görevlerinden ve askerlik mesleğinden istifa ederek tamamen sivil bir ihtilalciye dönüşmesini hızlandırmıştır.
b. İtilaf Devletleri’nin Tepkisi
İngiliz istihbaratı, Anadolu’da dağınık halde bulunan Kuvayı Milliye çetelerinin düzenli subaylar eliyle merkezi ve siyasi bir organizasyona (Heyet-i Milliye) dönüştürülmeye çalışıldığını fark etmiştir. Paris Barış Konferansı’nda Osmanlı topraklarını taksim etmeye hazırlanan müttefikler için Tamim, diplomatik masayı devirecek askeri ve siyasi bir durdurma hamlesi olarak algılanmıştır.
c. Taşra Bürokrasisinin Yarılması
Anadolu’daki valiler ve mutasarrıflar arasında derin bir kararsızlık ve sadakat krizi baş göstermiştir. Konya Valisi Cemal Bey gibi saltanat çizgisine sıkı sıkıya bağlı isimler Tamim’in delege toplama emrine direnirken; Ankara Valisi Vekili Defterdar Yahya Galip Bey gibi bürokratlar bütün baskılara rağmen ihtilalin lojistik ve idari destekçisi olmuşlardır.
Sonuç: Cumhuriyet’in Kurucu Şifresi
Eleştirel tarih yöntemiyle değerlendirildiğinde Amasya Tamimi, Milli Mücadele’nin askeri strateji belgesi olmanın çok ötesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesini içeren anayasal bir çekirdektir. Metnin merkezinde yer alan “milletin azim ve kararı” ilkesi, 1921 Anayasası’nın (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” maddesine dönüşmüş, oradan da 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile nihai kurumsal biçimine kavuşmuştur. Tamim, hanedanın egemenlik hakkını tasfiye ederek yerine milletin iradesini ikame eden, Türk modernleşmesinin ve kurucu ihtilalinin en esaslı metnidir.
Kaynakça
Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I [Mutlakiyete Dönüş1918-1919], İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 285-308.
Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, 1. Cilt, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1987, 295-300.
Sabahattin Selek, Milli Mücadele 1, Örgün Yayınevi, İstanbul, 2002, s. 315-326.
Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 3 (1919), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 105-108.
Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı 79 (Mayıs 1981), Belge No 1733, Gnkur. Basımevi, Ankara.
Amasya Tamimi, Milli Egemenlik Belgeleri, TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, TBMM Basımevi, Ankara, 2015, s. 9-14. [Metin içi atıflar bu resmi yayındaki orijinal ve günümüz Türkçesi sayfalarına dayanmaktadır].
Türk İstiklâl Mücadelesi
Milli Mücadele Hukukunun Kurucu Metinlerinden Biri: TBMM Şer’iye Encümeni’nin Beyannamesi (9 Mayıs 1920)
Published
2 ay agoon
Haziran 3, 2026By
drkemalkocak
Giriş
Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı neticesinde imzalamış olduğu Mondros Mütarekesi, Türk tarihinin en derin siyasi, askeri ve toplumsal krizlerinden birini beraberinde getirmiştir. İtilaf Devletleri’nin, özellikle de İngiltere’nin, mütareke şartlarını tek taraflı yorumlayarak Anadolu ve Rumeli topraklarını işgale başlaması, Osmanlı egemenlik haklarını fiilen ortadan kaldırmıştır. Bu dönemin kırılma noktası 16 Mart 1920’de payitaht İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgal edilmesi, Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması ve milli iradeyi temsil eden mebusların tevkif edilerek Malta’ya sürgüne gönderilmesidir.

İstanbul’un işgali, saltanat ve hilafet merkezini prangaya vururken, Türk milletinin mukavemet merkezini de kaçınılmaz olarak Anadolu’ya kaydırmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısıyla 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi (BMM), sadece yasama organı değil, aynı zamanda işgale karşı direnişi yöneten kurucu ve ihtilalci bir meclis niteliğindedir. Ancak Ankara’daki bu yeni yönetim, hem işgal devletlerinin askeri tehdidiyle hem de İstanbul hükümetinin (Damat Ferit Paşa kabinesi) Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi vasıtasıyla yayımladığı ve “Kuvayı Milliye unsurlarının katledilmesinin şer’an caiz, hatta farz olduğunu” ihtiva eden fetvalarla karşı karşıya kalmıştır. İç isyanların Anadolu’yu yangın yerine çevirdiği bu meşruiyet krizinde, BMM kendi hukuki ve dini meşruiyetini halk nezdinde tescil etmek amacıyla manevi cephaneliğini devreye sokmuştur.
Bu çalışmada, BMM’nin açılışından kısa bir süre sonra, 9 Mayıs 1920 tarihinde Şer’iye Encümeni (Din İşleri Komisyonu) tarafından hazırlanan ve Kırşehir Mebusu Müfid Efendi tarafından Meclis kürsüsünde okunan “Memleket Dâhiline Beyanname” eleştirel tarih yöntemi, tarihsel coğrafya ve sosyolojinin imkânlarıyla tahlil edilmiştir. Beyanname, dönemin sosyo-politik hareketleri, kullanılan dini-siyasi kavramlar ve semboller ekseninde incelenerek, kurucu meclisin Anadolu halkını ortak bir ülkü etrafında birleştirme yöntemini ortaya koymaktadır.

1. Vaka Açısından Tarihsel Arka Plan ve İçerik Analizi
Beyanname, 9 Mayıs 1920 günü öğleden sonra saat 6’da açılan, riyasetini Reisisani (İkinci Başkan) Celaleddin Arif Bey’in yaptığı BMM’nin 13. toplantısının 4. celsesinde okunmuş ve kabul edilmiştir. Metnin altında BMM Reisi Mustafa Kemal’in imzası bulunmakta olup, belge dönemin resmi yayın organı olan Hâkimiyeti Milliye gazetesinin 17 Mayıs 1920 tarihli 30. sayısında neşredilmiştir.
Metnin içerik yapısı incelendiğinde, klasik İslam amme hukuku metinlerinin üslubuna sadık kalındığı, ancak içeriğin tamamen anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı bir siyasal bildiriye dönüştürüldüğü müşahede edilmektedir. Beyanname, kâinatın Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının bir tezahürü olduğu, insanın ise bu düzenin (nizam-ı âlem) bekasını sağlamakla görevli kılındığı belirtilerek başlamaktadır. Metne göre, toplumsal düzenin ve adaletin tesisi, ulemanın şer’i hükümlerine ve İslam siyasetine uymakla mümkündür.
Bu teorik girişin ardından metin hızla somut siyasi gerçekliğe yönelmektedir. Hedef tahtasına doğrudan İngilizler oturtulmuştur. İngilizlerin “İslamiyet’i yeryüzünden kaldırmak” gibi haince bir maksatla İstanbul’u işgal ettiği, halifeyi esir aldığı ve milli bağımsızlığı ihlal ettiği açıkça ilan edilmektedir. Bu işgal karşısında Müslümanların ne şekilde hareket etmesi gerektiği, Kur’an-ı Kerim’den getirilen ayetlerle (Nahl: 125, Bakara: 191 ve Al-i İmran: 103) temellendirilmektedir.
Beyannamenin can damarını, İstanbul Hükümeti’nin “isyan” olarak nitelediği halk hareketine getirilen şer’i meşruiyet teşkil etmektedir:
“Milletin uyanış sinesinden doğmuş olan Kuvayı Milliye’nin hareketi her yönden şer’i şerife uygun olmakla beraber düşman âlemi gözünde hayat hakkına sahip olduğumuzu ispata kâfi bir meseledir.”
Metnin son bölümünde ise Anadolu’da baş gösteren iç isyanlara ve kışkırtmalara temas edilmektedir. İstanbul muhitindeki bazı “bedtıynetlerin” (kötü yaratılışlıların) İngiliz parası ve tahakkümüyle halkı kandırdığı, Müslümanlar arasına nifak soktuğu belirtilerek Hucurât Suresi’nin 6. ayeti uyarınca yalan haberlere itibar edilmemesi gerektiği vurgulanmaktadır. Metin, dünyadaki 300 milyondan fazla Müslüman’ın tek sığınağının Anadolu olduğunu belirterek tam bir birlik ve tesanüt çağrısıyla son bulmaktadır.
2. Kavramlar, Semboller ve Derin Anlamları
Eleştirel tarih yöntemi açısından metinde seçilen kelimeler, dönemin zihniyet dünyasını ve inşa edilmek istenen yeni siyasal dili anlamak adına kritik önemdedir.
Hilafet Sırrı ve Nizam-ı Âlem: Klasik Osmanlı siyasetnamesinin temel taşları olan bu kavramlar, dünyada adaletin sağlanması ve kargaşanın önlenmesi için meşru bir siyasi otoritenin varlığını şart koşmaktadır. Beyannamede bu kavramlar, Ankara’daki meclisin mevcut durumu koruma değil, aksine bozulan dünya düzenini (İngiliz işgaliyle bozulan nizamı) yeniden tesis etme görevini üstlendiğini meşrulaştırmak için kullanılmıştır.
Kuvayı Milliye (Milli Kuvvetler): Metinde bu kavram, “milletin uyanış sinesinden doğmuş” bir yapı olarak kutsanmaktadır. İstanbul’un “asi” veya “çete” olarak nitelediği bu güçler, beyanname vasıtasıyla “şer’i şerife (İslam hukukuna) tamamen uygun” meşru bir ordu seviyesine çıkarılmıştır.
Fitne ve Katil (Bakara 191): Metinde zikredilen “Fitne, insan öldürmekten daha kötüdür” ayeti, muazzam bir belagati tersyüz etmeyi barındırmaktadır. İstanbul hükümeti Ankara’dakileri “fitneci ve asi” ilan ederken, Şer’iye Encümeni bu ayetle asıl fitnenin “vatanı işgal eden İngilizler ve onlara boyun eğen işbirlikçiler” olduğunu ilan etmiştir. İşgale karşı savaşmak, katliam değil, fitneyi ortadan kaldıran meşru bir müdafaa olarak sunulmuştur.
İstidad-ı Milli /Toplumsal İstidat: Metinde şer’i delillerin yanı sıra modern sosyolojik ve siyasi kavramlara da yer verilmiştir. “Milli toplumsal kabiliyet/yetenek” anlamına gelen bu ifadeler, Türk milletinin kendi kaderini tayin etme gücüne ve hürriyet karakterine yapılan erken dönem atıflardır.
Beni Mustalık Vakası ve “Fasık” Benzetmesi: Hucurât Suresi’nin 6. ayetinin tefsiri sadedinde anlatılan tarihi vaka, tam bir psikolojik harp aracıdır. Yanlış/yalan istihbarat yüzünden Müslümanların birbirini kırmak üzere olduğu bu kıssa üzerinden, İstanbul’dan gelen fetva ve bildirilerin “fasık(günahkâr/bozguncu) haberi” niteliğinde olduğu ima edilmiş, Anadolu halkına “Ankara’ya karşı silah kuşanmayın, aldatılıyorsunuz” mesajı verilmiştir.
3. Kişiler, Kurumlar ve Temsil Ettikleri Değer Dünyası
Beyanname metninde ve arka planında yer alan kişiler, çökmekte olan bir imparatorluğun küllerinden yeni bir devlet çıkaran yapıyı gözler önüne sermektedir.
Kişiler ve Kurumlar Tablosu
| Kişi / Kurum | Metindeki/Tarihteki Rolü | Temsil Ettiği Anlayış ve Değerler |
| BMM Şer’iye Encümeni | Beyannameyi kaleme alan dini-hukuki komisyon. | İslam hukukunu (fıkıh), milli bağımsızlık savaşıyla uzlaştıran meşrutiyetçi-modernist ulema anlayışı. |
| Mustafa Kemal Paşa | BMM Reisi olarak metnin altındaki en üst siyasi/askeri imza. | Milli egemenlik, tam bağımsızlık, faydacı liderlik ve halkı ortak paydada birleştirme stratejisi. |
| Müfid Efendi (Kırşehir Mebusu) | Metni meclis kürsüsünde heyecanla okuyan hatip ve din adamı. | Anadolu ulemasının saltanatın mutlakiyetçiliğine karşı milli direnişin yanında saf tutması. |
| Celaleddin Arif Bey | Oturumu yöneten meclis ikinci başkanı, hukukçu. | İstanbul Hukuk Mektebi eski müdürü olarak meclisin hukuki meşruiyetini ve anayasal sürekliliği temsil. |
| Hamdullah Suphi Bey (Antalya Mebusu) | Beyannamenin iç hitap olmasını öneren, İslam dünyasına ayrı hitap hazırlayan kişi. | Türk milliyetçiliği (Türk Ocakları geleneği) ile İslam dünyasının dayanışmasını (Pan-İslamizm) stratejik harmanlayan aydın duruşu. |
| İngilizler ve “Bedtıynetler” | İşgalci güç ve İstanbul’daki işbirlikçi merkez unsurları. | Emperyalizm, sömürgecilik, şahsi menfaat uğruna milli ve dini mukaddesatı feda eden kozmopolit teslimiyetçilik. |
4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji Açısından Analiz
Tarihsel Coğrafya Perspektifi: Ankara – İstanbul İkilemi
Coğrafi açıdan metin, jeopolitik bir eksen kaymasının vesikasıdır. Yüzyıllardır İslam dünyasının jeopolitik ve manevi merkezi olan İstanbul, metinde artık “düşman tarafından fiilen işgal edilmiş“, “askerleri silahsızlandırılmış“, “İngiliz kanunlarının çiğnediği” bir mağduriyet coğrafyası olarak tasvir edilmektedir. Buna mukabil Ankara, “milletin sağlam bir bina gibi birleştiği“, meşru şer’i ve milli kararların alındığı, kurtarıcı ve koruyucu yeni bir “merkez üs” olarak inşa edilmektedir.
Metindeki coğrafi algı sadece Anadolu ile sınırlı değildir; “bütün yerkürede mevcut 300 milyonu aşkın Müslüman” ifadesiyle evrensel bir İslam coğrafyası tasavvuru çizilmektedir. Anadolu, bu devasa coğrafyanın ayakta kalan “son sığınağı” olarak tanımlanmaktadır. Bu durum, jeopolitik bir savunma hattının en uç ve en hayati noktasının Anadolu coğrafyası olduğunu ilan etmektedir.
Tarihsel Sosyoloji Bakış Açısı: Ulema ve Halkın Hareketliliği
Sosyolojik açıdan 1920 Anadolu’su, okuma-yazma oranının son derece düşük olduğu, kitle iletişim araçlarının kısıtlı kaldığı ve geleneksel dini değerlerin toplumsal davranışları doğrudan belirlediği bir yapıya sahiptir. Böyle bir toplumda halkı harekete geçirmenin ve cepheye sürmenin yolu, akli-hukuki gerekçelerden ziyade (ulus-devlet, cumhuriyet, demokrasi vb.), karizmatik ve geleneksel otorite kalıplarını kullanmaktan geçmektedir.
Şer’iye Encümeni, din sosyolojisinin bu gerçeğini çok iyi okumuştur. Metinde modern bir kavram olan “bağımsızlık” (istiklal), dini bir mecburiyet olan “şer’i lüzum” ve “cihad” ile eklemlenmiştir. Halkın yabancılaşmasını önlemek adına meclisin meşruiyeti, “Cuma günü dualarla açılması” teyidiyle pekiştirilmiştir. Sosyolojik bağlamda bu metin, elitler (aydınlar/subaylar) ile taşra (halk/ulema) arasında bir toplumsal sözleşme denemesidir.
5. Yansımalar ve Tepkiler
9 Mayıs 1920 tarihli bu beyanname, Anadolu’da ve İslam dünyasında geniş yankılar uyandırmıştır:
Anadolu’daki İç İsyanlara Etkisi: Beyannamenin neşredilmesi ve ardından Anadolu ajansı, ulema ve seyyar vaizler vasıtasıyla köylere kadar ulaştırılması, Damat Ferit hükümetinin fetvalarının yarattığı kafa karışıklığını büyük ölçüde gidermiştir. Anzavur İsyanı, Bolu-Düzce-Gerede olayları gibi iç ayaklanmalara katılan halk tabanının bir kısmı, Ankara’nın “dinsiz/asi” olmadığını, aksine halifeyi kurtarmaya çalıştığını bu beyannameler kanalıyla idrak ederek saf değiştirmiştir.

Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi ve Anadolu Ulemasının Desteği: Şer’iye Encümeni’nin bu çıkışı, Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi’nin daha önce yayımladığı karşı fetvayı tahkim etmiş, Anadolu’daki yüzlerce müftü ve din adamının Milli Mücadele’ye olan desteğini alenileştirmiştir.
İslam Dünyasındaki Akisleri: Hamdullah Suphi Bey’in önerisiyle bu beyannamenin ikiz sürümü olarak hazırlanan “Bütün İslam Âlemine Beyanname“, özellikle Hint Müslümanları, Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında karşılık bulmuştur. Ankara’nın emperyalizme karşı direnişi, sömürge altındaki diğer Müslüman milletler için bir meşale vazifesi görmüş, Hilafet Komiteleri aracılığıyla Anadolu’ya maddi ve manevi yardımların akmasını hızlandırmıştır.

Sonuç
9 Mayıs 1920 tarihli BMM Şer’iye Encümeni Beyannamesi, Türk kuruluş felsefesinin sadece batılı değerler dizisiyle değil, aynı zamanda çok güçlü bir teolojik-politik meşruiyet zeminiyle başladığını ispatlayan tarihi bir belgedir.
Eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında; metnin o günkü varoluş mücadelesinde (İngiliz işgali ve iç isyanlar kıskacında) kitleleri bir arada tutan muazzam bir harç vazifesi gördüğü anlaşılmaktadır. Din ve vatan müdafaasını tek bir potada eriten bu kurucu metin, Ankara’daki ihtilalci meclisin hem geleneksel değerlere ne kadar hâkim olduğunu hem de bu değerleri faydacı ve sosyolojik bir deha ile milli bağımsızlık gayesine nasıl hizmet ettirebildiğini en açık şekilde ortaya koymaktadır.
Kaynakça
Hâkimiyet-i Milliye, 17 Mayıs 1336 (1920), No: 30, “ÂLEM-İ İSLAMA HİTAB-Büyük Millet Meclisi Şer’iye Encümeni tarafından tertip olunarak Meclis Heyet-i Umumiyesince bittasvip memleketin bilcümle aksamına neşri karargir olan beyanname”, s. 1, sütun: 1-2; s. 2, sütun: 1-2.
T.B.M.M. ZABIT CERİDESİ, 9.5.1336 (1920), Devre: I, Cilt: 1, İçtima Senesi: 1, s. 246-250
Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV, “B.M.M Şer’iye Encümeni Tarafından Hazırlanan ve Mecliste Kabul Edilen İslam Âlemine Beyanname”, Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1991, s. 334-337.
Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 8 (1920), “Büyük Millet Meclisi Şer’iye Encümenince Hazırlanan Memleket Dâhiline Beyanname”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2004, s. 198-201
Türk İstiklâl Mücadelesi
Milli Mücadele Hukukunun Direniş Bildirisi: TBMM’nin İslâm Âlemi’ne Beyannamesi (9 Mayıs 1920)
Published
2 ay agoon
Haziran 3, 2026By
drkemalkocak
Giriş

Mondros Mütarekesi’nin ardından Osmanlı coğrafyasının fiilen işgale uğraması ve 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgal edilerek Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması, Türk milletinin egemenlik ve beka mücadelesinde bir dönüm noktası olmuştur. Bu karışıklık ortamında Ankara’da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), yalnızca askeri bir cephe örgütlemekle kalmamış, aynı zamanda ulusal ve uluslararası meşruiyet zeminini inşa etmek amacıyla yoğun bir diplomasi ve propaganda faaliyeti yürütmüştür. Hamdullah Suphi (Tanrıöver) tarafından kaleme alınan ve 9 Mayıs 1920’de TBMM tarafından kabul edilen “İslâm Âlemi’ne Beyanname“, bu stratejik arayışın en somut tarihsel vesikalarından biridir. Bu makalede, söz konusu metin; eleştirel tarih yöntemi, tarihsel coğrafya ve sosyolojinin imkânlarıyla analiz edilmek suretiyle içerdikleri vaka, kavram, sembol, aktör ve kurumsal yapılar çerçevesinde çok boyutlu bir değerlendirmeye tabi tutulmuştur.

1. Vaka Analizi ve Tarihsel Arka Plan
Beyanname, yapısal olarak sömürgeci İtilaf devletlerinin (özellikle İngiltere ve Fransa) ve onların taşeronu konumundaki Yunanistan’ın Anadolu’daki işgal hareketlerini, mezalimini ve bu dönemde İstanbul Hükümeti ile hilafet makamı üzerinde kurdukları baskıyı teşhir etmek üzere hazırlanmıştır.
İşgal Altındaki İstanbul ve Meclisin Ankara’ya İntikali: Metinde, İstanbul’un “düşman silahlarının gölgesi altına düştüğü“, askerlerin uykularında şehit edildiği ve mebusların tutuklanarak sürgüne gönderildiği vurgulanmaktadır. Bu durum, TBMM’nin Ankara’da açılmasının lüks bir tercih değil, “ecnebi tahakküm ve tazyikinden hür bir kısım memlekete çekilme” mecburiyetinden doğan şer’î ve millî bir meşruiyet adımı olduğunu savunmaktadır.
Hükümetlerin Düşürülmesi ve İş Birlikçi Yönetim: Milli Mücadele’ye sempati duyan ya da işgale direnen Rıza ve Salih Paşa hükümetlerinin İngiliz baskısıyla istifaya zorlanması ve ardından “her şeyi Garb’ın adaletinden bekleyecek kadar anlayışsız, iradesiz bir adamın” (Damat Ferit Paşa) sadarete getirilmesi, vaka analizinin merkezinde yer almaktadır.
Anadolu’daki Parçalanma Senaryosu: İngiliz emperyalizminin, sömürgeleştirdiği Hindistan ve Mısır arasındaki hattı güvenceye almak amacıyla Anadolu’yu tampon/boşluk haline getirme siyaseti güttüğü tespiti yapılmaktadır. Bu doğrultuda Batı Anadolu’da Yunan ordusunun, Güney Anadolu’da (Adana, Maraş, Antep, Urfa) ise Fransız subayları komutasındaki Ermenilerin katliamlarına dikkat çekilerek topyekûn bir imha tehdidi tanımlanmaktadır.
2. Kavramlar, Semboller ve Anlam Dünyası
Beyanname, hitap ettiği kitlenin (İslam Dünyası) zihnî ve dinî yapısına uygun yoğun bir sembolik dil kullanmaktadır. Metindeki kavram ağı, meşruiyet üretimini dinî yükümlülükler (farz) ve tarihsel süreklilik üzerinden sağlanmaktadır.
Sembolik Karşıtlıklar Dünyası
Metin, coğrafi ve manevi kavramları ikili bir karşıtlık ilişkisi içinde inşa etmektedir:
| Direniş / İslam Cephesi | Sömürgeci / İşgalci Cephe |
| Din-i Mübin’in son askeri | Ölüm kuvvetleri / İstila orduları |
| Ezelî gazâ ve cihat toprakları (Anadolu) | Gayz, kin ve şütûm ufukları |
| Hakkı hürriyet / Hakkı hayat | İğfal, desise ve ifsat |
| Saday-ı hakiki / Saday-ı şer’i | Kizb ve riyâ gürültüleri |
Anahtar Sembollerin Anlamları
Darülhilâfe ve Kıblegâh: İstanbul, Şam, Kurtuba, Kahire ve Bağdat’ın tarihsel düşüş silsilesinin son halkası; “İslam’ın son Darülhilâfesi” olarak konumlandırılmaktadır. Hicaz, Yemen, Filistin ve Irak’ın kaybedilmesiyle İslam dünyasının kalbinin (Kıblegâh, Ravza-i Nebevi) İngiliz hattı (“şehrâhı”) tarafından kuşatıldığı söylenerek jeopolitik bir panik duygusu tetiklenmektedir.
Korkunç Bir Salip (Haç): Balkan Muharebeleri’nden beri Müslümanları katleden düşman unsurlar “kızıl, korkunç bir salip” olarak nitelendirilmektedir. Bu sembol, mücadelenin yalnızca toprak değil, dünyevi bir emperyalizm maskesi takmış modern bir Haçlı Seferi olduğunu ima etmektedir.
Küsuf-ı Tamma (Tam Tutulma): İslam dünyasının mevcut durumu, güneşi kararmaya yüz tutmuş bir “küsuf” (tutulma) olarak betimlenmektedir. Anadolu direnişi, bu güneşin yeniden parıldamasını sağlayacak yegâne manevi merkezdir.
3. Kişiler, Kurumlar ve Temsil Ettikleri Değerler
Metinde adı geçen aktörler, sosyolojik olarak iki ana kutba ayrılarak belirtilmiştir:
Müdafaa ve Meşruiyet Kutbu
Mustafa Kemal ve TBMM: “Millet Meclisi”, ecnebi baskısından uzak, halkın iradesini ve “hakkı hayatını” savunan meşru, hür otoritedir. Mustafa Kemal, Meclis Reisi sıfatıyla bu hür iradenin kurumsal liderliğini temsil etmektedir.
Anadolu Mücahitleri ve Halk: “Analar, kız kardeşler, çocuklar ve ihtiyarlar” ile örülen halk mücadelesi, sivil ve topyekûn bir direnişi, “civanmert evlatları” sembolize etmektedir.
Rıza ve Salih Paşalar: Namus ve hamiyet sahibi, Halife ve milletin emniyetine mazhar olmuş meşru asker-bürokrat tipolojisini temsil etmektedirler.
Anadolu Uleması (Müftü ve Müderrisler): Din-i mübinin hakiki sesini duyuran, işgal altındaki bir halifenin esir olduğunu ve ona yardımın farz olduğuna fetva veren şer’î meşruiyet unsurudur.
İşgal ve İhanet Kutbu
İngiltere ve İblisane Siyaset: “Riya” ve “küstahlık” ile malul, vaatlerini on günde çiğneyen, sömürgeci evrensel aklı temsil etmektedir. “İblisane fikirlerin” (Müslümanı Müslümana kırdırma) kaynağıdır.
Yunan Ordusu / Eşkıya Sürüleri / Seffah Katiller: Batı’nın koruması altında cürm-i meşhut (suçüstü) halinde katliam yapan, Mora ve Teselya’dan beri Müslüman kanı döken “sefil ve vahşi” bir taşeron yapıdır.
İradesiz Sadrazam (Damat Ferit) ve Vatansızlar: İngiliz emrinde çalışan, Şeyhülislamlık makamını (makam-ı ifta) kendi mücahitlerine karşı fetva silahı olarak kullanan, “idraksizlik, cehalet ve öfke” içindeki yerli iş birlikçilerdir.
4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji Bakış Açısı
Jeopolitik Bir Sığınak Olarak Anadolu
Tarihsel coğrafya açısından beyanname, Anadolu’yu sadece Türklerin değil, evrensel İslam coğrafyasının mazlumları için bir “Darülaman” (Güvenli Sığınak) olarak tanımlamaktadır. Kırım’dan, Bosna-Hersek’ten, Kafkasya’dan, Balkanlar’dan gelen ve düşman önünden kaçan “matrut” (kovulmuş) muhacirlerin birleştiği son vahadır. Anadolu’nun düşmesi, sadece bir devletin yıkılması değil; Asya ve Avrupa’daki bütün Müslüman mülteci nüfusun sosyolojik olarak imhası anlamına gelmektedir.
Hilafet Sosyolojisi ve Sömürge Karşıtı Söylem
Beyanname, sömürge altındaki Mısır ve Hindistan Müslümanlarına doğrudan seslenerek, İngiliz emperyalizminin “İslam’ın başını İslam’ın eliyle ezme” stratejisini deşifre etmektedir. Sosyolojik açıdan metin, Ankara’daki meclisin Halife’ye asi olmadığını aksine “Makam-ı Hilafeti düşman esaretinden kurtarmak” için savaştığını beyan ederek, sömürgelerdeki Müslüman tebaanın İngiliz ordusunda asker olarak Anadolu’ya karşı kullanılmasının önüne geçmeyi hedeflemektedir. Yavuz Sultan Selim’in “İslam birliği” (İttihad-ı İslam) fikrine atıf yapılması, meclisin pan-İslamist kartı taktik ve ideolojik bir kalkan olarak masaya sürdüğünü göstermektedir.
5. Yansımalar ve Tepkiler
Ankara Hükümeti’nin bu beyannamesi, İstanbul Hükümeti’nin ve Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’nin Kuva-yı Milliyecileri “katli vacip asi kâfirler” olarak ilan eden İngiliz güdümlü fetvalarına bir karşı-tezdir.
İç Yansımalar: Anadolu uleması (Bilecik Müftüsü Mehmet Nuri Efendi ve Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi öncülüğünde) karşı-fetvalar yayımlayarak beyannamedeki “Esir halifenin hükümleri ve yayımladığı fetvaları geçersizdir, cihat farzdır” tezini şer’î olarak tescillemiştir. Bu durum Anadolu halkının direnişe katılımındaki tereddütleri kırmıştır.
Dış Yansımalar: Beyanname; Hint Müslümanları Hilafet Hareketi üzerinde büyük bir infial yaratmış, Britanya İmparatorluğu’nun Müslüman sömürgelerinde isyan ve protesto dalgalarına yol açmıştır. Hindistan’dan Ankara’ya gönderilen maddi ve manevi yardımların meşruiyet zemini bu nevi beyannamelerle tahkim edilmiştir.
Sonuç
9 Mayıs 1920 tarihli İslâm Âlemi’ne Beyanname, askeri açıdan kuşatılmış, lojistik açıdan zayıf bir meclisin, retorik ve diplomasiyi nasıl bir savunma silahına dönüştürebildiğini kanıtlayan bir eleştirel tarih belgesidir. Hamdullah Suphi’nin tahrik edici/kışkırtıcı ve edebi üslubu, Mustafa Kemal’in stratejik dehasıyla birleşerek, Anadolu direnişini yerel bir başkaldırı olmaktan çıkarıp evrensel bir sömürge karşıtı (anti-emperyalist) İslami mukavemet olarak tanımlamıştır. Metin; tarihsel coğrafyayı bir sığınak sosyolojisiyle birleştiren, hilafet meşruiyetini işbirlikçi saraydan alıp direnen halka teslim eden kurucu bir bildiri niteliğindedir.
Kaynakça
Hâkimiyet-i Milliye, 13 Mayıs 1336 (1920), No: 29, “Büyük Millet Meclisinin İslam Âlemine Hitabı”, s. 1, sütun: 1-4; s. 2, sütun: 1.
T.B.M.M. ZABIT CERİDESİ, 9.5.1336 (1920), Devre: I, Cilt: 1, İçtima Senesi: 1, s. 248-249
Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV, “Büyük Millet Meclisinin Bütün İslam Âlemine Beyannamesi”, Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1991, s. 338-341.
Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 8 (1920), “Büyük Millet Meclisinin Bütün İslam Âlemine Beyannamesi”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2004, s. 202-205

Amasya Tamimi[Genelgesi]’nin Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in Kuruluşundaki Rolü

Milli Mücadele Hukukunun Kurucu Metinlerinden Biri: TBMM Şer’iye Encümeni’nin Beyannamesi (9 Mayıs 1920)

Milli Mücadele Hukukunun Direniş Bildirisi: TBMM’nin İslâm Âlemi’ne Beyannamesi (9 Mayıs 1920)
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk Tarihi4 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk Tarihi4 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoAli Fuat Cebesoy’un Milli Mücadele Hatıraları’na Göre Amasya Kararları-Amasya Genelgesi
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI









