Türk İstiklâl Mücadelesi
Gazi̇ Mustafa Kemal Paşa’nın “Dumlupınar Meçhul Asker Anıtı”nın Temel Atma Töreni̇nde Yaptığı Konuşma
Published
3 yıl agoon
By
drkemalkocak
GİRİŞ
Türk’ün Zaferler Ayı Ağustos
Türk; bu ayda zaferler kazanmış ve tarihe zaferler yazmıştır. Ağustos ayının her bir gününde zafer kazanmış ve tarihe zaferler yazmış bir milletin evladı olmakla iftihar etmek her Türk’ün hakkıdır. 26 Ağustos 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi, 23 Ağustos-13 Eylül 1921 Sakarya Meydan Muharebesi, 30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve zaferleri kutlu olsun. Zaferleri kutlama zevk ve mutluluğunu yaşarken mağlubiyetlerimizden ders ve ibret almak unutulmamalıdır.
Türk milletinin dünü-bugünü ve yarınında tarihe imza atan başta Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere Türk devlet ve siyasetine varlıklarıyla hizmet etmiş kişiler ile aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle anar; gazilerimize sağlık ve mutluluklar dilerim.
—***—
[Gazi Mustafa Kemal, Türk Milletinin ölüm kalım harbi Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni bizzat yönetmiştir. Başkomutanlık Zaferini kazandıran unsurların gelecek nesillere aktarılmasına çalışmış, bu konuda yetkililere gerekli talimatları vermiş ve takip etmiştir.
Mustafa Kemal Paşa, Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin ardından 31 Ağustos 1922 günü yakından görmek ve incelemek amacıyla beraberindekilerle muharebe alanına gitmiştir. Mustafa Kemal, muharebe yerlerini incelerken Çal Köyü’nün Karakaya tepesinde Berberçamı mevkiinde top mermisinin açtığı çukur içinde üzeri yarı toprakla örtülü bir şehidin kolunun sancağı gökyüzüne doğru dik tutar bir şekilde kaskatı kaldığını görmüştür. Mustafa Kemal, büyük bir hayret ve şaşkınlıkla buradaki şehidin kim olduğunun araştırılmasını istemiş ancak yapılan tetkiklere rağmen künyesi tespit edilemeyen bu askere, “meçhul asker” denilmiştir. Mustafa Kemal Paşa, bu manzaradan son derece etkilenmiş muharebe alanında yaşananları en iyi anlatabilecek timsal olduğunu fark etmiştir. Bu sebeple Berberçamı’nda kimliği tespit edilemeyen şehidin sancağı tutar vaziyetteki halinin örnek alınmasını istemiştir. Mustafa Kemal’in talimatı üzerine hazırlıklara başlanmış 30 Ağustos 1924 günü Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin 2. yıldönümü münasebetiyle Karatepe’de geniş katılımlı bir temel atma töreni tertip edilmesi kararlaştırılmıştır. 27 Ağustos’tan itibaren törenlerde hazır bulundurulmak amacıyla bazı askeri birlikler Ankara’dan Dumlupınar’a trenle sevk edilmiştir. [1]

30 Ağustos 1924’te, Dumlupınar’da [Berberçamı Tepesi/Karatepe] Meçhul Asker Abidesinin esas vazı [temel atma] merasimi Gazi Mustafa Kemal Paşanın huzurları ile yapılmış, merasimde hükumet ve ordu erkânı, askeri kıtalar ve on binlerce halk hazır bulunmuştur. Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi Fevzi Paşanın Başkumandanlık Harbinin askeri safhalarını anlatan nutkundan sonra, Gazi Mustafa Kemal kürsüye geçmiştir. Zaferin kısa bir hikâyesini yaptıktan sonra onun siyasi ehemmiyeti ve neticesi üzerinde durmuştur. Bu zafer, ayaklanan bir milletin ilk hedefi idi. Bundan sonraki hedefler ne olacaktır? Gazi Mustafa Kemal onları anlatmış ve sözlerini Türk gençliğini muhatap yaparak bitirmiştir.]
Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın konuşması, Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Ziya Gevher [ETİLİ]’in kaleminden Hâkimiyet-i Milliye Gazetesinin, 31 Ağustos 1924 tarih ve 1207 nolu nüshasında yayımlanmıştır.
Aşağıda, Dumlupınar‘a gidiş, Meçhul Asker anıtının temel atma töreninde yaşananlar ve Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın 30 Ağustos Zaferi’nin hikâyesini anlattığı konuşma metni Osmanlı Türkçesinden çevrilerek sunulmuştur.
Görseller, metni açıklayıcı, tamamlayıcı ve destekleyici birer unsur olarak araştırmacı tarafından yerleştirilmiştir.
***
Afyonkarahisar: 30 Ağustos [1922]-(Sabah 8.30, Hususi [özel]muhabirimizden)-Reisicumhur Hazretleriyle refikaları Hanımefendiyi; [Başvekil] İsmet, Fevzi, [Müdafaa-i Milliye vekili] Kazım paşalar hazeratı [hazretleri] ve maiyetleri, [Maarif vekili] Vasıf, [Nafia vekili] Süleyman Sırrı beyefendileri, mebusanı kiramı ve gazetecileri hamil olan [taşıyan] hususi tren; Eskişehir’e kadar bütün istasyonlarda halkın azim tezahüratıyla karşılanıyor, bilhassa Mallıköy ve Polatlı istasyonlarında köylüler, askerler, şehirlilerden mürekkep bir halde Gazi Paşa Hazretlerinin vagonu hizasında göğüslerindeki ellerini hep birden başlarına götürerek ihtiramlarını, tazimlerini arz ediyorlar.
“Karadağ” Sakarya kahramanını, eteklerinden geçerek büyük zafer mahalline isalden [ulaştırmadan] mağrur gibi azametle önümüzde yükseliyor. Daha aşağılarda alacakaranlıklar arasında hürmetkârane dizilen heyulalar seçiliyor. Reisicumhur Hazretleri vagonlarında istirahatteler… İsmet, Fevzi, Kazım Paşalar hazeratı, Vasıf ve Süleyman Sırrı Beyefendiler müctemian [toplu bir halde] bir vagonda bulunuyorlar. Süleyman Sırrı Bey; umumi esbab-ı istirahati bizzat murakabe ediyorlar. Bütün trende bulunanlar; Gazi Paşa Hazretlerinin misafiri olarak yemek vagonunu birkaç kere boşaltıp dolduruyorlar…
Gece saat bir buçukta tren; kadın, erkek, çocuk binlerce mesrur ve mütebessim başlar içinde Eskişehir istasyonuna giriyor. Her taraf elektrik nurları içinde… Bu baş kitleleri dakika geçtikçe sıkışıyor, kaynaşıyor ve vagonalar yaklaşıyor. Evvelce, Reisicumhur Hazretlerinin uykuda bulundukları telgrafla haber verilmesine rağmen kimse yerinden kımıldamıyor. Kırmızı, siyah, beyaz çizgili dokuma çarşaflı kadınlar arasında ipek çarlılar salınıyor ve birçoklarının kucaklarında yavruları çırpınıyor ve bazıları uyuyor…
Birçok masalar ve odun yığınları üzerinde insan salkımları asılı… Tren hareket edinceye kadar kimse kımıldamıyor; sanki Büyük Gazi’yi uyandırmaktan çekinen bir sükût var. Böyle çok tatlı ve kalbi hissiyat ve tezahürat arasında Eskişehir’den ayrılıyoruz.
Şimdi Afyonkarahisar yolunda koşuyoruz. Bizden evvel İstanbul’dan gelen talebe ve heyetleri hamil bir treni de Eskişehir halkı, mızıkalarla ve tezahüratı azime ile karşılamış ve selamlamışlar.
Bizden sonra gelen ikinci bir trende Büyük Millet Meclisi Reisi Ali Fethi Beyefendi ve İstanbul gazetecileri bulunuyorlardı.
Sabahleyin güneşin yaldızladığı Afyon ufuklarını seyrederken iki tayyaremiz trenin iki tarafında birden bire gözüktü. Sanki kanatlarını üzerimize germişler ve trenin pencerelerine kadar yaklaşıyorlar ve hepimiz candan selamlaşıyoruz. Herkes elindeki mendillerle bu hava kahramanlarını selamlayarak cevelanlarını [dönüp dolaştıklarını] nazarlarıyla takip ediyor. 484 numaralı tayyaremizin iki rakibiyle sanki elele veriyoruz.
Esmer renkli tayyaremizin rakibi, tayyaresiyle pencerelerden içeri girecek kadar yakın geçiyor… Hepimiz neşe ve şetaret [şenlik] içindeyiz. Biz Afyon’da dururken onlar şahikalar [dağların dorukları] üzerinde cevelanlarına devam ediyorlar.
Afyonkarahisar: 30 [Ağustos 1922]- Gece 4 (Hususi muhabirimizden)-Hepimizin dimağının [beyninin] zaptından aciz kaldığı bu azametli gün ve zengin levhayı telgrafa sığdırmak, gazetecilikte rastladığım en büyük müşküldür. Yedi saattir mütemadiyen [devamlı olarak] teheyyüç [heyecan] içindeyiz. Bütün hislerimiz, gayesine vasıl olmuş [ulaşmış] bir halde… Gördüklerimiz, duyduklarımız heyecan dalgaları arasında sallanıyor. Gönül isterdi ki, bütün memleket, Mehmetçiğin aşığı bütün Türklük, memleket ve millet istiklalinin [bağımsızlığının] doğduğu ve fışkırdığı bu tepede bulunsun. Eserini heyecanlarla tekrar ederken gözlerinden mezarına sıcak yaşlar akıtsın.
Bugün burada toplananlar Türklüğün kerametini sezmişlerdir: Dumlupınar’da yalnız bir kalp vardı. Büyük zaferin hatıraları Afyonkarahisar’dan itibaren canlandı ve Yıldırımkemal İstasyonu harbin kıymettar menkıbelerini yâda getirdi ve ilk türbe olarak buradan huşu ile geçiyoruz. Selkisaray’da İzmir’den gelen trenle Ali Fuat, İzzettin Fahri, Ali Hikmet, Şükrü Naili Paşalar ve Eskişehir’den gelen trenle Kemalettin Sami Paşa bize iltihak etti [katıldı]. Gazi Paşa Hazretleri burada vagonundan indi ve Fuat Paşa ile öpüştüler, diğer paşalarla selamlaştılar: Selki, Dumlupınar İstasyonu’na vasıl olmadan [varmadan] bir köyde durduk. Büyük bir kalabalık, köylü, şehirli İstanbul’dan gelen bütün heyetler burada bizi istikbal ettiler [karşıladılar]. Sinemalar, fotoğraflar çalışıyor. Öğleye doğru sırasıyla Konya, İstanbul, Ankara trenleri muvasalat etti [ulaştı]. Ve biraz sonra vasıl olan [ulaşan] İzmir treniyle Kazım Karabekir Paşa, Mebus Hamdullah Suphi, Haydar Rüştü, Yusuf Ziya ve daha birçok mebusanı kiram [değerli mebuslar] kafilemize karıştılar.
İzmirliler hakkında burada biraz tevakkuf edeceğim [duracağım]. Meçhul Asker’e karşı gösterilen kalbî merbutiyette [bağlılıkta] birinciliği İzmirliler almışlardır. İzmir’den her cemiyet ve her teşkilat Meçhul Asker’in mezarı için büyük büyük buketler getirdiler. Kadın erkek en kibarından köylü çocuklarına kadar beraber olmak üzere kağnılarda beraber oturarak tozları memnuniyetle karşılayarak geldiler. Denizli Mebusu Yusuf Bey’i de bu kafilenin içinde bir kağnıda gördüm. Bu mütevazı, sıcakkanlı, yüksek İzmirlilere gönül bağlamış bulunuyorum.
Gazi Paşa Hazretleri ile vekiller, otomobillerini bu tarihi merasime şitap edenlere [koşanlara] tahsis lütfunda bulundular. Ve müteaddit [birçok] seferler yaptırdılar. Nihayet Başkumandanlık sancağını hamil olan [taşıyan] açık otomobilleri ile Reisicumhur Hazretleri ve vekillerle sair bilumum [diğer bütün] zevat hareket buyurdular.

Keyiftepe’de kurulan bir takın altından geçtik. Önümüzde mavi dağlar arasında ormanlar, yeşil, sarı şirin renkleri ile harp ve zafer sahası gözüküyor. Buradaki bir sırta kurulan çadırlardan birine Gazi Paşa Hazretleri ile refikaları [eşleri] Hanımefendi girdiler. Vekiller, bilumum [bütün] hazır bulunan zevat ve halk derhal etrafını aldılar. Yaşlı babalar delikanlılara Büyük Gazi’yi gösteriyorlar, ondan bahsediyorlar. Kütahya’dan mebuslar, belediye heyet ve eşrafı iki nefis vazo getirdiler. Birini Gazi Paşa Hazretleri’ne ve diğerini Latife Hanımefendi’ye takdim eylediler. Biraz sonra Gazi Paşa Hazretleri ve arkasından büyük bir halk şehit asker için yapılacak abidenin bulunduğu mahalle çıktık. Burada sağ tarafta bir çukur açılmış, yanında taş, harç, iki yeni kürek, kazma, solda yanları taş örgülü müzeyyen [süslü] bir mezar gözüküyor. Mezarın üzerinde askerlerin elleriyle eledikleri ve incelttikleri bir toprak tabakası bulunuyor. Herkesin gönlünde yeşillikler, çiçekler içinde görmek istediği bu mezar şu haliyle hepimizin kalbini yaktı. Fakat İzmirliler on dakika sonra “Meçhul Asker’in” mezarını çelenklere boğdular ve birdenbire Mehmetçiğin âşıklarının muhabbeti belirdi. Bunların içerisinde Türk Ocağı’nın, ihtiyat zabitlerinin [subaylarının], Çiftçiler Derneği’nin, İzmir Belediyesi’nin ve Gültekin’in çelenkleri bulunuyordu. Mezar civarındaki sade söğüt dallarından yapılmış tak üzerinde büyük harflerle yazılan Meçhul Şehit lisanından Büyük Gazi unvanlı bir levha vardı. Bu levha şu cümleleri ihtiva ediyor: “İki sene evvel şuracıkta Sevr Antlaşması’nı yırtan kılıcınız, Türkün tarihi olan İnönüleri, Sakaryaları şan ve şerefi milliye [milli şan ve şerefe] ithaf eylemiş idi. Zaman geldi ki, şehameti siyasiyenizle [siyasi kahramanlığınızla] da eski ve yenidünyalar Türk’ün azimeti hakkını [hakkının büyüklüğünü] teslime başladılar. Dünya hep böyle matemi milliye [milli mateme] taptıkça müftehiri ervah olan [ruhların iftihar ettiği] şu gördüğünüz şehitlik ebediyen şad olacak, millet de sizi yalnız başının üstünde değil, kalbinin içinde taşıyacaktır.”
Gazi Paşa Hazretleri, refikaları [eşleri] Hanımefendi ile abidenin ilk taşını vaz ettikten [koyduktan] sonra [Afyonkarahisar mebusu İzzet Ulvi’nin çocuğu] küçük Gültekin, “Dumlupınar Seferi” unvanlı şiiri inşat etti [okudu]. Ve badehu [sonra] kürsüye gelindi. Herkes kayaların, toprakların üzerine ilişmişler. Gazi Paşa Hazretleri tahta kürsünün bir köşesine sığındılar. Yalnız birkaç iskemle hanımlara verildi. Herkes memnun. Sanki bu sıcakları ile maruf [bilinen] tepede harplerin bir mükâfatı gibi serin bir rüzgâr esiyor. Herkes yüzünü güneşin bütün şiddetine tevcih etmiş [çevirmiş], aldırmıyor. Ve sanki ölünüz dense bütün kalpler bu emre uyacak.

Fevzi Paşa Hazretleri alkışlar arasında kürsüye gelerek, nutkuna Sakarya’dan haşlayarak, bulunduğumuz tepeden kati neticesi alınan zaferin askeri tarihçesini yapıyor. Ve vaziyetimizi, düşmanın vaziyetini anlatıyor; 30 Ağustos Muharebesi’nin kati neticesini alkışlar, arkası kesilmeyen alkışlar arasında söylüyor.
Köylüler, evet, evvela köylüler “Paşa, Paşa” diye bağırdılar ve eminim ki, bu kalpten gelen feryat şehitlere kadar ulaştı. Bütün tepe inledi. Uğultular bu melanetin cezasını çekenlerin kulağına da gitti.
Fevzi Paşa Hazretleri, buradan kaçtılar deyip parmağıyla bir yeri gösterdikçe, köylülerin göğüsleri kalkıyor, sakalları titriyor, hepsi oraya dönüyorlar, kaçtılar, gittiler diye bağırıyorlar.
Fevzi Paşa Hazretleri’nin nutku; rüzgârlarını yanaklarında hissettiğimiz üç tayyaremizin uğultuları arasında kesiliyor. Bu aralık o biraz duruyor. Sonra yine söylüyordu. Bu muharebeye nasıl Başkumandanlık Muharebesi unvanının verildiğini anlatıyor ve İsmet Paşa Hazretleri’nin o büyük günü tesiden [kutlamak için] gönderdiği tamimi aynen okuyor. Ve bu sözleri şiddetli alkışlarla mukabele [karşılık] görüyordu. Fevzi Paşa Hazretleri, düşman sürü halinde kaçıyorlardı dedikçe, yine herkesten evvel köylü coşuyordu. Paşa, nutkunu şehitlere Fatihalar ithafıyla bitirdi.
Fevzi Paşa Hazretleri’nin nutuklarını Darülfünun namına emin İsmayıl Hakkı Bey’in nutku takip etti. Daha sonra matbuat namına Ağaoğlu Ahmet Bey bir nutuk irat eyledi ve müteakiben [Türk Ocakları adına] Hamdullah Suphi Bey en güzel nutuklardan birini söyledi ve İdman Cemiyetleri İttifakı namına [Ali] Sami, Baro namına Muhittin Baha, Muallimler Derneği namına Nüzhet Haşim ve Türkiye halkı namına Büyük Millet Meclisi Reisi Fethi Beyefendi nutuklarını irat eylediler.

En son olarak Reisicumhur Gazi Paşa Hazretleri atide [aşağıda] aynen derç eylediğimiz [aldığımız] pek kıymettar ve tarihi olan nutuklarını çok beliğ [güzel] bir surette irat buyurdular. Büyük Gazi’nin sözleri; bütün kalpleri teheyyüce [heyecana] sevk ediyor, eserini ikmal ettiği [tamamladığı] tepe üzerinde nutuklarını irat buyururlarken sağa sola dönmek, elleriyle işaret vermek gibi hareketleri bu sahneyi bir kat daha canlandırıyordu. Bu esnada havada hiçbir ses yoktu. Ortalıkta yalnız kendilerinin sesleri hâkimdi. Rüzgâr bile bir an sustu gibi geldi. Ağladık, sevindik yeniden yeniye feyizli ümitler aldık. Bu büyük rehber bize orada yeni yollar gösterdi. Herkes bir daha büyük müncinin [kurtarıcının] önünde eğildi. Ve kendilerini ardı gelmeyen mükerrer alkış tufanları arasında çadırlarına kadar getirdi.
Merasimin nihayetinde toplar endaht edildi [atıldı]. Saat altı buçukta trenin bulunduğu mahalle geldik. Dokuz buçukta Afyon’dayız. Önümüzden Fethi Beyefendi’nin dâhil olduğu İstanbul treni gidiyor, diğerleri bizim treni mahsusu [özel treni] takip edecektir. Yarın akşam (bugün) Ankara’dayız.
Ziya Gevher [ETİLİ]
GAZİ PAŞA HAZRETLERİ’NİN NUTUKLARI
Efendiler, Erkanıharbiyei Umumiye Reisi [Genelkurmay Başkanı] Fevzi Paşa Hazretleri’nin verdiği kıymetli izahatla burada hazır olanlar “Afyonkarahisar-Dumlupınar” Meydan Muharebesi’nin ve neticei katiye [kati netice] veren 30 Ağustos Muharebesi‘nin cereyan şekli hakkında bir fikri icmali [genel bir fikir] edinmişlerdir. Beş gün bila fasıla [fasılasız], geceli gündüzlü devam eden bu büyük meydan muharebesinin mahiyeti hakikiyesi [hakiki mahiyeti] bugün verilen tafsilattan ziyade, yarın tarihin hükümleri, erbabı tetebbuun [araştırmacıların] tedkik [inceleme] ve muhakemeleri okunduğu zaman daha bariz, daha şümullü [kapsamlı] bir surette anlaşılacaktır.

Beni, milletim, Türk milleti, emniyet ve itimadına layık görerek bu harekâtın başında bulundurdu. Bu vazife ve memuriyetimin mesut hatırasını milletime karşı daima en derin minnettarlıklarla mütehassis olarak, haz ile, iftihar ile muhafaza ediyorum. Vazifelerini milletin arzuyu vicdaniyesine [vicdani arzusuna], ihtiyacı hakikiyesine [hakiki ihtiyacına], yalnız onun iradei aliyesine [yüksek iradesine] tevfikan [uyarak] yapmış olanlara mahsus bir istirahati vicdan [vicdan rahatlığı] ile bugün mevacehenizde [karşınızda] bulunurken hissettiğim bahtiyarlığı ifade edemem.
Efendiler, tıpkı bugün gibi [13]38 [1922] senesi Ağustos’unun otuzuncu günü saat ikide, şimdi hep beraber bulunduğumuz bu noktaya gelmiştim. Bu üzerinde bulunduğumuz sırtlarda kahraman 11. Fırkamız, şu karşıki tepelerde muharebeye mecbur edilen düşman kuvayı asliyesine [ana kuvvetlerine] taarruz için yayılarak ilerlemekte bulunuyordu. Şu gördüğümüz Çal Köyü alevler ve dumanlar içinde yanıyordu. Beni buraya kadar getiren saikin [sebebin] ne olduğunu izah için hatırladığım bir iki noktayı burada tekrar edeceğim:
29-30 Ağustos gecesi sabaha karşı Garp [Batı] Cephesi Harekât Şubesi Müdürü Tevfik Bey, bermutat [her zamanki gibi], o saate kadar muhtelif karargâhlardan ve her taraftan gelen raporlara göre harita üzerinde tespit ve işaret ettiği vaziyeti umumiyeyi [genel vaziyeti] Cephe Kumandanı İsmet Paşa’ya göstermiş ve o da derhal Paşa’ya göster emriyle Tevfik Bey’i yanıma göndermişti. Karahisar’da belediye dairesinde bana tahsis olunan odada yatmakta idim. Beni uyandıran Tevfik Bey’in gösterdiği haritaya baktım. Hemen yataktan fırladım.
Arkadaşlar, haritada gördüğüm şey şu idi ki, ordularımız düşmanın kuvayı mühimmiyesini [mühim kuvvetlerini] şimalden [kuzeyden], cenuptan [güneyden], garptan [batıdan] ihataya [kuşatmaya] müsait bir vaziyet almış bulunuyorlardı. Şu halde tasavvur ettiğimiz ve azami netayiç [neticeler] temin edeceğini ümit eylediğimiz vaziyetler tahakkuk ediyordu. Derhal Fevzi ve İsmet Paşaları çağırınız dedim. Üçümüz toplandık. Vaziyeti bir daha mütalaa ettik [değerlendirdik] ve katiyetle hükmettik ki Türk’ün hakiki halas [kurtuluş] güneşi 30 Ağustos sabahı ufuktan bütün şaşaasıyla tulu edecektir [doğacaktır]. Bu karara göre ordulara yeni emir ve talimat yazıldı (6,30 evvelde). Fakat vaziyet o kadar mühim, o kadar sürat ve şiddet talep ediyordu ki, bu tahriri [yazılı] emirlerle iktifa etmek [yetinmek] muvafıkı ihtiyat [ihtiyata uygun] olamazdı. Onun için Fevzi Paşa Hazretleri’nden, bizzat Altıntaş ve cenubundan [güneyinden] hareket eden 2. Ordu’muzun ve bunun daha garbında [batısında] bulunan Süvari Kolordu’muzun nezdine giderek tasavvurumuza göre harekâtı tanzim buyurmasını kendilerinden rica ettim.

4. Kolordu’su ile istihdaf ettiğimiz [hedeflediğimiz] düşman kısmı küllisini [düşmanın ana kısmını] cenuptan takip eden 1. Ordu karargâhına da ben bizzat gidecektim. İsmet Paşa’nın karargâhta kalıp vaziyeti umumiyeyi [genel vaziyeti] idare etmesini münasip gördüm. Fevzi Paşa Hazretleri şimale hareket ederken, ben de otomobil ile şimendifer güzergâhını takiben garba hareket ettim. Akçaşehir’de 1. Ordu karargâhına saat dokuzdan evvel idi ki vasıl olmuştum [ulaşmıştım]. Ordu Kumandanı’na bir taraftan cephenin tahriri [yazılı] emri tevdi olunurken [verilirken], ben de kendisine şifahen [sözlü olarak] vaziyeti izah ettim ve 4. Kolordu’nun tekmil [bütün] fırkalarıyla ve sürat ve şiddetle, işte bu köyün, Çal Köyü’nün garbındaki [batısındaki] düşman kısmı küllisini [düşmanın ana kısmını] ihata edecek [kuşatacak] surette muharebeye mecbur etmesini emrettim. Ve ilave ettim ki, düşman ordusu behemehâl [mutlaka] imha olunacaktır. Ordu Kumandanı benim yanımda telefonla Kolordu Kumandanı Kemalettin Paşa’yı buldu. Benim oraya geldiğimi ve emrimin ne olduğunu tebliğ [2] etti. Bir müddet bu karargâhta kaldım. Mütemadiyen [devamlı olarak] gelen muhtelif rütbedeki esir zabitanla [subaylarla] görüştüm. Bunlardan biri erkânıharp zabiti [subayı] idi. Zavallı, verdiği malumat meyanında [arasında], istemeyerek, başkumandan vazifesini alan General Trikopis’in ve 2. Kolordu Kumandanı General Digenis’in de bizim çevirmek istediğimiz çemberin içinde bulunduğunu ifade etmiş oldu. Derhal yanımda bulunan Ordu Kumandanı’na, Kemalettin Paşa’yı bulunuz. Bizzat Trikopis’le beraber bütün düşman generallerini behemehâl [mutlaka] esir etmesini söyleyiniz dedim. Bu emir derakap [hemen] telefonla tebliğ olundu. Zavallı esir zabit benim bu emrimi işitir işitmez ikram ettiğim çayı içemeyerek büyük bir baygınlık geçirdi. Daha fazla bu ordu karargâhında kalamazdım. Muharebe vaziyetini gözümle görmek benim için mukavemetsiz [dayanılmaz] bir ihtiyaç oldu. Ordu Kumandanı’nı da beraber alarak 4. Kolordu Kumandanı’nın tarassut [gözlem] için bulunduğu şu istikametteki bir tepeye geldik (Arpalık civarında).
Çal Köyü garbında [batısında] ve şimalinde [kuzeyinde] patlayan topların tarrakalarını [gümbürtülerini] işitiyordum. Oradan vaziyeti dürbün ile tetkike [incelemeye] uğraşmak bana sıkıntılı geldi. Daha ileriye, ateş yerine gitmek için kati bir lüzum ve ihtiyaç hissediyordum ve bu noktayı, şimdi üzerinde bulunduğumuz bu tepeyi gösterdim. Oraya gitmek lazımdır ve buyurun gidelim dedim. Otomobillere atladık, bu tepeye gelen yola dâhil olduk. Ara sıra güzergâhımızın soluna düşman mermileri düşüyordu. 4. Kolordu’nun fırkaları şarktan garba [doğudan batıya] güzergâhımızı kat ederek seri hatvelerle [adımlarla] ilerliyorlardı. Biraz evvel dediğim gibi saat ikide şuraya çıkmış bulunuyorduk. Düşman kuvvetlerini gündüz gözüyle tamamen ihata etmek [kuşatmak] ve düşmanın muannidane [inatla] müdafaa ettiği muharebe mevzilerine süngü hücumlarıyla dâhil olarak neticei katiye [kati netice] almak elzemdi. Bunun için bütün kıtaatın [kıtaların] azami fedakârlıkla ilerlemesini ve bütün bataryalarımızın, hattı mesturiyete [gizlenmeye] bakmaksızın, ateş mevzilerine girip düşman mevzilerini sarsmasını istiyordum. Yanımdaki kumandanlar bu noktaı nazarlarımı [görüşlerimi] anlar anlamaz derhal ve en asabi bir surette faaliyete geçtiler.
Maatteessüf [ne yazık ki], şimdi ismini hatırlayamadığım, yanımda bulunan kahraman bir süvari zabitine [subayına] birkaç kelime not ettirerek düşman mevzilerini şimalden [kuzeyden] saran 2. Ordu’ya gönderdim. Ve şifahen [sözlü olarak] burada benden işittiklerini onlara da söylemesini emrettim. Bu zabit, vazifesini yapmış ve birkaç saat sonra tekrar yanıma gelerek malumat da vermişti. 11. Fırka’nın kahraman kumandanı Derviş Bey bizzat ileri atılarak bütün kuvvetiyle düşman mevaziine [mevzilerine] ilerliyordu. Kolordu Kumandanı Kemalettin Paşa cenuptan [güneyden] ve garptan [batıdan] düşmana saldırdığı diğer fırkalarına yeniden yeniye harekâtı teşdit [şiddetlendirmek] ve tesrii harekât [hızlandırmak] için emirlerini isal ediyordu [ulaştırıyordu]. 2. Ordu’nun 16’ncı ve 61’inci fırkaları düşmanla ciddi muharebeye girişiyorlar, diğer fırkaları da ihata dairesini [kuşatma dairesini] darlaştırıyordu. Bunları görüyordum. Süvari Kolordu’muzun daha garptan [batıdan] düşmanın arkasını kesmek üzere bulunduğunu, bana haber getiren süvari zabiti [subayı] söylemişti.

Arkadaşlar, saatler ilerledikçe gözlerimin önünde inkişaf eden [gelişen] manzara şu idi: Düşman Başkumandanının şu karşıki tepede son gayretiyle çırpındığını görüyor gibiydim. Bütün düşman mevzilerinde büyük bir heyecan ve helecan vardı. Artık toplarının, tüfeklerinin ve mitralyözlerinin ateşlerinde sanki öldürücü hassa kalmamıştı. Bu ovadan, şimalden [kuzeyden] ve cenuptan [güneyden] birbirini veli eden [izleyen] avcı hatlarımızın guruba yaklaşan güneşin son şuaatıyla [ışınlarıyla] parlayan süngüleri her an daha ileride görülüyordu. Düşman mevaziini [mevzilerini] saran bir daire üzerinde mevzi almış olan bataryalarımızın fasılasız ve amansız ateşleri düşman mevaziini [mevzilerini] içinde barınılmaz bir cehennem haline getiriyordu. Güneş mağribe yaklaştıkça, ateşli, kanlı ve ölümlü bir kıyametin kopmak üzere olduğu bütün ruhlarda hissolunuyordu. Bir an sonra cihanda büyük bir inhidam [yıkım] olacaktı. Ve beklediğimiz halas [kurtuluş] güneşinin tulu edebilmesi [doğabilmesi] için bu inhidam [yıkım] lazımdı. Zulmetler [karanlıklar] içinde bu inhidam [yıkım] vuku bulmalı idi. Hakikaten semanın karardığı bir dakikada Türk süngüleri düşman dolu o sırtlara hücum ettiler. Artık karşımda bir ordu, bir kuvvet kalmamıştı. Kâmilen [tamamen] mahvolmuş, perişan bir bakiyet-üs-süyuf [kılıç artığı] kitlesi bulunuyordu. Kendilerinin dediği gibi perhavf [çok korkan] ve lerzan [titreyen], bişekil [şekilsiz] bir kitle, acayip bir halita [alaşım] halinde firar için ferce [çıkış] arıyordu. Artık gecenin koyulaşan zulmeti [karanlığı] neticeyi gözle görmek için güneşin tekrar şarktan [doğudan] tuluuna intizarı [doğmasını beklemeyi] zaruri kılıyordu.

Efendiler, ertesi günü tekrar bu muharebe meydanını dolaştığım zaman, ordumuzun ihraz ettiği [kazandığı] zaferin azameti ve buna mukabil [karşılık] hasım ordusunun duçar edildiği [içine düşürüldüğü] felaketin dehşeti beni çok mütehassis etti. O karşıki sırtların gerilerindeki bütün vadiler, bütün dereler, bütün mahfuz [korunaklı] ve mestur [gizli] yerler, bırakılmış toplarla, otomobillerle ve namütenahi [sonsuz] teçhizat ve malzeme ile ve bütün bu metrukâtın aralarında yığınlar teşkil eden ölülerle, toplanıp karargâhlarımıza sevk olunmakta bulunan sürü sürü esir kafileleri ile hakikaten bir mahşeri andırıyordu. Bu dar ateş ve savlet [hücum] çemberinden bugün için kurtulabilenler birkaç bin kişilik bakiyet-üs-süyuftan [kılıç artığından] ibaret idi. Fakat onlar da daha büyük Türk çemberi içinden çıkmaya muvaffak olamayarak başlarında başkumandanları bulunduğu halde beyaz bayrak çekmeye mecbur olmuşlardır.
Efendiler, Ağustos’un 31’inci günü takriben zevalde [öğlende] idi ki, yine bu Çal Köyü‘nde, yıkık bir evin avlusu içinde İsmet Paşa ve Fevzi Paşa ile buluştuk. Kırık kağnı arabalarının döşeme ve oklarına ilişerek bundan sonraki vaziyeti mütalaa ettik [değerlendirdik]. Kazandığımız meydan muharebesinin bütün seferi hitama [sona] erdirebilecek bir azamet ve ehemmiyette olduğunda ittifak ettik. Şimdi Bursa istikametinde çekilen düşman kuvvetlerini mahvetmekle beraber bütün orduyu asli [kuvvetler] ile bila aram [durmaksızın] İzmir’e yürüyecektik.

Efendiler, bugünden sonra İzmir’de “Akdeniz“i, Mudanya’da “Marmara“yı görmek için 8-9 günlük bir zaman kâfi gelmiştir. Fakat hatırlatmalıyım ki, bugüne, bu üzerinde bulunduğumuz tepeye, bu yanık Çal Köyü’ne gelebilmek için yalnız Sakarya’dan itibaren sarf ettiğimiz zaman tam bir senedir. Fakat bu tesit ettiğimiz [kutladığımız] zaferi ihzar edebilmek [hazırlayabilmek] için bir seneyi çok bulmazsınız zannederim. Çünkü efendiler, harp, muharebe, nihayet meydan muharebesi, yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir; milletlerin çarpışmasıdır. Meydan muharebesi, milletlerin bütün mevcudiyetleri ile ilim ve fen sahasındaki seviyeleriyle, ahlaklarıyla, harslarıyla [kültürleriyle], hülasa [kısaca] bütün maddi ve manevi kudret ve faziletleriyle ve her türlü vasıtalarıyla çarpıştığı bir imtihan sahasıdır. Bu sahada, çarpışan milletlerin hakiki kuvvet ve kıymetleri ölçülür. Netice, yalnız kuvvei cismaniyenin [cismani kuvvetin] değil, bütün kuvvetlerin, bilhassa ahlaki ve harsi [kültürel] kuvvetin tevaffuku [üstünlüğü] mertebei subute [ispat derecesine] vardırır. Bu sebeple meydan muharebesinde yenilen taraf milletçe ve memleketçe, bütün mevcudiyeti maddiye ve maneviyesiyle [maddi ve manevi mevcudiyetiyle] mağlup edilmiş sayılır. Böyle bir akıbetin ne kadar feci olabileceğini tahmin edersiniz. Mahv ve izmihlal [yok olmak], yalnız cidal [harp] sahasında bulunan orduyla münhasır [sınırlı] kalmaz. Asıl o ordunun mensup olduğu millet feci akıbetlere uğrar. Tarih, başlarındaki tacidarların [hükümdarların], haris [hırslı] politikacıların birtakım hayali emellerle vasıtası mevkiine düşen müstevli [istilacı] orduların, müstevli [istilacı] milletlerin uğradığı bu nevi feci akıbetlerle mamuldür [dopdoludur].
Efendiler, Türk vatanını fethetmek fikrini, Türk’ü esir etmek hayalini umumi [genel], müşterek [ortak] bir fikir haline koymaya çalışanların da layık oldukları akıbetten kurtulamamış olduklarını gözlerimizle gördük. Efendiler, kendilerine bir milletin talihi tevdi olunan [bırakılmış olan] adamlar, milletin kuvvet ve kudretini, yalnız ve ancak yine milletin hakiki ve kabili istihsal [elde edilebilir] menfaatleri yolunda kullanmakla mükellef olduklarını bir an hatırlarından çıkarmamalıdırlar. Bu adamlar düşünmelidirler ki, bir memleketi zapt ve işgal etmek, o memleketlerin sahiplerine hâkim olmak için kâfi değildir. Bir milletin ruhu zapt olunmadıkça, bir milletin azim ve iradesi kırılmadıkça, o millete hâkim olmanın imkânı yoktur. Hâlbuki asırların mevlidi olan [doğurmuş olduğu] bir ruhu milliye [milli ruha], kavi ve daimi bir iradei milliyeye [kuvvetli ve daimi bir milli iradeye] hiçbir kuvvet mukavemet edemez.
Mahkûm olmak istemeyen bir milleti esarette tutmaya muktedir olacak kadar kuvvetli müstebitler artık bu dünya yüzünde kalmamıştır. Türk milleti son mücadelatıyla [mücadeleleriyle], bilhassa burada ihraz ettiği [kazandığı] zaferle, izhar ettiği [gösterdiği] azim ve irade ile malum olan bu hakayıkı [hakikatleri] bir defa daha sinei tarihe [tarihin sinesine] çelik kalemle hak etmiş [kazımış] bulunuyor.
Efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi ve onun son safhası olan bu 30 Ağustos Muharebesi, Türk tarihinin en mühim bir dönüm noktasını teşkil eder. Tarihi millimiz [milli tarihimiz] çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk milletinin burada ihraz ettiği [kazandığı] zafer kadar neticei katiyeli [kati neticeli] ve bütün tarihe, yalnız bizim tarihimize değil, cihan tarihine yeni cereyan vermekte kati tesirli bir meydan muharebesi hatırlamıyorum.
Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada tersin olundu [sağlamlaştırıldı]. Hayatı ebediyesi [ebedi hayatı] burada tetevvüc olundu [taçlandırıldı]. Bu sahada akan Türk kanları, bu semada pervaz eden [uçan] şehit ruhları devlet ve Cumhuriyet’imizin ebedi muhafızlarıdır. Burada esasını vaz ettiğimiz [temelini attığımız] “Şehit Asker” abidesi [Meçhul Asker Anıtı/ Zafertepeçalköy Şehit Sancaktar Mehmetçik Anıtı], işte o ruhları, o ruhlarla beraber gazi arkadaşlarını, fedakâr ve kahraman Türk milletini temsil edecektir. Bu abide, Türk vatanına göz dikeceklere, Türk’ün 30 Ağustos günündeki ateşini, süngüsünü, savletini [hücumunu], kudret ve iradesindeki şiddeti hatırlatacaktır.

Efendiler, bu muazzam zaferin muhtelif amilleri [etkenleri] fevkinde [üzerinde] en mühimi ve en âlisi [yükseği], Türk milletinin bila kayıt ve şart [kayıtsız şartsız] hâkimiyetini eline almış olmasıdır. Bu hadisenin tarihimizde ve bütün cihanda ne büyük ve ne feyizli bir inkılap olduğunu izaha lüzum görmem. Milletimizin uzun asırlardan beri hanlar, hakanlar, sultanlar, halifeler elinde, onların tahakküm ve istibdadı altında ne kadar ezildiğini, onların hırslarını temin yolunda ne kadar büyük felaketlere ve zararlara uğradığını düşünürsek, milletimizin hâkimiyetini eline almış olması hadisesinin bütün azamet ve ehemmiyeti nazarlarımızda [gözlerimizde] tecelli eder. Gerçi bu büyük zaferin ferdasına [ertesine] kadar İstanbul’da halife ve sultan namı altında bir şahıs ve onun işgal ettiği hilafet ve saltanat unvanıyla bir makam vardı. Fakat bu zaferden sonra millet o makamları ve o makam sahiplerini layık olduğu akıbete isal etti [ulaştırdı].
Efendiler, hâkimiyeti milliye [milli hâkimiyet] öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, mahvolur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkûmdurlar. Avrupa’nın ortasından ta doğunun öbür ucundaki binlerce senelik memleketlere bakacak olursak, Osmanlı İmparatorluğu’nun hak ettiği talihi daha güzel anlayabiliriz.
Arkadaşlar, saraylarının içinde Türk’ten başka unsurlara istinat ederek [dayanarak], düşmanlarla ittifak ederek, Anadolu’nun, Türklüğün aleyhine yürüyen çürümüş gölge adamlarının Türk vatanından tardı [kovulması], düşmanların denizlere dökülmesinden daha rehakâr [kurtarıcı] bir harekettir. Türk milletinin mübarek ecdat emaneti olan bu topraklarda tam manasıyla efendi olarak yaşaması, ancak o fuzuli ve bi mana [manasız] olduktan başka, mevcudiyetleri mahzı zarar [tam zarar] ve felaket olan makamların bertaraf edilmesiyle mümkün olabilirdi.
Efendiler, onlar yüzünden Türk vatanının ve Türk milletinin geçirdiği kederleri, elemleri hissetmemiş bir ferdimiz yoktur. Bu kadar matemler ve felâketler geçirdikten sonra elbette Türk öğrenmiştir ki, vatanı yeniden yapmak ve orada mesut ve hür yaşayabilmek için behemehâl [mutlaka] hâkimiyetine sahip kalmak ve Cumhuriyet bayrağı altında bütün evlatlarını toplu ve dikkatli bulundurmak lâzımdır.
Efendiler, asırlardan beri inleyerek feryat eden, fakat müstebitlerin, muğfillerin [yalancıların], cahillerin vücuda getirdikleri mânialarla [engellerle] canhıraş sadasını milletin kulağına esma edemeyen [duyuramayan] zavallı vatan, bugün diyor ki, bütün can kulağınızı, harap olmuş, sinesinde en derin ıstıraplar duymuş validenizin samimi hitabına daima açık bulundurunuz! Efendiler, Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da hükümran olmak kudret ve kabiliyetini göstermiş olan ecdadımız vaktinde bu sadayı işitmekten men edilmemiş olsalardı, Türk camiasının, Türk mefkûresinin, Türk menafinin [menfaatlarının] mahfuz [korunmuş] ve feyizdar olacağı anavatanı bugünkü şekli harabiyesinde [harap olmuş şeklinde] mi tevarüs ederdik [miras alırdık]? Efendiler, artık vatan imar istiyor, zenginlik ve refah istiyor, ilim ve marifet, yüksek medeniyet, hür fikir ve hür zihniyet istiyor. Şeref, namus, bağımsızlık, hakiki varlık; vatanın bu taleplerini tamamen ve serian yerine getirmek için esaslı ve ciddi bir surette çalışmayı emreder.
Efendiler, asırlardan beri Türkiye’yi idare edenler çok şeyler düşünmüşlerdir. Fakat yalnız bir şeyi düşünmemişlerdir: Türkiye’yi!.. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk milletinin duçar olduğu [uğradığı] zararları ancak bir tarzda telafi edebiliriz: O da artık Türkiye’de Türkiye’den başka bir şeyi düşünmemek. Ancak bu zihniyetle hareket ederek her türlü selamet ve saadet hedeflerine vasıl olabiliriz [ulaşabiliriz].
Efendiler, bizim milletimiz vatanı için, hürriyeti ve hâkimiyeti için fedakâr bir halktır; bunu ispat etti. Milletimiz, yaptığı inkılabatın [inkılapların] kıskanç savunucusudur da… Benliğinde bu faziletler yerleşmiş bir milleti yürümekte olduğu doğru yoldan hiçbir kimse, hiçbir kuvvet alıkoyamaz.
Efendiler, milletimiz hâkimiyetini eline aldığı gün, -bilmeyen kalmamıştır- en karanlık felaketlerin en derin uçurumu kenarında bulunuyordu. Kuvvei maddiye [maddi kuvveti] yıprattırılmış, vesaiti müdafaası [müdafaa vasıtaları] gasp olunmuş, maneviyatı, mukaddesatı duçarı tecavüz olmuş [tecavüze uğramış] elim [acı] bir vaziyette bulunuyordu. Bütün bunlara rağmen mevcudiyetini ve bağımsızlığını kurtarmaya karar verdi. Bu kararında muvaffak olabilmek için bütün milletin kendine bir hedefi hareket [hareket hedefi] tespit etmesi lazım geliyordu. Bütün milletin, o hedef üzerinde behemehâl [mutlaka] muvaffak olmayı gayei emel [nihai emel] telakki [kabul] etmesi icap ediyordu. Millet bütün mevcudiyetiyle, bütün fedakârlığıyla, bütün imanıyla o hedefe beraber yürüsün ve behemehâl [mutlaka] muvaffak olsun lazımdı. Efendiler, o hedef burası idi. Gayei emel [nihai emel] olan muvaffakiyet, burada ihraz olunan [kazanılan] zafer idi.
Efendiler, milletimiz bundan sonraki mesaisinde de muvaffak olabilmek için, milli hedefini bütün vuzuh [açıklık] ve katiyetle, tekmil vatandaşların nazarında [gözünde] ve vicdanında bütün parlaklığı ile tespit ve tayin etmiş bulunuyor. İsterseniz benim burada hedef dediğim şeyi, siz, milletin mefkûresi tesmiye ediniz [diye adlandırınız]. Fakat bu unvanı verirken dikkat ediniz ki, hayali bir manaya kendimizi kaptırmayalım.
Efendiler, milletimizin hedefi, milletimizin mefkûresi, bütün cihanda tam manasıyla medeni bir heyeti içtimaiye [toplum] olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada her kavmin mevcudiyeti, kıymeti, hürriyet ve istiklali [bağımsızlık hakkı], malik [sahip] olduğu ve yapacağı medeni eserlerle mütenasiptir [orantılıdır]. Medeni eser vücuda getirmek kabiliyetinden mahrum olan kavimler, hürriyet ve istiklallerinden [bağımsızlıklarından] tecrit olunmaya mahkûmdurlar. Tarihi beşeriyet [insanlık tarihi], baştanbaşa bu dediğimi teyit etmektedir. Medeniyet yolunda yürümek ve muvaffak olmak, şartı hayattır [hayat şartıdır]. Bu yol üzerinde tevakkuf edenler [duraklayanlar] veyahut bu yol üzerinde ileri değil, geriye bakmak cehil [cehalet] ve gafletinde bulunanlar, medeniyeti umumiyenin [medeniyetin] huruşan seyli [coşkun seli] altında boğulmaya mahkûmdurlar.
Efendiler, medeniyet yolunda muvaffakiyet teceddüde [yeniliğe] vabestedir [bağlıdır]. İçtimai hayatta [toplumsal hayatta], iktisadi hayatta, ilim ve fen sahasında muvaffak olmak için yegâne tekâmül [gelişme] ve terakki [ilerleme] yolu budur. Hayat ve maişete [günlük işlere] hâkim olan ahkâmın [hükümlerin] zamanla tağyir [değişme], tekâmül [gelişme] ve teceddüdü [yenilenmesi] zaruridir. Medeniyetin ihtiraları [yenilikleri], fennin harikaları, cihanı tahavvülden tahavvüle [değişimden değişime] duçar ettiği [uğrattığı] bir devirde, asırlık köhne zihniyetlerle, maziperestlikle muhafazai mevcudiyet [mevcudiyeti muhafaza] mümkün değildir. Medeniyetten bahsederken şunu da katiyetle beyan etmeliyim ki, medeniyetin esası, terakki [ilerleme] ve kuvvetin temeli aile hayatındadır. Bu hayatta fenalık, muhakkak içtimai [toplumsal], iktisadi, siyasi acze mucip [sebep] olur. Aileyi teşkil eden kadın ve erkek unsurların hukuku tabiiyelerine [tabii haklarına] malik [sahip] olmaları, aile vazifelerini idareye muktedir bulunmaları gereklidir.
Efendiler, milletimiz burada tesit ettiğimiz [kutladığımız] büyük zaferden daha mühim bir zafer peşindedir. O zaferin idraki, milletimizin iktisat sahasındaki muvaffakiyetleriyle mümkün olacaktır. Bilirsiniz ki, iktisaden zayıf bir millet fakirlik ve sefaletten kurtulamaz. Kuvvetli bir medeniyete, refah ve saadete kavuşamaz; içtimai [toplumsal] ve siyasi felaketlerden yakasını kurtaramaz. Memleketin idaresindeki muvaffakiyet de iktisadiyatındaki müktesebat [kazanımlar] derecesiyle mütenasip [orantılı] olur. Hiçbir medeni devlet yoktur ki ordu ve donanmasından evvel iktisadını düşünmüş olmasın. Memleket ve istiklal [bağımsızlık] müdafaası için vücudu lazım olan bütün kuvvetler ve vasıtalar, iktisadiyatın inbisat [genişlemesi] ve inkişafıyla [gelişmesiyle] mükemmel olabilir.
Milletimizin mutasayyıf [sahip] olduğu kuvvetli seciye, sarsılmaz irade, ateşin [ateşli] milliyetperverlik, iktisadi muvaffakiyetten nebean edecek [kaynaklanacak] feyizlerle de layık olduğu derecede takviye olunmak zaruridir. Asır mübarezesinde [mücadelesinde] milletimizi muvaffak edecek bir iktisadi hayat teminini istihdaf eden [hedefleyen] umumi [genel] maarif ve terbiye sistemlerimiz, her gün daha çok esaslaşacak ve elbette muvaffak olacaktır.
Efendiler, artık bugün hayat ve insaniyet icapları bütün hakikatiyle tecelli etmiştir. Bunlara mugayir [aykırı] olan rivayetler ahlak ve imana esas olamaz. Hakikat tecelli edince kezb [yalan] ortadan kalkar.
Safsatalar, hurafeler kafalardan çıkmalıdır. Her türlü teali [yükselme] ve tekemmüle [gelişmeye] müsteit [kabiliyetli] olan milletimizin içtimai ve fikri inkılap hatvelerini [adımlarını] kısaltmak isteyen mânialar behemehâl [mutlaka] bertaraf edilmelidir.
Efendiler, son sözlerimi münhasıran [bilhassa] memleketimizin gençliğine tevcih etmek istiyorum.
Gençler!
Cesaretimizi takviye eden ve idame [devam] ettiren sizsiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık meziyetinin, vatan muhabbetinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız.
Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz! Cumhuriyet’i biz tesis ettik; onu ila ve idame [yükseltecek ve devam] ettirecek sizsiniz.
Arkadaşlar, bu gaza ve şehadet diyarını terk ederken “Şehit Asker“i hep beraber hürmet ve tazimle selamlayalım. [3, 4, 5]
DİPNOTLAR
[1] Meçhul Asker Anıtı (Zafertepeçalköy Şehit Sancaktar Mehmetçik Anıtı)
[2] Hâkimiyet-i Milliye, 31 Ağustos 1924, No:1207, s.1, sütun:3-6
[3] Hâkimiyet-i Milliye, 31 Ağustos 1924, No:1207, s. 2, sütun:1-4
[4] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, AKDTYK Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1997, s. 179 (623)-188 (632)
[5] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt:16 (1924), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005, s. 281-289
You may like

Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’da Toplanma Çağrısı: 19 Mart 1920 Tarihli Seçim Genelgesi

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]

Mudanya Mütarekesi (11 Ekim 1922)

Mareşal Mustafa Fevzi Çakmak’ın 30 Ağustos Zaferine ve İzmir’in Kurtuluşuna Ait Hatıraları

Birinci İnönü Muharebesi (6-11 Ocak 1921)

Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni Açış Konuşması
Türk İstiklâl Mücadelesi
Milli Mücadele Hukukunun Kurucu Metinlerinden Biri: TBMM Şer’iye Encümeni’nin Beyannamesi (9 Mayıs 1920)
Published
1 hafta agoon
Haziran 3, 2026By
drkemalkocak
Giriş
Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı neticesinde imzalamış olduğu Mondros Mütarekesi, Türk tarihinin en derin siyasi, askeri ve toplumsal krizlerinden birini beraberinde getirmiştir. İtilaf Devletleri’nin, özellikle de İngiltere’nin, mütareke şartlarını tek taraflı yorumlayarak Anadolu ve Rumeli topraklarını işgale başlaması, Osmanlı egemenlik haklarını fiilen ortadan kaldırmıştır. Bu dönemin kırılma noktası 16 Mart 1920’de payitaht İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgal edilmesi, Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması ve milli iradeyi temsil eden mebusların tevkif edilerek Malta’ya sürgüne gönderilmesidir.

İstanbul’un işgali, saltanat ve hilafet merkezini prangaya vururken, Türk milletinin mukavemet merkezini de kaçınılmaz olarak Anadolu’ya kaydırmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısıyla 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi (BMM), sadece yasama organı değil, aynı zamanda işgale karşı direnişi yöneten kurucu ve ihtilalci bir meclis niteliğindedir. Ancak Ankara’daki bu yeni yönetim, hem işgal devletlerinin askeri tehdidiyle hem de İstanbul hükümetinin (Damat Ferit Paşa kabinesi) Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi vasıtasıyla yayımladığı ve “Kuvayı Milliye unsurlarının katledilmesinin şer’an caiz, hatta farz olduğunu” ihtiva eden fetvalarla karşı karşıya kalmıştır. İç isyanların Anadolu’yu yangın yerine çevirdiği bu meşruiyet krizinde, BMM kendi hukuki ve dini meşruiyetini halk nezdinde tescil etmek amacıyla manevi cephaneliğini devreye sokmuştur.
Bu çalışmada, BMM’nin açılışından kısa bir süre sonra, 9 Mayıs 1920 tarihinde Şer’iye Encümeni (Din İşleri Komisyonu) tarafından hazırlanan ve Kırşehir Mebusu Müfid Efendi tarafından Meclis kürsüsünde okunan “Memleket Dâhiline Beyanname” eleştirel tarih yöntemi, tarihsel coğrafya ve sosyolojinin imkânlarıyla tahlil edilmiştir. Beyanname, dönemin sosyo-politik hareketleri, kullanılan dini-siyasi kavramlar ve semboller ekseninde incelenerek, kurucu meclisin Anadolu halkını ortak bir ülkü etrafında birleştirme yöntemini ortaya koymaktadır.

1. Vaka Açısından Tarihsel Arka Plan ve İçerik Analizi
Beyanname, 9 Mayıs 1920 günü öğleden sonra saat 6’da açılan, riyasetini Reisisani (İkinci Başkan) Celaleddin Arif Bey’in yaptığı BMM’nin 13. toplantısının 4. celsesinde okunmuş ve kabul edilmiştir. Metnin altında BMM Reisi Mustafa Kemal’in imzası bulunmakta olup, belge dönemin resmi yayın organı olan Hâkimiyeti Milliye gazetesinin 17 Mayıs 1920 tarihli 30. sayısında neşredilmiştir.
Metnin içerik yapısı incelendiğinde, klasik İslam amme hukuku metinlerinin üslubuna sadık kalındığı, ancak içeriğin tamamen anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı bir siyasal bildiriye dönüştürüldüğü müşahede edilmektedir. Beyanname, kâinatın Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının bir tezahürü olduğu, insanın ise bu düzenin (nizam-ı âlem) bekasını sağlamakla görevli kılındığı belirtilerek başlamaktadır. Metne göre, toplumsal düzenin ve adaletin tesisi, ulemanın şer’i hükümlerine ve İslam siyasetine uymakla mümkündür.
Bu teorik girişin ardından metin hızla somut siyasi gerçekliğe yönelmektedir. Hedef tahtasına doğrudan İngilizler oturtulmuştur. İngilizlerin “İslamiyet’i yeryüzünden kaldırmak” gibi haince bir maksatla İstanbul’u işgal ettiği, halifeyi esir aldığı ve milli bağımsızlığı ihlal ettiği açıkça ilan edilmektedir. Bu işgal karşısında Müslümanların ne şekilde hareket etmesi gerektiği, Kur’an-ı Kerim’den getirilen ayetlerle (Nahl: 125, Bakara: 191 ve Al-i İmran: 103) temellendirilmektedir.
Beyannamenin can damarını, İstanbul Hükümeti’nin “isyan” olarak nitelediği halk hareketine getirilen şer’i meşruiyet teşkil etmektedir:
“Milletin uyanış sinesinden doğmuş olan Kuvayı Milliye’nin hareketi her yönden şer’i şerife uygun olmakla beraber düşman âlemi gözünde hayat hakkına sahip olduğumuzu ispata kâfi bir meseledir.”
Metnin son bölümünde ise Anadolu’da baş gösteren iç isyanlara ve kışkırtmalara temas edilmektedir. İstanbul muhitindeki bazı “bedtıynetlerin” (kötü yaratılışlıların) İngiliz parası ve tahakkümüyle halkı kandırdığı, Müslümanlar arasına nifak soktuğu belirtilerek Hucurât Suresi’nin 6. ayeti uyarınca yalan haberlere itibar edilmemesi gerektiği vurgulanmaktadır. Metin, dünyadaki 300 milyondan fazla Müslüman’ın tek sığınağının Anadolu olduğunu belirterek tam bir birlik ve tesanüt çağrısıyla son bulmaktadır.
2. Kavramlar, Semboller ve Derin Anlamları
Eleştirel tarih yöntemi açısından metinde seçilen kelimeler, dönemin zihniyet dünyasını ve inşa edilmek istenen yeni siyasal dili anlamak adına kritik önemdedir.
Hilafet Sırrı ve Nizam-ı Âlem: Klasik Osmanlı siyasetnamesinin temel taşları olan bu kavramlar, dünyada adaletin sağlanması ve kargaşanın önlenmesi için meşru bir siyasi otoritenin varlığını şart koşmaktadır. Beyannamede bu kavramlar, Ankara’daki meclisin mevcut durumu koruma değil, aksine bozulan dünya düzenini (İngiliz işgaliyle bozulan nizamı) yeniden tesis etme görevini üstlendiğini meşrulaştırmak için kullanılmıştır.
Kuvayı Milliye (Milli Kuvvetler): Metinde bu kavram, “milletin uyanış sinesinden doğmuş” bir yapı olarak kutsanmaktadır. İstanbul’un “asi” veya “çete” olarak nitelediği bu güçler, beyanname vasıtasıyla “şer’i şerife (İslam hukukuna) tamamen uygun” meşru bir ordu seviyesine çıkarılmıştır.
Fitne ve Katil (Bakara 191): Metinde zikredilen “Fitne, insan öldürmekten daha kötüdür” ayeti, muazzam bir belagati tersyüz etmeyi barındırmaktadır. İstanbul hükümeti Ankara’dakileri “fitneci ve asi” ilan ederken, Şer’iye Encümeni bu ayetle asıl fitnenin “vatanı işgal eden İngilizler ve onlara boyun eğen işbirlikçiler” olduğunu ilan etmiştir. İşgale karşı savaşmak, katliam değil, fitneyi ortadan kaldıran meşru bir müdafaa olarak sunulmuştur.
İstidad-ı Milli /Toplumsal İstidat: Metinde şer’i delillerin yanı sıra modern sosyolojik ve siyasi kavramlara da yer verilmiştir. “Milli toplumsal kabiliyet/yetenek” anlamına gelen bu ifadeler, Türk milletinin kendi kaderini tayin etme gücüne ve hürriyet karakterine yapılan erken dönem atıflardır.
Beni Mustalık Vakası ve “Fasık” Benzetmesi: Hucurât Suresi’nin 6. ayetinin tefsiri sadedinde anlatılan tarihi vaka, tam bir psikolojik harp aracıdır. Yanlış/yalan istihbarat yüzünden Müslümanların birbirini kırmak üzere olduğu bu kıssa üzerinden, İstanbul’dan gelen fetva ve bildirilerin “fasık(günahkâr/bozguncu) haberi” niteliğinde olduğu ima edilmiş, Anadolu halkına “Ankara’ya karşı silah kuşanmayın, aldatılıyorsunuz” mesajı verilmiştir.
3. Kişiler, Kurumlar ve Temsil Ettikleri Değer Dünyası
Beyanname metninde ve arka planında yer alan kişiler, çökmekte olan bir imparatorluğun küllerinden yeni bir devlet çıkaran yapıyı gözler önüne sermektedir.
Kişiler ve Kurumlar Tablosu
| Kişi / Kurum | Metindeki/Tarihteki Rolü | Temsil Ettiği Anlayış ve Değerler |
| BMM Şer’iye Encümeni | Beyannameyi kaleme alan dini-hukuki komisyon. | İslam hukukunu (fıkıh), milli bağımsızlık savaşıyla uzlaştıran meşrutiyetçi-modernist ulema anlayışı. |
| Mustafa Kemal Paşa | BMM Reisi olarak metnin altındaki en üst siyasi/askeri imza. | Milli egemenlik, tam bağımsızlık, faydacı liderlik ve halkı ortak paydada birleştirme stratejisi. |
| Müfid Efendi (Kırşehir Mebusu) | Metni meclis kürsüsünde heyecanla okuyan hatip ve din adamı. | Anadolu ulemasının saltanatın mutlakiyetçiliğine karşı milli direnişin yanında saf tutması. |
| Celaleddin Arif Bey | Oturumu yöneten meclis ikinci başkanı, hukukçu. | İstanbul Hukuk Mektebi eski müdürü olarak meclisin hukuki meşruiyetini ve anayasal sürekliliği temsil. |
| Hamdullah Suphi Bey (Antalya Mebusu) | Beyannamenin iç hitap olmasını öneren, İslam dünyasına ayrı hitap hazırlayan kişi. | Türk milliyetçiliği (Türk Ocakları geleneği) ile İslam dünyasının dayanışmasını (Pan-İslamizm) stratejik harmanlayan aydın duruşu. |
| İngilizler ve “Bedtıynetler” | İşgalci güç ve İstanbul’daki işbirlikçi merkez unsurları. | Emperyalizm, sömürgecilik, şahsi menfaat uğruna milli ve dini mukaddesatı feda eden kozmopolit teslimiyetçilik. |
4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji Açısından Analiz
Tarihsel Coğrafya Perspektifi: Ankara – İstanbul İkilemi
Coğrafi açıdan metin, jeopolitik bir eksen kaymasının vesikasıdır. Yüzyıllardır İslam dünyasının jeopolitik ve manevi merkezi olan İstanbul, metinde artık “düşman tarafından fiilen işgal edilmiş“, “askerleri silahsızlandırılmış“, “İngiliz kanunlarının çiğnediği” bir mağduriyet coğrafyası olarak tasvir edilmektedir. Buna mukabil Ankara, “milletin sağlam bir bina gibi birleştiği“, meşru şer’i ve milli kararların alındığı, kurtarıcı ve koruyucu yeni bir “merkez üs” olarak inşa edilmektedir.
Metindeki coğrafi algı sadece Anadolu ile sınırlı değildir; “bütün yerkürede mevcut 300 milyonu aşkın Müslüman” ifadesiyle evrensel bir İslam coğrafyası tasavvuru çizilmektedir. Anadolu, bu devasa coğrafyanın ayakta kalan “son sığınağı” olarak tanımlanmaktadır. Bu durum, jeopolitik bir savunma hattının en uç ve en hayati noktasının Anadolu coğrafyası olduğunu ilan etmektedir.
Tarihsel Sosyoloji Bakış Açısı: Ulema ve Halkın Hareketliliği
Sosyolojik açıdan 1920 Anadolu’su, okuma-yazma oranının son derece düşük olduğu, kitle iletişim araçlarının kısıtlı kaldığı ve geleneksel dini değerlerin toplumsal davranışları doğrudan belirlediği bir yapıya sahiptir. Böyle bir toplumda halkı harekete geçirmenin ve cepheye sürmenin yolu, akli-hukuki gerekçelerden ziyade (ulus-devlet, cumhuriyet, demokrasi vb.), karizmatik ve geleneksel otorite kalıplarını kullanmaktan geçmektedir.
Şer’iye Encümeni, din sosyolojisinin bu gerçeğini çok iyi okumuştur. Metinde modern bir kavram olan “bağımsızlık” (istiklal), dini bir mecburiyet olan “şer’i lüzum” ve “cihad” ile eklemlenmiştir. Halkın yabancılaşmasını önlemek adına meclisin meşruiyeti, “Cuma günü dualarla açılması” teyidiyle pekiştirilmiştir. Sosyolojik bağlamda bu metin, elitler (aydınlar/subaylar) ile taşra (halk/ulema) arasında bir toplumsal sözleşme denemesidir.
5. Yansımalar ve Tepkiler
9 Mayıs 1920 tarihli bu beyanname, Anadolu’da ve İslam dünyasında geniş yankılar uyandırmıştır:
Anadolu’daki İç İsyanlara Etkisi: Beyannamenin neşredilmesi ve ardından Anadolu ajansı, ulema ve seyyar vaizler vasıtasıyla köylere kadar ulaştırılması, Damat Ferit hükümetinin fetvalarının yarattığı kafa karışıklığını büyük ölçüde gidermiştir. Anzavur İsyanı, Bolu-Düzce-Gerede olayları gibi iç ayaklanmalara katılan halk tabanının bir kısmı, Ankara’nın “dinsiz/asi” olmadığını, aksine halifeyi kurtarmaya çalıştığını bu beyannameler kanalıyla idrak ederek saf değiştirmiştir.

Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi ve Anadolu Ulemasının Desteği: Şer’iye Encümeni’nin bu çıkışı, Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi’nin daha önce yayımladığı karşı fetvayı tahkim etmiş, Anadolu’daki yüzlerce müftü ve din adamının Milli Mücadele’ye olan desteğini alenileştirmiştir.
İslam Dünyasındaki Akisleri: Hamdullah Suphi Bey’in önerisiyle bu beyannamenin ikiz sürümü olarak hazırlanan “Bütün İslam Âlemine Beyanname“, özellikle Hint Müslümanları, Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında karşılık bulmuştur. Ankara’nın emperyalizme karşı direnişi, sömürge altındaki diğer Müslüman milletler için bir meşale vazifesi görmüş, Hilafet Komiteleri aracılığıyla Anadolu’ya maddi ve manevi yardımların akmasını hızlandırmıştır.

Sonuç
9 Mayıs 1920 tarihli BMM Şer’iye Encümeni Beyannamesi, Türk kuruluş felsefesinin sadece batılı değerler dizisiyle değil, aynı zamanda çok güçlü bir teolojik-politik meşruiyet zeminiyle başladığını ispatlayan tarihi bir belgedir.
Eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında; metnin o günkü varoluş mücadelesinde (İngiliz işgali ve iç isyanlar kıskacında) kitleleri bir arada tutan muazzam bir harç vazifesi gördüğü anlaşılmaktadır. Din ve vatan müdafaasını tek bir potada eriten bu kurucu metin, Ankara’daki ihtilalci meclisin hem geleneksel değerlere ne kadar hâkim olduğunu hem de bu değerleri faydacı ve sosyolojik bir deha ile milli bağımsızlık gayesine nasıl hizmet ettirebildiğini en açık şekilde ortaya koymaktadır.
Kaynakça
Hâkimiyet-i Milliye, 17 Mayıs 1336 (1920), No: 30, “ÂLEM-İ İSLAMA HİTAB-Büyük Millet Meclisi Şer’iye Encümeni tarafından tertip olunarak Meclis Heyet-i Umumiyesince bittasvip memleketin bilcümle aksamına neşri karargir olan beyanname”, s. 1, sütun: 1-2; s. 2, sütun: 1-2.
T.B.M.M. ZABIT CERİDESİ, 9.5.1336 (1920), Devre: I, Cilt: 1, İçtima Senesi: 1, s. 246-250
Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV, “B.M.M Şer’iye Encümeni Tarafından Hazırlanan ve Mecliste Kabul Edilen İslam Âlemine Beyanname”, Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1991, s. 334-337.
Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 8 (1920), “Büyük Millet Meclisi Şer’iye Encümenince Hazırlanan Memleket Dâhiline Beyanname”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2004, s. 198-201
Türk İstiklâl Mücadelesi
Milli Mücadele Hukukunun Direniş Bildirisi: TBMM’nin İslâm Âlemi’ne Beyannamesi (9 Mayıs 1920)
Published
1 hafta agoon
Haziran 3, 2026By
drkemalkocak
Giriş

Mondros Mütarekesi’nin ardından Osmanlı coğrafyasının fiilen işgale uğraması ve 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgal edilerek Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması, Türk milletinin egemenlik ve beka mücadelesinde bir dönüm noktası olmuştur. Bu karışıklık ortamında Ankara’da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), yalnızca askeri bir cephe örgütlemekle kalmamış, aynı zamanda ulusal ve uluslararası meşruiyet zeminini inşa etmek amacıyla yoğun bir diplomasi ve propaganda faaliyeti yürütmüştür. Hamdullah Suphi (Tanrıöver) tarafından kaleme alınan ve 9 Mayıs 1920’de TBMM tarafından kabul edilen “İslâm Âlemi’ne Beyanname“, bu stratejik arayışın en somut tarihsel vesikalarından biridir. Bu makalede, söz konusu metin; eleştirel tarih yöntemi, tarihsel coğrafya ve sosyolojinin imkânlarıyla analiz edilmek suretiyle içerdikleri vaka, kavram, sembol, aktör ve kurumsal yapılar çerçevesinde çok boyutlu bir değerlendirmeye tabi tutulmuştur.

1. Vaka Analizi ve Tarihsel Arka Plan
Beyanname, yapısal olarak sömürgeci İtilaf devletlerinin (özellikle İngiltere ve Fransa) ve onların taşeronu konumundaki Yunanistan’ın Anadolu’daki işgal hareketlerini, mezalimini ve bu dönemde İstanbul Hükümeti ile hilafet makamı üzerinde kurdukları baskıyı teşhir etmek üzere hazırlanmıştır.
İşgal Altındaki İstanbul ve Meclisin Ankara’ya İntikali: Metinde, İstanbul’un “düşman silahlarının gölgesi altına düştüğü“, askerlerin uykularında şehit edildiği ve mebusların tutuklanarak sürgüne gönderildiği vurgulanmaktadır. Bu durum, TBMM’nin Ankara’da açılmasının lüks bir tercih değil, “ecnebi tahakküm ve tazyikinden hür bir kısım memlekete çekilme” mecburiyetinden doğan şer’î ve millî bir meşruiyet adımı olduğunu savunmaktadır.
Hükümetlerin Düşürülmesi ve İş Birlikçi Yönetim: Milli Mücadele’ye sempati duyan ya da işgale direnen Rıza ve Salih Paşa hükümetlerinin İngiliz baskısıyla istifaya zorlanması ve ardından “her şeyi Garb’ın adaletinden bekleyecek kadar anlayışsız, iradesiz bir adamın” (Damat Ferit Paşa) sadarete getirilmesi, vaka analizinin merkezinde yer almaktadır.
Anadolu’daki Parçalanma Senaryosu: İngiliz emperyalizminin, sömürgeleştirdiği Hindistan ve Mısır arasındaki hattı güvenceye almak amacıyla Anadolu’yu tampon/boşluk haline getirme siyaseti güttüğü tespiti yapılmaktadır. Bu doğrultuda Batı Anadolu’da Yunan ordusunun, Güney Anadolu’da (Adana, Maraş, Antep, Urfa) ise Fransız subayları komutasındaki Ermenilerin katliamlarına dikkat çekilerek topyekûn bir imha tehdidi tanımlanmaktadır.
2. Kavramlar, Semboller ve Anlam Dünyası
Beyanname, hitap ettiği kitlenin (İslam Dünyası) zihnî ve dinî yapısına uygun yoğun bir sembolik dil kullanmaktadır. Metindeki kavram ağı, meşruiyet üretimini dinî yükümlülükler (farz) ve tarihsel süreklilik üzerinden sağlanmaktadır.
Sembolik Karşıtlıklar Dünyası
Metin, coğrafi ve manevi kavramları ikili bir karşıtlık ilişkisi içinde inşa etmektedir:
| Direniş / İslam Cephesi | Sömürgeci / İşgalci Cephe |
| Din-i Mübin’in son askeri | Ölüm kuvvetleri / İstila orduları |
| Ezelî gazâ ve cihat toprakları (Anadolu) | Gayz, kin ve şütûm ufukları |
| Hakkı hürriyet / Hakkı hayat | İğfal, desise ve ifsat |
| Saday-ı hakiki / Saday-ı şer’i | Kizb ve riyâ gürültüleri |
Anahtar Sembollerin Anlamları
Darülhilâfe ve Kıblegâh: İstanbul, Şam, Kurtuba, Kahire ve Bağdat’ın tarihsel düşüş silsilesinin son halkası; “İslam’ın son Darülhilâfesi” olarak konumlandırılmaktadır. Hicaz, Yemen, Filistin ve Irak’ın kaybedilmesiyle İslam dünyasının kalbinin (Kıblegâh, Ravza-i Nebevi) İngiliz hattı (“şehrâhı”) tarafından kuşatıldığı söylenerek jeopolitik bir panik duygusu tetiklenmektedir.
Korkunç Bir Salip (Haç): Balkan Muharebeleri’nden beri Müslümanları katleden düşman unsurlar “kızıl, korkunç bir salip” olarak nitelendirilmektedir. Bu sembol, mücadelenin yalnızca toprak değil, dünyevi bir emperyalizm maskesi takmış modern bir Haçlı Seferi olduğunu ima etmektedir.
Küsuf-ı Tamma (Tam Tutulma): İslam dünyasının mevcut durumu, güneşi kararmaya yüz tutmuş bir “küsuf” (tutulma) olarak betimlenmektedir. Anadolu direnişi, bu güneşin yeniden parıldamasını sağlayacak yegâne manevi merkezdir.
3. Kişiler, Kurumlar ve Temsil Ettikleri Değerler
Metinde adı geçen aktörler, sosyolojik olarak iki ana kutba ayrılarak belirtilmiştir:
Müdafaa ve Meşruiyet Kutbu
Mustafa Kemal ve TBMM: “Millet Meclisi”, ecnebi baskısından uzak, halkın iradesini ve “hakkı hayatını” savunan meşru, hür otoritedir. Mustafa Kemal, Meclis Reisi sıfatıyla bu hür iradenin kurumsal liderliğini temsil etmektedir.
Anadolu Mücahitleri ve Halk: “Analar, kız kardeşler, çocuklar ve ihtiyarlar” ile örülen halk mücadelesi, sivil ve topyekûn bir direnişi, “civanmert evlatları” sembolize etmektedir.
Rıza ve Salih Paşalar: Namus ve hamiyet sahibi, Halife ve milletin emniyetine mazhar olmuş meşru asker-bürokrat tipolojisini temsil etmektedirler.
Anadolu Uleması (Müftü ve Müderrisler): Din-i mübinin hakiki sesini duyuran, işgal altındaki bir halifenin esir olduğunu ve ona yardımın farz olduğuna fetva veren şer’î meşruiyet unsurudur.
İşgal ve İhanet Kutbu
İngiltere ve İblisane Siyaset: “Riya” ve “küstahlık” ile malul, vaatlerini on günde çiğneyen, sömürgeci evrensel aklı temsil etmektedir. “İblisane fikirlerin” (Müslümanı Müslümana kırdırma) kaynağıdır.
Yunan Ordusu / Eşkıya Sürüleri / Seffah Katiller: Batı’nın koruması altında cürm-i meşhut (suçüstü) halinde katliam yapan, Mora ve Teselya’dan beri Müslüman kanı döken “sefil ve vahşi” bir taşeron yapıdır.
İradesiz Sadrazam (Damat Ferit) ve Vatansızlar: İngiliz emrinde çalışan, Şeyhülislamlık makamını (makam-ı ifta) kendi mücahitlerine karşı fetva silahı olarak kullanan, “idraksizlik, cehalet ve öfke” içindeki yerli iş birlikçilerdir.
4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji Bakış Açısı
Jeopolitik Bir Sığınak Olarak Anadolu
Tarihsel coğrafya açısından beyanname, Anadolu’yu sadece Türklerin değil, evrensel İslam coğrafyasının mazlumları için bir “Darülaman” (Güvenli Sığınak) olarak tanımlamaktadır. Kırım’dan, Bosna-Hersek’ten, Kafkasya’dan, Balkanlar’dan gelen ve düşman önünden kaçan “matrut” (kovulmuş) muhacirlerin birleştiği son vahadır. Anadolu’nun düşmesi, sadece bir devletin yıkılması değil; Asya ve Avrupa’daki bütün Müslüman mülteci nüfusun sosyolojik olarak imhası anlamına gelmektedir.
Hilafet Sosyolojisi ve Sömürge Karşıtı Söylem
Beyanname, sömürge altındaki Mısır ve Hindistan Müslümanlarına doğrudan seslenerek, İngiliz emperyalizminin “İslam’ın başını İslam’ın eliyle ezme” stratejisini deşifre etmektedir. Sosyolojik açıdan metin, Ankara’daki meclisin Halife’ye asi olmadığını aksine “Makam-ı Hilafeti düşman esaretinden kurtarmak” için savaştığını beyan ederek, sömürgelerdeki Müslüman tebaanın İngiliz ordusunda asker olarak Anadolu’ya karşı kullanılmasının önüne geçmeyi hedeflemektedir. Yavuz Sultan Selim’in “İslam birliği” (İttihad-ı İslam) fikrine atıf yapılması, meclisin pan-İslamist kartı taktik ve ideolojik bir kalkan olarak masaya sürdüğünü göstermektedir.
5. Yansımalar ve Tepkiler
Ankara Hükümeti’nin bu beyannamesi, İstanbul Hükümeti’nin ve Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’nin Kuva-yı Milliyecileri “katli vacip asi kâfirler” olarak ilan eden İngiliz güdümlü fetvalarına bir karşı-tezdir.
İç Yansımalar: Anadolu uleması (Bilecik Müftüsü Mehmet Nuri Efendi ve Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi öncülüğünde) karşı-fetvalar yayımlayarak beyannamedeki “Esir halifenin hükümleri ve yayımladığı fetvaları geçersizdir, cihat farzdır” tezini şer’î olarak tescillemiştir. Bu durum Anadolu halkının direnişe katılımındaki tereddütleri kırmıştır.
Dış Yansımalar: Beyanname; Hint Müslümanları Hilafet Hareketi üzerinde büyük bir infial yaratmış, Britanya İmparatorluğu’nun Müslüman sömürgelerinde isyan ve protesto dalgalarına yol açmıştır. Hindistan’dan Ankara’ya gönderilen maddi ve manevi yardımların meşruiyet zemini bu nevi beyannamelerle tahkim edilmiştir.
Sonuç
9 Mayıs 1920 tarihli İslâm Âlemi’ne Beyanname, askeri açıdan kuşatılmış, lojistik açıdan zayıf bir meclisin, retorik ve diplomasiyi nasıl bir savunma silahına dönüştürebildiğini kanıtlayan bir eleştirel tarih belgesidir. Hamdullah Suphi’nin tahrik edici/kışkırtıcı ve edebi üslubu, Mustafa Kemal’in stratejik dehasıyla birleşerek, Anadolu direnişini yerel bir başkaldırı olmaktan çıkarıp evrensel bir sömürge karşıtı (anti-emperyalist) İslami mukavemet olarak tanımlamıştır. Metin; tarihsel coğrafyayı bir sığınak sosyolojisiyle birleştiren, hilafet meşruiyetini işbirlikçi saraydan alıp direnen halka teslim eden kurucu bir bildiri niteliğindedir.
Kaynakça
Hâkimiyet-i Milliye, 13 Mayıs 1336 (1920), No: 29, “Büyük Millet Meclisinin İslam Âlemine Hitabı”, s. 1, sütun: 1-4; s. 2, sütun: 1.
T.B.M.M. ZABIT CERİDESİ, 9.5.1336 (1920), Devre: I, Cilt: 1, İçtima Senesi: 1, s. 248-249
Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV, “Büyük Millet Meclisinin Bütün İslam Âlemine Beyannamesi”, Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1991, s. 338-341.
Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 8 (1920), “Büyük Millet Meclisinin Bütün İslam Âlemine Beyannamesi”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2004, s. 202-205
Türk İstiklâl Mücadelesi
Havza Tamimi [Genelgesi] (28 Mayıs 1919)
Published
2 hafta agoon
Mayıs 27, 2026By
drkemalkocak
Giriş
Türk İstiklâl Mücadelesi’nin kırılma noktalarından biri olan Havza Genelgesi (28 Mayıs 1919), Mondros Mütarekesi sonrası Anadolu’da filizlenen mahallî ve dağınık mukavemet hareketlerini ulusal bir çatıda birleştiren bir başkaldırı metnidir. 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa’nın resmî yetkilerini aşarak yayımladığı bu genelge, sömürgeci müdahaleye, işgale ve İstanbul Hükümeti’nin edilgen tutumuna karşı toplumsal hafızayı harekete geçirmiştir.
1. Öncesi (Samsun’dan Havza’ya Geçiş): Tarihsel Coğrafya ve Sosyolojik Zemin
Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) sonrası Osmanlı coğrafyası, yalnızca askeri bir teslimiyeti değil, mekân ve toplum bakımından bir parçalanma dönemini tecrübe etmiştir.
Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu Kıtaatı Müfettişi olarak Samsun’a ayak bastıktan kısa süre sonra, güvenli ve telgraf hatlarının aktif olduğu iç bölgelere geçmek istemiştir. Yol üstündeki Kavak kasabasından itibaren liderlik faaliyetlerine başlamış ve 25 Mayıs 1919’da Havza’ya intikal etmiştir.

Jeopolitik ve Tarihsel Coğrafya Kırılması
15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgali, Anadolu’nun iç kesimlerinde derin bir jeopolitik güvensizlik dalgası yaratmıştır. Samsun ve çevresi (Canik Sancağı), Karadeniz’de bir Pontus Devleti kurmayı amaçlayan ayrılıkçı Rum çeteleri ile Müslüman ahali arasındaki çatışmaların merkezidir. İngilizlerin bölgedeki asayişsizliği gerekçe göstererek Mondros’un 7. maddesini işletme (stratejik noktaları işgal etme) tehdidi, Mustafa Kemal’in geniş yetkilerle bölgeye gönderilmesinin önünü açmıştır. Havza, Samsun limanındaki İngiliz askerî denetiminden ve donanma namlularından uzak, İç Anadolu’ya açılan korunaklı yapısıyla, direnişin lojistik ve stratejik ilk “güvenli bölgesi” görevini yapmıştır.
Sosyolojik Yapı ve Kolektif Sarsıntı
Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği demografik yıkım, zorunlu göçler ve ekonomik çöküş; Anadolu’da “bıkkın ama tetikte” bekleyen bir toplumsal yapı (köylülük, yerel eşraf ve taşra bürokrasisi) yaratmıştı. İzmir’in işgali, “vatanın elden gittiği” algısını somutlaştırarak yerel düzeydeki Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin sosyolojik tabanını genişletmiştir. Havza, kaplıcaları ve nispeten korunaklı yapısıyla, bu sarsıntının organize bir direnişe dönüştürüleceği ilk “güvenli bölge” olmuştur.
2. Anı: İçerik ve Vaka Analizi (28 Mayıs 1919)
Mustafa Kemal Paşa, 26 Mayıs’ta bölgenin ileri gelenleriyle halk toplantıları yapmış, 28 Mayıs 1919‘da Havza’dan askeri ve mülki amirlere gönderdiği genelgeyle, işgallere karşı protesto mitingleri düzenlenmesini resmen istemiştir.

Metnin İçerik Analizi
Genelge, üç ana pratik ve sembolik talep üzerine kurulmuştur:
1. Protesto ve Mitingler: İzmir ve diğer yerlerdeki işgallerin haksızlığının bütün ülkeye duyurulması için büyük ve heyecanlı mitingler düzenlenmelidir.
2. Büyük Devletlere ve İstanbul Hükümetine Diplomatik Baskı Telgrafları: İtilaf Devletleri temsilciliklerine ve İstanbul Hükümetine protesto telgrafları çekilerek ulusal irade beyan edilmelidir.
3. Hristiyan Ahaliye Zarar Verilmemesi/Azınlık Haklarının Korunması: Gösteriler sırasında Hristiyan halka karşı hiçbir taşkınlık ve düşmanlık yapılmamalıdır.
4. Sonrası (Mitingler, Silah Rehineleri ve Tepkiler): Genelgenin ardından Anadolu genelinde protestolar çığ gibi büyümüş, İstanbul Hükümeti ile Harbiye Nezareti Mustafa Kemal Paşa’dan hesap sormaya başlamıştır. Paşa ise Haziran başında Doğu Anadolu’daki Müdafaa-i Hukuk şubelerini organize etmeye ve Mondros gereği İtilaf Devletlerine teslim edilmesi gereken silahlara (10.000 sürgü kolu ve 12 top kaması) el koyarak direnişi fiile dökmeye başlamıştır.
3. Çok Boyutlu İçerik ve Vaka Analizi
Metinde geçen olaylar, askeri strateji ve sivil itaatsizliğin iç içe geçtiği çok boyutlu bir yapı sunmaktadır:

a. Sivil İtaatsizlik ve Millî Bilincin Uyandırılması
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul Hükümeti’nin “sükûnet” politikasının aksine, halkı “harekete geçirmeye“ odaklanmıştır. Havza Genelgesi, tepkilerin bireysel kalmayıp “sine-i milletten feveran eden” (milletin bağrından kopan) kitlesel protestolara dönüşmesini sağlamıştır.
b. Askerî ve Stratejik Tedbirler
Paşa, işgallerin yayılması ihtimaline karşı çete (gerilla) teşkilatlarından yararlanılmasını ve düzenli ordu birliklerinin dağıtılmadan derli toplu tutulmasını emretmiştir. Havza silah deposundaki mühimmatın halkın evlerine taşınması ve İstanbul’a gönderilecek silah parçalarına el konulması, mücadelenin lojistik altyapısını kurma hamlesidir.
c. Azınlıklar ve “Meşruiyet” PolitikasıMili
İngilizlerin Ermenileri koruma bahanesiyle verdikleri 24 Mayıs tarihli notaya karşı Mustafa Kemal Paşa, Hristiyan ahalinin can güvenliğinin taahhüt altında olduğunu savunarak işgal gerekçelerini çürütmüştür. Paşa, Batı dünyasına karşı haklılığı zedelememek adına mitinglerde Hristiyan halka yönelik düşmanca eylemlerden kaçınılmasını özellikle vurgulamıştır.
Vaka Analizi ve Stratejik Deha
Eleştirel tarih yöntemi açısından bakıldığında, üçüncü madde metnin en faydacı ve deha ürünü unsurudur. Mustafa Kemal, İtilaf Devletleri’nin Mondros’un 7. maddesini (huzursuzluk çıkan bölgeleri işgal etme hakkı) bahane ederek Anadolu’yu tamamen istila etme niyetinin farkındadır. Yerel halkın kışkırtmalara gelmesini engelleyerek, “haklıyken haksız duruma düşmeme” stratejisini işletmiş ve direnişin uluslararası hukuk zeminindeki meşruiyetini korumuştur.
4. Kişiler, Taraflar ve Temsil Ettikleri Anlayışlar
Havza Genelgesi sürecinde aktörler tek bir blok halinde değil, farklı ideolojik ve faydacı isteklerle/beklentilerle hareket etmişlerdir.
a. Mustafa Kemal Paşa ve Askerî-Bürokratik Kadro: Temsil ettikleri anlayış, “topyekûn direniş ve tam bağımsızlık“tır. Meşruiyetini saray otoritesinden değil, doğrudan halkın iradesinden (sine-i millet) almayı hedefleyen yeni bir siyasal aktör tipidir.
b. Kolordu Komutanları (Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy): Askeri kanattaki bu isimler, genelgeyi destekleyerek ordunun terhis edilmesini geciktirmişlerdir. Temsil ettikleri anlayış, “askeri-bürokratik direniş ve nizamın korunması“dır.
c. Sait Molla, Damat Ferit Paşa ve İstanbul Hükümeti: Temsil ettikleri anlayış, “saltanatın bekası için İtilaf Devletleri (özellikle İngiliz) hamiliği“dir. Onların anlayışına göre İtilaf Devletleri’ne karşı yapılacak herhangi bir başkaldırı, devletin ve hilafetin tamamen ortadan kalkmasına yol açacaktır (Garantörlük ve teslimiyetçilik).
ç. İtilaf Devletleri (İngiltere ve Fransa): Bölgedeki sömürgeci çıkarlarını korumak ve Sykes-Picot/Mondros haritasını hayata geçirerek Hindistan yolunu güvenceye almak için Anadolu’da güçlü bir merkezi ya da yerel herhangi bir ulusal gücün doğmasını engellemeye yönelmişlerdir.
5. Sonrası: Yansımalar, Tepkiler ve Meşruiyet Krizi
Havza Genelgesi, o zamana kadar yerel ve dağınık olan direniş merkezlerini (Redd-i İlhak ve Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerini) ulusal bir ağda birleştirmiştir.

Toplumsal Yansımalar ve İlk Sivil İtaatsizlik
Genelge sonrası başta Havza ve İstanbul (Sultanahmet Mitingleri) olmak üzere Anadolu’nun dört bir yanında (Bayramiç, Seydişehir, Gördes, Burdur, Ezine, Ödemiş, Denizli, Aydın, Bursa, Kalecik, Keskin, Konya, Beyşehir, Kastamonu ve Kırklareli gibi çok farklı coğrafi bölgelerde) mitingler düzenlenmiştir. Bu durum, sivil toplumun askeri bürokrasiyle eklemlendiği, toplu bir sivil itaatsizlik dalgası yaratmıştır. Sosyolojik açıdan, farklı yapıdaki “ümmet” kimliğinden, ortak kader bilincine sahip “millet” kimliğine geçişin ilk denemesi Havza’da yapılmıştır.
Siyasal Tepkiler ve Geri Çağrılma Krizi
İngiliz Yüksek Komiserliği’nin (özellikle Amiral Calthorpe ve ardından Sir John de Robeck) İstanbul Hükümeti’ne baskı yaparak Mustafa Kemal’in faaliyetlerinin durdurulmasını istemiştir. Harbiye Nezareti 8 Haziran 1919’da Mustafa Kemal’i resmen İstanbul’a geri çağırmıştır. Mustafa Kemal’in bu emre “Kordon hattı arkasındaki İstanbul’da hiçbir şey yapılamayacağı” gerekçesiyle uymayarak zaman kazanmaya çalışması, Türk askeri ve siyasi tarihinde bürokratik itaatsizliğin ve fiili ihtilal hareketinin resmen başladığının ilanıdır. Havza, nihai kararların alınacağı Amasya Genelgesi’ne giden yolu döşemiştir.
6. Eleştirel Tarih Değerlendirmesi
Geleneksel tarih yazımı Havza Genelgesi’ni pürüzsüz ve mutlak bir oy birliğiyle gerçekleşmiş bir kahramanlık anlatısı olarak sunma eğilimindedir. Ancak eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında metin, ciddi bir meşruiyet ikilemi taşımaktadır:
a. İki Başlı Yönetim Gerçekliği: Metin, “Osmanlı Devleti’nin bir süre âdeta iki elden idare edileceğini” açıkça belirtir. Resmi olarak hâlâ padişaha bağlı görünen (Yâver-i Fahrî-i Hazret-i Şehriyârî unvanını kullanan) bir müfettiş, fiilen devletin resmi dış ve iç politikasına taban tabana zıt alternatif bir iktidar merkezi kurmaktadır.
Mustafa Kemal, padişahın kendisine verdiği yetkiyi (asayişi sağlama görevi), padişahın ve hükümetin politikalarına aykırı olarak direnişi örgütlemek için kullanmıştır. Bu durum, dönemin hukuksal çerçevesi içinde bir “yetki gaspı” veya “ihtilal hamlesi” olarak okunmalıdır.

Ayrıca, genelge telgrafları incelendiğinde, Anadolu’daki bütün mülki ve askeri amirlerin genelgeye olumlu bir cevap vermediği; bir kısmının İstanbul ile bağları koparmaktan çekinerek çekimser kaldığı görülmektedir. Dolayısıyla Havza, bağdaşmış bir mutabakatın değil, Mustafa Kemal ve ekibinin taşradaki kararsız bürokrasiyi ikna, yönlendirme ve baskı araçlarıyla ulusal harekete eklemleme mücadelesinin ilk hamlesidir.
b. Propaganda Savaşları: İngilizlerin ve Ermeni Patrikhanesi’nin “Hristiyanlar katlediliyor” algısına karşı, Mustafa Kemal’in “İzmir ve Manisa’nın işgali yüzünden halk tepkili ancak Hristiyanlara düşmanlık yok” tezi, Milli Mücadele’nin sadece silahla değil, uluslararası hukuk ve diplomasi dilini de kullanarak yürütüldüğünü ispatlamaktadır.
c. Lojistik Gerçekçilik: Metindeki telgraf trafikleri ve mühimmata el koyma vakaları, Havza Genelgesi’nin sadece teorik bir protesto metni olmadığını; askeri tahkimatı, milis örgütlenmesini ve mülki idari ağı (Müdafaa-i Hukuk şubelerini) yapılandıran kapsamlı bir ihtilal programı olduğunu göstermektedir.
Kaynakça
Faik Reşit Unat, “Mustafa Kemal Paşa’ya Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişi Sıfatıyla Verilen Vazife ve Salahiyetlere Dair Bazı Vesikalar”, Mf. V. Tarih Vesikaları, Sayı: 12 (Nisan 1943), Cilt: III, s. 401-409
Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, ME Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1977, s. 239-242
Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 79 (Mayıs 1981), Gnkur. Basımevi, Ankara, 1981, Belge No: 1731, s. 8-10
Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaş Günlüğü I (Açıklamalı Kronoloji) Mondros’tan Erzurum Kongresi’ne (30 Ekim 1918-22 Temmuz 1919), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1993, s. 275-319
Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 2 (1915-1919), Kaynak Yayınları, İstanbul, 1999, s. 334
Milli Egemenlik Belgeleri, “Havza Genelgesi”, TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, TBMM Basımevi, 2015, s. 6-8
https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/768/Havza-Genelgesi

Milli Mücadele Hukukunun Kurucu Metinlerinden Biri: TBMM Şer’iye Encümeni’nin Beyannamesi (9 Mayıs 1920)

Milli Mücadele Hukukunun Direniş Bildirisi: TBMM’nin İslâm Âlemi’ne Beyannamesi (9 Mayıs 1920)

Havza Tamimi [Genelgesi] (28 Mayıs 1919)
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk Tarihi3 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Türk Tarihi4 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoAli Fuat Cebesoy’un Milli Mücadele Hatıraları’na Göre Amasya Kararları-Amasya Genelgesi















