Connect with us

Mustafa Kemal Atatürk

MUSTAFA KEMAL BİR FIRTINAYI NASIL DURDURDU?

Published

on

ÖRNEK İNSAN, ASKER, KUMANDAN, SİYASET ve DEVLET ADAMI MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Bu vasıfları doğrulayan bir örnek olay ekte sunulmuştur. Türk İstiklal Harbi’ni yöneten Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, Reisini sorgulaması; görev ve yetki verilen devlet adamlarının/kamu görevlilerinin, sorumluluklarının gereğini yerine getirmeleri, görev, yetki ve sorumluluk veren kişi, toplum, millet, kurum, kuruluş ve devletin; görev ve yetkiyi kullanarak sorumlulukların yerine getirilip getirilmediğinin hesabının verilmesini istemek/sorgulamak hak ve görevinin millete ve milletin temsilcilerine ait olduğunun yaşanmış bir örneği…

Mustafa Kemal devam ediyor:

  • “Kumandanlara: Bursa’yı terk ediniz, dedim ve bu emri ben verdim. Askeri harekâtta mevzubahis olması lazım gelen şey, eldeki kuvvetlerin neticeye kadar herhangi bir mevkii muhafaza etmesi değildir.”

Mustafa Kemal Paşa, ordunun; üstün düşman kuvvetlerine karşı seyyal bir vaziyette bulundurulmasının askeri zorunlukları ve Bursa’nın terkinin en doğru hareket olduğu hakkında uzun uzun nefes tüketiyor.

Ama bu askeri deha, askerlik gereklerini bilmeyen bu sivil Meclise bir türlü meram anlatamıyor. Niçin anlamıyorlar! Kof bir kahramanlık ve şecaat gösterisi uğruna eldeki “bir lokma” kuvveti feda mı etmeliydi? Bu, askerlik gereklerine uymazdı. Eldeki bu kuvveti, düşmanın üstün kuvvetleri karşısında oradan oraya kaydırarak elde bulundurmak lazımdı. Onu, düşmanın üstün kuvvetlerine lokma yaptığı gün dava kaybedilirdi. Bu dava istiklal ve hürriyet davasıydı. Bunun sorumluluğunu üstlenmişti. Ne diye hala bir Bursa için direnip duruyorlardı? Önünde sonunda yalnız Bursa’yı değil, bütün vatanı kurtaracak o değil miydi?

  • Sorumlu kimdir?

Mustafa Kemal cevap veriyor:

  • Ben!

Bursa’nın düşmesi bütün Meclisi ayaklandırmıştı, teessür son haddini bulmuştur. Meclise gelen haberlere göre, Yunanlılara karşı mukavemet gösterilmeden şehir boşaltılmış. Bursa nasıl terk edilir! Hem de şehri savunmadan! Bursa ecdat yadigârı; Bursa evliyalar şehri; Bursa kutsal şehir. Türk ulularının türbelerine düşman ayağı nasıl basar.

Bütün Meclis kabarmış, coşmuştur. Sorumluları kahretmek için galeyan halindedir. Birçok milletvekili bir de gensoru vermiştir. Bu gensoruda sorumluların derhal divanıharbe verilmesi istenilmektedir.

Tarih, 1920 Ağustos’unun 14’ü

Hamdullah Suphi (TANRIÖVER) kürsüdedir. Türkiye’nin en iyi konuşan adamı. Kelimeleri bir büyü gibi sıralayıp kütleleri coşturan adam. Yüreğinin acısını dilinin gücüne vermiş. Durmadan konuşuyor ve Meclisteki ateşi kızıl alevler saçan korkunç bir yangın haline getiriyor. Diyor ki:

  • “… Bursa felaketi dolayısıyla uğramış olduğumuz ziyan o kadar müthiştir ki, Anadolu’da müdafaa denilen şeyin bir göz korkuluğu olduğuna dair umumi bir zehap uyandırmıştır.”

Bu kadar sert çıkışlara ve teşhislere İsmet (İNÖNÜ) Bey dayanamıyor, oturduğu yerden bağırıyor:

  • “Zayıf yürekliler öyle konuşur.”

Hamdullah Suphi (TANRIÖVER) Bey devam ediyor:

  • “Bu vatanın istikbali mevzubahis olunca kumandanı bir tarafa çekeriz; onun haysiyetine doğru hareket ederiz.”

“… Eğer bunlar mesul çıkarsa, eğer bunlar vazifesini yapmamışsa, eğer bunlar kendilerine emanet ettiğimiz kutsi işe ihanet etmişse onları cezalandırmak bir hak, bir vazifedir.”

Hamdullah Suphi’nin eleştirmeleri saatler sürüyor. Meclis galeyan halindedir, şahlanmıştır.

Bu şahlanmış, kükremiş Meclisin, bu Kuvayı Milliye ruhunun karşısına ufak yapılı bir adam çıktı. Eleştirmelere cevap verecekti. Bu, Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi Edirne Milletvekili İsmet (İNÖNÜ) Bey’di.

Kürsüye çıktı. Bursa’nın terk edilişindeki askeri zorunlulukları anlattı. Ne mümkün fırtınanın dinmesi? Bütün şimşekler Bursa Cephesi Kumandanı Bekir Sami Bey’in üzerinde toplanmaktadır. Divanıharbe vermek, kurşuna dizdirmek için. Sadece onu değil, Bursa’nın düşmesine sebep olanların hepsini.

Galeyan, uğultu devam ediyor. Gayz ve intikam duyguları önüne gelen her engeli ezecek kudrette.

Bu anda bir hareket oluyor: Meclisin kürsüye nazaran sol tarafındaki sıralardan bir adam ayağa kalkıyor, söz istiyor. Bu, Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa’dır. Haysiyeti incinmiş, gururu zedelenmiştir. Onun “Kuvayı Milliye”sine korkuluk demişlerdir. Türk’ün gücünden ve imanından şüpheye düşmüşlerdir. Harp harekâtının iyi idare edilmediğini iddia etmişlerdir.

Ağır ağır kürsüye çıktı. Gözleri parıltılı ve şimşeklidir. Askeri harekâtın, savaş gereklerinin zorunluluklarından uzun uzun bahsetti. Sonra sözü Bekir Sami Bey’e getirdi:

  • “… Bekir Sami Bey’i niçin itham etmeli? Bu iddiada ısrar gösteren zatın, sebep olarak gösterdiği şeyler nelerdir? İddia sahibi olan lütfen, rica ederim benden sorsun; ben cevap vereyim.”

İddia sahibi olan Hamdullah Suphi Bey cevap veriyor:

  • “Bursa’dan alınan bütün malumat, Bursa’dan gelen mebuslar bizi temin etmişti. Düşman civara gelmeden şehirden çıkılmıştır.”

Mustafa Kemal cevap veriyor. Sesi tok ve serttir:

  • “Çok aldanıyorsunuz Beyefendi hazretleri.”

Hamdullah Suphi’nin de ses perdesi yüksek ve sinirlidir:

  • “Soran sizsiniz, cevap veriyorum. Rica ederim eğer Mebusluk sıfatını tanıyorsanız sert söylemeye hakkınız yoktur.”

Mustafa Kemal’in sesi daha da dikleşir:

  • “Müsaade buyurun, cevap veriyorum: Bu zatın söylediği umumiyetle yalandır ve yanlıştır.”

Hamdullah Suphi büsbütün gerginleşiyor:

  • “Müsaade buyurun. Yalan değildir, yanlış değildir. Asla efendim.”

Bundan sonra, Meclisi taş gibi donduran bir ifşaatta bulunuyor Mustafa Kemal:

  • “Ben söz aldım, söz söylemek hakkı benimdir. Efendiler! Bekir Sami Bey Bursa’yı terk etmemiştir. Ben, kendi imzam altında Bursa işgal edilmeden evvel emir verdim. Askeri harekâtın gerektirdiği hareketin en doğrusu Bursa’yı terk etmekti.”

Bu ifşaat yıldırım etkisi yapıyor. Şimdi gensorunun muhatabı Bekir Sami Bey değil, Mustafa Kemal Paşa’dır. Meclis’te bir şaşkınlık, bir kararsızlık hali vardır. Bu sırada bir ses duyuluyor:

  • “O halde siz de mesulsünüz.”

Bu, Canik Milletvekili Nafiz Bey’in tok ve gür sesidir. Bu ses, Meclisin geçirdiği bir anlık şaşkınlıktan sonra kendine gelişin ve azmini belirtişin bir ifadesidir.

Mustafa Kemal devam ediyor:

  • “Kumandanlara: Bursa’yı terk ediniz, dedim ve bu emri ben verdim. Askeri harekâtta mevzubahis olması lazım gelen şey, eldeki kuvvetlerin neticeye kadar herhangi bir mevkii muhafaza etmesi değildir.”

Mustafa Kemal Paşa, ordunun; üstün düşman kuvvetlerine karşı seyyal bir vaziyette bulundurulmasının askeri zorunlukları ve Bursa’nın terkinin en doğru hareket olduğu hakkında uzun uzun nefes tüketiyor.

Ama bu askeri deha, askerlik gereklerini bilmeyen bu sivil Meclise bir türlü meram anlatamıyor. Niçin anlamıyorlar! Kof bir kahramanlık ve şecaat gösterisi uğruna eldeki “bir lokma” kuvveti feda mı etmeliydi? Bu, askerlik gereklerine uymazdı. Eldeki bu kuvveti, düşmanın üstün kuvvetleri karşısında oradan oraya kaydırarak elde bulundurmak lazımdı. Onu, düşmanın üstün kuvvetlerine lokma yaptığı gün dava kaybedilirdi. Bu dava istiklal ve hürriyet davasıydı. Bunun sorumluluğunu üstlenmişti. Ne diye hala bir Bursa için direnip duruyorlardı? Önünde sonunda yalnız Bursa’yı değil, bütün vatanı kurtaracak o değil miydi?

Bu sert eleştirmelerin sevdiği bir insandan, Hamdullah Suphi’den gelmesi Mustafa Kemal’i ayrıca üzüyordu. Onu biraz iğnemeliydi. Sözü döndürüp dolaştırıp tekrar oraya getirdi:

Mustafa Kemal – “Hamdullah Suphi Bey’in ısrar ettiği gibi elbette İstanbullular üzerinde çok tesiri olmuştur. Fakat bu tesir birtakım hissi teessürlerdir. Hamdullah Suphi Bey-benim idrakime nazaran-bu meselede iki noktaya temas ediyor: Birisi, harekâtı harbiye şimdiye kadar lüzumu gibi idare edilmemiş veyahut şimdiye kadar bugün olduğu gibi askeri harekât ile alâkadarlık gösterilmemiş ve bugünkü gibi faal bulunulmamış!

“Rica ederim, hangi günden bahsediyoruz? Efendiler! Hamdullah Suphi Bey’den sormak istiyorum, hangi maziden ve hangi günden bahsediyorlar? Biz, bu harekât ile uğraşırken Hamdullah Suphi Beyefendi İstanbul’da oturuyordu. Niçin buraya gelip de bugünkü gibi davranmak istemiyordu?”

Hamdullah Suphi Bey- “İstanbul’da vazifem vardı.”

Mustafa Kemal Paşa – “İstanbul’da vazifesi var, filan yerde vazifesi vardı. Bütün vazifelerin üstünde bizim de vicdani bir vazifemiz vardı: O da, herkesin sudan birtakım vazifeler yaptığı bir sırada hayatımızı, mevcudiyetimizi bu milletin sinesine sokarak onlarla beraber düşman karşısında uğraşmak olmuştur.”

Bu beyanatı Meclis alkışlıyor, Mustafa Kemal devam ediyor:

  • “Binaenaleyh iki buçuk aydan beri bu milletin içine gelmiş insanlar hakikatin derinliklerine nüfuz için henüz zaman dahi kazanmamış olan insanlar, mazi ve hâlin harekât, namus ve vicdanına sahip olamazlar; kolaylıkla tenkit salâhiyetine malik olamazlar.”

Karahisarısahip Milletvekili Hulusi Bey, oturduğu yerden lafa karışıyor:

  • “Vesaiki görerek malik olabilirler Paşa Hazretleri.”

Mustafa Kemal Paşa- “Zatıâlilerinin göreceği vesaik vardır.”

Hulusi Bey – “Görürüz Paşa Hazretleri. Biz de askeriz.”

Mustafa Kemal Paşa’nın lafının kesilmesi yüzünden Meclis’te gürültüler oluyor.

Mustafa Kemal, bundan sonra Hamdullah Suphi Bey’in silahsızlık hakkındaki eleştirmelerine, Aydın hadiselerine ve Şefik Bey hakkındaki ithamlara dokunduktan sonra diyor ki:

  • “…Bunları divanıharbe vermek için elde hiçbir vesika yoktur. Efendiler! Hamdullah Suphi Bey’in: “Niçin düşman gelmeden kaçtı?” sualine cevaben diyorum ki, daha evvel tahliyesi için ben emir verdim.”

Bu, Meclisin divanıharp isteklerine, sorumluları ölüme sürükleme eğilimine karşı bir meydan okumadır. Bu Meclis, demokrasiye beşiklik etmiş İngiltere Parlamentosundan bile daha hür düşünceli, daha dinamik ve enerjiktir. Meclis üyeleri çeşitli partiler etrafında toplanmış değildir. Bu bakımdan herhangi parti disiplini mülâhazası dışındadır ve her üye kendi namına konuşmaktadır. Hele bugünkü gibi yurt savunması bahis konusu olunca Meclis büyüyor, kabarıyor ve heybetleşiyor.

İşte, bu galeyan halindeki Meclisin karşısına çıkıp:

“Ben yaptım.”

Diyebilmek için Mustafa Kemal olmak lâzımdır.

Hamdullah Suphi, oturduğu yerden yine sesleniyor:

  • “Bunu evvelce söylemeliydiniz Paşa Hazretleri!”

Mustafa Kemal, geri çekilişin sebeplerinin askeri yönünü tekrar izah ediyor. Meclisi bunun zorunluklarına inandırmak, bu kararın isabetine iştirak ettirmek istiyor. Bu bahis hakkında sözlerini şöyle bitiriyor:

Mustafa Kemal Paşa- “… Bekir Sami Bey’in aleyhinde konuşan zatıâli, bir fırka kumandanının; gayet cesur, gayet tedbirli, gayet kıymetli ve son dakikaya kadar son neferiyle beraber hareket ettiğini söylüyor. Kimi tenkit etmek istiyorsunuz? Harekâtın fiili neticesinden tevkif ve mahkûm edilmek lazım gelen adam işte o adamdır.”

Evet, Mustafa Kemal en hassas tarafımıza dokunuyor. Askeri gerekleri bir yana itip elverişsiz koşullar altında bir kahramanlık gösterisi uğruna bu ülke neler kaybetmedi. Bunun en feci örneğini Enver Paşa’nın yüz bin cana mal olan Sarıkamış faciasında gördük. O kuvvetler elde kalsaydı Milli Mücadele daha uygun şartlar içinde ve daha kısa zamanda sonuçlanırdı.

Tekrar Mustafa Kemal’i dinleyelim:

  • “Binaenaleyh efendiler, çok söyleyebilir ve çok daha izah edebilirim. Bütün kardeşlerimden, arkadaşlarımdan eminim ki, sözlerimde esassız, delilsiz, ispatsız hiçbir şey yoktur. Söylersem samimi olarak söylerim ve kaani olursunuz. Bunun için çok rica ederim bu safhayı kökünden kapamak lâzımdır. Bunu başka türlü hal ve fasletmek için bugünkü şerait müsait değildir.”

Meclis, alkıştan çınlıyor. Artık o gerginlik kalmamış, gerili sinirler yumuşamış, çatık kaşlar çözülmüş, gamlı yürekler serinlemiştir.

Ama Mustafa Kemal sözünü bitirmiyor. Tekrar Hamdullah Suphi Bey’in ithamlarına dönüyor. Belli ki çok işlemiş içine bu eleştirmeler.

Diyor ki Mustafa Kemal:

  • “Orduyu muntazam sevk ve idare etmek, orduyu mükemmel cihazlandırmak… Hamdullah Suphi Bey diyor ki: “Daha iyi teçhiz ve ilbas edebilirdik.” Hayır, Hamdullah Suphi Bey! Daha iyi teçhiz edemezdik, edemezsiniz ve edemeyeceksin. Bunu söylüyorum efendiler! Fakat askerimizin biraz çıplak ve yırtık elbise ile bulunması hiçbir vakit bizim için leke teşkil etmez.”

Evet… Mustafa Kemal haklı. Ne kalmıştı Osmanlı ordusu artığından? Her şeyimizi kaybetmiştik. Topraklarımız vilayet, vilayet elimizden uçmuş… Nüfusumuz cephelerde yüz bin yüz bin erimiş… “Vatansız ve hanmansız” kalmıştık. Bütün bu yokluklar içinde yeniden bir diriliş çabası içindeydik. Yoktan var olma çabası.

Bu şartlar altında didinen bir kurmay heyetinin bu derece ağır yermeler ve eleştirmeler karşısında kalması Mustafa Kemal’i yüreğinden yaralamıştır. Çoşkunluğu, dikilişleri, kabarması ve taşması da bu yüzdendir.

Bu, Mustafa Kemal’in Mecliste yaptığı en uzun konuşmalardan biridir. Alabildiğine konuşmuş, yüreğinin acılarını dökmüştür. En sonunda sözünü şöyle bitirmiştir:

  • “Mukaddes vazifenin neticeleri namına rica ederim, bu meseleyi kapayınız ve herkese müsterihane vazifesiyle uğraşmaya meydan bırakınız.”

Zaten “kifayet-i müzakere” önergesi de verilmiştir. Oya konulmuş ve kabul de edilmiştir. Kabul edilmiştir ama bu defa da Hamdullah Suphi Bey konuşmak için direnmektedir. İthamlara cevap vermek için söz alıyor, kürsüye geliyor ve diyor ki:

  • “Paşa Hazretleri ki, lisanlarına hepimizden fazla dikkat etmeleri lazım gelir. Çünkü başımızda bir mevkii haizdirler. Kürsüden iyi niyetle söylediğim bu sözlere “yalan” demişlerdir. Kendilerine soruyorum: Bu kelimeyi muhafaza ediyorlar mı? Yoksa arzuları dışında ağızlarından çıkmış bir kelime midir?”

Mustafa Kemal Paşa – “Mevzu bahsettikleri sebepler kendi duyduklarına dayanmaktadır. Duydukları şey yalandır.”

Hamdullah Suphi Bey- “Teşekkür ederim.”

Hamdullah Suphi Bey’in isteği bir “tarziye talebi”, Mustafa Kemal’in cevabı bir “kaçamaklı tarziye”dir. Ve fırtına böylece dinmiştir.

İşte Mustafa Kemal bu konuşmanın içindedir. Dinamizmi, talâkatı, mantığı, enerjisi, şefliği, kudreti ve kuvvetiyle.

Bir noktaya daha dokunalım: Bu sert tartışmalar Mustafa Kemal-Hamdullah Suphi dostluğuna gölge düşürmemiştir. Bilindiği gibi Hamdullah Suphi daima Mustafa Kemal’in sofrasında ve yakın dostları arasındaydı. Bu da O’nun “kin” gibi beşeri zaaflara esir olmadığının birçok örneklerinden biriydi. [1, 2]

DİPNOTLAR:

[1] Sadi BORAK, Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk, Kitapçılık Ticaret Limited Şirketi Yayınları, Akşam Kitap Kulübü Serisi No:26, (Tarihsiz) İstanbul, s. 67-73

[2]  T. B. M. M. Zabıt Ceridesi, 14.8.1336 (1920), Devre:1, Cilt:3, İçtima Senesi: 1, s. 217-231

Türk Tarihi

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]

Published

on

Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.

Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.

Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.

Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Bü­yük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.

İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.

İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:

Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.

Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.

Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.

Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.

Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.

Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:

Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.

28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:

Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.

Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.

Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımı­zın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımı­zın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.

İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.

Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:

Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].

Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:

Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.

Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket]   ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.

Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.

Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.

Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.

diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.

Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:

1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.

2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.

27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:

Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.

İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:

Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.

diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.

Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.

Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:

Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrı­calıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.

Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.

Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.

Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.

Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:

Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.

Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırı­yor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.

Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:

Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.

Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:

Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.

Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.

Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.

Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?

Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.

Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:

Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.

 [*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.

[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]

Continue Reading

Mustafa Kemal Atatürk

10 Kasım’da Atatürk’ü Anmak ve Anlamak

Published

on

Özet

Bu makale, 10 Kasım’ın tarihi anlamını yalnızca bir anma günü olarak değil, aynı zamanda Atatürk’ün fikri mirasını yeniden yorumlama fırsatı olarak ele almaktadır. Atatürk’ü anmak, onu tarihi bir figür olarak yüceltmekten öte, çağdaş bir düşünce sisteminin sürekliliğini koruma çabasıdır. Bu bağlamda makale, anmanın tören boyutu ile anlamanın entelektüel boyutunu bütünleştirerek, 10 Kasım’ı bir toplum bilinci pratiği olarak analiz etmektedir.

Anahtar Kelimeler: Atatürk, 10 Kasım, Anma Kültürü, Cumhuriyet Düşüncesi, Modernleşme, Eleştirel Tarih.

Giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nde 10 Kasım, yalnızca Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü değil; aynı zamanda, bir milletin kendisini yeniden tanıma ve tarih bilincini tazeleme günüdür. 1938’den itibaren her yıl tekrarlanan bu tören, bir yas ifadesinden ziyade, modern Türk kimliğinin sürekliliğini koruma iradesinin sembolü hâline gelmiştir.

Atatürk’ü anmak, onun bıraktığı mirasın hem tarihi hem de fikri boyutlarını hatırlamaktır. Ancak onu anlamak, bu mirasın felsefi ve sosyal temellerini çağın şartlarına uyarlayabilmektir.

1. Atatürk’ü Anmak: Orta Hafızada Bir Tören

Anma olgusu, sosyal hafızanın yeniden üretim biçimlerinden biridir. 10 Kasım sabahı 09.05’te bütün ülkenin aynı anda susması, yalnızca bir “yitiriş” anını değil, bir “yeniden diriliş” bilincini temsil eder. Bu sessizlik, bireysel bir yas değil, ortak bir anlamlandırma dönemidir.

Ortak bellek teorisine göre, bir toplum, geçmişini yeniden kurgularken aslında kendisini inşa eder. Bu bağlamda 10 Kasım törenleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik inşasında önemli bir “zaman ve mekân sabitesi” görevini yapmıştır.

Bu tören, bireylerin şahsi duygularını sosyal bir çerçeveye yerleştirir. Özellikle okullarda, kamu kurumlarında ve meydanlarda yapılan törenler, genç kuşaklara Cumhuriyet’in değerlerinin aktarıldığı sembolik mekânlardır. Dolayısıyla 10 Kasım, sadece geçmişi hatırlama değil, aynı zamanda “geleceğe ait bir kimliği” gösterme ve sürdürme eylemidir.

2. Atatürk’ü Anlamak: Fikri Mirasın Yeniden Yorumu

Atatürk’ü anlamak, yalnızca tarihi olayları bilmek değil, bu olayların ardındaki fikri sistemi kavramaktır. O, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireylerden oluşan bir toplum ideali ortaya koymuştur. [1]

Bu ideal, dogmalardan arınmış bir akılcılığı ve bilime dayalı bir ilerleme anlayışını temel almaktadır. “Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” sözü, Atatürk’ün fikri mirasının özüdür.

Atatürk’ün inkılapları –özellikle eğitim, hukuk ve kadın hakları alanlarındaki dönüşümler– birer modernleşme adımı olmanın ötesinde, insanı merkeze alan bir özgürlük anlayışının yansımaslarıdır. Bu inkılaplar, “rasyonelleşme dönemi”nin Türkiye’deki göstergeleridir.

3. Vaka Analizi: 10 Kasım 1938 ve Sosyal Tepki

Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefatı, yalnızca bir devlet adamının ölümü değil,  millî bir sarsıntı olarak yaşanmıştır. Ancak bu sarsıntı, kısa sürede “millî direniş bilinci”ne dönüşmüştür.

Arşiv belgelerine göre, İstanbul’da cenaze gününde sokağa çıkan yüzbinler, kendi inisiyatifleriyle yas tutma biçimleri geliştirmiştir. [2] Bu durum, anma kültürünün halk tarafından özümsendiğini göstermektedir.

1938 sonrasında 10 Kasım törenleri, devletin resmi tören çizgisinden taşarak, bireysel ve sivil hafızanın ortak alanına dönüşmüştür. Özellikle 1950 sonrası dönemde, anma biçimlerinin çeşitlendiği ve duygusal yoğunluğun kuşaklar arası aktarımında kültürel bir süreklilik sağladığı gözlemlenmiştir.

4. Eleştirel Tarih Bakış Açısıyla 10 Kasım’ın Dönüşümü

Eleştirel tarih yöntemi, geçmişi kutsallaştırmadan, onun bugüne etkilerini çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, 10 Kasım anmaları yalnızca “nostaljik bir bağlılık” değil, tarih bilinci üretiminin bir aracıdır.

Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, 10 Kasım’ın genç kuşaklar nezdinde duygusal bir etkiden ziyade sembolik bir törene dönüştüğünü ortaya koymuştur. [3] Ancak bu durum, anmanın anlamını yitirdiği anlamına gelmez; aksine, yeni kuşakların Atatürk’ü kendi çağlarının diliyle yeniden yorumlama çabası olarak görülebilir.

Dolayısıyla Atatürk’ü “anlamak”, onu tekrarlamak değil, onun yöntemini sürdürmektir: eleştirel düşünmek, sorgulamak ve daima ileriyi hedeflemek.

Sonuç

10 Kasım, yalnızca bir anma günü değil,  millî bilincin yenilenme anıdır. Atatürk’ü anmak, geçmişe duyulan saygıdır; ama onu anlamak, geleceğe duyulan sorumluluktur.
Bu sebeple her 10 Kasım, Türk milletinin “düşünen ve ilerleyen insan” idealini yeniden hatırladığı bir zaman eşiğidir.

Atatürk’ün mirası, bir kişi kültü değil; bir düşünce kültürüdür. Bu kültür, her kuşakta yeniden doğar, çünkü 10 Kasım’ın sessizliğinde bir milletin sesi saklıdır.

DİPNOTLAR

  1. Atatürk, Nutuk, Cilt II Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1969, s. 894.
  2. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri, Dolmabahçe Defterleri, 1938 Kasım Dosyası, Belge No: 27.
  3. Ayşe Kuruoğlu, “10 Kasım Anma Kültürünün Kuşaklar Arası Dönüşümü” Toplum ve Tarih 412 (2019), s. 67–89.

Continue Reading

Mustafa Kemal Atatürk

Yönetimde Adalet: Kutadgu Bilig, Siyasetname, Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler’in Karşılaştırmalı Analizi

Published

on

Özet

Adalet, Türk-İslam siyaset düşüncesinde devletin bekasının ve toplum düzeninin en temel direği olarak kabul edilmiştir. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig (1069-1070) ve Nizamü’l-Mülk’ün Siyasetname’sinde (1091) adalet; kozmik düzen ve ahlaki temeller üzerinden ele alınırken, Koçi Bey Risalesi (1631) ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütler (1767) adlı eserinde ise daha çok mali-idari düzenin korunması ve reform ihtiyacı bağlamında işlenmiştir. Bu makalede dört eser karşılaştırılarak adaletin görevleri meşruiyet kaynağı, toplum düzeninin garantisi, mali düzenin temeli ve devletin bekası — çerçevesinde değerlendirilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Adalet, Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, Nizamü’l-Mülk, Siyasetname, Koçi Bey Risalesi, Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler, Türk-İslam Siyaset Düşüncesi.

Giriş

Adalet, siyaset felsefesinin en eski ve evrensel kavramlarından biridir. Antik Yunan’dan Türk-İslam siyaset geleneğine, Orta Çağ’dan Osmanlı klasik düşüncesine kadar bütün siyasal teorilerde adalet, devletin düzenini ve meşruiyetini sağlayan temel unsur olarak görülmüştür. Türk-İslam düşüncesinde de adalet, yalnızca ahlaki bir ilke değil, aynı zamanda yöneticinin görev ve sorumluluklarını belirleyen bir siyasal kurumdur.

Karahanlılar’da Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i, Selçuklu’da Nizamülmülk’ün Siyasetname’si, Osmanlı’da Koçi Bey Risalesi ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütleri, farklı dönemlerde ve şartlarda kaleme alınmış olmakla birlikte, ortak bir kavram etrafında birleşirler: adalet.

Yönetimde Adalet

1. Kutadgu Bilig’de Adalet

Yusuf Has Hâcib, adaleti devletin “dört sütunundan” biri olarak tanımlar. Hükümdarın zulümden uzak durması, fakirleri koruması ve eşitliği gözetmesi en temel yükümlülüklerdir. Eserde, adaletin Tanrı’nın rızasıyla doğrudan ilişkili olduğu belirtilmektedir:

Beylerin halk üzerine zulmü artarsa, Tanrı’nın gazabı iner, devlet yıkılır.”

2. Siyasetname’de Adalet

Nizamülmülk’e göre adalet, “mülkün temelidir.” Devletin düzeni, hükümdarın zulümden uzak durmasına bağlıdır. Halkın şikâyetlerini doğrudan dinlemek ve kadıların bağımsızlığını korumak, adaletin somut göstergeleridir.

Adalet mülkün temelidir; adalet giderse memleket de gider.”

3. Koçi Bey Risalesi’nde Adalet

Koçi Bey, Osmanlı’da yaşanan bozulmayı adaletin kaybına bağlamaktadır. Ona göre rüşvet, liyakatsiz atamalar ve kanun dışı uygulamalar devlet düzenini çökertmiştir. Bu sebeple adaletin yeniden tesisi için ıslahat teklif etmektedir: rüşvetin kaldırılması, tımar sisteminin eski düzenine döndürülmesi ve kadıların tarafsızlığının korunması.

Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu, nizam bozuldu.”

4. Devlet Adamlarına Öğütler’de Adalet

Defterdar Sarı Mehmet Paşa, adaleti özellikle mali düzen üzerinden ele almaktadır. Zulümle toplanan vergilerin bereketsiz olduğunu, hazinenin bu yolla dolsa bile sonunda boşalacağını ifade etmektedir. Ona göre adalet, yalnızca şeriatın değil, aynı zamanda mali disiplinin de teminatıdır.

Hazineyi zulümle doldurmak haramdır; sonunda hazine boşalır, halkın bedduası devleti yıkar.”

Karşılaştırmalı Analiz

  • Kutadgu Bilig ve Siyasetname, adaleti metafizik, ahlaki ve kozmik bir ilke olarak görürken;
  • Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler, adaleti mali-idari düzenin sağlanmasında pratik bir ıslahat unsuru olarak ele almıştır.

Yönetimde Adalet: Karşılaştırmalı Tablo (Alıntılarla)

EserAdaletin KonumuAdaletin Yöneticiden BeklentisiUygulama AlanıTemel Tehdit / Bozulma SebebiÖzgün Alıntı
Kutadgu Bilig (1069-1070, Yusuf Has Hâcib)Devletin dört sütunundan biri; kozmik-dini düzenin temeliHükümdarın eşitliği gözetmesi, fakirleri koruması, zulümden uzak durmasıVergi adaleti, liyakat, halk ile hükümdar ilişkisiZulüm → devletin ömrünün kısalması“Beylerin halk üzerine zulmü artarsa, Tanrı’nın gazabı iner, devlet yıkılır.”
Siyasetname (1091, Nizamülmülk)“Mülkün temeli” olarak görülürHalkın şikâyetlerini dinlemek, kadıları bağımsız bırakmak, zulmü engellemekVergi düzeni, kadılık sistemi, şikâyet mekanizmasıAdaletin bozulması → kozmik ve toplumsal düzenin çöküşü“Adalet mülkün temelidir; adalet giderse memleket de gider.”
Koçi Bey Risalesi (1631)Devletin bozulma sebeplerini açıklayan merkezî unsurRüşvetin kaldırılması, timar düzeninin eski hâline getirilmesi, kadıların tarafsızlığıAskeri, mali ve adli düzenLiyakatsiz atamalar, rüşvet, kanun dışı uygulamalar“Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu, nizam bozuldu.”
Devlet Adamlarına Öğütler (1767, Sarı Mehmet Paşa)Mali ve idari düzenin bekçisiGelir-gider dengesinde adalet, kul hakkından sakınma, ölçülülükVergi toplama, hazine yönetimi, idari denetimZulümle toplanan vergi → halkın huzursuzluğu ve hazinenin boşalması“Hazineyi zulümle doldurmak haramdır; sonunda hazine boşalır, halkın bedduası devleti yıkar.”

Dört eserin ortak noktası, adaletin yokluğunun devletin çöküşüne yol açacağı fikridir. Ancak dönemler ilerledikçe, adaletin tanımı soyut bir düşünceden somut bir yönetim ilkesi ve mali düzen mekanizmasına dönüşmüştür.

Sonuç

Adalet, Türk-İslam siyaset düşüncesinde daima devletin varlık sebebi ve bekasının şartı olmuştur. Kutadgu Bilig ve Siyasetname, adaleti daha evrensel ve ahlaki bir çerçevede değerlendirirken; Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler, Osmanlı’nın çözülme döneminde adaleti ıslahatların anahtarı olarak görmüştür. Bu karşılaştırma, siyasal düşünce tarihimizde adalet kavramının sürekli varlığını, fakat içerik ve uygulama bakımından dönemin ihtiyaçlarına göre dönüşümünü açıkça göstermektedir.

Kaynakça 

  1. Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, Çev. Reşit Rahmeti Arat, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1985.
  2. Nizamülmülk, Siyasetname, Çev. Mehmet Altay Köymen, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1999.
  3. Koçi Bey, Koçi Bey Risalesi, Haz. Zuhuri Danışman, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1972.
  4. Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler (Nasihatü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ), Haz. Hüseyin Algül, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.
  5. Halil İnalcık, Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, Eren Yayıncılık, İstanbul, 2000.

Continue Reading

En Çok Okunanlar