Connect with us

Özel Günler ve Anlamları

ANKARA’NIN TÜRKİYE DEVLETİ’NİN BAŞKENTİ OLUŞU (2)

Published

on

Başkan (Ali Fuat Paşa)-Efendim! Görüşmelerin yeteli olduğu yolunda önergeler aldım. Önce görüşmelerin yeterli olduğunu oyunuza sunayım. (Kabul sesleri) Görüşmeleri yeterli bulanlar lütfen el kaldırsın. Kabul edilmiştir.

Şimdi efendim, Anayasa Komisyonu mazbatasını oyunuza sunuyorum. Kabul buyuranlar lütfen el kaldırsın. Büyük çoğunlukla kabul edilmiştir, efendim. (Oybirliği ile sesleri)

Efendim, kalkmayan el vardır. Oybirliğiyle diyemem, gördüm, büyük çoğunlukla kabul edilmiştir.” [3]

Böylece, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki görüşmeler sona ermiştir. Ankara’nın başkent olmasına karşı bir tek kişi konuşmuştur. Diğer konuşmacıların tamamı Ankara’nın başkent yapılmasından yana bir dil kullanmışlardır. En uzun ve en iyi savunmayı da Gelibolu Milletvekili Celal Nuri Bey yapmıştır. Neticede büyük çoğunlukla Ankara’nın başkent olması kabul edilmiştir. Oybirliği yoktur. Karşı oy kullanan milletvekili veya milletvekilleri bulunduğu anlaşılmaktadır. Ancak bunların kimler olduğu meclis tutanaklarından anlaşılmamaktadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 13 Ekim 1923 günü oy çokluğuyla kabul ettiği 27 sayılı Kararın sadeleştirilmiş metni şöyledir:

Karar No.27-Ankara şehrinin Türkiye Devleti’nin başkenti olmasına ilişkin Malatya Milletvekili İsmet Paşa Hazretleri’nin 2/188 numaralı kanun teklifi üzerine Anayasa Komisyonunca düzenlenen 10.10.1923 tarihli mazbata, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 13.10.1923 tarihli 35. Birleşiminin ikinci oturumunda okunarak olduğu gibi kabul edilmiş ve Ankara şehrinin Türkiye Devleti’nin başkenti olması büyük çoğunlukla kararlaştırılmıştır. 13 Ekim 1923” [4]

Böylece Ankara, Türkiye’nin resmen başkenti oldu.

Meclis kararı, yeni başkentte büyük sevinç gösterileriyle kutlanmıştır. Şehir bayraklarla donatılmış ve gece fener alayları düzenlenmiştir.

Eğitim-öğretimi etkileyen ve eğitim-öğretimden etkilenen kişi, kurum ve kuruluş temsilcilerinin-özellikle öğrencilerimizin- tarihsel duyarlılık, tarihsel duyarlılık ile Türk milleti, Türk devleti, Türk vatanı ve Türk bayrağına sevgi, saygı ve takdir duygularını, yerel tarihi ve yakın geçmişi millî tarih ile ilişkilendirerek millî bilinç ve tarih duyarlılığını geliştirmelerine katkıda bulunmak amacıyla Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nin 16 Ekim 1923 tarih ve 942 sayılı nüshasında 1 ve 2. sayfa, 5-6. sütunlarında yayımlanan “Ankara’da Üç Gün Üç Gece Şenlik” başlıklı haberin çevrim yazı metnini sunuyoruz:

 ANKARA’DA ÜÇ GÜN ÜÇ GECE ŞENLİK…

—***— 

Dün halk dükkânlarını kapayarak tezahüratta bulundu.

—***—

Türk tarihinin içinde en şerefli bir mevki ihraz eden ve Türk varlığının en feyyaz hamlelerine masdar [bir şeyin çıktığı yer, kaynak, temel] olan Ankara’nın, Türkiye Devleti’nin makarrı ittihaz edilmesinden mütevellit sürur ve neşat [sevinç, neşe, şenlik] dün de parlak tezahürler halinde tecelli etmeye devam etmiştir. Evvelki gün başlayıp ve gece yer yer fener alayları ile devam eden şenlikler dün de sabah erkenden aynı geniş ve derin sevinç tezahürleri altında gece yarılarına kadar devam etmiştir. Dünkü tezahürat muayyen bir program dairesinde ve bila istisna bütün halkın iştirakiyle yapılmıştır.

Belediye Dairesinde İçtima

Mebusları, münevverleri, uleması, eşrafı Belediye dairesinde toplanarak bir program tanzim etmişler ve öğleden sonra bütün dükkanlar kapanarak ve halk Belediyenin önünde toplanarak ve ellerinde bayraklarla ve davullar çalınarak bir cemmi gafir [büyük cemaat, insan kalabalığı] halinde Büyük Millet Meclisi önüne gelmişlerdir.

Büyük Millet Meclisi Önünde

Meclis önünde kendilerini istikbal eden İkinci Reis Ankara Mebusu Ali Fuad Paşa Hazretleriyle mebus beylere Ankaralılar namına Heyeti Tertibiye tarafından müntehip bir heyet Meclis bahçesinde Ankara’ya verilen büyük şereften dolayı Büyük Millet Meclisi’ne teşekkür etmişlerdir.

Gençler Yurdu’ndan Avnurrefik Beyin Nutku

Burada Ankara Gençler Yurdu azasından Doktor Avnurrefik Bey kısa bir nutuk irad ederek ezcümle demiştir ki:

– “Büyük Millet Meclisi’nin ittihaz etmiş olduğu musib [isabet eden, rast gelen, yanılmayan] karardan dolayı Ankaralılar tasavvurun fevkinde bir saadetle bekam [maksat ve meramına ulaşan] olmuşlardır. Ankaralılar, memleketin istikbâl ve istiklâlini muhafaza ve temin yolunda uhdelerine düşen vazifeyi nasıl fedakârane bir azim ve gayretle ifa eylemişlerse, bundan sonra da Ankara’nın hür ve müstakil ve asri Türkiye Devleti’nin makarrı olmaya lâyık mamur ve mükemmel bir şehir vücuda getirecekler ve yeni Türkiye’nin tecdit ve terakki yolunda kemali azim ve gayretle yürüyeceklerdir.Ankaralılar şehirlerine verilen bu şerefe bütün manasıyla lâyık ve müstahak oldukları az bir zamanda tezahür edecektir.”

Mebus Talat Bey’in Cevabı

Avnurrefik Bey’in nutkuna Ardahan Mebusu Ankaralı Talat Bey cevap vererek Ankara’nın Türk tarihinde ihraz etmiş olduğu şerefi yad ve tezkâr ederek manen o derece yüksek ve abadan olan Ankara’nın maddeten gayri mamur, hatta viran kalmasına, Osmanlı İmparatorluğu idaresinin bütün bakımını imparatorluğun payitahtı olan İstanbul’a hasr ve tahsis etmesinden ileri geldiğini fakat bundan sonra vatanın uzak yakın her tarafındaki her şehir ve her köyü için mevcut ihtiyaçlar nispetinde sarfı himmet etmesi Türkiye Devleti’nin şiarı olduğunu, bu sayede Ankara’nın medeni bir şehir vücuda getirmek için pek çok çalışacağını beyan etmiştir.

Mebus Rasih Efendi’nin Nutku

Badehu Antalya Mebusu Rasih Efendi bir nutuk irad ederek Ankara’nın Millî Mücadele günlerinden ifa ettiği hidmetleri uzun uzadıya naklederek Ankara’nın Hükumet Merkezi olarak kalması, hadisatın tabii bir neticesi olduğu, bu kararı bütün memleketin bilâ istisna tasvip ettiğine hiç şüphe haiz olmadığını söylemiş ve Ankaralıları tebrik etmiştir.

Hakimiyet-i Milliye Önünde

Büyük Millet Meclisi’ne bu suretle arzı teşekkürat edildikten sonra alay aynı tertip dâhilinde idarehanemizin önüne gelerek ailei tahririyemiz tarafından istikbâl edilmiştir. Avnurrefik Bey [5] burada bir nutuk irad ederek gazetemizin Ankara’nın merkez kalması hususundaki hidmetinden dolayı bütün Ankara’nın müteşekkir olduğunu beyan ve Ankara hakkında onu beğenmeyen bir ifade ile yazılan yazılara karşı Ankara’nın müdafaasına sütunlarını açtığını yâd ve tezkâr eylemiştir.

Avnurrefik Bey ezcümle demiştir ki:

-“Mücahedei Milliye’nin ilk gazetesi olan ve İstiklali Millliye’de pek büyük hidmeti sebk [ileri geçme, ilerleme, evvelce geçme, vaki olma] eden ve ahdi istiklâl olan Ankara’mızın, yeni ve şanlı hür Türkiye’mizin Büyük Millet Meclisi Hükumetinin merkezi olmasına bihakkın [hakkıyla, tamamıyla] kesbi [çalışıp kazanma] istihkak [hakkı olma, hak kazanma] eylediği hakkındaki neşriyat ve Ankara’mıza karşı vaki olan hücumlara mantıki müdafaasıyla minnettarlığımızı celbeden muhterem (Hâkimiyet-i Milliye)ye biz Ankara ahalisi ve gençleri idrak eylediğimiz bu mesut günde teşekkür eylemeyi bir vazife addederiz. Yaşasın müstakil yeni Türkiye’nin hür matbuatı!”

Hâkimiyet-i Milliye” esasen bütün o neşriyatıyla uhdesine düşen hak ve hakikati müdafaa vazifesini ifa etmişti. Bu vazifesini daima geniş bir fahri hissiyle yapmış olan gazetemiz, bu hakikati, heyete arz etmiş ve Ankaralıları pek haklı olan mazhariyetlerinden dolayı tebrik eylemiştir.

Vilayette ve Yeni Gün İdarehanesinde

Alay badehu davulları şevk ve sürur darbeleri ile etrafı çınlatarak ve mütemadiyen şen ve mesut tezahüratta bulunarak Vilayet dairesine gidilerek Vali beye hitaben Ankara için gösterdiği himmete ve yaptığı hidmetlerden dolayı teşekkür edilmiş ve Ankara’nın merkez olmaya layık bir şehir olması için … ve büyük bir azim ile çalışılacağından bahis olunmuştur.

Vali Murad Bey heyete karşı kısa bir nutuk irad ederek Ankaralıları tebrik eylemiştir.

Badehu alay (Yeni Gün) refikimizin idarehanesine giderek burada da nutuklar edilmiş ve karar coşkun bir şetaret [neşe, sevinç, şenlik]le alkışlanmıştır.

Geceki Tezahürat

Ankara dün gece de pek parlak bir surette şenliklerine devam etmiştir. Her tarafta havai fişenkler, mahtap [maytap, şenlik gecesinde yakılan renkli kibrit veya fişek ]lar yakılıyordu. Yatsıdan sonra Belediye önünden hareket eden fener alayı sırasıyla Büyük Millet Meclisi ile gazetemiz ve Yeni Gün idarehaneleri, Maarif, Hariciye, Müdafaa-i Milliye vekâletleri önünde tezahüratta bulunarak Koyunpazarı’na çıkmış orada da milli oyunlar oynanarak tezahüratta bulunulduktan sonra Belediyeye avdetle gece geç vakit dağılmıştır. [6]

***

[1] Hakimiyet-i Milliye, 14 Teşrinievvel 1923, No: 940, s. 1, sütun: 5-6

https://dspace.ankara.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12575/67475/0308.pdf?sequence=307&isAllowed=y

[2] T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Devre: II, Cilt: 2, İçtima Senesi: 1, 13 Teşrinievvel 1339, s. 665-670

https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d02/c002/tbmm02002035.pdf

[3] T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Devre: II, Cilt: 2, İçtima Senesi: 1, 13 Teşrinievvel 1339, s. 670

https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d02/c002/tbmm02002035.pdf

[4] Bilal N. ŞİMŞİR, Ankara… Ankara… bir başkentin doğuşu, Bilgi Yayınevi, Ankara Şubat 2006, s. 252

[5] Hâkimiyet-i Milliye, 16 Teşrinievvel 1923, No: 942, s. 1, sütun: 5-6

https://dspace.ankara.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12575/67475/0316.pdf?sequence=315&isAllowed=y

[6] Hâkimiyet-i Milliye, 16 Teşrinievvel 1923, No: 942, s. 3, sütun: 5-6

https://dspace.ankara.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12575/67475/0318.pdf?sequence=317&isAllowed=y

 

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mustafa Kemal Atatürk

10 Kasım’da Atatürk’ü Anmak ve Anlamak

Published

on

Özet

Bu makale, 10 Kasım’ın tarihi anlamını yalnızca bir anma günü olarak değil, aynı zamanda Atatürk’ün fikri mirasını yeniden yorumlama fırsatı olarak ele almaktadır. Atatürk’ü anmak, onu tarihi bir figür olarak yüceltmekten öte, çağdaş bir düşünce sisteminin sürekliliğini koruma çabasıdır. Bu bağlamda makale, anmanın tören boyutu ile anlamanın entelektüel boyutunu bütünleştirerek, 10 Kasım’ı bir toplum bilinci pratiği olarak analiz etmektedir.

Anahtar Kelimeler: Atatürk, 10 Kasım, Anma Kültürü, Cumhuriyet Düşüncesi, Modernleşme, Eleştirel Tarih.

Giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nde 10 Kasım, yalnızca Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü değil; aynı zamanda, bir milletin kendisini yeniden tanıma ve tarih bilincini tazeleme günüdür. 1938’den itibaren her yıl tekrarlanan bu tören, bir yas ifadesinden ziyade, modern Türk kimliğinin sürekliliğini koruma iradesinin sembolü hâline gelmiştir.

Atatürk’ü anmak, onun bıraktığı mirasın hem tarihi hem de fikri boyutlarını hatırlamaktır. Ancak onu anlamak, bu mirasın felsefi ve sosyal temellerini çağın şartlarına uyarlayabilmektir.

1. Atatürk’ü Anmak: Orta Hafızada Bir Tören

Anma olgusu, sosyal hafızanın yeniden üretim biçimlerinden biridir. 10 Kasım sabahı 09.05’te bütün ülkenin aynı anda susması, yalnızca bir “yitiriş” anını değil, bir “yeniden diriliş” bilincini temsil eder. Bu sessizlik, bireysel bir yas değil, ortak bir anlamlandırma dönemidir.

Ortak bellek teorisine göre, bir toplum, geçmişini yeniden kurgularken aslında kendisini inşa eder. Bu bağlamda 10 Kasım törenleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik inşasında önemli bir “zaman ve mekân sabitesi” görevini yapmıştır.

Bu tören, bireylerin şahsi duygularını sosyal bir çerçeveye yerleştirir. Özellikle okullarda, kamu kurumlarında ve meydanlarda yapılan törenler, genç kuşaklara Cumhuriyet’in değerlerinin aktarıldığı sembolik mekânlardır. Dolayısıyla 10 Kasım, sadece geçmişi hatırlama değil, aynı zamanda “geleceğe ait bir kimliği” gösterme ve sürdürme eylemidir.

2. Atatürk’ü Anlamak: Fikri Mirasın Yeniden Yorumu

Atatürk’ü anlamak, yalnızca tarihi olayları bilmek değil, bu olayların ardındaki fikri sistemi kavramaktır. O, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireylerden oluşan bir toplum ideali ortaya koymuştur. [1]

Bu ideal, dogmalardan arınmış bir akılcılığı ve bilime dayalı bir ilerleme anlayışını temel almaktadır. “Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” sözü, Atatürk’ün fikri mirasının özüdür.

Atatürk’ün inkılapları –özellikle eğitim, hukuk ve kadın hakları alanlarındaki dönüşümler– birer modernleşme adımı olmanın ötesinde, insanı merkeze alan bir özgürlük anlayışının yansımaslarıdır. Bu inkılaplar, “rasyonelleşme dönemi”nin Türkiye’deki göstergeleridir.

3. Vaka Analizi: 10 Kasım 1938 ve Sosyal Tepki

Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefatı, yalnızca bir devlet adamının ölümü değil,  millî bir sarsıntı olarak yaşanmıştır. Ancak bu sarsıntı, kısa sürede “millî direniş bilinci”ne dönüşmüştür.

Arşiv belgelerine göre, İstanbul’da cenaze gününde sokağa çıkan yüzbinler, kendi inisiyatifleriyle yas tutma biçimleri geliştirmiştir. [2] Bu durum, anma kültürünün halk tarafından özümsendiğini göstermektedir.

1938 sonrasında 10 Kasım törenleri, devletin resmi tören çizgisinden taşarak, bireysel ve sivil hafızanın ortak alanına dönüşmüştür. Özellikle 1950 sonrası dönemde, anma biçimlerinin çeşitlendiği ve duygusal yoğunluğun kuşaklar arası aktarımında kültürel bir süreklilik sağladığı gözlemlenmiştir.

4. Eleştirel Tarih Bakış Açısıyla 10 Kasım’ın Dönüşümü

Eleştirel tarih yöntemi, geçmişi kutsallaştırmadan, onun bugüne etkilerini çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, 10 Kasım anmaları yalnızca “nostaljik bir bağlılık” değil, tarih bilinci üretiminin bir aracıdır.

Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, 10 Kasım’ın genç kuşaklar nezdinde duygusal bir etkiden ziyade sembolik bir törene dönüştüğünü ortaya koymuştur. [3] Ancak bu durum, anmanın anlamını yitirdiği anlamına gelmez; aksine, yeni kuşakların Atatürk’ü kendi çağlarının diliyle yeniden yorumlama çabası olarak görülebilir.

Dolayısıyla Atatürk’ü “anlamak”, onu tekrarlamak değil, onun yöntemini sürdürmektir: eleştirel düşünmek, sorgulamak ve daima ileriyi hedeflemek.

Sonuç

10 Kasım, yalnızca bir anma günü değil,  millî bilincin yenilenme anıdır. Atatürk’ü anmak, geçmişe duyulan saygıdır; ama onu anlamak, geleceğe duyulan sorumluluktur.
Bu sebeple her 10 Kasım, Türk milletinin “düşünen ve ilerleyen insan” idealini yeniden hatırladığı bir zaman eşiğidir.

Atatürk’ün mirası, bir kişi kültü değil; bir düşünce kültürüdür. Bu kültür, her kuşakta yeniden doğar, çünkü 10 Kasım’ın sessizliğinde bir milletin sesi saklıdır.

DİPNOTLAR

  1. Atatürk, Nutuk, Cilt II Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1969, s. 894.
  2. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri, Dolmabahçe Defterleri, 1938 Kasım Dosyası, Belge No: 27.
  3. Ayşe Kuruoğlu, “10 Kasım Anma Kültürünün Kuşaklar Arası Dönüşümü” Toplum ve Tarih 412 (2019), s. 67–89.

Continue Reading

Özel Günler ve Anlamları

26 Eylül Türk Dil Bayramı: Tarihî Arka Planı, Atatürk’ün Dil Politikaları ve Günümüze Yansımaları

Published

on

Giriş

26 Eylül, Türk Dil Bayramı olarak Türkiye’de her yıl kutlanan önemli bir kültürel tarihtir. Kökenini 1932 yılında toplanan Birinci Türk Dil Kurultayı’ndan alan bu gün, Türk Dil Kurumu’nun kuruluşuna işaret etmekte ve Cumhuriyet’in kültür politikaları arasında dil inkılabının oynadığı merkezi rolü simgelemektedir.

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında dil, modernleşme ve millet-devlet inşasının merkezî unsurlarından biri olarak değerlendirilmiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen dil inkılabı, yalnızca alfabe değişikliğiyle sınırlı kalmamış, Türkçenin yabancı unsurlardan arındırılması ve halkın konuştuğu dil ile yazı dili arasındaki mesafenin kapatılması hedeflenmiştir. 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan Birinci Türk Dil Kurultayı, bu dönemin başlangıç noktası olmuş ve 26 Eylül tarihinin Türk Dil Bayramı olarak kutlanmasına zemin hazırlamıştır.

1. Birinci Türk Dil Kurultayı ve TDK’nın Kuruluşu

26 Eylül 1932’de başlayan Birinci Türk Dil Kurultayı, Cumhuriyet’in dil politikalarında kurumsallaşmanın ilk adımıdır. Kurultayın ardından Türk Dili Tetkik Cemiyeti (bugünkü TDK) kurulmuş ve Türkçenin söz varlığının zenginleştirilmesi, bilim dili hâline getirilmesi yönünde çalışmalar başlamıştır.

2. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Dil Anlayışı

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin bağımsızlığını korumasında olduğu gibi kültürel varlığını sürdürmesinde de dilin belirleyici bir unsur olduğunu vurgulamıştır. Onun Sadri Maksudi Arsal’ın “Türk Dili İçin” (Ankara 1930, s. 3) adlı eserinin başına 2 Eylül 1930 tarihinde el yazısıyla kaleme aldığı şu satırlar, bu anlayışı en özlü şekilde yansıtmaktadır:

Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin… Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Bu ifadeler, Atatürk’ün Türkçeyi sadece bir iletişim aracı olarak değil, aynı zamanda millî bilincin ve milli bağımsızlığın en temel dayanağı olarak gördüğünü göstermektedir.

3. Günümüzde Türk Dil Bayramı’nın Yansımaları

Günümüzde 26 Eylül, üniversitelerde, okullarda ve kültürel kurumlarda çeşitli etkinliklerle kutlanmaktadır. TDK her yıl bildiriler yayımlamakta, gençler arasında Türkçe’nin doğru ve güzel kullanımını teşvik eden projeler yürütmektedir. Ancak yabancı dillerin artan etkisi ve dijital kültürün getirdiği yozlaşma, Türk Dil Bayramı’nın amaçlarını ve beklentilerini daha da anlamlı kılmaktadır.

Sonuç

26 Eylül Türk Dil Bayramı, Cumhuriyet’in dil inkılabı mirasını simgeleyen ve Türkçenin gelişimi için toplum farkındalığı oluşturan önemli bir tarihtir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dil anlayışı, modern millet-devlet inşasının temel taşlarından biri olarak bugün de geçerliliğini korumaktadır. Günümüzde yapılması gereken, bu mirası yalnızca anmak değil; Türkçeyi bilim, sanat, kültür ve teknoloji dili olarak daha da güçlendirmektir.

Continue Reading

Türk İstiklâl Mücadelesi

SEVRES (SEVR) ANTLAŞMASI (10 AĞUSTOS 1920)

Published

on

Sevr Antlaşması 433 maddelik ve 150 büyük sayfalık bir vesikadır. Ekler, haritalar ve diğer belgeler bunun dışındadır.

Bu antlaşma ile Orta Doğu haritası adeta yeniden çizilerek paylaşılmaktaydı. Antlaşmanın maddeleri oldukça ağırdır ve Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırmak için hazırlanmıştır.

İstanbul ve civarından oluşan küçük bir bölge ile Orta Anadolu’nun küçük bir kısmı Kastamonu kıyılarına kadar Türklere bırakılıyordu. Rumeli ve Boğazlar İtilâf Devletleri’nin işgaline bırakılmakla birlikte Boğazların trafiğe açık olması ve karma bir komisyon tarafından yöneltilmesi kararlaştırılmıştır. Doğu Anadolu’da ise Kürdistan ve Ermenistan devleti kuruluyordu. Bu devletlerin sınırlarını ABD çizecek ve Ermenistan 20 yıl ABD mandası altında bulunacaktı. Arabistan Osmanlı Devleti’nden ayrılacak ve müttefiklerin isteklerine terk edilecekti. Müttefikler tarafından daha önce işgal edilen yerler, Fransa, İtalya ve İngiltere’de kalıyordu. Azınlıklar, Osmanlı Devleti’nde eşit haklara sahip olacak ve Meclis’te temsil edileceklerdi. Kapitülasyonlar yürürlükte kalıyordu. Devletin askerî ve maddî işleri kontrol altına alınıyordu. Sadece iç güvenliği sağlamak üzere 50.000 kişilik askeri güç dışında silahlı kuvveti olmayacaktı. Liman ve demir yolları uluslararası bir komisyona bırakılıyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti savaş tazminatı ödeyecekti. Kendi aralarında paylaşamadıklarından İstanbul Osmanlı Devleti’nde kalacaktı. İzmir’in yönetimi Yunanlılara bırakılmıştır. Bunlara ek olarak da savaşa girmiş ve idarî kademelerde bulunmuş Türk vatandaşları savaş suçlusu olarak yargılanacaktı.

Sultan Vahideddin’in başkanlığında 22 Temmuz 1920’de toplanan Şûra-yı Saltanat “zayıf bir mevcudiyeti, mahva tercih” ederek Sevr Antlaşması’nın onaylanmasına karar vermiştir.

Sevr’in Osmanlı Devleti tarafından imzalanması üzerine, Kazım Karabekir Paşa, Meclis Başkanlığı’na 16 Ağustos 1920 tarihli gönderdiği bir telgrafta Sevr’i imzalayanların “vatan haini” ilan edilmesini teklif etmiştir. Bu öneri mecliste görüşülerek 19 Ağustos 1920 tarihinde kabul edilmiş ve anlaşmaya imza atan Hadi Paşa, Rıza Tevfik Bey, Reşat Halis ve kırk iki kişinin daha vatan haini olduğu ilan edilmiştir. [1]

***

Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir Paşanın, İstanbul’da inikat eden Şûrayı Saltanatta Sevr Muahedesinin imza edilmesine karar verenlerle muahedeyi imza edenlerin hiyaneti vataniye ile ittiham olunmalarına dair telgrafı.

REİS — Kâzım Karabekir Paşadan mevrut bir telgraf var okunacak.

Erzurum;

Ankara’da Meclisi Milli Riyasetine

Vatansız, vicdansız üç serserinin, yine kendileri gibi millet ve vatanla alakası olmayan bir kaç kişi namına sulh muahedesini imza ettiklerini ajansta gördük. Mücadelei milliyemizde daha büyük bir azim ve imanla devamı tekiden ahdettiğimizi arz eylerim. İstanbul’da teşekkülünü evvelce duyduğumuz Şûrayı Saltanatta Türkiye’nin hayatı mevcudiyetini söndüren bu zalim muahedenin imza edilmesine karar ve rey veren esamileri malum eşhasın ve muahedenameye vazı imza edenlerin ihaneti vataniye ile ittiham olunmasını ve haklarında hükmü gıyabi verilmesini bu vatansızların isimlerinin her yerde lanetle yâd edilmesinin ilan ve tamim olunmasını arz ve teklif eylerim.

 17 Ağustos 1336 [1920]

Şark Cephesi Kumandanı

Kâzım Karabekir

REİS — Kâzım Paşanın bu teklifini tensip buyuruyor musunuz? (Hay hay) tensip buyuranlar ellerini kaldırsın. Tensip edildi efendim. [2]

***

30.10.1338 [1922] Pazartesi günkü Meclis toplantısında Sadrazam Tevfik imzasıyla gelen telgraflar okunmuştur. Bu bölümde öncelikle Sadrazam Tevfik imzasıyla gelen telgraflar üzerine Osmanlı Devleti’nin mukadderatı ve hilafet meselesi hakkında açılan müzakerede Sadrazam Tevfik Beyin telgrafı okunmuştu. Telgrafta Tevfik Paşa, Bab-ı Âli ile Büyük Millet Meclisi arasında bir ikiliğin olmadığını ve Sevr Muahedesi konusunda Büyük Millet Meclisi ile müzakereye hazır olduklarını ifade etmiştir. Müzakerede söz alan Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey, Sevr Muahedesini imzalayanların Bab-ı Âli olduğunu Millet Meclisinin ise bu belgeyi kabul etmediğini söyleyerek Bab-ı Âli ile Büyük Millet Meclisi arasında ikilik olduğunu dile getirmiştir. [3]

Müfit Efendi (Kırşehir), Sevr Muahedesi ile milletin hâkimiyetinin ve istiklâlinin mahvedildiğini belirtmekte, ardından konuşan Dâhiliye Vekili Ali Fethi Bey, Bab-ı Âlinin Türk milletini ebediyen esarete mahkûm eden Sevr Ahitnamesini kabul ettiği üzerinde durmakta, Tunalı Hilmi Bey (Bolu), Padişahı, Sevr Antlaşmasına boyun eğdiği için “taçlı hain” olarak nitelemektedir.[4]

***

Sevr Antlaşmasının birinci yıldönümü münasebetiyle dönemi yaşamış bir kişinin, kişinin yaşadığı topluluk ve toplumun bakış açısını yansıtan [Hâkimiyet-i Milliye, 11 Ağustos 1921, No: 261, s.1,sütun: 1-2] künyesinde Osmanlı Türkçesi ile yayımlanan “BİR SENE-İ DEVRİYE” başlıklı çeviri yazı olarak aşağıda sunulmuştur.

BİR SENE-İ DEVRİYE [YILDÖNÜMÜ]

Kablettarihin [tarih öncesinin] vahşi adamları birbirini parçalamak istedikleri zaman, kastlarını doğrudan doğruya ve dürüst bir hareketle icra ederler, zulme hak süsü vermek riyakârlığına tenezzül etmezlerdi. Hâlbuki dün sene-i devriyesini geçirdiğimiz “Sevr” muahedesini hazırlayanlar, dört harp senesinde hak ve adalet münadiliğiyle cihanın başını ağrıttılar. Nihayet hak ve adaletin Anadolu’ya taalluk edenini gördüler: Sevr muahedesi milyonca Türk’e karşı düşünülmüş bir suikast programından başka nedir?

Cinayet açık bir iştir: Mutemet [güvenilir kimse] kastını hazırlar. Sonra hücum eder, öldürür.  Loyd Corc ve refikası yirmi milyon masumun katl ve imhasını açıkça söyleselerdi belki daha dürüst olurdu. Hâlbuki hem kastettiler hem de kastlarını cihan sulhu, medeniyet, adalet vesaire gibi kelimelerle süslemek istediler. Fakat cinayet, fena olmak için mutlaka bir anda ve bir silahla olmak lazım gelir. Bir milleti “Sevr” denilen hükm-i idam ile ortadan kaldırmak da bir cinayettir. Sonu ölüme kendinden sonra katl ve idamın çelik bir hançer veya altun bir kalem ile irtikâbı birbirinden çok faklı şeyler değildir. Hele bunu bu memleketi temsil etmeyen ve damarlarını harisane bir surette emmek iştihasından başka bir his beslemeyen birkaç hain ele imzalattırmak bundan daha az bir cinayet olamaz.

Bir sene evvel İstanbul’dan gönderilen ve milletle alakası olmayan birkaç kişinin imzaladığı bu ölüm senedine Anadolu’nun on milyon Türkü belki imanına güvenerek elinin tersini urdu. Türk milletini yeşil masa başında ve cigara dumanları arasında boğmağa karar veren efendileri kastlarını yürütemediler: Loyd Corc ve arkadaşlarının ve Avrupa sermayedarlarının keyfi, arzusu ve menfaati için milyonlarca insana ölüm kabul ettirmenin imkânı yoktu.

Medeniyetin sahte hâkimleri, niyetlerini başaracak fedakârlığı göstermeğe de kadir değildiler; İstanbul’dan gönderilen birkaç vatansızın imzası meseleyi hal edemezdi, bu idamı bilfiil infaz edemezlerdi. Anadolu Türkünü öldürecek ücretli bir cellat lazımdı. Anadolu hesabına ücret vaat etmek suretiyle bu celladı buldular: Yunanistan bir senedir bu hizmeti görüyor.

Fakat Avrupa’nın Anadolu’ya memur ettiği vahşi cellat, maksadına eremedi. Türk milletinin iki senedir gösterdiği harikulade mukavemet,  şarka gelen bu deni celladın satırını inşallah kendi kafasında paralayacaktır.

Sevr muahedesini kabul etmek, dörtler meclisinin kurduğu zulüm sehpasına kendi kendimizi asmak, idam ipini boynumuza kendi elimizle geçirmek ve çekmek demekti. “Sevr” muahedesini kabul etseydik bugün Anadolu’da meşgul olmadık toprak, esir olmadık millet kalmayacaktı; Avrupa medenileri bir sülük gibi sırtımıza yapışarak, köylümüzün alın teriyle kazandığı emekleri, Londra, Paris, Roma ve Atina daha zengin ve daha müreffeh olacak, servetini kollarıyla kazanan bu halk, açlıktan, uşaklıktan benzi sola sola ve ram [sürü] olup çökecekti.

Fakat bu milletin ne Avrupalılara uşak olmağa, ne de Avrupa ihtirası için ölmeğe niyeti yoktu. Sevr teklifi, tarihi ve yüksek izzet-i nefse pek giran oldu [dokundu, ağır geldi]. Yorgun ve mecruh olmağla [yaralı olmakla] berber vakurane doğruldu ve kendisine sulh muahedesi diye uzatılan hakaretnameyi okumaya bile tenezzül etmeden, tarihini, şeref ve istiklalini müdafaaya koyuldu.

Bu müdafaa sayesindedir ki Türk milleti iki senedir ölüm savletini [hücumunu] tevkif ediyor [durduruyor]. Hiç şüphe yok ki bu savleti bir gün kıracak, perişan edecek ve beşeriyet tarihinden hiçbir zaman silinemeyen büyük ve mukaddes istiklalini ebediyetle devam edecektir.

Allah ve hak bizimledir.

DİPNOTLAR

 [1] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/sevres-sevr-antlasmasi-10-agustos-1920/

[2] T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 19.8.1336 (1920), Devre: I, Cilt: 3, İçtima Senesi: I, s. 333

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c003/tbmm01003053.pdf

[3] T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 30.10.1338 (1922), Devre: I, Cilt: 24, İçtima Senesi: 3, s. 270-276

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf

[4] T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 30.10.1338 (1922), Devre: I, Cilt: 24, İçtima Senesi: 3, s. 283-288

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf

[5] Hâkimiyet-i Milliye, 11 Ağustos 1921, No: 261, s.1,sütun: 1-3

Continue Reading

En Çok Okunanlar