Connect with us

Türk Tarihi

OSMANLIDAN CUMHURİYETE TARİH ANLAYIŞINDA KURUMLAŞMA

Published

on

  Yrd. Doç. Dr. Kemal KOÇAK

Kastamonu Üniversitesi Eğitim Fakültesi

Sosyal Bilgiler Eğitimi Ana Bilim Dalı (E) Öğretim Üyesidrkkocak@gmail.com

 

Millî tarihçiliğin gelişiminde İkinci Meşrutiyet dönemi bir dönüm noktasıdır. 1908 Anayasasının getirdiği düzenlemeler, siyasî ve sosyal hayatta bir takım değişikliklere yol açtı. Bu dönemde birçok siyasî teşkilât kuruldu; birçok gazete, dergi ve süreli yayın çıkmaya başladı. Siyasî, sosyal ekonomik ve kültürel çalkantıların yaşandığı bu dönemde, her şeye rağmen modernleşme yolunda önemli ilerlemeler kaydedildi. Daha önce başlamış bulunan Türkçülük faaliyetleriyle bir uzlaşma sağlandı.

Türklüğün kökenlerine duyulan ilgi, eğitim alanındaki yenileşme faaliyetlerinin tarih çalışmaları üzerinde yoğunlaşmasını sağladı. Şahlanan milliyetçi duygular, Osmanlı öncesi Türklerin daha yaygın biçimde incelenmesini; yenileşme faaliyetleri tarih yazma ve araştırma yöntemlerinin geliştirilmesini; özellikle inceleme ve geliştirme faaliyetleri sonuçlarının eğitim sisteminde yer almasını gerekli kıldı. 1900’lü yılların başlarında Darülfünûn’da “Tarih-İ Umumî”, “Tarih-i Düvel” gibi bir kaç tarih dersi okutulurken, eğitim politikası daha belirgin bir duruma geldikten sonra tarih bölümünde verilen derslerin sayısı çoğaldı. Türk Tarihi, İslâmî Düşünce Tarihi, Yunan ve Roma Tarihleri, Türkiye ile Avrupa Devletleri Arasındaki Diplomatik İlişkiler Tarihi, Güzel Sanatlar Tarihi, Orta Çağ Tarihi, Doğu Klasikleri Tarihi gibi… (1).

Bu dönemde, eğitim alanındaki düzenlemeler, millî kimliğin Türk olarak tanımlanması, Osmanlı öncesi Türklerin modern (Avrupa) yöntemleriyle incelenmesi, “bilimselcilik ile milliyetçiliği”; Ziya Gökalp’in düşüncesinde olduğu gibi aynı kapsamda birleştirdi. Bu düşünceyi gerçekleştirmek için, İttihat ve Terakki Cemiyeti (Fırkası)nin (1909-1919) yönetiminde, Türklerin modern bir biçimde ilerlemesi amacına yönelik olmak üzere eğitim bütünlüğünün savunulması, “bilimsel dayanışma” anlamında ideolojik ve kısmen yasal devlet politikası olarak benimsendi ve uygulandı.

Yirminci yüzyılın başlarında birer tarihî kimlik olan Osmanlıcılık ve Türkçülük tanımları arasındaki çelişkilere dayalı kurumlaşmalar gerçekleşti. Avrupa’da olduğu gibi milliyetçi fikirlerin yayılmasına paralel olarak Osmanlı tarih yazıcılığı da yeni bir safhaya girdi. Bazı cemiyetler ve yayın kuruluşları bünyesinde teşkilâtlanan milliyetçilik; tercüme faaliyetleri, uyarlamalar ve yeni edebî türlerin tanıtımıyla yayılmaya başladı. Finlandiya ve Macaristan gibi yeni kimlik kazanmış ülkelerin takip ettiği edebî ve millî kurumlaşma ile yayın faaliyetleri Osmanlı Devleti’nde de gelişti. Bilime, milliyetçi akımlara ve Türkçülüğe duyulan ilgi; Türk Derneği, Tarih-i Osmanî Encümeni, Asar-ı İslâmiye ve Millîye Tedkik Encümeni -Millî Tetebbular Mecmuası-, Türk Ocakları gibi kurumlarda ve bu kurumların yayınlarında yer almaya başladı. Bu kurumlar ve çıkardıkları yayınlar, devlet veya toplum olarak Osmanlı realitesi (gerçeklik)nin içinde ya da dışında olsun Türk kimliğine bağlı daha güçlü bir milliyetçilik için mücadeleyi ön görmekteydi.

Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Türk tarihinin incelenmesi teşkilâtlı bir faaliyet olarak yürütülmeye başladı. Türk Derneği, aralarında Ahmed Mithad, Necip Asım, Veled Çelebi ve Yusuf Akçura gibi tarihçilerin bulunduğu bir grup tarafından 1908’de kuruldu. Kuruculardan sadece Yusuf Akçura, hem Rusya’da hem Paris’te tarih öğrenimi görmüştü. Türk Derneği, Türk milliyetçiliğini esas alarak kurulan ilk dernek olma özelliğini taşımaktadır. Derneğin amacı nizamnâmesinde şöyle açıklanmaktadır:

Cemiyetin maksadı Türk diye anılan bütün kavimlerin mazi ve hâldeki âsar, ef’al, ahval ve muhitini öğrenmeye ve öğretmeye çalışmak; yani Türklerin asar-ı atikasını, tarihini, lisanlarını, avam ve havas edebiyatını, etnografya ve etnologyasını, ahval-ı içtimaiye ve medeniyeti hazinelerini,Türk memleketlerinin eski ve yeni coğrafyasını araştırıp ortaya çıkararak bütün dünyaya yayıp dağıtmak ve dilimizin açık, sade, güzel, ilim lisanı olabilecek süratte geniş ve medeniyete elverişli bir dereceye gelmesine çalışmak ve imlâsını ona göre tedkik etmektir (2).

Derneğin aylık yayın organı olan“Türk Derneği” dergisi 1911’de 6 ve 1912’de 1 olmak üzere 7 sayı çıktıktan sonra kapanmıştır. Bu dergide, Türk tarihi ve Osmanlı toplumu üzerine yazılmış makaleler yayımlanmış, makalelerde esas olarak dil sorunu ele alınmıştır. Dernek ve dergi yerini “Türk Yurdu” adlı dernek ve dergiye bırakmıştır.

Derneğin kurucularından Yusuf Akçura, Türk milletinin siyasî iktidarı ve Türklüğün geçmişini ispatlayacak“bilimsel” bir Türk tarihi ortaya çıkarma amacını gütmekteydi. Tarih yazımında milliyetçilikle bilimsel bir yaklaşımın ele alınması Akçura’nın makale ve diğer eserlerinde görülmektedir. Fransız pozitivistlerinin etkisinde kalan Akçura, “Tarih ve Ulum” adlı makalesinde, tarih ve bilim arasındaki ilişkiye dikkatleri çekmekte, bilimsel bir tarih yazımı için gerekli şartları şöylece ortaya koymaktadır:“Her şeyden önce tarih yazılı belgelere dayandırılmalıdır, ancak bunlar tenkîde tabi tutulmalıdır” (3). Akçura makalelerinde, Seignobos’un görüşlerini Türk tarihçiliğine uyarlama çabasında görünmektedir.

Tarih bilimine vukufuyla tanınan Sultan V. Mehmet Reşat’ın önderliğinde, Osmanlı Tarihi’ni terk edilmişlik ve sahipsizlik durumundan kurtarmak için etraflı bir Osmanlı Tarihi’nin yazılması ve Osmanlı Tarihi’ne ait belgelerin toplanması amacıyla, 27Kasım 1909 (14 Teşrinisâni1325)’da Tarih-i Osmanî Encümeni kuruldu. NecipAsım tarafından kaleme alınan “Tarih-i Osmanî Encümeni Talimatnâmesi”nde Encümenin görevi, Osmanlı Tarihi’ne ait risale, evrak ve kayıtları toplamak, basmak ve yayınlamak olarak belirtilmektedir. Harcamaları Padişah hazinesi (ceyb-i hümayun) tarafından karşılanan Encümen, Osmanlı Tarihi’ni yazabilmek için her türlü vasıtayı kullanabilme ve arşivlerde inceleme yapma yetkisine sahipti (4).

Tarih-i Osmanî Encümeni, 9 Şubat 1910’da Bâb-ı Ali Sadaret Dairesi altındaki vakanüvislik odasında Abdurrahman Şeref’in başkanlığında ilk toplantısını yaparak çalışmaya başladı. Encümen ilk toplantısında, yazacağı, Osmanlı Tarihi’nin plânını ve üyeler arasında iş bölümünü yaptı. Osmanlı Tarihi’nin birinci cildinin yazımı görevini Necip Asım ve Mehmet Arif’e verdi. Encümen, bu toplantıda ayrıca iki ayda bir“Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası” adlı bir derginin yayımlanmasını kararlaştırdı.

Encümenin mecmua yayınlamasındaki amacı, yazılacak tarihin metnine aynen ve tamamen giremeyecek araştırmaları, vesikaları ve Türkçe veya yabancı lisanlardan tercüme edilmiş risaleleri yayınlayarak“Osmanlı Tarihi”ne zemin hazırlamak ve mütalâa meraklılarının bilgilerini genişletmeye ve fikirlerini uyandırmaya hizmet etmek olarak belirtildi. Mecmuada, Osmanlı tarihinde bulunmayan veya yeteri kadar belirlenmemiş olan ve diğer dillerde yazılmış olan olaylar hakkında araştırma ve değerlendirmeler, ortaya çıkarılacak tarih vesikaları, diğer tarih encümenleri ve üyeleri ile yapılan haberleşmenin yayınlanmasına karar verilen kısmı, encümende kabul edilen kararlar, bütün lisanlarda Osmanlı tarihi ile ilgili eserlerin bibliyografyaları ile henüz yayınlanmamış olan tarih risalelerinin(tefrika olarak) yayınlanması ön görülmüştü (5).

Mecmuada esas olarak Osmanlı tarih yazımına ve Osmanlı tarihine yer verilmiştir. Osmanlı öncesi Türkler ve Anadolu üzerine yazılar sadece bir kaç defa yayımlanmıştır(6).

Necip Asım ve Mehmet Arif, Türk Derneği’nin tüzel kişiliği altında Osmanlı Tarihi yazmaya başladılar. Yedi yıllık uzun bir çalışmadan sonra Osmanlı tarihine ait tek cilt yayımlanabildi. Bu cilt, Fuat Köprülü, Yusuf Akçura ve Ahmet Refik tarafından ciddi biçimde tenkit edildi. Yusuf Akçura, Necip Asım ve Mehmet Arif’in yazdıkları tarihin Osmanlı vakanüvislik geleneğinin bir devamı olduğunu ileri sürmüştür (7). Akçura’ya göre, yeni tarih yazımı pozitivizme dayanmalı ve milliyetçilik ateşiyle aydınlanmalıdır. Bu milliyetçiliğin adı da Türkçülük’tür. Fuat Köprülü tenkidinde; söz konusu tarih kitabının bilimsel metod ve zihniyete uygun olmadığını öne sürmüş, bu iddiasını desteklemek için bilimsel metod ve belgelerden yararlanarak tarih yazdıklarını iddia ettiği F. de Coulanges, E. Lavisse ve A.Sorel gibi Fransız tarihçilerinden, T. Mommsen gibi Alman tarihçilerinden örnekler vermiştir. Bununla da kalmamış, NecipAsım ve Mehmet Arif’in yazdığı kitap hakkında; “Bu yazarlar bir toplumun, bir milletin, bir devletin tarihî kaynakları olarak askerî ve siyasî kaynaklar üzerinde durmuşlardır… Bununla yetinilemez, tarihçiler, tarihî olaylar hakkında coğrafî, etnik ve siyasî olaylara da bakmalıdır”(8) biçiminde çarpıcı bir değerlendirme yapmıştır.

Bilimsel metotlara ve sosyolojiye duyulan ilgi; Fuat Köprülü, Ziya Gökalp ve benzeri gibi tarihçiler tarafından kurulan ve aralarında Alman, Macar ve Fransız üyelerin de yer aldığı “Asar-ı İslâmiye ve Millîye Tedkik Encümeni”nde anlamını buldu. Aralarında Bursalı Tahir Bey, Veled Çelebi, Necip Asım ve Mehmet Arif Bey gibi Türk Derneği’nin bazı üyeleri kurulan bu Encümene katıldı. Encümenin yayın organı “Millî Tetebbula Mecmuası”nda 1915’te Encümenin tüzüğü yayımlanmıştır. Tüzükte, Encümenin amacı şöyle açıklanmıştır:

“Encümen Türklere ait müessesatı diğer milletlerin müessesatıyla mukayese ederek Türk milletinin hangi enmuzec-i içtimaiye mensup ve tekâmülün hangi safhasında bulunduğunu arayacaktır. Türklere ait müessese hakkında yapılacak tetkikat vesaik-i kafiyeye istinad edecektir. Tetkikat sahası din, ahlâk, hukuk, iktisat, lisan, bediiyat, fenniyat, bünyeyi içtiamiye gibi hususattır. Bu müesseselerin Türk harsında ve İslâm medeniyetinde mevkiini tayin etmek ve yek diğeri ile revabıt ve münasebatını bulmak encümenin saha-ı mesaisine dahildir”(9).

Millî Tetebbular Mecmuası, tarihin sosyal ve kurumlaşma açısından incelenmesi yönünden oldukça önemli bir yere sahiptir. Beş defa çıkabilen dergi, geleneksel tarih yazımının bir devamı olarak değerlendirilen Tarih-i Osmanî Encümeni dergisinden farklıdır. Fuat Köprülü ve Ziya Gökalp, Encümen faaliyetlerinde ve yayın organı dergide çok önemli roller üstlenmiştir. Ziya Gökalp’in sosyal yapıları inceleyen önemli bir çalışması, derginin 2 ve 3. sayılarında yayımlanmıştır.

Tarih alanında faaliyet gösteren dernekler(cemiyetler) arasında en uzun süreli ve en etkin olanı 1912’de bir grup askerî, tıbbiye ve mülkiye öğrencisi tarafından kurulan Türk Ocakları’dır.

Kurucu öğrencilerin ortak özellikleri pozitivizme ve bilimsel açıklamalara (metodlara) inanmalarıdır(10). 1911’de yayımlanmaya başlayan“Türk Yurdu” dergisi, bu öğrencilerin ilham kaynağını teşkil etmiştir. “Türk Yurdu” dergisi, 1912’de Türk Ocaklarının yayın organı oldu.

Dönemin tanınmış edebiyatçı ve milliyetçilerinden Mehmed Emin, Ziya Gökalp, Halide Edip, Hamdullah Suphi, Ahmet Ferit, Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura, Hüseyinzâde Ali ve diğerleri Türk Ocaklarında toplandılar. Bu grup, Türk milliyetçiliğinin kültürel ve entellektüel açıdan güçlendirilmesinde tayin edici bir rol oynadı. Ocaklar bir üniversite gibi faaliyet gösterdi.

Türk Ocakları

Türk Ocakları, birçok tepkilere ve muhalefete maruz kalmasına rağmen, 1931’de Cumhuriyet Halk Partisine bağlı bir kurum hâline getirilene kadar(20 yıllık süre içinde) varlığını sürdürdü. Türk Ocakları, 1917’de sadece İstanbul’da 1800 üyeye sahipti. Bu üyelerden 1600’ü daha önce üniversitede öğretmenlik yapmış kişiler ile üniversite öğrencilerinden meydana geliyordu. Ocakların, İstanbul dışındaki bazı merkezlerde 16 şubesi bulunmaktaydı.

Türk Ocakları; halk hikâyeleri ve şiirleri, Fichte, Voltaire ve Aristo gibi klasiklerin çevirileri, coğrafya ve mahallî sanatlar üzerine çalışmalar, Ermeni ve Kürtler üzerine yapılmış incelemelerin çevirilerini yayımladı. Yayımladığı tarih kitaplarında milliyetçi ve Türkçü motifler belirgin olarak yer almıştır. Ocakların yayın ve diğer faaliyetlerinde ırkçı ve yayılmacı eğilimler görülmemektedir. Ocakların faaliyetlerinde Rusya Türklerinin popülist/muhalif milliyetçilikleri göze çarpmaktadır. Yayın ve faaliyetlerinde, eski Türklerde ve Anadolu’da hayat tarzları hars, eski Türkler üzerine yapılan araştırmalar ilim, zanaatkârlık ve güzel sanatlar sanat başlıkları altında sunulmuştur. Faaliyetleri arasında ilim, tarih ve Osmanlı öncesi Türkler konuları bir arada ele alınmıştır. Etnoloji, antropoloji, arkeoloji ve linguistik; tarih başlığı altında sıralanan konular arasında yer almaktadır. Felsefe ve sosyal bilimler, Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü sayesinde tarihin ikinci derecedeki alt disiplinleri olarak ele alınmış ve sıralanmıştır.

Yukarıda sıralanan kurumlar, İkinci Meşrutiyetle ortaya çıktılar. Faaliyet ve yayınlarında Türk milletinin gelişmesinde önemli bir katkı sağlayacağına inandıkları milliyetçi ve bilimsel tarihi geliştirmek amacını güttüler. Yayımladıkları dergi ve kitapları, tarih alanındaki inceleme ve araştırmaların sayısını artırdı. Bu çalışmalar, Cumhuriyet döneminin milliyetçi tarihçiliğinin esasını teşkil etti.Bu dönem süresince Türk Yurdu, milliyetçi tarih anlayışını bilimsel tarih olarak ele alan çizgide yayınına devam etti.

Türk tarih tezi, Cumhuriyet kurulduktan sonra Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Turancılık akımları karşısında Türk milliyetçiliğinin resmî ideoloji olarak benimsenmesini gerektirmiştir. Bu çerçevede, Türk tarih tezinin Türk kimliğini oluşturacak bir araç ve gelecek kuşaklar nezdinde haysiyetli bir amaç olması istendiği söylenebilir. Türk tarih tezi, iktidardaki ideolojinin önemli bir parçası olduğundan, tezin ortaya çıkışının incelenmesi dönemin parti politikasını yönlendiren siyasî kültürün ortaya çıkmasına/anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Tek parti yönetimi (1923-1946),Atatürkçü ideolojinin olgunlaşması ve hayata geçiriliş dönemidir. Dönemin çeşitli yönleri üzerinde eserler yazmış kimileri (11),Atatürkçü ideolojinin“inkılâpçı-otoriter” özelliğini vurgulamak ihtiyacını duymuşlardır. Türk tarih tezi, Atatürkçü ideolojinin en önemli bütünleyici parçalarından biridir ve kültür inkılâbı özelliği ile tanınır(12). Milliyetçiliğin yanında pozitivizm ve laiklik bu ideolojinin felsefî temellerini meydana getirmiştir. Bu dönemde, muhalefet; utangaç ve kararsız bir karakter sergilemekle birlikte sürekli bir vicdan muhasebesine zorlanan bir muhalefet konumunu göstermektedir.

1919’da milliyetçiler ve milliyetçi askerî birlikler bir araya gelerek Sivas Kongresi (4-11 Eylül 1919) toplandı. İstiklâl Savaşı sırasında ve Cumhuriyetin ilânına kadar geçen sürede, siyasî iktidarı güçlendirmek isteyen önder kadro; muhalefet gruplarını ya da kişileri bertaraf etmiştir. Diğer taraftan, milliyetçi hedefleri gerçekleştirmek için gerekli siyasî kurumu (Cumhuriyet Halk Fırkası) kurmuştur.

Cumhuriyet Halk Partisinin ilk üç tüzük ve programlarında (1923, 1927, 1931) (13) “millet” ve “milliyetçilik” kavramları tedrici bir gelişim göstermektedir. 1923 tüzüğünde “Türk kültürünü benimsemek” parti üyeliği için kaçınılmaz bir şart olarak yer almıştır. Bu şart o dönemde Türklüğün kültürel öneminin vatandaşlık kavramından önce geldiğini, milliyetçiliğin tanımının esas olarak kültürel bütünlük çerçevesinde kaldığını göstermektedir. 1927’de ayırt edici kavramlar milliyetçilik ve millî dayanışma çerçevesinde tüzükte “millî dayanışma dil birliğine, ülkü birliğine ve fikir birliğine dayanır” biçiminde anlamını bulmuştur.“Türk dili ve kültürünü ilerletmek” partinin en önemli görevlerinden biri olarak ele alınmış, “ilmî olmak” gerçek bir parti üyesinin özelliği ve ulaşmak istediği hedef olarak sayılmıştır. Fikir birliği ve ilmî olmak şartları, bir dünya görüşünün temel taşları konumunda görünmektedir. 1931 programında “millet”, dil, fikir ve kültür birliğinden ve yurttaşların dayanışmasından meydana gelen siyasî ve sosyal bir bütün olarak tanımlanmıştır.“Halkçılık” ilkesi altında “millet” kavramına irade ve hâkimiyet kaynağı biçiminde yer verilmiştir. Bu kavramlardan fikir birliği/ideal birliği, iradenin teklifi biçiminde anlaşıldığı takdirde milliyetçilik anlayışına bir katkısından söz edilebilir. Tanımın bu biçimiyle bir milliyetçilik yaklaşımından daha çok otoriter bir sistemi benimsetme eğilimi taşıdığı da ileri sürülebilir.

Cumhuriyetin kurucuları ve yöneticileri, güçlü bir milliyetçilik için siyasî bakımdan Türk seçkinlerinin düşüncelerinde bir türdeşlik ön görmüşler, bu sebeple de muhalif seçkin grupları (1919-1937) döneminde tasfiye etmişlerdir.

Muhalefetin tasfiyesi mücadelesi askerî (işgalcilere karşı), sosyal(laikliği istemeyen güçlere karşı), ideolojik(sosyalizm ve komünizme karşı) ve ekonomik(liberalizm ve mandacılığı savunanlara karşı) alanlarda yapıldı. Muhalefete karşı mücadele, oldukça sert ve radikal bir seyir takip etti. Meşruluğunu, toplumda olumlu bir etki meydana getirmiş olan askerî zaferlerden aldı. Askerî zaferin desteğiyle güçlenen asker seçkinler, ortaya koydukları hâkim ideolojinin, muhalif fikirleri eritip yutmasını sağladılar. Muhalif güçlerin sindirilmesi ya da yok edilmesi millî bir misyon olarak 1940’lara kadar devam etti. Bu dönemde; eğitim, sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda olmak üzere her cephede milletin ve milliyetçiliğin geleceği için Atatürkçülük(Kemalizm) tek doğru fikir olarak işlendi. Cumhuriyet döneminin tek meşru siyasî ahlâk anlayışı “iktidar sahipliği” olarak hükmünü sürmeye başladı.

Cumhuriyetin bir amacı da parlamenter demokrasinin uygulamaya girmesiydi. Parlamenter demokrasinin esası olan muhalif grupların ve düşüncelerin temsili 1940’lı yılların ikinci yarısına kadar bir istek/dilek olmaktan ileriye gitmedi. Tek parti iktidarı mecburi bir geçiş olarak sunuldu ve kabul edildi. Parlamenter demokrasiye hazırlık ya da geçiş dönemi anlayışı meşruluğunu 1960, 1971 ve 1980 müdahaleleriyle de sürdürdü.

Cumhuriyetin inkılâpçı kurucuları, milletleşme sürecini “Türk milliyetçiliği” gerçekliği üzerine kurdular. Bu gerçekliği sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel meselelerin çözümü olarak gördüler.

Cumhuriyetin ilk yıllarında bazı siyasî tarihçiler yetişti ve görevlendirme yoluyla bazı siyaset adamları tarihçi olarak ortaya çıktılar. Bu dönemde çok sayıda tarihçi uzman bulunmadığından ve tarihin yazılması siyasî bir görev olarak görüldüğünden, milliyetçi liderler ve aktif siyaset adamları bir tür tarihçiler grubu olarak tarih yazıcılığını üstlendiler. Diğer bir deyişle milliyetçi hareketi başlatan aydınlar, tarih yazımı misyonunu da üstlenmek durumuyla karşı karşıya kaldılar.

Siyasetçi tarihçilerin tarih yazıcılığında rol alması Türkiye’ye has bir durum değildir. Özellikle devrimci, inkılâpçı değişmelerin olduğu yerlerde, siyasî kadrolar yeni kuşakları eğitme misyonunu üstlenmişlerdir. Üstlendikleri rol gereği, kimlikleri yeniden tasarlamışlar, tarih yazımının esaslarını belirlemişlerdir. Türkiye’de olduğu gibi başta Fransa olmak üzere, birçok Avrupa ülkesinde kimlik oluşturmak amacıyla kültür unsurları milliyetçi ideolojiyle bütünleştirilmiştir. Buradan, her ülkenin doğrudan etkilendiği siyasî güçlere dayanarak kendi şartlarına göre yapay bir geçmiş ortaya koyduğu söylenebilir.

1903-1923 döneminde ve özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında (1923-1933) Türkiye’de yetişen ve Anadolu dışındaki Türk ülkelerinden gelen tarihçiler, milliyetçiliğin Türkçülük biçiminde anlaşılabilmesi için mücadele veren siyasî eğilimli kişilerdir. Yusuf Akçura, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Ziya Gökalp, Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Fuat Köprülü, Ahmet Ağaoğlu ve Necip Asım(Yazıksız) başta olmak üzere kimileri “Türkçülüğü hâkim kültür, siyasî ideal ve millî karakter” olarak ele alan aktif siyasî parti üyeleridir. Ziya Gökalp, baştan beri İttihat ve Terakki Cemiyetinin üyesidir. Ahmet Ağaoğlu ve Fuat Köprülü 1930-1940’lı yıllarda siyasî parti liderleri arasına girdiler. O dönemde siyasî, sosyal ve bilimsel faaliyetler aktif siyaset içinde yapılabilmekteydi. Bu yüzden, belirtilen şahsiyetlerden hiçbiri milliyetçi inanç ve ideallerini biçimlendiren siyasî akımların dışında kalamadı. Aslında, bu kişilerin çoğu siyasî Türkçülüğün öncüleri olduklarından, teşkilâtlı faaliyetlere tarihî ve kültürel çalışmalar yapmak üzere girmişlerdi. Türk Derneği, Osmanlı Tarih Cemiyeti ve Türk Ocakları gibi birçok kuruluşun kurucuları ve önder kadroları bu kişilerdir.

Yusuf Akçura; geçmişi, eğitimi ve şahsî eğilimleri itibariyle aktif siyasî hayatın dışında kalamazdı. Rusya’da iken mahallî Duma’da aktif bir Türkçü olarak faaliyet göstermiş, siyasî kariyerinin başlangıcını muhalefet cephesinde yer alarak ortaya koymuştu. Paris’te eğitim gördükten sonra, kendini tarih çalışmalarına ve araştırmalarına verdi. Dikkatini Türkçülüğün kültürel yönünün incelenmesi üzerinde yoğunlaştırdı. Yusuf Akçura’nın Ziya Gökalp ile birlikte yaptığı çalışmaların, parti siyasetiyle tam bir uyum içinde olduğu bilinmekle beraber, İttihat ve Terakki Cemiyetine hiçbir zaman üye olmadığı da bir gerçektir(14). Daha sonraları Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve İsmail Hakkı Baltacıoğlu gibi bazı tarihçilerle birlikte 1919’da Türk Millî Fırkasını kurmuştur(15). Kısa bir süre yaşayan bu siyasî parti, Müdafaa-ı Hukuk Cemiyetlerini destekleme rolünü üstlendi. Yusuf Akçura, Cumhuriyet kurulduktan sonra Cumhuriyet Halk Fırkasına üye oldu ve İstanbul milletvekili seçildi. Böylece, Akçura’nın “bilimsel bağımsızlığı” saf değiştirerek iktidar saflarına geçti ve iktidarla bütünleşti.

Kurucu-tarihçilerden kimileri, Türk tarih tezinin her safhasını sonuna kadar yaşama imkânına kavuştular. Yusuf Akçura ve Reşit Galip gibi kimi tarihçiler milletvekili seçildiler. Daha önceleri aktif siyaset içinde yer almayan bazı tarihçiler de aktif siyaset içine katılmaktan geri kalmadılar. Bu siyasetçi tarihçiler, Türk Tarihi Tetkik Cemiyetini kurdular. Bir yıl sonra Türk Tarihi Tetkik Cemiyetine dönüşen Türk Ocağı Türk Tarih Heyeti’nin ilk başkanı M.Tevfik (Bıyıklıoğlu), başkan yardımcıları İstanbul milletvekili Yusuf Akçura ve Çanakkale milletvekili Samih Rifat ile genel sekreter Aydın milletvekili Reşit Galip’tir (16). Diğer on kurucu üye ya milletvekili ya da parti üyesiydi. Bu siyasetçi tarihçiler, tarihi yeniden yazmak ve tarih ders kitaplarını yeniden ele almak için teşkilâtlandılar. Bu tarihçilerin hiçbiri, kendi özel konumlarına dayanarak kültürel ve bilimsel kurumlar ile siyasî kurumları bütünleştirmede herhangi bir sakınca görmediler. Bu anlayış, “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, Cumhuriyet Halk Fırkasının bir eğitim ve kültür kolu gibi çalışan zamanın tek tarih kurumudur” yargısına haklılık/geçerlik kazandırdı.

Liberal ve tenkidî bir eğilime sahip Ahmet Ağaoğlu “Türkler devlet kavramını her zaman hükûmet kavramıyla bir tutmuşlardır”(17) demesine rağmen, tarih ve kültür kurumlarının otoriter bir hükümetin gözetim ve denetimi altına girmesine hiçbir itirazda bulunmamış, hatta bu tür teşebbüsleri tabiî karşılamıştır. Ağaoğlu’na göre, Türk Ocaklarının vazifesi “Türklüğü”, kültürel ve tarihî bir esasa göre tanımlayabilmek ve bunun için hükûmetle sıkı bir bağ kurmaktı. Bu konu üzerine Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nde yazdığı makalelerde Ağaoğlu, Türkiye’nin artık Osmanlı hâkimiyetinde olmadığını, bu sebeple de hükûmetten uzak durulması gerekmediğini savunmuştur. Bu eğilim ve anlayışlar, dönemin seçkinlerinin kendi görüşlerine uygun yeni ve modern bir hükûmetin varlığını; tarih, kültür ve bilim gibi alanlarda çalışmaların bağımsızlığı açısından yeterli gördüklerini; böylelikle hükûmet desteğini, hatta hükûmet gözetim ve denetimini savunabildiklerini ortaya koyması bakımından anlamlıdır. Oysa Türk Ocakları, yüzyılın başında ilk kurulduğu dönemlerde siyasî bakımdan bağımsız, ciddi tarih çalışmalarını teşvik eden ve özendiren bir kurum olarak ortaya çıkmıştı. Daha sonraları, Türk Ocakları üzerinde siyasî denetim arttı. Böylece, resmî bir tarih yazmak arzusunun ilk işaretleri verilmiş oldu.

Devlet çeşitli kültürel ve sosyal birimler ile kurumları tek bir çatı altında parti teşkilâtları ya da şubeleri hâline getirmeye çabalarken; tarihçiler de daha iyi vatandaşlar olabilmek için farklı görüşlerini tek bir görüş altında toplamaya çalışıyorlardı. Bu arada, Türk tarihinin yeniden yazılması için devletin gözetim ve denetiminde özel bir kurum teşkil edildi.

Mustafa Kemal’in öncülüğünde başlayan tarih çalışmaları, 1928-1929 yılları arasında bazı sonuçlar vermiş ve bu çalışmalar notlar hâlinde yazılarak yayımlanmıştı. Kurum düzeyinde ilk teşebbüs, Türk Ocaklarının kapatılmasından birkaç ay önce, Türk Ocaklarının Altıncı Kurultayında Ocaklara bağlı Türk Ocağı Türk Tarih Heyeti’nin kurulmasıyla oldu. Nisan 1930’daki bu değişiklikten hemen sonra Haziran 1930’da Türk Ocakları kapatılarak Cumhuriyet Halk Fırkası bünyesinde eritildi. Bir yıl sonra, Nisan ayında Türk Tarih Heyeti kurucularınca Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kuruldu.

Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin amacı, Osmanlı Tarih Cemiyetinden farklı bir çizgiyi belirlemek ve Türk tarihini yeniden yazmaya yönelikti. Cemiyet, kültür ve tarih çalışmalarını yıllarca sürdürmüş olan Türk Ocakları tüzük ve programları doğrultusunda kurulmuştu. Bir süre sonra, Ocakların ilk başkanlığını yapan Hamdullah Suphi (Tanrıöver)’nin 1927’de “Ocakların tüzüğünün partinin denetimi altına girecek şekilde değiştirilmesine karşı olduğunu” (18) belirterek endişelerini dile getirmesine rağmen, Türk Ocakları parti teşkilâtıyla bütünleştirilmiş, diğer bir deyişle kapatılarak yok edilmiştir. Hamdullah Suphi, Cumhuriyetin ilke ve inkılâpları (ideolojik) çizgisine katılmakla birlikte, Ocakların entellektüel bir kültür kulübü olarak kalmasını istemiştir. Hamdullah Suphi, 1931’de Bükreş Maslahatgüzârlığına atandı. İkinci başkan Dr. Reşit Galip ise Ocakların siyasî bir organizma vazifesini yerine getirmesini tercih etmiştir. Reşit Galip, İstiklâl Mahkemelerine başkanlık yapmış ve bir süre sonra Millî Eğitim Bakanı olmuştur. Böylece, kültürel faaliyetleri devlet = parti gözetim ve denetimi altında kurumlaştırmanın ilk adımları atıldı. Bu durumda, bir taraftan siyasetçi-tarihçiler kısmen özerk olarak çalışan Türk Ocaklarının hakkını elinden alıyor, diğer taraftan aynı grup yeni bir tarih kurumu teşkil ederek parti denetiminde çalışmasına ön ayaklık ediyorlardı. Amaç açık olmasına rağmen, tarih yazımı süreci karmaşık bir yol takip etti. Bu durumu, o dönemin Cumhuriyet gazetesinin bazı nüshalarında başlıklarda görmek mümkündür.

1910’larda tarih yazıcılığında görülen romantik ve pragmatik yaklaşım, siyasî bir teşkilât tarafından yönlendirilmemiştir. Necip Asım, Fuat Köprülü, Yusuf Akçura ve Ahmet Refik gibi tarihçileri o dönemde dergilerde, Türk Ocakları ve Türk Tarih Encümeninde yayınlanan“millî tarihlerde”, Türk Ocakları Tüzüğünün 4. maddesinde yer alan “Ocak, amacını elde etmeye çalışırken sırf millî ve sosyal bir vaziyette kalacak, asla siyaset ile uğraşmayacak ve hiçbir vakit siyasî fırkalara hizmet etmeyecektir”(19) hükmünü geçerli kılacak ve siyasî teşkilâtlardan hatırı sayılacak bir derecede bağımsız hareket etmişlerdir. Milliyetçi tarihçilerin bağlı bulundukları kültür kurumları, ilke olarak siyasî vesayeti kabul etmediğinden bilimsel bir bağımsızlık gösterebildiler.

Cumhuriyet döneminde, sosyal ve kültürel kurumların tasfiye edilmesi süreci Türk Ocaklarının eritilmesiyle sınırlı kalmamıştır. 1930-1931’li yıllarda Türk Matbuat Birliği, İhtiyat Zabitleri Birliği ve Türk Kadınları Birliği gibi birçok sosyal kurum kendilerini lağvetmişlerdir(20). Bu gibi kurumlar, görevlerinin devlet vesayeti altında yerine getirileceği konusuna inanmış ya da ikna edilmişlerdi. Bu kapsamda, 1930’da Millî Türk Talebe Birliği de geçici olarak kapatılmıştır.

Böylece millî güçler, devlet=parti rejiminin yerleştirilmesi yönünde birleştirilmişti. Dönemin siyasî liderlerinin otoriter millet-devlet modelini benimsemeleri, böyle bir uygulamanın ilham kaynağını teşkil etmiştir.


(1) Osman Nuri Ergin, Türkiye’de Maarif Tarihi,Cilt:3-4, İstanbul, 1977, s.1240.

(2) Fethi Tevetoğlu: Büyük Türkçü Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Ankara, 1951, s.28-29; Yusuf Akçura: “Türkçülük….”, İstanbul, 1978, s. 209-210; Ahmet Temir: Yusuf Akçura, Kültür ve Turizm Bakanlığı yayınları: 836, Türk Büyükleri Dizisi:61, Ankara, 1987, s. 41-42; Yeni Türk Ansiklopedisi, Ötüken Neşriyat, Cilt:11, İstanbul, 1985, s. 4249-4250.

(3) Zeki Velidi Togan: “Tarihte Usul”, s. 173.

(4) Hasan Akbayrak:“Tarih-i Osmanî Encümeni’nin Osmanlı Tarihi Yazma Serüveni”, Tarih ve Toplum,Cilt:VII, Sayı: 42 (Haziran 1987), İstanbul, s. 41-48.

(5) Tarih-i Osmanî Encümeni, “İfâde-i Meram”,Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası (TOEM), No:1, 1 Nisan 1326, s. 2.

(6) Mahmut Şakiroğlu:“Memleketimizde Toplu Tarih Çalışmaları 1”, Tarih ve Toplum,Cilt:VI, Sayı: 36 (Aralık 1986), İstanbul, s. 361-366.

(7) F. Georgeon:Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri,Yusuf Akçura (1876-1939),Yurt Yayınları,Ankara, 1987, s. 645.

(8) Fuat Köprülü:“Bizde Tarih ve Müverrihler”,Bilgi Mecmuası, Cilt:I, s. 187-190.

(9) “Asar-ı İslâmiye ve Millîye Tetkik Encümeni Nizamnâmesi”,Millî Tetebbular Mecmuası, 1331 (1915), Cilt: 1, No:2; Zeki Arıkan: “Tanzimattan Cumhuriyete Tarihçilik”, Tanzimattan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi,Cilt:6, İstanbul, 1985, s. 1593.

(10) Hamdullah Suphi Tanrıöver:“Türk Ocağının Tarihçesi ve İftiralara Karşı Cevaplarımız”, Türk Yurdu, Cilt: 5, No: 25, 1930, s. 2.

(11) Recep Peker: İnkılâp Tarihi Dersleri,Ankara, 1936; Mahmut Esat Bozkurt: Atatürk İhtilâli, İstanbul, 1940; Ahmed Ağaoğlu: İhtilâl mi İnkılâp mı?, Ankara, 1942; Tekin Alp: Kemalizm, İstanbul, 1936; Şeref Aykut: Kemalizm, İstanbul, 1936; Falih Rıfkı Atay :Faşist Roma,Kemalist Tiran ve Kaybolmuş Makedonya, Ankara, 1931.

(12) Mete Tunçay: Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931,Ankara, 1981, s. 300-303; Enver Ziya Karal:“Atatürk’ün Türk Tarih Tezi”, Atatürk Hakkında Konferanslar, 1946, s. 63.

(13) Mete Tunçay:“Ekler”, a.g.e., s. 362, 382 ve 447.

(14) M. Fevzi Togay:Yusuf Akçura…, s. 65.

(15) Tarık Zafer Tunaya: Türkiye’de Siyasî Partiler,Cilt: II, İstanbul, 1986, s. 531.

(16) Uluğ İğdemir: Cumhuriyetin Ellinci Yılında Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1973, s. ; Fahri Çoker: Türk Tarih Kurumu Kuruluş Amacı ve Çalışmaları, Ankara, 1983, s. 1-7; Mete Tunçay: Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931, Ankara, 1981, s. 299.

(17) Ahmet Ağaoğlu: Üç Medeniyet,İstanbul, 1972, s. 119.

(18) Mete Tunçay: Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin…., s. 296-298.

(19) Yusuf Akçura: Türkçülük, İstanbul, 1979, s. 215.

(20) Mete Tunçay: a.g.e., s. 297.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Türk Tarihi

TÜRK MİLLETİ

Published

on

 (Dün-Bugün-Yarın)

1. Ergenekon’dan Çıkış Sahnesi (Bozkurt – Dağlar – Atlı Savaşçılar)

Sembol

  • Ergenekon: Kapalı kaderden açık tarihe geçiş
  • Bozkurt: Yol gösterici kolektif bilinç
  • Dağlar: Kapanmış tarih, kuşatma, zorluk
  • Atlı savaşçılar: Hareket, fetih, irade, özgürlük

Anlam

Ergenekon anlatısı yalnızca bir “çıkış” miti değildir; yeniden doğuşun arketipidir [kök örneğidir].


  Türk milleti burada:

  • Yok olmayı kabul etmeyen,
  • Mecburiyet karşısında irade üreten,
  • Tarihi kader olarak değil mücadele alanı olarak gören bir özne olarak betimlenmektedir.

Atlı figürler:

  • Yerleşik pasifliği değil,
  • Dinamik varoluşu temsil eder.

Bozkurt:

  • Bir hayvan değil,
  • Milletin sezgiye dayalı aklıdır. Yani akıl + sezgi + kolektif hafıza.

Değer (Dünü Temsil Eder)

  • Özgürlük
  • Direnç
  • Birlik
  • Kök bilinci
  • Töre

Bu sahne Türk milletinin ontolojik [varlık bilimi] başlangıç bilincidir.

2. Ateş – Meşale – Kitap  (Bilgi, Aydınlanma, Medeniyet)

Sembol

  • Ateş: Dönüştürücü güç
  • Meşale: Bilinçli aydınlanma
  • Kitap: Hafıza, akıl, birikim, hukuk, eğitim

Anlam

Bu bölüm, Ergenekon’daki ham gücün, artık medeniyet gücüne dönüşmesini temsil etmektedir.

Ateş burada yıkıcı değil;

  • Arındırıcı
  • Aydınlatıcı
  • Kurucu

Kitabın içinden yükselen ateş:

  • Bilginin statik değil,
  • Canlı ve dönüştürücü olduğunu göstermektedir.

Bu, Türk tarihinin:

  • Sadece savaşan değil,
  • Devlet kuran
  • Hukuk, bilim ve teşkilat üreten yönünü simgelemektedir.

Değer (Bugünü Temsil Eder)

  • Akıl
  • Bilim
  • Eğitim
  • Devlet geleneği
  • Kültürel süreklilik

Burada “bugün”, modern Türk kimliğinin:

  • Mitten kopmadan,
  • Aklı merkeze alan aşamasıdır.

3. Türk Bayrağı (Hilal – Yıldız – Kırmızı Zemin)

Sembol

  • Hilal: Devamlılık, medeniyet, koruyuculuk
  • Yıldız: Bağımsızlık, yön, kaderin merkezinde olma
  • Kırmızı: Kan, fedakârlık, direniş

Anlam

Bayrak bu görselde:

  • Ne sadece devlet sembolü,
  • Ne de yalnızca ulusal işarettir.

Ateşin içinden yükselmesi şunu anlatır:

Bu devlet, bu millet, kolay doğmadı.”

Bayrak:

  • Ergenekon’daki çıkışın,
  • Kitaptaki bilginin,
  • Meşaledeki aydınlanmanın somut ve siyasal ifadesidir.

Değer (Bugün ve Yarını Birleştirir)

  • Egemenlik
  • Bağımsızlık
  • Ortak kader
  • Devlet bilinci

4. Kompozisyonun Bütünü (Zamanlar Arası Süreklilik)

Bu görsel doğrusal bir tarih anlatmaz; sarmal bir tarih bilinci kurar.

Dün

  • Ergenekon
  • Bozkurt
  • Atlı savaşçılar
  • Var olma mücadelesi

Bugün

  • Kitap
  • Meşale
  • Akıl ve eğitim
  • Devlet organizasyonu

Yarın

  • Ateşten doğan bayrak
  • Süreklilik
  • Bilinçli güç
  • Kendi kaderini tayin eden millet

Buradaki en kritik mesaj şudur:

Türk milletinin geleceği, köklerini inkâr ederek değil köklerini bilinçle dönüştürerek mümkündür.

5. Sonuç

Bu görsel:

  • Ne romantik bir özlemdir
  • Ne de bir milliyetçi slogan

Bu görsel:

  • Mit + Akıl + Devlet üçlemesinin görsel bildirisidir.

Türk milletini:

  • Sadece geçmişiyle övünen değil,
  • Bugünü anlayan,
  • Yarını inşa etmeye muktedir bir varlık/özne olarak konumlandırmaktadır.

Continue Reading

Türk Tarihi

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]

Published

on

Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.

Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.

Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.

Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Bü­yük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.

İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.

İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:

Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.

Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.

Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.

Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.

Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.

Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:

Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.

28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:

Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.

Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.

Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımı­zın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımı­zın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.

İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.

Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:

Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].

Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:

Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.

Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket]   ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.

Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.

Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.

Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.

diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.

Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:

1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.

2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.

27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:

Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.

İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:

Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.

diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.

Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.

Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:

Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrı­calıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.

Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.

Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.

Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.

Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:

Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.

Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırı­yor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.

Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:

Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.

Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:

Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.

Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.

Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.

Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?

Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.

Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:

Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.

 [*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.

[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]

Continue Reading

Türk Tarihi

İstanbul’un İtilaf Devletleri Tarafından Fiilen İşgali (13 Kasım 1918)

Published

on

Giriş

13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul Boğazı’na girişi, Osmanlı tarihinin son döneminin en kritik olaylarından biridir. Mondros Mütarekesi imzalanmış olsa da, İstanbul’a uygulanan fiilî işgal, mütareke hükümlerinin ötesine geçen bir kontrol mekanizması yaratmıştır. Bu olay, yalnızca askerî hâkimiyetin kurulduğu bir an değil; Osmanlı yönetiminin meşruiyet kaybı, şehir düzeninin dönüşümü, sosyal moral çöküşü ve eşzamanlı olarak milli direniş fikrinin doğuşunu simgeleyen bir dönemeçtir.

Bu çalışma aşağıdaki sorulara cevap aramaktadır:

İşgale giden yolda hangi diplomatik, askerî ve psikolojik mekanizmalar rol oynamıştır?

13 Kasım 1918, Osmanlı egemenliği açısından hangi kırılmayı temsil etmektedir?

Fiilî işgal ile resmî işgal arasında nasıl bir fark vardır ve tarih yazımı bu ayrımı neden sıklıkla göz ardı etmektedir?

İşgal İstanbul’un toplumsal hafızasında nasıl bir iz bırakmıştır?

Bu olay, Millî Mücadele’nin fikri zeminini hangi açılardan tetiklemiştir?

1. Mondros Mütarekesi’nin Siyasal Anatomisi ve İşgale Giden Süreç

1.1. Eleştirel Tarih Yöntemi Açısından Mütareke Maddelerinin Yorumu

    Mütarekenin 7. maddesi, belirsizliği sebebiyle diplomatik genişletmeye en açık maddedir. İngiliz belgeleri “İstanbul’un düzeni tehlikede” yorumunu meşru kabul ederken, Osmanlı heyeti bu maddeyi yalnızca savaş bölgeleri için geçerli görmüştür.

    Burada “metin ile niyet” arasındaki boşluk işgale zemin hazırlamıştır.

    1.2. Boğazlar Sorununun Uluslararası Boyutu

    Boğazların kontrolü, İngiltere’nin 19. yüzyıldan itibaren benimsediği deniz üstünlüğü stratejisinin çekirdek unsurudur.

    • İngiltere: Boğazların uluslararasılaştırılması
    • Fransa: İstanbul üzerinde kültürel nüfuz
    • İtalya: Akdeniz’de denge unsuru
    • Yunanistan: “Megali Idea” bağlamında fırsat arayışı

    İstanbul, yalnızca Osmanlı Devleti için değil, Büyük Güçler arası hegemonya mücadelesinin kesişim noktasıdır.

    1.3. Osmanlı Devleti’nin Yapısal Çöküşü

    1918 sonbaharında Osmanlı’nın:

    • bütçe açığı,
    • ordunun dağılması,
    • gıda krizi,
    • bürokratik çöküş,

    gibi yapısal sorunları işgale zemin hazırlamıştır.

    Eleştirel tarih yöntemi bu noktada “işgal”i yalnızca dış müdahale değil, iç zayıflığın sonucu olarak da ele alır.

    2. 13 Kasım 1918: İtilaf Devletleri Donanmasının İstanbul’a Girişi

    2.1. Donanmanın Kompozisyonu

    İngiliz arşivlerine göre Boğaz’a giren filo:

    • 22 İngiliz
    • 12 Fransız
    • 17 İtalyan
    • 4 Yunan
    • Yardımcı gemiler

    toplam 55–61 gemi arasında değişmektedir.

    Bu güç gösterisi yalnızca askerî değil, psikolojik bir şok stratejisidir.

    2.2. Tanıklıklar: Mustafa Kemal ve İstanbul Halkı

    Mustafa Kemal’in Haydarpaşa’da gördüğü manzara karşısında söylediği:

    “Geldikleri gibi giderler.”

    ifadesi, askeri liderlik psikolojisi açısından bir “direniş çerçevesi” inşa etmiştir.

    Halide Edib ise bu günü “şehrin ruhunun esir alındığı gün” olarak tanımlar.

    2.3. Şehir Sosyolojisi Açısından İşgalin Tasviri

    İşgal günü:

    • Galata Köprüsü’nde toplanan kalabalığın sessizliği
    • Tophane rıhtımına indirilen birlikler
    • İstanbul polisinin pasifize oluşu
    • Pera’daki gayrimüslim cemaatlerin temkinli kutlamaları

    gibi unsurlar şehir sosyolojisinin “eşzamanlı çoklu duygular” barındıran yapısını ortaya koyar.

    3. Vaka Analizleri: İşgalin Çok Boyutlu Etkileri

    Vaka 1: Osmanlı Yönetim Aygıtının Çöküşü ve Tevfik Paşa’nın Görevlendirilmesi

    Tevfik Paşa’nın getirilmesi İngilizlerin “ılımlı, denetim altına alınabilir hükümet” arayışıyla uyumludur.

    Bu, klasik sömürge stratejisinin bir türüdür: Yerel yönetimi tamamen devirmeden etkisiz kılmak.

    Vaka 2: Polis Teşkilatının Yeniden Düzenlenmesi

    İngiliz subayları polis merkezlerinde denetim noktaları kurmuş, atamalara müdahale etmiş, “güvenilir” görülen isimleri öne çıkarmıştır.

    Bu durum fiilî işgalin “hiyerarşi kırma stratejisi”dir.

    Vaka 3: Basının Kontrol Altına Alınması

    Peyam-ı Sabah gibi gazeteler İngiliz yanlısı çizgiye evrilmiş; İleri ve Yeni Gün gibi gazeteler baskı altına alınmıştır.

    Bu, modern anlamda enformasyon savaşının erken bir örneğidir.

    4. Fiilî İşgal – Resmî İşgal Ayrımı: Tarih Yazımı Eleştirisi

    Türk tarih yazımında “öğretim kolaylığı” gerekçesiyle İstanbul’un yalnızca 16 Mart 1920’de işgal edildiği aktarılır. Ancak:

    • egemenlik kaybı,
    • idari müdahale,
    • askerî sınırlama,
    • polis ve basın kontrolü,

    ölçütleri dikkate alındığında 13 Kasım 1918 tam nitelikli bir fiilî işgaldir.

    Eleştirel tarih yazımı, devletlerin “resmî söylem”leri ile arşiv gerçekleri arasındaki farkı açığa çıkarır.

    5. İşgalin Psikolojik ve Toplumsal Etkileri

    5.1. Moral Çöküş ve Mill Kimliğin Yeniden İnşası

    İşgal, İstanbul halkında:

    • yenilmişlik,
    • belirsizlik,
    • öfke,
    • utanç,
    • milliyetçi uyanış

    gibi duyguları aynı anda tetiklemiştir.

    5.2. Aydınlar Üzerindeki Etkiler

    Ahmet Emin Yalman, Halide Edib, Celal Nuri gibi yazarların günlüklerinde:

    • “Öfke”
    • “Aşağılanma”
    • “Direniş gerekliliği”

    temaları baskındır.

    5.3. Millî Mücadele’nin Psikolojik Kaynağı

    Mustafa Kemal’in 1918–1919 arasında İstanbul’da yaptığı temaslar, işgal psikolojisinden doğan direniş enerjisini Anadolu’ya taşıyan bir “fikri köprü” oluşturmaktadır.

    Sonuç: 13 Kasım 1918’in Tarihi Konumlandırılması

    Bu makalenin kapsamlı analizi göstermiştir ki:

    • İstanbul’un işgali diplomatik, askerî, psikolojik ve idari boyutları olan çok katmanlı bir harekettir.
    • 13 Kasım 1918, 16 Mart 1920’den bağımsız düşünülemez; ancak bu ilk tarih egemenlik kaybının başlangıcıdır.
    • Bu olay, milli kimliği yeniden kuran bir “travmatik başlangıç anı”dır.
    • Millî Mücadele’nin ruhu, bu işgal gününde şekillenmiştir.

    Kaynakça

    Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, M. E. B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1977, s. 54-57

    Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü I, TTK Yayınları, TTK Basımevi, Ankara, 1993, s. 24-26

    Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I (Mutlakıyete Dönüş 1918-1919), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 79-114

    Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul 1918-1923, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.

    Zekeriya Türkmen, “İstanbul’un İşgali ve İşgal Dönemindeki Uygulamalar (13 Kasım1918-16 Mart 1920)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XVIII, Temmuz 2002, Sayı: 53, s. 319-372

    Abdurrahman Bozkurt, “İstanbul’un İşgali”, Atatürk Ansiklopedisi

    https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/690/%C4%B0stanbul’un-%C4%B0%C5%9Fgali

    Continue Reading

    En Çok Okunanlar