Connect with us

Türk Tarihi

ŞEHİTLER SIRTI DESTANI

Published

on

1992 yılında, Bilim ve Teknik Araştırma Vakfı (BİLTAV-Cihan Sokak No:16/11 Sıhhiye/ANKARA)nın yayın organı Sosyal Bilimlerde Araştırma Dergisinin Yayın Kurulu (Mehmet SARI, Ali ATALAY, Zeki GÜREL, Murat ÖZBAY, Musa ÇİFTÇİ, Salih ÇEÇEN, Abdullah GÜNDOĞDU, Kemal KOÇAK, Ertuğrul YAMAN, Mehmet KÖSTEKÇİ)nda çalıştım. Derginin yazı işleri müdürü Mehmet SARI idi.

Bir sohbet anında, Ankara, Şereflikoçhisar, Sarıyahşi, Çıkınağıl, Solakuşağı, Çerkezuşağı gibi yerleşim birimlerini sayarken; Mehmet Sarı, Solakuşağı ismine takılarak; burasının ismi Solakuşak olabilir mi? diye sordu. Osmanlı kayıtlarında Solakuşak olarak geçmektedir, cevabını verdim. Sevgili kardeşim Mehmet SARI (http://www.mehmet-sari.com 13 Temmuz 1994’te Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Öğretim üyesi olarak göreve başlamış olup halen devam etmektedir ), askerlik görevini ifa ederken bu destanı yayımlayarak ölmezlik vasfına kavuşturmuştur. Solakuşağı köyü, günümüzde Ankara’nın Evren(Çıkınağıl) ilçesine bağlıdır. Aşağıda, Mehmet SARI’nın önsözüyle Solakuşağı köyünden İbrahim Oğlu Ömer’in yazdığı destanın metni verilmiştir.

Anılan şahsiyetin evlat veya torunlarından, yakın akrabalarından kimilerinin ilgi duyarak destan sahibinin hatırasının tamamlanmasına ve paylaşılmasına katkı bulunmalarını beklemek insani bir borçtur. Buna rağmen:

“Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i…

Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…

Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.

“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;

Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,

Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan, (4)

Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;

Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,

Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,

Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;

Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…

Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.”

Aşağıda, Mehmet SARI’nın önsözüyle Solakuşağı köyünden İbrahim Oğlu Ömer’in yazdığı destanın metni verilmiştir.

Çanakkale Muharebeleri’ne bizzat katılmış olan İbrahim Oğlu Ömer isimli bir Mehmetçiğin yazdığı bu destan, dili ve üslubu bakımından gayet akıcı olup yaşanılan mahşerin, kazanılan zaferin ve arslanlaşan bir erin destanıdır.

İhtiva ettiği isimler ve tarihler bakımından da tarihi bir vesika mahiyetindedir. Destanda Şehzade Şerefeddin, Başkomutan Vekili Enver Paşa, Birinci Fırka Kumandanı Miralay Ca’fer Tayyar Bey, 124. Alay Kumandanı Kaymakam (Yarbay) Şükrü Bey, Üçüncü Tabur Kumandanı Binbaşı Şerif Bey, On İkinci Bölük Kumandanı Yüzbaşı Tevfik Efendi gibi isimler geçmektedir.

Altmış beş kıtadan meydana gelen destan, hecenin on birli ölçüsüyle yazılmıştır. Bazı mısralar ise on iki hecelidir. Der-sa’det (İstanbul)’te 1332 (1916/1917) yılında Askeri Matbaada eski harflerle basılarak küçük bir kitapçık halinde yayınlanan bu destanda geçen özel isimler hakkında dipnotlarda açıklamalar vardır. Bunları aynen aldım ve Romen rakamlarıyla gösterdim. Öğrencilerimizin, manalarını bilemeyeceklerini tahmin ettiğim bazı kelime ve kavramları da açıklayarak kitabın sonun da verdim. Destanın eski harfli baskısının ilk ve son sayfalarıyla destanda geçen kişilerden  bulabildiklerimin resimlerini kitaba ilave ettim.

Altı asır Avrupa’ya hükmetmiş; oralara medeniyet ve insanlık götürmüş olan atalarımızın Malazgirt, Niğbolu, Varna, Mohaç, Plevne ve Çanakkale’de yarattığı destanların sırrı imanlı ve inançlı oluşundadır. Onlar kadınıyla, erkeğiyle, çoluğuyla, çocuğuyla din için, namus için, bayrak için ve vatan için canlarını verdiler. İşte bu duygularla hareket eden Türk milletinin tarihi, destanlarla doludur. Bilindiği gibi “destanlar, milletlerin din, fazilet ve milli kahramanlık maceralarının manzum hikayeleridir.” Destanlar, kökleri tarihe dayanan, tarihten ilham alan ve tarihe ışık tutan edebiyat türleridir. Destanlar, bir milletin geçmişi hakkında yeni nesillere bilgi vererek onların kendilerine ve milletlerine güven duymalarını sağladıkları için, birçok millet, yeni nesillerine bu ruhu aşılayabilmek düşüncesiyle-geçmişlerinde destan yaratacak hadiseleri olmamakla birlikte-bazı destanlar meydana getirmişlerdir.

Türk tarihinin her sahifesi ve Türk milletinin her günü başlıbaşına bir destandır. “ŞEHİTLER SIRTI DESTANI” da bunlardan birisidir. Bu destan Konya’nın Koçhisar ilçesinin Solakuşak köyünden muharebelere katılan İbrahim oğlu Ömer isimli bir Mehmetçiğin samimi, sade ve bizzat yaşamış olduğu hislerinin ifadesidir.

Yaşayarak yazdığı bu destanla, o günler hakkında bizleri aydınlatan, duygulandıran ve milli hislerimizi uyandırarak; kendimize olan güvenimizi bir kat daha artıran gazimiz hayatta ise savaşta silah, barışta kalem tutarak bizlere hürriyet bahşeden ellerinden hürmetle öper; önünde saygıyla eğiliriz. Hakk’ın rahmetine kavuşmuş ise vatan için, millet için, namus için ve din için şehid düşmüş bütün ecdadımızla birlikte ruhuna fatiha göndeririz.

 

Mehmet SARI

Topçu Asteğmen

Seddül’-bahirde [1] sağ cenahta [2]   birinci fırkanın

“ŞEHİTLER SIRTI DESTANI” [*]

 

İstanbul’dan geldiydik Pınarbaşı’na

Tamam ki yerleştik dağı taşına

Denildi bir gece silah başına

Yeniden kaldırdık tepti tabanı

Yürüdük yetiştik Çanakkale’ye

Oradan geçildi karşıyakaya

İki gün sonra da girdik vak’aya

Dinleyin ideyim size beyanı

Dediler askerler haydi düğüne

Anamız doğurdu ancak bu güne

Zabitler, [3] amirler geçtiler öne

Hep tuttuk sür’atle rah-ı revanı [4]

On altı Haziran hareket ittik

Sağ cenah dediler yürüdük gittik

Bir sa’at sonra da menzile irdik

Ta’arruz emri var geldi zamanı

Hocalar, zabitler geldiler bize

Telkinler, du’alar yaptılar bize

Helallık diledik bir birimize

Herkesin parladı nur-ı imanı [5]

Topçular Deresi sağından asker

Tırmandı bir sırta şevk ile gider

Açıldı yayıldı birden bölükler

Düşmanın atesi sardı her yanı

Yere yat emriyle hep birden yattık

Az sonra sür’atle kalktık sıçradık

Bir hayli mesafe geçtik atladık

Yaklaştı düşmanla çarpışmak anı

Trandafil [6] cenup garbına geldik

Dört yandan dehşetli ateşler yedik

Ya Rabbi bu nedir ne haldir dedik

Diledik istedik avn’-ı Yezdanı [7]

Hücum var denince süngü takıldı

Allah Allah diyerek herkes atıldı

Düşmandan yüzlerce mehtap [8]  yakıldı

Gündüze benzetti kara zindanı

Aşk ile şevk ile düşmana saldık

Her yandan ateşler içinde kaldık

Şehidler, mecruhlar [9] verdik bunaldık

Kesildi askerin tab ü tüvanı [10]

Zabitler, uruldu asker uruldu

Orası şehidle yaralı doldu

Ortalık ağardı gün güneş oldu

O vakit anladık dökülen kanı

Bir emir verildi dereye indik

Sonra da Trandafil yanına geldik

İhtiyat [11] olarak orada geçirdik

On yedi on sekiz Haziranı

On dokuz Haziran dedi zabitler

İkinci hücum var haydi bey asker

Bu vatan bu millet bizden iş ister

Bu yolda verelim başı ile canı

Alaylardan üçüncü tabular geldi

Bunlardan bir alay tertip edildi

Buna da müfreze [12] namı verildi

Bu tertip yapıldı pek na-gehani [13]

Müfreze emrini verdi binbaşı [I]

Taksimat yaptırdı düşmana karşı

Tabura emr itti bizim yüzbaşı [II]

Ateşler açıldı aldı ceryanı

Top tüfenk mitralyoz kaynadı taştı

Yüzbaşı kalkarak hattı dolaştı [II]

Dedi ki çocuklar hücum yanaştı

Ha gayret böyledir yiğitlik şanı

Binbaşı kalkarak dedi çocuklar [I]

Rabbimiz mu’indir [14] yine hücum var

Allah’ı sevenler erkek olanlar

Hiç durmaz ilerler alırlar şanı

Taburlar hücuma başladı yine

Y Allah diyerek düşen düşene

Bu hücum benzedi evvelkisine

Nidelim bu da bir hükm-i Rabbani [15]

Mitralyoz top tüfenk çeşit fişenkler

Enva’ı bombalar neler var neler

Ortada yalınız makine işler

Görmedik bir düşman kaldı hicranı [16]

Trandafil cenup garbındaki [17] yer

Şehidler yatağı oldu ser-te-ser [18]

Oraya Şehidler Sırtı dediler

Böylece söylenir şimdi ünvanı

Sığındık Mevla’ya kaldık o yerde

Aklımız derdimiz lakin o yerde

Dedik ki sebattır [20] deva bu derde

Ölürüz dönmeyiz dökeriz kanı

Ateşler yağdırdı dönmedik geri

Hatları birazcık sürdük ileri

Becerdik çarçabuk bir baş siperi

Yerleştik, kurtulduk savdık şeytanı

Uyku yok, yorgunluk susuzluk yaktı

Düşmanlar durmayıp muttasıl [21] çaktı

Mitralyoz şarapnel su gibi aktı

Birkaç gün geçirdik böyle buhranı

Taburun mevcudu bine karibdi [22]

Bu mevcud üç yüze tenezzül [23]  itti

O müthis ateşler eritti gitti

Bir anda yüzlerce cengaveranı [24]

Onuncu yüzbaşı Osman Efendi

Elini çırparak ya Allah dedi

Tekbirler alarak fırladı gitti

Şehid düştü gösterdi yiğitlik şanı

Mülazım [25] Kasım Ağa Ekrem Efendi

İkisi ilerde giderler idi

Bir müthiş şarapnel yetişti geldi

Şehid itti o iki dilaveranı [26]

Üç zabit derya-yı rahmete [27] daldı

Dört zabit uruldu yaralar aldı

On zabitten taburda üç zabit kaldı

Gösterdiler hepisi merdlik şanı

Bir baktı sağ sola öne arkaya

Ca’fer Bey bir çare buldu fırkaya [28 ]  [III]

Acıdı boş geçen her dakikaya

Gösterdi cevher-i ilm ü irfanı [29]

Tahkimat yapılsın dedi kumandan

İsterim bu işi mutlaka hemen

Başlayın geçmesin bir lahze [30] zaman

Fırkanın bundadır emn ü amanı [31]

Mıntıka taksimi yaptı kumandan

Her alay cephesi oldu nümayan [32]

Üç alay yan yana gelince hemen

Tatbika başlandı tahkimat [33] planı

Biliridik ki hayrı var kendimize

Boğazda yüzbaşı anlattı bize

İstihkam yaparken kara-denize

Gazve-i Hnedeki [34] , Fahr-i Zi-şanı [35]

Sarıldık aşk ile kazma küreğe

Hüda kuvvet verdi pazu bileğe

Gayret-i Allah geldi girdi yüreğe

Kal’aya çevirdik koca meydanı

Cebhede bombalar mahalli [36] yaptık

Düşmana kırk adım vardık yanaştık

Bir yandan çalıştık lağımlar attık

Yıkıldı düşmanın bomba mekanı

Bombalar yerinde derdi yüzbaşı

Ateşle bombayı Ahmed Onbaşı

At fırlat kırılsın düşmanın başı

Duyulsun buradan ah ü figanı

Muttasıl hatları ileri sürdük

Cebhede örümcek gibi ağ kurduk

Düşmanın azmini kırdık öldürdük

Bırakmadık düşmanda hücum imkânı

Bu işe İngiliz şaşırdı kaldı

Avalı [37] derinden düşünce aldı

Gittikçe kederi gamı çoğaldı

Çürüdü bozuldu büsbütün planı

Tahkimat sür’atle hitame [38] erdi

Taburlar sipere yerleşti girdi

Fırkamız bu işte hayli nam verdi

Ordu da kazandı hakk-ı rüchanı [39]

Duymuşlar paşalar geldiler heman

Gezdiler gördüler ordular hayran

Kumandan bu yüzden aldı bir nişan

Hakkıdır kurtardı binlerce canı

Fırkamız orduya nümune oldu

Ta’mimler [40]  ser-a-pa [41] takdirle doldu

“En tehlikeli cenah en emin oldu”

Demişti ta’mimde grup kumandanı [IV]

Kumdere, Trandafil, Zığın Deresi

Bu hattır birinci fırka cebhesi

Bilmeyen öğrensin o yer neresi

Vaciptir bizlere öğrenmek anı

Burada hiçbir gün ateşsiz geçmez

Muttasıl yağdırır gün gece demez

Kâfirin mermisi bitmez tükenmez

Geçmedi sükutla bir gün zamanı

Tayyareler keşf ider hem bomba atar

Bir yandan denizden balonlar çıkar

Deniz karaya işaret yapar

Seyr eyle sen artık bombardımanı

O büyük toplardan çıkan mermiler

Havada haykırır bağırır inler

Düştüğü yerleri tar ü mar [42] eyler

Doğrusu durdurur akl-ı insanı [43]

O müthiş seslerden kulak işitmez

Topraktan dumandan göz gözü görmez

Kâfirin topları hiç aman vermez

Hâsılı beladır bombardımanı

Biliriz düşmanda vesait-i hüner [44]

Pek çoktur velakin itmez hazer [45]

Yalınız bir süngü bize hep yeter

Ateşten demirden yılmaz Türk kanı

Denizden karadan havadan her gün

Yağdırır ateş demirler bütün

Ceddimiz görmedi böyle bir düğün

Zabt itsün tarihler bu şanlı anı

Karşımızda düşman, İngiliz, Fransız

Toplanmış bir sürü korkak tabansız

İlerle bakalım be-hey imansız

Bir adım atmağa yoktur imkânı

Hep gördük ne yaptı düşman askeri

Hücuma kalktılar kaçtılar geri

Mümkün mü bir adım atmak ileri

Karşılar süngümüz keser dermanı

Yirmi beş Kanunda bir bombardıman [V]

Yaptıydık cephede fakat pek yaman

Bir yandan ta’arruz gösterdik heman

Düşmanda kalmadı sebat imkânı

Mağluben makhuren [46] def oldu düşman [VI]

Hamd olsun kurtuldu mübarek vatan

Kardaşlar olalım artık hep şadan [47]

İdelim Allah’a hamd ü şükranı

Allah’a çok şükür gördük bu günü

Mazinin kalmadı lekeli günü

Hep sildik şan aldık [*]

Şeref ü şanımız tuttu cihanı

Çok şükür Mevla’ya kıldı inayet [48]

Zaferler lutfetti bize nihayet

Bu günün ahvali [49] buna işaret

Durmayıp idelim hamd ü şükranı

Yedi ay orada fi-sebil-illah [50]

Uğraştık düşmanla şahittir Allah

Bu kanlı siperler oldu cev-langah [51]

Ya Rabbi sen göster lutf u ihsanı

Çanakkale Harbi erlik meydanı

Erkeklik edenler alır nişanı

Nişanlı askerin başkadır şanı

Bu şanı alanın halistir kanı

Kardaşlar işimiz sebat u gayret

Bu işte gerektir bir hayli himmet

Vatana bu yolda idenler hizmet

Hakk’ın da böyledir bize fermanı

Gazilik bir şandır şehidlik ni’met

Zaten bu can da bize emanet

Verirsek bu yolda verilir Cennet

Şehidin şüphesiz Cennet mekanı

Başkumandan Vekili Enver Paşa

Harbiye nazırımız o merd-i yekta [52]

Geldi siperler gezdi ser-a-pa

Öz ile göz ile gördü her yanı

Yaşasın yükselsin o büyük şanı

Ya Rabbi sen hıfz et o kahramanı

Yanında bir küçük şeh-zade [53] vardı [VII]

Siperden ona da kurşun attırdı

Bu vak’a tarihe şan kazandırdı

Yükselsin böylece devletin şanı

Kurban olsun bunlara milletin canı

O siper güzelce tanzim edildi

Şehzade Siperi namı verildi

Oraya bir abide lazım denildi

Göstersin cevher-i şeh-zadegânı [54]

Anlatsın kıymet-i Al-i Osmani [55]

Fırkaya kumanda iden kumandan

Miralay Ca’fer Tayyar Bey yaman

Azimkâr sebatkâr cesur ve irfan

Mevla’m bağışlasın o kahramanı

Ca’fer Bey askerle yaranlık ider

Hiç durmaz her vakit cepheyi gezer

Bir yandan düşmanı keşf ider gider

Gösterir böylece şan-ı erkanı [56]

Kaymakam [57]  Şükrü Bey er oğlu bir er

Siperden sipere durmayıp gezer

Askerin halini yakından sezer

Var olsun alayın merd kumandanı

Hey ne arslanmış be bizim binbaşı

Şerif Bey taburun amiri başı

Askeri severdi düşmana karşı

Yaşasın var olsun yükselsin şanı

Bu millet bu devlet yakında elbet

Huda’nın izniyle bulacak izzet [58]

Cihana salacak satvet ü şevket [59]

Allah’ım ali [60]  et mülk-i hakanı [61]

Bu vak’a [62] bu günler bunlar hep bir an

Bir zaman gelir ki olurlar nisyan [63]

Dedim ki yazayım böyle bir DESTAN

Bilinsin fırkanın şöhret ü şanı

Fırka 1, A 124, T 3, B 12 efradından Konya Vilayetinin Koçhisar Kazasından Solakuşak Karyeli İbrahim Oğlu ÖMER

 

 

AÇIKLAMALAR

[*] Hazırlayan Mehmet SARI Topçu Asteğmen, İbrahim Oğlu Ömer ŞEHİDLER SIRTI DESTANI, T.C. K.K.K. Astsubay Hazırlama Okulu Komutanlığı, Çankırı 1989

[1] Marmara Bölgesinde, Gelibolu Yarımadasının güney ucunda, aynı adla tanınan istihkâmların bulunduğu yerdeki köy. Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında meydan gelen savaşın bir bölümünün geçtiği yer (1915)

[2] Kanat, yan, kol

[3] Subay

[4] Uzayıp giden yol

[5] İman aydınlığı, iman ışığı

[6] Seddülbahir’de “Şehidler Sırtı” denilen yerin eski adı

[7] Allah’ın yardımı

[8] Ay ışığı

[9] Yaralanmış, yaralı

[10] Güç, kuvvet

[11] İlerisini düşünerek tedbirli olma

[12] Bir askeri birlikten ayrılan kol

[13] Ansızın, birdenbire

[I] A 124, T 3 Kumandanı Binbaşı Şerif Bey

[II] A 124, B 12 Kumandanı Yüzbaşı Tevfik Efendi

[14] Yardımcı

[15] Allah’ın hükmü

[16] Çeşitler, türlüler

[17] Unutulmaz acı, keder

[18] Güney batı

[19] Baştan başa, bütün, hep

[20] Yerinde durma, sözünden vazgeçmeme

[21] Aralıksız, hiç durmadan

[22] Yakın, yakın olan

[23] İnme, düşme

[24] Cenkçiler, savaşçılar

[25] Teğmen

[26] Yiğitler, yürekliler

[27] Rahmet denizi, merhamet denizi

[28] Tümen

[III] Birinci fırka kumandanı Miralay Ca’fer Tayyar Bey

[29] Bilme ve anlama cevheri, özü ve kabiliyeti

[30] Göz ucu ile bir kere bakıncaya kadar geçen çok kısa zaman

[31] Eminlik ve korkusuzluk

[32] Görünen, meydanda

[33] Bir yeri düşmanın hücumuna karşı sağlam hale getirme

[34] Hendek Gazvesi, Hendek Savaşı

[35] Hz. Muhammed Mustafa

[36] Yer

[37] Şaşkın, avanak, aptal ve sersem olan

[38] Son, nihayet

[39] Üstünlük hakkı, üstün olma hakkı

[40] Genelge

[41] Baştan başa, bütün

[IV] Cenub garbi kumandanı Vehib Paşa Hazretleri

[42] Karmakarışık, dağınık

[43] İnsan aklı

[44] Vasıtalar

[45] Sakınma, kaçınma, çekinme, korunma

[V] 15 Kanun-ı Evvel 1331

[46] Bozguna uğratılmış olarak, Allah’ın gazabına uğrayarak

[VI] 25-26 Kanun-ı Evvel 1331

[47] Sevinçli, neşeli

[*]  Bu mısra eksiktir

[48] İhsan, lütuf, iyilik

[49] Oluşlar, durumlar

[50] Allah yolunda, karşılık beklemeden

[51] Savaş yeri

[52] Eşi benzeri olmayan kişi

[53] Hükümdar oğlu

[VII] Şehzade Şerafettin Efendi Hazretleri

[54] Şehzadeler, hükümdar oğulları

[55] Osmanlı ailesi, Osmanlı sülalesi

[56] Reislerin şöhreti, ünü

[57] Yarbay

[58] Kıymet, değer, yücelik, kuvvet, saygı

[59] Kuvvet ve heybet

[60] Yüce, ulu

[61] Osmanlı mülkü, ülkesi

[62] Olay, harp

[63] Unutma

 

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Türk Tarihi

TÜRK MİLLETİ

Published

on

 (Dün-Bugün-Yarın)

1. Ergenekon’dan Çıkış Sahnesi (Bozkurt – Dağlar – Atlı Savaşçılar)

Sembol

  • Ergenekon: Kapalı kaderden açık tarihe geçiş
  • Bozkurt: Yol gösterici kolektif bilinç
  • Dağlar: Kapanmış tarih, kuşatma, zorluk
  • Atlı savaşçılar: Hareket, fetih, irade, özgürlük

Anlam

Ergenekon anlatısı yalnızca bir “çıkış” miti değildir; yeniden doğuşun arketipidir [kök örneğidir].


  Türk milleti burada:

  • Yok olmayı kabul etmeyen,
  • Mecburiyet karşısında irade üreten,
  • Tarihi kader olarak değil mücadele alanı olarak gören bir özne olarak betimlenmektedir.

Atlı figürler:

  • Yerleşik pasifliği değil,
  • Dinamik varoluşu temsil eder.

Bozkurt:

  • Bir hayvan değil,
  • Milletin sezgiye dayalı aklıdır. Yani akıl + sezgi + kolektif hafıza.

Değer (Dünü Temsil Eder)

  • Özgürlük
  • Direnç
  • Birlik
  • Kök bilinci
  • Töre

Bu sahne Türk milletinin ontolojik [varlık bilimi] başlangıç bilincidir.

2. Ateş – Meşale – Kitap  (Bilgi, Aydınlanma, Medeniyet)

Sembol

  • Ateş: Dönüştürücü güç
  • Meşale: Bilinçli aydınlanma
  • Kitap: Hafıza, akıl, birikim, hukuk, eğitim

Anlam

Bu bölüm, Ergenekon’daki ham gücün, artık medeniyet gücüne dönüşmesini temsil etmektedir.

Ateş burada yıkıcı değil;

  • Arındırıcı
  • Aydınlatıcı
  • Kurucu

Kitabın içinden yükselen ateş:

  • Bilginin statik değil,
  • Canlı ve dönüştürücü olduğunu göstermektedir.

Bu, Türk tarihinin:

  • Sadece savaşan değil,
  • Devlet kuran
  • Hukuk, bilim ve teşkilat üreten yönünü simgelemektedir.

Değer (Bugünü Temsil Eder)

  • Akıl
  • Bilim
  • Eğitim
  • Devlet geleneği
  • Kültürel süreklilik

Burada “bugün”, modern Türk kimliğinin:

  • Mitten kopmadan,
  • Aklı merkeze alan aşamasıdır.

3. Türk Bayrağı (Hilal – Yıldız – Kırmızı Zemin)

Sembol

  • Hilal: Devamlılık, medeniyet, koruyuculuk
  • Yıldız: Bağımsızlık, yön, kaderin merkezinde olma
  • Kırmızı: Kan, fedakârlık, direniş

Anlam

Bayrak bu görselde:

  • Ne sadece devlet sembolü,
  • Ne de yalnızca ulusal işarettir.

Ateşin içinden yükselmesi şunu anlatır:

Bu devlet, bu millet, kolay doğmadı.”

Bayrak:

  • Ergenekon’daki çıkışın,
  • Kitaptaki bilginin,
  • Meşaledeki aydınlanmanın somut ve siyasal ifadesidir.

Değer (Bugün ve Yarını Birleştirir)

  • Egemenlik
  • Bağımsızlık
  • Ortak kader
  • Devlet bilinci

4. Kompozisyonun Bütünü (Zamanlar Arası Süreklilik)

Bu görsel doğrusal bir tarih anlatmaz; sarmal bir tarih bilinci kurar.

Dün

  • Ergenekon
  • Bozkurt
  • Atlı savaşçılar
  • Var olma mücadelesi

Bugün

  • Kitap
  • Meşale
  • Akıl ve eğitim
  • Devlet organizasyonu

Yarın

  • Ateşten doğan bayrak
  • Süreklilik
  • Bilinçli güç
  • Kendi kaderini tayin eden millet

Buradaki en kritik mesaj şudur:

Türk milletinin geleceği, köklerini inkâr ederek değil köklerini bilinçle dönüştürerek mümkündür.

5. Sonuç

Bu görsel:

  • Ne romantik bir özlemdir
  • Ne de bir milliyetçi slogan

Bu görsel:

  • Mit + Akıl + Devlet üçlemesinin görsel bildirisidir.

Türk milletini:

  • Sadece geçmişiyle övünen değil,
  • Bugünü anlayan,
  • Yarını inşa etmeye muktedir bir varlık/özne olarak konumlandırmaktadır.

Continue Reading

Türk Tarihi

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]

Published

on

Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.

Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.

Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.

Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Bü­yük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.

İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.

İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:

Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.

Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.

Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.

Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.

Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.

Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:

Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.

28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:

Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.

Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.

Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımı­zın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımı­zın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.

İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.

Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:

Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].

Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:

Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.

Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket]   ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.

Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.

Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.

Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.

diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.

Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:

1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.

2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.

27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:

Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.

İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:

Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.

diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.

Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.

Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:

Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrı­calıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.

Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.

Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.

Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.

Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:

Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.

Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırı­yor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.

Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:

Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.

Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:

Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.

Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.

Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.

Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?

Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.

Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:

Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.

 [*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.

[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]

Continue Reading

Türk Tarihi

İstanbul’un İtilaf Devletleri Tarafından Fiilen İşgali (13 Kasım 1918)

Published

on

Giriş

13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul Boğazı’na girişi, Osmanlı tarihinin son döneminin en kritik olaylarından biridir. Mondros Mütarekesi imzalanmış olsa da, İstanbul’a uygulanan fiilî işgal, mütareke hükümlerinin ötesine geçen bir kontrol mekanizması yaratmıştır. Bu olay, yalnızca askerî hâkimiyetin kurulduğu bir an değil; Osmanlı yönetiminin meşruiyet kaybı, şehir düzeninin dönüşümü, sosyal moral çöküşü ve eşzamanlı olarak milli direniş fikrinin doğuşunu simgeleyen bir dönemeçtir.

Bu çalışma aşağıdaki sorulara cevap aramaktadır:

İşgale giden yolda hangi diplomatik, askerî ve psikolojik mekanizmalar rol oynamıştır?

13 Kasım 1918, Osmanlı egemenliği açısından hangi kırılmayı temsil etmektedir?

Fiilî işgal ile resmî işgal arasında nasıl bir fark vardır ve tarih yazımı bu ayrımı neden sıklıkla göz ardı etmektedir?

İşgal İstanbul’un toplumsal hafızasında nasıl bir iz bırakmıştır?

Bu olay, Millî Mücadele’nin fikri zeminini hangi açılardan tetiklemiştir?

1. Mondros Mütarekesi’nin Siyasal Anatomisi ve İşgale Giden Süreç

1.1. Eleştirel Tarih Yöntemi Açısından Mütareke Maddelerinin Yorumu

    Mütarekenin 7. maddesi, belirsizliği sebebiyle diplomatik genişletmeye en açık maddedir. İngiliz belgeleri “İstanbul’un düzeni tehlikede” yorumunu meşru kabul ederken, Osmanlı heyeti bu maddeyi yalnızca savaş bölgeleri için geçerli görmüştür.

    Burada “metin ile niyet” arasındaki boşluk işgale zemin hazırlamıştır.

    1.2. Boğazlar Sorununun Uluslararası Boyutu

    Boğazların kontrolü, İngiltere’nin 19. yüzyıldan itibaren benimsediği deniz üstünlüğü stratejisinin çekirdek unsurudur.

    • İngiltere: Boğazların uluslararasılaştırılması
    • Fransa: İstanbul üzerinde kültürel nüfuz
    • İtalya: Akdeniz’de denge unsuru
    • Yunanistan: “Megali Idea” bağlamında fırsat arayışı

    İstanbul, yalnızca Osmanlı Devleti için değil, Büyük Güçler arası hegemonya mücadelesinin kesişim noktasıdır.

    1.3. Osmanlı Devleti’nin Yapısal Çöküşü

    1918 sonbaharında Osmanlı’nın:

    • bütçe açığı,
    • ordunun dağılması,
    • gıda krizi,
    • bürokratik çöküş,

    gibi yapısal sorunları işgale zemin hazırlamıştır.

    Eleştirel tarih yöntemi bu noktada “işgal”i yalnızca dış müdahale değil, iç zayıflığın sonucu olarak da ele alır.

    2. 13 Kasım 1918: İtilaf Devletleri Donanmasının İstanbul’a Girişi

    2.1. Donanmanın Kompozisyonu

    İngiliz arşivlerine göre Boğaz’a giren filo:

    • 22 İngiliz
    • 12 Fransız
    • 17 İtalyan
    • 4 Yunan
    • Yardımcı gemiler

    toplam 55–61 gemi arasında değişmektedir.

    Bu güç gösterisi yalnızca askerî değil, psikolojik bir şok stratejisidir.

    2.2. Tanıklıklar: Mustafa Kemal ve İstanbul Halkı

    Mustafa Kemal’in Haydarpaşa’da gördüğü manzara karşısında söylediği:

    “Geldikleri gibi giderler.”

    ifadesi, askeri liderlik psikolojisi açısından bir “direniş çerçevesi” inşa etmiştir.

    Halide Edib ise bu günü “şehrin ruhunun esir alındığı gün” olarak tanımlar.

    2.3. Şehir Sosyolojisi Açısından İşgalin Tasviri

    İşgal günü:

    • Galata Köprüsü’nde toplanan kalabalığın sessizliği
    • Tophane rıhtımına indirilen birlikler
    • İstanbul polisinin pasifize oluşu
    • Pera’daki gayrimüslim cemaatlerin temkinli kutlamaları

    gibi unsurlar şehir sosyolojisinin “eşzamanlı çoklu duygular” barındıran yapısını ortaya koyar.

    3. Vaka Analizleri: İşgalin Çok Boyutlu Etkileri

    Vaka 1: Osmanlı Yönetim Aygıtının Çöküşü ve Tevfik Paşa’nın Görevlendirilmesi

    Tevfik Paşa’nın getirilmesi İngilizlerin “ılımlı, denetim altına alınabilir hükümet” arayışıyla uyumludur.

    Bu, klasik sömürge stratejisinin bir türüdür: Yerel yönetimi tamamen devirmeden etkisiz kılmak.

    Vaka 2: Polis Teşkilatının Yeniden Düzenlenmesi

    İngiliz subayları polis merkezlerinde denetim noktaları kurmuş, atamalara müdahale etmiş, “güvenilir” görülen isimleri öne çıkarmıştır.

    Bu durum fiilî işgalin “hiyerarşi kırma stratejisi”dir.

    Vaka 3: Basının Kontrol Altına Alınması

    Peyam-ı Sabah gibi gazeteler İngiliz yanlısı çizgiye evrilmiş; İleri ve Yeni Gün gibi gazeteler baskı altına alınmıştır.

    Bu, modern anlamda enformasyon savaşının erken bir örneğidir.

    4. Fiilî İşgal – Resmî İşgal Ayrımı: Tarih Yazımı Eleştirisi

    Türk tarih yazımında “öğretim kolaylığı” gerekçesiyle İstanbul’un yalnızca 16 Mart 1920’de işgal edildiği aktarılır. Ancak:

    • egemenlik kaybı,
    • idari müdahale,
    • askerî sınırlama,
    • polis ve basın kontrolü,

    ölçütleri dikkate alındığında 13 Kasım 1918 tam nitelikli bir fiilî işgaldir.

    Eleştirel tarih yazımı, devletlerin “resmî söylem”leri ile arşiv gerçekleri arasındaki farkı açığa çıkarır.

    5. İşgalin Psikolojik ve Toplumsal Etkileri

    5.1. Moral Çöküş ve Mill Kimliğin Yeniden İnşası

    İşgal, İstanbul halkında:

    • yenilmişlik,
    • belirsizlik,
    • öfke,
    • utanç,
    • milliyetçi uyanış

    gibi duyguları aynı anda tetiklemiştir.

    5.2. Aydınlar Üzerindeki Etkiler

    Ahmet Emin Yalman, Halide Edib, Celal Nuri gibi yazarların günlüklerinde:

    • “Öfke”
    • “Aşağılanma”
    • “Direniş gerekliliği”

    temaları baskındır.

    5.3. Millî Mücadele’nin Psikolojik Kaynağı

    Mustafa Kemal’in 1918–1919 arasında İstanbul’da yaptığı temaslar, işgal psikolojisinden doğan direniş enerjisini Anadolu’ya taşıyan bir “fikri köprü” oluşturmaktadır.

    Sonuç: 13 Kasım 1918’in Tarihi Konumlandırılması

    Bu makalenin kapsamlı analizi göstermiştir ki:

    • İstanbul’un işgali diplomatik, askerî, psikolojik ve idari boyutları olan çok katmanlı bir harekettir.
    • 13 Kasım 1918, 16 Mart 1920’den bağımsız düşünülemez; ancak bu ilk tarih egemenlik kaybının başlangıcıdır.
    • Bu olay, milli kimliği yeniden kuran bir “travmatik başlangıç anı”dır.
    • Millî Mücadele’nin ruhu, bu işgal gününde şekillenmiştir.

    Kaynakça

    Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, M. E. B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1977, s. 54-57

    Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü I, TTK Yayınları, TTK Basımevi, Ankara, 1993, s. 24-26

    Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I (Mutlakıyete Dönüş 1918-1919), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 79-114

    Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul 1918-1923, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.

    Zekeriya Türkmen, “İstanbul’un İşgali ve İşgal Dönemindeki Uygulamalar (13 Kasım1918-16 Mart 1920)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XVIII, Temmuz 2002, Sayı: 53, s. 319-372

    Abdurrahman Bozkurt, “İstanbul’un İşgali”, Atatürk Ansiklopedisi

    https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/690/%C4%B0stanbul’un-%C4%B0%C5%9Fgali

    Continue Reading

    En Çok Okunanlar