Connect with us

Türk Tarihi

TARİH ANLAYIŞININ KURUMLAŞMASINDA KALKINMA PLÂNLARININ ROLÜ (1963-2000)

Published

on

Yrd. Doç. Dr. Kemal KOÇAK(*)

Cumhuriyetten günümüze tarih anlayışını, siyasî iktidarların hükûmet programları ve bu programlara göre eğitim ve kültür alanındaki uygulamalar biçimlendirmiştir. Tarih anlayışını çerçeveleyen uygulamalarda, iç ve dış politika etkileyici ve düzenleyici rol oynayabilmiştir. Buna göre, Cumhuriyetten günümüze tarih anlayışının kurumlaşmasını, Kalkınma Plânlarına yansımalarını ve gerçekleşme durumuna göre inceleyebiliriz.

1. Kalkınma Plânları
Kalkınma plânları kamu kesimi için emredici, özel kesim için teşvik edici ve yönlendirici yaptırım gücüne sahiptir. Millî Eğitim Bakanlığı, “Anayasa, 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu, 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu ile kalkınma plan ve programları doğrultusunda Millî Eğitim hizmetlerini yürütmek üzere “[1] kurulmuştur. Millî Eğitim Bakanı “ Bakanlık hizmetlerini mevzuata, hükûmetin genel siyasetine, kalkınma planlarına ve yıllık programlara uygun olarak yürütmekle ve Bakanlığın faaliyet alanına giren konularda diğer bakanlıklarla ve kuruluşlarla işbirliği ve koordinasyonu sağlamakla görevlidir “ [2].

1.1. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı ( 1963 – 1967 )
Birinci Beş Yıllık Kalkınma Plânında eğitim anlayışı ve eğitimin kalkınmadaki rolü “ Eğitim, istenen bir yaşama düzenine ulaşmak çabası olan kalkınmanın en etkili araçlarından biridir. Ulaştırılmak istenen düzenin değerlerini yerleştirmek, toplumu bu hedefe yöneltecek kişi ve grup davranışlarını yaratmak, buna engel olabilecek değer ve davranışları değiştirmek eğitim yoluyla olur. Eğitim aynı zamanda kalkınma çabasının gerçekleşmesi için gerekli nitelikte ve sayıda elemanların yetiştirilmesinde de başlıca yoldur. Bunların yanında eğitim, toplumun yaratıcı gücünü ve verimini artıran, toplumda kişilere kabiliyetlerine göre yetişme imkânı sağlayacak sosyal adalet ve fırsat eşitliği ilkelerini gerçekleştiren en etkili araçtır. Ayrıca eğitim insanlara, doğal ve toplumsal çevrelerini tanımak, bilinçli hareket etmek imkânlarını veren refah ve mutluluklarını artıran en önemli sosyal hizmettir “[3] biçiminde tanımlanmaktadır.
Eğitim politikasının uygulanmasında göz önünde tutulacak ilkeler başlığı altında; eğitim sisteminin toplumdaki çeşitli görevlerin yurttaşlar arasında kabiliyetlerine göre dağıtılmasını sağlayacak bir şekilde düzenleneceği, bu amaçla durumları ne olursa olsun kabiliyetli olanların bütün eğitim imkânlarından yararlanacağı, böylece toplumda hem sosyal adaletin hem de fırsat eşitliği ilklerinin gerçekleştirileceği, diğer taraftan çeşitli hizmetlerin en kabiliyetli ve yeterli kişiler yoluyla yürütüleceğinden hizmetin verimli ve seviyeli olacağı, bunu sağlamak için alınması gerekli tedbirlerin eğitim programlarında yer aldığı belirtilerek kalkınma plânı ile eğitim programları ilişkisi kurulmaktadır.
Eğitimde yatay ve dikey geçişlerin yeterlik ve istidatların doğru olarak tespitine dayalı bir mekanizma içinde işletileceği, bunun yanında belli bir meslek adamı yetiştirmeyi amaç bilen okulları bitirenlerin, üst okullara geçişini mümkün kılmak için yetiştiği meslek alanında gerektiği kadar hizmet görerek iş alanının kazandıracağı imkân ve iktidarlardan yararlanmasının sağlanacağı vurgulanarak eğitim sisteminde yöneltme, belge – meslek – istihdam ilişkisi vurgulanmaktadır.[4]

Kalkınma Plânında “Tarih Öğretimi “ne ilişkin özel bir ilke ve politika belirlenmemiştir. “ Meseleler ve Alınması Gereken Tedbirler “ arasında okul programları hakkında “ çeşitli basamaklardaki okulları bitirenlerin yetiştirilme amaçlarına uygun olarak yetiştirilip yetiştirilmedikleri konusunda araştırmalar yapılarak, bunun ışığında bir yandan gereken tedbirler alınmalı, öte yandan da Türkiye’deki eğitim kurumlarının öğretim programları çağımızdaki modern teknolojinin ve yurdumuzun şartlarına uygun bir duruma getirilmesine çalışılmalıdır “[5] tedbirine yer verilmiştir.

1.2. İkinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı ( 1968 – 1972 )
Kalkınma Plânında ” Ekonomik Gelişmede İnsan Unsuru ” başlığı altında eğitim hizmetlerinin gerçekleştirilmesinde uyulacak ilkelere yer verilmiştir. Bu ilkelerden bazıları şöyledir:
” Her kademedeki bütün öğretim kurumlarının öğretim programları, eğitim sistemi içinde bu kurumdan beklenen fonksiyonu, yukarı eğitim kademelerine arz ve bu kademede yetişenlerin iktisadî ve sosyal gelişmeye yeterli nitelikte olarak katılmalarını sağlama bakımından devamlı olarak değerlendirilecek ve geliştirilecektir. Bu programlara ışık tutan araştırma ve bilimsel gelişmeler izlenecektir. Öğretmen yetiştirmede ve hizmet içinde eğitimde bu hususlar özellikle gözetilecektir. Genel, meslekî ve teknik eğitimin bütün kademelerinde ders programları arasında tek bir eğitim anlayışına uygun olarak birlik sağlanacaktır ” [6]:
” Eğitimden beklenen genel ve özel faydaların sağlanması amacıyla, bütün eğitim kademelerinde öğretim programları, eğitimde iş ilkesini gerçekleştirecek yönde ve yeterli bir beden ve sanat eğitimi programı ile desteklenerek düzenlenecektir ” [7]:
” Kültürel Faaliyetler “in amacı ” toplumun yaşama düzenini geliştirmek ve yaratıcı gücünü artırmakta kültür faaliyetleri son derece önemlidir. Türk kültürünü geniş kitlelere yönelterek geliştirmek için Türk kültür eserlerini sayı ve nitelik bakımından daha üstün bir seviyeye ulaştırmak, bu imkânı sağlayacak sanatçı ve elemanları yetiştirmek, yeni eserlerin ortaya çıkmasını sağlayacak bir ortam yaratmak ve geliştirmek, eski Türk sanatları ve Türk folklorunun bütün dallarında bilimsel araştırma, tespit ve tanıtma faaliyetleri yapmak, kültür eserleri için etken bir dağıtım sistemi kurmak, kültür değeri taşımayanlar yerine değerli kültür eserleri getirmek amaç olacaktır ” [8] biçiminde tanımlanmıştır.
Kültür faaliyetlerinin gerçekleşmesi için iktisadî ve sosyal gelişmeyle belli yerleşme merkezlerinde çeşitli tipte kültür faaliyetlerine ihtiyacın ortaya çıktığı, bu ihtiyaçların önceden tahmin edilerek karşılanması, diğer alanlardaki programlar ve yatırımlarla aynı seviyede ve önemde ele alınmasının gerekliliği, kültür faaliyetlerinden en az yararlanan köylük çevrelere yöneltilecek kültür faaliyetlerinin etkili olabilmesi ve yapıcı sonuçlar sağlayabilmesi için bu bölgelere özellikle Türk kültür eserlerinin götürülmesinin; yabancı kültür eserlerinin Türk kültür değerleriyle bağdaştırılarak sunulmasının zarurî olduğu; bu anlayış içinde Türk kültürünün yurt düzeyinde yayılması ve yaşatılmasının sağlanacağı ilkesine yer verilmiştir.
Kültür faaliyetlerinin gerçekleştirilmesinde ” Uygulanacak Politikalar “a ilişkin olarak; kültür eserlerini sayı ve nitelik bakımından üstün bir seviyeye ulaştırmak ve yeni eserleri artırmak için ilim, fikir ve sanat çalışmalarının teşvik edileceği, bu amaçla sergiler açılacağı, ödüller konacağı ve yarışmalar düzenleneceği; üstün nitelikte eserlerin çıkmasını, yurda yayılışını artırmak için üstün değerde eserlerin Devletçe satın alınacağı, eski Türk yazarlarının eserlerinin muhafazası ve yeni nesillerin anlayacağı gibi sadeleştirilerek basımının yapılacağı, Batı kültürünün temel eserlerinin tercüme edileceği, plân döneminde iyi tercüme edilmiş ve ucuz sağlanabilecek en az 1000 eserlik bir temel eserler kütüphanesinin gerçekleştirileceği, dağıtım sisteminin geliştirileceği öngörülmüştür [9]:

1.3. Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Plânı ( 1973 – 1977 )
Plânlı dönemde, eğitim sisteminin; ekonomik ve sosyal kalkınmanın gerektirdiği nitelik ve nicelikteki insan gücünü yetiştirme, fertlerin bilgi ve maharetlerini artıracak ve değer yargılarını etkileyerek kalkınmadan doğan değişikliklere uyumlarını ve kalkınmaya olumlu katkılarını sağlama, sosyal adalet ve fırsat eşitliğini gerçekleştirme fonksiyonlarını tam olarak yerine getiremediği; eğitimde bu fonksiyonları etkili bir biçimde gerçekleştirecek köklü bir sistem ve muhteva değişikliğinin sağlanamadığı “ Eğitimle İlgili Sorunlar “ başlığı altında vurgulanmaktadır.
Eğitimle ilgili sorunların kaynakları şöylece belirtilmektedir [10]:
a. Nicelik sorunu yanında, eğitim sistemi ve programları ile üretim faaliyetleri ve iş piyasası arasında uyum sağlanamadığından, yetiştirilen elemanların ekonomik ve sosyal kalkınma gereklerine uygun nitelikte olmaması önemli bir sorun olarak ortaya çıkmıştır.
b. Eğitim metotlarının, öğrencilere gözlem ve deneye dayanan, araştırma ve soyutlama yeteneklerini kazandıracak nitelikte olmadığından, bütün eğitim kademelerinde eğitim programları, ders araç ve gereçleri bu yetenekleri kazandırmada yetersiz kalmıştır.
“ Eğitim ve Kültür “ başlığı altında “ Eğitim Sisteminin Nitelik ve Fırsat Eşitliği Yönünden Gelişmesi “yle ilgili sorunlar şöylece sıralanmaktadır [11]:
a. Plânlı dönemde bütün eğitim kademelerinde öğretim programları ve yöntemleri öğrencide bilgiye dayanan düşünme, beceri ve yaratıcılık yeteneğini geliştirecek, öğrendiğini çalışma hayatında uygulamasını ve yenilikleri devamlı olarak izlemesini sağlayacak şekilde düzenlenmemiştir.
b. Plânlı dönemde yoğunlaşan çabalara rağmen, eğitimin bütün kademelerinde ders araçları ve gereçleri yetersizliği sorunu süregelmektedir.
c. Millî Eğitim Bakanlığı ve eğitimle ilgili diğer kuruluşların idarî yapıları ve personel durumları, plân ve programlarda öngörülen eğitim politikalarının uygulanması için gerekli iç plânlama, program geliştirme ve benzeri işlemlerin yapılmasını sağlamaktan uzak bulunmaktadır.
d. Eğitim kurumları ve eğitim programları ile iş piyasası ve çalışma hayatı arasında ilişki kurulamamış, bu sebeple eğitimin fonksiyonel olması sağlanamamıştır.
Eğitimle ilgili sorunların çözümü için uygulanacak ilke ve politikalar “ Genel İlkeler “ başlığı altında sıralanmıştır [12]:
* Bütün eğitim kademelerinde niteliğin yükseltilmesi için öğretim program ve yöntemlerinin devamlı olarak yenilikleri yansıtıcı yönde geliştirilmesi, eğitim araçlarının milletlerarası standartlara uygun sayı ve nitelikte temini gerçekleştirilecektir.
* Eğitim teşkilâtında yapılacak yeniden düzenlemeler, araştırma – geliştirme temeline dayanan, devamlı olarak yenilikleri izleme ve ülke şartlarına uyanları seçip uygulamaya geçirme çabaları olarak ele alınacaktır.
“ Kültür “ başlığı altında; Birinci Beş Yıllık Kalkınma Plânında kültür faaliyetlerinin amacının, Türk kültür varlığını korumak, geliştirmek ve daha geniş bir çevreye tanıtmak;
İkinci Beş Yıllık Kalkınma Plânında, kültür daha geniş bir kapsamda ele alınmış, Birinci Plândaki amaçların yanı sıra yeni kültür eserlerinin yazımını sağlayacak bir ortamın hazırlanması, Türk kültür değerlerinin yurt içinde ve dış dünyaya tanıtılması, klasik ve çağdaş kültür değerlerinin Türk toplumuna aktarılması biçiminde yer aldığı vurgulanmıştır.
Kültür faaliyetleri olarak yapılanlar ve yapılacaklar aşağıdaki gibi sıralanmıştır [13]:
a. Yayımlanan gazete, dergi ve kitap sayısı 1963 yılından bu yana devamlı artış göstermiş ancak 1971’de yayımlanan gazete ve dergi sayısında bir duraklama gözlenmiştir. Yayımlanan kitapların çoğu yetişkinleri ve gençleri okumaya teşvik etmekten ve kültüre katkıda bulunmaktan uzak kalmış, değerli kitapları özendirecek ve onlara gerçek değerlerini verecek bir yöntem geliştirilememiştir. Bu alanda Millî Eğitim Bakanlığınca tarih, kültür ve sanatla ilgili kitaplar yayınlanmış, ayrıca zararlı çocuk neşriyatını önlemek amacıyla bazı çalışmalar yapılmıştır.
b. Devlet arşivlerinin yeniden düzenlenmesi, korunması ve geliştirilmesi, özellikle Osmanlı devrine ait kültür ve tarih değeri yüksek belgelerin yok olması veya tahribatın önlenmesi ve değerlendirilmesi için bazı çalışmalar yapılmış, ancak etkili tedbirler alınamamıştır.
c. Türkiye’nin dünyanın en çok film çevrilen ülkeler arasında yer almasına karşılık çevrilen filmlerin büyük çoğunluğunun eğitim, kültür ve sanata katkısı sınırlı kalmakta, olumsuz etkileri de söz konusu olmaktadır.
d. Türk Dili, Türk Tarihi ve Türk Kültürü üzerinde araştırmalar yapacak bilimsel bir kurumun kurulması için incelemeler yapılacaktır.

1.4. Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Plânı ( 1979 – 1983 )
Plân döneminde eğitim alanında uygulanacak ilke ve politikalar şunlardır [14]:
a. Eğitim sistemi diğer sistemlerle bir bütünlük içinde ele alınarak, teknolojik ve ekonomik yapıyla tutarlı bir teşkilât yapısına kavuşturulacaktır. Bu amaçla kır ve kent dokusunun nüfus, ekonomik ve kültürel özellikleri eğitim sisteminin geliştirilmesinde önemle dikkate alınacaktır.
b. Bütün kademelerde, eğitimin ezberciliğe dayanan, kişiliği geliştirmekten çok kalıplaştırmaya iten, çoğu kez gereksiz kuru bilgiler yığınından oluşan içeriğinin değiştirilmesi sağlanacaktır.

1.5. Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı ( 1985 – 1989 )
Kalkınma Plânları arasında, özellikle plânın Özel İhtisas Komisyonlarınca hazırlanması safhasında Tarih Alt Komisyonu vasıtasıyla durum tespiti yapılarak kısa ve uzun vadeli yapılacak çalışmaları ortaya koyma başarısını gösteren Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Plânıdır. “ Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı Millî Kültür Özel İhtisas Komisyonu Tarih Alt Komisyonu“nca hazırlanan rapor [15] dikkat çekmektedir.
Tarih Alt Komisyon Raporu :
I – Kalkınmada Tarih Araştırmalarının Rolü,
II – Durum Tespiti,
III – Tarih Araştırmaları Sahasında Neler Yapılmalıdır ?
IV – Teşkilâtlanma, bölümlerinden meydana gelmektedir.
Raporda, toplum kalkınması ve tarih araştırmaları arasındaki münasebet ,“ Kalkınma, hem maddî kaynakların ve ilmî bilginin hem de teknik mânada çevreye hâkim olmanın birikimi anlamına gelmektedir. Diğer bir ifadeyle, kültürü meydana getiren muhtelif sektörlerin, tarihî – millî temellere dayalı olarak kendi mantık ve diyalektikleri içinde yaratıcı düşünceyle, dış kültürlerin cihanşümûl değerlerini de temellük edip, kendi dinamizmlerini harekete geçirerek şahsiyet kazanmaları ve ahenkli bir biçimde merhaleler katetmeleri, toplum fertlerinin refaha kavuşmasıdır. Her toplum veya kültür, böyle bir kalkınma imkânına sahip bulunmaktadır. Tarih ise, toplumun dünü ile bugünü arasında kesintisiz bir etkileşme vetiresi, bir diyalogdur “[16] biçiminde açıklanmaktadır.
Tarihin, kalkınmanın yönünü tayin ve dinamiklerini tespit etmedeki rolü, “…tarih aslında değişmenin, ilerlemenin ve kalkınmanın ilmidir. Tarihten alınacak ders, çoğu zaman sanıldığı gibi, dün olmuş olanın yarın tekrar olacağı şeklinde değildir. Tarih, dünün evvelki günden niçin ve nasıl farklılaştığını inceleyerek, bu yaklaşımda yarının da hangi mânada düne karşı çıkacağını sezme vasıtasını bulmakta ” [17] dır biçiminde belirtilmektedir.
” Durum Tespiti ” bölümünde; ülkemizde 1950’li yıllardan itibaren başlayan hızlı sanayileşme döneminde sosyal bilimlerin, özellikle Türk tarihinin ve kültürünün ihmal edildiği, bunun sonucu olarak yeni nesillerin manevî buhrana sürüklendiklerinin müşahede edildiği; insan unsurunun sahip olduğu teknik bilgi ve beceriyi mensup bulunduğu milletin daha geniş mahiyette insanlığın lehine veya aleyhine kullanabildiği; lehte veya aleyhte çabasına millî veya kozmopolit yapısının sebep olduğu, bu yapıyı Millî Eğitim Teşkilâtının verdiği, Türk Millî Eğitiminde ilk, orta ve lise seviyesinde okutulan tarih ders kitaplarının günümüz gerçeklerinin çok gerisinde olduğu, gerçeklerin çok gerisinde kalan ders kitaplarının öğrenciler üzerindeki menfi tesirinin 12 Eylül öncesi olaylarla ispatlandığı; yeni bilgileri piyasa kitaplarından öğrenen bir genç için bu durumun yıkıcı olduğu, belirli ideolojilerin etkisiyle yazılmış kitapların öğrencilere rehber olabildiği ve bu öğrencilerin tarih dersine, ders kitaplarına ve öğretmenine inancının kalmadığı; insan unsuruna şekil verebilecek manevî bilimlerin başında gelen tarih biliminin, özellikle millî tarihimiz ve kültürümüzün Devlet Politikasında gerçek yerini alması [18] gerektiği vurgulanmaktadır.
Yönetici tabakada tarih şuurunun tam mânasıyla yerleşmemiş olmasının, Türk kültürünü zedeleyici mahiyette faaliyetlere girişilmesine sebep olduğu belirtilmekte ve aşağıdaki örnekler sıralanmaktadır:
* Türk – İslâm eserleri yerine Hitit, Roma, Bizans vb. gibi tarihe gömülmüş devletlere ait arkeolojik araştırmalara ağırlık verilmektedir.
Noel Baba, Efes ve buna benzer yerlerde Hristiyanların dinî inançlarını kamçılayacak şekilde buraların kutsal yer olarak ilânı, bilhassa Batı Anadolu’da Fethiye, Efes, Side gibi yerlerde yapılan festivallerde Roma – Bizans hayatı canlandırılmaktadır.
* Türkiye kütüphane ve müzeleri tarih yönünden en zengin kitap ve arşiv vesikalarına sahip olmasına rağmen, bunları değerlendirecek arşiv elemanları yeterli seviyede değildir. Diğer taraftan, arşivlerde çalışma yapmak isteyen üniversite mensuplarına mevzuat sebebiyle çeşitli güçlükler çıkarılmaktadır.
* Türk tarihi ve kültürü ile ilgilenmek için iyi niyetle kurulan müesseseler, bilerek veya bilmeyerek gayrî millî araştırmalar ve yayınlar yapmaktadır. Devletçe bu müesseselerin denetimi yapılamamaktadır. Denetimin işlememesi, kurulan müesseselerin bozulmasına sebep olmaktadır.
Türk kültürünü zedeleyici faaliyetlerin önlenmesine yönelik tedbirler şöyle sıralanmaktadır:
* Devlet, milletin dilini, kültürünü hâkim kılmalı; kurum ve kuruluşlarına millî hüviyetini vermeli, millî birliği ve bütünlüğü sağlamalıdır. Bu da ancak millî tarih şuurunun verilmesiyle, yeni nesillerin millî tarihe olan sevgisiyle gerçekleşebilir.
* Günümüzde Cumhuriyet rejimi oturmuştur. Bu yüzden, Cumhuriyet öncesi Osmanlı tarihinin horlanması, âdeta inkâr edilmesi, günümüz meselelerine yanlış teşhis konulmasına sebep olmaktadır. Bu türden yıkıcı tenkit yerine son 150 – 200 yıllık tarihimiz ilmî metotla incelenmeli ve gerçekler ortaya konulmalıdır.
” Tarih Araştırmaları Sahasında Neler Yapılmalıdır ? ” bölümünde aşağıdaki araştırma ve incelemelere yer verilmiştir:
1. İç Meselelere Yönelik Tarih Araştırmaları
a.Türkiye’nin değişik hususiyetlere sahip bölgelerinden 8 – 10 tipik mıntıka tespit edilerek alan araştırmaları yapılmalıdır. Araştırma neticesinde elde edilecek bulgulara göre Türkiye’nin kültürel, sosyal ve ekonomik yapısını gerçeğe uygun şekilde ortaya koyacak sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik tarihi yazılmalıdır.
b.Özellikle 10 – 15 yıldan beri Türkiye’yi ikiye bölünme noktasına getirecek ideolojik istismarlara uygun ” Mezhep Ayrılıkları ” meselesini, sosyal ve dinî boyutlarıyla ortaya koyacak araştırmalar yapılmalı ve Türkiye’nin dinî haritası çıkarılmalıdır.
c.Türkiye’de çeşitli etnik kökenlere sahip olmakla beraber İslâmiyet faktörüne bağlı olarak Türk kültürüyle bütünleşmiş veya çeşitli sebeplerle yeterince bütünleşememiş gruplara ilişkin sosyolojik, antropolojik, dinî, folklorik vb. araştırmalar yapılmalıdır.
d. Türkiye’de yaşayan din grupları hakkında Türk tarihi çerçevesinde araştırmalar yapılmalıdır.
e. Cumhuriyet döneminde yasaklanmış olmasına rağmen, zamanımıza kadar gizlilik içinde varlıklarını sürdürmüş, hatırı sayılır bir siyasî ve sosyal güç merkezi olan tarikatlar üzerinde disiplinler arası işbirliği içinde araştırmalar yapılmalıdır. Araştırma ile tarikatların ortaya çıkış sebepleri, yayılmaları, fikir ve faaliyet alanları ortaya konulmalıdır.
2. Dış Meselelere Yönelik Tarih Araştırmaları
a. Ermeni ve Yunan meselesi.
b. Türk Cumhuriyetleri ve Türk Toplulukları ile kültürel bağları pekiştirmeye yönelik bunların tarihlerine ilişkin araştırmalar.
c. Dinî, tarihî ve kültürel bağlarımız olan, günümüzde siyasî ve ekonomik önem kazanan Orta Doğu İslâm ülkelerinin ( Mısır, Suriye, Irak, İran ve Suudi Arabistan ) tarih ve kültürlerine ilişkin araştırmalar.
d. Kuzey, Doğu, Orta Afrika ve Uzak Doğu İslâm ülkelerinin tarihlerine ilişkin araştırmalar.
e. Milletlerarası münasebetler çerçevesinde Türkiye’nin yakın ilişkiler içinde olduğu diğer devletlerin tarihleri üzerinde araştırmalar yapılmalıdır..
” Teşkilâtlanma ” başlığı altında; ülkemizde, tarih çalışmaları alanında merkezî bir teşkilâtın bulunmadığı; tarihçilerin çeşitli fakülte, enstitü ve kurumlarda bir yandan tarih araştırmaları yaptığı, öte yandan tarih öğretimiyle uğraştıkları, genellikle tek başlarına veya küçük gruplar hâlinde kaldıkları vurgulanmaktadır. Bu dağınıklığın giderilmesi için, ülke genelinde tarih çalışmalarını plânlayacak, teşkilâtlayacak, öncelikleri tespit edecek, ihtiyaçları belirleyecek, Türk tarihçiliğinin genel stratejisini çizip yön verecek bir teşkilâtlanmaya gidilmesi ihtiyacı ortaya konulmaktadır.
Üniversiteler ve bünyelerindeki enstitülerce yürütülen tarih araştırmaları ve bu alandaki elemanlar yeterli duruma geldikçe, üniversite dışında ( Fransa’daki CNRS gibi ) müstakil araştırma kurumlarının teşkili sağlanmalıdır.
Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı döneminde, müstakil araştırma kurumlarının teşkilini sağlayacak nicelik ve nitelikte aşağıdaki araştırmacıların yetiştirilmesi gerekli görülmektedir.
1. Orta Asya Tarihi Etüdleri ( İslâm Öncesi Türk Tarihi, İlk Müslüman Türk Devletleri Tarihi, Türk – Moğol Devletleri Tarihi, Timur İmparatorluğu ve Kolları Tarihi, Rus İstilâsı Sonrası Türk Devletleri Tarihi alanlarında olmak üzere toplam 100 araştırmacı ).
2. Ön Asya Tarihi Etüdleri ( Büyük Selçuklular ve Kolları Tarihi, Anadolu Selçukluları Tarihi, Anadolu Beylikleri Tarihi, Karakoyunlu – Akkoyunlu ve Safevî Tarihi, Atabeylikler, Eyyubiler ve Memlûkler Tarihi, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Türkiye Dışı Çağdaş Türk Devletleri Tarihi alanlarında olmak üzere toplam 300 araştırmacı ).
3. Güneydoğu Avrupa Etüdleri ( Bizans Tarihi, Balkan Devletleri Tarihi alanlarında olmak üzere toplam 50 araştırmacı ).
Plân döneminde eğitim hizmetlerinin gerçekleştirilmesinde uyulacak “Genel İlkeler ” den bazıları, “ Sosyal Hedef ve Politikalar “ başlığı altında şöylece sıralanmaktadır [19]:
* Bütün eğitim kademelerinde niteliğin yükseltilmesi esastır.
* Eğitim – öğretim kurumlarının her seviyesinde öğrencilere kazandırılacak bilgi ve becerilerin hayata dönük olması sağlanacaktır.
* Çocukların yetiştirilmesinde en etkili araç olan aile terbiye sistemi, ailenin çocuğun eğitimi üzerindeki sorumlulukları hakkında şuurlandırılması ve bilgilendirilmesi yolu ile daha etkili hâle getirilecektir. Bu açıdan, ailenin eğitilmesi toplumun ve eğitim sisteminin en önemli görevidir.
“ Millî Kültür “ alanında gözetilecek “ Genel İlkeler “ ise şöyledir [20]:
* Kültür alanında millî ve manevî varlığımızı yaşatma ve tanıtma, kültür hizmetlerinden az yararlanmış bölgelere öncelik verme ve hizmeti bölgelerin potansiyeline uygun olarak ve bu potansiyeli geliştirecek şekilde götürme esas olacaktır.
* Türkçenin zenginliği ve yapısının korunması, aşırı zorlamalara gidilmeksizin kendi tabiî seyri içinde gelişmesi yolunda ilmî çalışmalar sürdürülecektir.
* Millî kültürümüze ait olan, eski Türkçe ve diğer dillerde yazılmış eserlerin bugün konuşulan Türkçeye yeni harflerle kazandırılmasına, bunun için gerekli idarî ve malî ihtiyaçların karşılanmasına çalışılacaktır.
* Türk radyo ve televizyonunun millî kültürü ve bütünlüğü güçlendiren bir niteliğe ve ülkenin her tarafında ilgiyle seyredilebilir ve dinlenebilir bir seviyeye ulaştırılmasına çalışılacaktır.
* Kültür hayatımızda önemli yeri olan edebiyat, resim, tiyatro ve sinema sanat dallarının geliştirilmesi ve yaygınlaştırılmasına ağırlık verilecektir.
Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı Özel İhtisas Komisyonunun “ Millî Kültür ” alanında özellikle “ Tarih Araştırmaları ve Teşkilâtlanma “ ya ilişkin hazırladığı ayrıntılı raporun, plânda beklenildiği derecede yer almadığı görülmektedir.

1.6. Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Plânı ( 1990 – 1994 )
Plân döneminde eğitim alanında uygulanacak “ İlkeler ve Politikalar “dan bazıları, “ Sosyal Hedef İlke ve Politikalar “ başlığı altında şöylece sıralanmaktadır [21]:
* Eğitimin her kademesinde kalitenin yükseltilmesi, imkân ve fırsat eşitliğinin sağlanması esas amaçtır. Müfredat programlarının bilimsel araştırmalara dayalı olarak, günün ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde hazırlanmasına özen gösterilecektir.
* Okullarda görsel – işitsel araçlar ve bilgisayar destekli eğitim gibi eğitim teknolojisinin kullanılması yaygınlaştırılacaktır.
* Eğitim sistemi,, meslek kazandırıcı eğitim, ara insan gücü ve yüksek nitelikli insan gücü yetiştiren eğitim olmak üzere üç boyutlu bir yapıda ele alınarak kalkınmanın temel araçlarından biri olarak etkinleştirilecektir.
* Fiziksel altyapı ile insan gücü kaynakları, müfredat programları ve modern eğitim teknolojileri gibi eğitimin altyapısının iyileştirilmesi için program – bütçe teknikleri, maliyet – fayda ve maliyet etkinlik analizlerine dayalı yatırım programları düzenlenecektir.
* Her eğitim kademesi için, illerde eğitim birimlerinin sorun belirleme ve çözüm arama becerilerini geliştirmek amacı esas alınacaktır.
* Eğitim sisteminin bütününü kapsayan bir eğitim insan gücü plânlama sistemi kurulacak ve öğretmenlerin eğitim ihtiyaçları standart biçimde saptanacak, bunlara uygun hizmet öncesi ve hizmet içi eğitim programları uygulanacaktır.
* Büyük ölçüde kaynak ve zaman israfına sebep olan okulda başarısızlık ve sınıfta kalmaların asgariye indirilmesi için etkili tedbirler alınacak, öğrenci başarısının arttırılmasında ve öğrencilerin ilgi ve yetenekleri doğrultusunda, meslekî yönlendirilmelerinde önemli bir yeri olan rehberlik faaliyetlerinin etkinleştirilerek yaygınlaştırılmasına yönelik düzenlemeler gerçekleştirilecektir.
* Yaygın ve meslek kazandırıcı eğitimin görsel – işitsel araçlarla geniş kitlelere hitap eder hâle getirilmesinde ve etkinleştirilmesinde radyo ve TV’den yararlanılması belli esaslara bağlanacaktır. Ayrıca, yeni bir TV kanalı eğitim faaliyetlerine tahsis edilecektir.
“ Kültür “ hizmetlerinin gerçekleştirilmesinde uyulacak “ Genel İlkeler “ den bazıları şunlardır [22]:
* Millî kültür; kalkınma, çağdaşlaşma ve dışa açılma çalışmalarının özünü oluşturacaktır.
* Millî kültürün geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması, kalkınma politikalarının temel ilkelerinden birisi olacaktır.
* Millî kültürü gelecek nesillere zenginleştirilmiş olarak intikal ettirmek için araştırma ve geliştirme faaliyetlerine öncelik verilecek ve kültür hizmetlerini yürütecek kurum ve kuruluşlar arasında işbirliği sağlanacaktır.
* Millî kültürün yaygınlaştırılması ve yaşatılması için, kitle haberleşme araçlarından azamî şekilde istifade edilecek ve TV programlarında kaliteli yerli yapım oranının yükseltilmesi için gerekli teknik altyapı oluşturulacaktır.
* Çizgi film ve çizgi romanların yapım ve üretimi, çocukların terbiye ve gelişimindeki rolü dikkate alınarak desteklenecektir.
* Arşiv belgelerinin korunması, tasnif edilmesi ve araştırmacıların hizmetine sunulması çalışmaları hızlandırılacaktır.
* Millî kültüre katkı sağlayıcı nitelikleri haiz, kaliteli tiyatro eseri ve film senaryosu sayısının artırılabilmesi için teşvik sistemi geliştirilecektir.
* Yurt dışındaki vatandaşların millî kültür değerlerinden kopmalarını önleyici, benliklerini koruyucu ve bulundukları ülke ile Türkiye arasındaki dostluk bağlarını sağlamlaştırıcı ortam oluşturmak üzere gerekli çalışmalar yapılacaktır.
* Türk – İslâm eserleri öncelikli olmak üzere, kültür varlıklarının korunması, bakımı, onarımı ve restorasyonuna ağırlık verilecektir.

1.7. Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı ( 1996 – 2000 )
Kalkınma Plânında, programlara ilişkin olarak “ Eğitim Reformu “ başlığı altında “ mevcut durum “ şöyle belirtilmektedir [23]: “ Öğretim programlarının bilimsel esaslara göre geliştirilmesinde yeterli gelişme sağlanamamıştır. Öğretmen ve öğretim üyesi sayısındaki yetersizlikler ve dağılımdaki dengesizlikler, imkân ve fırsat eşitliği yanında eğitimin kalitesini de olumsuz şekilde etkilemektedir “.
Eğitim hizmetlerinin gerçekleştirilmesinde uyulacak ilkelerden bazıları, “ Amaçlar, İlkeler ve Politikalar “ başlığı altında aşağıdaki gibi sıralanmıştır [24]:
* Eğitim bu plân döneminde en öncelikli sektör olacaktır. İyi eğitilmiş genç nüfus 21’inci yüzyılda gerek ülkemizin rekabet gücünün artmasında gerekse AB’ye entegrasyon bakımından Türkiye’nin en büyük avantajı olacaktır. Bu çerçevede; laik, çoğulcu demokrasiyi özümsemiş, millî kültürü geliştirici, algılama ve problem çözme yeteneği gelişmiş, dış dünyaya, evrensel değerlere ve yeni düşüncelere açık, şahsî sorumluluk duygusu ve toplumsal duyarlılığı gelişmiş, bilim ve teknoloji üretimine yatkın ve beceri düzeyi yüksek insan gücünün yetiştirilmesini sağlayacak bir eğitim politikası izlenecektir.
* Eğitim programları, öğretim yöntemi ve teknikleri ile eğitim araç ve gereçleri kalkınma amaçları ve teknolojik gelişme açısından ele alınarak evrensel ölçülerde, demokratik ve özgürlükçü bir anlayışla yeniden düzenlenecektir. Eğitimin kalitesi yükseltilecek ve her kademedeki eğitim yaygınlaştırılarak fırsat eşitliği sağlanmasına çalışılacaktır.
* Örgün ve yaygın eğitim kurum ve programları arasında her aşamada yatay ve dikey geçişlere imkân veren esnek bir yapı oluşturulacaktır. Eğitim ve öğretimi tamamlayarak hayata atılan veya herhangi bir sebeple okuldan ayrılmış herkese hayatlarının her döneminde, kendi dallarında bilgi ve becerilerini geliştirme imkânları sağlanacaktır.
* Meslekî ve teknik eğitimde modüler sisteme geçilecek, müfredat programları modüler sisteme uygun hâle getirilecek, örgün veya yaygın eğitim alan ve aynı meslekî becerilere sahip olan kişilere, eşdeğer meslek sertifikası verilerek denklikleri sağlanacaktır.
* Eğitimin her kademesinde teknoloji destekli eğitim yapılacak, kademeli olarak bilgisayar destekli eğitim geliştirilerek yaygınlaştırılacak, kitle eğitimine ve uzaktan öğretime önem verilecektir. Bilgisayar destekli eğitimde yazılım programlarının geliştirilmesi ve sistemin kendi kendini beslemesi amacıyla döner sermaye işletmesi kurularak kurumsal düzenlemeye gidilecektir. Bu amaçla özel sektör imkânlarından da yararlanılacaktır.
“ Kültür “ hizmetlerinin gerçekleştirilmesinde gözetilecek “ Amaçlar, İlkeler ve Politikalar “ dan bazıları şunlardır [25]:
* Kültür politikası, demokratikleşmeyi gerçekleştirmiş ve insanı daha hür kılan bir toplum oluşturmayı hedef alacaktır.
* Kalkınmanın, çağdaşlaşmanın ve dışa açılmanın esasını oluşturan millî kültürün korunması, geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması temel ilkedir.
* Temel yaklaşım, kültür zenginliğini kalkınma hamlesinin aslî unsuru saymanın yanında, milletlerarası iletişim ve etkileşimin ivmesini de ülkemizin kültürel kalkınmasına katabilmek olacaktır.
* Çağdaş yaklaşım doğrultusunda Millî Kültür faaliyetlerinin demokratik bir anlayış ve millî bütünlük ilkesi çerçevesinde gerçekleştirilmesi hedef alınacaktır.
* Taşınır ve taşınmaz kültür varlıklarının korunmasına önem verilecektir.

SONUÇ [26]

1. Tarih anlayışının tanımlanmasında, siyasî kültürün göstergesi olan siyasî iktidarın niteliği belirleyici rol oynamaktadır. Islâhat, inkılâp, ihtilâl, devrim gibi kavramlarla ifade edilen büyük değişme ve gelişmeler, topluma yeni bir kimlik kazandırmaktadır. Böylece, toplumu tanımlamanın ve tanımanın unsurları da değişmektedir. Tarih de bu gelişme ve değişmelere paralel olarak tamamen veya kısmen değişikliğe uğrar. Tarih anlayışında yeni akımların meydana gelmesi, büyük ölçüde siyasî düşünce akımlarına paralel bir gelişme sonucudur.
Sosyal ve siyasî gerçekliklere göre biçimlenen ” Devlet Milliyetçiliği – Osmanlı Türk Milliyetçiliği, Türkçülük – Türk Milliyetçiliği, Bilimsel Türk Milliyetçiliği ” akımları birleşerek ” Türk Milliyetçiliği ” ni meydana getirmiştir.
Meşrutiyet döneminde, Rusya’dan gelen Türkçü tarihçiler ( Hüseyinzâde Ali Bey, Yusuf Akçura, Ahmed Ağaoğlu ), kazandıkları etnik – kültürel muhalefet tecrübesi ile Türk milliyetçiliğine malzeme taşımışlardır. Rus Çarlığına karşı mücadele eden Kırım, Kazan ve Azerbaycanlı Müslüman Türkler, kimliklerini Müslümanlık ve Türklükle tanımlamışlardır. Rusyalı Türkçülerin, Rus Çarlığının siyasî egemenliği veya kültürü karşısındaki ” kimlik mücadelesi “, Osmanlı Türkçülerinin senlik – benlik anlayışından daha köklüdür.
Rusya’dan gelen Türkçüler, Türk milliyetçiliğinin dolayısıyla tarih anlayışının / yazıcılığının gelişmesinde etkili oldular. Bunlardan Yusuf Akçura, milliyetçi emellerin gerçekleşmesinde ırk unsurunun önemli bir rol oynadığına inanmasına karşılık, Ahmed Ağaoğlu, millî eğitimde liberal bir anlayışı savunmuştur.
Türkçülük, başlangıçta milliyetçi bir hareket olarak ortaya çıkmıştır. Teorik olarak, Osmanlı Devleti sınırları içindeki ve dışındaki Türkleri kapsayan bir hareket özelliği taşımaktadır. Türkçülüğün amacı, Osmanlı Türklerinin kimliğini ortaya koymak ve kuvvetlendirmeye yöneliktir. Milletin tanımında dil, ırk, etnik köken, din, ortak kültür ve tarih ögelerinden herhangi birinin mi, birkaçının mı yoksa tamamının mı daha belirleyici faktör olup olmadığı üzerindeki sınıflandırmalardan farklı milliyetçilik tanımları yapılmıştır. Milliyetçilik tanımlarında cevaplandırılmaya çalışılan bu sorular, Osmanlı toplum yapısı ve geleneğine bağlı olarak bir türlü netleşemeden Cumhuriyet dönemine intikal etmiştir.
Ziya Gökalp ( 1876 – 1924 ), milliyetçilik tanımları arasında pozitivizm ve sosyoloji ile ilişkili olan ve milliyetçilik anlayışını bu iki esasa bağlayan milliyetçi önderlerden biridir. Milliyetçilik, pozitivist akımla güç kazanmış ve sosyolojinin ortaya çıkışı ile birlikte milliyetçiliğin nitelikleri açıklık kazanmıştır. Açıkçası ırk, dil, kültür ve tarih hem bilimsel hem doğal özelliklerdir. Buna göre de gerçek toplum ” millet ” tir. Bu durumda, daha önceleri olduğu gibi Osmanlı ” millet “i ile ” devlet “inin aynı olduğunu ifade etmek bir hayli güçleşmektedir.
Gökalp; bir sosyolog, dil bilimci ve sosyal tarihçi olarak Jön Türk aydınları arasında önemli bir konuma sahiptir. Milliyetçi amaçların gerçekleşmesi için bütün pozitif bilimlerin gerekli olduğunu savunmuştur. Bunun için, pragmatik ve disiplinler arası bir yol takip etmiştir. Gökalp’in ilham kaynağı olan kişi Emile Durkheim’dir. Durkheim; siyasî toplumu ve vatanı, var olmanın belirleyici faktörleri olarak görmüştür. Gökalp’in hareket noktası, toplumun ahlâkî ve maddî güçleridir. Durkheim’e göre eğitim, milletleştirme demek olduğu kadar kişinin sosyalizasyonu da demektir. Durkheim’in sosyolojisinde eğitime yüklenen rol ile Fransız siyasetinin pragmatizmi ve sosyolojinin ilkeleri, Ziya Gökalp’in görüşleri arasında yerini almıştır. Gökalp tarafından benimsenen bu görüşler, daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası programında anlamını bulmuştur.
2. Cumhuriyetle başlayan ” Yeni Toplum Düzeni “, Gökalp’in düşüncelerinin etkisinde biçimlenmiştir. Gökalp, bir otokton düşünür özelliği ile Türk İnkılâbı’nın babası olarak kabul görmüştür. Gökalp, Osmanlı toplumunun ortak bir din etrafında birleşen, fakat millet seviyesine henüz ulaşmamış, ümmet kimliğine sahip olduğunu ileri sürmüştür. Tek başına dinî inançlar milletleşme süreci için yeterli olamadığından milletleşme olgusu için dil, kültür ve duyguda birlik hareket noktasıdır. Ümmetten millete geçiş, dilde ve duyguda birliğe ulaşmakla gerçekleşebilir. Batı, bu çizgiyi takip etmiş ve millet seviyesine yükselmiştir.
Türk İnkılâbı, dil ve tarih tezleri ile, din de Gökalp’in gündeme getirdiği ladini ( laicus ) kavramıyla yeni bir biçime kavuşmuştur. Bu durumda, Türk İnkılâbı’nın köklere dönmek suretiyle Batılılaşma çizgisinde yürümeyi hedeflediği söylenebilir. Bu dönemde millî eğitim; dil, tarih ve din alanlarında yapılan düzenlemeler için taşıyıcılık görevini üstlenmiştir.
Gökalp, ” Yeni Toplum Düzeni ” için İslâmlaşma, Türkleşme ve Batılılaşma tezini ileri sürmüş ve belirli bir süre etkili olmuştur. Cumhuriyet yönetimi, bir süre sonra Laikleşme, Batılılaşma ve Türkleşme sloganlarını benimseyerek Gökalp’ten ayrılmıştır.
Atatürk döneminde, milletleşme sürecinde takip edilen millî eğitim poliitikası temelde bir kimlik arayışı biçiminde tezahür etmiştir. Günümüzde kimi kişi ve grupların, resmî teori / resmî tez diye niteledikleri yargılar, aslında milletleşme olgusunun bir restorasyonu olarak kabul edilebilir. Dil ve tarih şuurunun yükselişi, milliyetçiliğin yükselişidir.
Cumhuriyet dönemi hükûmet programlarında eğitim ve kültür politikaları, Atatürk ve dönemindeki fikir ve devlet adamlarının koydukları esaslara göre tespit edilmiş ve uygulanmıştır. Atatürk’ün ölümünden sonra ise Atatürk ilkeleri esas olmasına ve Millî Eğitim programlarına yansımasına rağmen ” Türk Tarih Tezinin Etkisinde Millileştirme ” hükûmetler döneminde aynı titizlik ve cesaretle uygulama imkanı bulamamıştır.
3. Atatürk’ün ölümünden sonraki dönemde ( 1938 – 1950 ), Atatürk döneminde gerçekleştirilmesine çalışılan millî tarih ve millî kültüre dayalı Asyatik kökenli milliyetçilik ideolojisi, ” Kültürde Hümanızma ” teziyle millî köklerden koparılarak Greko – Lâtin kaynaklara dönüşmüştür. Millî kültür politikası yerine Türk Humanızması olarak bilinen akım, millî kültür tezinin alternatifi olmuştur. Böylece, çok isabetli ve rasyonel kararlarla başlatılan milletleşme olgusu, suyu geçerken at değiştirme anlamında bir çıkışla millî köklerden koparılarak Greko – Lâtin kaynaklara yönlendirilmiştir.
Ülkemiz, 1923 – 1950 döneminde üç önemli köklü değişiklik yaşamıştır. Birincisi, Osmanlıdan Cumhuriyete geçiş, önemli bir sosyo – kültürel sancıyla gerçekleştirilmiştir. İkincisi, ümmetten millete dönüşüm, ferdî olmaktan ziyade toplumun tarihi kimliğini etkileyen temellerin hareketlenmesini sağlamıştır. Üçüncüsü, yeni bir düzen, yeni bir kimlik aşılama süreci başlatmıştır. 1923 – 1950 yılları arasındaki 27 yıllık süre içinde ortaya çıkan bu üç radikal atılım; istikrarlı, akılcı ve köklere yönelik bir millî eğitim politikasının uygulanmasını engellemiştir. Bu durum, 1950’ler sonrasında, millî kimliğini kazanmış bir eğitim politikası yerine, bu üçlü eğilimin yansımasına sebep olmuştur.
4. Çok Partili Hayat – Demokratikleşme Dönemi ( 1950 – 1980 ), birinin yaptığını öteki yıkan ve bu çelişkili kültür politikası dolayısıyla eğitim felsefesi çizgisinin belirsizlikler içine çekildiği bir dönemdir. Bu dönemde, Osmanlı ve ümmet ideolojisinden ayıklanma süresi sonunda Batıya açılma ve yalnızca Batılılaşma süreci yanında, Kültürde Hümanızma taraftarları tek kültür ve tek medeniyet anlayışına dayanarak bir bayrak altında toplanmışlardır.
Türk Millî Eğitim Sisteminin oluşumunda; millî kültür politikası, Türk Hümanızması ve Batılılaşma tezine dayalı bu üç eğilim derin izler bırakarak etkili olmuştur. Yerinde bir ifadeyle nesiller ” deneme tahtası ” görevini üstlenmişlerdir. Bir nesil belirli bir süre millî kültür ortamında yetişmiş, ondan sonraki ikinci nesil Greko – Lâtin köklerin etkisinde kalmıştır. Diğer üçüncü nesil, kendilerinden önceki eğitim politikasının silik izlerini taşımakla birlikte yalnızca Batılılaşmayı bir inanç sistemi olarak benimsemiştir.
5. Türk – İslâm Sentezinin Etkili Olduğu Dönemde ( 1980 – …. ), çok partili hayata geçiş ile oluşum tohumları atılan, Milliyetçi Cephe ( MC ) hükûmetleri döneminde gelişme imkânı bulan Türk – İslâm Sentezi, 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’nin hazırladığı ortam sayesinde öğretim programı ve ders kitapları ile millî kültür raporundaki amaçlar çerçevesinde kendini göstermiştir. Bozulmuş olan millî kültürü devlet eliyle onarmak ve korumak amacıyla, ideal bir hayat biçimi olarak görülen Türk – İslâm Sentezi düşüncesi, sosyal bilimlere ait ders kitaplarına enjekte edilerek istenilen insan tipinin yetiştirilmesi hedeflenmiştir.
Bu dönemde, 1982 Anayasasının 134’üncü maddesine dayanılarak ” Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılâplarını, Türk kültürünü, Türk tarihini ve Türk dilini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak amacıyla; Atatürk’ün manevî himayesinde, Cumhurbaşkanının gözetim ve denetiminde, Başbakanlığa bağlı; Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk Kültür Merkezinden oluşan, kamu tüzel kişiliğine sahip Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ” kurulmuştur. Böylece; kültür, dil ve tarih konularında anayasal kurumlaşma gerçekleşmiştir.
6. 1991’de SSCB’nin dağılmasıyla Türk Cumhuriyetleri ve Türk Toplulukları bağımsızlıklarını ilân ettiler. Buna ilişkin konular, ilköğretim ve ortaöğretim kurumları sosyal bilgiler, tarih ve coğrafya programlarına ve ders kitaplarına girmiştir.
29 Ekim – 3 Kasım 1992 tarihleri arasında Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te Eğitim Bakanları toplantısı yapılmıştır. Toplantıda dil ve tarih birliği üzerinde durulmuş ve bu çerçevede ortak tarih programı çalışmaları için ayrı bir toplantı yapılması kararlaştırılmıştır. Bunun üzerine, beş Türk Cumhuriyeti temsilcilerinin katılımıyla 26 Kasım – 3 Aralık 1992 tarihleri arasında Yalova’da yapılan toplantıda, Ortak Tarih Komisyonu, ilköğretim ve ortaöğretim kurumları ders programlarına alınması gerekli görülen muhtevayı belirlemiştir.
Sonuç olarak; tarih anlayışı ve öğretiminin biçimlenmesinde, iç ve dış politika ilişkilerinin düzenleyici, siyasî iktidarlar ve bu iktidarların ülkeye ve dünyaya bakış açılarının belirleyici rol oynadığı söylenebilir.

DİP NOTLAR

* Kastamonu Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Eğitimi Ana Bilim Dalı (E) Öğretim Üyesi
[1] 3797 sayılı Millî Eğitim Bakanlığının Teşkilât ve Görevleri Hakkında Kanun, 12.05.1992;21226 Resmî Gazete, madde 1
[2] Aynı Kanun, madde 5
[3] T.C. Başbakanlık Devlet Plânlama Teşkilâtı : Kalkınma Plânı Birinci Beş Yıl 1963 – 1967, Başbakanlık Devlet Matbaası, Ankara, 1963, s. 441
[4] T.C. Başbakanlık Devlet Plânlama Teşkilâtı : a. g. e., s. 442
[5] T.C. Başbakanlık Devlet Plânlama Teşkilâtı : a. g. e., s. 458 – 459
[6] T.C. Başbakanlık Devlet Plânlama Teşkilâtı : Kalkınma Plânı İkinci Beş Yıl 1968 – 1972, Başbakanlık Devlet Matbaası, Ankara, 1967, s. 158 – 159
[7] T.C. Başbakanlık Devlet Plânlama Teşkilâtı : a. g. e., s. 159
[8] A. g. e., s.187
[9] A. g. e., s. 189
[10] T.C. Başbakanlık Devlet Plânlama Teşkilâtı : Yeni Strateji ve Kalkınma Plânı Üçüncü Beş Yıl 1973 – 1977, s. 109
[11] T.C. Başbakanlık Devlet Plânlama Teşkilâtı : a. g. e., s. 715
[12] A. g. e., s. 718
[13] A. g. e., s. 781 – 785
[14] T.C. Başbakanlık Devlet Plânlama Teşkilâtı : Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Plânı 1979 -1983, Ankara, 1979, s. 455 – 456
[15] T. C. Başbakanlık Devlet Plânlama Teşkilâtı . V. Beş Yıllık Kalkınma Plânı Özel İhtisas Komisyonu Raporu Millî Kültür, Ankara, 1984, s. 484 – 500
[16] T. C. Başbakanlık Devlet Plânlama Teşkilâtı : a. g. e., s. 486 – 487
[17] A. g. e., s. 489
[18] A. g. e., s. 490
[19] T.C. Başbakanlık Devlet Plânlama Teşkilâtı : Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı 1985 -1989, Ankara, 1985, s.140 -141
[20] T. C. Başbakanlık Devlet Plânlama Teşkilâtı : a. g. e., s. 147 – 148
[21] T.C. Başbakanlık Devlet Plânlama Teşkilâtı : Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Plânı 1990 – 1994, Başbakanlık Basımevi, Ankara, 1989, s. 291 – 295
[22] A. g. e., s. 322 – 324
[23] T.C. Başbakanlık Devlet Plânlama Teşkilâtı : Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı 1996 – 2000, Resmî Gazete ( 25.07.1995; 22354 Mükerrer ), s. 21
[24] T.C. Başbakanlık Devlet Plânlama Teşkilâtı . a. g. y., s. 21 – 25
[25] A. g. y., s. 26
[26] Kemal KOÇAK, “ Cumhuriyetten Günümüze Tarih Anlayışı “, Türk Dünyası Araştırmaları, 128 ( Ekim 2000 ), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, s. 25 – 35; “ Osmanlıdan Cumhuriyete Tarih Anlayışında Kurumlaşma “,Türk Dünyası Araştırmaları, 129 ( Aralık 2000 ), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, s. 19 – 27

KAYNAKLAR
AYDA, Adile, ( 1979 ). “ Sadri Maksudi’nin Hayat Hikayesi “, Sari Maksudi Arsal, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, İstanbul
BEHAR, Büşra Ersanlı, ( 1992 ). İktidar ve Tarih Türkiye’de “ Resmî Tarih “ Tezinin Oluşumu ( 1929 – 1937 ), Afa Yayınları, İstanbul
Birinci Türk Tarih Kongresi, ( 1932 ). Kongrenin Zabıtları Konferanslar Münakaşalar, İstanbul
CİCİOĞLU, Hasan, ( 1985 ). Türkiye Cumhuriyetinde İlk ve Ortaöğretim ( Tarihî Gelişimi ), AÜ Eğitim Bilimleri Fakültesi Yayınları No : 140, Ankara
Devlet Plânlama Teşkilâtı, ( 1963 ). Kalkınma Plânı Birinci Beş Yıl 1963 – 1967, Başbakanlık Devlet Matbaası, Ankara
——————————–, ( 1967 ). Kalkınma Plânı İkinci Beş Yıl 1968 – 1972, Başbakanlık Devlet Matbaası, Ankara
——————————–, ( 1972 ). Yeni Strateji ve Kalkınma Plânı Üçüncü Beş Yıl 1973 – 1977, Başbakanlık Devlet Matbaası, Ankara
——————————–, ( 1979 ). Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Plânı 1979 – 1983, Başbakanlık Devlet Matbaası, Ankara
——————————–, ( 1984 ). Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı Millî Kültür Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Başbakanlık Devlet Matbaası, Ankara
——————————–, ( 1985 ). Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı 1985 – 1989, Başbakanlık Devlet Matbaası, Ankara
——————————–, ( 1989 ). Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Plânı 1990 – 1994, Başbakanlık Devlet Matbaası, Ankara
——————————–, ( 1995 ). Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı 1996 – 2000, Resmî Gazete ( 25.07.1995;22354 Mükerrer )
Emin Ali, ( 1924 ) “ Heyet-i İlmiye ve Tarih Programları “, Son Telgraf Gazetesi, 4 Temmuz 1340 ERGÜN, Mustafa, ( 1982 ). Atatürk Devri Türk Eğitimi, AÜ DTCF Yayınları : 325, AÜ Basımevi, Ankara
İĞDEMİR, Uluğ, ( 1972 ). 50. Yılında Türk Tarih Kurumu,
İkinci Türk Tarih Kongresi, ( 1943 ). İstanbul 20 – 25 Eylül 1937, Kongrenin Çalışmaları ve Kongreye Sunulan Tebliğler, İstanbul
İNALCIK, Halil, ( 1968 ). “ Türk İlmi ve Mehmet Fuat Köprülü “, Türk Kültürü, Sayı:65 ( Mart 1968 ), Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü, Ankara
İNAN, Afet, ( 1930 ). Vatandaş İçin Medeni Bilgiler, İstanbul
————–, ( 1939 ). “ Atatürk ve Tarih Tezi “, Belleten, Cilt : III, Sayı: 10 ( 1 Nisan 1939 ), Türk Tarih Kurumu, Ankara
KOÇAK, Kemal, ( 2000 ). “1983 Ortaöğretim Kurumları Tarih Programının Değerlendirilmesi ( Alan Araştırması – Ankara Örneği ) “ Kastamonu Eğitim, Cilt : 8, Sayı : 1 ( Mart 2000 )
———————, ( 2000 ). “ Osmanlıdan CumhuriyeteTarih Anlayışında Kurumlaşma “, Türk Dünyası Araştırmaları, 129 ( Aralık 2000 )
———————, ( 2000 ). “ Cumhuriyetten Günümüze Tarih Anlayışı “, Türk Dünyası Araştırmaları, 128 ( Ekim 2000 )
KÖPRÜLÜ, Fuad, ( 1984 ). “ Giriş “, Osmanlı Devletinin Kuruluşu, Ankara
Maarif Vekilliği, ( 1991 ). İkinci Maarif Şûrası 15 – 21 Şubat 1943 Çalışma Programı Raporlar Konuşmalar, MEB Basımevi, İstanbul
Millî Eğitim Bakanlığı, ( 1995 ). Millî Eğitim Şûraları ( 1939 – 1993 ), Ankara
Mürebbi, ( 1924 ). “ Müfredat Programları “, Son Telgraf Gazetesi, 12 Temmuz 1340 ( 1924 )
TOGAN, Zeki Velidi, ( 1934 ). “ Müellifin Kısaca Tercüme-i Hâli “, Zeki Velidi Togan, Onyedi Kumaltı Şehri ve Sadri Maksudi Bey, İstanbul
————————–, ( 1935 ). Tarihte Usul, İstanbul
————————–, ( 1946 ). Umumî Türk Tarihine Giriş, İstanbul
YİNANÇ, Mükrimin Halil, ( 1940 ). “ Tanzimattan Meşrutiyete Bizde Tarihçilik “, Tanzimat I, İstanbul

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Türk Tarihi

TÜRK MİLLETİ

Published

on

 (Dün-Bugün-Yarın)

1. Ergenekon’dan Çıkış Sahnesi (Bozkurt – Dağlar – Atlı Savaşçılar)

Sembol

  • Ergenekon: Kapalı kaderden açık tarihe geçiş
  • Bozkurt: Yol gösterici kolektif bilinç
  • Dağlar: Kapanmış tarih, kuşatma, zorluk
  • Atlı savaşçılar: Hareket, fetih, irade, özgürlük

Anlam

Ergenekon anlatısı yalnızca bir “çıkış” miti değildir; yeniden doğuşun arketipidir [kök örneğidir].


  Türk milleti burada:

  • Yok olmayı kabul etmeyen,
  • Mecburiyet karşısında irade üreten,
  • Tarihi kader olarak değil mücadele alanı olarak gören bir özne olarak betimlenmektedir.

Atlı figürler:

  • Yerleşik pasifliği değil,
  • Dinamik varoluşu temsil eder.

Bozkurt:

  • Bir hayvan değil,
  • Milletin sezgiye dayalı aklıdır. Yani akıl + sezgi + kolektif hafıza.

Değer (Dünü Temsil Eder)

  • Özgürlük
  • Direnç
  • Birlik
  • Kök bilinci
  • Töre

Bu sahne Türk milletinin ontolojik [varlık bilimi] başlangıç bilincidir.

2. Ateş – Meşale – Kitap  (Bilgi, Aydınlanma, Medeniyet)

Sembol

  • Ateş: Dönüştürücü güç
  • Meşale: Bilinçli aydınlanma
  • Kitap: Hafıza, akıl, birikim, hukuk, eğitim

Anlam

Bu bölüm, Ergenekon’daki ham gücün, artık medeniyet gücüne dönüşmesini temsil etmektedir.

Ateş burada yıkıcı değil;

  • Arındırıcı
  • Aydınlatıcı
  • Kurucu

Kitabın içinden yükselen ateş:

  • Bilginin statik değil,
  • Canlı ve dönüştürücü olduğunu göstermektedir.

Bu, Türk tarihinin:

  • Sadece savaşan değil,
  • Devlet kuran
  • Hukuk, bilim ve teşkilat üreten yönünü simgelemektedir.

Değer (Bugünü Temsil Eder)

  • Akıl
  • Bilim
  • Eğitim
  • Devlet geleneği
  • Kültürel süreklilik

Burada “bugün”, modern Türk kimliğinin:

  • Mitten kopmadan,
  • Aklı merkeze alan aşamasıdır.

3. Türk Bayrağı (Hilal – Yıldız – Kırmızı Zemin)

Sembol

  • Hilal: Devamlılık, medeniyet, koruyuculuk
  • Yıldız: Bağımsızlık, yön, kaderin merkezinde olma
  • Kırmızı: Kan, fedakârlık, direniş

Anlam

Bayrak bu görselde:

  • Ne sadece devlet sembolü,
  • Ne de yalnızca ulusal işarettir.

Ateşin içinden yükselmesi şunu anlatır:

Bu devlet, bu millet, kolay doğmadı.”

Bayrak:

  • Ergenekon’daki çıkışın,
  • Kitaptaki bilginin,
  • Meşaledeki aydınlanmanın somut ve siyasal ifadesidir.

Değer (Bugün ve Yarını Birleştirir)

  • Egemenlik
  • Bağımsızlık
  • Ortak kader
  • Devlet bilinci

4. Kompozisyonun Bütünü (Zamanlar Arası Süreklilik)

Bu görsel doğrusal bir tarih anlatmaz; sarmal bir tarih bilinci kurar.

Dün

  • Ergenekon
  • Bozkurt
  • Atlı savaşçılar
  • Var olma mücadelesi

Bugün

  • Kitap
  • Meşale
  • Akıl ve eğitim
  • Devlet organizasyonu

Yarın

  • Ateşten doğan bayrak
  • Süreklilik
  • Bilinçli güç
  • Kendi kaderini tayin eden millet

Buradaki en kritik mesaj şudur:

Türk milletinin geleceği, köklerini inkâr ederek değil köklerini bilinçle dönüştürerek mümkündür.

5. Sonuç

Bu görsel:

  • Ne romantik bir özlemdir
  • Ne de bir milliyetçi slogan

Bu görsel:

  • Mit + Akıl + Devlet üçlemesinin görsel bildirisidir.

Türk milletini:

  • Sadece geçmişiyle övünen değil,
  • Bugünü anlayan,
  • Yarını inşa etmeye muktedir bir varlık/özne olarak konumlandırmaktadır.

Continue Reading

Türk Tarihi

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]

Published

on

Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.

Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.

Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.

Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Bü­yük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.

İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.

İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:

Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.

Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.

Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.

Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.

Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.

Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:

Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.

28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:

Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.

Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.

Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımı­zın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımı­zın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.

İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.

Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:

Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].

Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:

Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.

Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket]   ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.

Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.

Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.

Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.

diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.

Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:

1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.

2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.

27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:

Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.

İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:

Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.

diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.

Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.

Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:

Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrı­calıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.

Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.

Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.

Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.

Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:

Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.

Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırı­yor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.

Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:

Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.

Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:

Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.

Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.

Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.

Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?

Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.

Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:

Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.

 [*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.

[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]

Continue Reading

Türk Tarihi

İstanbul’un İtilaf Devletleri Tarafından Fiilen İşgali (13 Kasım 1918)

Published

on

Giriş

13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul Boğazı’na girişi, Osmanlı tarihinin son döneminin en kritik olaylarından biridir. Mondros Mütarekesi imzalanmış olsa da, İstanbul’a uygulanan fiilî işgal, mütareke hükümlerinin ötesine geçen bir kontrol mekanizması yaratmıştır. Bu olay, yalnızca askerî hâkimiyetin kurulduğu bir an değil; Osmanlı yönetiminin meşruiyet kaybı, şehir düzeninin dönüşümü, sosyal moral çöküşü ve eşzamanlı olarak milli direniş fikrinin doğuşunu simgeleyen bir dönemeçtir.

Bu çalışma aşağıdaki sorulara cevap aramaktadır:

İşgale giden yolda hangi diplomatik, askerî ve psikolojik mekanizmalar rol oynamıştır?

13 Kasım 1918, Osmanlı egemenliği açısından hangi kırılmayı temsil etmektedir?

Fiilî işgal ile resmî işgal arasında nasıl bir fark vardır ve tarih yazımı bu ayrımı neden sıklıkla göz ardı etmektedir?

İşgal İstanbul’un toplumsal hafızasında nasıl bir iz bırakmıştır?

Bu olay, Millî Mücadele’nin fikri zeminini hangi açılardan tetiklemiştir?

1. Mondros Mütarekesi’nin Siyasal Anatomisi ve İşgale Giden Süreç

1.1. Eleştirel Tarih Yöntemi Açısından Mütareke Maddelerinin Yorumu

    Mütarekenin 7. maddesi, belirsizliği sebebiyle diplomatik genişletmeye en açık maddedir. İngiliz belgeleri “İstanbul’un düzeni tehlikede” yorumunu meşru kabul ederken, Osmanlı heyeti bu maddeyi yalnızca savaş bölgeleri için geçerli görmüştür.

    Burada “metin ile niyet” arasındaki boşluk işgale zemin hazırlamıştır.

    1.2. Boğazlar Sorununun Uluslararası Boyutu

    Boğazların kontrolü, İngiltere’nin 19. yüzyıldan itibaren benimsediği deniz üstünlüğü stratejisinin çekirdek unsurudur.

    • İngiltere: Boğazların uluslararasılaştırılması
    • Fransa: İstanbul üzerinde kültürel nüfuz
    • İtalya: Akdeniz’de denge unsuru
    • Yunanistan: “Megali Idea” bağlamında fırsat arayışı

    İstanbul, yalnızca Osmanlı Devleti için değil, Büyük Güçler arası hegemonya mücadelesinin kesişim noktasıdır.

    1.3. Osmanlı Devleti’nin Yapısal Çöküşü

    1918 sonbaharında Osmanlı’nın:

    • bütçe açığı,
    • ordunun dağılması,
    • gıda krizi,
    • bürokratik çöküş,

    gibi yapısal sorunları işgale zemin hazırlamıştır.

    Eleştirel tarih yöntemi bu noktada “işgal”i yalnızca dış müdahale değil, iç zayıflığın sonucu olarak da ele alır.

    2. 13 Kasım 1918: İtilaf Devletleri Donanmasının İstanbul’a Girişi

    2.1. Donanmanın Kompozisyonu

    İngiliz arşivlerine göre Boğaz’a giren filo:

    • 22 İngiliz
    • 12 Fransız
    • 17 İtalyan
    • 4 Yunan
    • Yardımcı gemiler

    toplam 55–61 gemi arasında değişmektedir.

    Bu güç gösterisi yalnızca askerî değil, psikolojik bir şok stratejisidir.

    2.2. Tanıklıklar: Mustafa Kemal ve İstanbul Halkı

    Mustafa Kemal’in Haydarpaşa’da gördüğü manzara karşısında söylediği:

    “Geldikleri gibi giderler.”

    ifadesi, askeri liderlik psikolojisi açısından bir “direniş çerçevesi” inşa etmiştir.

    Halide Edib ise bu günü “şehrin ruhunun esir alındığı gün” olarak tanımlar.

    2.3. Şehir Sosyolojisi Açısından İşgalin Tasviri

    İşgal günü:

    • Galata Köprüsü’nde toplanan kalabalığın sessizliği
    • Tophane rıhtımına indirilen birlikler
    • İstanbul polisinin pasifize oluşu
    • Pera’daki gayrimüslim cemaatlerin temkinli kutlamaları

    gibi unsurlar şehir sosyolojisinin “eşzamanlı çoklu duygular” barındıran yapısını ortaya koyar.

    3. Vaka Analizleri: İşgalin Çok Boyutlu Etkileri

    Vaka 1: Osmanlı Yönetim Aygıtının Çöküşü ve Tevfik Paşa’nın Görevlendirilmesi

    Tevfik Paşa’nın getirilmesi İngilizlerin “ılımlı, denetim altına alınabilir hükümet” arayışıyla uyumludur.

    Bu, klasik sömürge stratejisinin bir türüdür: Yerel yönetimi tamamen devirmeden etkisiz kılmak.

    Vaka 2: Polis Teşkilatının Yeniden Düzenlenmesi

    İngiliz subayları polis merkezlerinde denetim noktaları kurmuş, atamalara müdahale etmiş, “güvenilir” görülen isimleri öne çıkarmıştır.

    Bu durum fiilî işgalin “hiyerarşi kırma stratejisi”dir.

    Vaka 3: Basının Kontrol Altına Alınması

    Peyam-ı Sabah gibi gazeteler İngiliz yanlısı çizgiye evrilmiş; İleri ve Yeni Gün gibi gazeteler baskı altına alınmıştır.

    Bu, modern anlamda enformasyon savaşının erken bir örneğidir.

    4. Fiilî İşgal – Resmî İşgal Ayrımı: Tarih Yazımı Eleştirisi

    Türk tarih yazımında “öğretim kolaylığı” gerekçesiyle İstanbul’un yalnızca 16 Mart 1920’de işgal edildiği aktarılır. Ancak:

    • egemenlik kaybı,
    • idari müdahale,
    • askerî sınırlama,
    • polis ve basın kontrolü,

    ölçütleri dikkate alındığında 13 Kasım 1918 tam nitelikli bir fiilî işgaldir.

    Eleştirel tarih yazımı, devletlerin “resmî söylem”leri ile arşiv gerçekleri arasındaki farkı açığa çıkarır.

    5. İşgalin Psikolojik ve Toplumsal Etkileri

    5.1. Moral Çöküş ve Mill Kimliğin Yeniden İnşası

    İşgal, İstanbul halkında:

    • yenilmişlik,
    • belirsizlik,
    • öfke,
    • utanç,
    • milliyetçi uyanış

    gibi duyguları aynı anda tetiklemiştir.

    5.2. Aydınlar Üzerindeki Etkiler

    Ahmet Emin Yalman, Halide Edib, Celal Nuri gibi yazarların günlüklerinde:

    • “Öfke”
    • “Aşağılanma”
    • “Direniş gerekliliği”

    temaları baskındır.

    5.3. Millî Mücadele’nin Psikolojik Kaynağı

    Mustafa Kemal’in 1918–1919 arasında İstanbul’da yaptığı temaslar, işgal psikolojisinden doğan direniş enerjisini Anadolu’ya taşıyan bir “fikri köprü” oluşturmaktadır.

    Sonuç: 13 Kasım 1918’in Tarihi Konumlandırılması

    Bu makalenin kapsamlı analizi göstermiştir ki:

    • İstanbul’un işgali diplomatik, askerî, psikolojik ve idari boyutları olan çok katmanlı bir harekettir.
    • 13 Kasım 1918, 16 Mart 1920’den bağımsız düşünülemez; ancak bu ilk tarih egemenlik kaybının başlangıcıdır.
    • Bu olay, milli kimliği yeniden kuran bir “travmatik başlangıç anı”dır.
    • Millî Mücadele’nin ruhu, bu işgal gününde şekillenmiştir.

    Kaynakça

    Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, M. E. B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1977, s. 54-57

    Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü I, TTK Yayınları, TTK Basımevi, Ankara, 1993, s. 24-26

    Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I (Mutlakıyete Dönüş 1918-1919), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 79-114

    Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul 1918-1923, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.

    Zekeriya Türkmen, “İstanbul’un İşgali ve İşgal Dönemindeki Uygulamalar (13 Kasım1918-16 Mart 1920)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XVIII, Temmuz 2002, Sayı: 53, s. 319-372

    Abdurrahman Bozkurt, “İstanbul’un İşgali”, Atatürk Ansiklopedisi

    https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/690/%C4%B0stanbul’un-%C4%B0%C5%9Fgali

    Continue Reading

    En Çok Okunanlar