Türk İstiklâl Mücadelesi
PREVEZE DENİZ ZAFERİ
Published
4 yıl agoon
By
drkemalkocak
(27 Eylül 1538-27 Eylül 2025)
Preveze Deniz Zaferi’nin 487. Yıldönümü ve Deniz Kuvvetleri Günü Kutlu Olsun
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar`dan mı? Tunus`tan mı, Cezayir`den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
Yeni doğmus aya baktıkları yerden geliyor;
O mübârek gemiler hangi seherden geliyor?
Yahya Kemal BEYATLI-Süleymaniye’de Bayram Sabahı’ndan
“Bu arada Hristiyanlığın güneydeki üslerine yaptığı saldırılarda, bir istisna dışında hep başarılı oldu. Rodos ve komşu adalar (Anadolu anakarasındaki son Hristiyan kalesi olan Bodrum’u da unutmadan) 1522’de düştüler. 1537’de Ege ve Adriyatik sularında üstünlük kazanmak için Venedik ile savaşa girildi. O yıl içinde Korfu’ya yapılan saldırı başarısız oldu ama Hayreddin’in 1538’de Preveze açıklarında kazandığı zafer Osmanlı donanmasına büyük bir ün kazandırdı. Venedik, yine Hayreddin’in 1537-38 yıllarında Ege Denizi’nde düzenlediği büyük akınlar sonucunda Tenos (İstendil) ve Kreta (Girit) dışındaki bütün adalarının elinden kaptırdı. 1540 barışıyla Napoli ve Monemvasia gibi Yunanistan’daki son varlıklarından da vazgeçmek zorunda kaldı (oysa bu kentler o güne dek bütün saldırılara meydan okumuşlardı). [1]
“Akdeniz’de Karl 1535’te Tunus’u aldı; fakat 1538’de Barbaros Andrea Doria komutasındaki haçlı donanmasını Preveze’de yenilgiye uğratarak Akdeniz’in tartışmasız hâkimi oldu.” [2]
GİRİŞ
Osmanlı denizcilik tarihinde Barbaros Hayreddin Paşa’nın Osmanlı donanması hizmetine girmesi, denizcilikle ilgili bir eyaletin kurulmasıyla beylerbeyliğine ve donanma komutanlığına getirilmesi son derece önemli bir hadisedir. Avrupa içlerine kadar ilerleyen Osmanlı İmparatorluğu’nun denizlerde de aynı başarıyı gösterme isteği açıkça görülmektedir. Bu sebeple Barbaros gibi ünü bütün Akdeniz’i tutmuş bir deniz amiralinin Osmanlı devlet hizmetine girmesi, Osmanlı İmparatorluğu denizciliğinde bir dönüm noktasıdır.
Midillili sipahi Yakup Bey’in dört oğlundan biri olarak muhtemelen 1466’da dünyaya gelen ve asıl adı Hızır olan Barbaros Hayreddin’in diğer kardeşleri İshak, Oruç ve İlyas’tır.
Cezayir’de yaptırdığı caminin Nisan 1520 (Cemaziyelevvel 926) tarihli kitabesinde kendi unvanı için kullandığı ve “Allah yolunda cihad eden Sultan Hayreddin ki Türk soyundan meşhur emir, mücahid, Ebu Yusuf Yakub’ub oğlu” anlamına gelen “es-Sultanü’l-mücahid fi sebili’llahi Rabbi’l-âlemin Mevlana Hayreddin ibnü’l-emirü’ş-şehir el-mücahid Ebi Yusuf Ya’kub et-Türki” şeklindeki ifadeye göre Türk asıllıdır. Ailede Akdeniz’e ilk açılan Oruç, kardeşi İlyas ile birlikte hareket etmiş, Anadolu, Suriye ve Mısır sahillerinde bulunmuş ve Hızır da kendisine ait bir gemi ile Ege Denizi ve Selanik sahillerinde faaliyet göstermiştir.
Akdeniz dünyasında Cezayir Sultanı olarak şöhret kazanan Barbaros Hayreddin, 26 Eylül 1533’te İstanbul’a geldi ve büyük bir merasimle karşılandı. Kanuni Sultan Süleyman tarafından kabul edilen Hayreddin Reis, 29 Kasım 1533 Cumartesi günü getirdiği hediyeleri saraya takdim etti.
Barbaros Hayreddin’in Kanuni Sultan Süleyman tarafından kabulü
Kanuni Sultan Süleyman bu görüşmede Hayreddin Reis’i derya beylerbeyliğine getirmeyi uygun görmekle beraber, bizzat hükumet işlerinden sorumlu olan ve o sırada Irakeyn seferi hazırlıkları için serasker olarak Halep’te bulunan veziriazam İbrahim Paşa ile görüşmesini istedi. Bunun üzerine Hayreddin Reis, muhtemelen Ocak 1534’te İstanbul’dan hareket etti ve Halep’te veziriazamla görüştü. Barbaros “Mirmiran-ı Cezayir şüd der derya-yı sefid” (Akdeniz’deki adaların beylerbeyliği) görevine getirildi (2 Şubat 1534). Bu tarihi Barbaros’un Cezayir Beylerbeyi sıfatıyla kaptanıderyalığa tayin tarih olarak kabul etmek gerekir. Veziriazam İbrahim Paşa’nın bu vesile ile Venedeki Doçu’na gönderdiği 25 Ocak-4Şubat 1534 tarihli bir mektupta, Hayreddin Paşa’nın Cezayir beylerbeyi olarak atandığı, donanmanın emrine verildiği ve Rodos’un ona ikametgâh olarak tahsis edildiği ifade edilmekte, denizlere açıldığında kendisine yardım edilmesi istenmektedir.
Kanuni Sultan Süleyman’ın 19 Mart 1534’te vefat eden annesi Hafsa Sultan için 21 Mart’ta devler ricaline bazı ihsanlarda bulunulduğunda “mirmiran-ı derya” olarak Hayreddin Paşa’ya iki hil’at verilmiş olması, Barbaros’un artık beylerbeyi rütbesi ve “paşa” unvanı ile anılmaya başladığını göstermektedir. 22 Mart 1534’te kendisine “bahariye” olarak iki elbise verilmiştir. [3]
Barbaros Hayreddin Paşa’nın gazalarını anlatan “Gazavat-ı Hayreddin Paşa” adlı eser, Ertuğrul DÜZDAĞ tarafından daha kolay okunması ve hoşa gitmesi için hatıra ve roman şeklinde baskıya hazırlanmış ve Tercüman 1001 Temel Eser serisinde 14 ve 15 numaralı olarak yayımlanmıştır.
“Gazavatname”ler, İslam-Türk kahramanlarının din düşmanlarına karşı gaza ve zaferlerini anlatmak için yazılmış eserlerdir. “Gazavat-ı Hayreddin Paşa”da olduğu gibi bazen bir kahramanın bütün gazalarını bazen de bir tek önemli gazayı konu olarak alırlar.
Barbaros Hayreddin Paşa ve Oruç Reis’in gazaları çok sayıda esere konu olmuştur. Bu gazavatnamelerin en meşhuru Hayreddin Paşa’nın yanında harplere katılmış olan Seyyid Muradi Reis’in yazmış olduğu “Gazavat-ı Hayreddin Paşa” adlı eserdir.
Eser, bizzat Hayreddin Paşa’nın emri ve yardımı ile yazılmıştır. Bu durum, eserin ilk sayfalarında anlatılmaktadır.
Sultan Süleyman’ın fermanı
Ve bundan sonra, sultan-ül a’zam ve melik-ül muazzam, ümmetlerin metbuu, Arap, Acem ve Rum reislerinin efendisi, emniyet ve selametin yayıcısı, adalet ve ihsanın koruyucusu Osman Han’ın oğlu Orhan Han’ın oğlu Murad Han’ın oğlu Mehmed Han’ın oğlu Bayezid Han’ın oğlu Selim Han’ın oğlu, es sultan ibn-is sultan Süleyman Han hazretleri-Allah onun mülkünü zamanın ve devranın nihayetine kadar devamlı kılsın, âmin ya Rabbel âlemin-bir gün ferman buyurdular ki:
“-Sen ve karındaşın nasıl ortaya çıkıp cihad meydanına atıldınız? Bunun sebebi ne idi? Kimlerdensiniz? Kul taifesinden mi, sairlerden mi? Bu zamana gelinceye kadar ufak büyük, karada ve denizde, ne şekil gazalar oldu ise baştan sona kadar, ne eksik ne fazla, gerek nazım gerek nesirle yazıp bir kitap düzüp buraya gönderin ki, eskiden yazılmış tarihlerin yanında, Hazine-i Amire’mde bulunsun!”
Seyyid Muradi
Bu yüce fermana can baş üstüne deyip Seyyid Muradi’yi çağırttım.
Seyyid Muradi, emrimdeki reislerden Durak Reis’in baştardasında gazalara iştirak eden bir deniz yiğidi idi. Gazalarımızı nazımla destan edip söylerdi.
Yazdıkları hoş şeyler olup gaziler ezber eder okurlardı.
Muradi’ye dedim ki:
“-Baka Muradi! Bizler için artık dünyada işitilmedik nesne kalmamıştır. Hemen arzumuz, bu fani âlemde bir eser bırakıp ahfadımızın hayır duasına vesile kılmaktır. Nitekim denilmiş ki:
Er odur ki dünyada koya bir eser
Esersiz kişinin yerinde yeller eser.
Benim dediklerimi nesirle ve nazımla yaz. Bu dünyada gazalarımızdan sonra bir de kitap koyup gidelim.”
Muradi benden dinlediklerini, kendi gördüklerini ve öteki reislerden duyduklarını kaleme aldı. Böylece bu eser meydan geldi.
Hemen vasiyetim, işbu kitabı okuyan din karındaşlarımın beni, yoldaşlarımı ve bütün mücahitleri hayır dua ile yâd kılmalarıdır, vesselam. [4]
“Gazavat-ı Hayreddin Paşa”nın “Preveze Zaferi”ni anlatan bölümü aşağıda sunulmuş olup görseller, metni açıklayıcı, tamamlayıcı ve destekleyici unsur olarak tarafımdan eklenmiştir:
PREVEZE DENİZ ZAFERİ
Biz Eğriboz’da azıklanırdık, kâfirler ise İspanya, Papa, Venedik üçü birlik olmak üzere:
“-Hayreddin Paşa’dan geçen sene bize ettiği kancıklığın hesabını alırız yahut cümlemiz serden geçeriz!”
Diye mertlik davası kılıp, bizi arzulayıp gelmekte imişler.
Ben ise Eğriboz’dan kalkıp Preveze’ye gelmiş idim. Kâfir donanmasının, bizi aradığını haber alınca karakulak çıkardım.
Benim yürük bir işkanpavyem [Kürek ve yelkenle hareket eden süratli küçük tekne] vardı. Onu karakulak [Casus] olmak üzere yanımdan ayırmazdım. Çok yürük idi. Öyle ki uçar kuşa hükmederdi. Dokuz oturak idi. Kerestesi safi incir ağacındandı. Reisi de bir bahadır gazi dilaver yiğit idi.
Varıp kâfir donanmasından bir haber getirsin diye bunu gönderdim.
İşkanpavye yola çıktığının üçüncü günü, kâfir donanmasının karakulağına ras gelmiş. Kâfir teknesi kaçmayı murat etmiş. Ol dahi yürüklüğüne güvenir idi. Amma el elden üstündür demişler.
Kâfir karakulağı bizim işkanpavye önünden bir adım atmaya iktidarı olmamış, tutup almışlar. Bize getirdiler.
İçinde yirmi dört kâfiri vardı. Bunlardan haber sordum.
“-Ne var ne yok?”
Dedim.
Onlar da saklamayıp olduğu gibi söylediler.
“-Biz donanmadan ayrılalı bugün sekiz gündür. Barboroşo’nun donanması Preveze’de, diye bir haber geldi. Onun için bizi gönderdiler. Bakalım bu haber gerçek mi, diye. Geldik, tutulduk. Biz donanmayı filan yerde bırakmıştık. İki üç güne kadar buradadırlar. Hepsi yüz yirmi pare yelkendir. Venedik, İspanyol, Papa, üçü birlik olmak üzere seni ararlar. Artık gerekeni sen bilirsin!”
Dediler.
Bu haberi alınca, Cenab-ı Hakk’a:
“-Yarabbi sen Nusret ihsan eyle, ümmet-i Muhammed’e!”
Deyu dua eyledim.
Reislerin endişesi
Üçüncü gün işkanpavye kâfirlerinin söyledikleri gibi yüz yirmi pare yelken kâfir donanması Preveze’ye girip yattılar.
Gemileri kale altına çektim. Kaliteleri [19-24 oturaklı ağır donanma harp gemisi olup 220 savaşçı taşırdı. Galyot, kalyota veya galita da denir] ve firkateleri [Her küreğini 2-3 kişinin çektiği 10-17 oturaklı hafif donanma harp gemisi. 80 savaşçı taşır] yollu yolunca dizdim.
Amma reislerden birkaçı o gün kale üzerine çıkıp kâfir donanmasına bakıp seyr ederlerdi. Bunların kalplerine bir endişe gelip aralarında konuştular:
“-Bu kâfirlerin cümlesi yüz yirmi pare gemidir. Bizler seksen pare gemiyiz.
Mertlik davası edip geldiler. Bunlara karşı durmak zordur. Hayreddin Paşa ise imanı tamam olan kâfirden korkmaz, der. Kendi bir tedbir etmez, tedbir edecek olanı da dinlemez. Evvela şu burnun ucuna birkaç pare top çıkarıp orasını tahkim eylemek lazım idi. Geceleyin kâfirler sandal ve firkatelerle gelirse bir yüz karalığı olmayaydı.”
Dediler.
Her yerde karakulak eksik olmaz derler. İçlerinden biri bunların söyleştiklerini bana yetiştirdi. O zaman divan eyleyip bütün reisleri topladım.
Reislere dediklerim
Hepsi gelip yollu yolunca oturup hal hatır sorulduktan sonra dedim ki:
“-Oğullar, gaziler! Müşavere, Peygamberin sünnetidir. Ve akıl akıldan üstündür. Her kimin gönlünde, derya işlerine dair bir tedbir varsa, söylesin. Bazı karındaşlar, bizim hakkımızda: Paşa kendi tedbir eylemez ve tedbir edenin dahi sözünü dinlemez, demişler. Haşa, yolunda olan söze muhalefet etmem, isterse bir çocuk söylesin. Siz cümleniz benim oğullarım ve karındaşlarımsınız. Ve lakın bazı gazi kaptanlarımız demişler ki: Paşamız bu kâfir donanmasına ehemmiyet vermez, hâlbuki bunlar yüz yirmi pare teknedir, bizler isem seksen pare tekneyiz. İmdi bu kâfirlerden çekinmek gerektir… Kaptanlarımız bu şekilde dedikodu edip bir miktar yürekleri bulanmış.
İmdi oğullar! Onların o sözleri gerçektir, yalan değildir. Benim kâfirden endişem yoktur. Yüz yirmi pare gemi değil, isterseler iki yüz pare gemi olsunlar. Benim Cenab-ı Rabbülalemin’e sadakatim gayet sağlamdır. Yardım edici odur, düşmanın çokluğuna bakmayalım. Beş vakit namazda yardım dileyelim.
Yine demişler ki: Şu burun üzerine birkaç pare top çıkarmak lazımdı… Güzel bir tedbir. Lakin ben hakirin kısa aklına göre, ol burnun ucuna top çekmek düşmana zebunluk [Düşkünlük, güçsüzlük] alametidir. Zira deniz yolunca iki kavi korsan gemisi baş başa tiremola [Gemiyi çevirmek] edip alabanda [Gemilerin iki yan satıhlarının içeri gelen kısmı] vururlarsa, onların ikisi denktir, birbirlerinden pervası yoktur demektir.
Amma vakta ki birinin başbaşa dönmeğe iktidarı kalmayıp sentebarbadan [Geminin kıç tarafındaki topların bulunduğu kısımdan] top atmağa başlarsa, onun gayri mağlupluğuna verilir. Onu artık öteki çatıp alabilir. Elinden hiçbir şekilde kurtulamaz, meğer Hak izin vermeye.
İşte ol gazilerin burun ucuna top çıkaralım demesi, buna benzer. Şimdi ol gazilerin tedbirlerine göre, oraya top çıkardığımızda, en evvela kâfirler: Gördünüz mü, Barbaroşo baskından korkuyor, diyecekler. Kâfirlere kalp kuvveti vermiş olacağız.
İşte benim bildiğim budur. Sizler dahi kalbinizde olanı söyleyin. Ben hak cevaptan kaçmam.”
Her bir kıllarından birer çeşme oldu
Bu sözlerim üzerine hepsi:
“-Devletlü Paşa, Hak Teâlâ senin vücudun hatasız eylesin! Bizim cümlemizde bir söyleyecek cevap yoktur. Hep başımız sana bağlıdır. Bu hususta rey ve tedbir sen devletlü sultanımızındır. Hak Teâlâ yaptığın işleri, ezeli takdirine uygun eylesin. Bizlere yüz aklıkları ihsan eyleyip ümmet-i Muhammed’i düşman üzerine muzaffer kıla… Ol burun ucuna top çıkarmayı tedbir eden ve sen mücahit Paşamızı diline dolayan her kim ise cümlesini cezalandırıp haklarından gel. Bizim bu işten haberimiz yoktur. Katarda deve bir öter. Bunu söyleyenler nizam ve intizamı bozacak iş işlemişlerdir. Haddini bilmeyene haddini bildirmek, öksüze kaftan giydirmek kadar vardır.”
Dediler.
Hakikaten onların haberi yoktu. Bu sözleri edenler beş altı reisti. Bunlar da divanda idiler. Onları bildiğim halde:
“-İşte bizim hakkımızda dedikodu edenler bunlar imiş!”
Deyip yüzlerine vurmadım.
Kabahatlerini affedip güya ortaya söyler gibi söyledim. Amma onların yüzlerine söylemekten fazla utandılar. Her bir kıllarından birer çeşme odu.
Reislere:
“-Oğullar! Hak Teâlâ sizin cümlenizden razı ola. Benim de sizden beklediğim bu idi. Lakin bu gece inşallah gemilerimizi hazırlayıp piko durasınız. Seherde rüzgâr içerden dönerse kalkıp düşmana mukabil oluruz. Allah teala yardım ihsan eyleye. Göreyim sizi er gibi hareket edesiz. İnşallah düşmanın halinde bir şey yoktur. Allah, erenler bizimle beraberdir. Kalbinizi safi tutasız.”
Dedim.
Divan savulup reisler ve gaziler herkes, gemili gemisine gitti.
Seherde gördüğüm rüya
O gece:
“-Allah’ım, İslâm’ı kâfirler üzerine kuvvetli kıl! İslâm’a Nusret ihsan eyle!”
Diye sabaha kadar tazarru ve niyaz eyledim. Seher vaktinde uyku ile uyanıklık arasında şunu gördüm:
“Yattığımız limanın yalı kenarında sanki karada birçok ufacık serdin balığı çıkmış. Amma ol ufacık serdin balıklarının içinde iki tane karnı yarık balık vardı. Bunları seyr eder dururken, bir şahıs bir al ata binmiş dolu dizgin yanıma geldi, atın başın çekip durdu. Bir peştamal dolusu ufacık balığı elime verip: Al bunu ya Hayreddin! Halife-i ruy-i zemin olan şevketlü Sultan Süleyman’a peşkeş ver, dedi. Sonra çıkarıp elime bir rik’a vererek kayboldu. Ben de rik’ayı açıp baktım. Gördüm ki beyaz kâğıt üzerine yeşil hat ile –Nasrun min Allahi ve fethun karib ve beşşiril mü’minine ya Muhammed-deyu yazılmış. Bunu okuyup yüzüme gözüme sürdüm.
“-Sana hamd ve şükürler olsun ya Rabbi!”
Diyerek uykudan uyandım.
Rüyayı kendim tabir ettim:
“-İnşallah ol ufacık balıklar kâfir donanmasının firkateleri ve sandallarıdır. Erzak ve ganimetlerle İslam askerinin tok doyum olacağıan işarettir. Karnı yarık balıklar ise kâfirlerin kadırgalarıdır. Gaib bilinmez amma, içinde olan kâfirleri firar etmiş olmalı. Padişah-ı âlem-penah hazretlerine peşkeş ver dediği peştamal dolusu ufacık balık, inşallah, yakında Boğdan’ın fetih haberi geleceğine işarettir. Çünkü şimdilerde Padişah-ı âlem-penah Boğdan üzerine gitmiştir. İçinde Nusret ayetleri yazılı olan rik’a ise inşallah, Allah’ın yardımı, Peygamber’in mucizesi, enbiyaların himmeti ile düşmana mansur ve muzaffer olmamıza işarettir.”
Diyerek hamd ü senalar ettim.
Baktım ki Nusret rüzgârı içerden dönmeye başladı. O zaman:
“-Bismillâh, tevekkeltü alellah, niyyeti gazâ, kasdı kâfir!”
Diyerek mübarek bir saatte salpa eyleyip badbanları döküp pupa rüzgârla fecir vaktinde seksen pare gemi olmak üzere kâfir donanmasının üzerine hücum ettim.
Preveze Savaşı
Kâfir donanmasının ise o gece üzerine bir pus çöktü ki birbirlerini görmez oldular. Benim limandan çıkacağımı ise hiç zannetmiyorlardı.
“-Barbaroşo bizden korktu, gayri limandan taşra çıkmaz.”
Derlerdi.
Zira kâfirler gelip oraya lenger-endaz olalı üç gün olmuştu. Bizden bir hareket görmediklerinden böyle kanaat getirmişlerdi. Amma düşman düşmanın halinden bilmez, demişler. Bizim yattığımız Preveze limanından öyle olur olmaz rüzgâr ile çıkılmaz idi.
O sebepten çıkışı rüzgârın içerden eseceği bir mübarek saate tehir etmiş idim.
Seksen parelik donanmamı üç bölük ettim.
Tenbih ettim ki:
“-Bizim gemi alayı kâfirin alayına karşı olsun. Bizim firkate alayı kâfirin firkate alayına, kalite alayı kâfirin kalite alayına mukabil olsun!”
Böylece taksim edip at başı beraber İslam donanması kâfir donanmasının üzerine gitmekte olduk.
Amma kâfirler karanlık pusun içinde, demir üzerinde kendi havalarında yatırlar idi.
Bizi ardımızdan sürüp oraya getiren Nusret rüzgârı, varıp kâfir donanmasının üzerindeki pusu da dağıttı.
Kâfirler gördüler ki İslam donanması üzerlerine bindirip varır. O zaman kâfirlerin içinde, bir ana buba günü bir şaşkınlık, bir rubulya koptu ki demek olmaz!
Daha alaca karanlık olduğundan demirlerini kesip birbirlerinin üzerlerine düşüp kâfir donanmasıyla Müslüman donanması karmakarışık oldular.
Otuz altı pare geminin önünde olarak forsa sancaklarını dikip foralabanda arslanlar gibi yollu yolunca ateşlerimizi saçarak cenge giriştik.
Kalite alayımız kâfirlerin kalitelerini allak bullak edip kimini alıp kimini batırmakta, kimisini ise kâfirler bırakıp kaçmakta idiler.
Firkate alayı dahi kâfir firkatelerinin kimini alıp kimini baştankara [Batmak veya düşman eline düşmek tehlikesi karşısında kalan geminin, mürettebatın kurtulması için baş taraftan karaya bindirilmesi] edip kimini dahi koğup gitmekte idiler.
Elhasıl kâfir donanması münhezim olup asakir-i İslam mansur ve muzaffer oldu.
Kâfir gemilerinden sekiz paresi kuru tekne olarak on beş tanesi alındı, yedisi batırıldı.
Kâfir kalitelerinden yedisi cenk ederek, ikisi içindekilerin bırakıp kaçmasıyla dokuz kalite alındı.
Kâfir firkatelerinden on iki pare firkate alındı.
Netice-i kelam kâfirlerin yüz yirmi pare donanmayı menhuselerinden otuz altı adet tekne alındı, kalanı firar edip gittiler.
Firkateler ve sandallar deryanın yüzünden kâfirleri devşirdiler, kimisi boğulup cehenneme gitti. İki bin yüz yetmiş beş kâfir esir alındı.
Büyük ziyafet verdim
Aktarmaları getirip limana koduk, sonra kendimiz de selametle tekrar limana girip yattık. Sakatlarımızı onardık. Zira biz de salkım saçak olup iler tutar yerimiz kalmamıştı.
Şehit olan gazilerin kimini deryaya kimini ise Preveze’ye defnettik.
Seksen pare gemideki gazi askerlerden dört yüz şehit sekiz yüz yaralı vardı. Mecruhların yarasını hoşça sardık.
Bu büyük gazanın şükrü için yüzümü secdeye koyup hamd ü senalar eyledim.
Sabah olunca kaptanlara ve gazilere büyük ziyafet verdim. Yeyip içip şenlik şadımanlık ettiler.
Bizler bu sürur ve sevin içinde iken Boğdan’ın fethi müjdesiyle Kapıcıbaşı geldi. Kapıcıbaşıyı ihtiyaçtan beri edip göğe erdirdim.
Kaptanlara ve Kapıcıbaşıya gördüğüm rüyayı ve nasıl aynen çıktığını anlattım.
Şevketlü Sultan Süleyman Han, Kapıcıbaşı ile gönderdiği hatt-ı hümayunda buyurmuş ki:
“Sensin ki lalam Hayreddin Paşa,
Derya gazan mübarek olsun. Kış mevsimi yakındır. Gayri ayak ayak Asitane’ye gelmeye acele edesin. Burada refah ve istirahatte olasın!”
Üçüncü gün Kapıcıbaşıyı geri gönderdim. Cengin ahvalini ve sair haberleri de yazıp eline verdim. Padişah hazretlerine bildirdim.
Kendim ise Preveze limanında yirmi gün miktarı eğlenip, kâfirden aldığım aktarmaları donattım. Onlarla beraber yüz pare tekne olduk.
Kâfir Ceneralin dedikleri
Bu sırada kâfir donanmasından bir haber almayı murat ettim. İşkanpavyeyi donatıp gönderdim.
Ayamavra yakınında İncir limanından çıkma keçi, koyun, sığır yüklü bir kayık tuttu. İçinde otuz altı kâfir vardı. İnebahtı’ya kâfir donanmasına satmaya götürüyorlardı. Daha önce bir sefer etmiş, ikinci seferinde işkanpavyeye tutulmuştu. Alıp getirdiler.
Pek memnun oldum. İçindekileri gemilere pay ettim, İslam askerinin kursağına nasip oldu, yediler.
Kayığın Reisi bir laf anlar kâfir idi. Kâfir donanması Ceneralinin ahvalini bize nakletti.
Bu Ceneral daha önce Avlonya önünde bozulup altı tekne ile kaçıp kurtulmuştu. Bu sefer ise yüz yirmi pare tekne ile Venedik, İspanyol, Papa üçü birlik olmak üzere mertlik davası edip gelip intikam almak istemişlerdi.
Elhamdülillah evvelkinden beter başaşağı olup mertlik dava etmiş iken kaçarak gittiler.
Kaçıp kurtulduktan sonra, reislerini yanıan çağırmış ve:
“-Bu Hristiyan düşmanı sihirbaz Barbaroşo için biz mertlik davası edip çıktık. Amme yine evvelki gibi sihirbazlık edip bizim yattığımız yere pus yağdırdı. Haberimiz yok iken gelip bizi demir üzerinde bastırdı, bu kadar yüz karalığı eyledi. Neyse ki kaçarak elinden güç bela kurtulduk. Asla bir poh yemeye kadir olamadık. Şimdi krallarımızla ne yüzle buluşsak gerek. Gelindi hiç olmazsa varalım, İnebahtı’yı alalım.”
Demiş.
Tuttuğumuz kayığın reisi, kâfirin donanması için:
“-Şimdi ben onları İnebahtı’ya yakın bir limanda bıraktım. Geçen sefer yine koyun, sığır, keçi yükletip onlara satmış idim. Çok akça faide ettiğimden, tamah dünyası, yine kayığımı yükletip o tarafa doğru giderken senin işkanpavyeye rastladık. Bizi alıp sana getirdiler.”
Dedi.
Hem kendi halini hem de kâfirlerin ahvalini bir bir söyledi.
Bunu duyunca sabahleyin oradan kalkıp:
“-Nerdesin İnebahtı!”
Diyerek yola çıktık.
Kaçanı pek koğma zarar edersin
Biz böyle gelirken, kâfir donanmasının karakulak kayıkları haber almışlar. Alelacele varıp menhus Ceneral’e söylemişler.
“-Barbaroşo evvel seksen pare tekne idi. Şimdi tamam yüz pare yelken olmak üzere bu tarafa doğru gelmektedir.”
Haberini alan kâfirlerin aklı başından gidip, oradan hemen kalkıp, soluğu körfezde aldılar.
Birkaç gün sonra onların olduğu yere geldik.
“-Venedik donanması buradan gideli üç gün oldu.”
Dediler.
Önce artlarından gitmeyi murat ettimse de sonra:
“-Koyundu! Kaçanı pek koğma zarar edersin, demişlerdir. Bu kadar yüz aklığı oldu, elhamdülillah. Onların firar etmesi de yine Allah Teâlâ hazretlerinin lutf ü keremindendir. Çok şükür meydan yine İslam’da kaldı.”
Diye düşünüp hamd ü senalar ederek vaz geçtim.
Zaten kış mevsimleri dahi yakın olmakla, dönüş eyledim. Selamet ve ganimetle Asitane’ye geldik. Şenlik şadımanlık ederek dostlarla şad düşmanları berbad eyledik.
Varıp şevketlü Hünkâr’a buluştum.
“-Hoş geldin mücahit lalam, gazan mübarek olsun.”
Dedi, hilat giydirdi.
İhtişam ve debdebe ile sarayıma gittim. Tersane-i Amire’nin nizam ve intizamına bakıp, kendim taat ü ibadetimde oldum.
O kışı refah ve rahat içinde, kendi hanemde haremimde geçirdim. [5]
DİPNOTLAR
[1] Donald Edgar PITCHER, Osmanlı İmparatorluğu’nun Tarihsel Coğrafyası, Çeviren: Bahar TIRNAKÇI, Yapı Kredi Yayınları, Mayıs 2013 İstanbul, s. 167
[2] Halil İNALCIK, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), Çeviren: Ruşen SEZER, Yapı Kredi Yayınları, Mayıs 2003 İstanbul, s.41
[3] Başlangıçtan XVII. Yüzyılın Sonuna Kadar Türk Denizcilik Tarihi 1, Editörler: İdris BOSTAN-Salih ÖZBARAN, Boyut Yayıncılık Tic. A. Ş., Temmuz 2009 İstanbul, s. 145-146
[4] Barbaros Hayreddin Paşanın Hatıraları İkinci Cilt, Baskıya Hazırlayan: Ertuğrul DÜZDAĞ, Tercüman 1001 Temel Eser 14, Kervan Kitapçılık A.Ş., İstanbul (Tarihsiz), s. 53-54
[5] Barbaros Hayreddin Paşanın Hatıraları İkinci Cilt, Baskıya Hazırlayan: Ertuğrul DÜZDAĞ, Tercüman 1001 Temel Eser 15, Kervan Kitapçılık A.Ş., İstanbul (Tarihsiz), s. 183-195
You may like

TÜRK MİLLETİ

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]

Gençliğe Hitabe’nin Dil, Tarih ve Coğrafya ile İlişkisi

Öğretim Programı ve Ders Kitaplarında Ahilik

İlköğretim Okulu Sosyal Bilgiler Ders Kitaplarının Niteliklerinin Değerlendirilmesi

DERS NUMUNE[ÖRNEK]LERİ:
Türk İstiklâl Mücadelesi
PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP
Published
4 ay agoon
Aralık 14, 2025By
drkemalkocak
Giriş
Genel Türk Tarihi kapsamında Cumhuriyet Dönemi günümüzü de ilgilendirdiğinden özel bir ilgi ve öneme sahiptir. Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi araştırmalarda, başta arşiv belgeleri olmak üzere döneme ait gazete ve mecmualar, TBMM Zabıt Cerideleri, resmi istatistikler ve diğer yayınlar ile hatıra türü eserler ana kaynak olarak kullanılmaktadır. Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi kaynak çeşitliliğinin çok fazla olduğu bir dönemi kapsamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin en önemli kaynaklarından birisi de süreli yayınlar içerisinde yer alan “Ayın Tarihi Mecmuası”dır. İlk defa Eylül 1923’te yayınlanan mecmua, Cumhuriyet Döneminin en uzun ömürlü ve içeriği bakımından en zengin süreli yayınlarından biridir. Ayın Tarihi Mecmuası, başta kronolojik çalışmalar olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasi, sosyal ve ekonomik tarihine ait son derece önemli bilgileri içermektedir. Ayrıca Cumhuriyet Dönemine ait dış politika ile ilgili çalışmalar için de vazgeçilmez bir kaynak olma özelliğini taşımaktadır. Bu çalışmada, Ayın Tarihi Mecmuası’nın tanımlanan [Ayın Tarihi, Cilt: I, No (Sayı): 2 (Teşrinievvel [Ekim]), Basım Yeri ve Yılı: Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi, Ankara, 1339 [1923], s. 136-141] künyesinde Osmanlı Türkçesi ile yayımlanan “PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP” başlıklı makale, araştırmacı tarafından çevriyazı olarak sunulmuştur.
***
PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP
İlk Piskopos: Havarinin Şakirdi
Patrikhane müessesesinin tarih-i hayatını başlıca üç büyük devre ayırmak lazım gelir: Teşekkül devri, İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethinden evvelki devri, fetihten sonraki devri. Vaziyeti hazıra bu üçüncü devrin zeylini teşkil edecektir. Bu edvar-ı selasenin en büyüğü devr-i sani ve patrikhanenin en ziyade cismani ve milli nüfuz sahibi olduğu devir de maatteessüf devr-i ahirdir. Patrikhanenin ibtidai teşekkülü piskoposluk halindedir ve sırf ihtiyacat-ı diniye üzerine müessesdir. Elan patrik unvanına “İstanbul Başpiskoposu” takaddüm etmesi bidayet teşekkülünde patrikhanenin piskoposluk halinde bulunmasından neşet etmektedir. Kostantinopol’ün tesisinden mukaddem yani Şarki Roma İmparatorluğunun Mecusilik devrine aid olan ilk piskoposluk vefat-ı İsa’dan elli sene sonra Hristiyanlığı neşr ve telkin maksadıyla tesis edilmiş ve ilk piskopos da havariyundan Apostolos’un şakirtlerinden olup Kudüs’ten gelen Setasis Apostolos olmuştur.
İznik İçtimaı ve İlk Patrik
Malum olduğu üzere Hristiyanlık dediğimiz din-i İsa evvela Kudüs’te, ondan sonra da sırasıyla Yunanistan, Roma ve İstanbul’da yayılmıştır. Piskoposluk hali 24’üncü piskoposun zamanına kadar devam etti ve 25’inci piskoposun zamanında piskoposluk İznik’te içtima eden birinci ekümenik [bütün Hristiyan kiliselerinin murahhaslarından mürekkep umumi] Sinod’un kararıyla ekümenik patriklik ilan edildi. 25’inci piskopos da Birinci Mitrofanis aldı (315 ba’de-l-milat [Milattan sonra]). Piskoposluğun patriklik yapılmasının sebebine gelince: Miladın 300’üncü senesinde Kostantinopol’i tesis eden imparator Kostantin, bu şehri Şarki Roma İmparatorluğunun merkez-i siyasisi ilan ettiği gibi Paplık makamına tekabül edecek bir merkez-i dini de tesis etmek istemiş ve bu maksatla piskoposluğu patriklik yaptırmıştır. (325 ba’de-l-milat [Milattan sonra]) Bununla beraber Rum Patrikliği Hristiyanlıkta Papalıktan sonra gelir. Esasen o zamanlarda garp ve şark Hristiyanlığı arasında mezhep farkı yok idi. Mezhep farkı inkısam-ı siyasetten, Roma İmparatorluğunun şarki ve garbi namlarıyla ikiye ayrılmasından üç yüz sene sonra dokuzuncu asır miladında, patrik meşhur Fotiyus zamanında hades olmuştur. Patrikliğe kalb edilinceye kadar piskoposluğun vezaifi sırf dini idi ve bugün alelade bir papasın kilise içindeki işleri ne ise o idi. Fazla olarak o devirde kiliseler aynı zamanda bir de mektep vazifesini gördükleri cihetle oraya devam eden çocukları okuturdu. İlk devir burada bitiyor.
Piskoposluğu patriklik yaptıran imparator Kostantin bu yeni makam-ı diniye bir de yüksek bir paye vermek istemiş ve bu maksadın sevkiyle bir hiyerarşi [usul-i meratibe] ihdas edilmiştir ki patriklik makamı dereceat-ı ruhaniyenin en yükseğini teşkil etsin. Şimdi ikinci devre giriyoruz.
İmparatorların Tahammülü
Hemen o asır kadar süren bu ikinci devir 25’inci piskopos ve birinci patrik sayılan I. Mitrofanis’in patrikliğiyle başlıyor. Bu devir dâhilinde patrikliğin hiçbir cismani salahiyeti yoktur. Patriklik makamı imparatorluğun hududu dâhilindeki şehir ve kasabalarda ve bunların köylerinde bulunan kilise ve manastırların ve bunlara merbut emlak ve akar ve arazinin idaresiyle meşgul muhtelif ruhban heyetlerinin mercii idi. Filvaki bu ikinci devir esnasında bazı patriklerin nüfuz sahibi oldukları vakidir. Fakat bu, kendi şahıslarının imparator saraylarında mergub olmasından, bazı imparatorların hissiyat-ı diyanet perveranelerinin fazla kuvvetli olmasından ileri geliyordu. Patriklerin bu nüfuzlu zamanlarda imparator saraylarına her dediklerini kabul ettirmeye muvaffak oldukları da oluyordu. Fakat bu nüfuz vaktin imparator veya patriğin değişmesiyle veyahut ölmesiyle tahvile uğrar, azalır, çoğalırdı. Yani bu nüfuz sırf şahsi bir mesele idi.
Bundan dolayıdır ji diyanete pek mümaşatkar olmayan imparatorlar zamanında patriğin mertebesi iner, alçalır, nüfuzu azalırdı. İmparatorlar alelekser istediklerini patrik intihap ettirirlerdi. Bir rivayete nazaran imparatorların biri mergubi olan on dört yaşında bir çocuğu patrik tayin etmiştir.
Katolikten Ortodoksluğa
Bu uzun devir içinde Patrikhane tarihinde kaydedilecek en şayan-ı dikkat hadise patrikliğin Ortodoks Patrikliği namını alarak Papalıktan ayrılması olmuştur. Bu dahi ekümenik bir Sinod’un kararıyla yapılmıştır.
Bu devri yirmi dört piskoposluk da dâhil olmak üzere 158 patrik idrak etmiştir. Kurun-ı Vusta devrini kapattığı gibi Patrikhane tarihinin de ikinci devrini kapatan İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethi Patrik İkinci Atanasyus zamanında vuku bulmasıdır.
İstanbul’un Fethinden Sonra
Fetihten sonra ilk patrik malum Yenadiyus’dur. Rum tarih nüvisleri, Fatih Mehmed’in patrikhaneye yeni bir salahiyet vermediğini ve patrikhanenin Osmanlılar zamanında nail oldukları hukuk ve imtiyazatın ikinci Halife Ömer İbn’ül-Hattab Hazretlerinin, Kudüs-i Şerifin zaptında vermiş oldukları imtiyazatın aynı olduğunu iddia ediyorlar ki bu iddia patrikliğin fetihten evvel cismani bir salahiyeti olmadığını ve patrikhanenin salahiyet-i cismaniyesinin ta ikinci halifenin zamanına ait olduğunu ispat etmektedir. Hâlbuki Hazreti Ömer’in malum olan ve yalnız bir taraflı ahitnamesinde [Mezkûr ahitnamenin sureti Tarih-i Taberi’de münderiçtir] ancak emniyet ırz ve can ve mal kefalet-i İslam altına alınıyor ki bu itibar ile de Rum tarih nüvislerinin iddiay-ı vaki ihtiyaca salih olamaz. Fatih Sultan Mehmed Yenadiyus’u patrik nasp ettiği zaman kendisine yaptığı iltifatlardan başka bir de “Millet başı” unvanını vermiştir. Patriklerin Rum milleti işleriyle iştigalleri işte o zaman başladı. Patrikhane o zaman cismani salahiyet aldı. Bu, Fatih’in bir hatası olup olmadığı meselesi seddimizin haricindedir.
Cismani Teşkilat
Mamafih şu noktada burada kaydedilmelidir ki patrikler kendilerine gösterilen bu iltifatlardan bu lütuflardan metbularına karşı medyun-ı şükran olacakları yerde bu haklarını ve bu salahiyetlerini daima ve daima hükumet metbularının aleyhinde istimal etmişlerdir. Evvel emirde patriğe “Millet başı” denilince patrikhaneyi bir nevi saray-ı hükümdariye kalbettiler, patrik artık bir hükümdar oldu. Vezaifi sırf dini olan Sinod meclisinden maada “Müşavirler” namı tahtında Rum milletinin en milliyetperverlerinden mürekkep meclis-i cismani teşkil edildi. Ve patrik daima ve hatta huzur-ı hümayunda bulunduğu zamanlarda bile göğsüne iki başlı kartal resmini havi bir alamet taşıyordu. Patrikhane dâhilinde “Mabeyinciler” bulunuyor ve patrik ancak müsaade-i mahsusası istihsal edildikten sonra, bu mabeyincilerin delaletiyle ziyaret edilebiliyordu. Bu hal Meletios’un infisali zamanına kadar böylece devam etti. Patrikhanenin ancak hükümdar saraylarına mahsus teşkilattan olmak üzere bir de “Matbah-ı Amire”si var idi ki bu da son günlere kadar devam ediyordu. Patrikhane Osmanlı Devletinin inhitat safhalarında da büyük roller oynamıştır. Mesela Osmanlı Devleti ile muhtelif devletler arasında akdedilen muahedattan hiçbiri yoktur ki patrikhane hakkında bir devlet için bir takım mevad ve ahkâm-ı muzırayı ihtiva etmiş olmasın. Bu da devletin her gaileli zamanlarında, harp zamanlarında, müzakerat-ı sulhiye zamanlarında patrikhanenin düvel-i Hristiyaniyeye vuku bulan müracaat-ı mütevaliye-i tezellümkaranesinin neticesi idi. Bilhassa Tanzimat Hatt-ı Hümayunundan sonra patrikhane büsbütün milli-Yunani, siyasi-Avrupai bir mahiyet aldı.
Patrikhane Sefir(!)leri
Patrikhane kapu kahyaları hükumet nezdinde adeta bir sefir idiler. Şu farkla ki sefirler Hariciye Nazırına, kapu kahyaları da Adliye Nazırına müracaat ediyorlardı. O derecede ki mesela zabıta tarafından Rum’un biri herhangi bir sebepten dolayı tevkif edildi mi, kapu kahyası derhal Adliye Nazırına gider ve keyfiyeti adeta “protesto” ederdi.
Patrikhanenin en çok güvendiği, temas ettiği, Osmanlılar aleyhindeki tertibatta hadim olduğu devlet Rusya idi. Bununla beraber şurası da bilinmelidir ki patrikhanenin en büyük müzahiri Rusya devleti olmakla beraber onun kıblesi ve veçhe-i istikbali Yunanistan idi. Çünkü Yunanistan da Helen, Rumluk da Helendir ve Helenizmin en çok korktuğu İslamizmdir. [Son günlerde Patrikhane ile Rus kilisesi arasında yeni muaşekalar başladı. Dikkatle takip edilmek lazım gelir.]
Patrikhane Nakli Meselesi
Patrikhanenin bugünkü vaziyeti karışıktır. Vaziyet-i müstakbelesi tabii Lozan Muahedenamesinin ekalliyetler hakkındaki ahkamı dairesinde tespit edilecektir. Patrikhanenin cismani selahiyetten ve milli mahiyetten tecridi üzerine, en evvel Meletios’un kafasından çıkmış olarak Patrikhaneyi İstanbul’dan mahall-i ahara nakletmek meselesi çıktı. Buna Yunanistan da diğer otosefal kiliseler de, buradaki patrikhane erkanı da aleyhdardır. Yunanistan’ın aleyhtarlığı, patrikhanenin velev ki leş halinde olsun, İstanbul’da bulunmasında İstanbul’daki Rumlar için kuvvetli bir teselli olmasından, diğer otosefal kiliselerin aleyhtarlığı da patrikhanenin nakli halinde onun gideceği yerler, tabii olduğu üzere bir Yunan şehrinin Ortodoksluğun en büyük merci-i diniyesi mahiyetini almak itibariyle şereflenmesine mani olmak maksadından, burada kiliseler aleyhdarlığı da kendi mevkii ve memuriyetlerini kaybetmek endişesinden tevlit etmektedir.
[Türk nokta-i nazarına göre patrikhanenin nakli meselesi şayan-ı tetkiktir. Nakli halinde nereye gidecek? Eğer muhakkak Yunanistan’a giderse bizim için nakli daha muvafıktır. Eğer Rusya’ya giderse bizim için nakli gayr-i muvafıktır. Çünkü o takdirde Rusların elinde bizim aleyhimizde kuvvetli bir amil olur. Bizim en büyük gayretimiz onu zayıflatmak, nüfuz-ı maneviden tecrit etmek, leş haline getirmeye masruf olmalıdır. Burada şurasını da ilave etmek istiyorum ki Papa Eftim, patrikhanenin hükumet-i milliye nezdindeki mümessilliğini elde edebilmek için buradaki patrikhaneye Türk-Ortodoks Kilisesinin mülga olduğuna dair imzalı bir senet vermiş. Bunun tahkiki ve sübutu halinde icabının icrası lazım gelir. ]
Teneffüs Ettikçe Büyüyen Yılan
Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul’u fethinden sonra (H. 857), patrik Yenadiyus’a bahşetmiş olduğu imtiyazat, doğduğu andan itibaren teneffüs ettikçe büyüyen zehirli yılanlar gibi zaman gittikçe büyüdü, genişledi ve nihayet Fener Patrikhanesi, ruhani ve cismani meclisleriyle, vekilleriyle! Sefirleriyle velhasıl bir hükumet teşkilatının icap ettirdiği bütün teferruatıyla hilafet ve saltanat payitahtında bir fesat ocağı mahiyetinde tam 482 sene yani Lozan sulhunun akdi tarihine kadar devam etti. Lozan’da sulh muahedenamesi müzakere edilirken patrikhane meselesi de mevzu bahs oldu. Murahhaslarımız bu müzmin çıbanı kati bir ameliye ile kökünden çıkarıp atmak istediler. Patrikhanenin İstanbul hudud-ı haricine çıkarılması noktasına çok ısrar ettiler. Bir taraftan otosefal kiliseler diğer taraftan patrikhanenin İstanbul’dan kalkması işine gelmeyen Yunanlılar “Hristiyanlık namına” Avrupa ve Amerika’nın dini taassubunu tahrik için kıyamet kopardılar ve bütün Hristiyan âlemine tezellümler, protestolar ve istimdatnameler yağdırdılar. Mezhep itibariyle Ortodoksluktan büsbütün ayrı ve hatta Ortodoksluktan müteneffir olan Anglikan kilisesi bile patrikhanenin İstanbul’da ipkası için teşebbüsatta bulundu: Anglikan mezhebinin en büyük reis-i ruhanisi bulunan İngiltere’de Kenterbori arçbişuçi bu hususta büyük nüfuz-ı ruhanisini istimal ederek Lozan’da İtilaf murahhaslarına yine “Hristiyanlık namına” mütevali ve şiddetli müracaatlarda bulunmaya devam etti. Meletios’la “Fener” denilen fesat ocağı söndürülmüş fakat enkazı olduğu yerde bırakılmış oldu. Bu kadarı da memleket hesabına kaydedilecek büyük bir muvaffakiyettir.
Her kuvvet ve menfaat karşısında eğilmeyi, zehirli yılanlar gibi sokmak fırsatını kaçırdığı zaman dilini çıkarıp yalvarmayı asırlardan beri talim eden Rumlar, mütarekeden beri Türk izzet-i nefsini rencide eden hayâsızlıklarını patrik mahut Meletios’a yükletmek ve bu suretle işin içinden sıyrılmak istediler. Rum ırkına mahsus bütün fezayih ve desaisi nefsinde cem eden Meletios da millet-i metbusuna karşı irtikâp ettiği cinayetlerin hesabını ödemekten korkarak İstanbul’un tahliyesinden takriben iki hafta evvel-güya mezunen-Yunanistan’a savuşarak Aynaroz’a yerleşti.
Meletios Selanik’te propagandalarına devam etti ve etmektedir. Merkum patrikhanenin İstanbul’dan Aynaroz’a ve Yunanistan’da diğer bir halle nakline şahsen taraftardır. Fakat yukarıda sayılan esbaptan dolayı, gerek otosefal kiliseler gerekese Yunanlılar bu fikre muarızdırlar. Hatta Rum Ortodoksluğunun en büyük makamlarından olan Kudüs ve İskenderiye patrikleri Meletios’a taraftar değildirler. Bunlar diyor ki Miladi 325 yılında İznik’te teşekkül eden Sen Sinod İstanbul patrikliğini kabul etmiştir. Binaenaleyh bu karar mukaddestir. Buna riayet lazımdır. Meletios bir taraftan kral taraftarlarını diğer cihetten Venezilosçuları gücendirmiş olduğu cihetle resmi Yunanistan’dan bu hususta kâfi derecede müzaheret göremiyor.
Papa Eftim Efendinin Fener Darbesi
Müttefikin işgal kıtaatı İstanbul’da son günlerini yaşarken Türk mahbelikiyle hatta Orat Anadolu Rumlarının Türk-Ortodoks olduklarını iddia etmekle maruf Keskin Metropolidi Papa Eftim Efendi bir “Fener darbesi” yaparak patrikhaneye misafir olmuştur.
İstinatgâhları olan Avrupa ordusunun İstanbul’dan hasren çıkmaya mecbur olduğunu gören patrikhane erkânı telaş içinde sık sık içtimalar akdederek vaziyetini kurtarmaya çalışıyor ve vaktiyle aforoz ettikleri Papa Eftim’den şefaat diliyorlardı. Tahliyenin ferdasında [5 Teşrinievvel 339] Fener kilisesinde [Lozan sulhundan sonra Patrikhane namıyla bir müessesenin mevcudiyetini ismen olsun tanımak doğru olamayacağından sabık Patrikhaneye sadece “Fener kilisesi” demek herhalde daha muvafık olur.] akdedilen içtimada, Papa Eftim Efendinin Ankara hükumeti nezdinde patrikhane mümessil ve murahhası olarak tayinine… Ordunun istikbaline iştirak etmek üzere üç metropolit ile Papa Eftim Efendiden mürekkep bir heyetin teşkiline… Patriklik makamının münhal olduğuna ve kilisenin idare-i muvakketesini Sinod meclisinin deruhte ettiğine dair patrikhane metropolitliklere bir tamim irsaline, patrikhane kilisesi riyasetine Seylu metropoliti Evriyeniyus’un intihabına sabık Kayseri metropoliti Amurusyus’un patrik müsteşarlığına tayinine ve daha birtakım feri işlerin icrasına karar verildi. Aynı günde Papa Eftim Efendi Rum milletine nesayihi havi bir beyanname neşretti.
Papa Eftim Efendinin Vaziyeti
Bundan sonra Fener kilisesi papasları ve Sinod Meclisi hemen her gün içtimalarına devam ettiler. İlk günlerde Papa Eftim Efendiye karşı müdara ile hareket eden papaslarla Rum matbuatı mumaileyhin harekâtını zorbalık diye tavsif ederek tenkidata başladılar. Papa Eftim Efendinin hükumete karşı vaziyet-i hukukiyesi Türk Rum matbuatında münakaşa edilmeye başladı.
Mumaileyh, patrikhane tarafından hükumet nezdinde vekil ve murahhas olduğuna dair patrikhaneden bir vekâletnameyi hamilen Ankara’ya avdet etti. Patrikhanenin haiz olduğu cismani imtiyazların kâffesi ilga edilmiş olduğundan kemafü’s-sabık hükumet nezdine “sefaret” veya herhangi bir sıfat ve unvanı haiz bir vekil gönderemezdi. Bittabi Adliye Vekâleti de bu sıfatı haiz bir kimseyi kabul edemez. Adliye Vekil-i sabıkı Seyid Beyefendi de aynı veçhile hareket etti. Papa Eftim Efendinin ibraz ettiği vekâletnameyi o tarzda kabul etmedi. Fakat kiliseler de diğer müesseseler gibi kanunen şahsiyet-i hükmiyeyi haiz olduklarından bunlar, mehakim ve mecaliste alelade davalarını takibe, müdafaa ve mehakime ile ispat ve redd-i davaya salahiyetdar ve mukavelattan musaddak vekil tayi edebilecekleri cihetle Papa Eftim Efendinin de bu şekilde ve yalnız mehakim ve mecaliste mamul olmak üzere patrikhanenin vekâlet-i kanuniyesini deruhte edebileceğini mumaileyhe tebayiğ etti. Papa Eftim Efendi de Türkçe ve Rumca matbuatta bu hususta cereyan eden münakaşata cevap olmak üzere Anadolu Ajansı ile vuku bulan bir mülakatında vaziyeti izah ederek kendisinin alelade bir vekil olduğunu ve patrikhanenin hiçbir suretle “sefir” ve murahhas”ı olmadığını söyledi.
Ayasofya Cami Kaldıkça
Papa Eftim Efendinin etrafında kopan bütün gürültülere rağmen patrikhane “bugünkü vaziyeti kurtarmak” için birtakım muvakkat tedbirler ittihaz ettiğini ve fakat istihdaf ettiği gayelerden hiçbir şey feda etmeyeceğini yeni vekil Amorusyus açıktan açığa itiraf etti. İlk günlerde bir takım beylik laflar söyleyen ve bu suretle Türklerle güya anlaşmak isteyen Amorusyus şerü’l-safi Meletios’tan daha az hain değildi. Bu papas da mütarekeden sonra Türklüğü tahkir için mümkün olan her şeyi yapmış, Türk’e karşı gayz ve adavet kusanların önünde gitmiş ve milletimizi boğmak isteyenlere maddi, manevi yardımlarda bulunmuştu. Merkum, ilk günlerde, arada hiçbir şey olmamış gibi “her şeyi unutalım, Türklerle hoş geçinmek isteriz” tarzında sözlerle yapmış olduğu hayâsızlıkların üstüne bir sünger çekmek istiyordu. Fakat bu papas bilmiyordu ki maddi menfaat ve şahsi husumetlere müteallik her şeyi afv edecek, unutacak kadar alicenap olan Türk, milli izzeti nefsine hakaret edenleri asla unutmaz ve afv edemez. Bunu anlayan Amorusyus iç yüzünü dışarı vermekte gecikmedi ve 10 Teşrinievvel [Ekim] [1]339[1923]’da Tevhid-i Efkâr muhabiriyle esnay-ı mülakatta “zanneder misiniz ki Rumluk susacaktır. İstanbul’da Ayasofya cami olarak kaldıkça, Rumlar kiliseden tahvil edilmiş camileri gördükçe her gün sizi telin edecektir…” diyecek kadar küstahlığa cüret etmiştir. Aynı zamanda: “Unutmayınız ki hepinizin damarlarındaki kan Rum kanıdır, çünkü bizim kızlarımızı aldınız bizim kanımızla aşılandınız…” sözleriyle Rumlara bu cihetten olsun bir iftihar hissesi ayırmak isteyen Amorusyus Efendi İstanbul’da Hüseyin Hilmi Paşanın konağında tevlid ve “Türk’ün dizi dibinde hidmet” ettiğini ilan ederek ırkının evsafına ve nankörlüğüne kendi kendini iyi bir misal olarak göstermiş idi.
Sen Sinod’un Son Kararı
Papas Amorusyus çevirme hareketinde iflas ederek selefi Meletos’a iltihak ettikten sonra muvakkat patrik vekâletine Kirilos geldi. Mumaileyh, bu vazifeye muvakkaten intihap edildiği cihetle münhal olan patrikliğe bir papasın intihabına Sinod Meclisi karar verdi. Ve bu kararı ve tarz-ı intihabı- tarihi bir mahiyeti haiz olması itibariyle-aynen aşağıya derç ettiğimiz bir tamimle merakiz-i ruhaniyeye tebayiğ etti. Tamim şudur:
“Patriklik makam-ı alisinin münhal kaldığı 4 Teşrinievvel tarih ve 4810 numaralı Sen Sinod’un tamimi ile işar kılınmıştır. Bu kere patrikhane sırf ruhani kilise merkezi olmak sıfatındaki yeni vaziyeti üzerine yeni patriğin atideki tarzda intihabının takarrür eylediği tebliğ olunur:
- Patrikhane intihabına doğrudan doğruya patrikhaneye mensup olanlar ile bilfiil hidmette bulunan metropolitler ve serpiskoposlar iştirak edeceklerdir.
- Bunların cümlesi bila istisna tamimin yevm-i tarihinden itibaren kırk gün zarfında kendilerince münasip görülen namzedin ismini bir pusulaya yazıp o pusulayı memhur bir zarf derununa vaz ve üzerine (rey pusulasını ihtiva ediyor) ibaresi yazıldıktan sonraSen Sinod Meclisi Reisi olan Erdek Metropoliti Kalinikos’a hitaben bir kapalı mektup ile göndereceklerdir.
- Patrik namzedi olarak yedi sene hidmette bulunan metropolit ve serpiskoposlar gösterilecektir.
- Rey pusulaları, bu tamimin yevm-i tarihinden itibaren kırk birinci günde İstanbul’da bulunan metropolitlerin iştirakiyle Sen Sinod Meclisinde tasnif olunacak ve netice-i tasnifte muktezi evsafı haiz üç kişilik bir cetvel tanzim olunacaktır.
- Bu üç namzetten biri, İstanbul’da bulunan metropolitler ile Sen Sinod Meclisi tarafından patrikhane kilisesinde icra olunacak ayin-i ruhaniden sonra kanuni reyler ile patrik intihap olunacaktır.
Binaenaleyh baladaki mukarraratın nazar-ı itibara alınarak tayin olunan mühlet zarfında her bir metropolitin intihabatın icrası için rey pusulasını göndermesi beyan olunur.
18 Teşrinievvel 1923”
Sen Sinod’un yukarıdaki tebliğine nazaran yeni patrik intihabına gelecek ayın yirmi sekizinden itibaren başlanacaktır. “Patrikhane sırf ruhani ve kilise merkezi olmak hakkındaki yeni vaziyeti üzerine” intihap olunacak yeni patriğin bu vaziyetle mütenasip evsafı haiz olması şüphesiz ki lazımdır. Aksi takdirde “Fener fesat mumu” yanacak ve “iki başlı kartal”ın temsil ettiği mefkûre muhafaza edilecektir.
[Ayın Tarihi, Cilt: I, No (Sayı): 2 (Teşrinievvel [Ekim]), Basım Yeri ve Yılı: Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi, Ankara, 1339 [1923], s. 136-141]
Türk Tarihi
İstanbul’un İtilaf Devletleri Tarafından Fiilen İşgali (13 Kasım 1918)
Published
5 ay agoon
Kasım 16, 2025By
drkemalkocak
Giriş
13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul Boğazı’na girişi, Osmanlı tarihinin son döneminin en kritik olaylarından biridir. Mondros Mütarekesi imzalanmış olsa da, İstanbul’a uygulanan fiilî işgal, mütareke hükümlerinin ötesine geçen bir kontrol mekanizması yaratmıştır. Bu olay, yalnızca askerî hâkimiyetin kurulduğu bir an değil; Osmanlı yönetiminin meşruiyet kaybı, şehir düzeninin dönüşümü, sosyal moral çöküşü ve eşzamanlı olarak milli direniş fikrinin doğuşunu simgeleyen bir dönemeçtir.
Bu çalışma aşağıdaki sorulara cevap aramaktadır:
İşgale giden yolda hangi diplomatik, askerî ve psikolojik mekanizmalar rol oynamıştır?
13 Kasım 1918, Osmanlı egemenliği açısından hangi kırılmayı temsil etmektedir?
Fiilî işgal ile resmî işgal arasında nasıl bir fark vardır ve tarih yazımı bu ayrımı neden sıklıkla göz ardı etmektedir?
İşgal İstanbul’un toplumsal hafızasında nasıl bir iz bırakmıştır?
Bu olay, Millî Mücadele’nin fikri zeminini hangi açılardan tetiklemiştir?
1. Mondros Mütarekesi’nin Siyasal Anatomisi ve İşgale Giden Süreç
1.1. Eleştirel Tarih Yöntemi Açısından Mütareke Maddelerinin Yorumu
Mütarekenin 7. maddesi, belirsizliği sebebiyle diplomatik genişletmeye en açık maddedir. İngiliz belgeleri “İstanbul’un düzeni tehlikede” yorumunu meşru kabul ederken, Osmanlı heyeti bu maddeyi yalnızca savaş bölgeleri için geçerli görmüştür.
Burada “metin ile niyet” arasındaki boşluk işgale zemin hazırlamıştır.
1.2. Boğazlar Sorununun Uluslararası Boyutu
Boğazların kontrolü, İngiltere’nin 19. yüzyıldan itibaren benimsediği deniz üstünlüğü stratejisinin çekirdek unsurudur.
- İngiltere: Boğazların uluslararasılaştırılması
- Fransa: İstanbul üzerinde kültürel nüfuz
- İtalya: Akdeniz’de denge unsuru
- Yunanistan: “Megali Idea” bağlamında fırsat arayışı
İstanbul, yalnızca Osmanlı Devleti için değil, Büyük Güçler arası hegemonya mücadelesinin kesişim noktasıdır.
1.3. Osmanlı Devleti’nin Yapısal Çöküşü
1918 sonbaharında Osmanlı’nın:
- bütçe açığı,
- ordunun dağılması,
- gıda krizi,
- bürokratik çöküş,
gibi yapısal sorunları işgale zemin hazırlamıştır.
Eleştirel tarih yöntemi bu noktada “işgal”i yalnızca dış müdahale değil, iç zayıflığın sonucu olarak da ele alır.
2. 13 Kasım 1918: İtilaf Devletleri Donanmasının İstanbul’a Girişi

2.1. Donanmanın Kompozisyonu
İngiliz arşivlerine göre Boğaz’a giren filo:
- 22 İngiliz
- 12 Fransız
- 17 İtalyan
- 4 Yunan
- Yardımcı gemiler
toplam 55–61 gemi arasında değişmektedir.
Bu güç gösterisi yalnızca askerî değil, psikolojik bir şok stratejisidir.
2.2. Tanıklıklar: Mustafa Kemal ve İstanbul Halkı

Mustafa Kemal’in Haydarpaşa’da gördüğü manzara karşısında söylediği:
“Geldikleri gibi giderler.”
ifadesi, askeri liderlik psikolojisi açısından bir “direniş çerçevesi” inşa etmiştir.
Halide Edib ise bu günü “şehrin ruhunun esir alındığı gün” olarak tanımlar.
2.3. Şehir Sosyolojisi Açısından İşgalin Tasviri

İşgal günü:
- Galata Köprüsü’nde toplanan kalabalığın sessizliği
- Tophane rıhtımına indirilen birlikler
- İstanbul polisinin pasifize oluşu
- Pera’daki gayrimüslim cemaatlerin temkinli kutlamaları
gibi unsurlar şehir sosyolojisinin “eşzamanlı çoklu duygular” barındıran yapısını ortaya koyar.
3. Vaka Analizleri: İşgalin Çok Boyutlu Etkileri
Vaka 1: Osmanlı Yönetim Aygıtının Çöküşü ve Tevfik Paşa’nın Görevlendirilmesi
Tevfik Paşa’nın getirilmesi İngilizlerin “ılımlı, denetim altına alınabilir hükümet” arayışıyla uyumludur.
Bu, klasik sömürge stratejisinin bir türüdür: Yerel yönetimi tamamen devirmeden etkisiz kılmak.
Vaka 2: Polis Teşkilatının Yeniden Düzenlenmesi
İngiliz subayları polis merkezlerinde denetim noktaları kurmuş, atamalara müdahale etmiş, “güvenilir” görülen isimleri öne çıkarmıştır.
Bu durum fiilî işgalin “hiyerarşi kırma stratejisi”dir.
Vaka 3: Basının Kontrol Altına Alınması
Peyam-ı Sabah gibi gazeteler İngiliz yanlısı çizgiye evrilmiş; İleri ve Yeni Gün gibi gazeteler baskı altına alınmıştır.
Bu, modern anlamda enformasyon savaşının erken bir örneğidir.
4. Fiilî İşgal – Resmî İşgal Ayrımı: Tarih Yazımı Eleştirisi

Türk tarih yazımında “öğretim kolaylığı” gerekçesiyle İstanbul’un yalnızca 16 Mart 1920’de işgal edildiği aktarılır. Ancak:
- egemenlik kaybı,
- idari müdahale,
- askerî sınırlama,
- polis ve basın kontrolü,
ölçütleri dikkate alındığında 13 Kasım 1918 tam nitelikli bir fiilî işgaldir.
Eleştirel tarih yazımı, devletlerin “resmî söylem”leri ile arşiv gerçekleri arasındaki farkı açığa çıkarır.
5. İşgalin Psikolojik ve Toplumsal Etkileri
5.1. Moral Çöküş ve Mill Kimliğin Yeniden İnşası

İşgal, İstanbul halkında:
- yenilmişlik,
- belirsizlik,
- öfke,
- utanç,
- milliyetçi uyanış
gibi duyguları aynı anda tetiklemiştir.
5.2. Aydınlar Üzerindeki Etkiler
Ahmet Emin Yalman, Halide Edib, Celal Nuri gibi yazarların günlüklerinde:
- “Öfke”
- “Aşağılanma”
- “Direniş gerekliliği”
temaları baskındır.
5.3. Millî Mücadele’nin Psikolojik Kaynağı
Mustafa Kemal’in 1918–1919 arasında İstanbul’da yaptığı temaslar, işgal psikolojisinden doğan direniş enerjisini Anadolu’ya taşıyan bir “fikri köprü” oluşturmaktadır.
Sonuç: 13 Kasım 1918’in Tarihi Konumlandırılması

Bu makalenin kapsamlı analizi göstermiştir ki:
- İstanbul’un işgali diplomatik, askerî, psikolojik ve idari boyutları olan çok katmanlı bir harekettir.
- 13 Kasım 1918, 16 Mart 1920’den bağımsız düşünülemez; ancak bu ilk tarih egemenlik kaybının başlangıcıdır.
- Bu olay, milli kimliği yeniden kuran bir “travmatik başlangıç anı”dır.
- Millî Mücadele’nin ruhu, bu işgal gününde şekillenmiştir.
Kaynakça
Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, M. E. B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1977, s. 54-57
Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü I, TTK Yayınları, TTK Basımevi, Ankara, 1993, s. 24-26
Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I (Mutlakıyete Dönüş 1918-1919), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 79-114
Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul 1918-1923, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.
Zekeriya Türkmen, “İstanbul’un İşgali ve İşgal Dönemindeki Uygulamalar (13 Kasım1918-16 Mart 1920)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XVIII, Temmuz 2002, Sayı: 53, s. 319-372
Abdurrahman Bozkurt, “İstanbul’un İşgali”, Atatürk Ansiklopedisi
https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/690/%C4%B0stanbul’un-%C4%B0%C5%9Fgali
Türk İstiklâl Mücadelesi
TBMM’nin 30 Ekim 1922 Tarihli ve 307 Sayılı Kararı: Egemenliğin Yeniden Tanımı ve Tarihi Kırılma Noktası
Published
5 ay agoon
Kasım 5, 2025By
drkemalkocak
Özet
30 Ekim 1922 tarihli ve 307 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) kararı, Osmanlı Devleti’nin hukuken sona erdiğini ve TBMM Hükûmeti’nin “hududu millî dâhilinde vârisi” olduğunu ilan ederek, Türk siyasi tarihinde bir meşruiyet inkılabı yaratmıştır. Bu karar, yalnızca bir rejim değişikliği değil; aynı zamanda meşruiyet, egemenlik, kimlik ve tarih yazımı alanlarında köklü bir yeniden kuruluşu temsil etmektedir. Makalede, söz konusu karar amaç, yapı, işleyiş, kavramlar, kişiler, kurumlar ve olaylar üzerinden incelenmekte; ayrıca eleştirel tarih yöntemi ve vaka analizleri aracılığıyla kararın tarihi anlamı çok boyutlu olarak değerlendirilmektedir.
Anahtar Kelimeler: 307 sayılı karar, TBMM, egemenlik, meşruiyet, hilafet, milli egemenlik, tarihi inşa, eleştirel tarih.
1. Giriş: Tarihi Bağlam
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin siyasi egemenliği, Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) ile fiilen; Sevr Antlaşması (10 Ağustos 1920) ile hukuken sona ermiştir.
Anadolu’da 23 Nisan 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, fiilî bir egemenlik alanı yaratmış; ancak uluslararası hukukta meşruiyet bakımından tartışmalı kalmıştır.
Lozan Barış Konferansı’na (1922) hem İstanbul Hükûmeti hem TBMM Hükûmeti davet edilince, “kim meşrudur?” sorusu ortaya çıkmıştır.
TBMM, bu soruya 30 Ekim 1922 tarihli ve 307 sayılı kararla cevap vermiştir:

“Osmanlı İmparatorluğu’nun İnkıraz [son] bulup Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti Teşekkül Ettiğine Dair.
Osmanlı İmparatorluğunun munkarız olduğuna [son bulduğuna] ve Büyük Millet Meclisi Hükûmeti teşekkül ettiğine [kurulduğuna] ve Yeni Türkiye Hükûmetinin Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim [geçmiş] olup onun hududu milli dâhilinde yeni varisi olduğuna ve Teşkilatı Esasiye Kanunu ile hukuk-ı hükümranı [hükümranlık hakları] milletin nefsine [kendisine] verildiğinden İstanbul’daki Padişahlığın madum [yok olduğuna] ve tarihe müntakil bulunduğuna [intikal ettiğine] ve İstanbul’da meşru [şeriata, kanuna uygun] bir hükûmet olmayıp İstanbul ve civarının Büyük Millet Meclisine ait ve binaenaleyh [dolayısıyla] oraların umur-ı idaresinin [yönetim işlerinin, yönetiminin] de Büyük Millet Meclisi memurlarına tevdi edilmesine [bırakılmasına] ve Türk Hükûmetinin hakk-ı meşru [meşru hakkı] olan Makam-ı Hilafeti esir bulunduğu ecnebilerin elinden kurtaracağına karar verildi.” 30.10.1338 [1922] [1]
Osmanlı İmparatorluğu inkıraz bulmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, onun hududu millî dâhilinde yeni vârisidir.
Bu ifade, hem Osmanlı hanedanı ile hukuki kopuşu, hem de devletin tarihi sürekliliğini aynı anda tesis etmiştir.
2. Amaç: Egemenliğin Kaynağını Yeniden Tanımlamak
307 sayılı kararın iki temel amacı bulunmaktadır:
Dış meşruiyet: Lozan’da tek temsilci olmak ve uluslararası alanda TBMM’yi tanıtmak.
İç meşruiyet amacı: Egemenliği hanedan millete devretmek ve yeni bir “kurucu iktidar” inşa etmek.
Bu bağlamda karar, egemenliğin kaynağını yeniden tanımlayarak
millet egemenliği ilkesinin temelini atmıştır.
3. Yapı ve İşleyişi
Karar üç temel yapı taşına sahiptir:
| Unsur | İçerik | Görev |
| Tespit | Osmanlı İmparatorluğu’nun “inkıraz bulduğu” | Eski rejimin sona erişini hukuken ilan eder. |
| Beyan | TBMM Hükûmeti’nin “hududu millî dâhilinde vârisi” olduğu | Devletin sürekliliğini tesis eder. |
| Sonuç | “Meşru hükümet yalnız TBMM Hükûmetidir” | Yeni meşruiyetin tesisi |
Karar, TBMM Genel Kurulu’nda yapılan tartışmalar sonucunda oybirliğiyle kabul edilmiş, ardından 1 Kasım 1922’de 308 sayılı kararla padişahlığın kaldırılmasına zemin hazırlamıştır.
4. Kavramlar ve Anlamları
Hududu Millî: Misak-ı Milli’nin hukuki yansımasıdır. Egemenliğin coğrafi sınırını tanımlamaktadır. [2]
Vâris: Yeni Türkiye, Osmanlı’nın devamı değil; onun mirasçısıdır.
Bu fark, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesindeki “devrimle gelen devamlılık” ilkesini doğurur. [3]
Hukuk-u Hükümrani Milletindir: Egemenliğin ilahi ve hanedana ait bir meşruiyetten kaynaklandığı anlayışına karşı millet egemenliği düşüncesinin ilanıdır. [4]
5. Temsil Ettiği Değerler
Karar, beş temel değerin kurucu ifadesidir:
- Egemenlik: “Kayıtsız şartsız milletindir.”
- Laiklik: Meşruiyetin kaynağı milli iradeye dayanır.
- Milliyetçilik: Egemenliğin coğrafi değil, siyasi bir millet birliği üzerinden tanımlanmasıdır.
- Cumhuriyetçilik: Yönetimde halkın özne olmasıdır
- Modernleşme: Akla ve hukuka dayalı yönetim anlayışının benimsenmesidir.
6. Kurumlar ve Kişiler

TBMM: Kararın mimarıdır; kurucu iktidarın simgesi olarak, yasama ve yürütme erkini elinde bulundurur.
TBMM, meşruiyetini “millet iradesi”nden alarak Osmanlı hanedanının kutsal meşruiyet anlayışını reddetmiştir. [5]
Mustafa Kemal Paşa: Kararın ideolojik ve stratejik planlayıcısıdır. Lozan öncesinde Tevfik Paşa’nın “birlikte temsil” teklifini reddederek kararın çıkmasını sağlamıştır. [6]
Tevfik Paşa: İstanbul Hükûmeti adına “iki hükümetli temsil” teklifinde bulunmuş; bu durum kararı tetiklemiştir. [7]
Rauf Orbay ve İsmet Paşa: İcra Vekilleri Heyeti’nin öncü isimleri olarak kararın uygulanmasında etkili rol oynamışlardır.
7. Vaka Analizleri
Vaka 1: Lozan’a İki Hükümet Çağrısı (1922)
İngiltere’nin, hem İstanbul hem Ankara hükümetlerini Lozan’a davet etmesi, “çift meşruiyet” krizini doğurmuştur. 307 sayılı karar, bu krize hukuki cevap olmuştur. [8]
Vaka 2: Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)
307 sayılı kararın ertesi günü 308 sayılı karara zemin oluşturmuş, padişahlık kaldırılmış ve monarşi hukuken sona ermiştir.[9]
Vaka 3: Ankara’nın Başkent İlanı (13 Ekim 1923)
Kararın “İstanbul’daki hükümet gayrimeşrudur” tespiti, Ankara’nın siyasi merkez haline gelmesine yol açmıştır.
Vaka 4: Hilafetin Kaldırılması (3 Mart 1924)
Kararda hilafetin “ecnebilerin elinde esir bulunduğu” ifadesi, dini otoritenin artık siyasetten ayrılması gerektiği fikrini doğurmuş; 3 Mart 1924’te bu sürecin son halkası tamamlanmıştır.
8. Zaman ve Mekân
Zaman: Karar, Türk İstiklal Harbi’nin diplomatik safhasına denk düşmektedir.
Askerî zaferin hemen ardından gelen bu karar, silahlı mücadelenin siyasi meşruiyete dönüşümüdür.
Mekân: Ankara, yeni egemenliğin “coğrafi sembolü”dür. İstanbul’dan kopuş, millet-devlet merkezinin kuruluşudur.
9. Eleştirel Tarih Yöntemiyle Değerlendirme
Eleştirel tarih yöntemi, olguları sadece sonuçlarıyla değil, niyet ve söylemleri ile incelemeyi öngörmektedir. Bu bakımdan 307 sayılı karar, iki yönlü bir tarihi görev yapmıştır:
İnşa: Yeni bir millet-devlet kimliği, halk egemenliği felsefesini inşa etmiştir.
Tahrif: Osmanlı geçmişini “inkıraz” olarak tanımlayıp tarihi sürekliliği ideolojik biçimde yeniden yazmıştır.
Bu sebeple karar, tarihi yalnız kuran değil aynı zamanda tarihi yeniden yazan bir metindir. [10]
10. Sonuç
307 sayılı TBMM kararı, Türk siyasi düşüncesinde egemenlik, meşruiyet ve kimlik kavramlarının yeniden tanımlandığı bir anayasal dönüm noktasıdır.
Bu kararla:
- Osmanlı hanedan egemenliği/monarşi hukuken sona ermiştir.
- TBMM Hükûmeti devletin meşru temsilcisi olarak tanımlanmıştır.
- Millet egemenliği, Cumhuriyet’in temel ilkesi haline gelmiştir.
Eleştirel açıdan karar, sadece rejim değişikliğini değil; tarih bilincinin, meşruiyetin ve milli kimliğin yeniden inşasını temsil etmektedir.
307 sayılı karar, bir “son” ile bir “başlangıcı” birleştirir. Osmanlı’nın son nefesi, Cumhuriyet’in ilk sözüdür.
DİPNOTLAR
[1] Büyük Millet Meclisi Kavanin Mecmuası, Cilt:1, s. 487; T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 30.10. 1338[1922], Devre: I, Cilt: 24, İçtima Senesi: 3, s. 292-298
https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf
[2] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Gelişmeler 1876–1938, Arba Yayınları, İstanbul, 1984, s. 217.
[3] Cem Eroğul, Devlet ve Devrim Arasında Türkiye Cumhuriyeti, İletişim Yayınları, İstanbul, 1998, s. 35.
[4] Suna Kili, Atatürk Devrimi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara,1983, s. 21.
[5] Kemal Gözler, Anayasa Hukuku Dersleri, Ekin Yayınları, Bursa, 2021, s. 64.
[6] Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005, s. 208.
[7] İsmail Kara, Din ile Modernleşme Arasında Türkiye, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2010, s. 122.
[8] Kemal H. Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, İmge Yayınları, Ankara, 2002, s. 55.
[9] Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000, s. 113
[10] İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Timaş Yayınları, İstanbul, 2020, s. 289.
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Türk Tarihi3 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk Tarihi3 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoMustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi’ni Açış Konuşması (4 Eylül 1919)
















