Connect with us

Türk İstiklâl Mücadelesi

ÇANAKKALE MUHAREBELERİ

Published

on

18 Mart 1915-18 Mart 2020

Çanakkale Deniz Zaferinin 105. Yıldönümü

Çanakkale Muharebeleri; deniz, kara ve hava harekâtları olarak gerçekleşmiştir. Bu vatan uğruna bir gül bahçesine girercesine canlarını veren aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle anarım.

Türk Milletinin istiklal ve istikbal mücadelesinde; emeği geçen başta Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere komutan, devlet adamı ve topun namlusundan cepheyi gören erlerin aziz hatırasını rahmet ve minnetle yâd ederim.

Günümüz nesli, Çanakkale Muharebeleri’ni her yıl 18 Mart günü gazetelerin ve televizyonların anlattıkları üzerinden ve biraz da ders kitaplarından öğrenme imkânına sahiptir. Mehmet Akif’in “Şu Boğaz Harbi nedir, var mı ki dünyada eşi?/En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.” diye başlayan şiiri muharebelere ilişkin ruhani bir atmosfer kurar ve yaşatır.

Çanakkale Şehitlerine

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- “bu: bir Avrupalı! ”
Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer. (1)
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da, (2)
Ostralya’yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâ’ûna da züldür bu rezîl istîlâ!

Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’â mı göğsündeki kat kat îman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i İlâhî o metîn istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;
“O benim sun’-i bedî’im, onu çiğnetme” dedi.
Âsım’ın nesli…diyordum ya…nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, (3)
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan, (4)
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın…Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

(1) İlk baskılarda:…kum gibi, mahşer mi, hakîkat mahşer.
(2) İlk baskılarda:…duruyor karşında,
(3) İlk baskıda: Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
(4) İlk baskılarda: Ebr-i nîsânı açık…

Mehmet Akif Ersoy

Kabul edilmelidir ki, şiir dili ölümsüzlüğün ses ve harfle/sembolle ifadesidir. Çanakkale Muharebeleri’nin ölümsüzleşen özellikleri mevcuttur, ama bir de şiirle ifade edilemeyen ölümlü dünyanın olağan halleri, ayrıntıları, küçük olayları üzerinden giden çok katı bir gerçekliği vardır. Bu konuda yeterli veri olmayınca veya var olan veriler kullanılmadığında günümüz nesline, 1915 yılı boyunca süren bu kanlı çatışmanın içinden birkaç kesit verilmesi ile sınırlı bir öğrenme-öğretme etkinlikleri kalır: “Boğazı aşmak isteyen gemilerin püskürtülmesi, denizden geçilemeyeceği anlaşılınca karaya asker çıkarılması, siper savaşları, binlerce km. uzaktan gelen Anzak askerleri ve tabyalar boyunca yaşanan bazı dramatik insan hikâyeleri…” Sonuçta her şey sanki bir güne toplanmıştır.

—————————————————————————————————-

İlköğretim ve Ortaöğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük ders kitaplarında “Çanakkale Muharebeleri”nin işlenişine ait örnekler:

Çanakkale Cephesi: İngiltere ve Fransa, İstanbul’u alarak Osmanlı Devleti’ni savaş dışı bırakmak ve müttefikleri Rusya ile doğrudan bağlantı kurmak istediler. Bunun için de 18 Mart 1915’te donanmalarıyla birlikte Çanakkale Boğazı’nı geçme girişiminde bulundular. Ancak Boğaz’a döşenmiş mayınlar ve Türk topçularının isabetli atışları karşısında ağır kayıplar vererek geri çekildiler.

Müttefikler, denizde uğradıkları başarısızlık üzerine Türk savunmasını çökertmek için bu kez de Gelibolu Yarımadası’na asker çıkardılar. Mehmetçik’in kahramanlığı karşısında tutunamayacaklarını anlayınca da bir süre sonra yarımadayı terk etmek zorunda kaldılar. Çanakkale Savaşları, Birinci Dünya Savaşı’nın seyrini değiştirecek nitelikte önemli sonuçlar ortaya çıkardı. Boğaz’ın geçilememesi nedeniyle yardım alamayan Rusya’da çarlık rejimi yıkıldı. Yeni yönetim Rusya’nın savaştan çekildiğini ilan etti. Diğer yandan İtalya, İtilaf Devletlerinin yanında savaşa girerken Bulgaristan İttifak Devletleri safına katıldı. (Sami TÜYSÜZ, İlköğretim 8 Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Ders Kitabı, Tuna Matbaacılık Sanayi ve Ticaret A. Ş., Ankara 2016, s. 28)

Çanakkale Cephesi

Komutanlar: Liman von Sanders, Cevat Paşa, Kazım (İnanç) Paşa

Güç: 315.500 asker

Avrupa’da Almanlara mağlup olan Ruslar, İngilizlerden yardım istedi. İngiliz donanması, Fransız donanması ile birlikte Boğazlar yoluyla Ruslar’a yardım göndermek için Çanakkale önlerine geldi. Fakat İtilaf Devletleri, 18 Mart 1915 tarihinde, Çanakkale Boğazı’nda yenilgiye uğrayınca 25 Nisan’da birçok noktadan Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yaptı. Kıyıya hâkim tepeleri elinde tutan Türkler, düşmanı dar bir sahil şeridinde tutmayı başardı. İngiliz kuvvetleri Anafartalar’da da yenilgiye uğradı. İtilaf Devletleri 1916 başlarında bölgeyi terk etmek zorunda kaldı. (Samettin BAŞOL, Tuğrul YILDIRIM, Miyase KOYUNCU, Abdullah YILDIZ, Ömer Faruk EVİRGEN, İlköğretim 8 Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Ders Kitabı, MEB Devlet Kitapları 2017, s. 33)

Çanakkale Cephesi

İngiltere ve Fransa İstanbul’u ele geçirip Osmanlı Devleti’ni savaş dışı bırakmak, Süveyş Kanalı’na yönelik Türk baskısını ortadan kaldırmak, ekonomik, siyasi ve askerî açıdan zor durumda olan Rusya’ya yardım göndermek için bu cepheyi açtı. İtilaf (Anlaşma) Devletleri donanması, Çanakkale Boğazı’nda beklemediği bir savunmayla karşılaştı. Türk topçularının başarılı atışları ve Nusret Mayın Gemisi’nin Boğaz’ı mayınlaması sonucunda 18 Mart 1915’te ağır bir yenilgi alan İtilaf Devletleri Çanakkale’yi denizden geçemeyeceklerini anladılar. Denizden başarılı olamayan İtilaf Devletleri amaçlarına bu sefer bir kara harekâtı ile ulaşmaya çalıştılar. Mustafa Kemal, 20 Ocak 1915’’te merkezi Tekirdağ’da bulunan 19. Tümen Komutanlığına atanmıştı. Düşmanın Arıburnu bölgesindeki Seddülbahir ve Kabatepe civarından karaya asker çıkaracağını öngörüyordu. Bu nedenle emrindeki birlikleri bu bölgenin savunmasını yapabilecek şekilde yerleştirdi. 25 Nisan sabahı Mustafa Kemal, düşman kuvvetlerinin Arıburnu bölgesine çıkarma yaptığını haber aldı. Düşman, öngördüğü bölgeden kara harekâtına başlamıştı. Çıkarma bölgesine ilerlemek için birliklerini harekete hazır duruma getirdi ancak bağlı bulunduğu kolordudan herhangi bir talimat gelmediği için beklemek zorunda kaldı. Düşmanın ilerleyişine devam etmesi üzerine sorumluluğu üzerine aldı ve emrindeki kuvvetlerin bir kısmıyla Kocaçimen Tepesi’ne yöneldi. Conkbayırı’na çıktığı sırada düşmandan kaçan Mehmetçikle karşılaştı. Onlara moral verip iyi komuta ederek Arıburnu Cephesi’nin açılmasını sağladı.

Balkan savaşları sırasında bu bölgede görev yapmış olan Mustafa Kemal, ölümü göze alan Mehmetçikle birlikte Arıburnu, Anafartalar ve Conkbayırı’nda İtilaf birliklerinin ilerleyişini durdurdu ve İtilaf güçlerini yenilgiye uğrattı. Conkbayırı’ndaki mücadelede bir şarapnel parçası Mustafa Kemal’in cep saatine saplandı. Bu sayede Mustafa Kemal’in hayatı kurtuldu. Mustafa Kemal, komutası altındaki askerleri taarruza kaldırırken etrafında topladığı subaylara şöyle seslenmişti: “Size ben taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimizi başka kuvvetler ve başka komutanlar alabilir.” Mustafa Kemal Çanakkale Cephesi’ndeki başarılarından dolayı albaylığa terfi etti. Adı “Anafartalar Kahramanı” olarak anılmaya başladı. Bu başarılar, halk arasında daha çok tanınmasında ve ileride Millî Mücadele’nin lideri olmasında son derece etkili olmuştur. (Çiğdem ATAŞ, İlköğretim 8. Sınıf Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Ders Kitabı, Top Yayıncılık, İzmir 2017, s. 18-19)

Çanakkale Savaşı

Mustafa Kemal’in askerlik hayatında Millî Mücadele’nin liderliğine giden en önemli olaylardan birisi de Çanakkale Savaşı’dır (1915). Çanakkale Boğazı’nı geçmeye çalışan İngiliz ve Fransız donanması başarısız olunca karadan çıkartma yapma kararı aldılar. Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarmaya başlayan düşman kuvvetlerini Mustafa Kemal’in komuta ettiği tümen Arıburnu’nda ve Conkbayırı’nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseltildi. İngilizler 6 – 7 Ağustosta Arıburnu’nda ikinci taarruz harekâtına başladılar. Fakat başarı elde edemediler. Anafartalar Grup Komutanı Mustafa Kemal 9 – 10 Ağustosta Anafartalar Zaferi’ni kazandı. Bu zaferi 17 Ağustosta Kireçtepe, 21 Ağustosta II. Anafartalar zaferleri takip etti (1915).

Mustafa Kemal Çanakkale Savaşı’nda Türk ordusunun yazdığı kahramanlık destanının en önemli komutanı ve yönlendiricisi olacaktır. Conkbayırı’nda taarruz etmek için hazırlık yapan subaylarına verdiği: “Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimizi başka kuvvetler ve başka kumandanlar alabilir.” emriyle Çanakkale Savaşı’nın bir varoluş savaşı olduğunu anlatmıştır. Mustafa Kemal’in Arıburnu, Conkbayırı ve Anafartalar’da elde ettiği başarılar onun iyi bir lider ve komutan olmasının yanında cesaretinin sonucudur. Çanakkale Savaşı’nda askerleriyle cephenin en önünde mücadele etmiş sevk ve idareyi gerçekleştirmiştir. Mustafa Kemal’in savaşta gösterdiği cesareti ve liderliği onun Türk milleti tarafından tanınıp Millî Mücadele’nin lideri olarak kabul edilmesinde etkili olmuştur. Millî Mücadele’nin Başkumandanı Mustafa Kemal bu savaşta üstün askerî yetenekleriyle mesleğindeki başarısını kanıtlamıştır. (Komisyon, Ortaöğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük, MEB Devlet Kitapları, 2016, s. 12)

Çanakkale Savaşı

Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı’na girdiğinde Mustafa Kemal, Sofya’da ateşemiliter olarak görev yapıyordu. Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi üzerine Başkomutanlık Vekâletine yaptığı ısrarlı başvuruların sonucunda 20 Ocak 1915’te oluşum hâlindeki Tekirdağ 19. Tümen Komutanlığına atandı. 2 Şubat’ta komutasını aldığı 19. Tümen, Çanakkale Boğazı’nı geçemeyen İtilaf (Anlaşma) Devletleri’nin Gelibolu’ya asker çıkaracakları gerekçesiyle bu bölgeye kaydırıldı. Çanakkale Cephesi komutanı Alman Liman Van Sanders (Liman Von Sanders), savunma planını çıkartmanın Saros Körfezi’ne yapılacağını düşünerek hazırlamıştı. Mustafa Kemal ise çıkarmanın Arıburnu üzerinden yapılacağını öngörmüş ve savunma planının bu ihtimale göre yapılması gerektiğini ileri sürmüştü. 25 Nisan’da İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Anzak Kolordusu ile beraber Arıburnu, Seddülbahir ve Kumkale sahillerine çıkarma yapmaya başladılar. Mustafa Kemal Arıburnu’na çıkarma yapan İngiliz birliklerinin hedefinde Conkbayırı hattının olduğunu askerî zekâsı ve ileri görüşlülüğü sayesinde fark etmişti. Emrindeki kuvvetleri bu bölgeye sevk ederek İngiliz birliklerine karşı destansı bir zafer elde etti. Conkbayırı’nı tutan İngiliz kuvvetlerini geri çekilmek zorunda bırakan askerlere Mustafa Kemal şu emri vermişti:

“Ben, size taarruzu emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!” (Turan, 2008: 137)

19. Tümen komutanı iken albaylığa terfi eden Mustafa Kemal, Anafartalar Grup Komutanlığına getirildi. Anafartalar Savaşı’nda bir şarapnel parçasının göğsü üzerindeki saate isabet etmesine rağmen cephenin en önünde savaşmayı sürdürdü. Türk askerinin azmini ve savaş kabiliyetini yakından gördü ve komutanlık deneyimini geliştirdi. Buradaki başarıları, ayrıca Anafartalar kahramanı olarak ünlenmesini sağladı. Bu durum Mustafa Kemal’in ileride Millî Mücadele’nin liderliğine gelmesinde ve Sakarya Savaşı’nda Başkomutan sıfatıyla ordunun başına geçerek başarılar kazanmasında etkili oldu. Anafartalar başarısı, Mustafa Kemal’in savaştığı ülkeler tarafından da tanınmasına önemli katkı sağladı. İngiliz Generali Hamilton (Hemıltın) 17 Ağustos 1915’te Londra’ya gönderdiği raporda şu itirafta bulunuyordu:

“Üzülerek söylemeliyim ki Türkler bizim bazı yeni birliklerimiz üzerinde manevi üstünlük sağlamışlardır… İyi komuta edilen ve cesaretle savaşan Türk ordusunun karşısındayız.” (Kocatürk, 2007a: 59) (Ersun BALCILAR, Murat KILIÇ, Yunus KURT, Ortaöğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Ders Kitabı, Top Yayıncılık, İzmir 2016, s. 26-27)

Çanakkale Cephesi

Rusya, Birinci Dünya Savaşı devam ederken ekonomik ve askerî açıdan zor günler yaşamaktaydı. Savaşa devam edebilmesi için İngiltere ve Fransa’nın askerî ve teknik yardımına ihtiyacı vardı. Rusya’ya giden geçiş yolları, kuzeyde Almanya ve güneyde Osmanlı Devleti tarafından kesilmişti. İngiltere ve Fransa’dan yardım alamayan Rusya, savaşı sürdürmekte zorlanıyordu.

Bu sırada İngiltere Donanma Bakanı Winston Churchill (Vinston Çörçil), Çanakkale Boğazı’na yapılacak bir saldırı ile İstanbul’u ele geçirmeyi tasarlıyordu. Böylece hem İstanbul’u işgal ederek Osmanlı Devleti’ni etkisiz hâle getirecek hem de Rusya’ya gereksinimi olan ekonomik ve askerî yardımı ulaştıracaktı. Bu amaçla, İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan bir donanma Çanakkale açıklarına kadar geldi. Bu sırada Nusret Mayın gemisi bir gecede Boğaz’ı mayınlamıştı. 18 Mart 1915 tarihinde İtilaf Devletleri donanması Boğaz’ın mayınlardan temizlenmiş olduğunu düşünerek önce kıyılardaki top istihkâmlarını ağır bir topçu ateşine tuttu. Daha sonra Çanakkale Boğazı’na girdi. Savaş gemileri Boğaz’a girince kıyılardaki topçuların ağır ateşi ve direnişi ile karşılaştılar ve mayınlara çarparak büyük kayıplar verdiler. İtilaf Devletlerinin gemilerinin büyük bir bölümü battı. İtilaf Devletleri donanması, bu şiddetli direnme sonucunda geri çekilmek zorunda kaldı.

Çanakkale Boğazı’nın denizden geçilemeyeceğinin anlaşılması üzerine, karadan yapılacak bir harekâtla Gelibolu Yarımadası’nı ele geçirme planları yapan İtilaf Devletleri yeni bir saldırı düzenlediler. İngiliz, Fransız, Hintli, Cezayirli, Afrikalı ve Anzak (Yeni Zelandalı – Avustralyalı) askerlerden oluşan birlikler Seddülbahir, Arıburnu ve Kumkale’ye çıkartma yaptılar.

İtilaf Devletleri birlikleri önce kıyıları ele geçirerek Türk ordusunu geri çekilmeye zorladılar. Düşman birlikleri karadan saldırılarına devam ederken Mustafa Kemal, Anafartalar Grup Komutanlığına atandı. Kuvvetlerini toparlayan Mustafa Kemal “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve komutanlar gelebilir.’’ sözü ile emrindeki birliklere savunmanın önemini belirtti.

Çanakkale Zaferi, Rusya’ya yardım yapılmasını engelledi. İtilaf Devletlerinden yardım alamayan Rusya’da Bolşevik İhtilali çıktı. Çarlık rejimi yıkıldı. Rusya, savaştan çekilmek zorunda kaldı. İngiltere’nin Çanakkale Savaşı’nda yenilmesi sonucunda bu devletin sömürgelerindeki Müslümanlar ayaklandı. Türkler ise Çanakkale’nin geçilmez olduğunu bütün dünyaya kanıtladı. Bu olayla Türkler, millî birlik ve bütünlüklerini tüm dünyaya göstermiş oldu. ( Mahmut ÜRKÜT, Ortaöğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Ders Kitabı, Ata Yayıncılık, Ankara 2017, s. 41-42)

—————————————————————————————————————————————–

Her 19 Mart günü bizim için muharebeler bitmiş olmasına rağmen, gerçekte çarpışmalar 9 Ocak 1916’ya kadar devam etmiştir. Yakın tarihimizin en kanlı muharebelerinin gerçekleştiği Çanakkale’de neler olmuş, neler yaşanmış, neler düşünülmüş, zaaflarımız, zayıflıklarımız, üstünlüklerimiz nelerdir, bunlardan yeteri kadar haberdar mıyız/değiliz. Çünkü konuşmaktan bir türlü yazmaya vakit bulamadığımızdan güçlü bir hatıra anlayış ve kurumlarının tesis edilmemesi, var olanların da milli tarih bilinci ve bilimsellikten uzak veya yapılan çalışmaların yetersiz olması-gerçeklerin ideolojik ve siyasi saplantılara kurban edilmesi- muharebelerin temelindeki insani yanı karanlıkta bırakmaktadır. Tarihçinin yaptığı/yapacağı biraz belge çokça hayal gücü denilmektedir. Aslında bu söylem hem tarih hem de bugün için doğrudur.

Yüz dört yıl çok fazla bir zaman değil. Yılların nasıl geçtiğini hepimiz
görüyor ve biliyoruz. Günler, aylar, mevsimler böylesine akıp gittiğine göre insanın
çeşitli vesileler üzerinden geçmişi sınıflayarak zamana özel bir anlam verme/anlamlandırma çabası boşunadır. “Çok eski” ya da “biraz öncesi”, “geçmiş” olmanın sonsuzluğunda aynı anlamdadır. On yıl ya da yüz dört yıl öncesi fark etmez, “geçmiş”, ona ulaşılacak bir iz/damar bulunabildiğinde zamandan bağımsız olarak yanı başımızda olabilir; aksi takdirde düne ait olan bile bir daha hiç dönmemek üzere kaybolup gidebilir. Bu iz/damar bazen yazarının okuyucusunu içine aldığı satırları olur, başkalarının tecrübesi insanın tecrübesi haline gelir, bazen yalnızca fotoğraflardır, bizimle ilgisiz görünseler bile onlarla kendi fotoğraf hatıralarımız üzerinden bir bağ kurabiliriz. Fotoğraflar, gerçekliğin ne kadar mükemmel taklidi olurlarsa olsunlar geçmişteki canlılığa “fotoğraf” olmanın getirdiği bir yabancılaşma uzaklığıyla tanıklık ederler. Fotoğraflar zamana karşı “şimdi ve burada” anlayışını daha kolay somutlaştırır. Bu sebeple üzerinden yüz dört yıl geçmiş olsa ve “bugün” dediğimiz zaman diliminde artık o canlılıktan bahsedilemese bile “fotoğrafın tanıklığı” yaşanmışlığın temsil ettiği gerçeklik üzerinden bize dokunur. Biliriz ki oradaki insanlar, başlarına gelecek bütün dünyevi tehdit ve risklerin ötesinde zamana yenik düşmüşlerdir. Bugün onlardan hiçbiri hayatta değildir. Ama yine de her birinin bir hikâyesi vardır ve biz bir fotoğrafın gösterdiği o anın içinden, bütün hikâyenin ipuçlarını görebilir, bakışlardan, hal ve tavırlardan, ellerin, ayakların, bedenin dilinden neler olduğunu anlayabilir/anlatabiliriz.

Çanakkale Muharebeleri, yüksek lisans ve doktora tezlerinde inceleme konusu yapılsa da insanı içine çeken romantik yapısı öngörülemez bir gerçektir. Bugün muharebe alanlarına yapılan gezilerde hissedilenler gibi. El birliği ile yapılan tahribatlarla o günlerden bu günlere bir şey kalmasın mücadelesine rağmen; muharebe alanlarının, ısrarlı mücadelesi hâlâ galip gelmekte, damarlarında Türk kanı dolaşan her Türk evladına “namus davası”nı anlatmakta/ebedileştirmektedir.

Türk İstiklâl Mücadelesi

Havza Tamimi [Genelgesi] (28 Mayıs 1919)

Published

on

Giriş

Türk İstiklâl Mücadelesi’nin kırılma noktalarından biri olan Havza Genelgesi (28 Mayıs 1919), Mondros Mütarekesi sonrası Anadolu’da filizlenen mahallî ve dağınık mukavemet hareketlerini ulusal bir çatıda birleştiren bir başkaldırı metnidir. 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa’nın resmî yetkilerini aşarak yayımladığı bu genelge, sömürgeci müdahaleye, işgale ve İstanbul Hükümeti’nin edilgen tutumuna karşı toplumsal hafızayı harekete geçirmiştir.

1. Öncesi (Samsun’dan Havza’ya Geçiş): Tarihsel Coğrafya ve Sosyolojik Zemin

Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) sonrası Osmanlı coğrafyası, yalnızca askeri bir teslimiyeti değil, mekân ve toplum bakımından bir parçalanma dönemini tecrübe etmiştir.

Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu Kıtaatı Müfettişi olarak Samsun’a ayak bastıktan kısa süre sonra, güvenli ve telgraf hatlarının aktif olduğu iç bölgelere geçmek istemiştir. Yol üstündeki Kavak kasabasından itibaren liderlik faaliyetlerine başlamış ve 25 Mayıs 1919’da Havza’ya intikal etmiştir.

Jeopolitik ve Tarihsel Coğrafya Kırılması

15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgali, Anadolu’nun iç kesimlerinde derin bir jeopolitik güvensizlik dalgası yaratmıştır. Samsun ve çevresi (Canik Sancağı), Karadeniz’de bir Pontus Devleti kurmayı amaçlayan ayrılıkçı Rum çeteleri ile Müslüman ahali arasındaki çatışmaların merkezidir. İngilizlerin bölgedeki asayişsizliği gerekçe göstererek Mondros’un 7. maddesini işletme (stratejik noktaları işgal etme) tehdidi, Mustafa Kemal’in geniş yetkilerle bölgeye gönderilmesinin önünü açmıştır. Havza, Samsun limanındaki İngiliz askerî denetiminden ve donanma namlularından uzak, İç Anadolu’ya açılan korunaklı yapısıyla, direnişin lojistik ve stratejik ilk “güvenli bölgesi” görevini yapmıştır.

Sosyolojik Yapı ve Kolektif Sarsıntı

Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği demografik yıkım, zorunlu göçler ve ekonomik çöküş; Anadolu’da “bıkkın ama tetikte” bekleyen bir toplumsal yapı (köylülük, yerel eşraf ve taşra bürokrasisi) yaratmıştı. İzmir’in işgali, “vatanın elden gittiği” algısını somutlaştırarak yerel düzeydeki Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin sosyolojik tabanını genişletmiştir. Havza, kaplıcaları ve nispeten korunaklı yapısıyla, bu sarsıntının organize bir direnişe dönüştürüleceği ilk “güvenli bölge” olmuştur.

2. Anı: İçerik ve Vaka Analizi (28 Mayıs 1919)

Mustafa Kemal Paşa, 26 Mayıs’ta bölgenin ileri gelenleriyle halk toplantıları yapmış, 28 Mayıs 1919‘da Havza’dan askeri ve mülki amirlere gönderdiği genelgeyle, işgallere karşı protesto mitingleri düzenlenmesini resmen istemiştir.

Metnin İçerik Analizi

Genelge, üç ana pratik ve sembolik talep üzerine kurulmuştur:

1. Protesto ve Mitingler: İzmir ve diğer yerlerdeki işgallerin haksızlığının bütün ülkeye duyurulması için büyük ve heyecanlı mitingler düzenlenmelidir.

2. Büyük Devletlere ve İstanbul Hükümetine Diplomatik Baskı Telgrafları: İtilaf Devletleri temsilciliklerine ve İstanbul Hükümetine protesto telgrafları çekilerek ulusal irade beyan edilmelidir.

3. Hristiyan Ahaliye Zarar Verilmemesi/Azınlık Haklarının Korunması: Gösteriler sırasında Hristiyan halka karşı hiçbir taşkınlık ve düşmanlık yapılmamalıdır.

4. Sonrası (Mitingler, Silah Rehineleri ve Tepkiler): Genelgenin ardından Anadolu genelinde protestolar çığ gibi büyümüş, İstanbul Hükümeti ile Harbiye Nezareti Mustafa Kemal Paşa’dan hesap sormaya başlamıştır. Paşa ise Haziran başında Doğu Anadolu’daki Müdafaa-i Hukuk şubelerini organize etmeye ve Mondros gereği İtilaf Devletlerine teslim edilmesi gereken silahlara (10.000 sürgü kolu ve 12 top kaması) el koyarak direnişi fiile dökmeye başlamıştır.

3. Çok Boyutlu İçerik ve Vaka Analizi

Metinde geçen olaylar, askeri strateji ve sivil itaatsizliğin iç içe geçtiği çok boyutlu bir yapı sunmaktadır:

a. Sivil İtaatsizlik ve Millî Bilincin Uyandırılması

Mustafa Kemal Paşa, İstanbul Hükümeti’nin “sükûnet” politikasının aksine, halkı harekete geçirmeye odaklanmıştır. Havza Genelgesi, tepkilerin bireysel kalmayıp “sine-i milletten feveran eden” (milletin bağrından kopan) kitlesel protestolara dönüşmesini sağlamıştır.

b. Askerî ve Stratejik Tedbirler

Paşa, işgallerin yayılması ihtimaline karşı çete (gerilla) teşkilatlarından yararlanılmasını ve düzenli ordu birliklerinin dağıtılmadan derli toplu tutulmasını emretmiştir. Havza silah deposundaki mühimmatın halkın evlerine taşınması ve İstanbul’a gönderilecek silah parçalarına el konulması, mücadelenin lojistik altyapısını kurma hamlesidir.

c. Azınlıklar ve “Meşruiyet” PolitikasıMili

İngilizlerin Ermenileri koruma bahanesiyle verdikleri 24 Mayıs tarihli notaya karşı Mustafa Kemal Paşa, Hristiyan ahalinin can güvenliğinin taahhüt altında olduğunu savunarak işgal gerekçelerini çürütmüştür. Paşa, Batı dünyasına karşı haklılığı zedelememek adına mitinglerde Hristiyan halka yönelik düşmanca eylemlerden kaçınılmasını özellikle vurgulamıştır.

Vaka Analizi ve Stratejik Deha

Eleştirel tarih yöntemi açısından bakıldığında, üçüncü madde metnin en faydacı ve deha ürünü unsurudur. Mustafa Kemal, İtilaf Devletleri’nin Mondros’un 7. maddesini (huzursuzluk çıkan bölgeleri işgal etme hakkı) bahane ederek Anadolu’yu tamamen istila etme niyetinin farkındadır. Yerel halkın kışkırtmalara gelmesini engelleyerek, “haklıyken haksız duruma düşmeme” stratejisini işletmiş ve direnişin uluslararası hukuk zeminindeki meşruiyetini korumuştur.

4. Kişiler, Taraflar ve Temsil Ettikleri Anlayışlar

Havza Genelgesi sürecinde aktörler tek bir blok halinde değil, farklı ideolojik ve faydacı isteklerle/beklentilerle hareket etmişlerdir.

a. Mustafa Kemal Paşa ve Askerî-Bürokratik Kadro: Temsil ettikleri anlayış, “topyekûn direniş ve tam bağımsızlık“tır. Meşruiyetini saray otoritesinden değil, doğrudan halkın iradesinden (sine-i millet) almayı hedefleyen yeni bir siyasal aktör tipidir.

b. Kolordu Komutanları (Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy): Askeri kanattaki bu isimler, genelgeyi destekleyerek ordunun terhis edilmesini geciktirmişlerdir. Temsil ettikleri anlayış, “askeri-bürokratik direniş ve nizamın korunması“dır.

c. Sait Molla, Damat Ferit Paşa ve İstanbul Hükümeti: Temsil ettikleri anlayış, “saltanatın bekası için İtilaf Devletleri (özellikle İngiliz) hamiliği“dir. Onların anlayışına göre İtilaf Devletleri’ne karşı yapılacak herhangi bir başkaldırı, devletin ve hilafetin tamamen ortadan kalkmasına yol açacaktır (Garantörlük ve teslimiyetçilik).

ç. İtilaf Devletleri (İngiltere ve Fransa): Bölgedeki sömürgeci çıkarlarını korumak ve Sykes-Picot/Mondros haritasını hayata geçirerek Hindistan yolunu güvenceye almak için Anadolu’da güçlü bir merkezi ya da yerel herhangi bir ulusal gücün doğmasını engellemeye yönelmişlerdir.

5. Sonrası: Yansımalar, Tepkiler ve Meşruiyet Krizi

Havza Genelgesi, o zamana kadar yerel ve dağınık olan direniş merkezlerini (Redd-i İlhak ve Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerini) ulusal bir ağda birleştirmiştir.

Toplumsal Yansımalar ve İlk Sivil İtaatsizlik

Genelge sonrası başta Havza ve İstanbul (Sultanahmet Mitingleri) olmak üzere Anadolu’nun dört bir yanında (Bayramiç, Seydişehir, Gördes, Burdur, Ezine, Ödemiş, Denizli, Aydın, Bursa, Kalecik, Keskin, Konya, Beyşehir, Kastamonu ve Kırklareli gibi çok farklı coğrafi bölgelerde) mitingler düzenlenmiştir. Bu durum, sivil toplumun askeri bürokrasiyle eklemlendiği, toplu bir sivil itaatsizlik dalgası yaratmıştır. Sosyolojik açıdan, farklı yapıdaki “ümmet” kimliğinden, ortak kader bilincine sahip “millet” kimliğine geçişin ilk denemesi Havza’da yapılmıştır.

Siyasal Tepkiler ve Geri Çağrılma Krizi

İngiliz Yüksek Komiserliği’nin (özellikle Amiral Calthorpe ve ardından Sir John de Robeck) İstanbul Hükümeti’ne baskı yaparak Mustafa Kemal’in faaliyetlerinin durdurulmasını istemiştir. Harbiye Nezareti 8 Haziran 1919’da Mustafa Kemal’i resmen İstanbul’a geri çağırmıştır. Mustafa Kemal’in bu emre “Kordon hattı arkasındaki İstanbul’da hiçbir şey yapılamayacağı” gerekçesiyle uymayarak zaman kazanmaya çalışması, Türk askeri ve siyasi tarihinde bürokratik itaatsizliğin ve fiili ihtilal hareketinin resmen başladığının ilanıdır. Havza, nihai kararların alınacağı Amasya Genelgesi’ne giden yolu döşemiştir.

6. Eleştirel Tarih Değerlendirmesi

Geleneksel tarih yazımı Havza Genelgesi’ni pürüzsüz ve mutlak bir oy birliğiyle gerçekleşmiş bir kahramanlık anlatısı olarak sunma eğilimindedir. Ancak eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında metin, ciddi bir meşruiyet ikilemi taşımaktadır:

a. İki Başlı Yönetim Gerçekliği: Metin, “Osmanlı Devleti’nin bir süre âdeta iki elden idare edileceğini” açıkça belirtir. Resmi olarak hâlâ padişaha bağlı görünen (Yâver-i Fahrî-i Hazret-i Şehriyârî unvanını kullanan) bir müfettiş, fiilen devletin resmi dış ve iç politikasına taban tabana zıt alternatif bir iktidar merkezi kurmaktadır.

Mustafa Kemal, padişahın kendisine verdiği yetkiyi (asayişi sağlama görevi), padişahın ve hükümetin politikalarına aykırı olarak direnişi örgütlemek için kullanmıştır. Bu durum, dönemin hukuksal çerçevesi içinde bir “yetki gaspı” veya “ihtilal hamlesi” olarak okunmalıdır.

Ayrıca, genelge telgrafları incelendiğinde, Anadolu’daki bütün mülki ve askeri amirlerin genelgeye olumlu bir cevap vermediği; bir kısmının İstanbul ile bağları koparmaktan çekinerek çekimser kaldığı görülmektedir. Dolayısıyla Havza, bağdaşmış bir mutabakatın değil, Mustafa Kemal ve ekibinin taşradaki kararsız bürokrasiyi ikna, yönlendirme ve baskı araçlarıyla ulusal harekete eklemleme mücadelesinin ilk hamlesidir.

b. Propaganda Savaşları: İngilizlerin ve Ermeni Patrikhanesi’nin “Hristiyanlar katlediliyor” algısına karşı, Mustafa Kemal’in “İzmir ve Manisa’nın işgali yüzünden halk tepkili ancak Hristiyanlara düşmanlık yok” tezi, Milli Mücadele’nin sadece silahla değil, uluslararası hukuk ve diplomasi dilini de kullanarak yürütüldüğünü ispatlamaktadır.

c. Lojistik Gerçekçilik: Metindeki telgraf trafikleri ve mühimmata el koyma vakaları, Havza Genelgesi’nin sadece teorik bir protesto metni olmadığını; askeri tahkimatı, milis örgütlenmesini ve mülki idari ağı (Müdafaa-i Hukuk şubelerini) yapılandıran kapsamlı bir ihtilal programı olduğunu göstermektedir.

Kaynakça

Faik Reşit Unat, “Mustafa Kemal Paşa’ya Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişi Sıfatıyla Verilen Vazife ve Salahiyetlere Dair Bazı Vesikalar”, Mf. V. Tarih Vesikaları, Sayı: 12 (Nisan 1943), Cilt: III, s. 401-409

Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, ME Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1977, s. 239-242

Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 79 (Mayıs 1981), Gnkur. Basımevi, Ankara, 1981, Belge No: 1731, s. 8-10

Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaş Günlüğü I (Açıklamalı Kronoloji) Mondros’tan Erzurum Kongresi’ne (30 Ekim 1918-22 Temmuz 1919), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1993, s. 275-319

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 2 (1915-1919), Kaynak Yayınları, İstanbul, 1999, s. 334

Milli Egemenlik Belgeleri, “Havza Genelgesi”, TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, TBMM Basımevi, 2015, s. 6-8

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/768/Havza-Genelgesi

Continue Reading

Türk İstiklâl Mücadelesi

Meşruiyet Kavşağında Milli Devletin Doğuşu: Heyet-i Temsiliye’nin 21 Nisan 1920 Tarihli Tamimi [Genelgesi]

Published

on

Giriş

21 Nisan 1920 tarihli Heyet-i Temsiliye tamimi, Türk siyasi tarihinin en kritik meşruiyet dönüşümünü belgeleyen temel bir vesikadır. İstanbul’un işgaliyle sarsılan geleneksel otoritenin yerine Ankara merkezli yeni bir iradenin ikamesini amaçlayan bu metin, stratejik bir retorik üzerine kurgulanmıştır. Bu çalışma, tamimdeki kavram, sembol ve aktörleri analiz ederek; Mustafa Kemal Paşa’nın halkın köklü dini değerleri ile modern milli egemenlik ilkesini nasıl birbiriyle kaynaştırarak (mezcederek) yeni bir toplumsal rıza zemini inşa ettiğini incelemektedir. Belge; dini sembolizm, askeri disiplin ve halk iradesi arasında kurulan hassas dengenin, Milli Mücadele’nin hukuki ve sosyolojik meşruiyetini nasıl tahkim ettiğini ortaya koymaktadır.

TAMİM

(21 Nisan 1920)

Ankara, 21 Nisan [1]336 [1920]

Tel: Gayet aceledir.

Ankara’ya acele tezkere.

Kolordulara (14. Kolordu Vekâlet’ine)

61. Fırka Kumandanlığı’na, Refet Beyefendi’ye

Bütün Vilayetlere, Bağımsız Livalara,

Müdafaa-i Hukuk Heyeti Merkeziyelerine,

Belediye Riyasetlerine

1-Bi menni-hül-Kerim Nisan’ın yirmi üçüncü Cuma günü Cuma namazını müteakip Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi küşat edilecektir.

1 — Tanrı’nın lütfuyla Nisanın 23′üncü Cuma günü, cuma namazından sonra, Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.

2-Vatanın istiklali,  makam-ı refi-i hilafet ve saltanatın istihlası gibi en mühim ve hayati vezaifi ifa edecek olan Büyük Millet Meclisinin yevm-i küşadını Cumaya tesadüf ettirmekle yevm-i mezkûrun mübareketinden istifade ve kabl-el-küşad bil-umum Mebusin-i Kiram Hazeratiyle Hacı Bayram Veli Camii-i Şerifi’nde Cuma namazı eda olunarak envar-ı Kur’an ve salattan istifade olunacaktır. Bade-s-salat Lihye-i Saadet ve Sancak-ı Şerif’i hamilen Daire-i Mahsusa’ya gidilecektir. Daire-i Mahsusa’ya dâhil olmadan evvel bir dua kıraatiyle kurbanlar zebh olunacaktır. İşbu merasimde Camii-i Şerif’ten bed’ ile Daire-i Mahsusa’ya kadar Kolordu Kumandanlığınca kıtaat-ı askeriye ile tertibat-ı mahsusa alınacaktır.

2 — Vatanın istiklâli, yüce Hilâfet ve Saltanat makamının kurtarılması gibi en önemli ve hayati görevleri yapacak olan Büyük Millet Meclisi’nin açılış gününü cumaya rastlatmakla, o günün kutsallığından yararlanılacak ve bütün sayın milletvekilleriyle Hacı Bayram Velî Câmi-i Şerifinde cuma namazı kılınarak Kur’an’ın ve namazın nurlarından da feyz alınacaktır. Namazdan sonra, Sakal-ı Şerif ve Sancâk-ı Şerif alınarak Meclisin toplanacağı yere gidilecektir.

Meclise girmeden önce bir dua okunarak kurbanlar kesilecektir. Bu merasimde Câmi-i Şeriften başlayarak Meclis binasına kadar Kolordu Komutanlığı’nca askerî birliklerle özel tören düzeni alınacaktır.

3-Yevm-i mezkûrun te’yid-i kudsiyeti için bugünden itibaren merkez-i vilayette Vali Beyefendi Hazretleri’nin tertibiyle hatim ve Buhari-i Şerif tilavetine bed’ olunacak ve Hatm-i Şerif’in son aksamı teberrüken Cuma namazından sonra Daire-i Mahsusa önünde ikmal edilecektir.

3 — Açılış gününün kutsallığını belirtmek için bu günden başlayarak vilâyet merkezinde, Vali Beyefendi Hazretlerinin düzenleyeceği şekilde, hatim indirilmeye ve Buhari-i Şerif okunmaya başlanacak ve Hatm-i Şerifin son kısımları uğur getirsin diye Cuma günü namazdan sonra Meclis’in toplanacağı yerin önünde tamamlanacaktır.

4-Mukaddes ve mecruh vatanımızın her köşesinde aynı suretle bugünden itibaren Buhari ve Hitamat-ı Şerife kıraat edilerek Cum’a günü ezandan evvel minarelerde Salat-ı Şerife okunacak ve esnay-ı hitabede Hilafetmeabımız Padişahımız Efendimiz Hazretlerinin nam-ı nam-i Hümayunu zikredilirken Zat-ı Şevket-simat Padişahilerinin ve Memalik-i Şahaneleriyle bil-umum tebaa-i mülukanelerinin bir an evvel nail-i felah ve saadet olmaları duası ilaveten tezkar olunacak ve Cum’a namazının edasından sonra da ikmal-i hatim edilerek Makam-ı Muallay-ı Hilafet ve Saltanat’ın ve bilcümle aksam-ı vatanın halası maksadıyla vuk’u bulan mesai-i milliyenin ehemmiyet ve kudsiyeti ve her ferd-i milletin kendi vekillerinden mürekkep olan Büyük Millet Meclisi’nin tevdi eyleyeceği vezaif-i vataniyeyi ifaya mecburiyeti hakkında mev’izeler irat olunacaktır. Badehu Halife ve Padişahımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin halası, selameti ve istiklali için dua edilecektir. Bu merasim-i diniyye ve vataniyyenin ifasından ve camilerden çıkıldıktan sonra Bilad-ı Osmaniye’nin her tarafında makam-ı hükumete gelinerek meclisin küşadından dolayı resmen tebrikat icra edilecektir. Her tarafta Cum’a namazından evvel münasip suretde Mevlid-i Şerif okunacaktır.

4 — Kutsal ve yaralı vatanımızın her köşesinde bu günden itibaren aynı şekilde Hatm-i Şerifler indirilmesine ve Buhari-i Şerif okunmasına başlanarak, cuma günü ezandan önce minarelerde salâ verilecek, hutbe okunurken, Halifemiz, Padişahımız Efendimiz Hazretleri’nin mübarek adları anılırken, Padişah Efendimiz’in yüce varlıklarının, şanlı ülkesinin ve bütün tebaasının bir an önce kurtulmaları ve saadete kavuşmaları için ayrıca dua okunacak ve cuma namazının kılınmasından sonra da hatim tamamlanarak yüce Hilâfet ve Saltanat makamı ile bütün vatan topraklarının kurtuluşu için girişilen Millî Mücadele’nin önemini ve kutsallığını, milletin her bir ferdinin, kendi vekillerinden meydana gelmiş olan bu Büyük Millet Meclisi’nin vereceği vatani görevleri yapmaya mecbur olduğunu anlatan vaazlar verilecektir. Daha sonra, Halife ve Padişah’ımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin kurtuluşu, selâmeti ve istiklâli için dua edilecektir. Bu dinî ve vatanî merasim yapıldıktan ve camilerden çıkıldıktan sonra, Osmanlı vilâyetlerinin her tarafında, hükûmet konağına gelinerek Meclis’in açılmasından dolayı resmî tebrikler yapılacaktır. Her tarafta cuma namazından önce uygun şekilde Mevlid-i Şerif okunacaktır.

5-İşbu tebliğin hemen neşr ve tamimi için her vasıtaya müracaat olunacak ve serîan en ücra köylere, en küçük kıtaat-ı askeriyeye, memleketin bil-umum teşkilat ve müessesatına iblağı temin edilecektir. Ayrıca büyük levhalar halinde her tarafta ta’lik ve mümkün olan mahallerde tab’ ve teksir ve meccanen tevzi’ edilecektir.

5 — Bu tebliğin hemen yayınlanarak her tarafa ulaştırılabilmesi için her vasıtaya başvurulacak, sür’atle en ücra köylere, en küçük askerî birliklere, memleketin bütün teşkilât ve kuruluşlarına ulaştırılması sağlanacaktır. Ayrıca, büyük levhalar halinde her tarafa asılacak ve mümkün olan yerlerde bastırılıp çoğaltılarak parasız dağıtılacaktır.

6-Cenab-ı Hak’dan muvaffakiyet-i kâmile tazarru’ olunur.

6 — Yüce Tanrı’dan tam bir başarıya ulaştırması niyaz olunur.

Heyet-i Temsiliye namına

Mustafa Kemal

1. Tarihsel Bağlam

Mondros Mütarekesi sonrası Anadolu’da başlayan direniş hareketi, İstanbul’un 16 Mart 1920’de resmen işgali ve Meclis-i Mebusan’ın dağıtılmasıyla meydana gelen otorite boşluğu, Anadolu’da yeni bir meşruiyet merkezi ihtiyacını doğurmuştur. Mustafa Kemal Paşa, 21 Nisan 1920’de “gayet acele” kaydıyla yayımladığı tamim ile Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin (BMM) açılacağını bütün mülki ve askeri birimlere ilan etmiştir. Bu tamim; kolordulardan belediye riyasetlerine kadar geniş bir idari ağa hitap ederek Ankara’nın yeni siyasi merkez olduğunu tescilleyen kurucu bir belgedir.

2. Meşruiyetin İnşası: Kavramlar ve Sembollerin Rolü

Tamimin en dikkat çekici yönü, toplumsal rızayı sağlamak için kullanılan yoğun dini üsluptur. Ankara’da yeni kurulacak Meclis’in kabulünü halkın zihninde pekiştirmek için, halkın alışık olduğu dini-kültürel mukaddes değerler üzerinden  “meşruiyet dili” inşa edilmiştir:

Zamanlama ve Mekân: Açılışın Cuma gününe denk getirilmesi, açılış öncesi Hacı Bayram-ı Veli Camii’nde Cuma namazı kılınması, “günün mübarekliğinden istifade” edilmesi ile toplumun manevi hassasiyetlerinin zirve yaptığı zaman (an) kullanılarak “toplumsal rıza” sağlanması gözetilmiştir.

Manevi Seferberlik: Kur’an ve namazın nurlarından feyz alınması, Hatm-i Şerifler, Buharî-i Şerif kıraatleri ve dualar; siyasi bir eylemin “ilahi rıza” ile uyumlu olduğunu göstererek dini meşruiyet devşirir.

Mukaddes Emanetler: Namazdan sonra “Lihye-i Saadet” (Sakal-ı Şerif) ve “Sancak-ı Şerif’”in taşınarak Meclis binasına gidilmesi, yeni yapının/otoritenin “kutsal bir koruma” altında ve mukaddesatın koruyucusu olduğu mesajını güçlendirerek “tarihsel meşruiyet” oluşturmaktadır.

Bimennihülkerim: “Allah’ın yardımıyla” ifadesi, milli mesainin kutsal bir temele dayandığını göstermektedir.

Toplumsal Rızanın İnşası: Mustafa Kemal Paşa; halkın köklü dini hassasiyetleri ile modern “milli egemenlik” fikrini bu tören kurgusu içerisinde mezcederek (kaynaştırarak),  Ankara’daki yeni otoriteye karşı çıkabilecek tereddütleri gidermiş ve geniş tabanlı bir mutabakat zemini oluşturmuştur.

3. Egemenliğin Dönüşümü:

Belge, egemenliğin (karar alma ve yönetme gücünün) kaynağını hukuki bir geçiş sürecine sokmaktadır. Metinde bir yandan “Hilafet ve Saltanat makamının kurtarılması” birincil hedef olarak gösterilirken, diğer yandan bu hedefe ancak “millet ferdinin kendi vekillerinden meydana gelen Büyük Millet Meclisi” aracılığıyla ulaşılabileceği vurgulanmaktadır. Siyasi açıdan bu metin, bir “kurucu iktidar” beyannamesidir.

Büyük Millet Meclisi (BMM): Tamimde “vatanın bağımsızlığı” gibi hayati görevleri yürütecek “her millet ferdinin kendi vekillerinden meydana gelen” bir yapı olarak tanımlanmıştır. Bu, egemenliğin kaynağının “milli iradeye” kaydığının en somut göstergesidir.

Hukuki Mecburiyet: Her millet ferdinin Meclis’in vereceği “vatani vazifeleri yapmaya mecburiyeti” vurgulanarak, egemenlik yetkisinin fiilen millete geçtiği tescil edilmiştir.

Siyasi Meşruiyet: Meclis, “vatanın bağımsızlığı”, “saltanat ve hilafet makamının kurtarılması” gibi hayati görevleri yürütecek yegâne merci olarak konumlandırılmıştır.

Heyet-i Temsiliye ve Mustafa Kemal: Mustafa Kemal Paşa’nın imzası, Meclis açılana kadar fiili egemenliği yürüten, askeri ve mülki birimlere emir veren koordinatör otoriteyi temsil etmektedir.

4. Vesayet Analizi: Stratejik Koruyuculuk

Eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında, tamimdeki Padişah vurgusu stratejik bir vesayet değişimi olarak anlaşılabilir. Hilafet ve saltanat makamı “yaralı” ve “kurtarılmaya muhtaç” birer değer olarak konumlandırılırken; karar alma ve icra yetkisi “milli mesai” kavramıyla Meclis’e devredilmiştir. Hutbelerde Padişahın adının anılması ve “Zat-ı Şevketsimatı Padişahileri”nin kurtuluşu için dua edilmesi talimatı, İstanbul Hükümeti’nin etkisini kırmak için kullanılan bir yöntemdir. Halkın sadakatini sarsmadan yönetim Ankara’ya taşınmıştır. Bu sayede, Padişahın “esareti” üzerinden BMM’nin “vasi”lik rolü meşrulaştırılmıştır.

Eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında, tamimdeki aktörler üzerinden stratejik bir “vesayet değişimi” kurgulanmıştır:

5. Sosyolojik Yayılım ve Çok Boyutlu Etki

Tamim, sadece bir askeri emir değil, toplumun en küçük birimlerine ulaşan bir siyasi seferberlik ilanıdır:

Kapsayıcılık ve Görsel Propaganda: Talimatın “en ücra köylere ve en küçük askeri kıtalara” kadar ulaştırılması, levhalar halinde asılması ve ücretsiz dağıtılması istenerek yeni iradenin görünürlüğü artırılmıştır.

Kültürel Süreklilik: Siyasi değişim, geleneksel ritüeller (kurban kesilmesi, mevlid okunması) maskesi altında sunularak kültürel bir direncin olması engellenmiştir.

Ekonomik Mesai: Vatanın kurtuluşu için vuku bulan “milli mesai”, topyekûn bir idari ve iktisadi seferberliğin habercisidir.

6. Sonuç

21 Nisan 1920 tarihli tamim; dini meşruiyet, askeri disiplin ve demokratik temsil ilkelerini aynı potada eriten (mezceden) kurucu bir metindir. Mustafa Kemal Paşa; geleneksel sembollerle modern siyasi hedefleri kaynaştırarak, Milli Mücadele’nin hukuki ve toplumsal temelini sağlam bir zemine oturtmuştur. Belge, meşruiyetini dinden, gücünü askeri teşkilattan, geleceğini ise milletin iradesinden alan bir geçiş döneminin en somut vesikasıdır. Özünde egemenliğin kayıtsız şartsız millete geçişinin ve modern Türk devletinin fiili kuruluşunun ilk resmi beyannamesidir.

Kaynakça:

Hâkimiyet-i Milliye, 23 Nisan 1336 (1920), No:24, “Büyük Millet Meclisi Bugün AçılıyorHeyet-i Temsiliyenin Tamimi”, s. 3, sütun:1-2

    Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 14 (Aralık 1955), Vesika No: 363, “ Mevki Kumandanlığına ” (21 Nisan 36/21 Nisan 1920), s. 1-3.

    1000 Temel Eser NUTUK 1, (Baskıya Hazırlayanlar: Dr. Birol EMİL, Melin HAS ER, Mehmet Ali AYDIN), Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1973, s. 525-528

    Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 79 (Mayıs 1981), Belge No: 1747, “Tamim, Mevki Kumandanlığına” (21 Nisan 336/21 Nisan 1920), s. 85-88.

    Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 7 (1920),“Tamim, Kolordulara (14. Kolordu Vekâletine), 61. Fırka Kumandanlığına, Refet Beyefendiye, Bütün Vilayetlere, Bağımsız Livalara, Müdafaa-i Hukuk Heyeti Merkeziyelerine, Belediye Riyasetlerine” (21.436/21 Nisan 1920), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 344-345

    Continue Reading

    Türk İstiklâl Mücadelesi

    Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’da Toplanma Çağrısı: 19 Mart 1920 Tarihli Seçim Genelgesi

    Published

    on

    Giriş

    19 Mart 1920 tarihli tamim, Osmanlı Devleti’nin fiilen sona erişi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu arasındaki hukuki ve siyasi köprüyü kuran temel belgedir. 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgali, Osmanlı Devleti’nin merkezi mekanizmalarını tamamen işlevsiz bırakmıştır.  Mustafa Kemal, bu durumu devletin “üç kuvvetinin” (yasama, yürütme, yargı) ihlali olarak tanımlamaktadır. Dağılan Meclis-i Mebusan’ın ardından, milli egemenliği temsil edecek “olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin” Ankara’da toplanması zaruri hale gelmiştir.   Bu genelge, fiilen sona ermiş olan bir idari yapının yerine, halk iradesine dayalı yeni bir devlet yapısının, “egemenliğin kayıtsız şartsız millete geçiş” inşasına yönelik ilk resmi adımdır.

    1. Tarihsel Arka Plan: İşgal ve Dağılma (Öncesi)

    16 Mart 1920’de İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgal edilmesi ve ardından Meclis-i Mebusan’ın basılarak bazı milletvekillerinin Malta’ya sürülmesi, Osmanlı devlet mekanizmasını felç etmiştir. Belgede de ifade edildiği üzere, devletin yasama, yürütme ve yargı güçleri (kuvay-ı selâse-i devleti) işlevsiz kalmıştır. Bu otorite boşluğu, Milli Mücadele’nin meşru bir merkezden yönetilmesi ihtiyacını doğurmuştur.

    2. Belgenin Amacı ve Hukuki Niteliği

    Tamimin temel amacı, işgal altındaki payitahtın ve hilafetin kurtarılmasını sağlayacak tedbirleri alacak, millet tarafından yetkilendirilmiş yeni bir meclisi Ankara’da toplamaktır. Belge, sadece yeni bir seçim çağrısı değil, aynı zamanda dağılan Meclis-i Mebusan üyelerine de Ankara’ya gelme kapısını açık tutarak milli iradenin sürekliliğini hedefleyen “kurucu” bir nitelik taşımaktadır.

    3. İçerik Analizi: Seçim ve Meclis Yapısı

    Mustafa Kemal Paşa’nın imzasını taşıyan bu 12 maddelik talimatname, demokratik ve temsil gücü yüksek bir yapının temellerini atmaktadır:

    Temsil Yetkisi: Ankara’da toplanacak meclis, “fevkalade salahiyete sahip” (olağanüstü yetkili) olarak tanımlanmıştır.

    Katılımcılık: Dağılan Meclis-i Mebusan üyeleri, Ankara’ya gelebildikleri takdirde bu meclise iştirak edebileceklerdir.

    Seçim Sistemi: Seçimlerde livalar (sancaklar) esas alınacak ve her livadan beş üye seçilecektir. Seçimler; yerel idare meclisleri, belediye meclisleri ve Müdafaa-i Hukuk heyetlerinden oluşan geniş bir kurul tarafından, gizli oy ve mutlak çoğunluk esasına göre yapılacaktır.

    Siyasi Özgürlük: Her fırka, zümre veya cemiyet aday gösterebileceği gibi, her birey bağımsız olarak adaylığını açıklama hakkına sahiptir.

    Hız ve Lojistik: Seçimlerin 15 gün içinde tamamlanarak üyelerin Ankara’ya ulaşması hedeflenmiş, yol masraflarının yerel yönetimlerce karşılanması kararlaştırılmıştır.

    4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji

    Genelge, mülki amirlerin (valiler) yanı sıra doğrudan “Kolordu Kumandanlarına” da gönderilmiştir. Bu durum, işgal altındaki coğrafyada sivil idarenin baskı altında olduğu yerlerde askeri gücün seçim güvenliğini ve organizasyonunu üstlenmesi gerektiğini gösterir. Ankara’nın stratejik bir merkez olarak seçilmesini tescillemiştir. Ankara, güvenli konumu ve ulaşım imkânlarıyla Anadolu ihtilalinin kalbi haline gelmiştir. Sosyolojik açıdan ise tamim, halkın farklı kesimlerini (belediye üyeleri, cemiyet temsilcileri, sivil ve askeri bürokrasi) “mücahede-i mukaddese” (kutsal mücadele) kavramı etrafında birleştirmeyi amaçlamaktadır. “Mücahede-i mukaddese” vurgusuyla halkın mücadeleye fiilen katılımı teşvik edilmiştir. Bu durum, seçkin bir zümre hareketinden ziyade geniş tabanlı bir toplumsal sözleşme arayışının göstergesidir.

    5. Sonrası: Büyük Millet Meclisi’ne Doğru

    Bu tamim meyvelerini kısa sürede vermiş ve yaklaşık bir ay sonra, 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi Ankara’da açılmıştır. İstanbul’un temsil gücünü kaybettiği bir dönemde, bu meclis Türk milletinin tek meşru temsilcisi sıfatıyla Sevr’i reddetmiş ve Türk İstiklal Harbi’ni yönetmiştir.

    Eleştirel Tarih Yöntemiyle Değerlendirme

    Belgede kullanılan dil, hem meşruiyet zeminini korumak (padişah ve hilafeti kurtarma vurgusu) hem de fiili bir devrim gerçekleştirmek (Ankara’da bağımsız bir meclis kurmak) arasında hassas bir denge gözetmektedir. “Olağanüstü yetkili meclis” (salâhiyet-i fevkal’adeyi haiz meclis) ifadesi, aslında bir “Kurucu Meclis” tanımıdır ancak dönemin hassasiyetleri sebebiyle bu kavram doğrudan kullanılmamıştır. Bu durum, Mustafa Kemal’in stratejik dehasını ve toplumsal rızayı adım adım inşa etme yöntemini göstermektedir.

    Kaynakça

    1. 1. Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, “Tamim”, (19.3.1336/19 Mart 1920), Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1960, s. 547-548
    2. 2. Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 13 (Eylül 1955), Vesika No: 337, “ Tamim, Hey’et-i Temsiliye Riyaseti Ankara’da Olağanüstü Yetkiyi Haiz Bir Meclis Toplanması Hakkında ” (19 Mart 1336/1920), s. 1-2.
    3. 3. Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 87 (Şubat 1989), Vesika No: 2110, “Tamim, Yirminci Kolordu Kumandanlığına” (19.3.36/19 Mart 1920), s. 78-81.
    4. 4. Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 7 (1920),“Vilayetlere, Bağımsız Livalara, Kolordu Kumandanlarına, Merkeze Tamim” (19.3.36/19 Mart 1920),Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 153-154

    Continue Reading

    En Çok Okunanlar