Connect with us

Mustafa Kemal Atatürk

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Hastalığı, Vasiyeti ve Ölümü (3)

Published

on

Cumhuriyet bayramının ertesi günüydü. Akşama doğru iki saat için saraydan ayrılmış, fakat gittiğim yerin adresini nöbetçi yaverine bırakmıştım. Saraydan ayrılalı henüz bir saat bile olmamıştı ki, hizmetime bakan Ali geldi. Başyaver tarafından aratıldığımı ve hemen saraya dönmemin istendiğini söyledi.

Hiç beğenmediğim bu haber beni çok heyecanlandırdı. Mutlaka kötü bir durumla karşılaşacakmışım gibi bir önsezinin etkisi altındaydım. Hızla saraya döndüm. Başyaverin odasındakiler üzgün, bitkin bir haldeydiler. Heyecanlı ve telaşlı halimi görünce beni teselli etmek istediler:

Bir şey yok. Yalnız biraz ateşleri yükseldi, doktorları yanındadırlar.”

Hemen koşarak odasına girdim. Baktım ki aziz Atatürk dalgın, kendini bilmez bir durumda yatıyor. Bütün doktorları yanında ve işbaşında… Kimisi ilaç hazırlıyor, kimisi şırınga yapıyor, kimisi nabzını kontrol ediyor, kimisi göz kapaklarını açarak göz hareketlerini ve göz hassasiyetini inceliyordu. Sevgili Atatürk komaya girmiş, o levent gibi, o heykel gibi adam şimdi sessizce sırtüstü yatıyordu.

İsmet Paşa, son görevini neden yapamadı?

Atatürk’ün ölüm döşeğinde yatması bazı insanları türlü hesaplara, ihtiraslara sürüklemiyor değildi. Arkadaşları, çevresinde ve yanında bulunanlar, O’nu sevenler ve bütün bir millet ise gözyaşı döküyordu. Herkes O’na karşı son görevini yapmaya çalışıyordu. Yakınları, büyük bir sadakatle yatağının çevresinde pervane idiler. Gözyaşlarını, acılarını içlerine akıtıyorlardı.

Başbakanlık görevinden uzaklaştırıldıktan sonra Atatürk’le ilişkisini kesen İsmet İnönü’den ise ses seda çıkmıyordu. Hükümetin, Atatürk’ün sağlık durumunu İsmet Paşa’ya adeta bir rapor halinde verdiği söyleniyordu.

Duyduğumuza göre bir kez Kazım Özalp, Atatürk’ü hasta yatağında ziyaret etmesi için ikna etmişti. İstanbul’a gelmek üzere trende yeri bile hazırlanmıştı. Hatta Gazi istasyonundan trene binmesi kararlaştırılmış, fakat herhangi üzücü bir olaya sebep olmamak için bu ziyaret ertelenmişti. Refik Saydam, şu sözlerle İsmet Paşa’nın ziyaretine engel olmuştu:

Eğer gidersen vagonun altında yatarım, beni çiğner öyle gidersin!

İsmet Paşa’nın bu sözler ve telkinler üzerine gelip Atatürk’e son görevini yapmadığı söyleniyordu. Ancak İsmet Paşa, Vedit Bey aracılığıyla Atatürk’e bir mektup göndermişti. Vedit Bey bu mektubu, Hasan Rıza Soyak’ın da hazır bulunduğu bir sırada Atatürk’e takdim etmişti. Mektubun içeriğinin ne olduğunu ise hiçbir zaman öğrenemeyecektik.

Atatürk’ün hastalığının ümitsiz bir safhaya girdiğini haber alan Londra Büyükelçisi Fethi Okyar, o sıralarda görevini bırakarak İstanbul’a gelmişti. O kargaşa arasındaki gelişinin sebebini kısa sürede öğrendik. Fethi Bey, Salih Bozok’u aracı koyarak, milletvekili olmak istediğinin Atatürk’e bildirilmesini istiyordu.

Salih Bozok, Fethi Bey’in bu arzusunu benim yanımda Atatürk’e söylemişti. Atatürk, tek bir kelime ile olsun cevap vermedi. Birkaç gün sonra tesadüfen yine benim hazır bulunduğum bir sırada Salih Bozok, Fethi Bey’in ricasını Atatürk’e tekrarladı. O an hala gözümün önündedir. Atatürk bu kez sükûnetle cevap verdi:

Fethi Bey’in mebusluk istemesinin sebebi neymiş? Niçin mebusluk istiyor? O, mebus olarak kalır mı? Ben onun ne istediğini anlıyorum ama…

Atatürk sözü burada kesmiş, Salih Bozok da fazla bir şey söyleyememişti. Yalnız Fethi Bey’in iki gün sonra görevi başında olması gerektiği kendisine hatırlatıldı. Buna rağmen İstanbul’ da kalmaya ve saray ziyaretlerine devam etti. Hemen hemen her gün, her saat saraya geliyor, fakat Atatürk’ü göremiyordu.

Fethi Bey, Atatürk’ün ölüm gününe kadar bekledi. Cumhurbaşkanı adayı belirlenince hemen Ankara’ya giderek İsmet İnönü ile görüştü. Ertesi akşam da Londra’ya, görevinin başına döndü.

Fethi Bey, kısa bir süre sonra tekrar Ankara’ya gelerek hiç hoşlanmadığı Refik Saydam’ın kabinesinde adalet bakanı olarak yer alacaktı.

Cafer Tayyar Paşa’nın bana anlattığı bir olayı da buraya aktarmaktan kendimi alamayacağım:

Cafer Tayyar Paşa, Atatürk’ün vefat ettiğini o sabah gazetelerden öğrenir. Gözyaşlarını tutamaz. O üzüntü sırasında aklıma gelen ilk kişi, Atatürk’ün ve kendisinin en eski arkadaşlarından Fethi Okyar olur. Onun da en az kendisi kadar üzgün olduğunu düşünerek, kalkar evine gider. Fethi Bey’le karşılaşır karşılaşmaz onu teselli etmek ister. Fethi Bey’in cevabı ise şu olur:

İyi oldu, hatta geç bile kaldı!

Cafer Tayyar Paşa yıldırımla çarpılmışa döner. Arkadaşına der ki:

Fethi Bey, benim çektiklerimi bilirsin. Böyle bir küskünlük göstermek gerekirse, onu ben yapmalıyım. Fakat bunu asla yapmam. Çünkü aramızdaki anlaşmazlığa rağmen O’nun vatanseverliğini, arkadaşlığını hiçbir zaman unutamam. Sana yazıklar olsun! Bu durum karşısında seninle olan her türlü ilişkim bitmiştir.

Cafer Tayyar Paşa, bu olaydan sonra hemen Fethi Bey’in yanından ayrılacak ve bir daha da onunla karşı karşıya gelmeyecektir.

Dünya savaşı çıkacağını biliyordu

Atatürk artık son günlerini yaşıyordu. Bu arada Başbakan Celal Bayar İstanbul’a gelmişti. Atatürk’ü ziyaret ederek bütçe hakkında bilgi sunacaktı. Doktorlar Bayar’ dan, Atatürk’ü sadece çeyrek saat kadar meşgul etmesini rica etmişlerdi.

Bayar, Atatürk’e bütçe hakkında bilgi sunuyordu. Fakat açıklamalarının çeyrek saate sığmasına imkân yoktu. Zamanı biraz aşınca doktorlar Bayar’ı uyarmak için Afet İnan Hanım’ı içeriye gönderdiler. Zeki Atatürk’ün gözünden hiçbir şey kaçmazdı. Afet Hanım’ın ne amaçla içeriye girdiğini hemen anladı ve ona dedi ki:

Afet, otur, otur. Bayar bak ne güzel şeyler hazırlamış, dinle.

Bayar’ın arz ettiği bütçede, birkaç yerde kurulacak fabrikalardan söz ediyordu. Başbakana göre bunlar, bütçeye yük olmaksızın yapılacaktı. Atatürk, Bayar’ı dikkatle dinledikten sonra şunları söyledi:

Çocuğum, ne yapılacaksa çabuk yapılmalı. İki yıllık bir zamanınız var. Behemehâl dünya bir savaşa gidiyor. B u durum karşısında bütçe görüşlerine ve formüllerine uyarak hareketsiz kalmak doğru değildir.

Atatürk şöyle düşünüyordu:

En büyük kusurumuz dünyadan geri kalmaktır. Gerçekten de bütün gelişme hamlelerinde maalesef biz geri bırakılmışızdır. Bunu telafi etmek, medeni dünyanın seviyesine erişmek için bütçe veya buna paralel birtakım formalitelere ve prensiplere iltifat edilemez. Fertler yapacak, şirketler yapacak, hükümet yapacak, velhasıl işler hiçbir engele uğramaksızın yapılacak. Ancak aynı seviyeye geldikten sonradır ki formalitelere, bütçe ahkâmına tabi olmak zarureti hâsıl olacaktır.”

Bu doktorlar adamı yaşatıyorlar!

Atatürk’ün durumu saatten saate daha da ağırlaşıyor, durum resmi bildirilerle millete açıklanıyordu. Dalgın ve bitkin olarak yatan Atatürk’ün gözleri nadiren açılıyordu. Herkesin hayranlığını kazanan o güzel mavi gözler artık eski parlaklığını kaybetmiş, solgunlaşmıştı. Hiçbirimizle konuşmuyordu. Sadece:

Aman dil, dil efendim” diye bir şeyler söylüyordu. Bu sözlerin ne anlama geldiğini çözmek için bütün zekâmızı kullanıyor, geçmiş olayları düşünüyor ve aralarında bir ilişki kurmaya çalışıyorduk. Fakat yine de ne demek istediğini bir türlü anlayamıyorduk.

Atatürk’ün bazı kelimelerde kendine özgü bir telaffuzu vardı. Bazı harfleri yutarak konuşurdu. Mesela “değil ” kelimesini “diyi” diye telaffuz ederdi. Son zamanlarda dil konusuna ve dil teorisine çok önem verdiği için, sayıklar gibi “Aman dil, dil efendim” mi yoksa “Aman değil, değil efendim” mi demek istiyordu? Bunu ayırmak bizim için bir türlü mümkün olmuyordu.

Bu koma hali 48 saat devam etti. Prof. Neşet Ömer Bey hemen Paris’teki Prof. Fissenger ile telefon görüşmesi yaptı. Durumu ve alınan önlemleri anlattı. Fissenger, yapılan tedaviyi ve alınan önlemleri uygun bulduğunu bildirdi.

Ertesi gün sabaha karşıydı. Hava henüz aydınlanmamıştı. Hasan Rıza Soyak’la birlikte Atatürk’ün yattığı karyolanın yanı başında duran sedeften yapılmış bir masa kenarında oturuyor, Atatürk’ü bekliyorduk. Nasıl oldu şimdi tam hatırlayamıyorum. Hasan Rıza Bey bir ara galiba masaya dayandı, masa da biraz gıcırdadı.

Aman dil, dil efendim” diye sayıklayan Atatürk, bu gıcırtı üzerine birdenbire sustu. Bu durum bizi ümitlendirdi. Hemen yerimizden fırladık, nöbetçi doktorlara koştuk, durumu haber verdik. Neşet Ömer Bey’le Süreyya Hidayet Paşa hemen odaya geldiler. Atatürk yine dalgın yatıyordu. Doktorlar Hasan

Rıza Bey’e dediler ki:

Sizin sesinize alışıktır, bir kere sesleniniz.

Hasan Rıza Bey seslendi:

Atatürk!

Atatürk, uzun süreden beri ilk kez bu soruya cevap verdi:

Efendim!

Hasan Rıza, bunun üzerine tekrar sordu:

Nasılsınız efendim?

Atatürk bu ikinci soruyu da cevaplandırdı:

İyiyim.

Hepimiz sevinçten adeta titredik. Atatürk meşum komadan çıkıyordu. Doktorlar da, biz de memnunduk. Bu ümit verici belirti üzerine kendisini rahat bırakıp hep birlikte dışarı çıktık.

Artık şafak söküyordu. Salih Bozok da gelmişti. Onunla birlikte tekrar Atatürk’ün odasına girdik. İkimiz d e birer sandalye aldık. Karyolanın sağına Salih, soluna da ben oturduk. Atatürk sakin yatıyor, fakat koma durumu devam ediyordu.

Salih Bozok Atatürk’ün sağ elini, ben de sol elini alarak avuçlarının içini ve kollarını ovuşturmaya başladık. Atatürk yine aynı sözü tekrarlamaya başladı:

Dil aman, dil efendim!

Biz kollarını ovuştururken başını sert bir hareketle sağa, sola çevirdiği için, belki sinirlendiğini, istemediğini düşündük.

Ben sordum:

Efendim sıkılıyorsanız bırakalım?

Ben bu sözü söyler söylemez gözlerini açtı, bana bakarak cevap verdi:

Hayır!

Salih Bozok da sordu:

Paşam, ovuşturmak efendimize iyi geliyor mu?

Atatürk, ona da aynı cevabı verdi:

Evet!

Salih Bozok, aldığı bu cevaba rağmen sorusunu tekrarladı:

Paşam, rahatsız ediyorsak bırakalım, çekilelim.

Atatürk bu kez:

Hayır!” diye cevap verdi ve ardından bir şeylere hayret ediyormuş gibi kendi kendine söylenmeye başladı:

Çok şey, çok şey!

Ümitsiz bir durumdayken beliren bu iyileşme, bizi sevinçten adeta çıldırtıyordu.

*

Atatürk’ün komaya girdiği, durumun çok ciddi olduğu Başbakan Celal Bayar’a telefonla bildirilmişti. Bayar hemen İstanbul’a geldi.

Salih Bozok’la ben Atatürk’ün kollarını ovuşturduğumuz sırada Bayar odaya girdi. Hatırımda kaldığına göre İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ ve İstanbul Komutanı Halis Paşa da Bayar’la birlikteydiler. Bayar odaya girer girmez Atatürk’e seslendim:

Paşam, Celal Bey geldi.”

Gözlerini açtı. Bayar’a baktı ve tekrar uykuya daldı. Fakat bu kez koma hali değil, sadece uyku idi. Doktorlar durumdan memnun görünüyorlardı. Atatürk’ü dinlenmeye bıraktık ve hep birlikte odadan çıktık.

Biz odadan çıktıktan sonra nöbetçi Doktor Mim Kemal Bey Atatürk’ün yanına girmiş ve bir sandalyeye oturarak beklemeye başlamıştı. O sırada Atatürk, uykudan uyanır gibi gözlerini açmış ve Kemal Bey’e sormuştu:

Ne oldum?

Kemal Bey cevap vermişti:

Derin bir uyku uyudunuz efendim!

O gün doktorlardan başka hiçbirimiz Atatürk’ün odasına girmedik.

Çok duyarlı olan ve kendisinden hiçbir şey gizlenemeyen Atatürk, atlattığı tehlikenin farkındaydı. Mutlaka bu derin uykunun sebebini soracak ve gerçeği öğrenmek isteyecekti. Üstelik komaya girdiği zaman doktorların işini kolaylaştırmak için geniş karyoladan alınarak dar bir karyolaya geçirilmişti.

Bunların hiçbiri O’nun dikkatinden kaçacak şeyler değildi. Buna rağmen biz, sorduğu takdirde vermek üzere şu cevabı hazırladık:

12 saat düzenli bir şekilde uyudunuz efendim!

Bir aksilik olmaması için küçük Ülkü’yü de bu cevaba hazırladık. Bunda ne kadar isabet ettiğimiz hemen ortaya çıktı. Çünkü Atatürk biraz kendini toparlayınca hemen küçük Ülkü’yü yanına çağırmış, ondan durumunu öğrenmek istemişti. Ülkü, henüz küçücük bir çocuk olmasına rağmen kendisine verilen görevi yapmıştı:

Çok uyudunuz!

Atatürk’e atlattığı kornayı bildirmemek için bu şekilde çok çalışıldı. Fakat O, her şeyin farkındaydı. Nitekim Hasan Rıza Soyak sabahleyin odasına girdiğinde kendisine şöyle demişti:

Biz gittik geldik. Bu doktorlar adamı yaşatıyorlar!

Karyolanın neden değiştirildiğini Hasan Rıza Bey’e sormuş, o da şu cevabı vermişti:

Temizlik yapılması gerekiyordu. Aynı zamanda bir değişiklik olur diye düşündük.

Atatürk, sözü kesmişti:

Neyse… Arkasını sormayacağım.

Bundan da anlaşılıyordu ki Atatürk her şeyi biliyor, fakat belli etmek istemiyordu. Her söylenen söze inanıyor görünüyordu.

Son istediği “enginar”dı, fakat yemek nasip olmadı

Atatürk birinci komaya, birinci ponksiyondan -aşağı yukarı- dört beş gün sonra girmişti. O günden itibaren bütün doktorları artık her gün toplu halde bulunuyorlardı. Muayeneleri de toplu olarak yapıyorlardı. Prof. Neşet Ömer Bey sürekli yanında bulunuyor, diğer doktorlardan ikişer kişi nöbetleşe kalıyorlardı. Atatürk bu şekilde günün her saati, her dakikasında doktorların kontrolü altındaydı.

Sonunda koma hali geçmiş ve Atatürk nisbi bir iyiliğe yüz tutalı bir hafta kadar olmuştu. O sırada Atatürk’ün karnındaki su yine çoğalmaya, dolayısıyla da baskı artmaya başlamıştı. Atatürk yine oturmakta, uzanmakta fevkalade güçlük ve ıstırap çekiyordu. Buna rağmen hepimizi hayretler içinde bırakan bir gücü vardı. Metanetini kesinlikle kaybetmiyor, acizlik göstermiyordu. Her gün düzenli tıraş oluyor, bütün tuvaletlerini banyoya giderek orada yapıyordu.

Son zamanlarda çok dermansızdı. Ayakta duramayacak duruma gelmişti. Bu yüzden banyoya gitmesi için özel bir araba yaptırılmıştı. Bu arabayı çok ender kullandı. Yine her sabah gazeteleri düzenli inceliyordu.

Atatürk, karnında biriken suyun doğurduğu ıstırap o kadar artmıştı ki, ilkinde olduğu gibi, suyun bir an önce alınmasında yine ısrara başlamıştı. Doktorlar ise su ne kadar geç alınırsa o kadar iyi olacağı görüşündeydiler. Atatürk bir sabah, suyun alınması için çok ısrar etti. Doktorlar toplandı, uzun süren konsültasyon sonunda suyun alınmasına karar verildi. Çünkü artık nefes alma sıkıntısı da artmıştı.

İkinci ponksiyon bu kez Dr. Mehmet Kamil Bey tarafından yapıldı. Yine hayli su alındı. Fakat bu ikinci ponksiyon, maalesef sevgili Atatürk’ü ölüme biraz daha yaklaştırmıştı.

O günlerde Atatürk’ün canı enginar istemişti. Mevsimi olmadığı için, Hasan Rıza Soyak Hatay’dan telefonla enginar sipariş etmişti. İkinci ponksiyonun ertesi sabahı odasına girdiğimde bana sordu:

Yahu doktorlar bana niçin enginar yedirmiyorlar?

Ben de kendisine enginar mevsimi olmadığı için Hatay’a sipariş edildiğini ve bu günlerde geleceğini söyledim. Memnun oldu.

Bu enginar yemeği Atatürk’ün yanında bulunduğum uzun yıllar içinde içten arzu ederek sipariş ettiği ilk ve son yemekti.

Maalesef bunu yemek kendisine nasip olmadı.

Koca bir tarih göçüyor

8 Kasım günüydü. Nöbetçiydim. Yine nöbetçi doktoru olan Abravaya ile birlikte salonun Atatürk’ün yattığı odaya yakın penceresi önünde oturuyorduk. Saat 6.30 sularıydı. Atatürk’ün berberi Mehmet koşarak yanımıza geldi ve heyecanla, Atatürk’ün fenalaştığını, istifra etmekte olduğunu haber verdi.

Bu istifra olayı önemliydi. Zira doktorlar istifra etmesini tehlikeli buluyorlardı. Bu haber üzerine hemen Hasan Rıza Bey’e bilgi verdim. Ayrıca bir kişiyi de Neşet Ömer Bey’e haber vermeye gönderdim.

Abravaya ve Hasan Rıza Beylerle birlikte yanına girdiğimizde Atatürk, yatağının içinde doğrulabilmişti. İki eliyle yanlarına dayanıyor ve ağzına doğru tutulan tasa istifra edebilmek için büyük bir güç harcadığı açıkça anlaşılıyordu. İyice istifra edemediği için bulantının etkisinden sıkıntı duyarak sürekli söyleniyordu:

Hay Allah kahretsin!

Bu şekilde safra çıkarmakla uğraşırken bir ara Hasan Rıza Bey ile bana doğru bakarak sordu:

Saat kaç?

Hasan Rıza Soyak cevap verdi:

Saat 7.00 efendimiz.

Artık Atatürk sürekli “Saat kaç?” diye soruyor, Hasan Rıza Bey de “Saat 7.00 efendimiz” diye saati tekrar ediyordu. Bu karşılıklı konuşma birkaç kez tekrarlandı.

Biz bunu şöyle yorumlamıştık: Henüz aklı başındaydı, komaya girmemişti. Fakat o anda belki gözleri kararıyor, saati göremiyordu. Onun için aklının yerinde olup olmadığını, saati öğrenmek suretiyle anlamak ve kendini kontrol etmek istiyordu.

Son “Saat kaç? ” sorusunun ardından birdenbire kendini arka üstü yatağa attı. Aynı anda da fena halde bir titreme başladı. O kadar titriyordu ki adeta dişleri birbirine vuruyordu. O sırada yetişmiş olan Neşet Ömer Bey’le Abravaya, gereken müdahaleyi yapıyorlardı. Neşet Ömer Bey bir ara Atatürk’e seslendi:

Dilinizi göreyim efendim!

Atatürk, dilini yarıya kadar dışarı çıkardı.

Neşet Ömer Bey tekrar seslendi:

Biraz daha uzatınız efendim!

Atatürk, Neşet Ömer Bey’e baktı.

Ve aleykümüsselam!” diyerek gözlerini kapatıverdi.

Sevgili Atatürk’ümüz artık kendinden geçmiş ve bu kez açılması maalesef mümkün olmayan bir komaya girmişti. Doktorlar telaş ve çaresizlik içinde, olağanüstü bir çaba gösteriyor ve koşuşturup duruyorlardı. Bütün bu didinmelere rağmen artık tedaviye hiçbir cevap vermiyordu. Ateş 36,5, nabız 100, solunum 22 idi.

Atatürk ne bizi, ne de yanındaki doktorları tanıyabiliyordu. Ne bakıyor, ne de konuşuyordu. Birinci koma gibi hareketli değil, hareketsiz ve sakin yatıyordu.

9/10 Kasım gecesini çok rahatsız fakat birinci komadakinin aksine ıstırapsız geçirdi. Sabah ateşi 36,8, nabzı 128, solunumu 20 idi.

Gündüz yorgun ve dalgındı. Genel durumundaki vahamet daha da artıyordu. Nabız düzenli 124, solunum 40, ateş 36,7 görülüyordu.

Gece yarısına doğru dalgınlık son haddini bulmuştu. O muazzam insan artık hayatının sonuna gelmişti. Şimdi ateş 37,8, solunum 33, nabız 132 olmuştu.

Atatürk dakika dakika soluyor, sönüyordu. Hepimiz ümitsizlik ve çaresizlik içindeydik. Artık hiç kimsede gözyaşlarını saklamak imkânı kalmamıştı. Herkes üzüntüsünü açığa vurmuştu. Nihayet meşum 10 Kasım 1938 Perşembe günü geldi çattı. Sabah saat 8.00 sularıydı. Hepimiz Atatürk’ün yanındaydık. Rengi tamamen solmuştu. Birdenbire “hı… hı… hı…” diye yalnız gırtlağından bir ses çıkarmaya başlamıştı.

Dr. Mehmet Kamil Bey başucunda karyolaya dayanmış, gözlerinden dökülen nohut tanesi iriliğindeki yaşları ak bıyıklarını ıslatıyordu. Bir yandan ağlarken, bir yandan da ıslak bir pamukla Atatürk’ün ağzına su vermeye uğraşıyordu. Bu şekilde ağzına su vererek O’nu biraz ferahlatacağını ümit ediyordu. Süreyya Hidayet Paşa ile Dr. Abravaya ise karyolanın ayakucunda, üzüntüden sapsarı kesilmiş bir halde, Atatürk’ün ayak parmaklarını hassasiyetle incelemeye çalışıyorlardı. Gerçekten acıklı ve feci bir manzara vardı.

Hayatına herhangi bir şekilde kastedilmemesi için icabında canımızı bile fedaya hazır olduğumuz Atatürk, gözümüzün önünde, güpegündüz, fani hayata veda edip gidiyor, herkes ellerini kavuşturmuş, büyük bir acz içinde duruyor ve kimsenin elinden bir şey gelmiyordu. Aman yarabbi! Adeta dehşet içindeydik.

Hasan Rıza Soyak ve İsmail Hakkı Tekçe ile birlikte, ellerimizi kavuşturmuş, son saygı durumunda duruyorduk. Hasan Rıza dayanamadı, büyük bir üzüntü içinde şöyle dedi:

Kılıç bak, koskoca bir tarih göçüyor!

Saat tam dokuzu beş geçiyordu.

Atatürk birdenbire gözlerini açtı. O güzel mavi gözlerini son olarak bize yöneltti. Ve hemen kapadı. Başını hemen eski durumuna getirdi. O güzel gözler artık ebediyyen kapanmıştı.

Atatürk’ün vefatı üzerine şu resmi ölüm raporu yayınlandı:

Reisicumhur Atatürk’ün umumi hallerindeki vahamet dün gece saat 24.00’te neşredilen tebliğden sonra her an artarak bugün sabah saat 9’u beş geçe büyük şefimiz derin bir koma içinde terk-i hayat etmiştir.

Ölüm döşeğinde çenesi bağlanmış yatarken

Atatürk’ün vefat ettiği gün Dolmabahçe Sarayı’nın içi adeta bir ibret manzarası gösteriyordu. Bizler üzüntümüzden kahrolurken, ölüm haberini alınca kalbine ateş ederek intihara teşebbüs eden aziz arkadaşımız Salih Bozok kanlar içinde yatıyordu. Saray aniden boşalıvermiş, birkaç arkadaş acımızla ve derdimizle baş başa kalmıştık. Tıpkı tarihte gördüğümüz gibi, bir yanda padişahın hasıra sarılmış cenazesi, diğer yanda ise kılıç alayı töreni hazırlıkları gibi bir hava esiyordu.

Aziz Atatürk ölüm döşeğinde, sakin ve hareketsiz, çenesi bağlanmış yatıyordu. O’nu öylece bırakıp sarayı terk edenler, açılacak olan yeni döneme göre durumlarını sağlamlaştırmaya koşuyor ve bununla uğraşıyorlardı.

Ankara ‘da cumhurbaşkanı seçimi, yeni başbakan ve Bakanlar Kurulu’nun atanması telaşı vardı. Bütün cumhurbaşkanlığı memurları hemen Ankara’ya çağrılmışlar, zavallı Hasan Rıza Soyak yapayalnız bırakılmıştı. Sarayı ne arayan, ne soran kalmıştı.

Bu acı manzara karşısında isyan etmemek mümkün değildi. Ankara telefonla bulundu. Başbakanlık Özel Kalem Müdürü Baki Bey’den, bu acı durumu Başbakan Celal Bayar’a intikal ettirmesi istendi. Bu telefon görüşmesinin üzerinden bir saat kadar süre geçmişti ki, sarayda bir faaliyet başladı. Ordu müfettişlerinin cenaze töreni hazırlıklarıyla görevlendirildikleri bildirildi. Üniformalı subaylar, Atatürk’e saygı nöbeti tutmaya başladı.

Bu hazırlıklar sırasında Cemil Cahit Paşa’nın yaptığı hizmetleri şükranla anmak isterim. Paşa, Atatürk’ün aziz naaşının büyük bir özenle nakli için neler yapmadı, nasıl didinmedi ki… Atatürk’ün mübarek tabutunu sırtında götürdü denebilecek derecede gayret gösterdi.

Durum ne olursa olsun, artık hiçbir şey önemli değildi.

Çünkü artık Atatürk yoktu. [3]

DİPNOTLAR

[1] Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, Derleyen: Hulusi Turgut, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2007, s. 638-644

[2] Hasan Rıza SOYAK, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2010, s. 712-718

[3] Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, Derleyen: Hulusi Turgut, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2007, s. 645-661

 

Türk Tarihi

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]

Published

on

Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.

Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.

Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.

Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Bü­yük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.

İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.

İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:

Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.

Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.

Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.

Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.

Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.

Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:

Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.

28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:

Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.

Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.

Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımı­zın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımı­zın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.

İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.

Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:

Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].

Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:

Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.

Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket]   ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.

Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.

Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.

Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.

diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.

Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:

1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.

2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.

27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:

Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.

İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:

Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.

diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.

Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.

Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:

Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrı­calıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.

Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.

Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.

Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.

Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:

Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.

Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırı­yor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.

Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:

Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.

Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:

Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.

Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.

Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.

Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?

Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.

Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:

Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.

 [*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.

[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]

Continue Reading

Mustafa Kemal Atatürk

10 Kasım’da Atatürk’ü Anmak ve Anlamak

Published

on

Özet

Bu makale, 10 Kasım’ın tarihi anlamını yalnızca bir anma günü olarak değil, aynı zamanda Atatürk’ün fikri mirasını yeniden yorumlama fırsatı olarak ele almaktadır. Atatürk’ü anmak, onu tarihi bir figür olarak yüceltmekten öte, çağdaş bir düşünce sisteminin sürekliliğini koruma çabasıdır. Bu bağlamda makale, anmanın tören boyutu ile anlamanın entelektüel boyutunu bütünleştirerek, 10 Kasım’ı bir toplum bilinci pratiği olarak analiz etmektedir.

Anahtar Kelimeler: Atatürk, 10 Kasım, Anma Kültürü, Cumhuriyet Düşüncesi, Modernleşme, Eleştirel Tarih.

Giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nde 10 Kasım, yalnızca Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü değil; aynı zamanda, bir milletin kendisini yeniden tanıma ve tarih bilincini tazeleme günüdür. 1938’den itibaren her yıl tekrarlanan bu tören, bir yas ifadesinden ziyade, modern Türk kimliğinin sürekliliğini koruma iradesinin sembolü hâline gelmiştir.

Atatürk’ü anmak, onun bıraktığı mirasın hem tarihi hem de fikri boyutlarını hatırlamaktır. Ancak onu anlamak, bu mirasın felsefi ve sosyal temellerini çağın şartlarına uyarlayabilmektir.

1. Atatürk’ü Anmak: Orta Hafızada Bir Tören

Anma olgusu, sosyal hafızanın yeniden üretim biçimlerinden biridir. 10 Kasım sabahı 09.05’te bütün ülkenin aynı anda susması, yalnızca bir “yitiriş” anını değil, bir “yeniden diriliş” bilincini temsil eder. Bu sessizlik, bireysel bir yas değil, ortak bir anlamlandırma dönemidir.

Ortak bellek teorisine göre, bir toplum, geçmişini yeniden kurgularken aslında kendisini inşa eder. Bu bağlamda 10 Kasım törenleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik inşasında önemli bir “zaman ve mekân sabitesi” görevini yapmıştır.

Bu tören, bireylerin şahsi duygularını sosyal bir çerçeveye yerleştirir. Özellikle okullarda, kamu kurumlarında ve meydanlarda yapılan törenler, genç kuşaklara Cumhuriyet’in değerlerinin aktarıldığı sembolik mekânlardır. Dolayısıyla 10 Kasım, sadece geçmişi hatırlama değil, aynı zamanda “geleceğe ait bir kimliği” gösterme ve sürdürme eylemidir.

2. Atatürk’ü Anlamak: Fikri Mirasın Yeniden Yorumu

Atatürk’ü anlamak, yalnızca tarihi olayları bilmek değil, bu olayların ardındaki fikri sistemi kavramaktır. O, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireylerden oluşan bir toplum ideali ortaya koymuştur. [1]

Bu ideal, dogmalardan arınmış bir akılcılığı ve bilime dayalı bir ilerleme anlayışını temel almaktadır. “Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” sözü, Atatürk’ün fikri mirasının özüdür.

Atatürk’ün inkılapları –özellikle eğitim, hukuk ve kadın hakları alanlarındaki dönüşümler– birer modernleşme adımı olmanın ötesinde, insanı merkeze alan bir özgürlük anlayışının yansımaslarıdır. Bu inkılaplar, “rasyonelleşme dönemi”nin Türkiye’deki göstergeleridir.

3. Vaka Analizi: 10 Kasım 1938 ve Sosyal Tepki

Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefatı, yalnızca bir devlet adamının ölümü değil,  millî bir sarsıntı olarak yaşanmıştır. Ancak bu sarsıntı, kısa sürede “millî direniş bilinci”ne dönüşmüştür.

Arşiv belgelerine göre, İstanbul’da cenaze gününde sokağa çıkan yüzbinler, kendi inisiyatifleriyle yas tutma biçimleri geliştirmiştir. [2] Bu durum, anma kültürünün halk tarafından özümsendiğini göstermektedir.

1938 sonrasında 10 Kasım törenleri, devletin resmi tören çizgisinden taşarak, bireysel ve sivil hafızanın ortak alanına dönüşmüştür. Özellikle 1950 sonrası dönemde, anma biçimlerinin çeşitlendiği ve duygusal yoğunluğun kuşaklar arası aktarımında kültürel bir süreklilik sağladığı gözlemlenmiştir.

4. Eleştirel Tarih Bakış Açısıyla 10 Kasım’ın Dönüşümü

Eleştirel tarih yöntemi, geçmişi kutsallaştırmadan, onun bugüne etkilerini çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, 10 Kasım anmaları yalnızca “nostaljik bir bağlılık” değil, tarih bilinci üretiminin bir aracıdır.

Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, 10 Kasım’ın genç kuşaklar nezdinde duygusal bir etkiden ziyade sembolik bir törene dönüştüğünü ortaya koymuştur. [3] Ancak bu durum, anmanın anlamını yitirdiği anlamına gelmez; aksine, yeni kuşakların Atatürk’ü kendi çağlarının diliyle yeniden yorumlama çabası olarak görülebilir.

Dolayısıyla Atatürk’ü “anlamak”, onu tekrarlamak değil, onun yöntemini sürdürmektir: eleştirel düşünmek, sorgulamak ve daima ileriyi hedeflemek.

Sonuç

10 Kasım, yalnızca bir anma günü değil,  millî bilincin yenilenme anıdır. Atatürk’ü anmak, geçmişe duyulan saygıdır; ama onu anlamak, geleceğe duyulan sorumluluktur.
Bu sebeple her 10 Kasım, Türk milletinin “düşünen ve ilerleyen insan” idealini yeniden hatırladığı bir zaman eşiğidir.

Atatürk’ün mirası, bir kişi kültü değil; bir düşünce kültürüdür. Bu kültür, her kuşakta yeniden doğar, çünkü 10 Kasım’ın sessizliğinde bir milletin sesi saklıdır.

DİPNOTLAR

  1. Atatürk, Nutuk, Cilt II Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1969, s. 894.
  2. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri, Dolmabahçe Defterleri, 1938 Kasım Dosyası, Belge No: 27.
  3. Ayşe Kuruoğlu, “10 Kasım Anma Kültürünün Kuşaklar Arası Dönüşümü” Toplum ve Tarih 412 (2019), s. 67–89.

Continue Reading

Mustafa Kemal Atatürk

Yönetimde Adalet: Kutadgu Bilig, Siyasetname, Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler’in Karşılaştırmalı Analizi

Published

on

Özet

Adalet, Türk-İslam siyaset düşüncesinde devletin bekasının ve toplum düzeninin en temel direği olarak kabul edilmiştir. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig (1069-1070) ve Nizamü’l-Mülk’ün Siyasetname’sinde (1091) adalet; kozmik düzen ve ahlaki temeller üzerinden ele alınırken, Koçi Bey Risalesi (1631) ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütler (1767) adlı eserinde ise daha çok mali-idari düzenin korunması ve reform ihtiyacı bağlamında işlenmiştir. Bu makalede dört eser karşılaştırılarak adaletin görevleri meşruiyet kaynağı, toplum düzeninin garantisi, mali düzenin temeli ve devletin bekası — çerçevesinde değerlendirilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Adalet, Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, Nizamü’l-Mülk, Siyasetname, Koçi Bey Risalesi, Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler, Türk-İslam Siyaset Düşüncesi.

Giriş

Adalet, siyaset felsefesinin en eski ve evrensel kavramlarından biridir. Antik Yunan’dan Türk-İslam siyaset geleneğine, Orta Çağ’dan Osmanlı klasik düşüncesine kadar bütün siyasal teorilerde adalet, devletin düzenini ve meşruiyetini sağlayan temel unsur olarak görülmüştür. Türk-İslam düşüncesinde de adalet, yalnızca ahlaki bir ilke değil, aynı zamanda yöneticinin görev ve sorumluluklarını belirleyen bir siyasal kurumdur.

Karahanlılar’da Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i, Selçuklu’da Nizamülmülk’ün Siyasetname’si, Osmanlı’da Koçi Bey Risalesi ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütleri, farklı dönemlerde ve şartlarda kaleme alınmış olmakla birlikte, ortak bir kavram etrafında birleşirler: adalet.

Yönetimde Adalet

1. Kutadgu Bilig’de Adalet

Yusuf Has Hâcib, adaleti devletin “dört sütunundan” biri olarak tanımlar. Hükümdarın zulümden uzak durması, fakirleri koruması ve eşitliği gözetmesi en temel yükümlülüklerdir. Eserde, adaletin Tanrı’nın rızasıyla doğrudan ilişkili olduğu belirtilmektedir:

Beylerin halk üzerine zulmü artarsa, Tanrı’nın gazabı iner, devlet yıkılır.”

2. Siyasetname’de Adalet

Nizamülmülk’e göre adalet, “mülkün temelidir.” Devletin düzeni, hükümdarın zulümden uzak durmasına bağlıdır. Halkın şikâyetlerini doğrudan dinlemek ve kadıların bağımsızlığını korumak, adaletin somut göstergeleridir.

Adalet mülkün temelidir; adalet giderse memleket de gider.”

3. Koçi Bey Risalesi’nde Adalet

Koçi Bey, Osmanlı’da yaşanan bozulmayı adaletin kaybına bağlamaktadır. Ona göre rüşvet, liyakatsiz atamalar ve kanun dışı uygulamalar devlet düzenini çökertmiştir. Bu sebeple adaletin yeniden tesisi için ıslahat teklif etmektedir: rüşvetin kaldırılması, tımar sisteminin eski düzenine döndürülmesi ve kadıların tarafsızlığının korunması.

Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu, nizam bozuldu.”

4. Devlet Adamlarına Öğütler’de Adalet

Defterdar Sarı Mehmet Paşa, adaleti özellikle mali düzen üzerinden ele almaktadır. Zulümle toplanan vergilerin bereketsiz olduğunu, hazinenin bu yolla dolsa bile sonunda boşalacağını ifade etmektedir. Ona göre adalet, yalnızca şeriatın değil, aynı zamanda mali disiplinin de teminatıdır.

Hazineyi zulümle doldurmak haramdır; sonunda hazine boşalır, halkın bedduası devleti yıkar.”

Karşılaştırmalı Analiz

  • Kutadgu Bilig ve Siyasetname, adaleti metafizik, ahlaki ve kozmik bir ilke olarak görürken;
  • Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler, adaleti mali-idari düzenin sağlanmasında pratik bir ıslahat unsuru olarak ele almıştır.

Yönetimde Adalet: Karşılaştırmalı Tablo (Alıntılarla)

EserAdaletin KonumuAdaletin Yöneticiden BeklentisiUygulama AlanıTemel Tehdit / Bozulma SebebiÖzgün Alıntı
Kutadgu Bilig (1069-1070, Yusuf Has Hâcib)Devletin dört sütunundan biri; kozmik-dini düzenin temeliHükümdarın eşitliği gözetmesi, fakirleri koruması, zulümden uzak durmasıVergi adaleti, liyakat, halk ile hükümdar ilişkisiZulüm → devletin ömrünün kısalması“Beylerin halk üzerine zulmü artarsa, Tanrı’nın gazabı iner, devlet yıkılır.”
Siyasetname (1091, Nizamülmülk)“Mülkün temeli” olarak görülürHalkın şikâyetlerini dinlemek, kadıları bağımsız bırakmak, zulmü engellemekVergi düzeni, kadılık sistemi, şikâyet mekanizmasıAdaletin bozulması → kozmik ve toplumsal düzenin çöküşü“Adalet mülkün temelidir; adalet giderse memleket de gider.”
Koçi Bey Risalesi (1631)Devletin bozulma sebeplerini açıklayan merkezî unsurRüşvetin kaldırılması, timar düzeninin eski hâline getirilmesi, kadıların tarafsızlığıAskeri, mali ve adli düzenLiyakatsiz atamalar, rüşvet, kanun dışı uygulamalar“Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu, nizam bozuldu.”
Devlet Adamlarına Öğütler (1767, Sarı Mehmet Paşa)Mali ve idari düzenin bekçisiGelir-gider dengesinde adalet, kul hakkından sakınma, ölçülülükVergi toplama, hazine yönetimi, idari denetimZulümle toplanan vergi → halkın huzursuzluğu ve hazinenin boşalması“Hazineyi zulümle doldurmak haramdır; sonunda hazine boşalır, halkın bedduası devleti yıkar.”

Dört eserin ortak noktası, adaletin yokluğunun devletin çöküşüne yol açacağı fikridir. Ancak dönemler ilerledikçe, adaletin tanımı soyut bir düşünceden somut bir yönetim ilkesi ve mali düzen mekanizmasına dönüşmüştür.

Sonuç

Adalet, Türk-İslam siyaset düşüncesinde daima devletin varlık sebebi ve bekasının şartı olmuştur. Kutadgu Bilig ve Siyasetname, adaleti daha evrensel ve ahlaki bir çerçevede değerlendirirken; Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler, Osmanlı’nın çözülme döneminde adaleti ıslahatların anahtarı olarak görmüştür. Bu karşılaştırma, siyasal düşünce tarihimizde adalet kavramının sürekli varlığını, fakat içerik ve uygulama bakımından dönemin ihtiyaçlarına göre dönüşümünü açıkça göstermektedir.

Kaynakça 

  1. Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, Çev. Reşit Rahmeti Arat, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1985.
  2. Nizamülmülk, Siyasetname, Çev. Mehmet Altay Köymen, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1999.
  3. Koçi Bey, Koçi Bey Risalesi, Haz. Zuhuri Danışman, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1972.
  4. Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler (Nasihatü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ), Haz. Hüseyin Algül, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.
  5. Halil İnalcık, Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, Eren Yayıncılık, İstanbul, 2000.

Continue Reading

En Çok Okunanlar