Connect with us

Türk İstiklâl Mücadelesi

Gazi̇ Mustafa Kemal Paşa’nın “Dumlupınar Meçhul Asker Anıtı”nın Temel Atma Töreni̇nde Yaptığı Konuşma

Published

on

GİRİŞ

Türk’ün Zaferler Ayı Ağustos

Türk; bu ayda zaferler kazanmış ve tarihe zaferler yazmıştır. Ağustos ayının her bir gününde zafer kazanmış ve tarihe zaferler yazmış bir milletin evladı olmakla iftihar etmek her Türk’ün hakkıdır. 26 Ağustos 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi, 23 Ağustos-13 Eylül 1921 Sakarya Meydan Muharebesi, 30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve zaferleri kutlu olsun. Zaferleri kutlama zevk ve mutluluğunu yaşarken mağlubiyetlerimizden ders ve ibret almak unutulmamalıdır.

Türk milletinin dünü-bugünü ve yarınında tarihe imza atan başta Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere Türk devlet ve siyasetine varlıklarıyla hizmet etmiş kişiler ile aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle anar; gazilerimize sağlık ve mutluluklar dilerim.

—***—

[Gazi Mustafa Kemal,  Türk Milletinin ölüm kalım harbi Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni bizzat yönetmiştir. Başkomutanlık Zaferini kazandıran unsurların gelecek nesillere aktarılmasına çalışmış, bu konuda yetkililere gerekli talimatları vermiş ve takip etmiştir.

Mustafa Kemal Paşa, Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin ardından 31 Ağustos 1922 günü yakından görmek ve incelemek amacıyla beraberindekilerle muharebe alanına gitmiştir.  Mustafa Kemal, muharebe yerlerini incelerken Çal Köyü’nün Karakaya tepesinde Berberçamı mevkiinde top mermisinin açtığı çukur içinde üzeri yarı toprakla örtülü bir şehidin kolunun sancağı gökyüzüne doğru dik tutar bir şekilde kaskatı kaldığını görmüştür. Mustafa Kemal, büyük bir hayret ve şaşkınlıkla buradaki şehidin kim olduğunun araştırılmasını istemiş ancak yapılan tetkiklere rağmen künyesi tespit edilemeyen bu askere, “meçhul asker” denilmiştir.  Mustafa Kemal Paşa, bu manzaradan son derece etkilenmiş muharebe alanında yaşananları en iyi anlatabilecek timsal olduğunu fark etmiştir. Bu sebeple Berberçamı’nda kimliği tespit edilemeyen şehidin sancağı tutar vaziyetteki halinin örnek alınmasını istemiştir.  Mustafa Kemal’in talimatı üzerine hazırlıklara başlanmış 30 Ağustos 1924 günü Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin 2. yıldönümü münasebetiyle Karatepe’de geniş katılımlı bir temel atma töreni tertip edilmesi kararlaştırılmıştır. 27 Ağustos’tan itibaren törenlerde hazır bulundurulmak amacıyla bazı askeri birlikler Ankara’dan Dumlupınar’a trenle sevk edilmiştir. [1]

30 Ağustos 1924’te, Dumlupınar’da [Berberçamı Tepesi/Karatepe] Meçhul Asker Abidesinin esas vazı [temel atma] merasimi Gazi Mustafa Kemal Paşanın huzurları ile yapılmış, merasimde hükumet ve ordu erkânı, askeri kıtalar ve on binlerce halk hazır bulunmuştur. Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi Fevzi Paşanın Başkumandanlık Harbinin askeri safhalarını anlatan nutkundan sonra, Gazi Mustafa Kemal kürsüye geçmiştir. Zaferin kısa bir hikâyesini yaptıktan sonra onun siyasi ehemmiyeti ve neticesi üzerinde durmuştur. Bu zafer, ayaklanan bir milletin ilk hedefi idi. Bundan sonraki hedefler ne olacaktır? Gazi Mustafa Kemal onları anlatmış ve sözlerini Türk gençliğini muhatap yaparak bitirmiştir.]

Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın konuşması, Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Ziya Gevher [ETİLİ]’in kaleminden Hâkimiyet-i Milliye Gazetesinin, 31 Ağustos 1924 tarih ve 1207 nolu nüshasında yayımlanmıştır.

Aşağıda, Dumlupınar‘a gidiş, Meçhul Asker anıtının temel atma töreninde yaşananlar ve Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın 30 Ağustos Zaferi’nin hikâyesini anlattığı konuşma metni Osmanlı Türkçesinden çevrilerek sunulmuştur.

Görseller, metni açıklayıcı, tamamlayıcı ve destekleyici birer unsur olarak araştırmacı tarafından yerleştirilmiştir.

***

Afyonkarahisar: 30 Ağustos [1922]-(Sabah 8.30, Hususi [özel]muhabirimizden)-Reisicumhur Hazretleriyle refikaları Hanımefendiyi; [Başvekil] İsmet, Fevzi, [Müdafaa-i Milliye vekili] Kazım paşalar hazeratı [hazretleri] ve maiyetleri, [Maarif vekili] Vasıf, [Nafia vekili] Süleyman Sırrı beyefendileri, mebusanı kiramı ve gazetecileri hamil olan [taşıyan] hususi tren; Eskişehir’e kadar bütün istasyonlarda halkın azim tezahüratıyla karşılanıyor, bilhassa Mallıköy ve Polatlı istasyonlarında köylüler, askerler, şehirlilerden mürekkep bir halde Gazi Paşa Hazretlerinin vagonu hizasında göğüslerindeki ellerini hep birden başlarına götürerek ihtiramlarını, tazimlerini arz ediyorlar.

“Karadağ” Sakarya kahramanını, eteklerinden geçerek büyük zafer mahalline isalden [ulaştırmadan] mağrur gibi azametle önümüzde yükseliyor. Daha aşağılarda alacakaranlıklar arasında hürmetkârane dizilen heyulalar seçiliyor. Reisicumhur Hazretleri vagonlarında istirahatteler… İsmet, Fevzi, Kazım Paşalar hazeratı, Vasıf ve Süleyman Sırrı Beyefendiler müctemian [toplu bir halde] bir vagonda bulunuyorlar. Süleyman Sırrı Bey; umumi esbab-ı istirahati bizzat murakabe ediyorlar. Bütün trende bulunanlar; Gazi Paşa Hazretlerinin misafiri olarak yemek vagonunu birkaç kere boşaltıp dolduruyorlar…

Gece saat bir buçukta tren; kadın, erkek, çocuk binlerce mesrur ve mütebessim başlar içinde Eskişehir istasyonuna giriyor. Her taraf elektrik nurları içinde… Bu baş kitleleri dakika geçtikçe sıkışıyor, kaynaşıyor ve vagonalar yaklaşıyor. Evvelce, Reisicumhur Hazretlerinin uykuda bulundukları telgrafla haber verilmesine rağmen kimse yerinden kımıldamıyor. Kırmızı, siyah, beyaz çizgili dokuma çarşaflı kadınlar arasında ipek çarlılar salınıyor ve birçoklarının kucaklarında yavruları çırpınıyor ve bazıları uyuyor…

Birçok masalar ve odun yığınları üzerinde insan salkımları asılı… Tren hareket edinceye kadar kimse kımıldamıyor; sanki Büyük Gazi’yi uyandırmaktan çekinen bir sükût var. Böyle çok tatlı ve kalbi hissiyat ve tezahürat arasında Eskişehir’den ayrılıyoruz.

Şimdi Afyonkarahisar yolunda koşuyoruz. Bizden evvel İstanbul’dan gelen talebe ve heyetleri hamil bir treni de Eskişehir halkı, mızıkalarla ve tezahüratı azime ile karşılamış ve selamlamışlar.

Bizden sonra gelen ikinci bir trende Büyük Millet Meclisi Reisi Ali Fethi Beyefendi ve İstanbul gazetecileri bulunuyorlardı.

Sabahleyin güneşin yaldızladığı Afyon ufuklarını seyrederken iki tayyaremiz trenin iki tarafında birden bire gözüktü. Sanki kanatlarını üzerimize germişler ve trenin pencerelerine kadar yaklaşıyorlar ve hepimiz candan selamlaşıyoruz. Herkes elindeki mendillerle bu hava kahramanlarını selamlayarak cevelanlarını [dönüp dolaştıklarını] nazarlarıyla takip ediyor. 484 numaralı tayyaremizin iki rakibiyle sanki elele veriyoruz.

Esmer renkli tayyaremizin rakibi, tayyaresiyle pencerelerden içeri girecek kadar yakın geçiyor… Hepimiz neşe ve şetaret [şenlik] içindeyiz. Biz Afyon’da dururken onlar şahikalar [dağların dorukları] üzerinde cevelanlarına devam ediyorlar.

Afyonkarahisar: 30 [Ağustos 1922]- Gece 4 (Hususi muhabirimizden)-Hepimizin dimağının [beyninin] zaptından aciz kaldığı bu azametli gün ve zengin levhayı telgrafa sığdırmak, gazetecilikte rastladığım en büyük müşküldür. Yedi saattir mütemadiyen [devamlı olarak] teheyyüç [heyecan] içindeyiz. Bütün hislerimiz, gayesine vasıl olmuş [ulaşmış] bir halde… Gördüklerimiz, duyduklarımız heyecan dalgaları arasında sallanıyor. Gönül isterdi ki, bütün memleket, Mehmetçiğin aşığı bütün Türklük, memleket ve millet istiklalinin [bağımsızlığının] doğduğu ve fışkırdığı bu tepede bulunsun. Eserini heyecanlarla tekrar ederken gözlerinden mezarına sıcak yaşlar akıtsın.

Bugün burada toplananlar Türklüğün kerametini sezmişlerdir: Dumlupınar’da yalnız bir kalp vardı. Büyük zaferin hatıraları Afyonkarahisar’dan itibaren canlandı ve Yıldırımkemal İstasyonu harbin kıymettar menkıbelerini yâda getirdi ve ilk türbe olarak buradan huşu ile geçiyoruz. Selkisaray’da İzmir’den gelen trenle Ali Fuat, İzzettin Fahri, Ali Hikmet, Şükrü Naili Paşalar ve Eskişehir’den gelen trenle Kemalettin Sami Paşa bize iltihak etti [katıldı]. Gazi Paşa Hazretleri burada vagonundan indi ve Fuat Paşa ile öpüştüler, diğer paşalarla selamlaştılar: Selki, Dumlupınar İstasyonu’na vasıl olmadan [varmadan] bir köyde durduk. Büyük bir kalabalık, köylü, şehirli İstanbul’dan gelen bütün heyetler burada bizi istikbal ettiler [karşıladılar]. Sinemalar, fotoğraflar çalışıyor. Öğleye doğru sırasıyla Konya, İstanbul, Ankara trenleri muvasalat etti [ulaştı]. Ve biraz sonra vasıl olan [ulaşan] İzmir treniyle Kazım Karabekir Paşa, Mebus Hamdullah Suphi, Haydar Rüştü, Yusuf Ziya ve daha birçok mebusanı kiram [değerli mebuslar] kafilemize karıştılar.

İzmirliler hakkında burada biraz tevakkuf edeceğim [duracağım]. Meçhul Asker’e karşı gösterilen kalbî merbutiyette [bağlılıkta] birinciliği İzmirliler almışlardır. İzmir’den her cemiyet ve her teşkilat Meçhul Asker’in mezarı için büyük büyük buketler getirdiler. Kadın erkek en kibarından köylü çocuklarına kadar beraber olmak üzere kağnılarda beraber oturarak tozları memnuniyetle karşılayarak geldiler. Denizli Mebusu Yusuf Bey’i de bu kafilenin içinde bir kağnıda gördüm. Bu mütevazı, sıcakkanlı, yüksek İzmirlilere gönül bağlamış bulunuyorum.

Gazi Paşa Hazretleri ile vekiller, otomobillerini bu tarihi merasime şitap edenlere [koşanlara] tahsis lütfunda bulundular. Ve müteaddit [birçok] seferler yaptırdılar. Nihayet Başkumandanlık sancağını hamil olan [taşıyan] açık otomobilleri ile Reisicumhur Hazretleri ve vekillerle sair bilumum [diğer bütün] zevat hareket buyurdular.

Keyiftepe’de kurulan bir takın altından geçtik. Önümüzde mavi dağlar arasında ormanlar, yeşil, sarı şirin renkleri ile harp ve zafer sahası gözüküyor. Buradaki bir sırta kurulan çadırlardan birine Gazi Paşa Hazretleri ile refikaları [eşleri] Hanımefendi girdiler. Vekiller, bilumum [bütün] hazır bulunan zevat ve halk derhal etrafını aldılar. Yaşlı babalar delikanlılara Büyük Gazi’yi gösteriyorlar, ondan bahsediyorlar. Kütahya’dan mebuslar, belediye heyet ve eşrafı iki nefis vazo getirdiler. Birini Gazi Paşa Hazretleri’ne ve diğerini Latife Hanımefendi’ye takdim eylediler. Biraz sonra Gazi Paşa Hazretleri ve arkasından büyük bir halk şehit asker için yapılacak abidenin bulunduğu mahalle çıktık. Burada sağ tarafta bir çukur açılmış, yanında taş, harç, iki yeni kürek, kazma, solda yanları taş örgülü müzeyyen [süslü] bir mezar gözüküyor. Mezarın üzerinde askerlerin elleriyle eledikleri ve incelttikleri bir toprak tabakası bulunuyor. Herkesin gönlünde yeşillikler, çiçekler içinde görmek istediği bu mezar şu haliyle hepimizin kalbini yaktı. Fakat İzmirliler on dakika sonra “Meçhul Asker’in” mezarını çelenklere boğdular ve birdenbire Mehmetçiğin âşıklarının muhabbeti belirdi. Bunların içerisinde Türk Ocağı’nın, ihtiyat zabitlerinin [subaylarının], Çiftçiler Derneği’nin, İzmir Belediyesi’nin ve Gültekin’in çelenkleri bulunuyordu. Mezar civarındaki sade söğüt dallarından yapılmış tak üzerinde büyük harflerle yazılan Meçhul Şehit lisanından Büyük Gazi unvanlı bir levha vardı. Bu levha şu cümleleri ihtiva ediyor: “İki sene evvel şuracıkta Sevr Antlaşması’nı yırtan kılıcınız, Türkün tarihi olan İnönüleri, Sakaryaları şan ve şerefi milliye [milli şan ve şerefe] ithaf eylemiş idi. Zaman geldi ki, şehameti siyasiyenizle [siyasi kahramanlığınızla] da eski ve yenidünyalar Türk’ün azimeti hakkını [hakkının büyüklüğünü] teslime başladılar. Dünya hep böyle matemi milliye [milli mateme] taptıkça müftehiri ervah olan [ruhların iftihar ettiği] şu gördüğünüz şehitlik ebediyen şad olacak, millet de sizi yalnız başının üstünde değil, kalbinin içinde taşıyacaktır.”

Gazi Paşa Hazretleri, refikaları [eşleri] Hanımefendi ile abidenin ilk taşını vaz ettikten [koyduktan] sonra [Afyonkarahisar mebusu İzzet Ulvi’nin çocuğu] küçük Gültekin, “Dumlupınar Seferi” unvanlı şiiri inşat etti [okudu]. Ve badehu [sonra] kürsüye gelindi. Herkes kayaların, toprakların üzerine ilişmişler. Gazi Paşa Hazretleri tahta kürsünün bir köşesine sığındılar. Yalnız birkaç iskemle hanımlara verildi. Herkes memnun. Sanki bu sıcakları ile maruf [bilinen] tepede harplerin bir mükâfatı gibi serin bir rüzgâr esiyor. Herkes yüzünü güneşin bütün şiddetine tevcih etmiş [çevirmiş], aldırmıyor. Ve sanki ölünüz dense bütün kalpler bu emre uyacak.

Fevzi Paşa Hazretleri alkışlar arasında kürsüye gelerek, nutkuna Sakarya’dan haşlayarak, bulunduğumuz tepeden kati neticesi alınan zaferin askeri tarihçesini yapıyor. Ve vaziyetimizi, düşmanın vaziyetini anlatıyor; 30 Ağustos Muharebesi’nin kati neticesini alkışlar, arkası kesilmeyen alkışlar arasında söylüyor.

Köylüler, evet, evvela köylüler “Paşa, Paşa” diye bağırdılar ve eminim ki, bu kalpten gelen feryat şehitlere kadar ulaştı. Bütün tepe inledi. Uğultular bu melanetin cezasını çekenlerin kulağına da gitti.

Fevzi Paşa Hazretleri, buradan kaçtılar deyip parmağıyla bir yeri gösterdikçe, köylülerin göğüsleri kalkıyor, sakalları titriyor, hepsi oraya dönüyorlar, kaçtılar, gittiler diye bağırıyorlar.

Fevzi Paşa Hazretleri’nin nutku; rüzgârlarını yanaklarında hissettiğimiz üç tayyaremizin uğultuları arasında kesiliyor. Bu aralık o biraz duruyor. Sonra yine söylüyordu. Bu muharebeye nasıl Başkumandanlık Muharebesi unvanının verildiğini anlatıyor ve İsmet Paşa Hazretleri’nin o büyük günü tesiden [kutlamak için] gönderdiği tamimi aynen okuyor. Ve bu sözleri şiddetli alkışlarla mukabele [karşılık] görüyordu. Fevzi Paşa Hazretleri, düşman sürü halinde kaçıyorlardı dedikçe, yine herkesten evvel köylü coşuyordu. Paşa, nutkunu şehitlere Fatihalar ithafıyla bitirdi.

Fevzi Paşa Hazretleri’nin nutuklarını Darülfünun namına emin İsmayıl Hakkı Bey’in nutku takip etti. Daha sonra matbuat namına Ağaoğlu Ahmet Bey bir nutuk irat eyledi ve müteakiben [Türk Ocakları adına] Hamdullah Suphi Bey en güzel nutuklardan birini söyledi ve İdman Cemiyetleri İttifakı namına [Ali] Sami, Baro namına Muhittin Baha, Muallimler Derneği namına Nüzhet Haşim ve Türkiye halkı namına Büyük Millet Meclisi Reisi Fethi Beyefendi nutuklarını irat eylediler.

En son olarak Reisicumhur Gazi Paşa Hazretleri atide [aşağıda] aynen derç eylediğimiz [aldığımız] pek kıymettar ve tarihi olan nutuklarını çok beliğ [güzel] bir surette irat buyurdular. Büyük Gazi’nin sözleri; bütün kalpleri teheyyüce [heyecana] sevk ediyor, eserini ikmal ettiği [tamamladığı] tepe üzerinde nutuklarını irat buyururlarken sağa sola dönmek, elleriyle işaret vermek gibi hareketleri bu sahneyi bir kat daha canlandırıyordu. Bu esnada havada hiçbir ses yoktu. Ortalıkta yalnız kendilerinin sesleri hâkimdi. Rüzgâr bile bir an sustu gibi geldi. Ağladık, sevindik yeniden yeniye feyizli ümitler aldık. Bu büyük rehber bize orada yeni yollar gösterdi. Herkes bir daha büyük müncinin [kurtarıcının] önünde eğildi. Ve kendilerini ardı gelmeyen mükerrer alkış tufanları arasında çadırlarına kadar getirdi.

Merasimin nihayetinde toplar endaht edildi [atıldı]. Saat altı buçukta trenin bulunduğu mahalle geldik. Dokuz buçukta Afyon’dayız. Önümüzden Fethi Beyefendi’nin dâhil olduğu İstanbul treni gidiyor, diğerleri bizim treni mahsusu [özel treni] takip edecektir. Yarın akşam (bugün) Ankara’dayız.

Ziya Gevher [ETİLİ]

GAZİ PAŞA HAZRETLERİ’NİN NUTUKLARI

Efendiler, Erkanıharbiyei Umumiye Reisi [Genelkurmay Başkanı] Fevzi Paşa Hazretleri’nin verdiği kıymetli izahatla burada hazır olanlar “Afyonkarahisar-Dumlupınar” Meydan Muharebesi’nin ve neticei katiye [kati netice] veren 30 Ağustos Muharebesi‘nin cereyan şekli hakkında bir fikri icmali [genel bir fikir] edinmişlerdir. Beş gün bila fasıla [fasılasız], geceli gündüzlü devam eden bu büyük meydan muharebesinin mahiyeti hakikiyesi [hakiki mahiyeti] bugün verilen tafsilattan ziyade, yarın tarihin hükümleri, erbabı tetebbuun [araştırmacıların] tedkik [inceleme] ve muhakemeleri okunduğu zaman daha bariz, daha şümullü [kapsamlı] bir surette anlaşılacaktır.

Beni, milletim, Türk milleti, emniyet ve itimadına layık görerek bu harekâtın başında bulundurdu. Bu vazife ve memuriyetimin mesut hatırasını milletime karşı daima en derin minnettarlıklarla mütehassis olarak, haz ile, iftihar ile muhafaza ediyorum. Vazifelerini milletin arzuyu vicdaniyesine [vicdani arzusuna], ihtiyacı hakikiyesine [hakiki ihtiyacına], yalnız onun iradei aliyesine [yüksek iradesine] tevfikan [uyarak] yapmış olanlara mahsus bir istirahati vicdan [vicdan rahatlığı] ile bugün mevacehenizde [karşınızda] bulunurken hissettiğim bahtiyarlığı ifade edemem.

Efendiler, tıpkı bugün gibi [13]38 [1922]  senesi Ağustos’unun otuzuncu günü saat ikide, şimdi hep beraber bulunduğumuz bu noktaya gelmiştim. Bu üzerinde bulunduğumuz sırtlarda kahraman 11. Fırkamız, şu karşıki tepelerde muharebeye mecbur edilen düşman kuvayı asliyesine [ana kuvvetlerine] taarruz için yayılarak ilerlemekte bulunuyordu. Şu gördüğümüz Çal Köyü alevler ve dumanlar içinde yanıyordu. Beni buraya kadar getiren saikin [sebebin] ne olduğunu izah için hatırladığım bir iki noktayı burada tekrar edeceğim:

29-30 Ağustos gecesi sabaha karşı Garp [Batı] Cephesi Harekât Şubesi Müdürü Tevfik Bey, bermutat [her zamanki gibi], o saate kadar muhtelif karargâhlardan ve her taraftan gelen raporlara göre harita üzerinde tespit ve işaret ettiği vaziyeti umumiyeyi [genel vaziyeti] Cephe Kumandanı İsmet Paşa’ya göstermiş ve o da derhal Paşa’ya göster emriyle Tevfik Bey’i yanıma göndermişti. Karahisar’da belediye dairesinde bana tahsis olunan odada yatmakta idim. Beni uyandıran Tevfik Bey’in gösterdiği haritaya baktım. Hemen yataktan fırladım.

Arkadaşlar, haritada gördüğüm şey şu idi ki, ordularımız düşmanın kuvayı mühimmiyesini [mühim kuvvetlerini] şimalden [kuzeyden], cenuptan [güneyden], garptan [batıdan] ihataya [kuşatmaya] müsait bir vaziyet almış bulunuyorlardı. Şu halde tasavvur ettiğimiz ve azami netayiç [neticeler] temin edeceğini ümit eylediğimiz vaziyetler tahakkuk ediyordu. Derhal Fevzi ve İsmet Paşaları çağırınız dedim. Üçümüz toplandık. Vaziyeti bir daha mütalaa ettik [değerlendirdik] ve katiyetle hükmettik ki Türk’ün hakiki halas [kurtuluş] güneşi 30 Ağustos sabahı ufuktan bütün şaşaasıyla tulu edecektir [doğacaktır]. Bu karara göre ordulara yeni emir ve talimat yazıldı (6,30 evvelde). Fakat vaziyet o kadar mühim, o kadar sürat ve şiddet talep ediyordu ki, bu tahriri [yazılı] emirlerle iktifa etmek [yetinmek] muvafıkı ihtiyat [ihtiyata uygun] olamazdı. Onun için Fevzi Paşa Hazretleri’nden, bizzat Altıntaş ve cenubundan [güneyinden] hareket eden 2. Ordu’muzun ve bunun daha garbında [batısında] bulunan Süvari Kolordu’muzun nezdine giderek tasavvurumuza göre harekâtı tanzim buyurmasını kendilerinden rica ettim.

4. Kolordu’su ile istihdaf ettiğimiz [hedeflediğimiz] düşman kısmı küllisini [düşmanın ana kısmını] cenuptan takip eden 1. Ordu karargâhına da ben bizzat gidecektim. İsmet Paşa’nın karargâhta kalıp vaziyeti umumiyeyi [genel vaziyeti] idare etmesini münasip gördüm. Fevzi Paşa Hazretleri şimale hareket ederken, ben de otomobil ile şimendifer güzergâhını takiben garba hareket ettim. Akçaşehir’de 1. Ordu karargâhına saat dokuzdan evvel idi ki vasıl olmuştum [ulaşmıştım]. Ordu Kumandanı’na bir taraftan cephenin tahriri [yazılı] emri tevdi olunurken [verilirken], ben de kendisine şifahen [sözlü olarak] vaziyeti izah ettim ve 4. Kolordu’nun tekmil [bütün] fırkalarıyla ve sürat ve şiddetle, işte bu köyün, Çal Köyü’nün garbındaki [batısındaki] düşman kısmı küllisini [düşmanın ana kısmını] ihata edecek [kuşatacak] surette muharebeye mecbur etmesini emrettim. Ve ilave ettim ki, düşman ordusu behemehâl [mutlaka] imha olunacaktır. Ordu Kumandanı benim yanımda telefonla Kolordu Kumandanı Kemalettin Paşa’yı buldu. Benim oraya geldiğimi ve emrimin ne olduğunu tebliğ [2] etti. Bir müddet bu karargâhta kaldım. Mütemadiyen [devamlı olarak] gelen muhtelif rütbedeki esir zabitanla [subaylarla] görüştüm. Bunlardan biri erkânıharp zabiti [subayı] idi. Zavallı, verdiği malumat meyanında [arasında], istemeyerek, başkumandan vazifesini alan General Trikopis’in ve 2. Kolordu Kumandanı General Digenis’in de bizim çevirmek istediğimiz çemberin içinde bulunduğunu ifade etmiş oldu. Derhal yanımda bulunan Ordu Kumandanı’na, Kemalettin Paşa’yı bulunuz. Bizzat Trikopis’le beraber bütün düşman generallerini behemehâl [mutlaka] esir etmesini söyleyiniz dedim. Bu emir derakap [hemen] telefonla tebliğ olundu. Zavallı esir zabit benim bu emrimi işitir işitmez ikram ettiğim çayı içemeyerek büyük bir baygınlık geçirdi. Daha fazla bu ordu karargâhında kalamazdım. Muharebe vaziyetini gözümle görmek benim için mukavemetsiz [dayanılmaz] bir ihtiyaç oldu. Ordu Kumandanı’nı da beraber alarak 4. Kolordu Kumandanı’nın tarassut [gözlem] için bulunduğu şu istikametteki bir tepeye geldik (Arpalık civarında).

Çal Köyü garbında [batısında] ve şimalinde [kuzeyinde] patlayan topların tarrakalarını [gümbürtülerini] işitiyordum. Oradan vaziyeti dürbün ile tetkike [incelemeye] uğraşmak bana sıkıntılı geldi. Daha ileriye, ateş yerine gitmek için kati bir lüzum ve ihtiyaç hissediyordum ve bu noktayı, şimdi üzerinde bulunduğumuz bu tepeyi gösterdim. Oraya gitmek lazımdır ve buyurun gidelim dedim. Otomobillere atladık, bu tepeye gelen yola dâhil olduk. Ara sıra güzergâhımızın soluna düşman mermileri düşüyordu. 4. Kolordu’nun fırkaları şarktan garba [doğudan batıya] güzergâhımızı kat ederek seri hatvelerle [adımlarla] ilerliyorlardı. Biraz evvel dediğim gibi saat ikide şuraya çıkmış bulunuyorduk. Düşman kuvvetlerini gündüz gözüyle tamamen ihata etmek [kuşatmak] ve düşmanın muannidane [inatla] müdafaa ettiği muharebe mevzilerine süngü hücumlarıyla dâhil olarak neticei katiye [kati netice] almak elzemdi. Bunun için bütün kıtaatın [kıtaların] azami fedakârlıkla ilerlemesini ve bütün bataryalarımızın, hattı mesturiyete [gizlenmeye] bakmaksızın, ateş mevzilerine girip düşman mevzilerini sarsmasını istiyordum. Yanımdaki kumandanlar bu noktaı nazarlarımı [görüşlerimi] anlar anlamaz derhal ve en asabi bir surette faaliyete geçtiler.

Maatteessüf [ne yazık ki], şimdi ismini hatırlayamadığım, yanımda bulunan kahraman bir süvari zabitine [subayına] birkaç kelime not ettirerek düşman mevzilerini şimalden [kuzeyden] saran 2. Ordu’ya gönderdim. Ve şifahen [sözlü olarak] burada benden işittiklerini onlara da söylemesini emrettim. Bu zabit, vazifesini yapmış ve birkaç saat sonra tekrar yanıma gelerek malumat da vermişti. 11. Fırka’nın kahraman kumandanı Derviş Bey bizzat ileri atılarak bütün kuvvetiyle düşman mevaziine [mevzilerine] ilerliyordu. Kolordu Kumandanı Kemalettin Paşa cenuptan [güneyden] ve garptan [batıdan] düşmana saldırdığı diğer fırkalarına yeniden yeniye harekâtı teşdit [şiddetlendirmek] ve tesrii harekât [hızlandırmak] için emirlerini isal ediyordu [ulaştırıyordu]. 2. Ordu’nun 16’ncı ve 61’inci fırkaları düşmanla ciddi muharebeye girişiyorlar, diğer fırkaları da ihata dairesini [kuşatma dairesini] darlaştırıyordu. Bunları görüyordum. Süvari Kolordu’muzun daha garptan [batıdan] düşmanın arkasını kesmek üzere bulunduğunu, bana haber getiren süvari zabiti [subayı] söylemişti.

Arkadaşlar, saatler ilerledikçe gözlerimin önünde inkişaf eden [gelişen] manzara şu idi: Düşman Başkumandanının şu karşıki tepede son gayretiyle çırpındığını görüyor gibiydim. Bütün düşman mevzilerinde büyük bir heyecan ve helecan vardı. Artık toplarının, tüfeklerinin ve mitralyözlerinin ateşlerinde sanki öldürücü hassa kalmamıştı. Bu ovadan, şimalden [kuzeyden] ve cenuptan [güneyden] birbirini veli eden [izleyen] avcı hatlarımızın guruba yaklaşan güneşin son şuaatıyla [ışınlarıyla] parlayan süngüleri her an daha ileride görülüyordu. Düşman mevaziini [mevzilerini] saran bir daire üzerinde mevzi almış olan bataryalarımızın fasılasız ve amansız ateşleri düşman mevaziini [mevzilerini] içinde barınılmaz bir cehennem haline getiriyordu. Güneş mağribe yaklaştıkça, ateşli, kanlı ve ölümlü bir kıyametin kopmak üzere olduğu bütün ruhlarda hissolunuyordu. Bir an sonra cihanda büyük bir inhidam [yıkım] olacaktı. Ve beklediğimiz halas [kurtuluş] güneşinin tulu edebilmesi [doğabilmesi] için bu inhidam [yıkım] lazımdı. Zulmetler [karanlıklar] içinde bu inhidam [yıkım] vuku bulmalı idi. Hakikaten semanın karardığı bir dakikada Türk süngüleri düşman dolu o sırtlara hücum ettiler. Artık karşımda bir ordu, bir kuvvet kalmamıştı. Kâmilen [tamamen] mahvolmuş, perişan bir bakiyet-üs-süyuf [kılıç artığı] kitlesi bulunuyordu. Kendilerinin dediği gibi perhavf [çok korkan] ve lerzan [titreyen], bişekil [şekilsiz] bir kitle, acayip bir halita [alaşım] halinde firar için ferce [çıkış] arıyordu. Artık gecenin koyulaşan zulmeti [karanlığı] neticeyi gözle görmek için güneşin tekrar şarktan [doğudan] tuluuna intizarı [doğmasını beklemeyi] zaruri kılıyordu.

Efendiler, ertesi günü tekrar bu muharebe meydanını dolaştığım zaman, ordumuzun ihraz ettiği [kazandığı] zaferin azameti ve buna mukabil [karşılık] hasım ordusunun duçar edildiği [içine düşürüldüğü] felaketin dehşeti beni çok mütehassis etti. O karşıki sırtların gerilerindeki bütün vadiler, bütün dereler, bütün mahfuz [korunaklı] ve mestur [gizli] yerler, bırakılmış toplarla, otomobillerle ve namütenahi [sonsuz] teçhizat ve malzeme ile ve bütün bu metrukâtın aralarında yığınlar teşkil eden ölülerle, toplanıp karargâhlarımıza sevk olunmakta bulunan sürü sürü esir kafileleri ile hakikaten bir mahşeri andırıyordu. Bu dar ateş ve savlet [hücum] çemberinden bugün için kurtulabilenler birkaç bin kişilik bakiyet-üs-süyuftan [kılıç artığından] ibaret idi. Fakat onlar da daha büyük Türk çemberi içinden çıkmaya muvaffak olamayarak başlarında başkumandanları bulunduğu halde beyaz bayrak çekmeye mecbur olmuşlardır.

Efendiler, Ağustos’un 31’inci günü takriben zevalde [öğlende] idi ki, yine bu Çal Köyü‘nde, yıkık bir evin avlusu içinde İsmet Paşa ve Fevzi Paşa ile buluştuk. Kırık kağnı arabalarının döşeme ve oklarına ilişerek bundan sonraki vaziyeti mütalaa ettik [değerlendirdik]. Kazandığımız meydan muharebesinin bütün seferi hitama [sona] erdirebilecek bir azamet ve ehemmiyette olduğunda ittifak ettik. Şimdi Bursa istikametinde çekilen düşman kuvvetlerini mahvetmekle beraber bütün orduyu asli [kuvvetler] ile bila aram [durmaksızın] İzmir’e yürüyecektik.

Efendiler, bugünden sonra İzmir’de “Akdeniz“i, Mudanya’da “Marmara“yı görmek için 8-9 günlük bir zaman kâfi gelmiştir. Fakat hatırlatmalıyım ki, bugüne, bu üzerinde bulunduğumuz tepeye, bu yanık Çal Köyü’ne gelebilmek için yalnız Sakarya’dan itibaren sarf ettiğimiz zaman tam bir senedir. Fakat bu tesit ettiğimiz [kutladığımız] zaferi ihzar edebilmek [hazırlayabilmek] için bir seneyi çok bulmazsınız zannederim. Çünkü efendiler, harp, muharebe, nihayet meydan muharebesi, yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir; milletlerin çarpışmasıdır. Meydan muharebesi, milletlerin bütün mevcudiyetleri ile ilim ve fen sahasındaki seviyeleriyle, ahlaklarıyla, harslarıyla [kültürleriyle], hülasa [kısaca] bütün maddi ve manevi kudret ve faziletleriyle ve her türlü vasıtalarıyla çarpıştığı bir imtihan sahasıdır. Bu sahada, çarpışan milletlerin hakiki kuvvet ve kıymetleri ölçülür. Netice, yalnız kuvvei cismaniyenin [cismani kuvvetin] değil, bütün kuvvetlerin, bilhassa ahlaki ve harsi [kültürel] kuvvetin tevaffuku [üstünlüğü] mertebei subute [ispat derecesine] vardırır. Bu sebeple meydan muharebesinde yenilen taraf milletçe ve memleketçe, bütün mevcudiyeti maddiye ve maneviyesiyle [maddi ve manevi mevcudiyetiyle] mağlup edilmiş sayılır. Böyle bir akıbetin ne kadar feci olabileceğini tahmin edersiniz. Mahv ve izmihlal [yok olmak], yalnız cidal [harp] sahasında bulunan orduyla münhasır [sınırlı] kalmaz. Asıl o ordunun mensup olduğu millet feci akıbetlere uğrar. Tarih, başlarındaki tacidarların [hükümdarların], haris [hırslı] politikacıların birtakım hayali emellerle vasıtası mevkiine düşen müstevli [istilacı] orduların, müstevli [istilacı] milletlerin uğradığı bu nevi feci akıbetlerle mamuldür [dopdoludur].

Efendiler, Türk vatanını fethetmek fikrini, Türk’ü esir etmek hayalini umumi [genel], müşterek [ortak] bir fikir haline koymaya çalışanların da layık oldukları akıbetten kurtulamamış olduklarını gözlerimizle gördük. Efendiler, kendilerine bir milletin talihi tevdi olunan [bırakılmış olan] adamlar, milletin kuvvet ve kudretini, yalnız ve ancak yine milletin hakiki ve kabili istihsal [elde edilebilir] menfaatleri yolunda kullanmakla mükellef olduklarını bir an hatırlarından çıkarmamalıdırlar. Bu adamlar düşünmelidirler ki, bir memleketi zapt ve işgal etmek, o memleketlerin sahiplerine hâkim olmak için kâfi değildir. Bir milletin ruhu zapt olunmadıkça, bir milletin azim ve iradesi kırılmadıkça, o millete hâkim olmanın imkânı yoktur. Hâlbuki asırların mevlidi olan [doğurmuş olduğu] bir ruhu milliye [milli ruha], kavi ve daimi bir iradei milliyeye [kuvvetli ve daimi bir milli iradeye] hiçbir kuvvet mukavemet edemez.

Mahkûm olmak istemeyen bir milleti esarette tutmaya muktedir olacak kadar kuvvetli müstebitler artık bu dünya yüzünde kalmamıştır. Türk milleti son mücadelatıyla [mücadeleleriyle], bilhassa burada ihraz ettiği [kazandığı] zaferle, izhar ettiği [gösterdiği] azim ve irade ile malum olan bu hakayıkı [hakikatleri] bir defa daha sinei tarihe [tarihin sinesine] çelik kalemle hak etmiş [kazımış] bulunuyor.

Efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi ve onun son safhası olan bu 30 Ağustos Muharebesi, Türk tarihinin en mühim bir dönüm noktasını teşkil eder. Tarihi millimiz [milli tarihimiz] çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk milletinin burada ihraz ettiği [kazandığı] zafer kadar neticei katiyeli [kati neticeli] ve bütün tarihe, yalnız bizim tarihimize değil, cihan tarihine yeni cereyan vermekte kati tesirli bir meydan muharebesi hatırlamıyorum.

Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada tersin olundu [sağlamlaştırıldı]. Hayatı ebediyesi [ebedi hayatı] burada tetevvüc olundu [taçlandırıldı]. Bu sahada akan Türk kanları, bu semada pervaz eden [uçan] şehit ruhları devlet ve Cumhuriyet’imizin ebedi muhafızlarıdır. Burada esasını vaz ettiğimiz [temelini attığımız] “Şehit Asker” abidesi [Meçhul Asker Anıtı/ Zafertepeçalköy Şehit Sancaktar Mehmetçik Anıtı], işte o ruhları, o ruhlarla beraber gazi arkadaşlarını, fedakâr ve kahraman Türk milletini temsil edecektir. Bu abide, Türk vatanına göz dikeceklere, Türk’ün 30 Ağustos günündeki ateşini, süngüsünü, savletini [hücumunu], kudret ve iradesindeki şiddeti hatırlatacaktır.

Efendiler, bu muazzam zaferin muhtelif amilleri [etkenleri] fevkinde [üzerinde] en mühimi ve en âlisi [yükseği], Türk milletinin bila kayıt ve şart [kayıtsız şartsız] hâkimiyetini eline almış olmasıdır. Bu hadisenin tarihimizde ve bütün cihanda ne büyük ve ne feyizli bir inkılap olduğunu izaha lüzum görmem. Milletimizin uzun asırlardan beri hanlar, hakanlar, sultanlar, halifeler elinde, onların tahakküm ve istibdadı altında ne kadar ezildiğini, onların hırslarını temin yolunda ne kadar büyük felaketlere ve zararlara uğradığını düşünürsek, milletimizin hâkimiyetini eline almış olması hadisesinin bütün azamet ve ehemmiyeti nazarlarımızda [gözlerimizde] tecelli eder. Gerçi bu büyük zaferin ferdasına  [ertesine] kadar İstanbul’da halife ve sultan namı altında bir şahıs ve onun işgal ettiği hilafet ve saltanat unvanıyla bir makam vardı. Fakat bu zaferden sonra millet o makamları ve o makam sahiplerini layık olduğu akıbete isal etti [ulaştırdı].

Efendiler, hâkimiyeti milliye [milli hâkimiyet] öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, mahvolur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkûmdurlar. Avrupa’nın ortasından ta doğunun öbür ucundaki binlerce senelik memleketlere bakacak olursak, Osmanlı İmparatorluğu’nun hak ettiği talihi daha güzel anlayabiliriz.

Arkadaşlar, saraylarının içinde Türk’ten başka unsurlara istinat ederek [dayanarak], düşmanlarla ittifak ederek, Anadolu’nun, Türklüğün aleyhine yürüyen çürümüş gölge adamlarının Türk vatanından tardı [kovulması], düşmanların denizlere dökülmesinden daha rehakâr [kurtarıcı] bir harekettir. Türk milletinin mübarek ecdat emaneti olan bu topraklarda tam manasıyla efendi olarak yaşaması, ancak o fuzuli ve bi mana [manasız] olduktan başka, mevcudiyetleri mahzı zarar [tam zarar] ve felaket olan makamların bertaraf edilmesiyle mümkün olabilirdi.

Efendiler, onlar yüzünden Türk vatanının ve Türk milletinin geçirdiği kederleri, elemleri hissetmemiş bir ferdimiz yoktur. Bu kadar matemler ve felâketler geçirdikten sonra elbette Türk öğrenmiştir ki, vatanı yeniden yapmak ve orada mesut ve hür yaşayabilmek için behemehâl [mutlaka] hâkimiyetine sahip kalmak ve Cumhuriyet bayrağı altında bütün evlatlarını toplu ve dikkatli bulundurmak lâzımdır.

Efendiler, asırlardan beri inleyerek feryat eden, fakat müstebitlerin, muğfillerin [yalancıların], cahillerin vücuda getirdikleri mânialarla [engellerle] canhıraş sadasını milletin kulağına esma edemeyen [duyuramayan] zavallı vatan, bugün diyor ki, bütün can kulağınızı, harap olmuş, sinesinde en derin ıstıraplar duymuş validenizin samimi hitabına daima açık bulundurunuz! Efendiler, Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da hükümran olmak kudret ve kabiliyetini göstermiş olan ecdadımız vaktinde bu sadayı işitmekten men edilmemiş olsalardı, Türk camiasının, Türk mefkûresinin, Türk menafinin [menfaatlarının]  mahfuz [korunmuş] ve feyizdar olacağı anavatanı bugünkü şekli harabiyesinde [harap olmuş şeklinde] mi tevarüs ederdik [miras alırdık]? Efendiler, artık vatan imar istiyor, zenginlik ve refah istiyor, ilim ve marifet, yüksek medeniyet, hür fikir ve hür zihniyet istiyor. Şeref, namus, bağımsızlık, hakiki varlık; vatanın bu taleplerini tamamen ve serian yerine getirmek için esaslı ve ciddi bir surette çalışmayı emreder.

Efendiler, asırlardan beri Türkiye’yi idare edenler çok şeyler düşünmüşlerdir. Fakat yalnız bir şeyi düşünmemişlerdir: Türkiye’yi!.. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk milletinin duçar olduğu [uğradığı]  zararları ancak bir tarzda telafi edebiliriz: O da artık Türkiye’de Türkiye’den başka bir şeyi düşünmemek. Ancak bu zihniyetle hareket ederek her türlü selamet ve saadet hedeflerine vasıl olabiliriz [ulaşabiliriz].

Efendiler, bizim milletimiz vatanı için, hürriyeti ve hâkimiyeti için fedakâr bir halktır; bunu ispat etti. Milletimiz, yaptığı inkılabatın [inkılapların] kıskanç savunucusudur da… Benliğinde bu faziletler yerleşmiş bir milleti yürümekte olduğu doğru yoldan hiçbir kimse, hiçbir kuvvet alıkoyamaz.

Efendiler, milletimiz hâkimiyetini eline aldığı gün, -bilmeyen kalmamıştır- en karanlık felaketlerin en derin uçurumu kenarında bulunuyordu. Kuvvei maddiye [maddi kuvveti] yıprattırılmış, vesaiti müdafaası [müdafaa vasıtaları] gasp olunmuş, maneviyatı, mukaddesatı duçarı tecavüz olmuş [tecavüze uğramış] elim [acı] bir vaziyette bulunuyordu. Bütün bunlara rağmen mevcudiyetini ve bağımsızlığını kurtarmaya karar verdi. Bu kararında muvaffak olabilmek için bütün milletin kendine bir hedefi hareket [hareket hedefi] tespit etmesi lazım geliyordu. Bütün milletin, o hedef üzerinde behemehâl [mutlaka] muvaffak olmayı gayei  emel [nihai emel] telakki [kabul] etmesi icap ediyordu. Millet bütün mevcudiyetiyle, bütün fedakârlığıyla, bütün imanıyla o hedefe beraber yürüsün ve behemehâl [mutlaka] muvaffak olsun lazımdı. Efendiler, o hedef burası idi. Gayei emel [nihai emel] olan muvaffakiyet, burada ihraz olunan [kazanılan] zafer idi.

Efendiler, milletimiz bundan sonraki mesaisinde de muvaffak olabilmek için, milli hedefini bütün vuzuh [açıklık] ve katiyetle, tekmil vatandaşların nazarında [gözünde] ve vicdanında bütün parlaklığı ile tespit ve tayin etmiş bulunuyor. İsterseniz benim burada hedef dediğim şeyi, siz, milletin mefkûresi tesmiye ediniz [diye adlandırınız]. Fakat bu unvanı verirken dikkat ediniz ki, hayali bir manaya kendimizi kaptırmayalım.

Efendiler, milletimizin hedefi, milletimizin mefkûresi, bütün cihanda tam manasıyla medeni bir heyeti içtimaiye [toplum] olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada her kavmin mevcudiyeti, kıymeti, hürriyet ve istiklali [bağımsızlık hakkı], malik [sahip] olduğu ve yapacağı medeni eserlerle mütenasiptir [orantılıdır]. Medeni eser vücuda getirmek kabiliyetinden mahrum olan kavimler, hürriyet ve istiklallerinden [bağımsızlıklarından] tecrit olunmaya mahkûmdurlar. Tarihi beşeriyet [insanlık tarihi], baştanbaşa bu dediğimi teyit etmektedir. Medeniyet yolunda yürümek ve muvaffak olmak, şartı hayattır [hayat şartıdır]. Bu yol üzerinde tevakkuf edenler [duraklayanlar] veyahut bu yol üzerinde ileri değil, geriye bakmak cehil [cehalet] ve gafletinde bulunanlar, medeniyeti umumiyenin [medeniyetin] huruşan seyli [coşkun seli] altında boğulmaya mahkûmdurlar.

Efendiler, medeniyet yolunda muvaffakiyet teceddüde [yeniliğe] vabestedir [bağlıdır]. İçtimai hayatta [toplumsal hayatta], iktisadi hayatta, ilim ve fen sahasında muvaffak olmak için yegâne tekâmül [gelişme] ve terakki [ilerleme] yolu budur. Hayat ve maişete [günlük işlere] hâkim olan ahkâmın [hükümlerin] zamanla tağyir [değişme], tekâmül [gelişme] ve teceddüdü [yenilenmesi] zaruridir. Medeniyetin ihtiraları [yenilikleri], fennin harikaları, cihanı tahavvülden tahavvüle [değişimden değişime] duçar ettiği [uğrattığı] bir devirde, asırlık köhne zihniyetlerle, maziperestlikle muhafazai mevcudiyet [mevcudiyeti muhafaza] mümkün değildir. Medeniyetten bahsederken şunu da katiyetle beyan etmeliyim ki, medeniyetin esası, terakki [ilerleme] ve kuvvetin temeli aile hayatındadır. Bu hayatta fenalık, muhakkak içtimai [toplumsal], iktisadi, siyasi acze mucip [sebep] olur. Aileyi teşkil eden kadın ve erkek unsurların hukuku tabiiyelerine [tabii haklarına] malik [sahip] olmaları, aile vazifelerini idareye muktedir bulunmaları gereklidir.

Efendiler, milletimiz burada tesit ettiğimiz [kutladığımız] büyük zaferden daha mühim bir zafer peşindedir. O zaferin idraki, milletimizin iktisat sahasındaki muvaffakiyetleriyle mümkün olacaktır. Bilirsiniz ki, iktisaden zayıf bir millet fakirlik ve sefaletten kurtulamaz. Kuvvetli bir medeniyete, refah ve saadete kavuşamaz; içtimai [toplumsal] ve siyasi felaketlerden yakasını kurtaramaz. Memleketin idaresindeki muvaffakiyet de iktisadiyatındaki müktesebat [kazanımlar] derecesiyle mütenasip [orantılı] olur. Hiçbir medeni devlet yoktur ki ordu ve donanmasından evvel iktisadını düşünmüş olmasın. Memleket ve istiklal [bağımsızlık] müdafaası için vücudu lazım olan bütün kuvvetler ve vasıtalar, iktisadiyatın inbisat [genişlemesi] ve inkişafıyla [gelişmesiyle] mükemmel olabilir.

Milletimizin mutasayyıf [sahip] olduğu kuvvetli seciye, sarsılmaz irade, ateşin [ateşli] milliyetperverlik, iktisadi muvaffakiyetten nebean edecek [kaynaklanacak] feyizlerle de layık olduğu derecede takviye olunmak zaruridir. Asır mübarezesinde [mücadelesinde] milletimizi muvaffak edecek bir iktisadi hayat teminini istihdaf eden [hedefleyen] umumi [genel] maarif ve terbiye sistemlerimiz, her gün daha çok esaslaşacak ve elbette muvaffak olacaktır.

Efendiler, artık bugün hayat ve insaniyet icapları bütün hakikatiyle tecelli etmiştir. Bunlara mugayir [aykırı] olan rivayetler ahlak ve imana esas olamaz. Hakikat tecelli edince kezb [yalan] ortadan kalkar.

Safsatalar, hurafeler kafalardan çıkmalıdır. Her türlü teali [yükselme] ve tekemmüle [gelişmeye] müsteit [kabiliyetli] olan milletimizin içtimai ve fikri inkılap hatvelerini [adımlarını] kısaltmak isteyen mânialar behemehâl [mutlaka] bertaraf edilmelidir.

Efendiler, son sözlerimi münhasıran [bilhassa] memleketimizin gençliğine tevcih etmek istiyorum.

Gençler!

Cesaretimizi takviye eden ve idame [devam] ettiren sizsiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık meziyetinin, vatan muhabbetinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız.

Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz! Cumhuriyet’i biz tesis ettik; onu ila ve idame [yükseltecek ve devam] ettirecek sizsiniz.

Arkadaşlar, bu gaza ve şehadet diyarını terk ederken “Şehit Asker“i hep beraber hürmet ve tazimle selamlayalım. [3, 4, 5]

DİPNOTLAR

[1] Meçhul Asker Anıtı (Zafertepeçalköy Şehit Sancaktar Mehmetçik Anıtı)

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/mechul-asker-aniti-zafertepecalkoy-sehit-sancaktar-mehmetcik-aniti

[2] Hâkimiyet-i Milliye, 31 Ağustos 1924, No:1207, s.1, sütun:3-6

https://dspace.ankara.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12575/67478/0140.pdf?sequence=140&isAllowed=y

[3] Hâkimiyet-i Milliye, 31 Ağustos 1924, No:1207, s. 2, sütun:1-4

[4] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, AKDTYK Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1997, s. 179 (623)-188 (632)

[5] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt:16 (1924), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005, s. 281-289

Türk İstiklâl Mücadelesi

PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP

Published

on

Giriş

Genel Türk Tarihi kapsamında Cumhuriyet Dönemi günümüzü de ilgilendirdiğinden özel bir ilgi ve öneme sahiptir. Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi araştırmalarda, başta arşiv belgeleri olmak üzere döneme ait gazete ve mecmualar, TBMM Zabıt Cerideleri, resmi istatistikler ve diğer yayınlar ile hatıra türü eserler ana kaynak olarak kullanılmaktadır. Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi kaynak çeşitliliğinin çok fazla olduğu bir dönemi kapsamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin en önemli kaynaklarından birisi de süreli yayınlar içerisinde yer alan “Ayın Tarihi Mecmuası”dır. İlk defa Eylül 1923’te yayınlanan mecmua, Cumhuriyet Döneminin en uzun ömürlü ve içeriği bakımından en zengin süreli yayınlarından biridir. Ayın Tarihi Mecmuası, başta kronolojik çalışmalar olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasi, sosyal ve ekonomik tarihine ait son derece önemli bilgileri içermektedir. Ayrıca Cumhuriyet Dönemine ait dış politika ile ilgili çalışmalar için de vazgeçilmez bir kaynak olma özelliğini taşımaktadır. Bu çalışmada, Ayın Tarihi Mecmuası’nın tanımlanan [Ayın Tarihi, Cilt: I, No (Sayı): 2 (Teşrinievvel [Ekim]), Basım Yeri ve Yılı: Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi, Ankara, 1339 [1923], s. 136-141] künyesinde Osmanlı Türkçesi ile yayımlanan “PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP” başlıklı makale, araştırmacı tarafından çevriyazı olarak sunulmuştur.

***

PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP

İlk Piskopos: Havarinin Şakirdi

Patrikhane müessesesinin tarih-i hayatını başlıca üç büyük devre ayırmak lazım gelir: Teşekkül devri, İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethinden evvelki devri, fetihten sonraki devri. Vaziyeti hazıra bu üçüncü devrin zeylini teşkil edecektir. Bu edvar-ı selasenin en büyüğü devr-i sani ve patrikhanenin en ziyade cismani ve milli nüfuz sahibi olduğu devir de maatteessüf devr-i ahirdir. Patrikhanenin ibtidai teşekkülü piskoposluk halindedir ve sırf ihtiyacat-ı diniye üzerine müessesdir. Elan patrik unvanına “İstanbul Başpiskoposu” takaddüm etmesi bidayet teşekkülünde patrikhanenin piskoposluk halinde bulunmasından neşet etmektedir. Kostantinopol’ün tesisinden mukaddem yani Şarki Roma İmparatorluğunun Mecusilik devrine aid olan ilk piskoposluk vefat-ı İsa’dan elli sene sonra Hristiyanlığı neşr ve telkin maksadıyla tesis edilmiş ve ilk piskopos da havariyundan Apostolos’un şakirtlerinden olup Kudüs’ten gelen Setasis Apostolos olmuştur.

İznik İçtimaı ve İlk Patrik

Malum olduğu üzere Hristiyanlık dediğimiz din-i İsa evvela Kudüs’te, ondan sonra da sırasıyla Yunanistan, Roma ve İstanbul’da yayılmıştır. Piskoposluk hali 24’üncü piskoposun zamanına kadar devam etti ve 25’inci piskoposun zamanında piskoposluk İznik’te içtima eden birinci ekümenik [bütün Hristiyan kiliselerinin murahhaslarından mürekkep umumi] Sinod’un kararıyla ekümenik patriklik ilan edildi. 25’inci piskopos da Birinci Mitrofanis aldı (315 ba’de-l-milat [Milattan sonra]). Piskoposluğun patriklik yapılmasının sebebine gelince: Miladın 300’üncü senesinde Kostantinopol’i tesis eden imparator Kostantin, bu şehri Şarki Roma İmparatorluğunun merkez-i siyasisi ilan ettiği gibi Paplık makamına tekabül edecek bir merkez-i dini de tesis etmek istemiş ve bu maksatla piskoposluğu patriklik yaptırmıştır. (325 ba’de-l-milat [Milattan sonra])  Bununla beraber Rum Patrikliği Hristiyanlıkta Papalıktan sonra gelir. Esasen o zamanlarda garp ve şark Hristiyanlığı arasında mezhep farkı yok idi. Mezhep farkı inkısam-ı siyasetten, Roma İmparatorluğunun şarki ve garbi namlarıyla ikiye ayrılmasından üç yüz sene sonra dokuzuncu asır miladında, patrik meşhur Fotiyus zamanında hades olmuştur. Patrikliğe kalb edilinceye kadar piskoposluğun vezaifi sırf dini idi ve bugün alelade bir papasın kilise içindeki işleri ne ise o idi. Fazla olarak o devirde kiliseler aynı zamanda bir de mektep vazifesini gördükleri cihetle oraya devam eden çocukları okuturdu. İlk devir burada bitiyor.

Piskoposluğu patriklik yaptıran imparator Kostantin bu yeni makam-ı diniye bir de yüksek bir paye vermek istemiş ve bu maksadın sevkiyle bir hiyerarşi [usul-i meratibe] ihdas edilmiştir ki patriklik makamı dereceat-ı ruhaniyenin en yükseğini teşkil etsin. Şimdi ikinci devre giriyoruz.

İmparatorların Tahammülü

Hemen o asır kadar süren bu ikinci devir 25’inci piskopos ve birinci patrik sayılan I. Mitrofanis’in patrikliğiyle başlıyor. Bu devir dâhilinde patrikliğin hiçbir cismani salahiyeti yoktur. Patriklik makamı imparatorluğun hududu dâhilindeki şehir ve kasabalarda ve bunların köylerinde bulunan kilise ve manastırların ve bunlara merbut emlak ve akar ve arazinin idaresiyle meşgul muhtelif ruhban heyetlerinin mercii idi. Filvaki bu ikinci devir esnasında bazı patriklerin nüfuz sahibi oldukları vakidir. Fakat bu, kendi şahıslarının imparator saraylarında mergub olmasından, bazı imparatorların hissiyat-ı diyanet perveranelerinin fazla kuvvetli olmasından ileri geliyordu. Patriklerin bu nüfuzlu zamanlarda imparator saraylarına her dediklerini kabul ettirmeye muvaffak oldukları da oluyordu. Fakat bu nüfuz vaktin imparator veya patriğin değişmesiyle veyahut ölmesiyle tahvile uğrar, azalır, çoğalırdı. Yani bu nüfuz sırf şahsi bir mesele idi.

Bundan dolayıdır ji diyanete pek mümaşatkar olmayan imparatorlar zamanında patriğin mertebesi iner, alçalır, nüfuzu azalırdı. İmparatorlar alelekser istediklerini patrik intihap ettirirlerdi. Bir rivayete nazaran imparatorların biri mergubi olan on dört yaşında bir çocuğu patrik tayin etmiştir.

Katolikten Ortodoksluğa

Bu uzun devir içinde Patrikhane tarihinde kaydedilecek en şayan-ı dikkat hadise patrikliğin Ortodoks Patrikliği namını alarak Papalıktan ayrılması olmuştur. Bu dahi ekümenik bir Sinod’un kararıyla yapılmıştır.

Bu devri yirmi dört piskoposluk da dâhil olmak üzere 158 patrik idrak etmiştir. Kurun-ı Vusta devrini kapattığı gibi Patrikhane tarihinin de ikinci devrini kapatan İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethi Patrik İkinci Atanasyus zamanında vuku bulmasıdır.

İstanbul’un Fethinden Sonra

Fetihten sonra ilk patrik malum Yenadiyus’dur. Rum tarih nüvisleri, Fatih Mehmed’in patrikhaneye yeni bir salahiyet vermediğini ve patrikhanenin Osmanlılar zamanında nail oldukları hukuk ve imtiyazatın ikinci Halife Ömer İbn’ül-Hattab Hazretlerinin, Kudüs-i Şerifin zaptında vermiş oldukları imtiyazatın aynı olduğunu iddia ediyorlar ki bu iddia patrikliğin fetihten evvel cismani bir salahiyeti olmadığını ve patrikhanenin salahiyet-i cismaniyesinin ta ikinci halifenin zamanına ait olduğunu ispat etmektedir. Hâlbuki Hazreti Ömer’in malum olan ve yalnız bir taraflı ahitnamesinde [Mezkûr ahitnamenin sureti Tarih-i Taberi’de münderiçtir] ancak emniyet ırz ve can ve mal kefalet-i İslam altına alınıyor ki bu itibar ile de Rum tarih nüvislerinin iddiay-ı vaki ihtiyaca salih olamaz. Fatih Sultan Mehmed Yenadiyus’u patrik nasp ettiği zaman kendisine yaptığı iltifatlardan başka bir de “Millet başı” unvanını vermiştir. Patriklerin Rum milleti işleriyle iştigalleri işte o zaman başladı. Patrikhane o zaman cismani salahiyet aldı. Bu, Fatih’in bir hatası olup olmadığı meselesi seddimizin haricindedir.

Cismani Teşkilat

Mamafih şu noktada burada kaydedilmelidir ki patrikler kendilerine gösterilen bu iltifatlardan bu lütuflardan metbularına karşı medyun-ı şükran olacakları yerde bu haklarını ve bu salahiyetlerini daima ve daima hükumet metbularının aleyhinde istimal etmişlerdir. Evvel emirde patriğe “Millet başı” denilince patrikhaneyi bir nevi saray-ı hükümdariye kalbettiler, patrik artık bir hükümdar oldu. Vezaifi sırf dini olan Sinod meclisinden maada “Müşavirler” namı tahtında Rum milletinin en milliyetperverlerinden mürekkep meclis-i cismani teşkil edildi. Ve patrik daima ve hatta huzur-ı hümayunda bulunduğu zamanlarda bile göğsüne iki başlı kartal resmini havi bir alamet taşıyordu. Patrikhane dâhilinde “Mabeyinciler” bulunuyor ve patrik ancak müsaade-i mahsusası istihsal edildikten sonra, bu mabeyincilerin delaletiyle ziyaret edilebiliyordu. Bu hal Meletios’un infisali zamanına kadar böylece devam etti. Patrikhanenin ancak hükümdar saraylarına mahsus teşkilattan olmak üzere bir de “Matbah-ı Amire”si var idi ki bu da son günlere kadar devam ediyordu. Patrikhane Osmanlı Devletinin inhitat safhalarında da büyük roller oynamıştır. Mesela Osmanlı Devleti ile muhtelif devletler arasında akdedilen muahedattan hiçbiri yoktur ki patrikhane hakkında bir devlet için bir takım mevad ve ahkâm-ı muzırayı ihtiva etmiş olmasın. Bu da devletin her gaileli zamanlarında, harp zamanlarında, müzakerat-ı sulhiye zamanlarında patrikhanenin düvel-i Hristiyaniyeye vuku bulan müracaat-ı mütevaliye-i tezellümkaranesinin neticesi idi. Bilhassa Tanzimat Hatt-ı Hümayunundan sonra patrikhane büsbütün milli-Yunani, siyasi-Avrupai bir mahiyet aldı.

Patrikhane Sefir(!)leri

Patrikhane kapu kahyaları hükumet nezdinde adeta bir sefir idiler. Şu farkla ki sefirler Hariciye Nazırına, kapu kahyaları da Adliye Nazırına müracaat ediyorlardı. O derecede ki mesela zabıta tarafından Rum’un biri herhangi bir sebepten dolayı tevkif edildi mi, kapu kahyası derhal Adliye Nazırına gider ve keyfiyeti adeta “protesto” ederdi.

Patrikhanenin en çok güvendiği, temas ettiği, Osmanlılar aleyhindeki tertibatta hadim olduğu devlet Rusya idi. Bununla beraber şurası da bilinmelidir ki patrikhanenin en büyük müzahiri Rusya devleti olmakla beraber onun kıblesi ve veçhe-i istikbali Yunanistan idi. Çünkü Yunanistan da Helen, Rumluk da Helendir ve Helenizmin en çok korktuğu İslamizmdir. [Son günlerde Patrikhane ile Rus kilisesi arasında yeni muaşekalar başladı. Dikkatle takip edilmek lazım gelir.]

Patrikhane Nakli Meselesi

Patrikhanenin bugünkü vaziyeti karışıktır. Vaziyet-i müstakbelesi tabii Lozan Muahedenamesinin ekalliyetler hakkındaki ahkamı dairesinde tespit edilecektir. Patrikhanenin cismani selahiyetten ve milli mahiyetten tecridi üzerine, en evvel Meletios’un kafasından çıkmış olarak Patrikhaneyi İstanbul’dan mahall-i ahara nakletmek meselesi çıktı. Buna Yunanistan da diğer otosefal kiliseler de, buradaki patrikhane erkanı da aleyhdardır. Yunanistan’ın aleyhtarlığı, patrikhanenin velev ki leş halinde olsun, İstanbul’da bulunmasında İstanbul’daki Rumlar için kuvvetli bir teselli olmasından, diğer otosefal kiliselerin aleyhtarlığı da patrikhanenin nakli halinde onun gideceği yerler, tabii olduğu üzere bir Yunan şehrinin Ortodoksluğun en büyük merci-i diniyesi mahiyetini almak itibariyle şereflenmesine mani olmak maksadından, burada kiliseler aleyhdarlığı da kendi mevkii ve memuriyetlerini kaybetmek endişesinden tevlit etmektedir.

[Türk nokta-i nazarına göre patrikhanenin nakli meselesi şayan-ı tetkiktir. Nakli halinde nereye gidecek? Eğer muhakkak Yunanistan’a giderse bizim için nakli daha muvafıktır. Eğer Rusya’ya giderse bizim için nakli gayr-i muvafıktır. Çünkü o takdirde Rusların elinde bizim aleyhimizde kuvvetli bir amil olur. Bizim en büyük gayretimiz onu zayıflatmak, nüfuz-ı maneviden tecrit etmek, leş haline getirmeye masruf olmalıdır. Burada şurasını da ilave etmek istiyorum ki Papa Eftim, patrikhanenin hükumet-i milliye nezdindeki mümessilliğini elde edebilmek için buradaki patrikhaneye Türk-Ortodoks Kilisesinin mülga olduğuna dair imzalı bir senet vermiş. Bunun tahkiki ve sübutu halinde icabının icrası lazım gelir. ]

Teneffüs Ettikçe Büyüyen Yılan

Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul’u fethinden sonra (H. 857), patrik Yenadiyus’a bahşetmiş olduğu imtiyazat, doğduğu andan itibaren teneffüs ettikçe büyüyen zehirli yılanlar gibi zaman gittikçe büyüdü, genişledi ve nihayet Fener Patrikhanesi, ruhani ve cismani meclisleriyle, vekilleriyle! Sefirleriyle velhasıl bir hükumet teşkilatının icap ettirdiği bütün teferruatıyla hilafet ve saltanat payitahtında bir fesat ocağı mahiyetinde tam 482 sene yani Lozan sulhunun akdi tarihine kadar devam etti. Lozan’da sulh muahedenamesi müzakere edilirken patrikhane meselesi de mevzu bahs oldu. Murahhaslarımız bu müzmin çıbanı kati bir ameliye ile kökünden çıkarıp atmak istediler. Patrikhanenin İstanbul hudud-ı haricine çıkarılması noktasına çok ısrar ettiler. Bir taraftan otosefal kiliseler diğer taraftan patrikhanenin İstanbul’dan kalkması işine gelmeyen Yunanlılar “Hristiyanlık namına” Avrupa ve Amerika’nın dini taassubunu tahrik için kıyamet kopardılar ve bütün Hristiyan âlemine tezellümler, protestolar ve istimdatnameler yağdırdılar.  Mezhep itibariyle Ortodoksluktan büsbütün ayrı ve hatta Ortodoksluktan müteneffir olan Anglikan kilisesi bile patrikhanenin İstanbul’da ipkası için teşebbüsatta bulundu: Anglikan mezhebinin en büyük reis-i ruhanisi bulunan İngiltere’de Kenterbori arçbişuçi bu hususta büyük nüfuz-ı ruhanisini istimal ederek Lozan’da İtilaf murahhaslarına yine “Hristiyanlık namına” mütevali ve şiddetli müracaatlarda bulunmaya devam etti. Meletios’la “Fener” denilen fesat ocağı söndürülmüş fakat enkazı olduğu yerde bırakılmış oldu.  Bu kadarı da memleket hesabına kaydedilecek büyük bir muvaffakiyettir.

Her kuvvet ve menfaat karşısında eğilmeyi, zehirli yılanlar gibi sokmak fırsatını kaçırdığı zaman dilini çıkarıp yalvarmayı asırlardan beri talim eden Rumlar, mütarekeden beri Türk izzet-i nefsini rencide eden hayâsızlıklarını patrik mahut Meletios’a yükletmek ve bu suretle işin içinden sıyrılmak istediler. Rum ırkına mahsus bütün fezayih ve desaisi nefsinde cem eden Meletios da millet-i metbusuna karşı irtikâp ettiği cinayetlerin hesabını ödemekten korkarak İstanbul’un tahliyesinden takriben iki hafta evvel-güya mezunen-Yunanistan’a savuşarak Aynaroz’a yerleşti.

Meletios Selanik’te propagandalarına devam etti ve etmektedir. Merkum patrikhanenin İstanbul’dan Aynaroz’a ve Yunanistan’da diğer bir halle nakline şahsen taraftardır. Fakat yukarıda sayılan esbaptan dolayı, gerek otosefal kiliseler gerekese Yunanlılar bu fikre muarızdırlar. Hatta Rum Ortodoksluğunun en büyük makamlarından olan Kudüs ve İskenderiye patrikleri Meletios’a taraftar değildirler. Bunlar diyor ki Miladi 325 yılında İznik’te teşekkül eden Sen Sinod İstanbul patrikliğini kabul etmiştir. Binaenaleyh bu karar mukaddestir. Buna riayet lazımdır. Meletios bir taraftan kral taraftarlarını diğer cihetten Venezilosçuları gücendirmiş olduğu cihetle resmi Yunanistan’dan bu hususta kâfi derecede müzaheret göremiyor.

Papa Eftim Efendinin Fener Darbesi

Müttefikin işgal kıtaatı İstanbul’da son günlerini yaşarken Türk mahbelikiyle hatta Orat Anadolu Rumlarının Türk-Ortodoks olduklarını iddia etmekle maruf Keskin Metropolidi Papa Eftim Efendi bir “Fener darbesi” yaparak patrikhaneye misafir olmuştur.

İstinatgâhları olan Avrupa ordusunun İstanbul’dan hasren çıkmaya mecbur olduğunu gören patrikhane erkânı telaş içinde sık sık içtimalar akdederek vaziyetini kurtarmaya çalışıyor ve vaktiyle aforoz ettikleri Papa Eftim’den şefaat diliyorlardı. Tahliyenin ferdasında [5 Teşrinievvel 339] Fener kilisesinde [Lozan sulhundan sonra Patrikhane namıyla bir müessesenin mevcudiyetini ismen olsun tanımak doğru olamayacağından sabık Patrikhaneye sadece “Fener kilisesi” demek herhalde daha muvafık olur.] akdedilen içtimada, Papa Eftim Efendinin Ankara hükumeti nezdinde patrikhane mümessil ve murahhası olarak tayinine… Ordunun istikbaline iştirak etmek üzere üç metropolit ile Papa Eftim Efendiden mürekkep bir heyetin teşkiline… Patriklik makamının münhal olduğuna ve kilisenin idare-i muvakketesini Sinod meclisinin deruhte ettiğine dair patrikhane metropolitliklere bir tamim irsaline, patrikhane kilisesi riyasetine Seylu metropoliti Evriyeniyus’un intihabına sabık Kayseri metropoliti Amurusyus’un patrik müsteşarlığına tayinine ve daha birtakım feri işlerin icrasına karar verildi. Aynı günde Papa Eftim Efendi Rum milletine nesayihi havi bir beyanname neşretti.

Papa Eftim Efendinin Vaziyeti

Bundan sonra Fener kilisesi papasları ve Sinod Meclisi hemen her gün içtimalarına devam ettiler. İlk günlerde Papa Eftim Efendiye karşı müdara ile hareket eden papaslarla Rum matbuatı mumaileyhin harekâtını zorbalık diye tavsif ederek tenkidata başladılar. Papa Eftim Efendinin hükumete karşı vaziyet-i hukukiyesi Türk Rum matbuatında münakaşa edilmeye başladı.

Mumaileyh, patrikhane tarafından hükumet nezdinde vekil ve murahhas olduğuna dair patrikhaneden bir vekâletnameyi hamilen Ankara’ya avdet etti. Patrikhanenin haiz olduğu cismani imtiyazların kâffesi ilga edilmiş olduğundan kemafü’s-sabık hükumet nezdine “sefaret” veya herhangi bir sıfat ve unvanı haiz bir vekil gönderemezdi. Bittabi Adliye Vekâleti de bu sıfatı haiz bir kimseyi kabul edemez. Adliye Vekil-i sabıkı Seyid Beyefendi de aynı veçhile hareket etti. Papa Eftim Efendinin ibraz ettiği vekâletnameyi o tarzda kabul etmedi. Fakat kiliseler de diğer müesseseler gibi kanunen şahsiyet-i hükmiyeyi haiz olduklarından bunlar,  mehakim ve mecaliste alelade davalarını takibe, müdafaa ve mehakime ile ispat ve redd-i davaya salahiyetdar ve mukavelattan musaddak vekil tayi edebilecekleri cihetle Papa Eftim Efendinin de bu şekilde ve yalnız mehakim ve mecaliste mamul olmak üzere patrikhanenin vekâlet-i kanuniyesini deruhte edebileceğini mumaileyhe tebayiğ etti. Papa Eftim Efendi de Türkçe ve Rumca matbuatta bu hususta cereyan eden münakaşata cevap olmak üzere Anadolu Ajansı ile vuku bulan bir mülakatında vaziyeti izah ederek kendisinin alelade bir vekil olduğunu ve patrikhanenin hiçbir suretle “sefir” ve murahhas”ı olmadığını söyledi.

Ayasofya Cami Kaldıkça

Papa Eftim Efendinin etrafında kopan bütün gürültülere rağmen patrikhane “bugünkü vaziyeti kurtarmak” için birtakım muvakkat tedbirler ittihaz ettiğini ve fakat istihdaf ettiği gayelerden hiçbir şey feda etmeyeceğini yeni vekil Amorusyus açıktan açığa itiraf etti. İlk günlerde bir takım beylik laflar söyleyen ve bu suretle Türklerle güya anlaşmak isteyen Amorusyus şerü’l-safi Meletios’tan daha az hain değildi. Bu papas da mütarekeden sonra Türklüğü tahkir için mümkün olan her şeyi yapmış, Türk’e karşı gayz ve adavet kusanların önünde gitmiş ve milletimizi boğmak isteyenlere maddi, manevi yardımlarda bulunmuştu. Merkum, ilk günlerde, arada hiçbir şey olmamış gibi “her şeyi unutalım, Türklerle hoş geçinmek isteriz” tarzında sözlerle yapmış olduğu hayâsızlıkların üstüne bir sünger çekmek istiyordu. Fakat bu papas bilmiyordu ki maddi menfaat ve şahsi husumetlere müteallik her şeyi afv edecek, unutacak kadar alicenap olan Türk, milli izzeti nefsine hakaret edenleri asla unutmaz ve afv edemez. Bunu anlayan Amorusyus iç yüzünü dışarı vermekte gecikmedi ve 10 Teşrinievvel [Ekim] [1]339[1923]’da Tevhid-i Efkâr muhabiriyle esnay-ı mülakatta “zanneder misiniz ki Rumluk susacaktır. İstanbul’da Ayasofya cami olarak kaldıkça, Rumlar kiliseden tahvil edilmiş camileri gördükçe her gün sizi telin edecektir… diyecek kadar küstahlığa cüret etmiştir. Aynı zamanda: “Unutmayınız ki hepinizin damarlarındaki kan Rum kanıdır, çünkü bizim kızlarımızı aldınız bizim kanımızla aşılandınız…” sözleriyle Rumlara bu cihetten olsun bir iftihar hissesi ayırmak isteyen Amorusyus Efendi İstanbul’da Hüseyin Hilmi Paşanın konağında tevlid ve “Türk’ün dizi dibinde hidmet” ettiğini ilan ederek ırkının evsafına ve nankörlüğüne kendi kendini iyi bir misal olarak göstermiş idi.

Sen Sinod’un Son Kararı

Papas Amorusyus çevirme hareketinde iflas ederek selefi Meletos’a iltihak ettikten sonra muvakkat patrik vekâletine Kirilos geldi. Mumaileyh, bu vazifeye muvakkaten intihap edildiği cihetle münhal olan patrikliğe bir papasın intihabına Sinod Meclisi karar verdi. Ve bu kararı ve tarz-ı intihabı- tarihi bir mahiyeti haiz olması itibariyle-aynen aşağıya derç ettiğimiz bir tamimle merakiz-i ruhaniyeye tebayiğ etti. Tamim şudur:

“Patriklik makam-ı alisinin münhal kaldığı 4 Teşrinievvel tarih ve 4810 numaralı Sen Sinod’un tamimi ile işar kılınmıştır. Bu kere patrikhane sırf ruhani kilise merkezi olmak sıfatındaki yeni vaziyeti üzerine yeni patriğin atideki tarzda intihabının takarrür eylediği tebliğ olunur:

  1. Patrikhane intihabına doğrudan doğruya patrikhaneye mensup olanlar ile bilfiil hidmette bulunan metropolitler ve serpiskoposlar iştirak edeceklerdir.
  2. Bunların cümlesi bila istisna tamimin yevm-i tarihinden itibaren kırk gün zarfında kendilerince münasip görülen namzedin ismini bir pusulaya yazıp o pusulayı memhur bir zarf derununa vaz ve üzerine (rey pusulasını ihtiva ediyor) ibaresi yazıldıktan sonraSen Sinod Meclisi Reisi olan Erdek Metropoliti Kalinikos’a hitaben bir kapalı mektup ile göndereceklerdir.
  3. Patrik namzedi olarak yedi sene hidmette bulunan metropolit ve serpiskoposlar gösterilecektir.
  4. Rey pusulaları, bu tamimin yevm-i tarihinden itibaren kırk birinci günde İstanbul’da bulunan metropolitlerin iştirakiyle Sen Sinod Meclisinde tasnif olunacak ve netice-i tasnifte muktezi evsafı haiz üç kişilik bir cetvel tanzim olunacaktır.
  5. Bu üç namzetten biri, İstanbul’da bulunan metropolitler ile Sen Sinod Meclisi tarafından patrikhane kilisesinde icra olunacak ayin-i ruhaniden sonra kanuni reyler ile patrik intihap olunacaktır.

Binaenaleyh baladaki mukarraratın nazar-ı itibara alınarak tayin olunan mühlet zarfında her bir metropolitin intihabatın icrası için rey pusulasını göndermesi beyan olunur.

18 Teşrinievvel 1923”

Sen Sinod’un yukarıdaki tebliğine nazaran yeni patrik intihabına gelecek ayın yirmi sekizinden itibaren başlanacaktır. “Patrikhane sırf ruhani ve kilise merkezi olmak hakkındaki yeni vaziyeti üzerine” intihap olunacak yeni patriğin bu vaziyetle mütenasip evsafı haiz olması şüphesiz ki lazımdır.  Aksi takdirde “Fener fesat mumu” yanacak ve “iki başlı kartal”ın temsil ettiği mefkûre muhafaza edilecektir.

[Ayın Tarihi, Cilt: I, No (Sayı): 2 (Teşrinievvel [Ekim]), Basım Yeri ve Yılı: Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi, Ankara, 1339 [1923], s. 136-141]

Continue Reading

Türk Tarihi

İstanbul’un İtilaf Devletleri Tarafından Fiilen İşgali (13 Kasım 1918)

Published

on

Giriş

13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul Boğazı’na girişi, Osmanlı tarihinin son döneminin en kritik olaylarından biridir. Mondros Mütarekesi imzalanmış olsa da, İstanbul’a uygulanan fiilî işgal, mütareke hükümlerinin ötesine geçen bir kontrol mekanizması yaratmıştır. Bu olay, yalnızca askerî hâkimiyetin kurulduğu bir an değil; Osmanlı yönetiminin meşruiyet kaybı, şehir düzeninin dönüşümü, sosyal moral çöküşü ve eşzamanlı olarak milli direniş fikrinin doğuşunu simgeleyen bir dönemeçtir.

Bu çalışma aşağıdaki sorulara cevap aramaktadır:

İşgale giden yolda hangi diplomatik, askerî ve psikolojik mekanizmalar rol oynamıştır?

13 Kasım 1918, Osmanlı egemenliği açısından hangi kırılmayı temsil etmektedir?

Fiilî işgal ile resmî işgal arasında nasıl bir fark vardır ve tarih yazımı bu ayrımı neden sıklıkla göz ardı etmektedir?

İşgal İstanbul’un toplumsal hafızasında nasıl bir iz bırakmıştır?

Bu olay, Millî Mücadele’nin fikri zeminini hangi açılardan tetiklemiştir?

1. Mondros Mütarekesi’nin Siyasal Anatomisi ve İşgale Giden Süreç

1.1. Eleştirel Tarih Yöntemi Açısından Mütareke Maddelerinin Yorumu

    Mütarekenin 7. maddesi, belirsizliği sebebiyle diplomatik genişletmeye en açık maddedir. İngiliz belgeleri “İstanbul’un düzeni tehlikede” yorumunu meşru kabul ederken, Osmanlı heyeti bu maddeyi yalnızca savaş bölgeleri için geçerli görmüştür.

    Burada “metin ile niyet” arasındaki boşluk işgale zemin hazırlamıştır.

    1.2. Boğazlar Sorununun Uluslararası Boyutu

    Boğazların kontrolü, İngiltere’nin 19. yüzyıldan itibaren benimsediği deniz üstünlüğü stratejisinin çekirdek unsurudur.

    • İngiltere: Boğazların uluslararasılaştırılması
    • Fransa: İstanbul üzerinde kültürel nüfuz
    • İtalya: Akdeniz’de denge unsuru
    • Yunanistan: “Megali Idea” bağlamında fırsat arayışı

    İstanbul, yalnızca Osmanlı Devleti için değil, Büyük Güçler arası hegemonya mücadelesinin kesişim noktasıdır.

    1.3. Osmanlı Devleti’nin Yapısal Çöküşü

    1918 sonbaharında Osmanlı’nın:

    • bütçe açığı,
    • ordunun dağılması,
    • gıda krizi,
    • bürokratik çöküş,

    gibi yapısal sorunları işgale zemin hazırlamıştır.

    Eleştirel tarih yöntemi bu noktada “işgal”i yalnızca dış müdahale değil, iç zayıflığın sonucu olarak da ele alır.

    2. 13 Kasım 1918: İtilaf Devletleri Donanmasının İstanbul’a Girişi

    2.1. Donanmanın Kompozisyonu

    İngiliz arşivlerine göre Boğaz’a giren filo:

    • 22 İngiliz
    • 12 Fransız
    • 17 İtalyan
    • 4 Yunan
    • Yardımcı gemiler

    toplam 55–61 gemi arasında değişmektedir.

    Bu güç gösterisi yalnızca askerî değil, psikolojik bir şok stratejisidir.

    2.2. Tanıklıklar: Mustafa Kemal ve İstanbul Halkı

    Mustafa Kemal’in Haydarpaşa’da gördüğü manzara karşısında söylediği:

    “Geldikleri gibi giderler.”

    ifadesi, askeri liderlik psikolojisi açısından bir “direniş çerçevesi” inşa etmiştir.

    Halide Edib ise bu günü “şehrin ruhunun esir alındığı gün” olarak tanımlar.

    2.3. Şehir Sosyolojisi Açısından İşgalin Tasviri

    İşgal günü:

    • Galata Köprüsü’nde toplanan kalabalığın sessizliği
    • Tophane rıhtımına indirilen birlikler
    • İstanbul polisinin pasifize oluşu
    • Pera’daki gayrimüslim cemaatlerin temkinli kutlamaları

    gibi unsurlar şehir sosyolojisinin “eşzamanlı çoklu duygular” barındıran yapısını ortaya koyar.

    3. Vaka Analizleri: İşgalin Çok Boyutlu Etkileri

    Vaka 1: Osmanlı Yönetim Aygıtının Çöküşü ve Tevfik Paşa’nın Görevlendirilmesi

    Tevfik Paşa’nın getirilmesi İngilizlerin “ılımlı, denetim altına alınabilir hükümet” arayışıyla uyumludur.

    Bu, klasik sömürge stratejisinin bir türüdür: Yerel yönetimi tamamen devirmeden etkisiz kılmak.

    Vaka 2: Polis Teşkilatının Yeniden Düzenlenmesi

    İngiliz subayları polis merkezlerinde denetim noktaları kurmuş, atamalara müdahale etmiş, “güvenilir” görülen isimleri öne çıkarmıştır.

    Bu durum fiilî işgalin “hiyerarşi kırma stratejisi”dir.

    Vaka 3: Basının Kontrol Altına Alınması

    Peyam-ı Sabah gibi gazeteler İngiliz yanlısı çizgiye evrilmiş; İleri ve Yeni Gün gibi gazeteler baskı altına alınmıştır.

    Bu, modern anlamda enformasyon savaşının erken bir örneğidir.

    4. Fiilî İşgal – Resmî İşgal Ayrımı: Tarih Yazımı Eleştirisi

    Türk tarih yazımında “öğretim kolaylığı” gerekçesiyle İstanbul’un yalnızca 16 Mart 1920’de işgal edildiği aktarılır. Ancak:

    • egemenlik kaybı,
    • idari müdahale,
    • askerî sınırlama,
    • polis ve basın kontrolü,

    ölçütleri dikkate alındığında 13 Kasım 1918 tam nitelikli bir fiilî işgaldir.

    Eleştirel tarih yazımı, devletlerin “resmî söylem”leri ile arşiv gerçekleri arasındaki farkı açığa çıkarır.

    5. İşgalin Psikolojik ve Toplumsal Etkileri

    5.1. Moral Çöküş ve Mill Kimliğin Yeniden İnşası

    İşgal, İstanbul halkında:

    • yenilmişlik,
    • belirsizlik,
    • öfke,
    • utanç,
    • milliyetçi uyanış

    gibi duyguları aynı anda tetiklemiştir.

    5.2. Aydınlar Üzerindeki Etkiler

    Ahmet Emin Yalman, Halide Edib, Celal Nuri gibi yazarların günlüklerinde:

    • “Öfke”
    • “Aşağılanma”
    • “Direniş gerekliliği”

    temaları baskındır.

    5.3. Millî Mücadele’nin Psikolojik Kaynağı

    Mustafa Kemal’in 1918–1919 arasında İstanbul’da yaptığı temaslar, işgal psikolojisinden doğan direniş enerjisini Anadolu’ya taşıyan bir “fikri köprü” oluşturmaktadır.

    Sonuç: 13 Kasım 1918’in Tarihi Konumlandırılması

    Bu makalenin kapsamlı analizi göstermiştir ki:

    • İstanbul’un işgali diplomatik, askerî, psikolojik ve idari boyutları olan çok katmanlı bir harekettir.
    • 13 Kasım 1918, 16 Mart 1920’den bağımsız düşünülemez; ancak bu ilk tarih egemenlik kaybının başlangıcıdır.
    • Bu olay, milli kimliği yeniden kuran bir “travmatik başlangıç anı”dır.
    • Millî Mücadele’nin ruhu, bu işgal gününde şekillenmiştir.

    Kaynakça

    Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, M. E. B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1977, s. 54-57

    Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü I, TTK Yayınları, TTK Basımevi, Ankara, 1993, s. 24-26

    Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I (Mutlakıyete Dönüş 1918-1919), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 79-114

    Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul 1918-1923, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.

    Zekeriya Türkmen, “İstanbul’un İşgali ve İşgal Dönemindeki Uygulamalar (13 Kasım1918-16 Mart 1920)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XVIII, Temmuz 2002, Sayı: 53, s. 319-372

    Abdurrahman Bozkurt, “İstanbul’un İşgali”, Atatürk Ansiklopedisi

    https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/690/%C4%B0stanbul’un-%C4%B0%C5%9Fgali

    Continue Reading

    Türk İstiklâl Mücadelesi

    TBMM’nin 30 Ekim 1922 Tarihli ve 307 Sayılı Kararı: Egemenliğin Yeniden Tanımı ve Tarihi Kırılma Noktası

    Published

    on

    Özet

    30 Ekim 1922 tarihli ve 307 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) kararı, Osmanlı Devleti’nin hukuken sona erdiğini ve TBMM Hükûmeti’nin “hududu millî dâhilinde vârisi” olduğunu ilan ederek, Türk siyasi tarihinde bir meşruiyet inkılabı yaratmıştır. Bu karar, yalnızca bir rejim değişikliği değil; aynı zamanda meşruiyet, egemenlik, kimlik ve tarih yazımı alanlarında köklü bir yeniden kuruluşu temsil etmektedir. Makalede, söz konusu karar amaç, yapı, işleyiş, kavramlar, kişiler, kurumlar ve olaylar üzerinden incelenmekte; ayrıca eleştirel tarih yöntemi ve vaka analizleri aracılığıyla kararın tarihi anlamı çok boyutlu olarak değerlendirilmektedir.

    Anahtar Kelimeler: 307 sayılı karar, TBMM, egemenlik, meşruiyet, hilafet, milli egemenlik, tarihi inşa, eleştirel tarih.

    1. Giriş: Tarihi Bağlam

    Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin siyasi egemenliği, Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) ile fiilen; Sevr Antlaşması (10 Ağustos 1920) ile hukuken sona ermiştir.

    Anadolu’da 23 Nisan 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, fiilî bir egemenlik alanı yaratmış; ancak uluslararası hukukta meşruiyet bakımından tartışmalı kalmıştır.

    Lozan Barış Konferansı’na (1922) hem İstanbul Hükûmeti hem TBMM Hükûmeti davet edilince, “kim meşrudur?” sorusu ortaya çıkmıştır.

    TBMM, bu soruya 30 Ekim 1922 tarihli ve 307 sayılı kararla cevap vermiştir:

    Osmanlı İmparatorluğu’nun İnkıraz [son] bulup Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti Teşekkül Ettiğine Dair.

    Osmanlı İmparatorluğunun munkarız olduğuna [son bulduğuna] ve Büyük Millet Meclisi Hükûmeti teşekkül ettiğine [kurulduğuna] ve Yeni Türkiye Hükûmetinin Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim [geçmiş] olup onun hududu milli dâhilinde yeni varisi olduğuna ve Teşkilatı Esasiye Kanunu ile hukuk-ı hükümranı [hükümranlık hakları] milletin nefsine [kendisine] verildiğinden İstanbul’daki Padişahlığın madum [yok olduğuna] ve tarihe müntakil bulunduğuna [intikal ettiğine] ve İstanbul’da meşru [şeriata, kanuna uygun] bir hükûmet olmayıp İstanbul ve civarının Büyük Millet Meclisine ait ve binaenaleyh [dolayısıyla] oraların umur-ı idaresinin [yönetim işlerinin, yönetiminin] de Büyük Millet Meclisi memurlarına tevdi edilmesine [bırakılmasına] ve Türk Hükûmetinin hakk-ı meşru [meşru hakkı] olan Makam-ı Hilafeti esir bulunduğu ecnebilerin elinden kurtaracağına karar verildi.” 30.10.1338 [1922] [1]

    Osmanlı İmparatorluğu inkıraz bulmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, onun hududu millî dâhilinde yeni vârisidir.

    Bu ifade, hem Osmanlı hanedanı ile hukuki kopuşu, hem de devletin tarihi sürekliliğini aynı anda tesis etmiştir.

    2. Amaç: Egemenliğin Kaynağını Yeniden Tanımlamak

    307 sayılı kararın iki temel amacı bulunmaktadır:

    Dış meşruiyet: Lozan’da tek temsilci olmak ve uluslararası alanda TBMM’yi tanıtmak.

    İç meşruiyet amacı: Egemenliği hanedan millete devretmek ve yeni bir “kurucu iktidar” inşa etmek.

    Bu bağlamda karar, egemenliğin kaynağını yeniden tanımlayarak
    millet egemenliği ilkesinin temelini atmıştır.

    3. Yapı ve İşleyişi

    Karar üç temel yapı taşına sahiptir:

    UnsurİçerikGörev
    TespitOsmanlı İmparatorluğu’nun “inkıraz bulduğu”Eski rejimin sona erişini hukuken ilan eder.
    BeyanTBMM Hükûmeti’nin “hududu millî dâhilinde vârisi” olduğuDevletin sürekliliğini tesis eder.
    Sonuç“Meşru hükümet yalnız TBMM Hükûmetidir”Yeni meşruiyetin tesisi

    Karar, TBMM Genel Kurulu’nda yapılan tartışmalar sonucunda oybirliğiyle kabul edilmiş, ardından 1 Kasım 1922’de 308 sayılı kararla padişahlığın kaldırılmasına zemin hazırlamıştır.

    4. Kavramlar ve Anlamları

    Hududu Millî: Misak-ı Milli’nin hukuki yansımasıdır. Egemenliğin coğrafi sınırını tanımlamaktadır. [2]

    Vâris: Yeni Türkiye, Osmanlı’nın devamı değil; onun mirasçısıdır.

    Bu fark, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesindeki “devrimle gelen devamlılık” ilkesini doğurur. [3]

    Hukuk-u Hükümrani Milletindir: Egemenliğin ilahi ve hanedana ait bir meşruiyetten kaynaklandığı anlayışına karşı millet egemenliği düşüncesinin ilanıdır. [4]

    5. Temsil Ettiği Değerler

    Karar, beş temel değerin kurucu ifadesidir:

    1. Egemenlik: “Kayıtsız şartsız milletindir.”
    2. Laiklik: Meşruiyetin kaynağı milli iradeye dayanır.
    3. Milliyetçilik: Egemenliğin coğrafi değil, siyasi bir millet birliği üzerinden tanımlanmasıdır.
    4. Cumhuriyetçilik: Yönetimde halkın özne olmasıdır
    5. Modernleşme: Akla ve hukuka dayalı yönetim anlayışının benimsenmesidir.

    6. Kurumlar ve Kişiler

    TBMM: Kararın mimarıdır; kurucu iktidarın simgesi olarak, yasama ve yürütme erkini elinde bulundurur.

    TBMM, meşruiyetini “millet iradesi”nden alarak Osmanlı hanedanının kutsal meşruiyet anlayışını reddetmiştir. [5]

    Mustafa Kemal Paşa: Kararın ideolojik ve stratejik planlayıcısıdır. Lozan öncesinde Tevfik Paşa’nın “birlikte temsil” teklifini reddederek kararın çıkmasını sağlamıştır. [6]

    Tevfik Paşa: İstanbul Hükûmeti adına “iki hükümetli temsil” teklifinde bulunmuş; bu durum kararı tetiklemiştir. [7]

    Rauf Orbay ve İsmet Paşa: İcra Vekilleri Heyeti’nin öncü isimleri olarak kararın uygulanmasında etkili rol oynamışlardır.

    7. Vaka Analizleri

    Vaka 1: Lozan’a İki Hükümet Çağrısı (1922)

    İngiltere’nin, hem İstanbul hem Ankara hükümetlerini Lozan’a davet etmesi, “çift meşruiyet” krizini doğurmuştur. 307 sayılı karar, bu krize hukuki cevap olmuştur. [8]

    Vaka 2: Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)

    307 sayılı kararın ertesi günü 308 sayılı karara zemin oluşturmuş, padişahlık kaldırılmış ve monarşi hukuken sona ermiştir.[9]

    Vaka 3: Ankara’nın Başkent İlanı (13 Ekim 1923)

    Kararın “İstanbul’daki hükümet gayrimeşrudur” tespiti, Ankara’nın siyasi merkez haline gelmesine yol açmıştır.

    Vaka 4: Hilafetin Kaldırılması (3 Mart 1924)

    Kararda hilafetin “ecnebilerin elinde esir bulunduğu” ifadesi, dini otoritenin artık siyasetten ayrılması gerektiği fikrini doğurmuş; 3 Mart 1924’te bu sürecin son halkası tamamlanmıştır.

    8. Zaman ve Mekân

    Zaman: Karar, Türk İstiklal Harbi’nin diplomatik safhasına denk düşmektedir.
    Askerî zaferin hemen ardından gelen bu karar, silahlı mücadelenin siyasi meşruiyete dönüşümüdür.

    Mekân: Ankara, yeni egemenliğin “coğrafi sembolü”dür. İstanbul’dan kopuş, millet-devlet merkezinin kuruluşudur.

    9. Eleştirel Tarih Yöntemiyle Değerlendirme

    Eleştirel tarih yöntemi, olguları sadece sonuçlarıyla değil, niyet ve söylemleri ile incelemeyi öngörmektedir. Bu bakımdan 307 sayılı karar, iki yönlü bir tarihi görev yapmıştır:

    İnşa: Yeni bir millet-devlet kimliği, halk egemenliği felsefesini inşa etmiştir.

    Tahrif: Osmanlı geçmişini “inkıraz” olarak tanımlayıp tarihi sürekliliği ideolojik biçimde yeniden yazmıştır.

    Bu sebeple karar, tarihi yalnız kuran değil aynı zamanda tarihi yeniden yazan bir metindir. [10]

    10. Sonuç

    307 sayılı TBMM kararı, Türk siyasi düşüncesinde egemenlik, meşruiyet ve kimlik kavramlarının yeniden tanımlandığı bir anayasal dönüm noktasıdır.
    Bu kararla:

    • Osmanlı hanedan egemenliği/monarşi hukuken sona ermiştir.
    • TBMM Hükûmeti devletin meşru temsilcisi olarak tanımlanmıştır.
    • Millet egemenliği, Cumhuriyet’in temel ilkesi haline gelmiştir.

    Eleştirel açıdan karar, sadece rejim değişikliğini değil; tarih bilincinin, meşruiyetin ve milli kimliğin yeniden inşasını temsil etmektedir.

    307 sayılı karar, bir “son” ile bir “başlangıcı” birleştirir. Osmanlı’nın son nefesi, Cumhuriyet’in ilk sözüdür.

    DİPNOTLAR

    [1] Büyük Millet Meclisi Kavanin Mecmuası, Cilt:1, s. 487; T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ,  30.10. 1338[1922], Devre: I, Cilt: 24, İçtima Senesi: 3, s. 292-298

    https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf

    [2] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Gelişmeler 1876–1938, Arba Yayınları, İstanbul, 1984, s. 217.

    [3] Cem Eroğul, Devlet ve Devrim Arasında Türkiye Cumhuriyeti, İletişim Yayınları, İstanbul, 1998, s. 35.

    [4]  Suna Kili, Atatürk Devrimi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara,1983, s. 21.

    [5]  Kemal Gözler, Anayasa Hukuku Dersleri, Ekin Yayınları, Bursa, 2021, s. 64.

    [6] Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005, s. 208.

    [7] İsmail Kara, Din ile Modernleşme Arasında Türkiye, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2010, s. 122.

     [8]  Kemal H. Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, İmge Yayınları, Ankara, 2002, s. 55.

    [9]  Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000, s. 113

     [10]  İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Timaş Yayınları, İstanbul, 2020, s. 289.

    Continue Reading

    En Çok Okunanlar