Connect with us

Mustafa Kemal Atatürk

HALİL AĞA’NIN ÖKÜZÜ

Published

on

MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL İLE BİRLİKTE YAŞAMAK!..
Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile aziz şehitlerimizi minnet ve rahmetle anıyorum.
Atatürk’ün; insanlığı, devlet adamlığı, devlet yönetimi, tarafların dinlenmesiyle aksaklıkların çözümünde gösterdiği dirayeti, Cumhuriyet, Halkçılık ve Demokrasi anlayışı ve uygulamaları, misafirperverlik ve ev sahipliği üzerine…

HALİL AĞA’NIN ÖKÜZÜ
“Yıl 1936. İstanbul, altın gibi bir sonbahar yaşıyor. Atatürk Florya Köşkünde. Denize girmiyor, pek. Arkadaşlarıyla konuşuyor. Ülkü ile oyalanıyor. Devlet işleriyle uğraşıyor. Ama canı sıkkın… Oldum olası devlet başkanlığının sınırlı yaşamasına alışamamış. Bir gün Özel Kalem Müdürü Hasan Rıza Soyak’a dediği gibi kapatılmış, hapsedilmiş sayıyor kendisini. Bir başına sokağa çıkamadıktan sonra, bir ahbapla bir küçük kahvede ya da meyhanede oturup laf kaynatamadıktan, sinemaların kalabalığına karışamadıktan sonra yaşamanın tadı mı olur? Oysa o Atatürk’tür, yapamaz bunları. Bir yere çıkacak olsa, peşinden otomobiller, motosikletler dünyayı ayağa kaldırır. İnip bir vatandaşla, bir çocukla konuşmak istese, koca şehir halkı yığılır başına, trafik durur, iş durur… Eski padişahlar kadar bile özgürlüğü yok, tebdil soyunup giremez halkın arasına, hemencecik tanırlar.
Bu yüzden Bütün Cumhurbaşkanlığı süresince, Atatürk sıkılmış, çevresine bundan yakınmıştır. Yine sıkılıyor işte. Florya Köşkünün içine kapanıp kalmış. Bu duygularını Selanik günlerinden arkadaşı Nuri Conker’e anlatıyor. Sonra birden Conker’in dizine vuruyor:
-Bana yardım eder misin Nuri?
-Nasıl?..
-Kaçalım köşkten!..
Conker duraksıyor. Böyle bir işe önayak olmak Başvekil İsmet Paşadan yaman bir azar işitmektir. Ama isteyen de Atatürk’tür.
-Nasıl kaçacağız Paşam, peşimize bir ordu adam takılır. Yaverler, muhafızlar, gözcüler, yardımcılar. Hiçbir keyfi olmaz bunun…
Atatürk gülüyor:
-Bırak şimdi bunları, diyor, ben de biliyorum. “Kaçalım” ne demek? Kimseye görünmeden usulca sıyrılalım demek! Sen bana yardım edecek misin?
-Paşam, kusura bakma anlamadım ama, buyruğunuzdayım elbet. Siz yolunu söylerseniz ben de size katılırım…
Atatürk:
-Hah, diyor, şimdi oldu. Cezaevlerinden elin budalaları kale gibi duvarlar aşıp, bunca asker çemberinden geçip kaçabiliyorlar da biz İsmet Paşanın hükümet çemberini mi yaramayacağız? Yardık, gitti…

“AÇIK ARABA OLMAZ, NASIL DÜŞÜNEMEDİN”

Bunları konuşurken Atatürk’ün gözleri, çocuk gözleri gibi parlıyor, diliyle dudaklarını yalıyordu. Konuşmasını sürdürdü:
-Bak şimdi, Nuri… Senin otomobilli bir arkadaşın yok mu?..
-Var…
-Tamam. Sen şimdi yaverlerden gizli gidip bu adama telefon edeceksin, kendin için isteyeceksin bir günlüğüne arabasını… Gerisini bana bırak!..
Nuri Conker bundan bir şey anlamamıştı ama Atatürk’ün dediğini yaptı. Bir arkadaşına telefon etti ve arabasını köşke göndermesini rica etti. Geri döndüğü zaman Atatürk soruyordu:
-Arkadaşının arabası spor mu kapalı mı?
-Spor Paşam!..
-Dur, olmadı! Sen hemen yine gidip telefon et, araba tenteleri kapalı gelsin. Açık araba işimize yaramaz. Bunu nasıl düşünmedin sen?..
Conker, baştan telefona gitti, arkadaşını buldu ve arabanın üstü kapalı gelmesini hatırlattı. Vaktinde etmişti telefonu, araba benzin alıyordu ve tenteneleri kapatılarak gönderilecekti.
Haberi Atatürk’e ulaştırdığı zaman, Atatürk pek sevindi. Yatılı okuldan kaçan bir öğrenci hevesiyle ellerini ovuşturuyor ve kurduğu planı kaçaklık yoldaşı Nuri Conker’e açıklıyordu.
-Şimdi bak ne yapacağız?.. Araba seni almak için gelecek. Yaver gelip haber verecek. İkimiz birlikte kapıya doğru yürüyeceğiz. Ben yaveri bir iş buyurup savacağım. Senin ceketini ve şapkanı giyip otomobile bineceğim. Birkaç saniye sonra sen geleceksin! Senin gömlekle dolaşman, bu mevsimde yadırganmaz. Nöbetçilerin yanından geçerken, kendini göstereceksin ve seni tanıyacaklar, yol verecekler. İçeride biri olduğunu ya görürler, ya görmezler. Ama görseler de görmeseler de senden kuşkulanmayacakları için bir çemberi yaracağız.
-Çemberi yarsak bile hemen fark edip peşimize düşerler Paşam…
-Ne?.. Sen anlarlar mı diyorsun? “Şaşarım aklı perişanına ahmak”. O kadar akıl nerde bu adamlarda? Atatürk’ün köşkten kaçtığını bu adamlar gözleriyle görseler, kendilerine bile inanmazlar! Bak bekle göreceksin!..
Nuri Conker, İsmet Paşa korkusuyla tedirgin, Atatürk özgür olmak hevesiyle mutlu beklediler… Şuradan buradan konuşuyorlar, zamanı geçirmeye çalışıyorlardı. Nihayet yaver girdi ve Nuri Conker’e arabasının geldiğini haber verdi. Nuri Conker, gitmek için müsaade isteyince, Atatürk de onunla birlikte kalktı. Üstünde kısa kollu beyaz bir gömlek, bacağında ince bir pantolon vardı. Örme deriden yapılmış hafif papuçları yürürken tatlı bir ses çıkarıyordu.
-Demek davetlisin Nuri, pekala… Hadi ben de seni kapının önüne kadar geçireyim, sonra döner kitap okurum…
Birlikte yürüdüler… Yaver, peşlerinden geliyordu. Atatürk birden döndü:
-Benim kitaplarımın arasında Edouart Herriot’nun “Orient” adlı bir kitabı olacak, yeni geldi. Onu bul odamdaki masama koy, bu akşam yemek yemeyeceğim, okurum. Sen de dinlenebilirsin!..
-Başüstüne Atatürk!
Yaver döndü ve gözden uzaklaştı.
Atatürk Nur Conker’e “Nasıl?” der gibi baktı, sonra:
-Hadi, çıkar ceketini, ver şapkayı!
Koridor bomboştu. Conker, ceketini çıkardı, şapka ile birlikte uzattı:
-Buyurun!..
Atatürk ceketi çabucak giydi, şapkayı başına geçirdi, yürümeye başladı:
-Sen on saniye sonra gel!..
Kapının önünde Baltabaş bir Benz-Mercedes vardı, krem rengindeydi, spordu ve tenteneleri örtüktü. Şoför kapının önünde dikilmiş, Nuri Conker’in çıkmasını bekliyordu. Atatürk arabaya doğru yürüyünce bir duraksadı, sonra kapıyı açtı. Ata’yı Conker sanmıştı. Tam direksiyona geçeceği sıra, bu kez Nuri Conker, beyaz uzun kollu bir gömlekle göründü. Gömleğinin yakasını açmış, boyunbağını da eline almıştı.

VATANDAŞ ÖZGÜRLÜĞÜ

-Hadi oğlum, çek!..
Araba hareket etti. Dış kapıya gelince, nöbetçi otomobile doğru yaklaştı. Nuri Conker oturduğu yerden başını çıkararak “Allahaısmarladık asker” dedi. “Sağol” geçip gittiler. Atatürk şoföre:
-Çekmece’ye doğru, dedikten sonra Nuri Conker’e gülerek döndü:
-Ben sana demedim mi kaçarız diye… Şimdi, bizim ayrıldığımızı bunların ruhları bile duymaz. Dönüşümüzde telaşlarını bir düşün!.. ne diyecekler Şükrü Kaya’ya, ne diyecekler İsmet Paşaya?
Çok neşeliydi. Hükümetin izleme arabalarından, motosikletlerinden kurtulduğu ve hele muhafızları uyuttuğu için çocuk gibi seviniyordu. Önce İsmet Paşa ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya üstünde konuştu, sonra rastgele anlatmaya başladı:
-Bu “Merhaba asker” lafını ben çıkarttım, biliyor musun? Dedi. Hem de taa 1910’larda Selanik Merkez Alayı’nda… O zaman Kolağası idim. Selanik Ordu Merkezi; şehirde de bir Merkez Alayı var. Buna Sadettin adlı babacan bir albay komuta ediyordu. Derken bu albay Sadettin gözlerinden hastalandı, beni alay komutan vekili olarak bu alaya verdiler. Sen bunları bileceksin; hatta bunların içinde bir Ziya vardı, şimdi İstanbul’da tüccarlık falan yapıyor, ara sıra yanımıza gelir giderdi (Ziya Kılıç). İşte onun bölük komutanlığı yaptığı alay. Atladım atıma, kışla meydanında alayın teslim törenine gittim. Tekmil verdiler, alay selam durumuna geçti, ben yaklaştım:
O zamana kadar biliyorsun gelenek; komutan “Selamünaleyküm” der, kıta da “Aleykümselam” diye karşılık verir. Ben oldum olası, bu selamlaşmayı sevmem. Birden esti, “Merhaba asker” diye bağırdım. Böyle bir seslenişe askerler yabancı, subaylar yabancı, bir duraksama oldu; sonra yarım yırtık bir “Merhaba” döküldü ağızlarından. Ama, ondan sonra ben nereye gittiysem askere “Merhaba” dedim, onlar da bana top gibi bir “Merhaba” ile karşılık verdiler. Bu “Sağol” karşılığı sonraların işidir.
Atatürk’ün neşesine diyecek yoktu, konuşuyor, şarkı söylüyor, Nuri Conker’e soru üstüne soru soruyordu. Yolda, otomobilin tentesini de açtılar. Güzel bir eylül sonu akşamı sonbaharı tadını çıkararak Çekmece’ye doğru gidiyorlardı. Hava ılıktı, görüntü güzeldi ve her şey düzeninde işliyordu.

HER ŞEY BİRDEN DEĞİŞTİ

Birden Atatürk’ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı. Yaşlı bir adamdı bu. Ama sapanın sapına iyice yapışmış, toprakları yavaş yavaş deviriyordu. Fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu. Atatürk şoföre:
-Dur!.. dedi.
İndiler. Çift süren köylü yoldan uzak değildi. Atatürk elini arka cebine götürüp sigara tabakasını çıkardı sonra köylüye seslendi:
-Kolay gelsin Ağa!..
Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:
-Eyvallah, eyvallah…
Atatürk, baştan seslendi:
-Ateşin var mı, ateşin?..
Bu kez köylü sesten yana döndü. Atatürk elindeki yanmamış sigarayı gösteriyordu. Köylü bir süre baktı, sonra hayvanları durdurup kendilerine doğru yürümeye başladı. Yürürken bir yandan konuşuyor, bir yandan kuşağının arasından bir fitilli çakmak çıkarıyordu…
-Tiryakisin bey galeba? Tiryaki, tiryakinin halinden anlamalı…
-Eh… Kibriti unutmuşuz da…
Atatürk bir sigara uzattı, köylü de çakmağı çakıp fitili ateşledi. Tatlı bir yanık kokusu tüten fitilden sigaraları yaktılar. Atatürk:
-İşler nasıl ağa? Dedi. Bu yıl mahsulden, yüzünüz güldü mü?
Köylü, isteksiz isteksiz konuştu:
-Tanrı’nın gücüne gitmesin ama bey, bu yıl yufkaydı mahsul. Kabahatin acığı bizde, acığı yukarıda! -Parmağıyla gökyüzünü gösteriyordu- Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi, böyle işte…
-Bakıyorum, sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?
-Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar.
-Hiç vergi memuru köylünün üretim aracını satar mı? Olmaz böyle şey? Muhtara şikâyet etseydin…
Köylü güldü:
-Muhtar başında deel miydi memurun a bey?
Atatürk dudaklarını kemirerek konuştu:
-Sen de kaymakama gitseydin!..
Köylü iyice güldü:
-Sen de benimle gönül mü eyleyon beyim, kaymakamın habarı olmadan bizim buralarda kuş bile uçmaz. Geçti o eski devirler. Şimcik Atatürk’ümüz var başımızda!
VARLIK GİTTİ AĞALIK KALDI
Atatürk, konuşmayı sürdürdü:
-E peki, İstanbul şuracıkta… Gideydin valiye anlataydın derdini… Onun işi bu değil mi?
Köylü, Atatürk’ün saflığına inanmış, iyiden iyiye gülüyordu. Konuşmanın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz. Kestirip attı:
-Bırak şu sağarı allasen, biz onun buralardan çok gelip geçtiğini gördük. Yakasına yapışsak, acep derdimizi duyurabilir miyiz?
Atatürk, iyice giyinmişti. Ama köylünün konuşması da hoşuna gidiyordu. Sordu:
-Adın ne senin ağa?..
-Halil… Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler…
-Demek varlıklısın?.. Ağa dediklerine göre.
-Acık çiftimiz-çubuğumuz varken adımız Ağa’ya çıkmış. Halil Ağa aşağı, Halil Ağa yukarı; derken bizim çift-çubuk gitti ama, ağalık kalmasın mı?.. Hala bizim delikanlılar, “ Halil Ağa” diye peşimden seyirtir dururlar!..
-Peki Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. Benim bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. Sen aldılar diyorsun… Hadi, kaymakam şöyle, vali böyle diyelim; e peki bir Başvekil İsmet Paşa var bilir misin?..
-Bilmez olunur mu beyim!..
-Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul’a geliyor, Florya Köşküne iniyor, Köşk de şuracıkta… Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona… Her halde çaresini bulurdu.
O, SAĞARIN SAĞARI
-Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun galim. Ama bak şinci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya komazlar ya… Tutalım kodular, koskoca İsmet Paşamızı göstertmezler ya. Tut ki gösterdiler, ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı! Heç işitmez canım!
Nuri Conker, lafa karışmak istedi. Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu. Buraya kadar bütün şikayet kademelerini göstermiş, karşılığını da almıştı. Kala kala kendisi kalıyordu. Sigarasından ekleme bir sigara daha yaktı, bir tane de köylüye verdi.
-E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın! Demin, Atatürk’ümüz var başımızda dedin ya… O da koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!..
Köylü iyice keyiflenmiş keh keh gülüyor, karşısındakinin bilmezliğine acımış gibi bakıyordu:
-Sen ne diyon bey? Mustafa Kemal Paşa Atatürk’ümüzün yüzünü görmek için peygamber gücü gerek… Temin de dedik ya, tut ki gördük, yiyip içmekten, işinden gücünden başını kaldırıp bizim öküzümüzün arkasından mı seyirtecek?.. Sen gönlünü ırahat tut bey, bizim kocaoğlan, işimizi görür de öteye geçer bile… Tasa etme!..
Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken, Atatürk’ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor, çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey de kalmamıştı. Atatürk köylünün omuzuna elini koyarak:
-Senden hoşlandım Halil Ağa, dedi. Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir vatandaşsın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma, ara!..
Dönüp arabaya bindiler. Halil Ağa onları uğurluyordu.
-Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el eğdiremez. Devlet borcudur, ödenecek!.. Ekime geç davranmışın, gök rahmetini esirgemiş, dinler mi devlet baba?.. Helal olsun!..
Otomobil hareket etti. Bir süre gittiler sonra Atatürk Nuri Conker’e:
-Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin! dedi. Döndüler, Atatürk susuyor, düşünüyor sigara üstüne sigara yakıyordu. Yüzünde ince bir keder vardı:
-Yahu çocuk, şu Halil Ağa’nın vergi borcundan öküzünü satmışız, merkeple çift sürüyor, hala da “Devlet Baba” diyor. Ne mübarek millet, bu millet!..
“NE MÜBAREK MİLLET, BU MİLLET”
Nuri Conker, sözü başka konulara aktaracak oldu, fakat oralarda olmadı. Geçtiklerini yolların güzelliğine bile bakmıyor, mavi gözleriyle dalmış düşünüyordu. Az sonra Florya Köşküne geldiler. Nöbetçiler, açık bir araba içinde Nuri Conker’le Atatürk’ü görünce nerdeyse şaşırıp selam durmayı unutacaklardı. Hele nöbetçi yaverin, durumu öğrenince, bir koşusması vardı ki Atatürk’ü değil ama, Nuri Conker’i İsmet Paşadan yiyeceği paparayı bile unutarak, güldürdü.
Atatürk yavere:
-Şimdi, dedi, İstanbul’da ne kadar bakan, milletvekili varsa, bunların hepsini telefonla bulacaksın! Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ ile Başvekil İsmet Paşayı bul, onlara da haber ver.
Yaver odadan çıktı. Atatürk Nuri Conker’e döndü:
-Bak beri Nuri!.. Şimdi sen de bizim çıktığımız araba ile çıkıp o Halil Ağa’yı bulacaksın. Ona benim kim olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam falan dersin. Seni sevdi, sana bir öküz alıverecek diye bir şeyler söyle, kandır. Kuşkulandırmadan al gel buraya.
Sakın kuşkulandırmadan al gel buraya diyorum anladın mı; dil dökeceksin, marifet dökeceksin, ama üzmeyeceksin adamı, kuşkulandırmayacaksın! Hadi, göreyim seni!..
Nuri Conker de çıkınca, düşünceli zamanlarda yaptığı gibi, ıstakayı eline aldı, bilardo oynamaya başladı.
NURİ CONKER’İN FENDİ HALİL AĞA’YI YENDİ
Nuri Conker, görevinin güçlüğünü biliyordu. Halil Ağa zeki bir köylüydü. Onu, bir şey sezdirmeden Atatürk’ün köşküne getirmek, olacak bir iş değildi. Yapmaya çalışacaktı ama…
Nitekim, Halil Ağa’yı, önüne merkebiyle öküzünü katmış, köy yolunda bulunca yanılmadığını anladı:
-Selamünaleyküm!
-Aleykümselam. Hayrola bey?..
-Hayırdır, bizim bey seni pek sevmiş…
-Biz de sevdik, n’olmuş?
-Bu akşam seni yemeğe çağırıyor, bir öküz alıverecek.
-Öküz mü?.. Eksik olmasın ya, biz işimizi görüp dururduk…
-Öküz çift olsa daha iyi sürülmez mi?..
-Sürülür besbelli bi şey ama, neden gerekti?
-Canım neden gerekecek Halil Ağa, bizim Kemal Bey tüccardır. Karun gibi bir adam… Çoluğu yok çocuğu yok, sevap işlemeye bayılır. Seni de pek sevdi dedim ya!..
Halil Ağa düşünmeye durdu. Aklından bir şeyler hesapladığı belli idi. Arada bir de Nuri Conker’i ustaca baştan aşağı süzüyordu:
-Demek çoluğu çocuğu yok fıkaranın! Tuh, acıdım şimdi! İyi de bir adam, kesimi güzel.
Conker, işi oldu bittiye getirmek için, demiri tavında dövmeye heveslendi. Yoldan geçip aynı köye giden başka köylüler, bir otomobilli adamla Halil Ağa’nın konuştuğunu görünce birikmeye başlamışlardı.
-Hadi, hayvanları arkadaşlarından birine emanet edelim de atla arabaya.
Halil Ağa telaşlandı:
-Yo beyim, olmaaaz… Bu kılıkla öyle beylerin yanına varılır mı?.. Gitceksek, bi yol eve ulaşalım da yabanlık urbalarımızı giyinelim…
-Bizim bey öyle şeylere bakmaz, babacan adamdır. Böylece gelirsen daha sevinir!.. “Bak hatırımı kırmamış, öylece kalkıp gelmiş” diye…
Halil Ağa’nın pirelenmiş gibi bir hali vardı, bu “Öküz alıverecek” hikayesine pek aklı yatmamış görünüyordu. Direndi:
-Aman beyim, hiç olmaz! Köylüysek de yabandan gelmedik ya!.. Hele bi yol köye varalım, bi ayranımızı iç hele…
KURMAY AKLI KÖYLÜ AKLI
Nuri Conker, daha fazla direnmeyi uygun görmedi. Kendilerine takılan köylüler de “Hayrola Halil Ağa” diye işi anlamaya çalışıyorlardı. Hem Halil Ağa’yı köylülerin elinden koparmak, hem de işi çabuk bitirmek için:
-Oldu Halil Ağa! Haklısın. Arkadaşlar senin hayvanları getirirler, sen atla arabaya, köye gidip değişene kadar, hayvanlar da gelir.
Bunu öyle bir sesle söylemişti ki, Halil Ağa ne diyeceğini bilmeden kendisini arabanın içinde buldu. Savaş meydanlarından gelen bir kurmaydı Nuri Conker, istediğini yaptırmaya alışıktı.
Köye bir arabanın geldiğini görenler, hemen çevrede birikmeye başladı. “Muhtara haber iletin” sesleri duyulur oldu. Conker, telaşlandı. Etrafındakilere “Bizim muhtarla bir işimiz yok, hele siz keyfinize bakın” derken Halil Ağa’ya da, “Hadi ağam, sen de şu yabanlıklarını giy de çabuk gel” dedi. Halil Ağa yeniden toparlandı:
-Olur mu hiç beyim, bi acı kahvemizi içmeden, bi ayranımızın tadına bakmadan… Sonra seslendi:
-Kız Aaşeee, anan öle, nerdesin?.. –Koşuşturarak gelen 1 yaşlarındaki kızı görünce- Tez anana eriştir, kahve pişecek, ayran çıkacak! – Sonra Nuri Conker’e döndü- Buyur beyim sen… Köylük yeridir, kusura kalma… Çok eğlenmeyiz…
HIZIRDIR MUTLAKA
Eve girmek Nuri Conker’in de işine gelmişti. Girdiler. Halil Ağa’nın oğlu, Conker’in eline davrandı, kızı da öpüp başına koydu. Conker onlarla konuşurken, Halil Ağa da bir yandan giyiniyor, bir yandan olup bitenleri kadınlara anlatıyordu. Kadınlar dinledikçe çığrışıyorlar, türlü şeyler söylüyorlardı:
-Aaa Hızır Aleyhisselamdır, durma ağam!..
-Destiden bir avuç su alıp yüzüne serpeleseydin, her muradın olurdu!
Halil Ağa uydurma bir öfke ile paylıyordu:
-Şinci ben sizin kemiklerinizi kırmaz mıyım? İçerde misafir, sofrada bey bekliyor, siz ne haltlar karıştırıyorsunuz!
Köyden çıktıkları zaman, Nuri Conker derin bir nefes aldı. Ama işin asıl güç yanı şimdi başlayacaktı. Halil Ağa’yı kuşkulandırmadan köşke sokmak bir mesele idi. Nitekim, kalın şayaktan temizce elbisesi içinde daha da güvenli ve irileşmiş görünen Halil Ağa sordu:
-Nerde beyin evi?..
-Beyin evi mi?.. Şimdi yazlıkta Suadiye’dedir ya, bu akşam yiğeninde konuk, biz de oraya gideceğiz…
-Yiğeni ne iş tutuyor ki?..
-Bugünlerde yedek subaylığını yapıyor, Atatürk köşkünde…
-Sakın beyim, biz köşke mi varacağız?..
-Köşke ya…
-Aman beyim, sen amanı bilir misin?.. Ben köşke möşke sokulamam. Kalsın bu yemek işi, bey evine döndüğü zaman yaparız. Sen bana adresini bir kağıda yazıver, gelirim ben!..
-Bak bu sözünü beğenmedim Halil Ağa, yooo sonra beyi kızdırırız ki, çok fena…
-Oh beyim durdur otomobili, ben köye döneyim!..
Nuri Conker sonunda Halil Ağa’yı köşkün yaver odasına getirebilmişti ama, anasından emdiği süt de burnundan gelmişti. Halil Ağa, köşke girerken dehşete kapılmış, soruyordu:
-Aman beyim, oh beyim, sakın bizim bey Paşa maşa olmasın?
“EFENDİMİZ GELECEK”
O akşam Atatürk’ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, Bakanlar, Milletvekilleri, İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ yirmi beş kişi kadardılar. Atatürk sofranın başında, ayağında kahverengi bir pantolon, üstünde kısa kollu yeşil bir gömlek, boynunda kahverengi-yeşil karışımı bir fular olduğu halde oturuyordu.
Atatürk bir ara:
-Bu akşam soframıza “Efendimiz gelecek” dedi. Kendisine nasıl davranacağınızı görmek isterim!..
Yeni bir fiskos başladı. Bu “Efendimiz” de kimdi? Türkiye Devleti’nin kurucusu Atatürk, kimden “Efendimiz” diye konuşabilirdi?.. Bir şaka, bir sürpriz mi hazırlamıştı yoksa, gerçekten saygı duyduğu bir insan mı gelecekti?.. Bu sırada içeriye başyaver girdi ve Atatürk’ün kulağına eğilerek bir şeyler söyledi… Atatürk memnun bir yüzle:
-Buyursun!
Dedi. Şimdi nefesler kesilmiş, bütün gözler, kirpik oynamadan kapıya dikilmişti.
Bu sırada başyaver odasında büyük sıkıntı vardı. Halil Ağa, başını derde soktuğunu anlamış Nuri Conker’e ölüm ölüm yalvarıyordu:
-Oh, beyim, elini ayağını öpeyim beyim, ben öküz-möküz istemem, beni salıverin!..
Conker, yaverler çırpınıyorlar, saygı-ikram karşısında elpençe duruyorlar, kendisini yatıştırmaya uğraşıyorlardı. O zaman anladı Halil Ağa gündüz kiminle görüştüğünü… Atatürk’tü bu!.. Öyle ya, Atatürk’ün ta kendisiydi! Tebdile soyunmuştu da kendisine çatmıştı demek… Söyledikleri, birden hatırına dizilmiş olacaktı ki can dayanmaz yalvarmalara çöktü:
-Gazi Mustafa Kemal Paşa’mızdı senin beyin, öyle ya! Bizim aklı kısa karılar bile “Hızır” deyip bildiler de benim şu eşek kafam bilemedi… Tuh, Halil senin gelmişine geçmişine… Nettim ben beylerim, komutanlarım, ah ben nettim!..
Yatıştırmak istendikçe ürküntüsü artıyordu:
-Ya ne haltlar karıştırdım ben Gazi Mustafa Kemal Paşa Atatürk’ümüze?.. Adını “Kemal” dediydin ya, uyansana Halil olmayası herif?.. Naapar bakalım beni şimdi Mustafa Kemal Paşa Atatürk’ümüz, naapar?.. Oh şu kör dilimi kesse de ibret-alem gezdirtse beni ortalıkta… “Geveze aptalın hali budur.” Diye…
DİZLERİNİN BAĞI ÇÖZÜLDÜ
Sonunda bir koluna Nuri Conker girdi, bir koluna başyaver, avutucu sözlerle salon kapısının önüne getirdiler. Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa gündüz konuştuğu beyin sofranın başında oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşanın yer aldığını görünce, dizlerinin bağı çözüldü. Ama olan olmuştu artık, var gücü ile toparlandı, ne diyeceğini tasarlamaya başladı.
Halil Ağa kapıda görününce, Atatürk ayağa kalktı. Kalkması ile bütün sofra gürr diye ayağa kalkıştılar. Atatürk:
-Hoş geldin Halil Ağa! Dedi. Sonra masadakilere dönüp tanıttı, işte beklediğimiz Efendimiz!
Conker, Halil Ağa’yı Atatürk’ün sağ başına oturttu, kendisi de ayrılan sandalyeye geçti. Atatürk sofradakilere, o gün köşkten Conker’le birlikte nasıl çıktığını, Halil Ağa’yı bir yanında öküz, bir yanında merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak bahanesiyle nasıl kendisiyle konuştuğunu ayrıntılı bir biçimde anlattıktan sonra:
-Şimdi-dedi-gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. Ben sorduklarımı baştan soracağım. Halil Ağa da orada bana söylediklerini olduğu gibi tekrarlayacak. –Halil Ağa’ya döndü- Bak beri Halil Ağa. Sen bu akşam benim başmisafirimsin!.. Senin açık sözlülüğünü de çok beğendiğimi bugün söyledim. Konuşmamızdan sana hiçbir zarar gelmeyecek!.. Öküzünü de alacağım!.. Ama şimdi ben tarlada sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada söylediklerini aynen tekrarlayacaksın. İşte soruyorum: “Bakıyorum, sapanın bir yanında öküz bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok m u senin?..”
Halil Ağa dudakları titreyerek Atatürk’ün ayağına kapanacak oldu, Atatürk önledi:
-Yooo, bak böyle şey istemem. Soruyorum, cevap ver.
Halil Ağa konuşmaktan başka çare olmadığını anlamıştı. Sonra, kolaydı bu soruya cevap vermek:
-Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar!
Atatürk çok memnun olmuştu. Halil Ağa’nın omzunu okşayarak ona cesaret verdi:
-Tamam… Çok güzel… Tam bana gündüz söylediğin gibi eksiksiz söyledin… Şimdi yine soruyorum: “Hiç vergi memuru köylünün üretim aracını satar mı? Olmaz böyle şey! Muhtara şikayet etseydin.”
Bu soru da kolaydı. Nazlanmadı Halil Ağa… Çünkü gerisini düşünüyordu:
-Muhtar başındaydı beyim.
-Oldu, bu da tamam. Güzel gidiyor. Ben yine soruyorum: “Sen de kaymakama gitseydin!”
Bakındı, kaymakam yoktu oralarda.
-Kaymakamın haberi olmadan bizim buralarda kuş bilem uçamaz!
OLMADI HALİL AĞA BANA DOSDOĞRU SÖYLE
Sofradakiler, soluk almadan konuşmayı izliyorlardı. Ürkütücü sorulara gelmişti sıra. Atatürk sordu:
-Peki İstanbul şuracıkta, gideydin valiye, anlataydın derdini, onun işi bu değil mi?
Vali Muhittin Üstündağ, Halil Ağa’nın ancak iki metre ötesinden kendisine bakıyordu. Nasıl desin? Ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı:
-Vali Paşamızı bir görüp dururuz buralarda. Eteğine düşsek derdimizi duyurabilir miyiz k…
-Olmadı bu, Halil Ağa!.. Bana dediğin gibi, dosdoğru…
-Böyle demedik mi beyim?..
-Ya, ben mi yanlış anladım?.. Dur soralım bakalım Nuri’ye… Nuri, böyle mi dedi bize Halil Ağa?…
Nuri Conker karşılık verdi:
-Hayır Paşam!..
-Gördün mü?.. Demek aklımda yanlış kalmamış. Hani bir şey dediydin sen, vali neden duymazmış?..
-Acık hafifcene eşitir de…
-Hele, hele… Bana söylediğin gibi…
-Köylük yerinde bizim dilimiz sağa demeye dadanmıştır, kusura kalman gayri Paşam..
Atatürk gülmeye başladı:
-Diplomatsın ki yaman diplomatsın!.. Ama diplomatlık sırası değil, doğruyu konuşacağız!.. Söyle şimdi bana orada dediğin gibi…
Halil Ağa gözünü yumup başını öne eğdi:
-Şaşırıp, “Bırak şu sağarı “dedikti ya…
Sofrada mırıltılar, gülüşmeler başlamıştı. Hele İsmet Paşa, Atatürk’ün destekleyip tuttuğu Vali Üstündağ’ı pek sevmediğinden, duyulacak bir sesle güldü. Atatürk, İsmet Paşaya, “Dur şimdi sıra sana geliyor” der gibi bakmaktaydı.
-Hadi, buna da oldu diyelim. Geçelim gerisine:
-E, peki, bir Başvekil İsmet Paşa var bilir misin?
AĞZIMA ATAŞ DOLDUR BUNU DEMEM
Halil Ağa, İsmet Paşanın yüzünden gözlerini geçirerek:
-Şanlı İsmet Paşamız bilinmez olunur mu hiç!.. Bugüne bugün…
Atatürk Halil Ağa’yı durdurdu:
-Bırak şimdi övgüleri… Ben lafın gerisini getireyim: “Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul’a geliyor, Florya köşküne iniyor, köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona. Her halde çaresini bulurdu!”
Halil Ağa söylediklerini hatırladıkça, canı tükeniyordu… Yine kaytarmayı denedi:
-Kapıya komazlar ya bizi, kosalar da şanlı paşamıza öküzümüzü mi yanacağız!
Atatürk’ün sesi iyice sertleşti:
-Beni uğraştırma Halil Ağa. Erkek adam sözünü yalamaz. Ne dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!..
Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp konuştu:
-Şanlı paşamıza da sağar dedikti ya…
-Yalnız sağar değil, “Sağarın sağarı…” değil mi?..
Halil Ağa yere bakan başını acıyla salladı:
-Öyle dedikti paşam, doğrusun!..
-Son soruyu soruyorum şimdi, bunun da karşılığını ver, öküzü al git! “Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu? Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?”
-Hiç bırakır mı, hiç bırakır mı aslan paşam benim!.. Erip erişir de tarlama dek gelir, halimi dinler!..
-Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla.
Halil Ağa birden diklendi. Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. Atatürk’ün gözlerinin içine bakarak konuştu:
-İşte bunu demem paşam!.. Ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!..
Atatürk gülmeye başladı.
-Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor Nuri, senin aklındadır, sen söyle de Halil Ağa söyleyip söylemediğini açıklasın…
Nuri Conker ayağa kalktı. Gülümsüyordu.
-Siz de zor işlere hep beni koşarsınız paşam.”Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün yüzünü görmek için Peygamber gücü gerek-demişti yanılmıyorsam. Görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek” demişti.
HALİL AĞA’NIN GÖZLERİ YAŞARDI
Halil Ağa’nın gözlerinde yaşlar, başını salladı. Öylece duruyordu. Atatürk konuştu:
-Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri demesine getirdin ya, fazla üstelemeyeyim. Şimdi bak beni dinle Halil Ağa! Seni bu kadar üzüşümün sebebi, şunu anlatmak içindi. Şu gördüğün altı bay, hükümet… Yani, biri başbakan, ötekileri de bakan!.. Memlekete göz kulak olacak, işleri evirip çevirecekler diye bu makama getirilmişler. Bir kanun gerekti mi, bu baylar, hemen sıvanırlar, İsviçre’den mi olur, İtalya’dan mı olur, Fransa’dan mı, velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar. Türkçe’ye çevirtirler, sonra basıp imzayı, gönderirler Büyük Millet Meclisi’ne… Büyük Millet Meclisi dediğim de, şu alt baştan senin yanına kadar olan beyler. Kanun gelir bunlara, bunlar da “Hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca zorlanmama gerek yok” diye, kaldırırlar parmaklarlını, olur sana bir kanun!.. Ama sonra bir vergi memuru gelir, Halil Ağa’nın öküzünü çeker satar vergi borcundan, Halil Ağa da tarlasını bir yanda merkep, bir yanda öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. Ama üretim düşermiş, ekim zorlaşırmış kimin umurunda! Sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar, işitirim, tasalanırım!.. E hakça söyle bakalım şimdi Halil Ağa, sen benim yerimde olsan, efkâr dağıtmak için, bunları bu beylerle oturup konuşmak için içmez misin? Ama sonra da Halil Ağa tutar sarhoş der!..
Halil Ağa’nın dili çözülmüştü:
-Diyen yok haşa!.. Dinden çıkmak gibidir… Buldu mu bunu, hacısı da içer, hocası da içer…
Atatürk sordu:
-Sen de içer misin?
-Heç bulunur da içilmez mi olunur mu paşam!.. İçeriz ki şerbet gibi!..
Atatürk, hizmet edenlere işaret etti, kadehler doldu. Uzattı kadehini Halil Ağa’ya:
-Hadi bakalım Halil Ağa, sağlığına içelim.
-Koca Allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün paşam, sağlık düşürsün!..
Sonra Halil Ağa, edeple başını kenara çevirip kadehi bir yudumda boşaltıverdi. Yüzü kızarmış, gözleri parlıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koyarak Atatürk’e döndü:
YONAN’I DENİZE DÖKTÜN
Yonan’ı denize döktün paşam, bayrağımızı başucumuza diktin! Benim gibi bir köylü parçasını sofrana alp içirdin, sana duaya bilem dilim dönmez ki… Nideyim ben? Bırak ki oh paşam, ayağını öpem!..
Ayağını öpmek için davrandı. Atatürk hemen tuttu, tutunca eline sarılıp öptü ve başına koydu:
-Bayrağımız gibi başımızdan eksik olma inşallah! Düşmanın ayağının altında olsun! Gayri bana izin koca paşam!
-Yemek yemedin!
-Yemek kolay… Meraklanır çocuklar, ben köye düzüleyim.
Atatürk, Nuri Conker’e işaret etti. Conker kalkıp Halil Ağa’nın yanına geldi, kalktı Halil Ağa, önce Atatürk’ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri çekildi.
Kapı kapandığı zaman, Atatürk sofraya döndü:
-“Efendimiz”in halini gördünüz mü beyler! Devlet, size böyle davransa, ne yaparsınız? Mübarek millet bu, adam millet! Şimdi onun karşısında “Adam olmak” bize düşüyor!
Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Gözler, Atatürk’e dönmüştü:
-Halil Ağa’nın öküzünü satıp üretimi aksatan kanunu ya biz yaptık, ya da bizim yaptığımız kanun, yanlış yorumlanarak Halil Ağa’nın öküzünü satıyor. İkisi de bence bir.. Böyle bir kanun yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır nasıl yaparız? Eğer yaptığımız kanun böyle yorumlanıyorsa, hükümet nasıl bir yönetim içindedir? Sonra unutmayın ki, olay İstanbul’da geçiyor. Bunun Van’ı var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? Bu çark iyi dönmüyor beyefendiler!
Susmuştu Atatürk. Kimse konuşmuyordu. İsmet İnönü, gözü ile arkadaşlarını dolaştı, sonra hafifçe öksürerek konuşmaya başladı:
-Haklısınız paşam! Bunun, yanlış bir uygulama sonucu olduğunu sanıyorum. Önemle araştıracağım! Hükümet olarak elimizde insan kapasitesi yeterli değil, bunu biliyoruz. Ama görevimiz, buyurduğunuz gibi çarkı iyi döndürmektir, döndüreceğiz!
Ne Atatürk, ne sofradakiler içkiye dudak değdirmiyorlardı. Geniş tutulmuş bir Bakanlar Kurulu gibiydi masa… Başvekil, Cumhurbaşkanını tatmin etmek için konuşmuştu. Fakat, Atatürk yine de sinirli idi. Soruyu İsmet Paşaya doğrulttu:
-Bugüne kadar böyle bir olay size intikal etti mi?
-Hayır paşam, etseydi elbette ilgilenirdim!..
-Ben de parmağımı buraya basıyorum. Biz, Cumhuriyeti süs olsun diye yapmadık; halktan yana bir idare kurmak için yaptık. Hükümetim müfettişleri var, valileri var, kaymakamları var, bunlar, Halil Ağa’nın öküzünü vergi borcundan satıyorlar. Yaptıklarının ne demek olduğunu elbette bilmeleri gerekli… Bunlar, size hiçbir şey söylemiyor, Halil Ağa’nın öküzünü satıp vergi gelirini şişkin göstermeye çalışıyorlar! Hadi bunları bırakalım, milletvekili arkadaşlarımız var. Yolluk alıyorlar, halkla konuşuyorlar, bunlar da size bir şey söylemiyor. Bir parti örgütümüz var, halkın içinde dirsek dirseğe yaşamaları gerekli, onlar da memleketin zararına olan böyle bir uygulamadan söz etmiyorlar… Ne demektir bu? Bizim halkla beraber ve halk için değil, halka rağmen bir sistem kurduğumuzu sanmaktır. Asıl üzüldüğüm, parmak bastığım yer burası!.. Biz Cumhuriyeti anlatamamışız beyler, bundan bu çıkıyor!..
“MAZERETİ KESİNLİKLE KABUL ETMİYORUM”
Cumhuriyetin ne olduğunu anlamak zorundayız, hükümetin ve partinin görevi budur!.. Siz ikisinin de başındasınız Başvekil paşa! İnsan kapasitesi mazeretini de kesinlikle kabul etmiyorum. Cumhuriyetten bu yana 13 yıl geçti. O gün okula başlayanlar, bugün üniversitelerde okuyor. Ortaokullarda olanlar, bugün ya devlet kadrosundadır ya da parti teşkilatımızın bünyesi içinde… Bunlar, Cumhuriyetin her tehlikeye karşı savunucusu değil mi? Peki neredeler? Ya bunlara Cumhuriyeti anlatamadık ya da daha kötüsü bunlar da eyyamcı oldular! Yaptığımız devrimlerin yaşaması, bilinçli bir Cumhuriyet ve Devrim kuşağının yetiştirilmesine bağlıdır. Halil Ağa’ların başına gelenler, hükümete ve Büyük Meclise ulaşmıyorsa, tehlike var demektir!
Atatürk, İsmet İnönü’nün yüzüne baktı. İnönü konuşmaya davranıyordu ki Atatürk onu eliyle susturdu:
-Ne söyleyeceğinizi biliyorum. Sofradaki arkadaşlarımızı da bir hayli yorduk ve yemekten alıkoyduk. Hadi beyler-kadehini sofradakilere uzattı-görevimizi daha sıkı kavramamız ve başarmak için daha çok çalışmamızın onuruna!..
Ama sofradaki ağır hava hala sürüyordu. İyi bir ev sahibi olan Atatürk, havayı düzeltmek için Salih Bozok’a takıldı:
-Salih, Kılıç’la (Kılıç Ali) ortaklaşa aldığınız piyango biletine on bin lira çıkmış, sana koklatmamış, doğru mu?
-Doğru olmaz mı paşam, bari benden aldığın şu liracığımı ver diyorum, ona da yanaşmıyor!..
Kılıç Ali, çaresiz kalmış gibi ellerini iki yana açıyor, konuşuyordu:
-Doğru değil paşam, amorti bile çıkmadı, inandıramıyorum bir türlü…
Sofra gülüşmelerle doluyor, düzeliyordu.

NOT: (Bu olay, Nuri Conker tarafından anlatılmış, İsmet Bozdağ’a Behçet Kemal tarafından nakledilmiştir. İsmet Bozdağ, Kılıç Ali Beyden sıhhatini kontrol etmiştir.)
KAYNAK
İsmet BOZDAĞ, Atatürk’ün Sofrası, Kervan Yayınları, (tarihsiz), s.9-36’dan iktibas edilerek düzenlenmiştir.

MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL İLE BİRLİKTE YAŞAMAK!..
Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 74’inci ölüm yıldönümü münasebetiyle… Minnet ve rahmetle anıyorum.
Atatürk’ün; insanlığı, devlet adamlığı, devlet yönetimi, tarafların dinlenmesiyle aksaklıkların çözümünde gösterdiği dirayeti, Cumhuriyet, Halkçılık ve Demokrasi anlayışı ve uygulamaları, misafirperverlik ve ev sahipliği üzerine…
HALİL AĞA’NIN ÖKÜZÜ
“Yıl 1936. İstanbul, altın gibi bir sonbahar yaşıyor. Atatürk Florya Köşkünde. Denize girmiyor, pek. Arkadaşlarıyla konuşuyor. Ülkü ile oyalanıyor. Devlet işleriyle uğraşıyor. Ama canı sıkkın… Oldum olası devlet başkanlığının sınırlı yaşamasına alışamamış. Bir gün Özel Kalem Müdürü Hasan Rıza Soyak’a dediği gibi kapatılmış, hapsedilmiş sayıyor kendisini. Bir başına sokağa çıkamadıktan sonra, bir ahbapla bir küçük kahvede ya da meyhanede oturup laf kaynatamadıktan, sinemaların kalabalığına karışamadıktan sonra yaşamanın tadı mı olur? Oysa o Atatürk’tür, yapamaz bunları. Bir yere çıkacak olsa, peşinden otomobiller, motosikletler dünyayı ayağa kaldırır. İnip bir vatandaşla, bir çocukla konuşmak istese, koca şehir halkı yığılır başına, trafik durur, iş durur… Eski padişahlar kadar bile özgürlüğü yok, tebdil soyunup giremez halkın arasına, hemencecik tanırlar.
Bu yüzden Bütün Cumhurbaşkanlığı süresince, Atatürk sıkılmış, çevresine bundan yakınmıştır. Yine sıkılıyor işte. Florya Köşkünün içine kapanıp kalmış. Bu duygularını Selanik günlerinden arkadaşı Nuri Conker’e anlatıyor. Sonra birden Conker’in dizine vuruyor:
-Bana yardım eder misin Nuri?
-Nasıl?..
-Kaçalım köşkten!..
Conker duraksıyor. Böyle bir işe önayak olmak Başvekil İsmet Paşadan yaman bir azar işitmektir. Ama isteyen de Atatürk’tür.
-Nasıl kaçacağız Paşam, peşimize bir ordu adam takılır. Yaverler, muhafızlar, gözcüler, yardımcılar. Hiçbir keyfi olmaz bunun…
Atatürk gülüyor:
-Bırak şimdi bunları, diyor, ben de biliyorum. “Kaçalım” ne demek? Kimseye görünmeden usulca sıyrılalım demek! Sen bana yardım edecek misin?
-Paşam, kusura bakma anlamadım ama, buyruğunuzdayım elbet. Siz yolunu söylerseniz ben de size katılırım…
Atatürk:
-Hah, diyor, şimdi oldu. Cezaevlerinden elin budalaları kale gibi duvarlar aşıp, bunca asker çemberinden geçip kaçabiliyorlar da biz İsmet Paşanın hükümet çemberini mi yaramayacağız? Yardık, gitti…

“AÇIK ARABA OLMAZ, NASIL DÜŞÜNEMEDİN”

Bunları konuşurken Atatürk’ün gözleri, çocuk gözleri gibi parlıyor, diliyle dudaklarını yalıyordu. Konuşmasını sürdürdü:
-Bak şimdi, Nuri… Senin otomobilli bir arkadaşın yok mu?..
-Var…
-Tamam. Sen şimdi yaverlerden gizli gidip bu adama telefon edeceksin, kendin için isteyeceksin bir günlüğüne arabasını… Gerisini bana bırak!..
Nuri Conker bundan bir şey anlamamıştı ama Atatürk’ün dediğini yaptı. Bir arkadaşına telefon etti ve arabasını köşke göndermesini rica etti. Geri döndüğü zaman Atatürk soruyordu:
-Arkadaşının arabası spor mu kapalı mı?
-Spor Paşam!..
-Dur, olmadı! Sen hemen yine gidip telefon et, araba tenteleri kapalı gelsin. Açık araba işimize yaramaz. Bunu nasıl düşünmedin sen?..
Conker, baştan telefona gitti, arkadaşını buldu ve arabanın üstü kapalı gelmesini hatırlattı. Vaktinde etmişti telefonu, araba benzin alıyordu ve tenteneleri kapatılarak gönderilecekti.
Haberi Atatürk’e ulaştırdığı zaman, Atatürk pek sevindi. Yatılı okuldan kaçan bir öğrenci hevesiyle ellerini ovuşturuyor ve kurduğu planı kaçaklık yoldaşı Nuri Conker’e açıklıyordu.
-Şimdi bak ne yapacağız?.. Araba seni almak için gelecek. Yaver gelip haber verecek. İkimiz birlikte kapıya doğru yürüyeceğiz. Ben yaveri bir iş buyurup savacağım. Senin ceketini ve şapkanı giyip otomobile bineceğim. Birkaç saniye sonra sen geleceksin! Senin gömlekle dolaşman, bu mevsimde yadırganmaz. Nöbetçilerin yanından geçerken, kendini göstereceksin ve seni tanıyacaklar, yol verecekler. İçeride biri olduğunu ya görürler, ya görmezler. Ama görseler de görmeseler de senden kuşkulanmayacakları için bir çemberi yaracağız.
-Çemberi yarsak bile hemen fark edip peşimize düşerler Paşam…
-Ne?.. Sen anlarlar mı diyorsun? “Şaşarım aklı perişanına ahmak”. O kadar akıl nerde bu adamlarda? Atatürk’ün köşkten kaçtığını bu adamlar gözleriyle görseler, kendilerine bile inanmazlar! Bak bekle göreceksin!..
Nuri Conker, İsmet Paşa korkusuyla tedirgin, Atatürk özgür olmak hevesiyle mutlu beklediler… Şuradan buradan konuşuyorlar, zamanı geçirmeye çalışıyorlardı. Nihayet yaver girdi ve Nuri Conker’e arabasının geldiğini haber verdi. Nuri Conker, gitmek için müsaade isteyince, Atatürk de onunla birlikte kalktı. Üstünde kısa kollu beyaz bir gömlek, bacağında ince bir pantolon vardı. Örme deriden yapılmış hafif papuçları yürürken tatlı bir ses çıkarıyordu.
-Demek davetlisin Nuri, pekala… Hadi ben de seni kapının önüne kadar geçireyim, sonra döner kitap okurum…
Birlikte yürüdüler… Yaver, peşlerinden geliyordu. Atatürk birden döndü:
-Benim kitaplarımın arasında Edouart Herriot’nun “Orient” adlı bir kitabı olacak, yeni geldi. Onu bul odamdaki masama koy, bu akşam yemek yemeyeceğim, okurum. Sen de dinlenebilirsin!..
-Başüstüne Atatürk!
Yaver döndü ve gözden uzaklaştı.
Atatürk Nur Conker’e “Nasıl?” der gibi baktı, sonra:
-Hadi, çıkar ceketini, ver şapkayı!
Koridor bomboştu. Conker, ceketini çıkardı, şapka ile birlikte uzattı:
-Buyurun!..
Atatürk ceketi çabucak giydi, şapkayı başına geçirdi, yürümeye başladı:
-Sen on saniye sonra gel!..
Kapının önünde Baltabaş bir Benz-Mercedes vardı, krem rengindeydi, spordu ve tenteneleri örtüktü. Şoför kapının önünde dikilmiş, Nuri Conker’in çıkmasını bekliyordu. Atatürk arabaya doğru yürüyünce bir duraksadı, sonra kapıyı açtı. Ata’yı Conker sanmıştı. Tam direksiyona geçeceği sıra, bu kez Nuri Conker, beyaz uzun kollu bir gömlekle göründü. Gömleğinin yakasını açmış, boyunbağını da eline almıştı.

VATANDAŞ ÖZGÜRLÜĞÜ

-Hadi oğlum, çek!..
Araba hareket etti. Dış kapıya gelince, nöbetçi otomobile doğru yaklaştı. Nuri Conker oturduğu yerden başını çıkararak “Allahaısmarladık asker” dedi. “Sağol” geçip gittiler. Atatürk şoföre:
-Çekmece’ye doğru, dedikten sonra Nuri Conker’e gülerek döndü:
-Ben sana demedim mi kaçarız diye… Şimdi, bizim ayrıldığımızı bunların ruhları bile duymaz. Dönüşümüzde telaşlarını bir düşün!.. ne diyecekler Şükrü Kaya’ya, ne diyecekler İsmet Paşaya?
Çok neşeliydi. Hükümetin izleme arabalarından, motosikletlerinden kurtulduğu ve hele muhafızları uyuttuğu için çocuk gibi seviniyordu. Önce İsmet Paşa ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya üstünde konuştu, sonra rastgele anlatmaya başladı:
-Bu “Merhaba asker” lafını ben çıkarttım, biliyor musun? Dedi. Hem de taa 1910’larda Selanik Merkez Alayı’nda… O zaman Kolağası idim. Selanik Ordu Merkezi; şehirde de bir Merkez Alayı var. Buna Sadettin adlı babacan bir albay komuta ediyordu. Derken bu albay Sadettin gözlerinden hastalandı, beni alay komutan vekili olarak bu alaya verdiler. Sen bunları bileceksin; hatta bunların içinde bir Ziya vardı, şimdi İstanbul’da tüccarlık falan yapıyor, ara sıra yanımıza gelir giderdi (Ziya Kılıç). İşte onun bölük komutanlığı yaptığı alay. Atladım atıma, kışla meydanında alayın teslim törenine gittim. Tekmil verdiler, alay selam durumuna geçti, ben yaklaştım:
O zamana kadar biliyorsun gelenek; komutan “Selamünaleyküm” der, kıta da “Aleykümselam” diye karşılık verir. Ben oldum olası, bu selamlaşmayı sevmem. Birden esti, “Merhaba asker” diye bağırdım. Böyle bir seslenişe askerler yabancı, subaylar yabancı, bir duraksama oldu; sonra yarım yırtık bir “Merhaba” döküldü ağızlarından. Ama, ondan sonra ben nereye gittiysem askere “Merhaba” dedim, onlar da bana top gibi bir “Merhaba” ile karşılık verdiler. Bu “Sağol” karşılığı sonraların işidir.
Atatürk’ün neşesine diyecek yoktu, konuşuyor, şarkı söylüyor, Nuri Conker’e soru üstüne soru soruyordu. Yolda, otomobilin tentesini de açtılar. Güzel bir eylül sonu akşamı sonbaharı tadını çıkararak Çekmece’ye doğru gidiyorlardı. Hava ılıktı, görüntü güzeldi ve her şey düzeninde işliyordu.

HER ŞEY BİRDEN DEĞİŞTİ

Birden Atatürk’ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı. Yaşlı bir adamdı bu. Ama sapanın sapına iyice yapışmış, toprakları yavaş yavaş deviriyordu. Fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu. Atatürk şoföre:
-Dur!.. dedi.
İndiler. Çift süren köylü yoldan uzak değildi. Atatürk elini arka cebine götürüp sigara tabakasını çıkardı sonra köylüye seslendi:
-Kolay gelsin Ağa!..
Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:
-Eyvallah, eyvallah…
Atatürk, baştan seslendi:
-Ateşin var mı, ateşin?..
Bu kez köylü sesten yana döndü. Atatürk elindeki yanmamış sigarayı gösteriyordu. Köylü bir süre baktı, sonra hayvanları durdurup kendilerine doğru yürümeye başladı. Yürürken bir yandan konuşuyor, bir yandan kuşağının arasından bir fitilli çakmak çıkarıyordu…
-Tiryakisin bey galeba? Tiryaki, tiryakinin halinden anlamalı…
-Eh… Kibriti unutmuşuz da…
Atatürk bir sigara uzattı, köylü de çakmağı çakıp fitili ateşledi. Tatlı bir yanık kokusu tüten fitilden sigaraları yaktılar. Atatürk:
-İşler nasıl ağa? Dedi. Bu yıl mahsulden, yüzünüz güldü mü?
Köylü, isteksiz isteksiz konuştu:
-Tanrı’nın gücüne gitmesin ama bey, bu yıl yufkaydı mahsul. Kabahatin acığı bizde, acığı yukarıda! -Parmağıyla gökyüzünü gösteriyordu- Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi, böyle işte…
-Bakıyorum, sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?
-Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar.
-Hiç vergi memuru köylünün üretim aracını satar mı? Olmaz böyle şey? Muhtara şikâyet etseydin…
Köylü güldü:
-Muhtar başında deel miydi memurun a bey?
Atatürk dudaklarını kemirerek konuştu:
-Sen de kaymakama gitseydin!..
Köylü iyice güldü:
-Sen de benimle gönül mü eyleyon beyim, kaymakamın habarı olmadan bizim buralarda kuş bile uçmaz. Geçti o eski devirler. Şimcik Atatürk’ümüz var başımızda!
VARLIK GİTTİ AĞALIK KALDI
Atatürk, konuşmayı sürdürdü:
-E peki, İstanbul şuracıkta… Gideydin valiye anlataydın derdini… Onun işi bu değil mi?
Köylü, Atatürk’ün saflığına inanmış, iyiden iyiye gülüyordu. Konuşmanın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz. Kestirip attı:
-Bırak şu sağarı allasen, biz onun buralardan çok gelip geçtiğini gördük. Yakasına yapışsak, acep derdimizi duyurabilir miyiz?
Atatürk, iyice giyinmişti. Ama köylünün konuşması da hoşuna gidiyordu. Sordu:
-Adın ne senin ağa?..
-Halil… Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler…
-Demek varlıklısın?.. Ağa dediklerine göre.
-Acık çiftimiz-çubuğumuz varken adımız Ağa’ya çıkmış. Halil Ağa aşağı, Halil Ağa yukarı; derken bizim çift-çubuk gitti ama, ağalık kalmasın mı?.. Hala bizim delikanlılar, “ Halil Ağa” diye peşimden seyirtir dururlar!..
-Peki Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. Benim bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. Sen aldılar diyorsun… Hadi, kaymakam şöyle, vali böyle diyelim; e peki bir Başvekil İsmet Paşa var bilir misin?..
-Bilmez olunur mu beyim!..
-Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul’a geliyor, Florya Köşküne iniyor, Köşk de şuracıkta… Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona… Her halde çaresini bulurdu.
O, SAĞARIN SAĞARI
-Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun galim. Ama bak şinci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya komazlar ya… Tutalım kodular, koskoca İsmet Paşamızı göstertmezler ya. Tut ki gösterdiler, ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı! Heç işitmez canım!
Nuri Conker, lafa karışmak istedi. Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu. Buraya kadar bütün şikayet kademelerini göstermiş, karşılığını da almıştı. Kala kala kendisi kalıyordu. Sigarasından ekleme bir sigara daha yaktı, bir tane de köylüye verdi.
-E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın! Demin, Atatürk’ümüz var başımızda dedin ya… O da koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!..
Köylü iyice keyiflenmiş keh keh gülüyor, karşısındakinin bilmezliğine acımış gibi bakıyordu:
-Sen ne diyon bey? Mustafa Kemal Paşa Atatürk’ümüzün yüzünü görmek için peygamber gücü gerek… Temin de dedik ya, tut ki gördük, yiyip içmekten, işinden gücünden başını kaldırıp bizim öküzümüzün arkasından mı seyirtecek?.. Sen gönlünü ırahat tut bey, bizim kocaoğlan, işimizi görür de öteye geçer bile… Tasa etme!..
Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken, Atatürk’ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor, çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey de kalmamıştı. Atatürk köylünün omuzuna elini koyarak:
-Senden hoşlandım Halil Ağa, dedi. Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir vatandaşsın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma, ara!..
Dönüp arabaya bindiler. Halil Ağa onları uğurluyordu.
-Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el eğdiremez. Devlet borcudur, ödenecek!.. Ekime geç davranmışın, gök rahmetini esirgemiş, dinler mi devlet baba?.. Helal olsun!..
Otomobil hareket etti. Bir süre gittiler sonra Atatürk Nuri Conker’e:
-Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin! dedi. Döndüler, Atatürk susuyor, düşünüyor sigara üstüne sigara yakıyordu. Yüzünde ince bir keder vardı:
-Yahu çocuk, şu Halil Ağa’nın vergi borcundan öküzünü satmışız, merkeple çift sürüyor, hala da “Devlet Baba” diyor. Ne mübarek millet, bu millet!..
“NE MÜBAREK MİLLET, BU MİLLET”
Nuri Conker, sözü başka konulara aktaracak oldu, fakat oralarda olmadı. Geçtiklerini yolların güzelliğine bile bakmıyor, mavi gözleriyle dalmış düşünüyordu. Az sonra Florya Köşküne geldiler. Nöbetçiler, açık bir araba içinde Nuri Conker’le Atatürk’ü görünce nerdeyse şaşırıp selam durmayı unutacaklardı. Hele nöbetçi yaverin, durumu öğrenince, bir koşusması vardı ki Atatürk’ü değil ama, Nuri Conker’i İsmet Paşadan yiyeceği paparayı bile unutarak, güldürdü.
Atatürk yavere:
-Şimdi, dedi, İstanbul’da ne kadar bakan, milletvekili varsa, bunların hepsini telefonla bulacaksın! Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ ile Başvekil İsmet Paşayı bul, onlara da haber ver.
Yaver odadan çıktı. Atatürk Nuri Conker’e döndü:
-Bak beri Nuri!.. Şimdi sen de bizim çıktığımız araba ile çıkıp o Halil Ağa’yı bulacaksın. Ona benim kim olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam falan dersin. Seni sevdi, sana bir öküz alıverecek diye bir şeyler söyle, kandır. Kuşkulandırmadan al gel buraya.
Sakın kuşkulandırmadan al gel buraya diyorum anladın mı; dil dökeceksin, marifet dökeceksin, ama üzmeyeceksin adamı, kuşkulandırmayacaksın! Hadi, göreyim seni!..
Nuri Conker de çıkınca, düşünceli zamanlarda yaptığı gibi, ıstakayı eline aldı, bilardo oynamaya başladı.
NURİ CONKER’İN FENDİ HALİL AĞA’YI YENDİ
Nuri Conker, görevinin güçlüğünü biliyordu. Halil Ağa zeki bir köylüydü. Onu, bir şey sezdirmeden Atatürk’ün köşküne getirmek, olacak bir iş değildi. Yapmaya çalışacaktı ama…
Nitekim, Halil Ağa’yı, önüne merkebiyle öküzünü katmış, köy yolunda bulunca yanılmadığını anladı:
-Selamünaleyküm!
-Aleykümselam. Hayrola bey?..
-Hayırdır, bizim bey seni pek sevmiş…
-Biz de sevdik, n’olmuş?
-Bu akşam seni yemeğe çağırıyor, bir öküz alıverecek.
-Öküz mü?.. Eksik olmasın ya, biz işimizi görüp dururduk…
-Öküz çift olsa daha iyi sürülmez mi?..
-Sürülür besbelli bi şey ama, neden gerekti?
-Canım neden gerekecek Halil Ağa, bizim Kemal Bey tüccardır. Karun gibi bir adam… Çoluğu yok çocuğu yok, sevap işlemeye bayılır. Seni de pek sevdi dedim ya!..
Halil Ağa düşünmeye durdu. Aklından bir şeyler hesapladığı belli idi. Arada bir de Nuri Conker’i ustaca baştan aşağı süzüyordu:
-Demek çoluğu çocuğu yok fıkaranın! Tuh, acıdım şimdi! İyi de bir adam, kesimi güzel.
Conker, işi oldu bittiye getirmek için, demiri tavında dövmeye heveslendi. Yoldan geçip aynı köye giden başka köylüler, bir otomobilli adamla Halil Ağa’nın konuştuğunu görünce birikmeye başlamışlardı.
-Hadi, hayvanları arkadaşlarından birine emanet edelim de atla arabaya.
Halil Ağa telaşlandı:
-Yo beyim, olmaaaz… Bu kılıkla öyle beylerin yanına varılır mı?.. Gitceksek, bi yol eve ulaşalım da yabanlık urbalarımızı giyinelim…
-Bizim bey öyle şeylere bakmaz, babacan adamdır. Böylece gelirsen daha sevinir!.. “Bak hatırımı kırmamış, öylece kalkıp gelmiş” diye…
Halil Ağa’nın pirelenmiş gibi bir hali vardı, bu “Öküz alıverecek” hikayesine pek aklı yatmamış görünüyordu. Direndi:
-Aman beyim, hiç olmaz! Köylüysek de yabandan gelmedik ya!.. Hele bi yol köye varalım, bi ayranımızı iç hele…
KURMAY AKLI KÖYLÜ AKLI
Nuri Conker, daha fazla direnmeyi uygun görmedi. Kendilerine takılan köylüler de “Hayrola Halil Ağa” diye işi anlamaya çalışıyorlardı. Hem Halil Ağa’yı köylülerin elinden koparmak, hem de işi çabuk bitirmek için:
-Oldu Halil Ağa! Haklısın. Arkadaşlar senin hayvanları getirirler, sen atla arabaya, köye gidip değişene kadar, hayvanlar da gelir.
Bunu öyle bir sesle söylemişti ki, Halil Ağa ne diyeceğini bilmeden kendisini arabanın içinde buldu. Savaş meydanlarından gelen bir kurmaydı Nuri Conker, istediğini yaptırmaya alışıktı.
Köye bir arabanın geldiğini görenler, hemen çevrede birikmeye başladı. “Muhtara haber iletin” sesleri duyulur oldu. Conker, telaşlandı. Etrafındakilere “Bizim muhtarla bir işimiz yok, hele siz keyfinize bakın” derken Halil Ağa’ya da, “Hadi ağam, sen de şu yabanlıklarını giy de çabuk gel” dedi. Halil Ağa yeniden toparlandı:
-Olur mu hiç beyim, bi acı kahvemizi içmeden, bi ayranımızın tadına bakmadan… Sonra seslendi:
-Kız Aaşeee, anan öle, nerdesin?.. –Koşuşturarak gelen 1 yaşlarındaki kızı görünce- Tez anana eriştir, kahve pişecek, ayran çıkacak! – Sonra Nuri Conker’e döndü- Buyur beyim sen… Köylük yeridir, kusura kalma… Çok eğlenmeyiz…
HIZIRDIR MUTLAKA
Eve girmek Nuri Conker’in de işine gelmişti. Girdiler. Halil Ağa’nın oğlu, Conker’in eline davrandı, kızı da öpüp başına koydu. Conker onlarla konuşurken, Halil Ağa da bir yandan giyiniyor, bir yandan olup bitenleri kadınlara anlatıyordu. Kadınlar dinledikçe çığrışıyorlar, türlü şeyler söylüyorlardı:
-Aaa Hızır Aleyhisselamdır, durma ağam!..
-Destiden bir avuç su alıp yüzüne serpeleseydin, her muradın olurdu!
Halil Ağa uydurma bir öfke ile paylıyordu:
-Şinci ben sizin kemiklerinizi kırmaz mıyım? İçerde misafir, sofrada bey bekliyor, siz ne haltlar karıştırıyorsunuz!
Köyden çıktıkları zaman, Nuri Conker derin bir nefes aldı. Ama işin asıl güç yanı şimdi başlayacaktı. Halil Ağa’yı kuşkulandırmadan köşke sokmak bir mesele idi. Nitekim, kalın şayaktan temizce elbisesi içinde daha da güvenli ve irileşmiş görünen Halil Ağa sordu:
-Nerde beyin evi?..
-Beyin evi mi?.. Şimdi yazlıkta Suadiye’dedir ya, bu akşam yiğeninde konuk, biz de oraya gideceğiz…
-Yiğeni ne iş tutuyor ki?..
-Bugünlerde yedek subaylığını yapıyor, Atatürk köşkünde…
-Sakın beyim, biz köşke mi varacağız?..
-Köşke ya…
-Aman beyim, sen amanı bilir misin?.. Ben köşke möşke sokulamam. Kalsın bu yemek işi, bey evine döndüğü zaman yaparız. Sen bana adresini bir kağıda yazıver, gelirim ben!..
-Bak bu sözünü beğenmedim Halil Ağa, yooo sonra beyi kızdırırız ki, çok fena…
-Oh beyim durdur otomobili, ben köye döneyim!..
Nuri Conker sonunda Halil Ağa’yı köşkün yaver odasına getirebilmişti ama, anasından emdiği süt de burnundan gelmişti. Halil Ağa, köşke girerken dehşete kapılmış, soruyordu:
-Aman beyim, oh beyim, sakın bizim bey Paşa maşa olmasın?
“EFENDİMİZ GELECEK”
O akşam Atatürk’ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, Bakanlar, Milletvekilleri, İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ yirmi beş kişi kadardılar. Atatürk sofranın başında, ayağında kahverengi bir pantolon, üstünde kısa kollu yeşil bir gömlek, boynunda kahverengi-yeşil karışımı bir fular olduğu halde oturuyordu.
Atatürk bir ara:
-Bu akşam soframıza “Efendimiz gelecek” dedi. Kendisine nasıl davranacağınızı görmek isterim!..
Yeni bir fiskos başladı. Bu “Efendimiz” de kimdi? Türkiye Devleti’nin kurucusu Atatürk, kimden “Efendimiz” diye konuşabilirdi?.. Bir şaka, bir sürpriz mi hazırlamıştı yoksa, gerçekten saygı duyduğu bir insan mı gelecekti?.. Bu sırada içeriye başyaver girdi ve Atatürk’ün kulağına eğilerek bir şeyler söyledi… Atatürk memnun bir yüzle:
-Buyursun!
Dedi. Şimdi nefesler kesilmiş, bütün gözler, kirpik oynamadan kapıya dikilmişti.
Bu sırada başyaver odasında büyük sıkıntı vardı. Halil Ağa, başını derde soktuğunu anlamış Nuri Conker’e ölüm ölüm yalvarıyordu:
-Oh, beyim, elini ayağını öpeyim beyim, ben öküz-möküz istemem, beni salıverin!..
Conker, yaverler çırpınıyorlar, saygı-ikram karşısında elpençe duruyorlar, kendisini yatıştırmaya uğraşıyorlardı. O zaman anladı Halil Ağa gündüz kiminle görüştüğünü… Atatürk’tü bu!.. Öyle ya, Atatürk’ün ta kendisiydi! Tebdile soyunmuştu da kendisine çatmıştı demek… Söyledikleri, birden hatırına dizilmiş olacaktı ki can dayanmaz yalvarmalara çöktü:
-Gazi Mustafa Kemal Paşa’mızdı senin beyin, öyle ya! Bizim aklı kısa karılar bile “Hızır” deyip bildiler de benim şu eşek kafam bilemedi… Tuh, Halil senin gelmişine geçmişine… Nettim ben beylerim, komutanlarım, ah ben nettim!..
Yatıştırmak istendikçe ürküntüsü artıyordu:
-Ya ne haltlar karıştırdım ben Gazi Mustafa Kemal Paşa Atatürk’ümüze?.. Adını “Kemal” dediydin ya, uyansana Halil olmayası herif?.. Naapar bakalım beni şimdi Mustafa Kemal Paşa Atatürk’ümüz, naapar?.. Oh şu kör dilimi kesse de ibret-alem gezdirtse beni ortalıkta… “Geveze aptalın hali budur.” Diye…
DİZLERİNİN BAĞI ÇÖZÜLDÜ
Sonunda bir koluna Nuri Conker girdi, bir koluna başyaver, avutucu sözlerle salon kapısının önüne getirdiler. Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa gündüz konuştuğu beyin sofranın başında oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşanın yer aldığını görünce, dizlerinin bağı çözüldü. Ama olan olmuştu artık, var gücü ile toparlandı, ne diyeceğini tasarlamaya başladı.
Halil Ağa kapıda görününce, Atatürk ayağa kalktı. Kalkması ile bütün sofra gürr diye ayağa kalkıştılar. Atatürk:
-Hoş geldin Halil Ağa! Dedi. Sonra masadakilere dönüp tanıttı, işte beklediğimiz Efendimiz!
Conker, Halil Ağa’yı Atatürk’ün sağ başına oturttu, kendisi de ayrılan sandalyeye geçti. Atatürk sofradakilere, o gün köşkten Conker’le birlikte nasıl çıktığını, Halil Ağa’yı bir yanında öküz, bir yanında merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak bahanesiyle nasıl kendisiyle konuştuğunu ayrıntılı bir biçimde anlattıktan sonra:
-Şimdi-dedi-gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. Ben sorduklarımı baştan soracağım. Halil Ağa da orada bana söylediklerini olduğu gibi tekrarlayacak. –Halil Ağa’ya döndü- Bak beri Halil Ağa. Sen bu akşam benim başmisafirimsin!.. Senin açık sözlülüğünü de çok beğendiğimi bugün söyledim. Konuşmamızdan sana hiçbir zarar gelmeyecek!.. Öküzünü de alacağım!.. Ama şimdi ben tarlada sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada söylediklerini aynen tekrarlayacaksın. İşte soruyorum: “Bakıyorum, sapanın bir yanında öküz bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok m u senin?..”
Halil Ağa dudakları titreyerek Atatürk’ün ayağına kapanacak oldu, Atatürk önledi:
-Yooo, bak böyle şey istemem. Soruyorum, cevap ver.
Halil Ağa konuşmaktan başka çare olmadığını anlamıştı. Sonra, kolaydı bu soruya cevap vermek:
-Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar!
Atatürk çok memnun olmuştu. Halil Ağa’nın omzunu okşayarak ona cesaret verdi:
-Tamam… Çok güzel… Tam bana gündüz söylediğin gibi eksiksiz söyledin… Şimdi yine soruyorum: “Hiç vergi memuru köylünün üretim aracını satar mı? Olmaz böyle şey! Muhtara şikayet etseydin.”
Bu soru da kolaydı. Nazlanmadı Halil Ağa… Çünkü gerisini düşünüyordu:
-Muhtar başındaydı beyim.
-Oldu, bu da tamam. Güzel gidiyor. Ben yine soruyorum: “Sen de kaymakama gitseydin!”
Bakındı, kaymakam yoktu oralarda.
-Kaymakamın haberi olmadan bizim buralarda kuş bilem uçamaz!
OLMADI HALİL AĞA BANA DOSDOĞRU SÖYLE
Sofradakiler, soluk almadan konuşmayı izliyorlardı. Ürkütücü sorulara gelmişti sıra. Atatürk sordu:
-Peki İstanbul şuracıkta, gideydin valiye, anlataydın derdini, onun işi bu değil mi?
Vali Muhittin Üstündağ, Halil Ağa’nın ancak iki metre ötesinden kendisine bakıyordu. Nasıl desin? Ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı:
-Vali Paşamızı bir görüp dururuz buralarda. Eteğine düşsek derdimizi duyurabilir miyiz k…
-Olmadı bu, Halil Ağa!.. Bana dediğin gibi, dosdoğru…
-Böyle demedik mi beyim?..
-Ya, ben mi yanlış anladım?.. Dur soralım bakalım Nuri’ye… Nuri, böyle mi dedi bize Halil Ağa?…
Nuri Conker karşılık verdi:
-Hayır Paşam!..
-Gördün mü?.. Demek aklımda yanlış kalmamış. Hani bir şey dediydin sen, vali neden duymazmış?..
-Acık hafifcene eşitir de…
-Hele, hele… Bana söylediğin gibi…
-Köylük yerinde bizim dilimiz sağa demeye dadanmıştır, kusura kalman gayri Paşam..
Atatürk gülmeye başladı:
-Diplomatsın ki yaman diplomatsın!.. Ama diplomatlık sırası değil, doğruyu konuşacağız!.. Söyle şimdi bana orada dediğin gibi…
Halil Ağa gözünü yumup başını öne eğdi:
-Şaşırıp, “Bırak şu sağarı “dedikti ya…
Sofrada mırıltılar, gülüşmeler başlamıştı. Hele İsmet Paşa, Atatürk’ün destekleyip tuttuğu Vali Üstündağ’ı pek sevmediğinden, duyulacak bir sesle güldü. Atatürk, İsmet Paşaya, “Dur şimdi sıra sana geliyor” der gibi bakmaktaydı.
-Hadi, buna da oldu diyelim. Geçelim gerisine:
-E, peki, bir Başvekil İsmet Paşa var bilir misin?
AĞZIMA ATAŞ DOLDUR BUNU DEMEM
Halil Ağa, İsmet Paşanın yüzünden gözlerini geçirerek:
-Şanlı İsmet Paşamız bilinmez olunur mu hiç!.. Bugüne bugün…
Atatürk Halil Ağa’yı durdurdu:
-Bırak şimdi övgüleri… Ben lafın gerisini getireyim: “Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul’a geliyor, Florya köşküne iniyor, köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona. Her halde çaresini bulurdu!”
Halil Ağa söylediklerini hatırladıkça, canı tükeniyordu… Yine kaytarmayı denedi:
-Kapıya komazlar ya bizi, kosalar da şanlı paşamıza öküzümüzü mi yanacağız!
Atatürk’ün sesi iyice sertleşti:
-Beni uğraştırma Halil Ağa. Erkek adam sözünü yalamaz. Ne dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!..
Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp konuştu:
-Şanlı paşamıza da sağar dedikti ya…
-Yalnız sağar değil, “Sağarın sağarı…” değil mi?..
Halil Ağa yere bakan başını acıyla salladı:
-Öyle dedikti paşam, doğrusun!..
-Son soruyu soruyorum şimdi, bunun da karşılığını ver, öküzü al git! “Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu? Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?”
-Hiç bırakır mı, hiç bırakır mı aslan paşam benim!.. Erip erişir de tarlama dek gelir, halimi dinler!..
-Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla.
Halil Ağa birden diklendi. Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. Atatürk’ün gözlerinin içine bakarak konuştu:
-İşte bunu demem paşam!.. Ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!..
Atatürk gülmeye başladı.
-Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor Nuri, senin aklındadır, sen söyle de Halil Ağa söyleyip söylemediğini açıklasın…
Nuri Conker ayağa kalktı. Gülümsüyordu.
-Siz de zor işlere hep beni koşarsınız paşam.”Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün yüzünü görmek için Peygamber gücü gerek-demişti yanılmıyorsam. Görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek” demişti.
HALİL AĞA’NIN GÖZLERİ YAŞARDI
Halil Ağa’nın gözlerinde yaşlar, başını salladı. Öylece duruyordu. Atatürk konuştu:
-Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri demesine getirdin ya, fazla üstelemeyeyim. Şimdi bak beni dinle Halil Ağa! Seni bu kadar üzüşümün sebebi, şunu anlatmak içindi. Şu gördüğün altı bay, hükümet… Yani, biri başbakan, ötekileri de bakan!.. Memlekete göz kulak olacak, işleri evirip çevirecekler diye bu makama getirilmişler. Bir kanun gerekti mi, bu baylar, hemen sıvanırlar, İsviçre’den mi olur, İtalya’dan mı olur, Fransa’dan mı, velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar. Türkçe’ye çevirtirler, sonra basıp imzayı, gönderirler Büyük Millet Meclisi’ne… Büyük Millet Meclisi dediğim de, şu alt baştan senin yanına kadar olan beyler. Kanun gelir bunlara, bunlar da “Hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca zorlanmama gerek yok” diye, kaldırırlar parmaklarlını, olur sana bir kanun!.. Ama sonra bir vergi memuru gelir, Halil Ağa’nın öküzünü çeker satar vergi borcundan, Halil Ağa da tarlasını bir yanda merkep, bir yanda öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. Ama üretim düşermiş, ekim zorlaşırmış kimin umurunda! Sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar, işitirim, tasalanırım!.. E hakça söyle bakalım şimdi Halil Ağa, sen benim yerimde olsan, efkâr dağıtmak için, bunları bu beylerle oturup konuşmak için içmez misin? Ama sonra da Halil Ağa tutar sarhoş der!..
Halil Ağa’nın dili çözülmüştü:
-Diyen yok haşa!.. Dinden çıkmak gibidir… Buldu mu bunu, hacısı da içer, hocası da içer…
Atatürk sordu:
-Sen de içer misin?
-Heç bulunur da içilmez mi olunur mu paşam!.. İçeriz ki şerbet gibi!..
Atatürk, hizmet edenlere işaret etti, kadehler doldu. Uzattı kadehini Halil Ağa’ya:
-Hadi bakalım Halil Ağa, sağlığına içelim.
-Koca Allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün paşam, sağlık düşürsün!..
Sonra Halil Ağa, edeple başını kenara çevirip kadehi bir yudumda boşaltıverdi. Yüzü kızarmış, gözleri parlıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koyarak Atatürk’e döndü:
YONAN’I DENİZE DÖKTÜN
Yonan’ı denize döktün paşam, bayrağımızı başucumuza diktin! Benim gibi bir köylü parçasını sofrana alp içirdin, sana duaya bilem dilim dönmez ki… Nideyim ben? Bırak ki oh paşam, ayağını öpem!..
Ayağını öpmek için davrandı. Atatürk hemen tuttu, tutunca eline sarılıp öptü ve başına koydu:
-Bayrağımız gibi başımızdan eksik olma inşallah! Düşmanın ayağının altında olsun! Gayri bana izin koca paşam!
-Yemek yemedin!
-Yemek kolay… Meraklanır çocuklar, ben köye düzüleyim.
Atatürk, Nuri Conker’e işaret etti. Conker kalkıp Halil Ağa’nın yanına geldi, kalktı Halil Ağa, önce Atatürk’ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri çekildi.
Kapı kapandığı zaman, Atatürk sofraya döndü:
-“Efendimiz”in halini gördünüz mü beyler! Devlet, size böyle davransa, ne yaparsınız? Mübarek millet bu, adam millet! Şimdi onun karşısında “Adam olmak” bize düşüyor!
Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Gözler, Atatürk’e dönmüştü:
-Halil Ağa’nın öküzünü satıp üretimi aksatan kanunu ya biz yaptık, ya da bizim yaptığımız kanun, yanlış yorumlanarak Halil Ağa’nın öküzünü satıyor. İkisi de bence bir.. Böyle bir kanun yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır nasıl yaparız? Eğer yaptığımız kanun böyle yorumlanıyorsa, hükümet nasıl bir yönetim içindedir? Sonra unutmayın ki, olay İstanbul’da geçiyor. Bunun Van’ı var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? Bu çark iyi dönmüyor beyefendiler!
Susmuştu Atatürk. Kimse konuşmuyordu. İsmet İnönü, gözü ile arkadaşlarını dolaştı, sonra hafifçe öksürerek konuşmaya başladı:
-Haklısınız paşam! Bunun, yanlış bir uygulama sonucu olduğunu sanıyorum. Önemle araştıracağım! Hükümet olarak elimizde insan kapasitesi yeterli değil, bunu biliyoruz. Ama görevimiz, buyurduğunuz gibi çarkı iyi döndürmektir, döndüreceğiz!
Ne Atatürk, ne sofradakiler içkiye dudak değdirmiyorlardı. Geniş tutulmuş bir Bakanlar Kurulu gibiydi masa… Başvekil, Cumhurbaşkanını tatmin etmek için konuşmuştu. Fakat, Atatürk yine de sinirli idi. Soruyu İsmet Paşaya doğrulttu:
-Bugüne kadar böyle bir olay size intikal etti mi?
-Hayır paşam, etseydi elbette ilgilenirdim!..
-Ben de parmağımı buraya basıyorum. Biz, Cumhuriyeti süs olsun diye yapmadık; halktan yana bir idare kurmak için yaptık. Hükümetim müfettişleri var, valileri var, kaymakamları var, bunlar, Halil Ağa’nın öküzünü vergi borcundan satıyorlar. Yaptıklarının ne demek olduğunu elbette bilmeleri gerekli… Bunlar, size hiçbir şey söylemiyor, Halil Ağa’nın öküzünü satıp vergi gelirini şişkin göstermeye çalışıyorlar! Hadi bunları bırakalım, milletvekili arkadaşlarımız var. Yolluk alıyorlar, halkla konuşuyorlar, bunlar da size bir şey söylemiyor. Bir parti örgütümüz var, halkın içinde dirsek dirseğe yaşamaları gerekli, onlar da memleketin zararına olan böyle bir uygulamadan söz etmiyorlar… Ne demektir bu? Bizim halkla beraber ve halk için değil, halka rağmen bir sistem kurduğumuzu sanmaktır. Asıl üzüldüğüm, parmak bastığım yer burası!.. Biz Cumhuriyeti anlatamamışız beyler, bundan bu çıkıyor!..
“MAZERETİ KESİNLİKLE KABUL ETMİYORUM”
Cumhuriyetin ne olduğunu anlamak zorundayız, hükümetin ve partinin görevi budur!.. Siz ikisinin de başındasınız Başvekil paşa! İnsan kapasitesi mazeretini de kesinlikle kabul etmiyorum. Cumhuriyetten bu yana 13 yıl geçti. O gün okula başlayanlar, bugün üniversitelerde okuyor. Ortaokullarda olanlar, bugün ya devlet kadrosundadır ya da parti teşkilatımızın bünyesi içinde… Bunlar, Cumhuriyetin her tehlikeye karşı savunucusu değil mi? Peki neredeler? Ya bunlara Cumhuriyeti anlatamadık ya da daha kötüsü bunlar da eyyamcı oldular! Yaptığımız devrimlerin yaşaması, bilinçli bir Cumhuriyet ve Devrim kuşağının yetiştirilmesine bağlıdır. Halil Ağa’ların başına gelenler, hükümete ve Büyük Meclise ulaşmıyorsa, tehlike var demektir!
Atatürk, İsmet İnönü’nün yüzüne baktı. İnönü konuşmaya davranıyordu ki Atatürk onu eliyle susturdu:
-Ne söyleyeceğinizi biliyorum. Sofradaki arkadaşlarımızı da bir hayli yorduk ve yemekten alıkoyduk. Hadi beyler-kadehini sofradakilere uzattı-görevimizi daha sıkı kavramamız ve başarmak için daha çok çalışmamızın onuruna!..
Ama sofradaki ağır hava hala sürüyordu. İyi bir ev sahibi olan Atatürk, havayı düzeltmek için Salih Bozok’a takıldı:
-Salih, Kılıç’la (Kılıç Ali) ortaklaşa aldığınız piyango biletine on bin lira çıkmış, sana koklatmamış, doğru mu?
-Doğru olmaz mı paşam, bari benden aldığın şu liracığımı ver diyorum, ona da yanaşmıyor!..
Kılıç Ali, çaresiz kalmış gibi ellerini iki yana açıyor, konuşuyordu:
-Doğru değil paşam, amorti bile çıkmadı, inandıramıyorum bir türlü…
Sofra gülüşmelerle doluyor, düzeliyordu.

NOT: (Bu olay, Nuri Conker tarafından anlatılmış, İsmet Bozdağ’a Behçet Kemal tarafından nakledilmiştir. İsmet Bozdağ, Kılıç Ali Beyden sıhhatini kontrol etmiştir.)
KAYNAK
İsmet BOZDAĞ, Atatürk’ün Sofrası, Kervan Yayınları, (tarihsiz), s.9-36’dan iktibas edilerek düzenlenmiştir.

Türk Tarihi

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]

Published

on

Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.

Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.

Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.

Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Bü­yük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.

İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.

İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:

Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.

Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.

Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.

Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.

Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.

Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:

Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.

28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:

Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.

Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.

Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımı­zın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımı­zın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.

İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.

Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:

Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].

Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:

Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.

Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket]   ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.

Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.

Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.

Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.

diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.

Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:

1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.

2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.

27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:

Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.

İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:

Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.

diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.

Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.

Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:

Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrı­calıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.

Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.

Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.

Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.

Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:

Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.

Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırı­yor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.

Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:

Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.

Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:

Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.

Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.

Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.

Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?

Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.

Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:

Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.

 [*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.

[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]

Continue Reading

Mustafa Kemal Atatürk

10 Kasım’da Atatürk’ü Anmak ve Anlamak

Published

on

Özet

Bu makale, 10 Kasım’ın tarihi anlamını yalnızca bir anma günü olarak değil, aynı zamanda Atatürk’ün fikri mirasını yeniden yorumlama fırsatı olarak ele almaktadır. Atatürk’ü anmak, onu tarihi bir figür olarak yüceltmekten öte, çağdaş bir düşünce sisteminin sürekliliğini koruma çabasıdır. Bu bağlamda makale, anmanın tören boyutu ile anlamanın entelektüel boyutunu bütünleştirerek, 10 Kasım’ı bir toplum bilinci pratiği olarak analiz etmektedir.

Anahtar Kelimeler: Atatürk, 10 Kasım, Anma Kültürü, Cumhuriyet Düşüncesi, Modernleşme, Eleştirel Tarih.

Giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nde 10 Kasım, yalnızca Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü değil; aynı zamanda, bir milletin kendisini yeniden tanıma ve tarih bilincini tazeleme günüdür. 1938’den itibaren her yıl tekrarlanan bu tören, bir yas ifadesinden ziyade, modern Türk kimliğinin sürekliliğini koruma iradesinin sembolü hâline gelmiştir.

Atatürk’ü anmak, onun bıraktığı mirasın hem tarihi hem de fikri boyutlarını hatırlamaktır. Ancak onu anlamak, bu mirasın felsefi ve sosyal temellerini çağın şartlarına uyarlayabilmektir.

1. Atatürk’ü Anmak: Orta Hafızada Bir Tören

Anma olgusu, sosyal hafızanın yeniden üretim biçimlerinden biridir. 10 Kasım sabahı 09.05’te bütün ülkenin aynı anda susması, yalnızca bir “yitiriş” anını değil, bir “yeniden diriliş” bilincini temsil eder. Bu sessizlik, bireysel bir yas değil, ortak bir anlamlandırma dönemidir.

Ortak bellek teorisine göre, bir toplum, geçmişini yeniden kurgularken aslında kendisini inşa eder. Bu bağlamda 10 Kasım törenleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik inşasında önemli bir “zaman ve mekân sabitesi” görevini yapmıştır.

Bu tören, bireylerin şahsi duygularını sosyal bir çerçeveye yerleştirir. Özellikle okullarda, kamu kurumlarında ve meydanlarda yapılan törenler, genç kuşaklara Cumhuriyet’in değerlerinin aktarıldığı sembolik mekânlardır. Dolayısıyla 10 Kasım, sadece geçmişi hatırlama değil, aynı zamanda “geleceğe ait bir kimliği” gösterme ve sürdürme eylemidir.

2. Atatürk’ü Anlamak: Fikri Mirasın Yeniden Yorumu

Atatürk’ü anlamak, yalnızca tarihi olayları bilmek değil, bu olayların ardındaki fikri sistemi kavramaktır. O, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireylerden oluşan bir toplum ideali ortaya koymuştur. [1]

Bu ideal, dogmalardan arınmış bir akılcılığı ve bilime dayalı bir ilerleme anlayışını temel almaktadır. “Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” sözü, Atatürk’ün fikri mirasının özüdür.

Atatürk’ün inkılapları –özellikle eğitim, hukuk ve kadın hakları alanlarındaki dönüşümler– birer modernleşme adımı olmanın ötesinde, insanı merkeze alan bir özgürlük anlayışının yansımaslarıdır. Bu inkılaplar, “rasyonelleşme dönemi”nin Türkiye’deki göstergeleridir.

3. Vaka Analizi: 10 Kasım 1938 ve Sosyal Tepki

Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefatı, yalnızca bir devlet adamının ölümü değil,  millî bir sarsıntı olarak yaşanmıştır. Ancak bu sarsıntı, kısa sürede “millî direniş bilinci”ne dönüşmüştür.

Arşiv belgelerine göre, İstanbul’da cenaze gününde sokağa çıkan yüzbinler, kendi inisiyatifleriyle yas tutma biçimleri geliştirmiştir. [2] Bu durum, anma kültürünün halk tarafından özümsendiğini göstermektedir.

1938 sonrasında 10 Kasım törenleri, devletin resmi tören çizgisinden taşarak, bireysel ve sivil hafızanın ortak alanına dönüşmüştür. Özellikle 1950 sonrası dönemde, anma biçimlerinin çeşitlendiği ve duygusal yoğunluğun kuşaklar arası aktarımında kültürel bir süreklilik sağladığı gözlemlenmiştir.

4. Eleştirel Tarih Bakış Açısıyla 10 Kasım’ın Dönüşümü

Eleştirel tarih yöntemi, geçmişi kutsallaştırmadan, onun bugüne etkilerini çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, 10 Kasım anmaları yalnızca “nostaljik bir bağlılık” değil, tarih bilinci üretiminin bir aracıdır.

Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, 10 Kasım’ın genç kuşaklar nezdinde duygusal bir etkiden ziyade sembolik bir törene dönüştüğünü ortaya koymuştur. [3] Ancak bu durum, anmanın anlamını yitirdiği anlamına gelmez; aksine, yeni kuşakların Atatürk’ü kendi çağlarının diliyle yeniden yorumlama çabası olarak görülebilir.

Dolayısıyla Atatürk’ü “anlamak”, onu tekrarlamak değil, onun yöntemini sürdürmektir: eleştirel düşünmek, sorgulamak ve daima ileriyi hedeflemek.

Sonuç

10 Kasım, yalnızca bir anma günü değil,  millî bilincin yenilenme anıdır. Atatürk’ü anmak, geçmişe duyulan saygıdır; ama onu anlamak, geleceğe duyulan sorumluluktur.
Bu sebeple her 10 Kasım, Türk milletinin “düşünen ve ilerleyen insan” idealini yeniden hatırladığı bir zaman eşiğidir.

Atatürk’ün mirası, bir kişi kültü değil; bir düşünce kültürüdür. Bu kültür, her kuşakta yeniden doğar, çünkü 10 Kasım’ın sessizliğinde bir milletin sesi saklıdır.

DİPNOTLAR

  1. Atatürk, Nutuk, Cilt II Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1969, s. 894.
  2. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri, Dolmabahçe Defterleri, 1938 Kasım Dosyası, Belge No: 27.
  3. Ayşe Kuruoğlu, “10 Kasım Anma Kültürünün Kuşaklar Arası Dönüşümü” Toplum ve Tarih 412 (2019), s. 67–89.

Continue Reading

Mustafa Kemal Atatürk

Yönetimde Adalet: Kutadgu Bilig, Siyasetname, Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler’in Karşılaştırmalı Analizi

Published

on

Özet

Adalet, Türk-İslam siyaset düşüncesinde devletin bekasının ve toplum düzeninin en temel direği olarak kabul edilmiştir. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig (1069-1070) ve Nizamü’l-Mülk’ün Siyasetname’sinde (1091) adalet; kozmik düzen ve ahlaki temeller üzerinden ele alınırken, Koçi Bey Risalesi (1631) ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütler (1767) adlı eserinde ise daha çok mali-idari düzenin korunması ve reform ihtiyacı bağlamında işlenmiştir. Bu makalede dört eser karşılaştırılarak adaletin görevleri meşruiyet kaynağı, toplum düzeninin garantisi, mali düzenin temeli ve devletin bekası — çerçevesinde değerlendirilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Adalet, Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, Nizamü’l-Mülk, Siyasetname, Koçi Bey Risalesi, Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler, Türk-İslam Siyaset Düşüncesi.

Giriş

Adalet, siyaset felsefesinin en eski ve evrensel kavramlarından biridir. Antik Yunan’dan Türk-İslam siyaset geleneğine, Orta Çağ’dan Osmanlı klasik düşüncesine kadar bütün siyasal teorilerde adalet, devletin düzenini ve meşruiyetini sağlayan temel unsur olarak görülmüştür. Türk-İslam düşüncesinde de adalet, yalnızca ahlaki bir ilke değil, aynı zamanda yöneticinin görev ve sorumluluklarını belirleyen bir siyasal kurumdur.

Karahanlılar’da Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i, Selçuklu’da Nizamülmülk’ün Siyasetname’si, Osmanlı’da Koçi Bey Risalesi ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütleri, farklı dönemlerde ve şartlarda kaleme alınmış olmakla birlikte, ortak bir kavram etrafında birleşirler: adalet.

Yönetimde Adalet

1. Kutadgu Bilig’de Adalet

Yusuf Has Hâcib, adaleti devletin “dört sütunundan” biri olarak tanımlar. Hükümdarın zulümden uzak durması, fakirleri koruması ve eşitliği gözetmesi en temel yükümlülüklerdir. Eserde, adaletin Tanrı’nın rızasıyla doğrudan ilişkili olduğu belirtilmektedir:

Beylerin halk üzerine zulmü artarsa, Tanrı’nın gazabı iner, devlet yıkılır.”

2. Siyasetname’de Adalet

Nizamülmülk’e göre adalet, “mülkün temelidir.” Devletin düzeni, hükümdarın zulümden uzak durmasına bağlıdır. Halkın şikâyetlerini doğrudan dinlemek ve kadıların bağımsızlığını korumak, adaletin somut göstergeleridir.

Adalet mülkün temelidir; adalet giderse memleket de gider.”

3. Koçi Bey Risalesi’nde Adalet

Koçi Bey, Osmanlı’da yaşanan bozulmayı adaletin kaybına bağlamaktadır. Ona göre rüşvet, liyakatsiz atamalar ve kanun dışı uygulamalar devlet düzenini çökertmiştir. Bu sebeple adaletin yeniden tesisi için ıslahat teklif etmektedir: rüşvetin kaldırılması, tımar sisteminin eski düzenine döndürülmesi ve kadıların tarafsızlığının korunması.

Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu, nizam bozuldu.”

4. Devlet Adamlarına Öğütler’de Adalet

Defterdar Sarı Mehmet Paşa, adaleti özellikle mali düzen üzerinden ele almaktadır. Zulümle toplanan vergilerin bereketsiz olduğunu, hazinenin bu yolla dolsa bile sonunda boşalacağını ifade etmektedir. Ona göre adalet, yalnızca şeriatın değil, aynı zamanda mali disiplinin de teminatıdır.

Hazineyi zulümle doldurmak haramdır; sonunda hazine boşalır, halkın bedduası devleti yıkar.”

Karşılaştırmalı Analiz

  • Kutadgu Bilig ve Siyasetname, adaleti metafizik, ahlaki ve kozmik bir ilke olarak görürken;
  • Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler, adaleti mali-idari düzenin sağlanmasında pratik bir ıslahat unsuru olarak ele almıştır.

Yönetimde Adalet: Karşılaştırmalı Tablo (Alıntılarla)

EserAdaletin KonumuAdaletin Yöneticiden BeklentisiUygulama AlanıTemel Tehdit / Bozulma SebebiÖzgün Alıntı
Kutadgu Bilig (1069-1070, Yusuf Has Hâcib)Devletin dört sütunundan biri; kozmik-dini düzenin temeliHükümdarın eşitliği gözetmesi, fakirleri koruması, zulümden uzak durmasıVergi adaleti, liyakat, halk ile hükümdar ilişkisiZulüm → devletin ömrünün kısalması“Beylerin halk üzerine zulmü artarsa, Tanrı’nın gazabı iner, devlet yıkılır.”
Siyasetname (1091, Nizamülmülk)“Mülkün temeli” olarak görülürHalkın şikâyetlerini dinlemek, kadıları bağımsız bırakmak, zulmü engellemekVergi düzeni, kadılık sistemi, şikâyet mekanizmasıAdaletin bozulması → kozmik ve toplumsal düzenin çöküşü“Adalet mülkün temelidir; adalet giderse memleket de gider.”
Koçi Bey Risalesi (1631)Devletin bozulma sebeplerini açıklayan merkezî unsurRüşvetin kaldırılması, timar düzeninin eski hâline getirilmesi, kadıların tarafsızlığıAskeri, mali ve adli düzenLiyakatsiz atamalar, rüşvet, kanun dışı uygulamalar“Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu, nizam bozuldu.”
Devlet Adamlarına Öğütler (1767, Sarı Mehmet Paşa)Mali ve idari düzenin bekçisiGelir-gider dengesinde adalet, kul hakkından sakınma, ölçülülükVergi toplama, hazine yönetimi, idari denetimZulümle toplanan vergi → halkın huzursuzluğu ve hazinenin boşalması“Hazineyi zulümle doldurmak haramdır; sonunda hazine boşalır, halkın bedduası devleti yıkar.”

Dört eserin ortak noktası, adaletin yokluğunun devletin çöküşüne yol açacağı fikridir. Ancak dönemler ilerledikçe, adaletin tanımı soyut bir düşünceden somut bir yönetim ilkesi ve mali düzen mekanizmasına dönüşmüştür.

Sonuç

Adalet, Türk-İslam siyaset düşüncesinde daima devletin varlık sebebi ve bekasının şartı olmuştur. Kutadgu Bilig ve Siyasetname, adaleti daha evrensel ve ahlaki bir çerçevede değerlendirirken; Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler, Osmanlı’nın çözülme döneminde adaleti ıslahatların anahtarı olarak görmüştür. Bu karşılaştırma, siyasal düşünce tarihimizde adalet kavramının sürekli varlığını, fakat içerik ve uygulama bakımından dönemin ihtiyaçlarına göre dönüşümünü açıkça göstermektedir.

Kaynakça 

  1. Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, Çev. Reşit Rahmeti Arat, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1985.
  2. Nizamülmülk, Siyasetname, Çev. Mehmet Altay Köymen, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1999.
  3. Koçi Bey, Koçi Bey Risalesi, Haz. Zuhuri Danışman, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1972.
  4. Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler (Nasihatü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ), Haz. Hüseyin Algül, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.
  5. Halil İnalcık, Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, Eren Yayıncılık, İstanbul, 2000.

Continue Reading

En Çok Okunanlar