Connect with us

Mustafa Kemal Atatürk

429, 430 ve 431 SAYILI İNKILAP KANUNLARININ KABULÜNÜN (03.03.1924-03.03.2025) 101.YILDÖNÜMÜ

Published

on

429, 430 ve 431 SAYILI İNKILAP KANUNLARININ KABULÜNÜN 101. YILDÖNÜMÜ

429 Sayılı ŞER’İYE VE EVKAF VE ERKANIHARBİYEİ UMUMİYE VEKÂLETLERİNİN İLGASINA DAİR KANUN,

430 Sayılı TEVHİDİ TEDRİSAT KANUNU,

Bu kanunun, Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili hükümleri 633 Sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun (Resmî Gazete: 02.07.1965;12038)’la kaldırılmıştır.

(Ek: 22/4/1341 – 637/1 md.) Mektebi Harbiyeden menşe teşkil eden askeri liseler bütçe ve kadrolariyle Müdafaai Milliye Vekâletine devrolunmuştur

431 Sayılı HİLAFETİN İLGASINA VE HANEDANI OSMANİNİN TÜRKİYE CUMHURİYETİ MEMALİKİ HARİCİNE ÇIKARILMASINA DAİR KANUN (Resmî Gazete: 06.03.1924;63)

5958 Sayılı Hilafetin İlgasına ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Olan 431 Sayılı Kanun’un 2’nci Maddesinin Değiştirilmesi ve Aynı Kanuna Bazı Maddeler Eklenmesi Hakkında Kanun (Resmî Gazete: 23.06.1952;8142)

Siirt Mebusu Halil Hulki Efendi ile elli yedi arkadaşının Şer’iye, Evkaf, Erkânı Harbiyei Umumiye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanun Teklifi (2/303) hakkında TBMM’de yapılan görüşmeler Zabıt Ceridesi, s. 21-24’te,

Saruhan Mebusu Vasıf Bey ve elli yedi arkadaşının Tevhidi Tedrisat Hakkında Kanun teklifi (2/306) hakkında TBMM’de yapılan görüşmeler Zabıt Ceridesi, s. 24-27’de,

Urfa Mebusu Şeyh Saffet Efendi ile elli üç arkadaşının Hilâfetin İlgasına Ve Hanedanı Osmanînin Türkiye Haricine Çı­karılmasına Dair Kanun Teklifi (2/307) hakkında TBMM’nde yapılan görüşmeler Zabıt Ceridesi, s. 27-69’da yer almaktadır.

İlköğretim, Ortaöğretim ve Yükseköğretim kurumlarında T.C. İNKILAP TARİHİ VE ATATÜRKÇÜLÜK, ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILAP TARİHİ derslerini okutan öğretmen ve öğretim elemanlarının, eğitim yöneticisi ve denetmenlerinin; öğrenme-öğretme etkinliklerinde 429, 430 ve 431 sayılı kanunların metinlerini, gerekçelerini ve milletvekillerinin konuşmalarını inceleyerek sebep-sonuç ilişkilerini kurmaları beklenmektedir.

***

Seyid Bey, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk adliye vekilidir. Türk İstiklal Harbi dönemi Türkiye’sinin müçtehit sıfatını taşıyan ender şahsiyetlerinden biridir. Doğu’yu ve Batı’yı bilen, İslam fıkhında derinliği olan üstün zekâlı ve yaratıcı bir insandır. Bir üniversite profesörü olan Seyid Bey İslâm Fıkhı hocasıdır. Onun “Usuli Fıkıh, Birinci Kısım: Medhal “ adlı eseri, fıkıh tarihinin inkılapçı eserlerinden biridir.

Adliye Vekili Seyid Bey, “Hilâfetin İlgasına Ve Hanedanı Osmanînin Türkiye Haricine Çı­karılmasına Dair Kanun Teklifi”nin görüşmeleri sırasında tarihi bir konuşma yapmıştır. Konuşma metni aşağıda verilmiştir. Konuşma metni,  anlamlı okuma yapıldığında; günümüzde tartışılan “Hilâfet”le ilgili çok sayıda kavram ve konunun anlam ve içeriğinin açık, anlamlı ve doğru olarak ortaya konulduğu anlaşılmaktadır/anlaşılacaktır.

ADLİYE VEKİLİ SEYİD BEY, “HİLÂFETİN İLGASINA VE HANEDANI OSMANÎNİN TÜRKİYE HARİCİNE ÇI­KARILMASINA DAİR KANUN TEKLİFİ”NİN GÖRÜŞMELERİNDE YAPTIĞI TARİHİ KONUŞMA (03.03.1924)

“Sözlerimin mukaddemesinde de söylemiştim ki, şer’i şerif nazarında hilâfetten maksat Hükûmettir. Bir Hükûmeti âdile tesis etmektir. Kur’an-ı Kerim’de Emrü Hükûmette usulü idare olmak üzere bize meşvereti tavsiye ediyor (ve emrühüm şûra beynehüm) diyor. Bizim de bugün mümkün olduğu kadar tesis etmek istediğimiz usulü idare, meşverettir. Hükûmeti meşveret esası üzerine tesis etmek istiyoruz ve hattâ ettik de. Bu usulü idare tahsini ilâhiye mazhar olduğu halde daha ne istiyoruz, başımızda heyülâ gibi bir halife bulundurmanın ne mânası vardır?” 

“Zannolunuyor ki biz hilâfeti lâğvedersek Mısır’da, Hindistan’da ve diğer İslâm memleketlerinde pek fena tesir yapacak. Bu bence pek boş fikirdir. Emin olun efendiler, bunun Âlemi İslâm’da hiçbir tesiri olamaz. Evvelce de söylediğim gibi Âlemi İslâm’ın uleması kimin halife olacağını ve nasıl halife lâzım geleceğini bizden iyi bilirler. Âlemi İslâm’ın bize olan muavenetini bilmiyorum, hakikaten var mıdır? Efendiler beş on lira vermekle ona muavenet denmez. Vaktiyle İstanbul’da cihad fetvası ısdar olunduğu zaman Âlemi İslâm’dan hiçbir sadayı icabet sâdır olmadı. Irak’ı, Suriye’yi ve hattâ güya makarrı hilâfet addolunan İstanbul’u işgal eden ordular Hindistan’ın Müslüman askerlerinden mürekkep idi. Beni Ürbiyan hanında bir odaya kapıyarak başımda nöbet bekliyen Müslüman Hint askeri idi. Refikam ve çocuklarım ziyaretime geldiği zaman onlarla benim arama girerek elinde hançerle nöbet bekliyen Müslüman Hint askeri idi.  İçimizde şeyhülislâmlık etmiş olan zat da beraber Malta’da esir yaşadığımız zaman Âlemi İslâm’ın hiçbir tarafından bize desti muavenet uzatılmamıştı efendiler. Kendimizi aldatmıyalım, hakikati olduğu gibi görelim ve görmiyenlere de gösterelim. Evet, Âlemi İslâm’ınm bize ve bizim onlara muavenet etmemiz lâzımdır, hattâ vaciptir. Bütün efradı İslâmiye’nin de yekdiğerine elden geldiği kadar muavenet etmesi vaciptir. Fakat bu hilâfet meselesi değil, hilâfetten dolayı değil, uhuvveti diniye meselesidir.”

“Kezalik İslâmiyet’te ne teşkilâtı diniye, ne de teşkilâtı idariye yoktur. Şer’iatı İslâmiye, teşkilâtı diniye tesis etmediği gibi teşkilâtı idariyeyi de Ümmeti İslâmiye’ye terk etmiştir. İslâmiyet, mukaddes olarak yalnız bir şeyi tanır ki, o da (Hak)tır. Mukaddes olan yalnız hukuktur, (Hak)tır. Cenabı Hakk’ın ismi de (Hak)tır. Kutsiyet de ondadır. Bâzı dinlerin bâzı eşyaya verdiği kutsiyeti İslâmiyet vermemiştir. Hele insanlara hiç kutsiyet vermemiştir. Zerre kadar vermemiştir. Peygamberlere bile kutsiyet vermemiştir. Hazreti Peygamberin en büyük duası, (Allahümme erineleşyaye kema hiye) duası idi. Mânası; (Yarabbi bize hakayıkı eşyayı olduğu gibi göster.) demektir. Diğer bir duası da (Allahümme lâtecal kabri ve senen yûbed) duası idi. Mânası; (Yarabbi benim kabrimi tapılır put yapma) demektir.”

“Şimdi size sorarım, böyle bir dini âli birtakım eşhası halifedir diye başınıza oturtmak ve ona taparcasına birtakım kutsiyet vermek kabul eder mi? Buna imkân yoktur. İslâmiyet bundan münezzehtir, mütealidir. Bu birtakım iğfalâttan, devri istibdatta saltanatların yapmış oldukları mezalimi setr için müstebit hükümdarların etrafında bulunan riyakâr eşhasın kasden vukubulan telkinatından ve birtakım cahil ve safdil zevatın yanlış telâkkiyatmdan neşet etmiş ve giderek umumi bir fikir haline gelmiş bir hurafedir.”

“Millet kendi işini kendim göreceğim artık sinni rüşte baliğ oldum. Kendi umuru müşterekemde kendim tasarruf etmek için lâzım gelen ehliyet ve malûmatı da haizim. Binaenaleyh tasarrufu âm hakkını artık kimseye vermiyeceğim diyecek olursa ona ne denilebilir? İşte şimdi biz de böyle yapmak istiyoruz. Buna fıkıh ve hukuk itibariyle hiçbir mâni yoktur. Yeter ki millet hakikaten reşit olsun ve bu hususta vücudu lâzım gelen terbiyei siyasiye ve içtimaiyeye malik bulunsun. Kur’an-ı Kerim’de (Müslümanların işi kendi aralarından meşveretle görülür) dediği için buna mesağı şer’i bulunduğunu bildiriyor. Zamanımızda birçok büyük devletler de kendilerini bu suretle idare ediyor. Pek güzel idare ediyorlar. Maksat da hâsıl oluyor. Evvelce de demiştim hilâfet Hükümet demektir. Maksud olan memleket ve milleti adilâne bir surette hüsnü idare etmektir. Yoksa şekli hükümet değildir.

Bu bahsi biraz daha izah etmek lâzım gelirse deriz ki velâyet, ister muvafakat etsin, ister etmesin başkası üzerine söz geçirmek demektir ki cebren söz geçirmek olur. Böyle cebren söz geçirmek gayrimeşru olursa ona zulüm ve tahakküm denir. Meşru olursa velâyet ıtlak olunur. Bir kanuna mütenid olursa ona hâkem denir. Elfaz başka başkadır. Fakat mâna hep birdir. İtibarlar, cihetler aynıdır. Binaenaleyh bu velâyet evvelemirde iki kısma ayrılır. Velâyeti âmme, velâyeti hassa. Velâyeti âmme demek hükümet demektir, hâkimiyet demek, saltanat demek, şu Meclisi Âlinin tasarrufu demektir. Velâyeti âmmenin mânası budur. Memleketin her tarafına ve bütün efrada ve bilcümle umuru âmmeye şâmildir. Bugün Türkiye’de bu Meclisi Âlinin kararları olmadıkça hiçbir kimsenin diğer bir kimse üzerinde cebren söz geçirme hakkı yoktur. Geçiremez, geçilirse gayrimeşru gayrikanuni olur müstelzimi mürazak bir haram teşkil eder. Ne vakit siz bir karar verir ve bir kanun yaparsanız o vakit ondan evvel zulüm olan şey şimdi bu karardan sonra, bu kanundan sonra meşru olur, adalet olur. Çünkü bunlar umuru izafiyedendir. Adalet de, zulüm de umuru izafiyedendir. Nispîdir. Zaten dünyada mutlak bir şey yoktur, her şey nispîdir. Onun için bir zamanda adalet olan diğer bir zamanda zulüm olur.”

***

ADLİYE VEKİLİ SEYİD B. (İzmir) — Muhterem efendiler, müsaade buyurursanız bendeniz de bu hilâfet meselesi hakkında biraz izahat vereyim. Mesele pek mühim olduğundan ve hattâ tarihimizde ve belki de bilûmum hâdisatı içtimaiye arasında en büyük bir inkılâp demek olduğundan bu bapda ne kadar söz söylense yine azdır. Onun için sabrınızı suiistimal edersem beni maruz görünüz. Benden evvelki hatipler, bu baptaki kanaatlerini beyan ettiler. Pek güzel ve pek samimî söylediler. Bendeniz de bu meseleye dair uzun senelerden beri icra ettiğim tetebbuat neticesinde hâsıl olan kanaatimi beyan etmek isterim. Nitekim geçen sene hilâfet hakkında (Hilâfet ve Hâkimiyeti Milliye) unvanı ile bir de kitap neşretmişıtim. Dediğim gibi Tarihi İslâm’da azîm bir inkılâp yapıyoruz. Diyebilirim ki bundan daha büyük inkılâp olamaz. Bu inkılâbın azametindendir ki zihinler bununla pek meşguldür. Kalbler endişe ve tereddüt içindedir. Onun için cümlemizin vicdan ve izanı arzu ediyor ki mesele tamamiyle tavazzuh etsin. Yârü ağyar ne yaptığımızı ve ne yapmak istediğimizi bilsin. Şuurlu bir surette mi yoksa şuursuz bir halde mi yapıyoruz, anlasın. Meclisi Âli, hilâfet meselesini maliyeti şer’iye ve siyasetin bilerek mi ittihazı karar ediyor, yoksa bilmiyerek mi? Bu cihetler tamamiyle tavazzuh etsin. Çünkü tekrar ediyorum mesele hakikaten gayet mühimdi, Âlemi İslâm’da daha şimdiye kadar böyle bir inkılâp vâki olmamıştır. Değil Âlemi İslâm’da belki kürei arzda vâki olan inkılâbatın en büyüğü en mühimidir.

Bunun için iz’hande, efkârda şüpheler, tereddütler bulunmamak lâzım gelir. Meseleyi bilerek halletmek icabeder. Gerek dinî ciheti ve gerek siyasi ciheti etrafiyle bizim bilmemiz lâzım gelir.

Bu cihetleri bilirsek ne yapmak istediğimizi ne yapacağımızı bilimiş oluruz. Benim asıl maksadım meselenin dinî cihetini, lıslâmiyetin hilâfet meselesi hakkındaki tarzı telâkkisini izhar etmektir. Siyasi cihetini beyan, maksadımdan hariçtir. Ben ona karışmam! O ciheti Meclisi Âli halleder.

Evvelemirde şu ciheti arz edeyim ki, hilâfet meselesi dinî olmaktan ziyade bünyevi bir meseledir ve itikat meselelerinden değil, millete ait hukuk ve mesalihi âmme cümlesindendir. İtikada taallûku yoktur. Vakıa itikadiyata dair teklif olunan asarı İslâmiye’de dahi bu meseleden uzun uzadıya bahsolunuyor. Fakat bu, hilâfet meselesinin akayidi İslâmiyeden mıadud olduğu için değil, belki bu mesele etrafında sonradan hâsıl olan birtakım hurafat ve efkârı batılayı iptal içindir. Bu noktayı ulemayı İslâm kitaplarında sarahaten beyan ederler. Bilirsiniz ki asrı saadetten sonra âlemi İslâmda muhtelif fırkalar ve itikat mezhepleri zuhur etmiştir. Onlardan biri de Şia fırkasıdır. Şia fırkası bilâhara muhtelif kollara şubelere ayrılmıştır. Bunların bir kısmına «İsmailiye» Fırkası denir ve aynı zamanda bu fırkaya «Bâtıniye» ve «Talimiye» ve «Sebiye» namları dahi verilir. Bunlar kendi halifelerine imam namı verirler ve kendi imamlarını ülûhiyetine kail olurlar. İmam ulûm ve maarifi doğrudan doğruya Allah’tan alır derler. İmamdan sonra «Hüccet» denilen zat gelir. Ondan sonra «Bab» ondan sonra da «Mümin» gelir. Allah îmama, imam da hüccete, hüccet baba, bâb da mümine talim eder derler. Onun için bunlara «Talimiye» fırkası namı verilir. Bunlarca Kur’an-ı Kerim’in hem zâhir, hem de batın mânası vardır. Maksud olan mânayı batınıyesidir dedikleri için bunlara «Bâtıniye» dahi denilir. Bunların itikatları serapa hurafattan ibarettir. Haddi zatında hunlar dinsizdirler. En cerbezeli ve cin fikirli reisleri meşhur «Hasan Sabbah» dır. Bu adam Şark Selçukilerinden Alpaslan zamanında «Kuvin» cihetlerinde yüksek bir dağ başında «Elemut» kaleslinlde tahassun etmiş idi. Alpaslan bununla çok uğraşmıştı. Elyevm Anadolu dağlarında tahtacılıkla, odunculukla iştigal eden bir kısım eşhas Bâtıniye Fırkasının bakayasıdırlar. Fakat bunlar artık bendi mezheplerini unutmuşlardır.

İran’da elyevm sâkin bulunan «İmamiye» Fırkası da «Mehdi» nin vücuduna kaildirler. Bunlara göre Mehdi berhayattır. Münasip bir zamanda zuhur edecek, ‘bütün dünyayı âdil ve hak ile dolduracaktır. İşte bunlar ve bu gibi fırkalar bu hilâfet meselesi hakkında türlü türlü hurafata kail olmuşlardır. Onun için elhlisünnet uleması kendi itikat kitaplarından da «İmamet» unvanı altında hilâfet meselesini mevzuu bahsetmişlerdir. Maksatları bu mesele etrafında dönen hurafatı ret ve iptal etmektir. Yoksa hilâfet meselesini bir itikat meselesi olmak üzere beyan etmek değildir.

Nitekim ehlisünnet uleması, demin dediğim gibi bu ciheti sarahaten beyan ederler. Öyle değil mi efendiler (Öyledir, doğrudur sadaları). Bu cihetler bu suretle bilindikten sonra şimdi de Hilâfet meselesinin asıl mahiyeti şer’iyesini izah edeyim. Her şeyden evvel şu noktayı arz edeyim ki; Hilâfet Hükümet demektir. Doğrudan doğruya millet işidir. Zamanın icabına tabidir. Onun içindir ki, Risaletpenah Efendimiz irtihali nebevilerinde Ashabı Kiram Hazeratına bu Hilâfet meselesini izah etmemişlerdir. Şiddetli bir hararet içinde irtihal etmişlerdi. Bir aralık «Bana kalem, kâğıt getiriniz, size bâzı vesayada bulunmak isterim.» demişlerdi. Bâzı ashap derhal kalem – kâğıt getirmek istedilerse de Hazreti Ömer mâni oldu, Şiddetli hararetten sayıklıyor, dedi. Bize Kitabullah kâfidir, demişti. Bunun üzerine biraz gürültü oldu. Hazreti Peygamber, «Gürültü etmeyin, dışarı çıkın, beni yalnız bırakın.» buyurdular. Ondan sonra şıkkı şife etmediler. Zannedersem o gün veya ertesi günü vefat ettiler.

Muhterem efendiler, asıl kanunu din olan Kur’an-ı Kerim’e müracaat ederseniz görürsünüz ki, bizim şekli Hilâfet hakkında yani İslâm Hilâfeti hakkında hiçbir âyeti kerîme yoktur. Kur’an-ı Kerim emri Hükümette yani idarei memleket hususunda bize iki düstur gösteriyor: Biri; bugün âlemi medeniyette cari olan kaidei meşverettir ki, bunu Kur’an bize bin üçyüz sene evvel vaz’etmiştir. O da (ve emrühüm şûra beynehüm) düsturudur. Müslümanların işi kendi aralarında meşveretle görülür, demektir. Gerçi bu Âyeti Celile Medine ahalisi hakkında nazil olmuştur. Medineliler kendi umuru müşterekelerini, memleketlerine aid olan işleri kendi aralarında meşveretle rü’yet ederlermiş. Hazreti Kur’an onların bu hâlini tahsin ediyor. Demek ki idarei memleket hususunda usulü meşveret takdiri ilâhiyeye mazhar olan müstahsin bir usuldür. Bir kaidei usuliye vardır. Hususu sebep umumi lâfza mâni değildir. Tâbiri diğerle, itibarı lâfzın umum ve şümulünedir. Sebebi nüzulün hususiyetine değildir, deniyor. Bu itibarla zikrolunan âyeti celile doğrudan doğruya Ehli İslâm’ın idarei memlekette ittihaz etmeleri lâzım gelen hattı hareketlerini gösteriyor denilebilir, Şüphe yoktur ki, sitayişi ilâhîye mazhar olan bir hattı hareket İslâm için lâzimürriaye bir harekettir. Hulâsa: Meşveretle iş görmek takdiri ilâhiye mazhar olan bir keyfiyettir. Nasıl ki bütün âlemi medeniyette bugün bu usulü meşvereti kabul etmiştir. Biz de ona tevfikan ittihazı mukarrerat ediyoruz. Efradın hukukunu memleketin selâmetini en ziyade kâfil olan usulü idare de budur.

Kur’an’da zikrolunan ikinci düstur da ülülemre itaat düsturudur. Kur’an-ı Kerim’de; «Etiullahe ve etiulresul ve ülülemrü minküm» âyeti celilesi vardır. Mânayı münifi, Allah’a ve Peygambere ve sizin içinizden emir sahibi olanlara itaat ediniz, demektir. İşte bu ikinci düsturdur. Bu da anarşiyi, Hükümetsizliği ref’ ve def’i etmek içindir. Zaptürapt memleketi temin etmek içindir ki, o emrü Hükümete itaatın dînen vacib olduğunu beyan ediyor. Bu âyet efrada salâhiyettar olan ricalin o emrine itaat hususunda bir vazifeyi diniye tahmil ediyor. İşte idarei memleket hususunda Kur’an-ı Kerim’de bu iki âyetten başka bir âyet, yoktur. Vâkıa emanatı yani memuriyetleri, vazaifi hükümetleri ehline tevdi etmek hak ve adle riayet eylemek gibi hususata mütaallik âyatı Kuraniye vardır. Lâkin bunlar doğrudan doğruya usulü idareye mütaallik değildir, ikinci derecededir.

Kur’an-ı Kerim’de «Halife» ve «İmam» tâbirleri vardır. Fakat bunlar Hazreti Peygamber hakkında veyahut sonra gelecek olan halifeler hakkında vârid olmamıştır. Enbiyayı Sâlife hakkında vârid olmuştur. Bir âyeti celilede «Ya Davud inna cealnake halifeten filardı fahküm beynennâsi bilhakkı» buyurmuştur. Mânası «Ya Davud biz seni yeryüzünde Halife yaptık, binaenaleyh insanlar arasında hak ve âdil ile hükmet» demektir. İlmü usulü fıkha ve edebiyatı Arabiyeye âşinâ olanlar bilirler ki, bu âyeti celilede hakka mukarrin hüküm yani adalet, fâi takibiye ve tefriiye ile hilâfete terdif olunuyor. Yani «seni Halife yaptık, o halde, öyle ise hak ile hükmet» deniyor. İşte bundan anlaşılır ki hilâfetten maksat tevzii adalet kazıyesidir. İhkakı hak ve iptali bâtıl kaziyesidir. Hukuku nâsı sıyanettir. İşte Halifenin vazifesi bu maksat ve gayeyi istihsale çalışmaktır ki, Hükümet vazifesidir.

Kur’an-ı Kerim’de, İbrahim Aleyhisselâm hakkında da «İmam» tâbirini kullanıyor. Kur’an, bir âyeti celilede Cenabıhak ile Hazreti İbrahim arasında geçen bir mükâlemei mâneviyeyi hikâye ediyor. Cenabıhak Hazreti İbrahim’e hitaben diyor ki, «İnna cailüke linnase imamen» yani «Ben seni nâsa imam yapıyorum» yahut «yapacağım» buyuruyor. Hazreti İbrahim de «Kale ve men zürriyetî» yani «Ya Rabbi zürriyetimden de yap» diye niyaz ediyor. Bunun üzerine «Kale lâyenalü abdüzzalimîn» hitap izzeti vârid oluyor. Yani Cenabıhak Hazreti İbrahim’e cevaben «Benim ahdi imametim zalimlere vâsıl olmaz» buyuruyor. İşte bu âyeti celileden pek vazıh olarak anlaşılıyor ki, Cenabühak nazarında öyle zulüm ve itisaftan ibaret olan mülk ve saltanat asla meşru değildir. Şimdi bu iki kelimenin yani Halife ve İmam tâbirlerinin mânalarını izah edeyim. Hilâfet, lûgatta halef olmak demektir. Halife de halef demektir. Şu halde Hazreti Davud Aleyhisselâm Halifedir. Yani haleftir. Kimin halefidir? Allah’ın halefidir. Nerede Halifedir? İcrayı adalette, ihkakı hak ve iptali bâtılda demektir. İmam tâbirine gelince, imam pişva ve müktedabih demektir, önde giden delmektir. Bunun içindir ki mahalle imamlarına da, cami imamlarına da imam denir. Halifeye de İmamülmüslümiyn denir. Hattâ bir mesleki ilmîde pişva olan en büyük âlimlere de imam deniyor. İmamı Âzam, İmamı Şafiî gibi büyük âlimlere imam denmesi bundandır. Bu kelimelerde mânayı kudsiye yoktur.

YAHYA GALİB B. (Kırşehir) — Şu azamete bak, hay Allah senden razı olsun.

HALİL HULKİ Ef. (Siird) — Ehadisi şerifeye de geçiniz.

SEYİD B. (Devamla) — Müsaade buyurunuz eğer daha kısa kesmekliğimi isterseniz ihtisar edeyim. (Hayır, hayır sesleri) Bendeniz beş on günden beri konuştuğum rüfekayı kiramdan aldığım hissiyata göre zihinlerde bâzı şüpheler vardır. Onları da elimden geldiği kadar halletmek, izale etmek isterim. Araya lâf karışırsa kelâmın insicamına, silsilei muhakematına halel geliyor. (Devam, devam sesleri)

Halife tabiriyle imam kelimesi arasında umum ve hususu mutlak vardır. Halife ahas, imam eam. Yani her halife imamdır. Fakat her imam halife değildir. Halifelere imam dendiği gibi hakiki halife olmıyan Padişahlara da imam denir. Onun için bu iki kelime arasındaki farka dikkat etmelidir. Yine onun içindir ki, Kütübü İslâmiyede bu bahis «İmamet» unvanı altında yazılmıştır.

Bir de «imaret» den «emîrülmü’minin» tâbirinden bahsedildi. Fakat bu tâbirin bu bahse taallûku ve pek o kadar değeri yoktur. Emîr, âmir demektir. Sıfatı müşebbihtir. Her hükümdara emîr ıtlak olunur. Meselâ Afgan Emîri deriz. İşte Kur’an-ı Kerim’de Hilâfet, imamet veya Halife ve imam tâbirleri hakkındaki âyetler bunlardan ibarettir. Ve bir de Kur’an alelıtlak insanlar hakkında da «istihlâf» tâlbirini kullanıyor. Âmir adalette istihlâf demektir. Kur’an’da bunlardan başka ayet yoktur. Burada ulemayı kiram hazeratı var. Başka ayet var mıdır efendiler hazeratı?

HALİL HULKİ Ef. (Siird) — Hayır.

ZİYAEDDİN Ef. (Erzurum) — Hadisi şerifler vardır. İcmaı ümmet vardır.

ADLİYE VEKİLİ SEYİD B. (Devamla) — Evet onlardan da bahsedeceğim. Malûmdur ki İslâmiyet’te Kur’an metni şeriattır. Hâdisler de şerhi şeriat demektir. Fakat hadisten maksat sahih olan hadistir. Çünkü bugün kitaplarda mevcud olan, lisanlarda deveran eden hadislerin bir kısmı yalandır. Mevzudur. Sonradan uydurulmuştur. Bir kısmı da zayıftır. Böyle mühim meselelerde kıymeti ilmiyesi yoktur. İhtiyaca salih değildir. Onun için hâdis deyip geçmek doğru olamaz. Onu tetkik etmek hâdislerin hangi kısmında dâhil olduğunu anlamak vaciptir.

Evvelce de söylemiştim. Hilâfet meselesi dinî olmaktan ziyade dünyevi ve siyasi bir meseledir. Doğrudan doğruya milletin kendi işidir. Onun içindir ki nususu şeriyede bu mesele hakkında tafsilât yoktur. Halife nasıl tâyin ve nasbolunur? Hilâfetin şeraiti nedir. Her hâlükarda ve her zamanda bir halife nasp ve tâyin etmek millet üzerine vacip midir.  Gibi meseleler hakkında ne Kur’an-ı Kerim’de, ne de hadisi nebeviyede bir sarahat yoktur. Efendiler, nazarı dikkatinizi celbederim; tırnak kesmek sakal bırakmak gibi en fer’i adap ve adâta, umru saniyeye müteallik meseleler hakkında birçok hadisi şerifler varid olduğu hâlde,  halifenin nasıl nasp ve tâyin edileceği, hilâfetin şartlarının neden ibaret olduğu ve her zamanda halife nasp ve tâyin etmek vacip olup olmadığı hakkında sarih ve kati hiçbir hadis yoktur.  Bunun hikmeti nedir? Adap ve adâta dair birçok hadisler varid olsun da niçin hilâfet meseleleri hakkında sarih bir hadisi ışerif vârid olmasm? Bu nazarı dikkati calib değil midir? Bunun sebebi şudur ki hilâfet öyle zannolunduğu gibi mesaili asliyei diniyeden değildir. Siyasi bir meseledir. Zamana, örf ve âdâta göre değişir. îcabatı zamana tâbidir. Onun içindir ki riyasetpenah efendimiz demin söylediğim hilâfet meseleleri hakkında ihtiyari sükût buyurmuşlardır.

Vakıa hilâfet hakkında hiç de hadisi şerif yok değildir, vardır. Fakat bu bapta vârid olan hadisi şerifler (İmamlar Kureyşten olur, bir zamanda iki halifeye biat olundukta diğerini yani ikincisini kim olursa olsun öldürünüz) gibi iki üç hadisten ibarettir. Bunlar ise halifenin sureti nasb ve tâyinine ve şeriatı hilâfete dair olan meseleleri halletmeye kâfi değildir.

Elhâsıl Rasulü Ekrem Efendimiz Hazretleri emrü hilâfeti tamamen ümmetine terk etmiştir. Hiyni irtihallermde kendilerine bir halife nasb ve tâyin etmedikleri gibi bu hususta hiçbir tavsiyede dahi bulunmamıştır. Gerçi Şiiler Hazreti İmamı Ali hakkında, bâzı ehli sünnet de Hazreti Ebu Bekir hakkında nassı şer’inin vücudunu iddia ediyqrlar. Lâkin cumhuru ehli sünnete göre bu iddialar doğru değildir. Ashaptan hiçbiri hakkında kâfi derecede ne celî, ne de hafi hiçbir nas vârid olmamıştır.

Eğer vârid olsa idi Ashabı Kiram hazeratı kimin halife nasb ve tâyin edileceği hakkında kendi aralarında ihtilâfa düşmezlerdi. Hâlbuki irtihali nebeviden sonra Ashabı Kiram, içlerinden birini halife intihabı hususunda ihtilâf ettiler. (Sekifei Beni Saide) denilen mahalde içtima ederek aralarında hayli münakaşa cereyan etti. Acı, tatlı sözler söylendi. Medineliler Mekkelilere bizden bir emîr sizden de bir emîr olsun dediler. Mekkeliler (bizden emîr, sizden vezir) diye cevap verdiler. Nihayet Hazreti Ebu Bekir’e biat olundu ve (Halifei Rasulüllah) denildi. Hattâ isim takmak hususunda evvelâ tereddüt ettiler. Hazreti Ebu Bekir’e ne isim vereceklerini, ne suretle hitab edeceklerini birdenbire kestirip atamadılar. Nihayet dediğim gibi halife dediler. Hazreti Ebu Bekir ahar ömründe Hazreti ömerülfaruk’u istihlâf yani veliaht tâyin etti. Ashabı Kiram da kabul eyledi ve evvelâ Hazreti Ömer’e tetabu izafetle (Halifetü Halifetü Rasulüllah) dediler. Rasulüllahm halifesinin halifesi demektir. Çünkü demiştim ya halife halef demektir. Ömer, Ebu Bekir’in halefi, Ebu Bekir de Cenabı Peygamberin halefi demek oluyor. Fakat bu surette izafetler altıncı, yedinci, hususiyle onuncu, yirminci dereceye baliğ olunca pek ziyade uzayacağından tetabii izafetten vazgeçtiler. Alelıtlak halife dediler. Ara sıra da (Emîril Müminin) ıtlak ettiler. İşte Emîril Müminin tâbiri buradan çıktı. Sonra biliyorsunuz Hazreti Ömer yaralandı. Kendisi mecruhan hâli intizarda iken başında pek çok hilâfet gürültüsü oldu. Bir cemaat gelerek Hazreti Osman’ı veliaht yapmasını istediler. Hazreti Ömer kabul etmedi. Ben Osman’ı halife yaparsam (Ümeyye) oğullarını Ümmeti Muhammedin basma musallat eder onlar da onun boynunu vurur dedi. Nitekim öyle de oldu. Onlar Hazreti Ömer’in nezdinden çıkdılktan sonra Haşîmiler geldiler. Hazreti Ali’nin halife yapılmasını istediler. Hazreti Ömer onu da beğenmedi (Hazreti Ali, Allah adamıdır, ben onu halife yaparsam o sizi doğru yola sevk eder. Fakat tabiiyetinde mizah yani lâtifecilik vardır) dedi ve yapmadı. Bâzıları da aşerei mübeşşereden Hazreti Tâlha’yı veliaht yapmasını tavsiye ettiler. Hazreti Ömer cevaben (O cicili bicili süslü elbiseler giymesini bilir, o mu halife olacak?) dedi. Bir kısım halk da yine aşarei mübeşşereden (Zübeyir Biniavam)ı tavsiye ettiler. Hazreti Ömer (O çarşı ve pazarlarda ölecek başlarından kalkamaz) cevabını verdi. Nihayet bâzıları da Hazreti Ömer’in kendi oğlu ulemayı ashaptan meşhur (Abdullah ibni Ömer)i tavsiye ettiler. Bu Abdullah ibni Ömer hakikaten en büyük ulemayı ashaptandır. Âbid, zahid, mütteki bir zattır. Her veçhile hilâfete lâyıktı. Onun için bâzı ashabı kiram Hazreti Ömer’e onu tavsiye ettiler. Lâkin cenabı Ömer (bir evden bir kurban kâfidir) dedi. Elhasıl Hazreti Ömer ashabı kiram içinde kendi istediği gibi halife olacak bir zatı bulamadı veyahut bu mesuliyeti deruhde etmek istemedi. Düşündü düşündü nihayet bildiğiniz veçhile işi altı kişiden mürekkep (Şûra)ya havale etti. Yani «Osman, Ali, Abdurrahman ibni Avf, Zübeyr ibni Avam, Tâ’lha, Said ibni Vakkas»dan mürekkep Meclisi Meşruta terk etti. Onlar da kendi içlerinden birini intihap etmek üzere Abdurrahman ibni Avf’ı hakem ittihaz ettiler. O da Hazreti Osman’ı tercih ve intihap etti. Hazreti Osman’ın malûm olan şahadetinden sonra Hazreti Ali’ye biat olundu. İşte bu dört halifeye Hulefayı Raşidin denir ki bunların mecmuunun müddeti hilâfeti otuz seneden ibarettir.

Hazreti Peygamberin bu bapta bir hadisi şerifi vardır ki, burada bilinmesi lâzımdır ve calibi dikkattir. O hadiste (Elhilâfetü bâdi selâsüne seneten sümmetasire meliken adudan)dır. Mânası (Benden sonra hilâfet otuz senedir. Ondan sonra ısırıcı saltanata mıünkalib olur) demektir. (Adud ısırıcı demektir) bu hadis en muteber hadis kitaplarından olan (Sinnen türmüzi)de bütün akayit kitaplarında mevcuttur. Bâzıları bu hadisi zavıf addetmek istiyorlarsa da doğru değildir. (Hadisi hüsn) nevindendir. Hâdisler üç kısımdır, birincisi hâdisi sahih, ikincisi hâdisi hüsn, üçüncüsü de hâdisi zayıftır. Bunlar ıstılahtır. Usulü hâdis ıstılahındandır. İşte bu hâdis bu ikindi nevi hâdislerdendir ve en muteber ilim, itikat kitaplarında mezkûrdur. Rica ederim, sözlerimde katiyen gıllügiş yoktur. Kimseye müdahene ve riya yoktur. Maksadım İslâmiyet’in hakayıkını bildirmektir. Bu izahatımı sırf İslâmiyet’e hizmet için söylüyoruım. Dini İslâm’ı birtakım hurafattan tenziye için söylüyorum. (Bravo sesleri, alkışlar) Isırıcı saltanattan maksat saltanatı salimedir. Mecaz tarikiyle söylenmiştir. İstiare vardır.

Görülüyor ki Ashabı Kiram hazeratı da bu hilâfet meselesini sureti sarihada izah etmemişlerdir. Demek oluyor ki ne Kur’an-ı Kerim’de, ne âhadisi nebeviyede ve ne de Ashabı Kiramın kelamlarında hilâfet hakkında bizim aradığımız, öğrenmek istediğimiz meseleleri bize anlatacak sarih ve katî bir surette izah edecek bir şey yoktur.

**

*

Şimdi de sonra gelen ulemayı İslâm’ın bu mesele hakkındaki tarzı telâkkilerini tetkik edelim. Bilirsiniz ki bugün ehli sünnet doğrudan doğruya Şehrullahi İslâmiyet’te giden, sıratı müstakim üzerinde bulunan dört mezhepten ibarettir. Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanibeli mezhepleri değil mi efendim. İşte bu dört mezhebin heyeti mecmuasına ehli sünnet denir. Sıratı müstakim bunların gittikleri yoldur. Bu zatların telâkkisine gelince burada üç mezhep bir tarafa, bir mezhep diğer tarafa ayrılır. Maliki, Şafii, Hanbeli mezhepleri müttefikan hilâfetin şartlarında ağır davranırlar. Halife olacak zatın müctehid derecesinde âlim olmasını, tam bir adaletle muttasıf bulunmasını ve her halde (Kureyş)den olmasını şart ederler.  Hattâ imamı Şafi Hazretleri (Halife tariki adaletten inhiraf edince kendiliğinden mün’azil olur. Ayrıca hul ve azle tevakkuf etmez) diyor. Mezhebi Şafiide böyledir. En muteber Şafii kitaplarından olan (Münhaci nuvi)de ve onun şerhi olan (Mugnilmuhtac)da bu bapta sarahat vardır. Merak edenler, sözüme itimat etmiyenler bu kitaplara müracaat etsinler. Yalnız Hanefiler şeraiti hilâfet hakkında biraz müsamahakâr davranıyorlar. Meselâ halifenin müctehid olması şart değildir. Âlim olması kâfidir diyorlar. Kezalik halife tariki adaletten inhiraf edince kendiliğinden mün’azil olmaz, azledilmek lâzım gelir diyorlar. Mahaza bu dört mezhebin dördü de hilafetin şeraiti esasivesinde meselâ halifenin âlim ve âdil olmasında ittifak edivorlar. Âlim ve âdil olmıvan bir zata halife demiyorlar. Mülkü sulltan diyorlar.

İlmi itikat kitaplarını tetkik ederseniz görürsünüz ki ulemayı ehli sünnet hilâfeti iki kısma ayırıyorlar. Birine hilafeti hakikiye, diğerine hilâfeti suveriye divorlar. Hilâfeti suveriyeye hilâfeti hükmiye dahi ıtlak olunur. Şimdi bu iki nevi hilâfeti ayrı ayrı izah edeyim. Şöyle ki hilâfeti hakikiye şeraiti lâzımesini cami ve milletin intihap ve biatiyle hâsıl olan hilâfettir. İşte asıl hakikaten ve şer’an (Hilâfet) diye bu birinci nevi hilâfete denir. İşte demin söylediğim (Benden sonra hilâfet otuz senedir. Ondan sonra ısırıcı saltanata münkalib olur) mealindeki hâdisi şerifte zikrolunan hilâfetten maksat da bu hilâfeti hakikiyedir. Hanefi ulemasının en büyük muhakkiklerinden olan ve bugün dahi eserleri bütün âlemi İslâm’da tedris edilmekte bulunan Sadrüşşerianın (Tadililulûm) nam kitabı güzininde bu hilâfeti hakikiyeye (Hilâfeti nübüvvet) ıtlak olunur.

Hanbeli mezhebinin en büyük müctehitlerinden bulunan meşhur İbni Teymiye’nin (Münhacüssünne)sinde dahi bu suretle muharrerdir. Yani İbni Teymiye dahi bu hilâfeti hakikiyeye hilâfeti nübüvvet ıtlak ediyor. Nitekim o hâdisi şerif diğer bir rivayette (Hilâfeti ennübüvvetü selâsüne seneten ilâh), tarzında vârid olmuştur. Şimdi ismini zikrettiğim Sadrüşşeria Türktür, Buharalıdır. 848 tarihinde Buhara’da vefat etmiştir. Zamanının en büvük âlimlerindendir. Yalnız ulûmu şer’iyede değil, zamanında mevcud olan bütün ulûm ve fünunda yeddi tulâ sahibidir. Hakikaten her mânasiyle ulemadır. (Tadililulûm) namındaki kitabı isminden de anlaşıldığı veçhile müteaddit ilimlerden bahistir. Pek müdekkikane yazılmış güzide bir eserdir. Bahsettiği ilimlerden biri de ilmi heyettir. Kendi eliyle çizilmiş filmi heyet eşkâlini dahi havidir. Mütalâa edilirse sahibinin ne büyük âlim olduğu tebeyyün eder. Fakat maatteessüf şimdiye kadar tab edilmemiştir. Yalnız yazmaları mevcuttur. Bu münasebetle şu ciheti de arz edeyim ki dini İslâm ve Şarkta bilcümle ulûm ve fünuna hizmet eden büvük âlimlerin ekserisi Türktür. Ben vaktiyle bunlardan bâzılarının isimlerini, kısa kısa tercümei halleriyle neşretmiştim. İşte bu Sadrüşşeria da onlardandır. Mezhebi Hanefide 600 seneden beri onun ayarında bir âlim yetişmemiştir.

Bu hilâfeti hakikivenin şartlarına gelince bunlar on kadar şeriatten ibarettir ki, şunlardır: Müslüman olmak, hür olmak, akıl ve baliğ olmak, erkek olımak, selâmeti havas ve âzava malik bulunmak, umuru memleket ve masalilhi milleti temsilde rey ve tedbir ve hüsnü sivaset sahibi olmak ve aynı zamanda halk üzerinde nüfuz ve kudrete malik bulunmak, şecaat sahibi olmak, tam mânasivle adalette muttasıf olmak, (Kureyş)den olmak. İste hilâfetin şartları bunlardır. Bunlardan biri eksik olursa hilâfet sahih olmaz. Bu şartlardan başka bir de (ilim) şartı vardır. Yani halifenin âlim olması şarttır. Fakat bu şartta ulemayı İslâm iki kısma ayrılıyorlar. (Muvakıf)da sarahaten beyan edildiği üzere cumhuru ulemayı ehli sünnete göre halife olacak zatın alelâde âlim olması kâfi değildir. Usul ve füruda müctehit derecesinde âlim olmak şarttır. Fakat Hanefiler bu hususta müsamahakâr davranıyorlar Hanefilere göre müctehid olmak şart değildir, alelıtlak ahkâmı şeriatı ve mesalihi hilâfeti bilmek kâfidir.

Burada (adalet) şartını biraz izaih etmek iktiza ediyor. Adaletin ıstılahta iki mânası vardır. Biri ihkakı hak ve iptali batıl mânasıdır. İkincisi sirette istikamet mânasınadır ki, (fisk)in zıddıdır. Bu makamda âdil demek, fasik değil demektir. Adaletin bu ikinci mânası birinci mânasından eamdır. Ona da şâmildir. Şu halde zalim ve gaddar bir insan hilâfete ehil olamıyacağı gibi fisküfücur ile müttasıf olan bir zat da hilâfete ehil değildir. Ulemayı İslâm zulüm ve itisaf ile muttasıf olan bir zatı halife yapmak demek, kurdu koyuna çoban etmek demektir diyorlar. Bundan evvel (imamet hakkında Cenabı Hak ile İbrahim Aleyhisselâm arasında cereyan eden bir mükâlemei mâneviyeyi Kur’an-ı Kerim’den nakletmiştim. Onda kendi zürriyetinden de imam yapılmasını niyaz eden Hazreti İbrahim’e cevaben Cenabı Hak (Lâ yenâlü ahdîzzalimin) buyuruyor. Yani (benim ahdü imametim, zalimlere vâsıl olmaz) diyor. Zaten halife ve imam nasp ve tâyininde maksat zalimin zulmünü defetmektir. Yoksa nas ürerine zulmü musallat etmek değildir. Bunun içindir ki kâffei ulemayı İslâm’a göre zalim ve itisafkâr bir zatı halife intihab etmek caiz olmaz ve sonra irtikâbı zulmeden bir halife de bütün ulemanın ittifakiyle azle müstehak olur. Hattâ başta İmamı Şafii olduğu halde mütekaddimini Şafiiye göre millet tarafından azledilmemiş olsa bile kendiliğinden münazil olur. Hanefiler (fitnei kıtal ve ihtilâli melhuz değilse azledilmesi lâzım olur) diyorlar. Bâzıları (fukahayı Hanife indinde adaleti sıhhati hilâfetin şartı değildir. Binaenaleyh fasikın hilâfeti maalkerahe sahih olur) demişlerse de bu doğru değildir, yanlıştır. Safdrüşşeria’nın demin ismini zikrettiğim (Taldililulûm)unda ve fukahai Hanefiyenin Sadrüşşeria derecesinde muhakkiklerden olan meşhur İbnihümam’ın (Müsayere) namındaki kitabındaki sarahaten beyan olunmuştur ki, eimmei Hanefiye indinde dahi (adalet) sıhhati hilâfetin şartıdır. Yalnız mülk ‘ve saltanatın şartı değildir. Yani şimdi aşağıda zikredeceğim hilâfetin ikinci nevinin şartı değildir. Çünkü hilâfetin ikinci nevi hükümdarlıktan, saltanattan ibarettir. Bu ise intihap ve biat üzerine müesses değildir. Kuvvet, kahir ve galebe üzerine mübtenidir. Bu makamda hilâfetle saltanatı biribirine karıştırmamak lâzımdır. Hakiki hilâfet başka, suveri hilâfet, yani saltanat ve padişahlık yine başkadır.

İkinci nevi hilâfete gelince: Buna hilâfeti süvariye deımiştik. Bu sureten ve zahiren hilâfet şeklinde ise de hakikatte hilâfet değildir. Belki mülk ve saltanattan tegallüp ve tasalluttan ibarettir, padişahlıktır. Bu ya şeraiti câmi olmamak veyahut kahr ve istilâ, cebir ve tegallüp tarikiyle istihsal olunmakla olur. Bütün muhakkikini ehlisünnetin müttefikan beyan ettikleri bir hakikattir ki, hulefayı Emeviye ve Abbasiyenin hilâfeti bu kabildendir. Çünkü bunların hilâfetleri milletin kendi arzu ve intihabiyle husule gelmemiştir, kahır ve istilâ cebir ve tagallüp tarikiyle hâsıl olmuştur.

Tarihî İslâm’a âşinâ olanlarca malûmdur ki, hulefayı Eımeviyenin irtikâb etmedikleri zulüim ve sefahet, evlâdı Peygamberiye reva görmedikleri cevir ü şenaet kalmamıştır. Devleti Abbasiye ise bütün zulüm ve itisaf, kahır ve tegallüp üzerine teessüs etmiştir. Yalnız meşhur (Ebumüslimi Hıorasani)nin Hükümeti Emeviye taraftarlarından katil ve itlâf ettiği nüfusun adedi 600.000’ne baliğ olmuştur. Hulefayı Abbasiyenin birincisi olan (Seffah)ın amcası Abdullah bini Ali, Şam’ı istilâ ettiği zaman ahaliyi katliam etmişti. Birlikte taam etmek üzere davet ettiği eşraftan doksan kişiyi sopalarla öldürttü. Bâzıları henüz can çekişmekte ve hırıltıları işitilmekte iken üzerlerine sofra kurdurarak bilâ teessür taam etti ve Şam’da hulefayı Emeviyenin kabirlerini açtırarak bulduğu naaşları, kemikleri ihraf eyledi. Bu Abdullah’ın biraderi Süleyman Bini Ali de Basra’da Emevilerden eline geçenleri öldürdü ve cesetlerini sokaklarda sürüttü. Sonra da meydanda bırakarak köpeklere yedirtti. En muteber İslâm tarihlerinde bu suretle muharrerdir. Hattâ Cevdet Paşa merhumun (Tevarihi hulefa) namındaki tarihine bakarsanız sözlerimin sıtkını teslim edersiniz.

Osmanlı halifelerinin ise saltanata olan hırs ve tamahlarından nice mâsum ve bigünah şehzade kanı döktükleri malûmdur. Hulefayı raşidin hazeratı, Beytümale ait olan emvali devlet ve millete (Mâlullah) ve hukuku ammeye (Hakkullah) tesmiye ederler ve binaenaleyh alelumum hukukun hüsnü ımuhafazasına son dereceye kadar bezli mukadderat eylerlerdi. Bunlar ise hukuku müslimini ımüsadere ederler ve emvali devleti şuna buna peşkeş çekerlerdi. Şimdi insaf edelim, böyle bir zulüm ve tegallübe hilâfet denebilir mi? İslâmiyet gibi âli bir din böyle saltanatı kahireyi kabul eder mıi? Adli mutlak olan Cenabı Hak (Layenalüahdizzalimin) buyuruyor. Böyle kahir ve müstebit bir hükümeti dini İslâm’a nisbet ederek adına “Hilâfeti İslâmiye” demek yâr ve ağyara karşı İslâmiyet’i tahkir olur. Bu nevi hükümetler hilâfet değil Hazreti Risaletpenah efendimizin buyurdukları gibi ısırıcı saltanattan ibarettir. Onun içindir ki Risaletpenah efendimiz gayi’bden haber vermek suretiyle bir mucize kabilinden olarak (Benden sonra hilâfet otuz senedir, ondan soru a mülkü adud olur) buyurmuşlardır. Hakayıkı tarihiye de bunu müeyyiddir. Tarih tetkik ve tetebbu edilirse görülür ki hakiki hilâfet Hulefayı Raşidinin sonuncusu olan Hazreti Ali’nin vefatiyle veyahut Hazreti Hasan’ın altı aydan ibaret bulunan müddeti imametiyle hitam buluyor. Ondan sonra artık (Elhükmü limen galeb) kaidesi cari oluyor. Söz kılıca, kuvvete intikal ediyor. Bu suretle Hazreti Peygamberin (Mülkü Adud) tavsifiyle ifade buyurdukları hakikaten ısırıcı saltanatı kahire teessüs eyliyor.

Burada istitrat kabilinden bir garibe zikretmek isterim. Ulemayı Teftazani namı ile meşhur bir zat vardır ki cümlenizin bildiği bir zattır. Unvanından da anlaşıldığı veçhile büyük bir âlimdir. Fakat tarihi İslâm’a ahvali ulemanın teracümüne hakkiyle vâkıf olmadığı anlaşılıyor. Bu zat (Şerhi akait) denilen kitabında (Eimmei dinden ehli hal ve ukut hulefayı Abbasiyenin hilâfetinde ittifak etmişlerdi) diyor ki doğru değildir. Hakikati tarihiyeye külliyen mugayirdir. Bilirsiniz ki İmamı Âzam Ebuhanife Hazretleri eimmei dinin en büyüklerindendir. 80 tarihinde tevellüt ve 150 tarihinde vefat etmiştir. Hem Devleti Emeviye hem de Devleti Abbasiye zamanlarında berhayat buluyorlardı. Ne Hilâfeti Emeviyeyi ne de Hilâfeti Abbasiyeyi tecviz ve kabul etmemişti. Henüz Emevilerin lıükümran oldukları esnada Hazreti İmamı Hüseyin’in oğlu Zeynelabidin’in mahdumu ve elyevm Yemen kıtasında bulunan (Zeydiye) fırkasının imamı meşhur (İmamı Zeyl) Hazretlerine biat olunmasına elaltından fetva verdirdi. Onun için Emeviler zamanında Irak Valisi ve Kumandanı olan meşhur (İbnihüreyre) tarafından darp ve hapsedilmiştli. İbnihüreyre her gün müşarünileyhi hapisaneden çıkararak alâmülainnas kırbaçla darbeder ve sonra yine hapseylerdi. Abbasiler zamanında da müşarünileyh İmamı Âzam Hazretleri Hazreti Hasan’ın evlâdından (Nefsizekiye) denmekle mâruf Mahmud Mehdi’ye muavenet ve biat olunmasına ve zekât, ağnam ve aşar gibi şer’i vergilerin ona verilmesine gizli gizli fetvalar verirdi. Bunun içindir ki Abbasilerin İkinci Halifesi olan (Ebucafer ve Mansur) tarafından hapsedilmiş ve nihayet hapishane derununda vefat eylemiştir.

Fukahayı Hanefiyenin şeyh ve üstadlarından ve usulü fıkıh imamlarından (Husas) lâkabiyle Şehri Teşar İmamı Ebubekir Razi’nin (Ahkâmülkuran) namındaki tefsirinde ve Fahreddin Razi’nin Tefsiri Kebir’inde ve meşhur (Tefsiri Keşşaf)da demin zikrettiğim (lâyenalü ahdüzzalimin) âyeti celilesinin tefsirinde bu suretle muharrerdir. Keza büyük müctehitlerden her biri İmamı Âzam gibi bir mezhebi fıkıh sahibi olan Süfyan Suri İbnicerih ve Ubadibni Kuşeyr gibi eazımı ümmet dahi zikrolunan Mansur tarafından hapsedilmişlerdi. Mezhebi Malikin müessisi İmamı Malik Hazretleri yalnız dayak yemekle kurtulmuştu. Fakat darbın şiddetinden kolu çıkmıştı. Şu hakayiki tarihiye meydanda en mevsuk ve muteber tefsir ve tarih kitaplarında mevcut iken Ulemayı Taftazani’nin (Eimmei dinden ehli hal ve ukud hilâfeti Abbasiyenin sıhhatinde iktifat etmişlerdi) tarzında idarei kelâm etmesinin hiçbir kıymeti ilmiyesi yoktur. Bunu bilâtereddüt ve bimuhaba söyliyebilirim.

Vakıa İmamı Ebuyusuf ve İmamı Muhammed gibi müşarünileyh İmamı Âzam Hazretlerinin talebesi olan Eimmei Hanefiye, Abbasiler zamanında kadılıklar kabul etmişlerdi. Hattâ İmamı Ebuyusuf Bağdat’ta Hulefayı Abbasiyeden Mehdi, Hadi ve Harunu Reşit zamanlarında kadıyülkudatlık vazifesini ifa etmişti. Fakat bu keyfiyet onların hakiki hilâfetini tasdika delâlet etmez. Çünkü bilcümle kötü bir Hanefiyede sarahaten zikrolunduğu üzere Eimmei Hanefiyenin içtihadatına göre zalim ve fasik bir padişahtan kadılık ve valilik gibi memuriyet kabul etmek zarurete binaen caiz ve sahih olur. Yalnız bunda zulme ve haksızlığa alet ve vasıta olmamak şarttır. İşte bu fikir ve içtihada mebnidir ki, ulemayı İslâm Melûk ve Salatinin kadılıklarını ve sair memuriyetlerini deruhde etmişlerdir. Hulâsa gerek Hulefayı Emeviye ve gerek Hulefayı Abbasiye hakikatte halife değildirler, sultan ve padişahtırlar. Onlara halife ıtlak olunmaması beynennası örf olmasındandır. Tefsiri Keşşaf’ta demin zikrolunan ayetin tefsirinde Hulefayı Emeviye ve Abbasiye hakkında (Gâsıp ve mütegallibtirler, kendi kendilerine halife ismini takınmışlarıdır) diye mezkûrdur. Hattâ demin ismi geçen (Müsayere) namındaki kitapta sarahaten zikrolunduğu üzere meşayihi Hanefiyenin bir kısmı ashaptan Muaviye’ye bile halife demiyorlar, mülk ve sultan diyorlar.

Efendiler, kendi kendimizi aldatmıyalım. Âlemi İslâm’ı biz hiç aldatamayız. Onların içinde birçok ulema vardır. Kâffesi bugün bizden âlimdirler. Kütübü İslâmiye ellerindedir. Onlar hilâfeti İslâmiye’nin ne demek olduğunu bilmezler mi? Hind uleması, Mısır uleması, Yemen uleması, Neced uleması, Kürdistan uleması halifenin Kurevşten olması lâzım geleceğini bilmezler mi efendiler? Bu saydığım yerlerin hiçbir âlimi bizim padişahlarımızın halifeliğini din noktai nazarından kabul etmez. Mısır’da, Hindistan’da, Kürdistan’da hilâfetten bahsedildiği vakit bunun ciddî olduğuna inanıyor musunuz? (Bravo sesleri)

Onların uleması hiçbir zaman bizim padişahlara halife dememiştir. Kitapları meydandadır. Şafiilerin en muteber kitabı olan (Müntacı nuvî) elde mütedavildir, matbudur. Bütün Şafii medreselerinde, bütün Şafii ulemasının ellerinde hürmetle, ihtiramla tedavül etmektedir. Ona bakınız! Şafiilerce bizim padişahlara halife denip denmiyeceğini anlarsınız. Maliki ve Hanbelî kitaplarına da bakınız, onların da bizim padişahlara ne dediklerini görürsünüz. Hattâ bizim Osmanlı Ulemamız bile kendi padişahlarına halife dememişlerdir. Fukahayı Hanefiyenin üstatlarından ve Türkistan’ın en büyük ulemasından İmamı Necmeddin Ömer Nesefi denilen bir zat vardır. 537 tarihinde Semerkant’ta vefat etmiştir. Bu pek büyük bir fakih olduğu için kendisine (Müftüssakaleyin) denilmişti. Bu zatın pek çok kitapları vardır. Mezhebi Hanefide imamdır. Bunun itikadiyata dair (Akaidi nefsiye) namı ile küçük bir kitabı vardır ki sekiz yüz seneden beri mezhebi Hanifiyenin cari olduğu bütün şark medreselerinde tedris olunur. Hattâ bugüne kadar İstanbul medreselerinde Fatih medreselerinde dahi tedris edilegelmiştir. İşte o kitapta ve diğer bilcümle kütübü İslâmiye’de imamın Kureyşten olması meşrut olduğu ve başkasının imameti caiz olmıyacağı mutlak ve katî bir lisanla beyan ediliyordu. (Velayecüzü mingayrihib) deniyor. Onun içindir ki demin ismini zikrettiğim ülemai Teftazani şerhi akaidinde (Hulefayı Abbasiyeden sonra hal müşküldür) diyor. Şu halde bu eşkâli ref etmek için ne yapmak lâzımdır? Ne demelidir ki bu eşkâl mürtef’i olsun. Bu hususta söylenecek şudur: Şeraitini câmi bir zat bulunmadığı surette halife nasb ve intihap etmek kaziyesi vacib olmaz.

Şimdi burada gayet kuvvetli bir itiraz vârid olur. Denilebilir ki, müslümanlar üzerine bir imam intihap ve nasbetmek vaciptir. Bu bapta icmaı ümmet vardır. Bütün ulemavı İslâm imam nasbının vücubunda ittifak etmişlerdir. Buna ne cevap vereceksin? Bu sual hakikaten pek kuvvetli bir sualdir. İşin içine (İcma) girince kendi tarafınızdan ne söylense fayda vermez. Hiç kimse dinlemez. Çünkü icma en kuvvetli delil addolunur ve tarafınızdan ne denilecek olsa bize cevaben icmaı akdeden ulema, ısenden daha iyi bilir denilir. Şu halde buna nasıl cevap vermelidir? Bunun cevabını Şafii ulemasının en büvük mütehassıslarından Allame Uddadin vermiştir. Bu zatın (Mevakıf) namında gayet muteber bir kitabı vardır. Ehli sünnetin itikadiyatınıa dairdir. Büyük bir kitaptır. İstanbul’da Matbaa-i Âmire’de üç cilt üzerine tab’ı edilmiştir. Bütün ulemayı İslâm’ın elinde hüccet gibi tutulur ve nıünderecatı senet ittihaz olunur. Bu kitabın imamet bahsinde bu sual kendi tarafından irad olunduktan sonra ona cevaben demin dediğim gibi (şeraiti, imameti cami bir ızat bulunmadığı surette ehli İslâm üzerine imam nasbetmek vacib olmaz) diye mezkûrdur. Sözümün sıhhatine inanmak istemeyenler bu kitaba müracaat etsinler.

Fakat bu surette memleket anarşi, millet ihtilâl içinde kalmaz mı? Evet, millet vefdavi bir surette başıboş kendi haline terk edilir, Hükümet tesis edilmezse şüphesiz memleket anarşi ve millet ihtilâl içinde kalır. Lâkin sahibi muvakıfın maksadı bu değildir. Şeraitini câmi, hakiki halife mânasına bir imanı nasbı mümkün olmadığı surette artık o mânaca imam nasbının vücudu sâkıt olur demek istiyor. Bundan hükümet tesisine de lüzum yoktur mânası çıkmaz. Maksadı (şeraiti hilâfeti câmi, bir imam nasbı müteazzir olduğu surette yine hükümet tesisi vacib olur. Fakat artık ona hilâfet reisi hükümete de halife mânasına imam denmez ve bundan dolayı milleti İslâmiye günahkâr olmaz) demektir. Nitekim bundan evvel ismi geçen Sadrüşşeria (Tadililulûm) bunda şeraiti hilâfatı tadad ettikten sonra şeraitini cami, hilâfetin – Hadisi Şerifte beyan olunduğu veçhile – otuz senede tamam olduğımu, ondan sonra riyaseti dünyeviye ve tegallübiyeden ibaret olan mülk ve saltanat teessüs ettiğini beyan ediyor ve sonra “şu zikrolunan şeraiti hilâfetten zaruretin ıskat ettiği şartlar sakıt olmuştur. Kezalik zamanımızda Kureyşlik şartı da sukut etmiştir” diyor ve bu sözü söyledikten sonra (fekâmu melunine innema sekâfü ahzû vektilü taktilâ) ayeti celilesini iktibas ediyoruz ve bu suretle şeraiti hilâfeti cami olmıyan Melûk ve Salatine şiddetle hücum ediyor.

İşte şu izahatımdan hilâfeti hakikiye ile hilâfeti suveriyenin neden ibaret olduğu tamamiyle anlaşılmıştır sanırım. Hilâfeti hakikiye asıl hilâfettir ki Hulefayı Raşidine mahsus ve münhasır idi. Geldi geçti. Hilâfeti suveriye ise Hulefayı Raşidinden sonra gelen halifelerin hilâfetidir ki, saltanatı kalhireden başka bir şey değildir ve seran gayet mezmümdür. Hilâfeti hakikıyede halife, Rasulü Ekrem Efendimizin eserine iktifa ile peygamberane bir hayat idare ve pederane bir siyaset takibedecek, elinde Hazreti Kuran meşali hidayet ve rehberi hareketi olacak, kalbinde Allah korkusu onu her halûkârında adaletten ayrılmıyacak, mansup ve memuriyetleri birer emaneti ilâhiye addederek ehlini bulup ona tefavvuz edecek, hukuku müsliminin ziyaına ve emvali beytülmalin zerre kadar israfına meydan vermiyecek, İslâmiyet’in inkişaf ve tealisi ve ehli İslâm’ın saadet ve terakkisi neye mütevakkıf ise onu istihsale bezli mukadderat eyliyecek. Şimdi zamanımızda böyle bir hilâfeti hakikiye tesisi kabil midir?

Hazreti Ebubekiri Sıddık, makamı hilâfete intihab olunduğu zaman minbere çıkıp Cenabı Hakk’a hamdü sena ettikten sonra şu hutbeyi irad etmiş idi. (Ey nas ben sizin üzerinize ülülemr oldum. Hâlbuki ben sizin en hayırlınız değilim. Eğer iyilik edersem bana zâhir olunuz. Eğer fenalık edersem beni doğru yola sevk ediniz. Doğruluk emanettir, yalancılık hiyanettir. Sizin zayıfınız indimde kavi demektir ki, hakkını zalimden alıyorum. Kaviniız de indimde zayıftır ki, ondan mağdurun hakkını istihsal ederim. Hiçbiriniz cihadı terk etmesin, cihadı terk eden kavim zelil olur. Ben Allah’a ve Resulüne itaat ettikçe sizde bana itaat ediniz. Şayet ben Allah ve Resulüne itaat etmezsem siz de bana itaat etmeyin. Kalkınız namaza rahmekümullah).

Hazreti Ebubekir irtihalinde hiçbir nakit mevcudu çıkmamıştı. Beytülmâlden takdir olunan nafaka ile orta halde yaşardı. Emvali emiriyeden nezdinde bir köle ile bir deve ve bir de kaftan vardı. Hali ihtizarında kerimesi ümmülmüminin Hazreti Ayşe’yi çağırarak, «Biz halife olalıdan beri milletin dirhem ve dinarını yemedik, (yani parasını yemedik) kaba ve bayağı taamlarım yedik ve katı elbisesini giydik. (Yani takdir olunan nafaka) bu köle ile bu deve ve kaftan benim malım değil, beytülmali müsliminindir. Ben masalihi müslimin ile meşgul olurken onları kullanırdım. Size müverris olmaz vefatımda üçünü de Ömer’e gönder» diye vasiyet etmiştir.

Hazreti Ayşe bermucibi vasiyet onları Hazreti Ömer’e gönderinec Hazreti Ömer, «Ya Ebubekir, kendinden sonra gelenleri zahmete soktun, müşkül bir mevkie koydun» diyerek ağladı ve «Alın bunları beytülmale teslim edin», dedi. Bunun üzerine hazırı bilmeclis olan Abdurrahman Bini Avf, «Sübhanallah, bir köle ve bir deve ile beş dirhemlik köhne kaftanın ne değeri olabilir? Emretseniz de onları Hazreti Ayşe’ye iade etseler.» deyince Hazreti Ömer, «O Ömer’in zamanında olamaz.» cevabını vermiştir.

Hazreti Ömer de eyyamı hilâfetinde, Hazreti Ebubekir gibi beytülmâlden takdir olunan yevmi nafaka ile geçinirdi ve ekvatı yevmiyesini pek dar tutmuş olduğundan ailesi müzayaka çekerdi. Diğer ashabı istihkaka ise kendi istihkakından fazla verirdi, bir gün hutbe okumak için minbere çıktığında üzerindeki elbisenin oniki yerinde yama görülmüştü. Geceleri Medinei Münevvere sokaklarında tabusabah bekçi gibi dolaşır. Bizzat şehrin asayişini muhafazaya çalışırdı. Hattâ kapalı olup olmadıklarını anlamak için kapıları yoklardı ve «Fırat Nehrinde bir oğlak boğulacak olursa korkarım ki, yarın Cenabı Hak beni ondan mesul tutar.» diyerek ağlardı. Mesuliyet hissi ve Allah korkusu kalbinde o kadar yer etmişti ki, ara sıra, «Yarabbi, memaliki İslâmiye pek ziyade kesbi vüsat etti. Her tarafta adaleti ilâhiyeni neşir ve tevzi etmek benim için müteazzir oldu, Artık bu bârı mesuliyete tahammül edemiyeceğim, ruhumu kabzet» diye dûa ederdi. İrtihalinde medyunen vefat ettiği için emvali satılıp borçları tesviye olunmuştu.

Hazreti İmamı Ali de geceleri biri Beytülmalin, diğeri kendisinin parasiyle alınan iki mum bulundururmuş. Mesalihi milletle meşgul olurken Beytülmalin mumunu kullanırdı. Fakat o sırada kendi şahsî işiyle iştigal edecek veyahut nezdine biri gelip hususi mükâlemeye başlıyacak olursa derhal o mumu söndürür, kendi parasiyle alman mumu yakardı. Hazreti Osman ise serveti zatiyeye malik olduğu için masarifi hilâfet namiyle beytülmâlden hiçbir şey almazdı.

İşte hakikî hilâfet böyle olur. Halife diye de böyle zatlara denir. Zamanımızda böyle halife bulmak mümkün müdür? Mümkün olmayınca halife aramanın mânası kalır mı? Sözlerimin mukaddemesinde de söylemiştim ki, şer’i şerif nazarında hilâfetten maksat Hükûmettir. Bir Hükûmeti âdile tesis etmektir. Kur’an-ı Kerim’de Emrü Hükûmette usulü idare olmak üzere bize meşvereti tavsiye ediyor (ve emrühüm şûra beynehüm) diyor. Bizim de bugün mümkün olduğu kadar tesis etmek istediğimiz usulü idare, meşverettir. Hükûmeti meşveret esası üzerine tesis etmek istiyoruz ve hattâ ettik de. Bu usulü idare tahsini ilâhiye mazhar olduğu halde daha ne istiyoruz, başımızda heyülâ gibi bir halife bulundurmanın ne mânası vardır? 

İşte efendiler, hilâfet meselesinin İlmi Kelâm yani itikadiyet noktai nazarından mahiyeti şer’iyesi budur. Bunu bu suretle bilmek, halkı tenvir etmek, hakikati bildirmek lâzımdır ve böyle bir zamanda bizim için bir farizadır. (Alkışlar) Hakikaten bâzı zatlar var. Meselâ bizim muhterem Gümüşane Mebusu Zeki Bey, Muhterem Kastamonu Mebusu Halid Beyefendi Hazretleri gibi. Dâhilde ve hariçte daha birçok zevat bulunabilir ki bu meselede tereddütleri vardır. Endişelerinde samimiyet olduğunda hiç şüphem yoktur. Kendilerini takdir ve tebcil ederim. Sözlerinde başka bir gaye, başka bir maksat yoktur. Endişeler, pek tabiî bir endişedir. Çünkü mesele pek büyüktür. Azim bir inkılâp geçiriyoruz. Kendilerim mazur görürüm. Hiç şüphe etmem ki meseleyi olduğu gibi bildikleri zaman o endişeleri zâil olur. Onlar da kemali itidal ile bizim noktai nazarımıza iştirak ederler.

Muhterem Halid Beyefendi «Ben meselenin ciheti şer’iyesine karışmam. Ciheti siyasiyesini düşünüyorum» dediler. Yâni meselenin ciheti siyasiyesinden endişe ettiklerini söylediler. Bu bapta da bir iki söz söylemek isterim. Kimsenin kanaatini suiistimal etmek istemem. Söyliyeceğim sözler sırf benim şahsi kanaatimdir. Bunu yani hilâfet meselesinin ciheti siyasiyesini ben de çok düşündüm. Geçen seneden beri bâzı matbuat da bundan bahsetti. Zannolunuyor ki biz hilâfeti lâğvedersek Mısır’da, Hindistan’da ve diğer İslâm memleketlerinde pek fena tesir yapacak. Bu bence pek boş fikirdir. Emin olun efendiler, bunun Âlemi İslâm’da hiçbir tesiri olamaz. Evvelce de söylediğim gibi Âlemi İslâm’ın uleması kimin halife olacağını ve nasıl halife lâzım geleceğini bizden iyi bilirler. Âlemi İslâm’ın bize olan muavenetini bilmiyorum, hakikaten var mıdır? Efendiler beş on lira vermekle ona muavenet denmez. Vaktiyle İstanbul’da cihad fetvası ısdar olunduğu zaman Âlemi İslâm’dan hiçbir sadayı icabet sâdır olmadı. Irak’ı, Suriye’yi ve hattâ güya makarrı hilâfet addolunan İstanbul’u işgal eden ordular Hindistan’ın Müslüman askerlerinden mürekkep idi. Beni Ürbiyan hanında bir odaya kapıyarak başımda nöbet bekliyen Müslüman Hint askeri idi. Refikam ve çocuklarım ziyaretime geldiği zaman onlarla benim arama girerek elinde hançerle nöbet bekliyen Müslüman Hint askeri idi.  İçimizde şeyhülislâmlık etmiş olan zat da beraber Malta’da esir yaşadığımız zaman Âlemi İslâm’ın hiçbir tarafından bize desti muavenet uzatılmamıştı efendiler. Kendimizi aldatmıyalım, hakikati olduğu gibi görelim ve görmiyenlere de gösterelim. Evet, Âlemi İslâm’ınm bize ve bizim onlara muavenet etmemiz lâzımdır, hattâ vaciptir. Bütün efradı İslâmiye’nin de yekdiğerine elden geldiği kadar muavenet etmesi vaciptir. Fakat bu hilâfet meselesi değil, hilâfetten dolayı değil, uhuvveti diniye meselesidir.

Müslüman’lar birbirinin kardeşi olduğundandır. Kur’an-ı Kerim (İnnemelmü’minine uhuvveti) buyuruyor. Yani müminler biribirinin kardeşidir diyor. İşte Âlemi İslâm üzerine bize muavenet etmek bu uhuvveti diniyeden dolayı vaciptir. Yoksa bir zatın halife namiyle heyülâ gibi bir makamda oturmasından dolayı değildir. İslâmiyet’te insanlar hakkında kutsiyyet yoktur. İslâmiyet’te öyle Hristiyanlık’ta olduğu gibi ruhaniyet yani hükûmeti ruhaniye yoktur. Kezalik İslâmiyet’te ne teşkilâtı diniye, ne de teşkilâtı idariye yoktur. Şer’iatı İslâmiye, teşkilâtı diniye tesis etmediği gibi teşkilâtı idariyeyi de Ümmeti İslâmiye’ye terk etmiştir. İslâmiyet, mukaddes olarak yalnız bir şeyi tanır ki, o da (Hak)tır. Mukaddes olan yalnız hukuktur, (Hak)tır. Cenabı Hakk’ın ismi de (Hak)tır. Kutsiyet de ondadır. Bâzı dinlerin bâzı eşyaya verdiği kutsiyeti İslâmiyet vermemiştir. Hele insanlara hiç kutsiyet vermemiştir. Zerre kadar vermemiştir. Peygamberlere bile kutsiyet vermemiştir. Hazreti Peygamberin en büyük duası, (Allahümme erineleşyaye kema hiye) duası idi. Mânası; (Yarabbi bize hakayıkı eşyayı olduğu gibi göster.) demektir. Diğer bir duası da (Allahümme lâtecal kabri ve senen yûbed) duası idi. Mânası; (Yarabbi benim kabrimi tapılır put yapma) demektir.

TUNALI HİLMİ B. (Zonguldak) — Yaşa hocam yaşa.

ADLİYE VEKİLİ SEYİD B. (İzmir) — Şimdi size sorarım, böyle bir dini âli birtakım eşhası halifedir diye başınıza oturtmak ve ona taparcasına birtakım kutsiyet vermek kabul eder mi? Buna imkân yoktur. İslâmiyet bundan münezzehtir, mütealidir. Bu birtakım iğfalâttan, devri istibdatta saltanatların yapmış oldukları mezalimi setr için müstebit hükümdarların etrafında bulunan riyakâr eşhasın kasden vukubulan telkinatından ve birtakım cahil ve safdil zevatın yanlış telâkkiyatmdan neşet etmiş ve giderek umumi bir fikir haline gelmiş bir hurafedir.

Elhasıl Müslümanların birbirine muavenet etmeleri bir lâzimei diniyedir. Bu tesanüt dinî ve içtimai kaziyesidir. Müslümanlar eczası birbirine kenetlenmiş bina gibidir. Yekdiğerini tutarlar, birbirlerinden ayrılmazlar, mealinde bir hadisi şerif vardır ki, Ehli İslâm arasındaki tesanüdün derecei lüzumunu gösterir. Bu bapta daha pek çok hadisi şerifler vardır. Her biri bir düsturu ahlâki ve pek yüksek vecizei içtimaiyedir. Onun için Hind’in, Mısır’ın. Afgan’ın, Türkistan’ın ve diğer Âlemi İslâm’ın bize ve bizim onlara irtibatımız hep bu tesanüdü diniyeden mütevellittir. O zavallılar da kendilerini esaretten kurtarmak için bir mededgâh, bir el arıyorlar. (Bravo sesleri) İşte bunun içindir ki biz Hilâfeti ilga etsek de, etmesek de onlar daima ellerinden geldiği kadar bize muavenette devam edeceklerdir ve etmeleri lâzımdır.

ALÎ ŞUURİ B. (Karesi) — Evvelce neşretmiş olduğunuz risalenizde Hilâfeti vekâletle tarif ediyordunuz. Hilâfet bir nevi vekâlettir. Halife milleti İslâmiye’nin vekilidir, diyordunuz. Bu noktai nazarınızdan feragat mi ettiniz?

ADLİYE VEKİLİ SEYİD B: (Devamla) — Hayır, o noktai nazarımdan feragat etmedim. Fakat bendeniz pek uzun gidecek diye bu mesele hakkında bütün bildiklerimi söylemek istemiyorum. (Söyle, söyle, dinleriz sesleri) Mademki istiyorsunuz o halde ben de söyliyeyim. Fakat sabrınızı suiistimal ediyorum, sözlerim biraz daha uzayacaksa da meselenin pek büyük ehemmiyeti olduğundan affınızı temenni ederim. (Söyle, lezzetle dinliyoruz sesleri)

Evet, Ali Şuuri Beyefendi, Hilâfet bir nevi vekâlettir. Milletle Halife arasında akdedilmiş olan vekâletten başka bir şey değildir. Millet müvekkil, Halife onun vekilidir.

Halife ve intihap ve ona biat etmek demek akdi vekâleti icabetmek demektir. Bilirsiniz ki, her akit, her mukavele tarafeynin icap ve kabulüyle münakit olur. İşte hilâfet de bir akit ve bir mukaveledir. Hem de bütün fukahanın bilittifak beyanatı veçhile akdi vekâlet nevindendir. Hakkında kaidei vekâlet ahkâmı cari olur. Çünkü efendiler, defaat ile arz etmiştim ki, hilâfet mahiyeti şer’iyesi itibariyle Hükûmet demektir. Bilirsiniz ki, Hazreti Peygamber, bir taraftan ahkâmı şer’iyeyi vaz’eder, teşri eder, diğer taraftan da bizzat o ahkâmı icra ederdi. Etrafa valiler, kadılar, kumandanlar nasp ve tâyin eylerdi ve muharebelerde bizzat Başkumandanlık vazifesini ifa ederdi. Hattâ pek güzel bilirsiniz, (Uhud) gazasında yanağından yaralanmıştı. Bu ahval ise söylemeye hacet yok icrayı Hükûmet demektir. Onun içindir ki, hilâfet de Hükûmet demektir. Fakat gerek asrı saadette ve gerek sonraları Hükûmet tâbiri mustalah olmamıştı. Hükûmet kelimesi lügatte hâkim olmak, emir ve menetmek, tahakküm etmek demektir. Şer’an pek makbul bir şey değildir. Onun için ol vakitler Hükûmet tâbiri kullanılmamış, onun yerine hilâfet tâbiri istimal edilmiştir. Fukahai Hanefiyenin müteehhirinî meyanında İbni Hümam namında bir zat vardır ki, müçtehit derecesinde büyük bir fakihtir. Sivas’ta doğup İskenderiye’de yetişmiştir ve orada neşri ulûm ederek gayet feyyaz eserler vücude getirmiştir. Dokuzuncu asrı hicrî ricalindendir. Bunun ilmi kelâma yani itikadiyata dair (Müsayere) namında bir kitabı varıdır ki, matbudur. Bundan evvel de birkaç kere ismini zikrettim. İşte o kitapta imamet (hiye istihkakı tasarrufu âmme alelmüslimin) diye tarif olunuyor. Yani imamet, tâbiri diğerle hilâfet Müslümanlar üzerine tasarrufu âmme istihkaktır deniyor. İste hilâfetin fıkıh yani ilmi hukuk noktai nazarından tarifi budur. İlmi itikat kitaplarında hilâfet daha doğrusu imamet başka suretle tarif olunur. (Umuru diniye ve dünyeviye Hazreti Peygamberden halef olarak Müslümanlar üzerinde riyasettir) diye tarif olunur. İbni Hümâm büyük fakih olduğundan (imamet)i fıkıh ve hukuk noktai nazarından tarif etmek istemiş, onun için imamet Müslümanlar üzerine tasarrufu âmme istihkaktır demiştir. İşte efendiler, imametin, tâbiri diğerle hilâfetin en güzel ve en doğru tarifi budur. Tasarrufu âmme istihkaktır diyor. ‘Tasarrufu âm demek bütün Müslümanlara şâmil olmak üzere onların umuru âmme ve ımüşterekesinde tasarruf demektir ve bunu lisanı fıkıhta yani hukuku İslâmiye ıstılahatında (velayeti âmme) deniyor. Velâyet ne demektir? Ve tasarrufu âmme istihkak ne suretle hâsıl olur? Alelûmum Müslümanlar üzerinde tasarrufu âmme müstehak bir kimse var mıdır? Bunları izah etmek lâzım geliyor. Rica ederim mesele derinleşiyor. Gayet ilmî bir safhaya giriyor dikkatle dinlemeniz lâzım gelir.

(Velayet)i ulemayı İslâm (tenfizülkavle alelgayrü şac ev ebâ) diye tarif ederler. Mânası ister muvafakat etsin, ister etmesin başkası üzerine söz geçirmek demektir, İşte velâyetin mânası budur. Şu halde şeraiti İslâmiyc’ye nazaran böyle ister muvafakat etsin, ister etmesin başkası üzerine söz geçirmek hakkını haiz kimse var mıdır? Bu cebren söz geçirmek demektir ki, tahakkümden başka bir şey değildir. Tahakküm şer’an caiz midir? Evet, bir kimsenin diğerine cebren söz geçirmeye kalkışması gayrimeşru olursa ona tahakküm denir, tegallüp denir ve nihayet saltanat denir. Fakat meşru olursa iste o vakit ona velâyet denir. Şimdi ‘bu meseleyi bir mukaddeme ile izah edeyim.

Muhterem efendiler, Hukuku İslâmiye’ce üç hak vardır ki bu üç hakka her ferd müsavatı tâmme üzere mâliktir ve üçü de lâyütegayyerdir ve lâyütezelzel haklardır. Birincisi hakkı hürriyet, ikincisi hakkı ismettir ki biz şimdi buna masuniyeti şahsiye ıtlak ediyoruz. Nefsin ve arzın masumiyet ve masuniyeti demektir. Üçüncüsü de hakkı mülkiyettir. İşte bu üç hak İsâmiyet’in hukuku esasiyesindendir. Diğer bütün hukuk bu üç haktan tcvcllüd eder. Bu üç hak bütün hukukun anası ve menşeidir. Zamanımızda mütemeddin memleketlerin hukuku esasiyesi de bu üç hak değil midir? Evet, öyledir ama biz bu hukuku esasiyeyi bugün değil, 1300 sene evvel öğrenmişiz. Lâkin maatteessüf hilâfet nâmı altında sonra gelen müstebit hükümetler bu hukuku esasiyeye hakkiyle riayet ctmemişlerdir.

İslâmiyct’te hiçbir ferdin diğer fert üzerinde kendiliğinden bizatihi hakkı velâyeti yoktur. Hiçbir kimse diğerine cebren söz geçirmek hakkını haiz değildir. Hiçbir fert diğerine öyle cebren şunu yap, bunu yapma, şurada otur, oraya gitme diyemez. Herkes hürdür, istediği yerde oturur, kalkar, istediği gibi hareket eder. Başkasına zarar iras etmedikçe kimse ona karışamaz. Kczalik herkesin nefsi, arzı muhterem ve taarruzdan mâsundur. Hakkı temellük de böyledir. Herkesin malı, mülkü taarruzdan mâsundur. Herkes, kendi mal ve mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Gayra zarar vermedikçe hiçbir kimsenin müdahale etmeye hakkı yoktur. Herkes hukukça müsavidir. Öyle sınıf imtiyazları, zadegânlık usulü gibi şeyler yoktur. İslâmiyet tam mânasiyle demokratik bir dindir ve hiçbir kimsenin imtiyazını kabul etmez. Kur’an-ı Kerim (İn ekrameküm indellahe ittekaküm) buyuruyor. Yani (Allah indinde sizin en mükerrem olanınız Allah’tan en çok korkanınızdır) diyor. İşte bunun içindir ki büyük, küçük şerif ve vad’i herkes nazarı ilâhide müsavidir. Allah’ın indinde en makbul ve mükerrem olan zat, kimin oğlu olursa olsun Allah’tan en çok korkan zattır. Bunun içindir ki İslâmiyet’te hiçbir kimse şahsi imtiyazından mütevellid olmak üzere diğer bir fert üzerinde cebren söz geçirmek, ona emir ve nehi etmek hakkını haiz değildir.

İslâmiyet’te yalnız bir zatın diğeri üzerinde velâyeti, cebren söz geçirmek hakkı vardır ki o da babadır. İşte yalnız babanın evlâdı üzerinde söz geçirmek hakkı vardı ki velâyettir. Baba çocuğun velisidir. Bu velâyet babanın babalık vasfından mütevellittir ve çocuk hakkında şevkâti kâmileye mâlik olduğundandır. Ortada bir çocuk var. Bakılmak ister. Kendisine irsen intikal eden emvali siyanet edilmek lâzım. Çocuktur, kendine bakamaz ve emvalini sıyanet edemez. Buna kim bakacak ve emvalini kim siyanet edecek? Şer’iatı İslâmiye çocuğa bakmak, tâbiri diğerle çocuk üzerinde velâyet hakkına haiz olmak hususunu çocuk hakkında en ziyade şevkâte mâlik olan, herkesten ziyade onun nefi ve hayrını düşünecek olan zata veriyor ki o da babadır. İste babanın bu velâyetine zâtiye deniyor. Babanın zâtından übuvvet vasfından neşed eden bir velâyettir. Babadan başka ve baba hükmünde olan büyük babadan başka hiçbir kimsenin diğer fert üzerinde böyle velâyeti zatiyesi yoktur. Herkesin kendi nefsinde ve emvalinde velâyeti, tâbiri diğerle hakkı tasarrufu vardır. Onun bu velâyet ve tasarrufuna kimse karışamaz. İste bu esasa binaendir ki (Her kimse kendi âleminin padişahıdır) denir. Bir zat diğer şahıs hakkında velâyete ve hakkı tasarrufa malik olabilmek için mutlaka o şahıstan velâyet hakkını ahzetmesi lâzım gelir. Meselâ bir kimse diğerinin bir malını başkasına satabilmek için mal sahibinden mezuniyet almış olmak lâzımdır. Daha evvelce öyle bir mezuniyet almamış ise o satış muteber olmaz. Bu hususta mezuniyet almak ne demektir? O malı satmak, velâyetini onun rızasiyle ondan almak demektir. İşte o velâyeti almış olan zâta vekil denir. Ona o velâyeti veren zâta da müekkil denir. Vekil böyle bir velâyet almamış ise ona vekil denmez, fuzuli denir. Fuzulinin tasarrufatı ise muteber olmaz. Meğer ki mal sahibi bilâhara ona muvafakat etmiş olsun. Bu suretde de icazeti lâhika vekâleti sabıka hükmündedir denir ve o itibarla fuzulinin tasarrufu muteber olur. Hâkem meselesi de böyledir. Yani bir kimse diğeriyle olan dâvasında başka bir zâtı kendi rızasiyle hâkem ittihaz etmedikçe o zâtın o kimse aleyhinde vukubulacak hükmü muteber olmaz. Fuzuli olur. Bir şahıs kendi aleyhinde hükmetmek hakkını başka bir zâta vermelidir ki o zatın o kimse aleyhindeki hükmü muteber olabilsin. Çünkü demin ne demiştik? Babadan mâda hiçbir kimsenin diğer bir zât hakkında velâyeti hakkı tasarrufu yoktur dememiş miydik? İşte onun için her kim olursa olsun diğer bir zâtın lehinde veyahut aleyhinde tasarruf edebilmesi için o zattan kendi rızasiylc ahzu velâyet etmesi hakkı tasarruf alması zaruridir. Babanın çocuk hakkındaki velâyetine velâyeti zâtiye denildiğini söylemiştik. Başka bir zâtın diğer bir şahsa velâyet vermesine ve o şahsın bu suretle haizi velâyet olmasına da (Velâyeti tefriz) ıtlak olunur. Demek oluyorki velâyet iki kısımdır. Biri velâyeti zâtiyedir ki babanın vclâyetidir. Diğeri velâyeti tefrizdir ki akil ve baliğ olan her şahsın diğer bir zata vermiş olduğu velâyettir. İşte vekilin, vasinin ve mütevellinin ve hâkemlerin haiz oldukları velâyetler hep velâyeti tefriz cümlesindendir. İşte halifenin haiz olduğu velâyet de bu velâyeti tefriz nevindendir. Çünkü hiçbir kimsenin kendiliğinden veya veraset tarikiyle halife olmak hakkı yoktur. İbni Hümam’ın yukarıdaki tarihinden anlamıştık ki halife olmak demek tasarrufu âmme müstahak olmak demektir. Bu istihkak ise millet tarafından bir şahsa tasarrufu âm salâhiyeti verilmekle hâsıl olur ki vekâlet demektir. Umuru âmme denilen şey milletin kendi umuru müşterekesidir. Bir memleketin idaresi demek o memlekette millete aid olan işlerde tasarruf etmek demektir. Bu ise doğrudan doğruya milletin kendi işidir, milletin kendi hakkıdır. Millet bu hakkını başkasına vermedikçe hiçbir kimse o hakka malik olamaz. İşte bu esasa mebnidir ki fukahayı İslâm yani İslâm hukukçuları hilâfeti milletle halife arasında münakit vekâlettir, derler ve bu hususta tamamen kaidei vekâlet ahkâmını tatbik ederler. Meselâ vekâleti mutlak olacağı gibi mukayyet de olabilir ve vekil olan zat müekkilinin hiyni tevkilde dermeyan ettiği kayıt ve şartta riayet etmeye mecburdur. O kayda riayet etmezse tasarrufu muteber olmaz. Bunun gibi hilâfet de vekâlet nevinden olduğundan halifc esnayı intihap ve biatte müvekkil olan millet tarafından dermeyan edilen kayıt ve şarta riayet etmeye mecburdur. Millet kendi velâyeti âmmesini yani umuru âmmede tasarrufu âm salâhiyetini halifeye mutlak surette bahşetmişse halifenin bu nevi hilâfeti mutlakası, hükümeti mutlaka demek olur. Hulefayı Raşidinin hilafeti gibi. Yok, eğer millet esnayı biatte halifenin hilâfetini yani velâyeti âmmesini bâzı kuyut ve şurta tâbi tutmuşsa o vakit bu nevi hilafet de hükümeti meşruta demek olur. Osmanlı Meşrutiyetinde olduğu gibi. Bunun her ikisi de caiz olduğu gibi milletin kendi umuru âmmesinde hiçbir kimseye hakkı tasarruf bahşetmemesi de esas itibariyle caiz olmak lâzım gelir. Millet kendi işini kendim göreceğim artık sinni rüşte baliğ oldum. Kendi umuru müşterekemde kendim tasarruf etmek için lâzım gelen ehliyet ve malûmatı da haizim. Binaenaleyh tasarrufu âm hakkını artık kimseye vermiyeceğim diyecek olursa ona ne denilebilir? İşte şimdi biz de böyle yapmak istiyoruz. Buna fıkıh ve hukuk itibariyle hiçbir mâni yoktur. Yeter ki millet hakikaten reşit olsun ve bu hususta vücudu lâzım gelen terbiyei siyasiye ve içtimaiyeye malik bulunsun. Kur’an-ı Kerim’de (Müslümanların işi kendi aralarından meşveretle görülür) dediği için buna mesağı şer’i bulunduğunu bildiriyor. Zamanımızda birçok büyük devletler de kendilerini bu suretle idare ediyor. Pek güzel idare ediyorlar. Maksat da hâsıl oluyor. Evvelce de demiştim hilâfet Hükümet demektir. Maksud olan memleket ve milleti adilâne bir surette hüsnü idare etmektir. Yoksa şekli hükümet değildir.

Bu bahsi biraz daha izah etmek lâzım gelirse deriz ki velâyet, ister muvafakat etsin, ister etmesin başkası üzerine söz geçirmek demektir ki cebren söz geçirmek olur. Böyle cebren söz geçirmek gayrimeşru olursa ona zulüm ve tahakküm denir. Meşru olursa velâyet ıtlak olunur. Bir kanuna mütenid olursa ona hâkem denir. Elfaz başka başkadır. Fakat mâna hep birdir. İtibarlar, cihetler aynıdır. Binaenaleyh bu velâyet evvelemirde iki kısma ayrılır. Velâyeti âmme, velâyeti hassa. Velâyeti âmme demek hükümet demektir, hâkimiyet demek, saltanat demek, şu Meclisi Âlinin tasarrufu demektir. Velâyeti âmmenin mânası budur. Memleketin her tarafına ve bütün efrada ve bilcümle umuru âmmeye şâmildir. Bugün Türkiye’de bu Meclisi Âlinin kararları olmadıkça hiçbir kimsenin diğer bir kimse üzerinde cebren söz geçirme hakkı yoktur. Geçiremez, geçilirse gayrimeşru gayrikanuni olur müstelzimi mürazak bir haram teşkil eder. Ne vakit siz bir karar verir ve bir kanun yaparsanız o vakit ondan evvel zulüm olan şey şimdi bu karardan sonra, bu kanundan sonra meşru olur, adalet olur. Çünkü bunlar umuru izafiyedendir. Adalet de, zulüm de umuru izafiyedendir. Nispîdir. Zaten dünyada mutlak bir şey yoktur, her şey nispîdir. Onun için bir zamanda adalet olan diğer bir zamanda zulüm olur.

O hâlde halifenin, imamın, hükümetin veyahut sultanın emirleri tasarrufları nasıl nafiz oluyor? İşte intihap ve biat onun dçin şarttır. Halifeyi intihab etmek, imam denilen zatı intihab etmek, hattâ mebusları intihab etmek onun için şarttır. Yâni bunların emirleri, tasarrufları muteber ve meşru olmak için şarttır. Size basit bir kaidei hukukiye arz edeyim. Cümleniz bilirsiniz bir insan gerek kendi nefsinde ve gerek kendi malında keyfe mayeşa dilediği gibi tasarruf eder. Dilerse bu hakkı tasarrufunu başkasına da bahşeder. Nitekim başkasına verdiği zaman o zata vekil denir ve o zat sizden aldığı hakkı tasarrufa binaen sizin malınıza tasarruf eder. Onun bey ve şirası artık nafiz olur ve siz onu kabule mecbur olursunuz. Çünkü onun yapmış olduğu o tasarruf müvekkili olan zat tarafından bahşedilmiş bir vaziyettir. Müvekkil, kendi nefsinde, kendi malındaki velâyeti ona vermiştir. Bu cihetle o, bu verilen velâyete binaen icrayı tasarruf ediyor. Bir ferd böyle olduğu gibi beş, on, yüz, bin ve daha ziyade efrattan mürekkep bir şirket, bir cemaat da bunu yapabilir. Büyük, küçük alelûmum şirketler, cemaatlar da aynı vaziyettedir. Dilerse onlar umuru müşterekelerini doğrudan doğruya kendileri görürler. Dilerlerse kendi içlerinden veya hariçten bir veya müteaddit eşhası müdür yani vekil tâyin ederler. Yani kendilerinin umuru müşterekelerinde haiz oldukları kendi velâyetlerini o müteaddit efrattan mürekkep bir heyete veya bir şahsa bahşederler. Hâkem meselesi de böyledir. Hâkem de meselâ sizden velâyet almadıkça sizin aleyhinize veya lehinize hükmedemez. Ne vakit siz birini kendinize hâkem intihab ederseniz o vakit onun hükmü sizin üzerinizde nafiz olur. Neden nafiz olur? Çünkü siz o velâyeti ona vermişsiniz, bundan dolayı nafiz oluyor. İşte bu emsalinin cümlesi hep velâyet bahsidir.

Diğer bir itibar ile de velâyet, velâyeti zâtiye ve velâyeti tefviz namlariyle ikiye ayrılır, velâyeti zatiye bir tanedir o da babanın velâyetidir. Şer’iat babaya kendinde mevcut olan sıfatı übüvvet, evlâdı hakkındaki tam ve hakiki şevkat sebebiyle o çocuğun lehine tasarruf hakkını bahşediyor. Çocuk tarafından tefriz edilmeye mütevakkıf değildir. Doğrudan doğruya şer’iat o velâyeti babaya veriyor. Çünkü ortada bir çocuk var. Bakılmak ve terbiye edilmek ister. Veraset tarikiyle kendine intikal eden mallarını siyanet etmek lâzım. İşte şer’iat bu gibi şeyleri babaya vermiştir. Babadan mâda hiçbir kimsenin o çocuk üzerinde emir ve nehyi nafiz olmaz. Velev ki iki yaşında çocuk olsun kimsenin ona şuraya git, burada otur gibi emretmeye hakkı yoktur. Bu emir nedir? Cebren söz geçirmek demektir. Velâyettir. Tefviz ister. Tefviz olmadıkça kimse bu velâyeti olamaz. Fakat baba şevkati kâmil eve tebaan malik olduğundan şer’iat bu velâyeti babaya vermiştir. Fakat bâzan baba da bir ihtirasa mağlûb olarak çocuğun malını veya nefsini suiistimal edebilir. Buna meydan vermemek için şer’iat babanın velâyetini de çocuğun şef’i şartiyle meşrut kılmış, o kayıt ile takyid etmiştir. Onun için babanın zararı mahz olan tasarrufatı çocuk hakkında nafiz olmaz bâtıl olur.

Velayeti tefvize gelince: Bu bir zata başkasının bahşettiği velâyettir. Ona tefviz ediyor. Vekil, vasi ve mütevellinin velâyeti gibi. Valilerin, hâkimlerin, kumandanların ve Büyük Millet Meclisinin velâyetleri hep bu velâyeti tefviz nevindendir. Meclisi Âli haiz olduğu velâyeti âmmeyi milletten almıştır. Onun içindir ki müddeti muvakkattır. Zira kendi zatında mevcut ve mündemiç olan bir velâyet değildir. Millet tefviz etmiştir ve bir müddetle takyid eylemiştir. Halifenin velâyeti de böyledir. O da velâyeti âmmeyi milletten almıştır. Millet bu velâyeti intihap ve biatle ona tefviz eylemiştir.

İşte efendiler, Ali Şuuri Beyefendinin sormak istedikleri ımesele budur. Fukaha, yani İslâm hukukçuları, halife milletin vekilidir derler. Çünkü millet velâyeti âmmeyi ona tefviz etmiştir. İntihap tarikiyle tefviz etmiştir. Millet onu intihab etmeseydi, o velâyeti âmmeyi haiz olamazdı. Onun için millet o velâyeti ammenin sahibidir vâsıldır. Umuru ammede tasarrufat kendisine aittir. Fakat millet kendi umuru ammesinde bizzat kendisi icra etmeyip o icraatı intihap ve biat tarikiyle halifeye tefviz etmiş. İşte bu suretle halife velâyeti âmmeyi İbni Hümam’ın tâbiri veçhile tasarrufu âmme istihkakı ikaz eylemiştir. Ondan dolayıdır ki, efradı ümmet üzerinde hakkı tasarrufa malik olmuştur ve yine bundan dolayıdır ki, Halife, milletin vekili olmuştur.

Sonra burada bir kaide daha var. O da kaidei vekâletten çıkıyor. O da şudur. Vekâlet bazan mutlak olur, bazan mukayyet olur. Çünkü bir kimse diğerini vekil edeceği zaıman dilerse mutlak surette vekil eder istediğini yap der, buna vekâleti mutlaka denilir. Dilerse vekilin yapacağı işleri tâyin eder. Bâzı kuyut ve şuruta tabi kılar. Buna da vekâleti mukayyide denir. Bu suretle vekâlette ıtlak ve takyit müekkilin hakkıdır. Ona kimse bir şey diyemez, çünkü o, kendi haiz olduğu velâyeti vekiline veriyor. Nasıl isterse öyle verir. Bu onun hakkıdır.

Şu halde bu kaide hilâfette de caridir. Millet dilerse, Halifeyi sureti mutlakada intihab eder. Onun hiçbir tasarrufunu takyid etmez. Bu surette bu Hükümeti mutlaka demektir. Dilerse millet Halifenin tasarrufatını bâzı kuyut ve şuruta tabi tutar. Bu suretle de Hükümeti mukayyide olur. İşte Hükümeti meşruta denilen Hükümet bu kabildendir. Millet hiçbir zata vekâlet vermez, yani bir halife, bir imam intihab etmezse hilâfet yok demektir. O vakit de Cumhuriyet olur. Buna ne mâni vardır? Millet kendi işini ben yapacğım, neden bana başkası cebren yaptırsın derse neden caiz olmasın? Millet diyor ki, hayır kendi işimi ben kendim göreceğim. Ne vakit âciz olursam o vakit halife veya imam namı ile başkasını vekil tâyin ederim. Fakat şimdi ben elhamdülillah âciz değilim. Rüstümü istihsal ettim. Vekile ihtiyacım yoktur. Milletler için en nafi bir şekli Hükümet demek olan Cumhuriyet ve usulü meşveretle kendi işimi kendim göreceğim. O hâlde buna kim nıe der? Kimse bir şey diyemez. Zira hak milletindir. (Alkışlar) Kur’an-ı Kerim de bunun cevazına sarahat derecesinde işaret ediyor. (Müslümanlar işi kendi aralarında meşveretle görürler) diyor. (Alkışlar) İşte bakınız mesele ne kadar basitleşti. Döndü, dolaştı basit bir meselei hukukiye oldu. Bu çocukların bile anlıyacağı bir mesele oldu. Bunu izam etmek, lüzumundan fazla büyütmek ve buna başka türlü mânalar vermek hurafeye, masallara kadar gitmek ve korkunç bir hâle koymakta ne mâna vardır? Evet, bunun bir mânası vardır, o da görenektir. Efendiler, görenektir. Kafalar alışmış, gözler alışmış, zihinler alışmış, başka bir şey değil.

TUNALI HİLMİ B. (Zonguldak) — Zeki Beyin kulakları çınlasın!

 ADLİYE VEKİLİ SEYİD B. (Devamla) — Maalesef her türlü zulümlerine katlanarak alışmışız. Memleketi malikânelerine çevirmişler. Milleti uşak gibi kullanmışlar. Bir şey dememişiz. Bilirsiniz, vaktiyle her hangi bir zatın mallarını müsadere ederlerdi. Şuna, buna istedikleri emvali, araziyi peşkeş çekerlerdi. Avrupa’dan utandıkları için meşhur Gülhane Hattı Hümayunu neşrolunduğu zaman müsadere mülgadır demişler. Medeni bir Devlet haline gireceğiz, artık müsadere mülgadır demişler ve 93 Kanunu Esasisi’ne de koymuşlardır. Hâlbuki o vakte kadar bütün zenginlerin mallarına istedikleri gibi tasarruf ederler. İstedikleri gibi müsadere ederlerdi. Ahali mallarını bundan kurtarmak için bir çare aramaya başlamış, bir adam büyük bir zengin olursa, sivrilirse derhal malı müsadere olunur. Bunun önüne geçmenin çaresi nedir diye ahali kıvranmaya başlamış.

RECEP B. (Kütahya) — Haydi vakıf.

ADLİYE VEKİLİ SEYİD B. (Devamla) — Ne yapsınlar tabiî vakıf usulünü iyi bir çare buldular. Efendiler zanneder misiniz ki, bu vakıflar hayır için yapılmıştır? Hayır! Vakıfnamelere bakarsanız, görürsünüz, elli bin lira kıymetinde bir mal, senede beş, on bin lira varidat getiren emlâk vakfediyor. Fakat ciheti hayra topu topu yüz lira bir masraf ihtiyar olunuyor. Meselâ falan sebile kırk okka gaz, falan camie seksen okka zeytinyağı, falan mescide otuz, kırk tane mum şart ediliyor. Üst tarafı evlâdına batınan ba’de batın, neslen ba’dı neslin evlâdının evlâdına şart ediliyor. (Handeler, alkışlar) Bu neden? Çünkü müsadere ediıyor. Müsadereden kurtarmak için başka çare yok. Maksadım tezyif değildir. Hakayıkı tarihiyeyi arz etmekti.

TUNALI HİLMİ B. (Zonguldak) — Bir müşkülüm var hoca efendi Hazretleri bir insan Cuma namazı kılmak için başkasının iznini almaya mecburiyet var mıdır?

SEYİD B. (Devamla) — Evet, bu bapta bir risale gördüm. Geçen devrei intihabiye mebuslarından Hoca Şükrü Efendinin kitabıdır. Kendisiyle teşerrüf edemedim. Kendisini görmediğim için hali hazırda ne kanaatte olduğunu bilmiyorum. O kitapta (Mezhebimiz muktezasınca Cuma ve Bayram namazlarının sıhhati izni imama mütevakkıf olmakla hutabatın makamı hilâfetten tevcihi muktazidir) deniyor. Görülüyor ki, Hoca Şükrü Efendi, bu makamda iki şeyden bahsediyor. Biri Cuma ve Bayram namazlarının sahih olması için izni imamın şart olması, diğeri de hatiplerin halife tarafından tâyininin lüzumudur. Bu iki meselenin ikisi de yanlıştır. Hatayı fahiştir. Kastamonu Mebusu Muhteremi Halit Beyefendi Hazretleri de «ahalice öyle telâkki olunuyor. Halife olmazsa Cuma namazı sahih olmaz deniyor.» buyurdular. Bir kere şunu arz edeyim ki, efendiler, dini İslâm’da Allah ile kul arasına girecek bir vasıta yoktur. Bu bir hakikati İslâmiye’dir. Ne şeyh, ne mürşit, ne müçtehit, ne imam, ne de bilmem kim asla vasıta olamaz. İslâmiyet’te ruhaniyet, teşkilâtı diniye yoktur. Papa, Hazreti İsa’nın lâyuhti vekilidir. Hazreti İsa namına emir ve nehyeder. İslâmiyet’te böyle bir şey yoktur. Hiçbir kimse Hazreti Peygamberin teşrii ahkâmda vekili değildir. Teşride niyabet cari olmaz. İslâmiyet’te Allah yolu açıktır. Allah ile insan arasında açık bir yol vardır. Herkes o yolda gidebilir. Hiçbir vasıtaya ihtiyacı yoktur. Ne Kur’an’da ne de hadiste böyle bir şey bulamazsınız. Bilâkis aksini bulursunuz.

Cuma namazı siyasi bir ibadettir. Bayram namazı da öyledir. Onun içindir ki, büyük şehirlerde ve kasabalarda kılınır. Köylerde kılınmaz. Bizim mezhebimizde, yani Mezhebi Hanefide köylerde Cuma namazı sahih olmaz. Mutlak şehirde olacak. Çarşı ve pazarı olan kasabalarda kılınacak ve mümkün oldukça bir yerde bir camide kılınacak, onun içindir ki, evvelleri şehir içinde veya şehir kenarında sureti mahsusada ihzar edilmiş meydanlarda kılınırdı. O yerlere namazgâh denir. Hâlâ bâzı şehirlerde namazgâh denilen yerler vardır. Sonra efendiler hatip memleketin en büyük zatı, en büyük âlimi olacak. Hutbe, siyasi, içtimai, ahlâki, iktisadi, nasayıhı, ilmî izahat ve irşadatı muhtevi olacak. Binaenaleyh böyle bir lıutbe iradına herkes muktedir olamaz. Ona göre hatip bulmak lâzımdır. Onun için o havalide hutbe meselesi mühim bir meseleydi. Hutbe okumak ve o suretle halka kendisini göstermek, efkârı nâsda bir mevki tutmak şühpesiz büyük bir şereftir. Kendine güvenen herkes buna heves edebilir. Onların taraftarları da olabilir. Bu okusun, hayır o okusun diye aralarında ihtilâf ve niza zuhur edebilir. İşte bu ihtilâf ve nizaa meydan vermemek iç’n fukahai Hancfiye hatibin, Cuma namazını kıldıracak olan zatın Sultan tarafından tâyin odilmiş olması lâzımdır demişlerdir. Dikkat ediliyor mu? Burada halife tâbiri yok, Sultan tâbiri var. Türkistan’ın en büyük âlimlerinden, Fukahayı Hanefiyenln ezanımdan Burhaneddin Merginani namında büyük bir fakih vardır. Merginan Türkistan’da Fergana eyaletinin merkezi idaresidir. Bu zat, oralarda ve Semerkant civarında neşri ulûm etmiştir. (Hüdaye) namında gayet feyyaz, gayet mübeccel, kıymetli bir kitabı vardı. Elyevm Mısır’da tab olunmuştur. Âlemi İslâm’da bu kitabı bilmiyen bir âlim yoktur. Beynelulema müceddittir. Ondan sonra yazılan bütün kitapların merciidir ve mezhebi Hanefide en mevsuk ve en muteber bir kitaptır. İşte bu kitapta (Cuma namazını bizzat Sultan veya onun memuru mahsusu kıldırmak lâzımdır) deniyor. Bu kitabın şerhi meşhur (Fethilkadir)de ve elyevm her âlimin elinde bulunan meşhur (Derrimuhtar)da (Velevki o Sultan bir şahsı mütegalip ve hattâ bir kadın olsun beis yoktur) deniliyor. Zikrolunan (Hüdaye)de de bu şartm, bu meselenin illeti, esbabı muclbesi olmak üzere şöyle deniyor: «Ve çünkü Cuma namazı cemaati azîme ile eda olunur ve bazan hitabet ve imamete heveskâr olanlar tarafından takdim ve takaddümde münazaa hâsıl olur. Bazan da başka bir sebepten dolayı niza ve itilâf zuhur edebilir. Bu cihetle emri tarzı tetemmimen bu şarta lüzum görülmüştür.» İşte bu sözler Hüdaye’nin kendi sözleridir. Benim sözlerim değildir. Şüphe edenler oraya müracaat etsinler.

İşte pek açık olarak görülüyor ki, hitabet tevcihi meselesi, öyle zannolunduğu gibi hilâfetin levazımından değildir. Mücerret inzibat ve asayiş meselesidir. Niza ve şıkakı ref için lüzum görülen vezaifi hükümettendir. Hattâ mezhebi Şafiiye göre Cuma namazının sıhhatinde böyle bir şart yoktur. Fukahayı Hanefiyede Sultan olmıyan yerlerde hatibi ve imamı ahali kendisi intihap ve tâyin eder, derler. İşte meselenin mahiyeti hakikiyesi budur. Fakat nasılsa maatteessüf bu mesele zihinlerde pek çok yanlış olarak takarrür etmiştir. Bu suretle tashihi lâzımdır. Efendiler bir seneden beri memleketimizde hatipler yalnız Şer’iye Vekili tarafından tâyin olunuyor. Şimdi bir seneden beri memleketimizde kılınan Cuma ve bayram namazları sahih değildir mi denilecek? Bu, hatayı azîm olur. Lâzım olan hatibin, Cuma ve bayram namazlarını kıldıracak imamın Hükümet tarafından tâyin edilmesidir. Bu hâsıl olduktan sonra başka bir şeye lüzum yoktur.

İzni imam meselesine gelince; efendiler, bu da yanlıştır. (İzni imam tâbirindeki imam lâfzı elifle imam değil ayın ile âmdır). Yani terkibi izafi ile izni imam değil, terkibi tarsifile (İzmi âm) demek lâzımdır. İşte doğrusu budur. Yani Cuma namazı sahih olmak için izni âm şarttır. Bu izni âmdan maksat da cami veya kale kapıları herkese açık bulunması, herkesin o cami ve kale derununda Cuma namazını kılmaya mezun olunmasıdır. Çünkü Cuma ve bayram namazları şeairi Islâmiyedendir. Onların alenen izharı lâzimedendir. İşte Cuma ve bayram namazlarının sıhhatinde izni âmin şart olması bu hikmete müstenittir. Binaenaleyh bir halife, bir padişah, bir vali veya bir kumandan yalnız kendi mahiyetiyle Cuma namazını kılmak isteyip de cami veyahut kale kapılarını kapattırarak halkı duhulden meneylerse o namaz sahih olmaz. İşte bu meseleyi de bu suretle tashih etmek lâzımdır. Teessüf olunur ki, âlim geçinen birçok zevat bu meseleleri pek basit oldukları halde yine yanlış bellemişlerdir. Bu meseleler kütübü fıkhıyenin cümlesinde bu suretle muharrer olduğu hâlde bilmem nasıl olmuş da bunlar pek yanlış, pek açık hata olarak bellenilmiştir. Buna bir türlü aklım ermedi. Ben kütübü fıkhiye içinde şu söylediklerimin aksini iddia eden bir kitap, bir ibare görmedim.

(Emirülhac) meselesi de böyledir, demin, ismini zikreylediğim Hoca Şükrü Efendi emirülhac tâyini için de halifenin vücuduna lüzum gösteriyor. Hâlbuki asla öyle bir lüzum yoktur. Bu da inzibat ve asayiş meselesidir. Öteden beri hüccac arasında emniyet ve asayişi muhafaza ve niza ve itilâfı fasl içün bir zatı emirülhac tâyin ederlermiş mesele bundan ibarettir. Bu da vezaifi Hükümetten bir vazifedir ve hiçbiri levazımı hilâfetten değildir.

Hutbelerde halifelerin, padişahların isimlerinin zikredilmesi keyfiyetine gelince; bu artık büsbütün sonradan ihdas olunmuş bir keyfiyettir. Hutbenin katiyen şeraitinden değildir. Ve hutbe ile dinî olmak üzere hiçbir münasebeti yoktur. Sırf siyasi ve idari bir keyfiyettir. Hülâfayı Raşidin zamanında hutbelerde hiçbir kimsenin ismi zikrolunmazdı. Biraz evvel söylemiştim. Hutbe, nutuk demektir. Onda zikri lâzım olan şeyler siyasi, içtimai, iktisadi, ahlâki nasihatler, meselelerdir. Hutbe, halkı ikaz ve irşat için irad olunur. Yoksa bir zatın ismini zikretmek için irad olunmaz. Devleti Emeviyede hatipler hutbelerde Hazreti İmamı Ali’ye lânet ederlerdi. Bunu sırf bir propaganda olmak, halkı Hazreti Ali’den soğutmak için Muaviye ihdas etmişti. Hazreti Ali’nin hükümran olduğu yerlerde de hatipler, Emevi hatiplerine mukabele olmak üzere Hazreti Ali’ye dua ederlerdi. Daha sonraları Tavaifi Melûk zuhur ettiği zamanlarda her yerde hatip o yere hâkim olan sultanın ismini zikreder oldu. Bundan maksat da o yerin hangi sultanın, hangi hükümdarın havzai Hükümeti dâhilinde bulunduğunu göstermektir. Bizde de hatipler esnayı hutbede Osmanlı padişahlarının isimlerini zikrederken Halife, İbnülhalife demez (Essultanı İbnüssultan) der. Elhalife İbnülhalife diyen hatip hiç gördünüz mü? Hutbelerde Hülefayı Raşidînin yani Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali’nin isimlerinin zikredilmesi de bu kabildendir. Yani bu da sırf siyasi bir meseledir. Şiilere karşı zikrolunur ve bu hutbenin okunduğu yerdeki ahalinin ehli sünnet olduğunu bununla ilân edilmiş olur. İran’a giderseniz orada da camilerde hatipler Ebubekir, Ömer Ve Osman’ın isimlerini zikretmezler. Hulâsa bu gibi şeyler sonradan ihdas edilmiş şeylerdir. Asıl şer’iatı İslâmiye’de böyle şeyler yoktur. İşte efendiler hilâfet ve onun teferruatı hakkında size pek çok izahat verdim. Bu izahatımla artık hilâfet meselesinin mahiyeti şer’iyesi tamamiyle anlaşılmıştır sanırım. Şimdi de müsaade edin de bir, iki söz de mukaddes dini yâr ve ağyara karşı îlâ edeyim.

**

*

Muhterem efendiler, İslâmiyet gayet âli bir dindir. Maarifi, terakkiyi pek sever. Akıldan, mantıktan hiç ayrılmaz. Yeryüzünde Dini İslâm kadar hürriyetperver, terakkiperver bir din yoktur. Bütün ahkâmı diniye ulviyei mualliyatı muhtevidir. İstihdaf ettiği gaye mekarimi ahlâkı, fazaili beşeriyeyi tesis ve temin etmektir. Hazreti Peygamber en sahih hadislerinden birinde (İnnema fahseti lâtetemmemü mekârimül ahlâk) buyuruyor. Yani ben ancak mekârimü ahlâkı itmam için ba’s olundum diyor ve bir hadisi şerifinde de akla (Huccetullah) ıtlak ediyor. Bakınız ne diyor: (Kün mealhakkı haysü kâne ve meyyezi ma iştebehüm aleyke biaklike feinne hüccetullahi aleyke keyfe ve berekâtühü ındeke) bu hadisin mânası şudur: (Halk nerede ise sen de onunla beraber orada bulun, ondan ayrılma sana şüphe veren şeylerin hakikatini aklınla temyiz et. Çünkü Cenabı Hak’kın senin aleyhine olan hücceti sendedir, kendindedir ve onun feyiz ve berekâtı da senin nezdindedir.) İşte bu hadisi şerifin mânası budur. Ne âli sözdür, ne kadar manidardır, akla ne büyük kıymet veriyor! Zaten Kur’an-ı Kerim de baştanbaşa aklı ve erbabı akıl ve izanı tebcil eder. Onun için İslâmiyet, akıl ve mantık ile teve’ümdür. Bir ayeti kerimede (Febeşşir ibadellezine yestemuel kavle feyetteberine ahsen) buyuruyorlar. Mânayı münifi (Muhtelif sözleri işitip de onların en güzeline ıttıba eden kullarımı mükâfatı ilâhiyemle tebşir et) demektir. Bu âyetin alt tarafında da (İşte bunlardır ki, onları Cenabı Hak mazharı hidayet eylemiştir ve işte ancak onlar ülülelbap yani ashabı akıl ve izandır) deniyor. İşte gerek o hadis ve gerek bu ayet taklitçiliği ötekinin, berikinin mukallitliğini, yani delinin bilmeksizin alelimiyya herkesin velevki ulemadan olsun ahvali mücerredesine ittıbaı meneder. Daima her şeyin akıl ve mantık ile delâile müstenit muhakematı akliye ile tetkik edilmesi lüzumunu gösteriyor. Bir âyeti celilede (Kul hatû bürhaneküm inküntüm sadıkîn) buyuruyor. Yani Hazreti Peygamber’e hitaben (‘Sözlerinizde sadık iseniz dilinizi irad ediniz) buyuruyor. Bürhanı değil katî demektir. Istılahta mükaddematı yakıniyeden teşekkül eden delile denir ki, delili katîdir. Diğer bir âyeti celilede de (Velâ tekaf maleyse leke bihiilmi) buyuruyorlar ki, (İlminin lâhik olmadığı şeye iktifa etme) demektir. Pek açık olarak görülüyor ki, Hazreti Kur’an akıl ve mantıka ve dalâili ilmiyeye pek büyük kıymet veriyor.

Efendiler, İslâmiyet maarifle teve’ümdür. Hikmet ve marifetten hiçbir zaman ayrılmaz. Hep bilirsiniz. Meselâ (İlim velevki Çin’de olsa dahi gidiniz, tahsil ediniz.) ve (İlim ve marifeti beşikten kabre kadar tahsil ediniz.) hadislerini hep bilirsiniz. Bilmiyen yok gibidir. Size bir hadis daha nakledeyim. Bakınız bunda Cenabı Peygamber Efendimiz ne diyor: (Elhikmetü dalletü’l mü’minü haysüma vecedeha fehüve ehakku bihâ) buyuruyor. Bu hadisi şerif ehadisi sahiha ve hasenedendir. Meşhur kütübü Sitte’den (Sineni Tirmizi)de ve diğer hadis kitaplarında mevcuttur ve pek meşhurdur. Muhtelif tâbirlerle rivayet edilmiştir. Öyle mev’ıza kitapları hadislerinden değildir. Abdi aciz öyle mev’ıza kitaplarının hadislerinden bahsetmek en muteber hadis kitaplarında görmedikçe o gibi zayıf hadislerden bahsetmem. Bu hadisi şerifin mânayı münifi şudur: «Hikmet mü’minin aramakta olduğu öz malıdır. Onu nerede bulursa onu almıya herkesten ziyade müstehaktır.» İşte bu hadisin mânası budur. (Hikmet) hakayıkı eşyaya muvafık olan kelâm, ilimü marifet demektir. (Dalletü) ne demektir bilir misiniz? İnsanın kaybedip de aradığı mal demektir. Meselâ bir çakıyı üzerinizden düşürürsünüz aramaya başlarsınız işte o sizin dallenizdir. Türkçcsini Tunalı Hilmi Bey kardeşimiz söylesin.

TUNALI HİLMİ B. (Zonguldak) — (Yitik) dir.

SEYİD B. (Devamla) — İşte Cenabı Peygamber böyle buyuruyor: Hikmet olan söz, hakayıkı eşyaya muvafık olan bir kelâm; hukuki, içtimai, felsefi, iktisadi ve ahlâki bir düstur. Her nerede bulunursa bulunsun, her kimin ağzından işitilirse işitilsin, işte o söz işte o kelâm hakikat, işte o düstur Müslümanın kaybedip de aradığı kendi malıdır. Hiç tereddüt etmesin, hemen alsın. Nerede bulunursa bulunsun, herkesten ziyade bir mü’min ona müstehaktır. Herkesten evvel alsın; onun öz malıdır. Bakınız, bu ne yüksek ne âli bir sözdür, delâlet ettiği mâna ve meal itibariyle, mazmun itibariyle ne büyük bir düsturdur. İşte bu hadisten de anlaşılıyor ki, İslâmiyet maarife, hakaikı eşyaya pek büyük bir kıymet veriyor. Hukuk da hürriyetperver bir din olduğu gibi ulûm ve fünunda da hürriyetperver bir dindir. Akıl ve mantıki ve maarifi pek ziyade sever. Cehaletten ve körükörüne, ötekine, berikine taklitçilikten de pek nefret eder. Biz babalarımızı böyle bulduk. Onların eserinden ayrılmayız diyen mütemerridîne Hazreti Kur’an (entüm ve ebaeküm fi dalâlin mübîn) yani siz ve babalarınız bariz ve aşikâr dalâlettesiniz diyor.

Efendiler, bir vakit Avrupa zulmeti cehl içinde iken, Şark medeniyet yollarında hayli ilerlemişti. O vakitler kürei arz üzerinde en müterakki ve en mütemeddin yerler Âlemi İslâm idi. Bütün Avrupa ezcümle İngilizler tekmil ulûm ve fünunu şimdi İspanya denilen Endülüs’ten almıştır. Amerika darülfünun müderrislerinden (Draper) Nizaı İlim ve Din naımiyle bir kiıtap neşretmiştir. Tavsiye ederim mühim bir kitaptır okuyunuz. Bu adam bu kitabında bir kafada bir dimağda din ile ilim içtima edemez. Âlim ise mütedeyyin değildir, mütedeyyin ise âlim değildir diyor ve bu mevzu üzerinde mütalâatını tetkikatı tarihiyesini yürütüyor fakat yine kendisi o kitapta sarahaten diyor. Benüm bu kitapta dinden maksadım dini İslâm değildir. Diğer dinlerdir. Hususiyle Katolik dinidir. İslâm dini değildir, diyor. Sonra Endülüs’te vaktiyle ulemayı İslâm tarafından kısmen yenibaştan icat, kısmen ikmal edilen ulûm ve fünunu bitter birer tadad ediyor. Meselâ müsellesatı küreviyenin, kürrei musattahanın tamamiyle İslâm uleması tarafından icad edildiğini, eski Yunanlılar zamanında bunların icad edilmemiş olduğunu söyler,  iki üç (üs)lü cebir düsturlarını, hesabı tefazuliyi ve hattâ logaritımayı fenni saydılâni yani ispençiyarlık fennini, pehlivan ve nohut yakılarını ve bunlara mümasil daha birçok usul ve kavaidi fenniyeyi doğrudan doğruya iptidaen İslâm ulemasının icad eylediğini söyler. İnkisarı ziyayı, Ebubekir Razi’nin keşfettiğini ve kürrei arzın küreviyetini kezalik İslâm ulemasının keşfettiğini söyler ve kürrei arzın iptida Bağdad civarında Sincar ovasında usulü fenniyesi dairesinde ölçüldüğünü ve Avrupalılann kürrei arzı ölçerek bulduğu miktar ile İslâm ulemasının bulduğu miktar arasında pek cüzi bir fark olduğunu söyler.  Ebulkasım denilen bir doktorun Belçika Kralı tarafından kendisini tedavi için sureti mahsusada celbedildiğini ve müşarünileyhin iki defa Belçika’ya gittiğini, hattâ bir defasında altı ay kadar bir müddet Belçika’da oturarak Kralı ve diğerlerini tedavi ettiğini, Avrupa’da ilim meraklısı birçok gençlerin ve hattâ bilâhara Papa olan bir iki zatın tahsili iliım için Endülüs’e kadar gittiklerini, İngilizlerin fünunu bahriyeyi Endülüs’te tahsil eylediğini uzun uzadıya tadat ve izah eder.   İşte bunun içindir ki İngilizce ıstılahatı bahriyenin ekserisi kelimatı Arabiyeden ahzedilmiştir; daha bu hususta pek çok beyanatta bulunur ise de uzun gideceği için hepsini birer birer tadad etmek istemem. Esasen onun söyletmesine de hacet yok. Zaten bizce malûmdur. Lâkin ağyar lisanından işitmek hoşa gideceği için muhtasıran olsun onun sözlerini ve hüsnü şahadetini, takdirkâr ifadatını nakletmeyi muvafık gördüm. Efendiler, şurasını arz edeyim ki Şark’ta Âlemi İslâm’da, Medeniyeti İslâmiye’ye ulûm ve fünuna hizmet eden ulemanın ekserisi Türk’tür. İçlerinde pek büyük feylezoflar, pek büyük mütefennin ve mütebahhir âlimler, büyük hukukçu fakihler vardır. Birtakım zalim ve müstebit hükümdarların zulüm ve istibdadı neticesinde böyle zebun, harap, cahil bir hale gelmiş olan Semerkand, Buhara, Nişabur, Bağdad, Belh gibi şehirler vaktiyle üçer beşer milyon nüfusu havi cesîm memleketlerdi. Meşhur Edibi Âzam Keıal Bey merhum bir eserinde bu şehirler için «her biri Paris, Londra gibi» diyerek bunların bugünkü Paris ve Londra derecesinde büyük şehirler olduğunu söyler. Ben ımerhumun bu eserini okuduğum zaman bu sözünü pek mübalâğalı bulmuş, inanmamıştım. Sonraları asarı Arabiyede görünce ımerhumu tasdik ettim.

Efendiler, bâzı asarı Arabiyede gördüm. Horasan’la Afganistan arasında bulunan ye «Belh» denilen şehir vaktiyle (6) milyon nüfusu havi cesîm bir memleketmiş. İçinde altı yüz kadar kubbeli ve minareli cami varmış. Bugün ise ihtimal bu şehrin enkazı bile kalımamıştır.

Şimdi, sorarım size, ovakit Medeniyeti İslâmiye o derecede müterakki ve Âlemi İslâm o nisbette mamur ve mütemeddin iken şimdi neden harabezare dönmüş, ahalisi cehil ve nadan içinde kalmıştır, bunun sebebi nedir? İslâmiyet o vakit terakkiye mâni olmuyordu da şimdi mi mâni oluyor veyahut sözü aksine çevirelim, İslâmiyet şimdi terakkiye mâni oluyor da, o vakit olmuyor muydu? Bunun hiçbiri değil. Efendiler, zamanımızda memleketimizde terakkiye mâni olan hâl hakikî İslâmiyet değildir, cehilden körükörüne taklitçilikten neşet eden bugünün nâbemahal zihniyetidir. Zamanımızda Dini İslâm pek garip kalmış, hurafat ile dolmuştur ve bu hurafat Âlemi İslâm’a edyanı saireden, akvamı sairedea sirayet etmiştir. Yoksa hakikî Dini İslâm hurafatın, efkârı bâtılanın en büyük düşmanıdır. Esasen Dini İslâm hurafâtı, itikadatı bâtılâyı kökünden yıkmak işin gelmiştir. Nitekim vaktiyle yıkmıştı da. Fakat sonraları şuradan, buradan Âlemi İslâm’ın içine birçok hurafat girdi. Neticede Dini İslâm bütün bütün garip kaldı.

Bilâtereddüt diyebilirim ki, bugünkü Dini İslâm başka, asrı saadetteki Dini İslâm başkadır. Hakikî Dini İslâm fıtrî ve mantıkî bir dindir. Hayalâtı, hurafatı birtakım efkârı bâtılayı hiç sevmez, bilâkis onlardan nefret eder. Biraz evvel de söylemiştim, Hazreti Peygamberin en büyük duası (Allahümme ernel eşyaü kemahiye) yani, «Yarabbi bize hakayıkı eşyayı olduğu gibi göster.» duası idi. Ne güzel, ne büyük duadır. İnsan hakayıkı eşyayı olduğu gibi bilirse daha ne ister? En büyük hikmet, en büyük ilim ve marifet de hakayıkı eşyayı olduğu gibi bilmek değil midir?

İşte efendiler, Hilâfet ve İslâmiyet hakkında bildiğimi, anladığımı size söyledim. Bu yirmi, otuz senelik uzun ve yorucu senelerin mahsulü tetebbüatıdır.

YAHYA GALİB B. (Kırşehir) — Allah sizi milletimizle beraber payidar etsin.

SEYİD B. (Devamla) — Sözlerimde asla riyakârlık, bir maksadı hafi yoktur. Bildiklerimi kemali samimiyetle size arz ettim. Maksadım muazzez dinimin hakayıkını olduğu gibi bildirmek, bu suretle İslâmiyeti yerüağyara karşı âlâ eylemektir.

Efendiler ahali bu hakayıkı anlamazmış, bilmezmiş. Anlatalım, bildirelim; vazifemizdir. Ahali anlamamış, bilmemiş ise kabahat onlarda değil, anlatmıyanlardadır, bildirmiyenlerdedir. Bundan sonra anlatalım, ikaz edelim, irşat ve tenvir edelim ve bu zavallı memleketi artık yürütelim. (Bravo, sesleri) Hilâfet, hilâfet diye çökmüş gitmişiz. Harap ve turab olmuşuz. Ne malımız, ne canımız, ne mülkümüz kalmış. Bütün memleket yoksulluk içinde kalmış. Yevmi hilâfetin imhasını efendiler? (Bravo, sesleri) Artık yürüyelim, dirilelim. Bütün Âlemi Medeniyet almış yürümüş, tariki terakkide dev adımlariyle gidiyor. Biz bunların arkasından boynu bükük yetim gibi bakıp bakıp da (Göçtü kervan, kaldık dağlar başında) mı diyelim? (Handeler) doğrusu insan müteessir oluyor. Ne yalan söyliyeyim aynı zamanda insana hiddet de geliyor. Ne acayip şey! Dini İslâm bu kadar âli ve terakkiperver bir din olsun da biz müslümanlar milel ve akvam içinde en geride kalalım. (Handeler ve alkışlar)

Efendiler, sözlerime nihayet vermezden evvel zamanımızda; hele şu sırada pek mühim olan bir mesele hakkında müsaade buyurunuz da bir iki söz söyliyeyim. (Söyle söyle sabaha kadar söyle dinleriz sesleri)

Bundan üç beş gün evvel bir celsei aleniyede, Heyeti Umumiyemizdc Muhterem İzmir Mebusu arkadaşım Saraçoğlu Şükrü Bey «Türkün ruhundan doğan kanunlar isteriz» demişti; ben o celsede bulunmadım sonra geztede okudum. Pek doğru söylemiş. Tasdik ederim. Türk’ün örf ve âdetine uygun kanunlar isteriz demek istiyor değil mi?

 SARAÇOĞLU ŞÜKRÜ B. (İzmir) — Evet evet…

ADLİYE VEKİLİ SEYİD B. (Devamla) – Kur’an-ı Kerim de böyle söylüyor; bir âyeti celile vardır. İçtimai ve hukuki bir vecize, bir düsturu hikmettir. Bakınız Kur’an-ı Kerim ne diyor: (Huzul afve ve’mür bil urveve’e rade anilcahilîn) diyor; mânası «affı ihtiyar et, örf ile emr ile cahillerden araz kıl!» demektir; (Alkışlar) İşte görülüyor ki Hazreti Kur’an «örf ile emret» diyor.

Efendiler bütün Şark ve Garb’ın, bütün Avrupa hukuk eşhaslarının, bütün feylozoflarının ittifak ettikleri bir şey vardır ki o da bir memleket kanunları o memleketin örf ve âdetine uygun olması kaziyesidir; kanun vaz’ında esas budur; bir kanun memleketin örf ve âdetine muvafık olmazsa o kanun pâyidar olmaz. Çünkü hukuk demek örf ve âdet demektir. Bir memleketin ahkâmı kanuniyesi, kavaidi hukukıyesi o memleketin örf ve âdetinden doğar ve o örf âdetin tebdili ile tebeddül eder.

Lâkin acaba bu âyeti celiledeki (örf) kelimesi bugün lisanımızda zebanzet olan örf ve âdet mânâsına mıdır? Âh! Dertlerim büyüktür; bu âyeti celile hakkiyle tetkik edilmemiş, mânası işlenmemiştir; tefsirlere bakarsanız birbirine mubayin başka başka mânalar verildiğini görürsünüz; bu âyetteki örf mâruf mânasınadır. Münkirin zıddıdır. Halkın lisanında deveran eden örf ve âdet mânasına değildir derler. Hâlbuki efendiler; bu yanlıştır. Ben bu meseleyi uzun müddet, senelerce tetkik ettim. Meselede Eşarilerle yani Şafii ulemasiyle Maturidilerin yani Hanefi ulemasının fikirleri birbirine karışıyor. Bunu tefrik etmek lâzımdır. Şafi uleması tarafından yazılan tefsirlere, meselâ (Kadı Beyzavi) tefsirine bakarsanız örfün şer’an tahsin olunan şeyidir diye tefsir edildiğini görürsünüz. Hâlbuki Hanefiler tarafından yazılan tefsirlere, meselâ Hanefilerin en büyük muhakkiklerinden ve usulü fıkıh imamlarından olan Cessas Ebubekir Razi’nin (Ahkâmül Kur’an) namındaki tefsirine bakarsanız örfü aklen tahsin olunan şeydir diye tefsir ettiğini görürsünüz. Bu mübayenetin sebebi (Hüsnü kubuh) meselesidir; bu felsefei İslâmiye’de pek mühim bir bahistir; elyevm Avrupa feylesofları da bu bahis ile meşgul olmaktadır. Bunu size izah etmek istemem, uzun gider, bunun yeri burası değildir. Şu kadar söyliyeyim ki örf irfandan mehuzdur; Maturidelere göre yani Fukahayı Hanefiyeye göre akıl ve irfanın tecviz ettiği şey demektir. Âdetle arasında şu kadar bir fark vardır ki âdet bâtıl üzerine de teessüs edebilir. Bâtıl ve mezmum şeyler de âdet olabilir. Nitekim birçok fena şeylerden beynennâs âdet olduğu gibi. Lâkin örf, irfan üzerine müessestir. Bâtıl üzerine teessüs etmez. Merdun ve mezmum şeylere örf denmez. Şu halde örf ile âdet arasında umum ve hususu mutlak vardır. Örf ahs, âdeti âmdır. Yani her örf âdettir ama her âdet örf değildir. Bâzı âdetler aklen makbul olduğu için örftür. Fakat bâzı âdetler de aklen merdud olduğu için örf değildir. İşte örf ile âdetin arasında bu fark vardır, başka bir fark yoktur. Evet, maruf da örf demektir. Fakat o da bu mânadadır. Ben usulü fıkha dair yazdığım ve el’an bitiremediğim büyük bir eserde bu meseleleri uzunboylu izah etmişimdir. Arzu edenler benim o kitabıma müracaat edebilirler. Matbudur. Talebe Cemiyeti tarafından tabedilmiş tir. Darülfünunda Talebe Cemiyeti tarafından satılmaktadır.

Son söz olarak şu ciheti de arz edeyim ki ıslahatı adliye namı altında alelacele bir kanun yapmak doğru olamaz, muzırdır. Almanlar son Kanunu Medenilerini ancak tin beş senede vücuda getirebildiler. Memlekete, milletin örf ve âdetine, milletin bünyei içtîmaiyesine uygun kanunlar yapmak kolay bir şey değildir. Muhtelif devletlerin muhtelif usul ve kavanini var. Garb’ın örf ve âdeti ve hukuku olduğu gibi Şark’ın da memleketimizin de örf ve âdeti ve kavaidi hukukiyesi vardır. Bunları uzun uzadıya tetkik etmek, etüd etmek, düşünmek, hangi kaidelerin, hangi ahkâmın memleketimize, milletimizin şeraiti içtimaiyesine, ahvâli hayatiyesine uygun olduğunu tesbit eylemek icab eder. Böyle yapılmayıp da alelacele, gelişigüzel bir kanun yapılacak olursa faide yetine mazarrat hâsıl olur. Sonra sık sık, iki günde bir tadile mecbur kalırsınız. Ben size bir ayda büyük bir kanun, Devletin Kanunu Medenisini bile getirebilirim, ne yaparım? Alman veya İsviçre Kanunu Medenisini tercüme ettirerek Heyeti Âliyenize takdim edebilirim. Lâkin ona Türkiye Kanunu denmez. Muhterem Saraçoğlu Şükrü Beyin tâbiri veçhile «Türk’ün ruhundan doğan kanun» denmez, Alman veya İsviçre Kanunu denir. Almanya ve İsviçre başka, Türkiye başkadır. Türkiye’de Türkiye kanunu lâzımdır. Bu da uzun uzadıya tetkika muhtaçtır. Kaş yapalım derken göz çıkarmıyalım, metin ve sağlam esaslar üzerinde yürüyelim. Tekrar geriye dönmiyelim. İşte ben bildiklerimi, kanaatlerimi bütün samimiyetimle en açık bir surette arz ettim. Artık ötesi size aittir. Her şey kararınıza vabestedir. Müsaadenizle sözlerime nihayet vereyim. (Teşekkür ederiz sesleri, alkışlar).

T.B.M.M ZABIT CERİDESİ, 3.3.1340, Devre: II, Cilt: 7, İçtima Senesi: 1, s. 40-61

Türk İstiklâl Mücadelesi

İsmet Paşa ve Rüfekasının [Arkadaşlarının]  Ankara’nın Hükûmet Merkezi İttihazı [Kabulü] Hakkındaki Kanun Teklifi ve TBMM Görüşmeleri (13 Teşrinievvel 1339 / 13 Ekim 1923)

Published

on

Özet ve araştırmanın amacı

Ankara’nın Türkiye Devleti’nin hükûmet merkezi olarak belirlenmesi, yalnızca başkentin coğrafi konumunu değiştiren bir idari karar değildir. Bu gelişme; Millî Mücadele sırasında Ankara’da meydana gelen siyasi meşruiyetin, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kurumlaşmasının, yeni devletin egemenlik anlayışının ve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte ortaya çıkan mekân ve sembolik dönüşümün önemli aşamalarından biridir.

Malatya Mebusu İsmet Paşa ve arkadaşlarının Ankara’nın merkez-i hükûmet ittihazına [kabulüne] ilişkin kanun teklifi ile Kanun-ı Esasi Encümeni mazbatası, bu dönüşümün hukuki ve siyasi boyutlarını birlikte incelemeye imkân vermektedir. TBMM Zabıt Ceridesi’nin 13 Teşrinievvel 1339 tarihli kaydında, II. Devre, 1. İçtima Senesi, 2. cilt, 665–670. sayfalar arasında yer alan belge, başkentlik kararının yalnızca bir şehir tercihinden ibaret olmadığını; devletin merkezi, egemenliğin mekânı ve yeni rejimin kurumsal devamlılığı meseleleriyle bağlantılı olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Bu makalenin temel amacı, belgeyi üç zaman diliminde değerlendirmektir: Ankara’nın başkent olmasından önceki tarihi ve siyasi şartlar, teklifin Mecliste ele alınması ve kanunlaşması, kararın sonraki siyasi, toplumsal, idari ve sembolik sonuçları. İnceleme; belge tenkidi, içerik ve vaka analizi, tarihi coğrafya, siyaset sosyolojisi ve eleştirel tarihçilik yöntemlerini birlikte kullanmaktadır.

1. Giriş: Bir başkent kararının tarihi anlamı

Ankara’nın başkent oluşunu yalnızca 13 Ekim 1923 tarihli bir kararın sonucu olarak değerlendirmek, kararın arkasındaki tarihi gelişimi eksik bırakır. Ankara, 13 Ekim’den önce de Millî Mücadele’nin siyasi ve askerî merkezi, Büyük Millet Meclisinin çalışma yeri ve yeni devletin fiilî yönetim odağıdır. Dolayısıyla başkentlik kararı, bütünüyle yeni bir merkez kurmaktan çok, fiilen oluşmuş bir siyasi ve idari durumun resmî olarak tanınması anlamını taşımaktadır.

Bununla birlikte, fiilî durum ile hukuki statü aynı değildir. Ankara’nın hükûmet merkezi olarak kullanılması, onun hukuken devletin başkenti olarak belirlenmesiyle özdeş değildir. İsmet Paşa ve arkadaşlarının teklifi, bu iki düzey arasındaki farkı ortadan kaldırmayı amaçlamıştır.

Bu sebeple araştırmanın merkezinde şu sorular bulunmaktadır:

Ankara hangi tarihi ve coğrafi şartlar altında yeni devletin merkezi hâline gelmiştir?

İsmet Paşa ve arkadaşlarının teklifinde hangi güvenlik, egemenlik ve idare anlayışı öne çıkmıştır?

Kanun-ı Esasi Encümeni, teklifin gerekçesini hangi kavramlarla kurmuştur?

Meclisin teklifi kabul ederken kullandığı hukuki biçim neden önemlidir?

Ankara’nın başkent oluşu, İstanbul’un siyasi ve sembolik konumunu nasıl etkilemiştir?

Karar, yeni devletin merkez ile taşra arasındaki ilişkilerini ve şehirleşmeyi nasıl etkilemiştir?

Resmî tarih anlatısı ile dönemin belgelerinin gösterdiği çok katmanlı gerçeklik arasında hangi farklar bulunmaktadır?

Bu soruların cevapları, başkentlik kararını tek bir kişinin iradesine indirgemeden, kurumlar, coğrafya, güvenlik, siyasi meşruiyet ve toplumsal dönüşüm arasındaki ilişkiler üzerinden değerlendirmeyi mümkün kılmaktadır.

2. Tarihi arka plan: Ankara’nın merkez hâline gelmesi

2.1. Mondros Mütarekesi’nden Millî Mücadele’ye

30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi sonrasında Osmanlı Devleti’nin askerî, siyasi ve diplomatik hareket alanı daralmıştır. İstanbul’un İtilaf Devletlerinin denetimi altına girmesi ve 16 Mart 1920’de resmî işgalin başlaması, egemenliğin hangi kurumlar ve hangi coğrafi merkez üzerinden sürdürülebileceği meselesini gündeme getirmiştir.

23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılması, yeni bir siyasi merkez oluşturmuştur. Bu merkez, yalnızca toplantıların yapıldığı bir şehir değildir. Millî Mücadele’nin kararları burada alınmış; askerî kuvvetlerin teşkilatlanması, mali kaynakların yönetimi, diplomatik temasların yürütülmesi ve iç siyasi sorunların ele alınması bu kurum etrafında şekillenmiştir.

Ankara’nın önem kazanması böylece üç gelişmenin kesişiminde gerçekleşmiştir:

  1. İstanbul’daki Osmanlı hükûmetinin egemenlik ve hareket kabiliyetinin sınırlanması.
  2. Anadolu’da millî direnişi temsil eden yeni bir siyasi ve askerî teşkilatlanmasının oluşması.
  3. TBMM’nin millî egemenliğin temsilcisi ve karar merkezi olarak kurumsallaşması.

Bu gelişmeler, Ankara’yı yalnızca güvenli bir çalışma alanı değil, alternatif bir devlet teşkilatlanmasının merkezi hâline getirmiştir.

2.2. Ankara’nın seçilmesinde coğrafyanın rolü

Ankara’nın başkentlik konumu, tarihi coğrafya bakımından da ele alınmalıdır. Şehir, Anadolu’nun iç kesimlerinde yer almakta ve Batı Anadolu’daki savaş alanlarıyla İç Anadolu’daki insan, malzeme ve ulaşım kaynakları arasında bir bağlantı noktası teşkil etmektedir.

Bu coğrafi konumun önemi birkaç düzeyde ortaya çıkmaktadır:

Güvenlik: İstanbul gibi denizden doğrudan erişilebilir ve İtilaf Devletlerinin askerî varlığıyla kuşatılmış bir şehirden farklı bir stratejik konum sunmaktadır.

Ulaşım: Demiryolu bağlantısı, özellikle Batı Anadolu’daki askerî gelişmelerle merkez arasında irtibat kurulmasına katkıda bulunmaktadır.

İç bölgelere erişim: Anadolu’daki vilayetlerle siyasi ve idari bağların kurulması açısından bir hareket noktası görevi yapmaktadır.

Siyasi sembolizm: Ankara’nın seçilmesi, yeni devletin yalnızca eski Osmanlı başkentinin devamı olmadığını gösteren mekân tercihidir.

Bununla beraber, coğrafi merkez olmak tek başına yeterli açıklama değildir. Ankara’nın seçilmesini belirleyen etkenler arasında Millî Mücadele sırasında kazanılmış kurumsal görevi, askerî güvenlik ihtiyacı ve yeni siyasi merkezin Anadolu’da şekillenmesi de bulunmaktadır.

Kanun-ı Esasi Encümeninin gerekçesinde Ankara’nın Anadolu’nun hemen ortasında bulunması ve gelişmeler sonucunda doğal yönetim merkezi olarak ortaya çıkması özellikle vurgulanmaktadır. Encümen, teklifi yeni bir durum yaratmaktan çok, mevcut bir gerçekliği tespit etmek şeklinde değerlendirmiştir.

2.3. İstanbul ile Ankara arasındaki ilişki

İstanbul ile Ankara arasındaki ilişkiyi basit bir eski başkent–yeni başkent karşıtlığına indirgemek doğru değildir. İstanbul, Osmanlı Devleti’nin uzun süreli siyasi merkezi, saray ve bürokrasi geleneğinin mekânı, mali ve ticari hayatın önemli odağıdır. Ankara ise Millî Mücadele sırasında farklı bir siyasi meşruiyetin ve yeni devlet kurumlarının merkezi olarak yükselmiştir.

Bu iki şehir arasındaki ayrım, aynı zamanda iki yönetim anlayışı arasındaki tarihi ayrışmayı görünür kılmaktadır. Bununla birlikte İstanbul’un nüfusu, ekonomik ilişkileri, bürokratik birikimi ve kültürel etkisi ortadan kalkmış değildir. Başkentliğin Ankara’ya geçmesi, İstanbul’un bütün niteliklerini kaybetmesi anlamına gelmemiştir.

Eleştirel değerlendirme: Ankara’nın başkentliğini yalnızca İstanbul’un işgal edilmiş olmasıyla açıklamak yeterli değildir. İşgal şartları önemlidir; ancak Ankara’da TBMM’nin açılması, millî egemenlik iddiasının kurumlaşması ve yeni devletin yönetim merkezinin burada olması, kararın daha geniş tarihi zeminini teşkil etmiştir.

3. Birincil kaynak: İsmet Paşa ve arkadaşlarının 2/188 sayılı teklifi

Araştırmanın temel belgesi, TBMM Zabıt Ceridesi’nde “Malatya Mebusu İsmet Paşa ve rüfekasının, Ankara’nın Merkezi Hükûmet ittihazı hakkında teklifi kanunîsi” başlığıyla kayıtlıdır. TBMM’nin dijital tutanak kataloğu, belgeyi II. Devre, 2. cilt, 1. İçtima Senesi kayıtları içinde göstermektedir. Teklifin ilk işlem aşaması 10 Teşrinievvel 1339 tarihli, yani 10 Ekim 1923 tarihli birleşimin gündeminde yer almış; Kanun-ı Esasi Encümeni mazbatası ise 13 Ekim’de görüşülmüştür.

Bu ayrım önemlidir: Teklifin Meclise sunulması, komisyondan geçmesi ve Genel Kurulda karara bağlanması farklı aşamalardır. Başkentlik kararının tarihini yalnızca teklifin verildiği güne veya yalnızca komisyon mazbatasına bağlamak, yasamanın bütünlüğünü gözden kaçırmaktadır.

3.1. İsmet Paşa’nın siyasi ve kurumsal konumu

İsmet Paşa, Millî Mücadele döneminde askerî ve diplomatik faaliyetlerde görev almış, Lozan görüşmelerinde Türk heyetine başkanlık etmiş ve yeni devletin kuruluş döneminde etkili olmuş bir kişidir. Ancak başkentlik teklifini yalnızca onun şahsi siyasi konumuyla açıklamak yeterli değildir.

Teklifin “İsmet Paşa ve rüfekası” adına sunulması, Meclis içindeki ortak teşebbüsün önemini ve anlamını göstermektedir. Bu ifade, teklifin tek kişilik olarak değil, birden fazla milletvekilinin imzasını ve siyasi desteğini taşıyan bir yasama teşebbüsü olarak değerlendirilmesini gerektirmektedir.

İsmet Paşa’nın rolü üç bağlamda incelenebilir:

Diplomatik bağlam: Lozan sonrasında Türkiye’nin uluslararası statüsünün ve güvenlik ihtiyaçlarının yeniden değerlendirilmesi.

Kurumsal bağlam: TBMM’nin karar alma yetkisi ile yeni devletin idari teşkilatlanması arasındaki ilişkinin kurulması.

Siyasi bağlam: Millî Mücadele sırasında oluşan fiilî merkezin kalıcı bir devlet merkezine dönüştürülmesi.

Bu değerlendirme, teklifin İsmet Paşa’nın şahsi tercihiyle sınırlı olmadığını; yeni devletin merkez meselesine yönelik ortak bir siyasi ve idari çözüm arayışı içerdiğini ortaya koymaktadır.

3.2. Teklifin amacı: Fiilî merkezden hukuki merkeze

Teklifin temel meselesi, Ankara’nın Türkiye Devleti’nin yönetim merkezi olarak resmen belirlenmesidir. Bu bakımdan amaç, yalnızca bir şehir adını mevzuata eklemek değil, devletin idari merkezini açık biçimde tanımlamaktır.

Kanun-ı Esasi Encümeni mazbatasında, Ankara’nın Anadolu’nun ortasında yer alması ve son gelişmeler sonucunda doğal merkez olarak ortaya çıkması, teklifin gerekçesini teşkil eden temel düşünceler arasında gösterilmektedir. Encümen ayrıca bu hükmün daha sonra hazırlanacak ayrıntılı Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na eklenmesini arzu ettiğini belirtmiştir.

Bu ifadelerden üç sonuç çıkarılabilir:

Birincisi, Ankara’nın başkentliği geçmişteki gelişmelerden kopuk bir karar değildir. İkincisi, coğrafi konum ile siyasi mecburiyet birbirini tamamlayan gerekçeler olarak sunulmuştur. Üçüncüsü, kararın daha kapsamlı anayasal düzenlemelerle ilişkilendirilmesi, devletin kurumsal geleceğinin düşünüldüğünü göstermektedir.

4. Kanun-ı Esasi Encümeni mazbatası: Gerekçenin kavram yapısı

Encümen mazbatası, başkentlik kararının yalnızca siyasi irade açıklaması olarak değil, gerekçelendirilmiş bir kurumsal düzenleme olarak incelenmesini sağlamaktadır.

4.1. “Makarr-ı idare” ve “merkez-i hükûmet” kavramları

Dönemin metinlerinde “merkez-i hükûmet”, “makam-ı idare” ve “makarr-ı idare” gibi ifadelerle karşılaşılmaktadır. Bu kavramlar birbirine yakın olmakla birlikte, her bağlamda aynı hukuki anlamı taşıdıkları kabul edilmemelidir.

Merkez-i hükûmet: Hükûmet faaliyetlerinin yürütüldüğü merkez.

Makarr-ı idare: Devlet idaresinin yerleşik merkezi.

Başkent: Devletin siyasi ve hukuki bakımdan başlıca merkezi olarak tanımlanan şehir.

Belgenin başlığındaki “merkez-i hükûmet ittihazı” ifadesi ile karar metninde geçen “makarr-ı idare” ifadesi, dönemin idari ve hukuki dilini anlamak bakımından önemlidir. Bunları günümüzün yerleşik terminolojisiyle doğrudan eşitlemek yerine, metnin kendi kavram dünyası içinde incelemek gerekmektedir.

4.2. “Doğal merkez” düşüncesi

Encümenin gerekçesinde yer alan, Ankara’nın son gelişmeler sonucunda zaten doğal merkez olarak belirdiği yönündeki yaklaşım, kararın meşruiyetini iki temel kaynağa dayandırmaktadır:

  1. Anadolu içindeki coğrafi konum.
  2. Millî Mücadele sırasında gerçekleşen fiilî siyasi ve idari merkez.

Burada “doğallık” kavramı, tarafsız bir coğrafi olgudan ibaret değildir. Bir şehrin devlet merkezi olarak seçilmesi, ulaşım ve güvenlik gibi maddi şartlar kadar siyasi tercihleri, kurumsal gelenekleri ve geleceğe ilişkin tasarımları da içermektedir.

Dolayısıyla Ankara’nın “doğal merkez” olarak tanımlanması, tarihi gelişmelerin belirli bir yorumla anlamlandırılmasıdır. Bu yorum, kararın gerekçesini güçlendirirken alternatif başkent ihtimallerini veya İstanbul’un mevcut idari ve ekonomik kapasitesinin aynı ölçüde tartışma konusu yapmamaktadır.

Eleştirel tarihçilik açısından önemli olan, bu ifadeyi yalnızca doğru veya yanlış şeklinde değerlendirmek değil, hangi tarihi gerçeklikleri öne çıkardığını ve hangi ihtimalleri arka planda bıraktığını sorgulamaktır.

4.3. Lozan ve güvenlik meselesi

Başkentlik kararının gerekçeleri arasında Lozan sonrasındaki güvenlik şartları da yer almaktadır. TBMM’nin yüzüncü yıl çalışmasında, Ankara’nın yönetim merkezi olmasına ilişkin teklifin gerekçesi, Lozan Antlaşması’yla boğazlar konusunda kabul edilen hükümler ve yeni Türkiye’nin güvenlik ihtiyacıyla ilişkilendirilmiştir.

Bu çerçevede Ankara’nın seçilmesi, dış güvenlik meselesiyle iç siyasi teşkilatlanma arasında bağ kurmaktadır. İstanbul’un uluslararası ilişkiler ve boğazlar bakımından taşıdığı özel konum ile Ankara’nın Anadolu içindeki stratejik yeri, iki şehir arasındaki tercih tartışmasının önemli unsurlarıdır.

Bununla birlikte, Lozan düzenlemelerini başkentlik kararının tek sebebi olarak görmek doğru değildir. Ankara, 1923 sonbaharında yalnızca güvenli bir yer olduğu için değil, yıllardır yeni devletin fiilî yönetim merkezi olduğu için de öne çıkmıştır.

5. 13 Ekim 1923: Meclis görüşmesi ve kararın kabulü

5.1. Teklifin Genel Kurula gelişi

TBMM kayıtlarına göre Ankara’nın merkez-i hükûmet ittihazına ilişkin teklif, 10 Ekim 1923’te Meclis gündemine alınmış, Kanun-ı Esasi Encümeni tarafından hazırlanan mazbata ise 13 Ekim’de görüşülmüştür. Bu durumda teklifin ilk biçimiyle nihai kararın hukuki biçimi arasında önemli bir ayrım ortaya çıkmıştır.

Burada belgeyi okurken üç farklı işlemi ayırt etmek gerekmektedir:

İsmet Paşa ve arkadaşlarının kanun teklifi.

Kanun-ı Esasi Encümeninin teklif hakkında hazırladığı mazbata.

Genel Kurulun mazbatayı kabul etmesiyle ortaya çıkan Meclis kararı.

Bu ayrım, Ankara’nın başkent oluşunun hukuki niteliğini doğru anlamak açısından belirleyicidir.

5.2. Kanun teklifi neden Meclis kararına dönüştü?

Başkentlik teşebbüsü başlangıçta kanun teklifi biçiminde sunulmuş olmakla birlikte, Meclis görüşmelerinin sonunda bir Meclis kararı olarak kabul edilmiştir. Atatürk Ansiklopedisi, kabul edilen metnin 27 numaralı karar olduğunu ve Ankara’nın Türkiye Devleti’nin başkenti olmasının büyük çoğunlukla kararlaştırıldığını belirtmektedir. Aynı kaynak, kararın daha sonra anayasal metinde yer alması ile Meclisin 13 Ekim’deki işlemini birbirinden ayırmaktadır.

Bu nokta, sıkça gözden kaçırılan bir hukuki ayrımdır. 13 Ekim 1923 tarihli işlem, teknik anlamda bir kanunun kabulü değil, Ankara’nın devletin başkenti olmasına ait Meclis kararıdır.

Kararın daha sonra anayasal düzenlemeye konu olması, başkentlik statüsünün anayasal düzeyde açıkça ifade edilmesi bakımından önemlidir. Bu sebeple 13 Ekim kararı ile 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanını ve 1924 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’ndaki anayasal düzenlemeyi aynı hukuki işlem gibi değerlendirmemek gerekmektedir.

5.3. Oylama ve “ekseriyeti azime” meselesi

Kararın kabulü sırasında tutanaklarda yer alan “ekseriyeti azime” ifadesi, oylama sonucunun büyük çoğunlukla kabul olarak kayda geçtiğini göstermektedir. Meclis oturumunu yöneten Ali Fuat Paşa, oy birliği iddiasına karşı çıkan milletvekillerine, bütün ellerin kalkmadığını belirterek kararın oy birliğiyle değil, büyük çoğunlukla kabul edildiğini açıklamıştır.

Bu ayrıntı, tarihi belge okuması bakımından önemlidir. Bir kararın büyük çoğunlukla kabul edilmesi ile oy birliğiyle kabul edilmesi aynı şey değildir. Tutanaktaki ifade, Meclis başkanının oylamanın sonucunu nasıl kayda geçirmek istediğini ve usul bakımından neyi ayırt ettiğini göstermektedir.

Ayrıca kararın geniş destek alması, bütün milletvekillerinin aynı gerekçelerle hareket ettiğini ispatlamaz. Oylama sonucu, destek düzeyini gösterir; tek tek milletvekillerinin isteklerini, muhtemel çekincelerini veya İstanbul’un geleceğine ilişkin görüşlerini kendiliğinden açıklamaz.

5.4. Kararın metni ve hukuki anlamı

TBMM kayıtlarında kararın özeti, Ankara şehrinin Türkiye Devleti’nin “makarr-ı idaresi” olması şeklinde ifade edilmiştir. Karar, 13 Ekim 1923 tarihli otuz beşinci birleşimin ikinci oturumunda kabul edilmiştir.

Bu kararın anlamı, yeni devletin idari merkezini resmî olarak belirlenmesidir. Ancak hukuki kesinlik, idari kapasitenin bir anda tamamlandığı anlamına gelmemektedir. Bakanlıkların, bürokrasinin, diplomatik temsilciliklerin, ulaşım altyapısının ve şehir hizmetlerinin gelişmesi zamana yayılmıştır.

Başka bir ifadeyle, 13 Ekim kararı Ankara’nın başkentlik statüsünü belirlemiştir; Ankara’nın başkent olarak maddi ve kurumsal bakımdan geliştirilmesi ise sonraki yılların idari ve siyasi faaliyetleriyle gerçekleşmiştir.

6. Kişiler ve kurumlar: Temsil ettikleri anlayışlar ve değerler

Başkentlik kararının ortaya çıkışında tek tek kişilerin rollerini belirlemek kadar, bu kişilerin içinde hareket ettikleri kurumları da incelemek gerekmektedir.

Kişi veya kurumTarihi rolüTemsil ettiği kurumsal veya siyasi mesele
İsmet Paşa ve teklif sahipleri2/188 sayılı teklifi sundular.Fiilî yönetim merkezinin resmîleştirilmesi
TBMM Genel KuruluTeklif ve mazbatayı değerlendirdi, kararı kabul etti.Millî egemenlik ve karar yetkisi
Kanun-ı Esasi EncümeniTeklifi hukuki ve anayasal açıdan değerlendirdi.Hukuki gerekçelendirme ve anayasal düzen
Ali Fuat PaşaGörüşmenin yönetiminde ve oylama sonucunun açıklanmasında rol aldı.Meclis usulü ve kararın tutanağa geçirilmesi
Mustafa Kemal PaşaMillî Mücadele’nin ve yeni siyasi yapılanmanın önde gelen lideriydi.Yeni devletin siyasi merkezinin kurumsallaşması
İstanbul’daki eski devlet kurumlarıOsmanlı yönetim ve bürokrasi geleneğinin merkezindeydiler.Tarihi devamlılık ile yeni siyasi düzen arasındaki ilişki

Tablodaki rollerin kapsamı, kişilerin bütün siyasi görüşlerini veya kararın gerekçelerine ilişkin şahsi düşüncelerini eksiksiz biçimde temsil ettiği anlamına gelmemektedir. Özellikle milletvekillerinin şahsi istek ve beklentileri, konuşmaları, yazışmaları, hatıraları ve diğer birincil kaynaklar karşılaştırılarak daha ayrıntılı biçimde açıklanabilir.

6.1. TBMM: Egemenliğin kurumsal merkezi

TBMM, Ankara’nın başkentlik statüsünü karara bağlayan kurum olarak, yeni devletin siyasi merkezini belirleme yetkisini kullanmıştır. Bu durum, millî egemenlik ilkesinin yalnızca siyasi söylem düzeyinde kalmadığını; idari ve hukuki düzenlemeler yoluyla somutlaştırıldığını göstermektedir.

Bununla birlikte, Meclisin kararı ile kararın toplumsal kabulü birbirinden ayrı tutulmalıdır. Meclis, hukuki statüyü belirlemiştir; ancak yeni başkentin şehirleşmesi, ekonomik kapasitesinin geliştirilmesi ve halkın gündelik hayatında yeni bir idari merkezin teşekkülü daha uzun bir dönemi gerektirmektedir.

6.2. Kanun-ı Esasi Encümeni: Hukuki biçimin önemi

Encümenin görevi, siyasi tercihin hukuki gerekçesini değerlendirmektir. Mazbatada teklifin mevcut tarihi gelişmelerle uyumlu olduğu belirtilmiş ve hükmün daha sonra hazırlanacak anayasal metne alınması temenni edilmiştir.

Burada dikkat çeken nokta, hukuki biçimin siyasi kararın bir eki olmaktan ibaret olmamasıdır. Kararın hangi usulle alındığı, hangi kavramlarla ifade edildiği ve hangi normatif düzenlemelerle ilişkilendirildiği, yeni devletin kurumsal kimliğinin teşekkülünde önem taşımaktadır.

6.3. Mustafa Kemal Paşa ve siyasi merkez meselesi

Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’nın başkent oluşundaki rolü, yalnızca 13 Ekim’deki Meclis işlemine indirgenemez. Ankara, Heyet-i Temsiliye’nin buraya gelişi ve TBMM’nin açılmasıyla zaten yeni siyasi merkezin mekânı olmuştur. Başkentlik kararı, bu durumun resmî statü kazanması bakımından değerlendirilebilir.

Ancak bu tarihi gelişme, bütün sonuçların tek bir kişinin önceden belirlenmiş planından doğduğu kabulü ile açıklanmamalıdır. Askerî şartlar, Meclisin kararları, bürokratik ihtiyaçlar, diplomatik gelişmeler ve coğrafi mecburiyetler de gelişmenin parçalarıdır.

7. Semboller ve anlamları: Ankara’nın başkentliği neyi temsil etmektedir?

Başkentler, yalnızca yönetim binalarının bulunduğu yerler değildir. Devletin siyasi meşruiyetini, tarih anlayışını, gelecek tasarımını ve toplumsal hiyerarşisini görünür kılan mekânlardır.

Ankara’nın başkent oluşunda dört temel sembolik anlam ayırt edilebilir:

1. Millî egemenliğin mekânı

Ankara, TBMM’nin açıldığı ve Millî Mücadele’nin siyasi kararlarının alındığı şehir olarak, egemenliğin saray merkezli gelenekten Meclis merkezli siyasi düzene geçişini simgelemektedir. Bu sembolik anlam, şehrin daha önceki tarihinden çok, 1919–1923 döneminde kazandığı siyasi görevle bağlantılıdır.

2. Anadolu merkezli devlet anlayışı

Ankara tercihi, yeni devletin yönetim merkezinin Anadolu’da yerleşmesini ifade etmektedir. Bu, İstanbul’un tarihi öneminin sona ermesi değil; devletin siyasi merkezinin farklı bir coğrafi ve kurumsal eksene taşınmasıdır.

3. Yeni devletin kurumlaşması

Başkentlik statüsü, Meclisin ve hükûmet kurumlarının Ankara’daki varlığını kalıcı bir idari çerçeveye bağlamıştır. Böylece geçici savaş merkezi olarak ortaya çıkan şehir, uzun vadeli devlet teşkilatlanmasının merkezi hâline gelmiştir.

4. Geleceğe yönelik modernleşme tasarımı

Ankara’nın sonraki yıllarda yeni kamu binaları, ulaşım ağları, konut alanları ve şehir planlamasıyla geliştirilmesi, başkentlik kararının mekân değişikliği bakımından sonuçlarını teşkil etmiştir. Bu sonuçların tamamı 13 Ekim’de bir anda ortaya çıkmamış; kararın ardından aşamalı biçimde şekillenmiştir.

Bu sembolik anlamların hiçbiri, Ankara’nın geçmişte yalnızca önemsiz bir taşra kasabası olduğu düşüncesini gerekli kılmamaktadır. Şehrin daha eski tarihi, ticari ilişkileri ve bölgesel görevleri bulunmaktadır. Başkentlik, Ankara’nın tarihini sıfırdan başlatmamış; var olan şehir üzerine yeni bir siyasi ve idari katman eklemiştir.

8. Tarihi coğrafya: Başkentliğin mekân bakımından sonuçları

8.1. Merkez ile çevre arasındaki yeni ilişki

Başkentlik kararı, devletin yönetim merkezi ile diğer şehirlerarasındaki ilişkileri yeniden düzenleme potansiyeline sahiptir. Bakanlıkların, kamu kurumlarının ve bürokrasinin Ankara’da yoğunlaşması, kamu görevlilerinin, yatırım kararlarının ve idari kaynakların şehirde toplanmasını teşvik etmiştir.

Bu durumun taşra üzerindeki etkileri tek yönlü değildir. Ankara’nın merkezî konumu, Anadolu vilayetleriyle daha doğrudan idari bağlar kurulmasına katkıda bulunmuştur. Bununla birlikte, karar ve kaynakların başkentte yoğunlaşması, yerel ihtiyaçların merkezî bürokrasi aracılığıyla değerlendirilmesini de gerektirmiştir.

Bu bakımdan başkentlik, yalnızca bir şehir seçimi değil, merkezî devlet ile yerel toplumlar arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesi anlamına gelmektedir.

8.2. Ulaşım ve altyapı

Başkentlik, Ankara’nın ulaşım ve haberleşme altyapısına duyulan ihtiyacı artırmıştır. Demiryolu bağlantıları, karayolları, haberleşme sistemleri ve kamu hizmetleri, yeni başkentin devlet merkezi olarak işleyebilmesi için önem taşımaktadır.

Ancak tarihi analizde bir ayrım korunmalıdır: Ankara’nın coğrafi konumunun başkentlik için gerekçe gösterilmesi ile şehirdeki altyapının bu göreve yeterli olması aynı iddia değildir. Başkentlik statüsü, mevcut altyapının bütün ihtiyaçları karşılamış olduğunu değil, altyapının geliştirilmesini gerekli kılan yeni bir durumun ortaya çıktığını göstermektedir.

8.3. Şehirleşme ve ekonomik dönüşüm

Başkentlik, Ankara’nın konut ihtiyacını, arsa piyasasını, inşaat faaliyetlerini ve hizmet sektörünü etkileyen temel etkenlerden biri hâline gelmiştir. Kamu görevlilerinin ve kurumların yerleşmesi, yeni idari ve ekonomik faaliyetlerin ortaya çıkmasını desteklemiştir.

Bununla beraber, şehirleşmenin bütün sonuçlarını yalnızca başkentlik kararına bağlamak doğru değildir. Nüfus hareketleri, savaş sonrasındaki ekonomik şartlar, devlet yatırımları, ulaşım politikaları ve sonraki şehir planlama kararları da dönüşümde etkili olmuştur.

Arsa değerlerinin yükselmesi veya yeni inşaat faaliyetlerinin başlaması gibi gelişmeler, dönemin gazeteleri üzerinden incelenebilir. Fakat tekil gazete haberleri, bütün Ankara halkının aynı ekonomik çıkarları paylaştığını ispatlamaz. Arsa sahibi olanlarla olmayanların, kamu görevlileriyle esnafın ve şehirde uzun süredir yaşayanlarla yeni gelenlerin tecrübeleri birbirinden farklılaşmış olabilir.

9. Sosyolojik analiz: Toplum, bürokrasi ve yeni başkent

Başkentlik kararının sosyolojik boyutu, yeni bir siyasi merkezin yalnızca devlet kurumlarını değil, gündelik hayatı ve toplum ilişkilerini de değiştirmesi üzerinden incelenmelidir.

9.1. Yeni bürokratik sınıf ve kamu görevlileri

Ankara’da devlet kurumlarının yoğunlaşması, kamu görevlileri, uzmanlar, askerler, diplomatlar ve çeşitli meslek gruplarının şehirde daha fazla yer almasına zemin hazırlamıştır. Bu grupların konut, ulaşım, eğitim ve sosyal hayat ihtiyaçları, şehrin gelişimini etkilemiştir.

Başkent, zamanla devlet hizmetlerinin yürütüldüğü bir yer olmanın ötesine geçerek yeni bir bürokratik ve profesyonel toplumsal çevrenin oluştuğu mekân hâline gelmiştir.

9.2. Esnaf, tüccar ve yerel halk

Kamu kurumlarının genişlemesi, yerel ticaret ve hizmet sektörüne yeni imkânlar sunmuştur. Konaklama, yeme içme, ulaşım, inşaat malzemeleri ve gündelik tüketim alanlarında talep artışı beklenmiştir.

Bununla birlikte, ekonomik büyümenin yararları eşit dağılmak mecburiyetinde değildir. Arsa sahipleri, müteahhitler, tüccarlar, kiracılar ve sabit gelirli çalışanlar aynı gelişmelerden farklı biçimlerde etkilenmiştir.

Bu sebeple başkentlik kararının toplumsal sonuçları araştırılırken yalnızca şehirdeki büyüme göstergelerine değil, büyümenin kimler için ne anlama geldiğine de bakılmalıdır.

9.3. Yeni gelenlerle eski sakinler arasındaki ilişki

Ankara’nın idari merkez olarak büyümesi, şehir nüfusunun bileşimini ve toplumsal ilişkilerini zaman içinde değiştirmiştir. Yeni gelen memurların ve meslek sahiplerinin ihtiyaçları, mevcut yerel hayat biçimleriyle etkileşime girmiştir.

Bu dönem, yerel kimliğin ortadan kalkması şeklinde tek yönlü okunmamalıdır. Yeni devlet kurumları ve şehirleşme dinamikleri, eski ve yeni toplumsal grupların birbirlerini dönüştürdüğü karmaşık bir ilişki meydana getirmiştir.

Bu sosyolojik değerlendirmeler, 13 Ekim 1923 tarihli Meclis kararının doğrudan metninde yer alan hükümler değildir. Bunlar, kararın sonraki etkilerini açıklamak üzere nüfus kayıtları, belediye belgeleri, emlak kayıtları, gazeteler ve hatırat gibi ek kaynaklarla sınanması gereken araştırma alanlarıdır.

10. Yansımalar ve tepkiler: Ankara’nın başkentliğinin anlamlandırılması

Başkentlik kararının kabulü, siyasi ve toplumsal açıdan farklı biçimlerde yorumlanabilecek bir gelişmedir. Bu yorumları birbirinden ayırmak, dönemin bütün kişi ve gruplarının aynı düşünceye sahip olduğunu göstermez.

10.1. Yeni devletin kurumsal bakış açısı

Yeni devlet açısından Ankara’nın başkentliği, fiilî yönetim merkezinin resmî statü kazanması ve idari sürekliliğin sağlanması anlamına gelmektedir. Bu bakış açısında egemenlik, güvenlik, yönetim ve devlet kurumlarının yerleşikliği ön plana çıkmaktadır.

10.2. İstanbul’un tarihi ve ekonomik konumu

İstanbul’un Osmanlı tarihindeki yeri, ekonomik ağırlığı ve kültürel etkisi, başkentliğin Ankara’ya taşınmasının sonuçlarını daha karmaşık hâle getirmiştir. Başkentlik kararını İstanbul’un bütünüyle niteliklerini kaybetmesi olarak okumak mümkün değildir.

İstanbul, başkent statüsünü kaybetmesine rağmen ticaret, kültür, basın, eğitim ve toplumsal hayat bakımından önemli bir merkez olarak kalmayı sürdürmüştür. Bu sebeple iki şehir arasındaki ilişki, basit bir ikame ilişkisinden ziyade görevlerin yeniden dağılımı olarak ele alınmalıdır.

10.3. Basında başkentlik tartışması

Dönemin gazeteleri, Ankara’nın başkent oluşunun kamuoyuna nasıl sunulduğunu incelemek bakımından önemlidir. Gazete haberleri; şehirdeki kutlamalar, ekonomik beklentiler, İstanbul basınının değerlendirmeleri ve kararın siyasi anlamı hakkında veri sağlamaktadır.

Ancak gazete metinleri doğrudan toplumun tamamının düşüncesi olarak kabul edilmemelidir. Bir gazetenin siyasi çizgisi, yazarın konumu, haberin türü ve kullanılan dil, olayın sunuluş biçimini etkilemektedir.

Bu sebeple basın incelemesinde şu sorular sorulmalıdır:

Ankara’nın başkentliği hangi kelimelerle tanımlanmıştır?

Karar, güvenlik ve egemenlik üzerinden mi, ekonomik gelişme üzerinden mi anlatılmıştır?

İstanbul ile Ankara arasında nasıl bir karşılaştırma kurulmuştur?

Arsa, inşaat ve ticaret haberleri hangi toplumsal kesimlerin çıkarlarını görünür kılmaktadır?

Haberlerde dile getirilen beklentiler ile sonraki tarihi gelişmeler arasında ne tür farklılıklar vardır?

Bu soruların cevapları, gazete metinlerinin tam nüshaları ve tarihleri üzerinden verilmelidir. Tek bir haberden bütün basının veya kamuoyunun tutumu çıkarılmamalıdır.

11. Eleştirel tarihçilik: Belgenin söyledikleri ve söylemedikleri

Ankara’nın başkent oluşu, Cumhuriyet tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olarak ele alınmalıdır. Ancak tarihi önemi, olayın yalnızca resmî anlatıda kazandığı yerle değil, birincil kaynakların sunduğu deliller ve araştırmacının bu delilleri değerlendirme biçimiyle ortaya konulmalıdır.

11.1. Belge tenkidi

TBMM Zabıt Ceridesi, kararın yasama safhasını incelemek için birincil kaynak niteliğindedir. Bununla birlikte, tutanakların sunduğu bilgi türü belirli sınırlar taşımaktadır.

Zabıtlar, Meclisteki işlemleri, görüşmeleri, komisyon raporlarını ve kararların nasıl kayda geçirildiğini göstermektedir. Ancak her milletvekilinin şahsi istek ve beklentilerini, Meclis dışındaki görüşmeleri veya toplumun bütün kesimlerinin düşüncelerini tek başına açıklamada yeterli değildir.

Bu sebeple belge tenkidi şu aşamaları içermelidir:

  1. Dış tenkit: Belgenin tarihi, cildi, sayfa numaraları, kayıt biçimi ve resmî niteliği doğrulanmalıdır.
  2. İç tenkit: Kullanılan kavramların dönemin siyasi ve hukuki dilindeki anlamları belirlenmelidir.
  3. Bağlam analizi: Belge, Lozan süreci, İstanbul’un işgalden çıkışı ve Cumhuriyet’in ilanına giden gelişmelerle ilişkilendirilmelidir.
  4. Karşılaştırma: Meclis tutanakları, gazete haberleri, hatıratlar ve sonraki anayasal metinlerle karşılaştırılmalıdır.
  5. Yorum sınırları: Belgede doğrudan belirtilen bilgiler ile araştırmacının çıkarsamaları açık biçimde ayrılmalıdır.

11.2. Resmî tarih anlatısının eleştirisi

Resmî tarih anlatılarında başkentlik kararı, çoğu zaman Millî Mücadele’nin doğal ve kaçınılmaz sonucu olarak sunulmaktadır. Bu anlatı, Ankara’nın fiilî merkez olma niteliğini doğru biçimde vurgulasa da kararın alternatiflerini, siyasi tartışmalarını ve toplumsal sonuçlarını sınırlı biçimde ele alabilmektedir.

Eleştirel tarihçilik, bu anlatıyı bütünüyle reddetmek yerine dayandığı delilleri ve kurduğu sebep-sonuç ilişkilerini incelemektedir.

Örneğin, Ankara’nın Anadolu’nun ortasında bulunması coğrafi bir gerekçe olarak sunulabilir. Fakat bu gerekçe, tek başına başkentlik kararının zorunlu olduğunu kanıtlamaz. Güvenlik, kurumsal devamlılık, ulaşım ve siyasi meşruiyet gibi etkenler birlikte değerlendirilmelidir.

Benzer biçimde, başkentliğin Ankara’nın gelişmesini sağladığı söylenebilir; ancak şehirdeki bütün ekonomik, sosyal ve kültürel değişimleri tek başına bu kararla açıklamak mümkün değildir.

11.3. Kaçınılması gereken tarihi yanılgılar

Belgenin 13 Ekim 1923 tarihli olması, günümüzde kullanılan siyasi ve hukuki kavramların doğrudan geçmişe taşınmasını sakıncalı kılmaktadır.

Özellikle üç noktaya dikkat edilmelidir:

13 Ekim 1923 tarihli Meclis kararını, daha sonra yapılan anayasal düzenlemelerle aynı hukuki işlem olarak değerlendirmemek.

Ankara’nın sonraki yıllarda kazandığı başkent kimliğini, 1923’te bütün yönleriyle tamamlanmış bir şehir yapısı gibi sunmamak.

Dönemin siyasi kişilerine, sonraki tarihi gelişmelerin sonuçlarını önceden biliyorlarmış gibi yaklaşmamak.

Bu ilkeler, tarihi olayların kendi zamanındaki belirsizlikler ve seçenekler içinde anlaşılmasını sağlamaktadır.

12. Ankara’nın başkent oluşu ve Cumhuriyet’in ilanı

13 Ekim 1923 tarihli karar ile 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı arasında yakın bir tarihi ilişki bulunmaktadır. Ancak bu iki olayın görevleri farklıdır.

Başkentlik kararı, devletin idari ve siyasi merkezini belirlemiştir. Cumhuriyet’in ilanı ise devletin hükûmet biçimini açıkça tanımlayan anayasal değişikliği ifade etmiştir.

Bu iki olayın aynı ay içinde gerçekleşmesi, yeni devletin kurumsal düzeninin kısa bir zaman aralığında yeniden yapılandırıldığını göstermektedir. Bununla birlikte, başkentlik kararını Cumhuriyet’in ilanıyla aynı olay olarak görmek, farklı hukuki ve siyasi sorunların birbirine karıştırılmasına yol açmaktadır.

Başkentlik kararı, Ankara’nın yönetim merkezi olarak statüsünü belirlerken Cumhuriyet’in ilanı, devletin siyasi rejiminin tanımlanması bakımından farklı bir aşamadır. İki gelişme, birbirini tamamlayan ancak aynı olmayan olaylar olarak değerlendirilmelidir.

13. Genel değerlendirme: Belgenin tarihi önemi

Malatya Mebusu İsmet Paşa ve arkadaşlarının 2/188 sayılı teklifi ile Kanun-ı Esasi Encümeni mazbatası, Ankara’nın başkent oluşunu hukuki ve siyasi bakımdan incelemek için temel bir kaynak oluşturmaktadır.

Belgenin önemi beş noktada toplanabilir:

Birincisi, fiilî durumun resmîleştirilmesidir. Ankara, Millî Mücadele sırasında devletin siyasi ve idari merkezi olarak nitelik kazanmıştır. 13 Ekim kararı, bu niteliğin resmî statüye bağlanmasını sağlamıştır.

İkincisi, millî egemenliğin mekân boyutudur. Ankara’nın seçilmesi, yeni devletin siyasi merkezinin TBMM’nin faaliyet gösterdiği Anadolu şehrinde yerleşmesini ifade etmiştir.

Üçüncüsü, güvenlik ve coğrafya arasındaki ilişkidir. Anadolu içindeki konum, askerî ve siyasi şartlar ile ulaşım imkânları, kararın gerekçelendirilmesinde önem taşımıştır.

Dördüncüsü, hukuki biçimin belirleyiciliğidir. Kanun teklifi olarak başlayan girişimin Meclis kararıyla sonuçlanması, siyasi irade ile hukuki işlem arasındaki ayrımı göstermektedir. Kararın daha sonraki anayasal düzenlemelerle ilişkisi de bu bağlamda incelenip değerlendirilmelidir.

Beşincisi, toplum ve mekân dönüşümüdür. Başkentlik, Ankara’nın şehirleşmesini, bürokratik yapısını ve ekonomik faaliyetlerini etkileyen uzun süreli bir gelişmenin önemli başlangıç noktalarından biri olmuştur. Bu etkilerin kapsamı ve farklı toplum kesimleri üzerindeki sonuçları, ek kaynaklarla araştırılmalıdır.

Sonuç olarak, Ankara’nın başkent oluşu yalnızca bir şehrin diğerinin yerini alması değildir. Bu olay, Millî Mücadele sırasında teşekkül eden siyasi merkezin kalıcı bir devlet kurumuna dönüşmesini ve yeni devletin egemenlik anlayışının mekân olarak somutlaşmasını ifade etmektedir.

Sonuç

13 Ekim 1923 tarihli TBMM kararı, Ankara’nın başkentlik statüsünü belirleyen önemli bir hukuki ve siyasi dönüm noktasıdır. İsmet Paşa ve arkadaşlarının teklifi ile Kanun-ı Esasi Encümeni mazbatası, bu kararın arkasındaki coğrafi, güvenlik temelli ve kurumsal gerekçeleri anlamaya imkân vermektedir.

Belgenin dikkat çekici yönü, Ankara’nın yeni devletin merkezi olarak ortaya çıkışını bütünüyle yeni bir durum şeklinde değil, tarihi gelişmelerin meydana getirdiği fiilî bir gerçekliğin resmîleştirilmesi olarak ele almasıdır. Bununla birlikte, bu gerekçelendirme tarihi bir yorumdur; kararın bütün alternatifleri ortadan kaldıran tek mümkün seçenek olduğunu ispatlamaz.

Eleştirel tarihçilik açısından Ankara’nın başkent oluşu, siyasi meşruiyetin, devlet kurumlarının, coğrafyanın ve toplum dönüşümünün birlikte ele alınmasını gerektirmektedir. Başkentlik kararı bir günde alınmış olsa da yeni başkentin kurumsal, ekonomik ve toplum yapısının teşekkül etmesi yıllara yayılan bir gelişmedir.

Bu sebeple belgenin tarihi önemi, yalnızca 13 Ekim 1923’te alınan kararın içeriğinde değil, kararın öncesindeki Millî Mücadele tecrübesinde ve sonrasındaki devletleşme ve şehirleşme safhalarında aranmalıdır.

Kaynakça

1. Türkiye Büyük Millet Meclisi. TBMM Zabıt Ceridesi. Devre II, Cilt 2, İçtima Senesi 1, 10 Teşrinievvel 1339 (10 Ekim 1923), s. 587, 598.

“Malatya Mebusu İsmet Paşa ve rüfekasının, Ankara’nın Merkezi Hükümet ittihazı hakkında teklifi kanunîsi (2/188)”, s. 587.

“Malatya Mebusu İsmet Paşa’nın, Ankara’nın merkezi Hükümet ittihaz edilmesine dair kanun teklifi ve şayanı müzakere olduğuna dair Lâyiha Encümeni mazbatası (2/188)”, s. 598

2. Türkiye Büyük Millet Meclisi. TBMM Zabıt Ceridesi. Devre II, Cilt 2, İçtima Senesi 1, 13 Teşrinievvel 1339 (13 Ekim 1923), s. 665–670. “Malatya Mebusu İsmet Paşa ve Rüfekasının, Ankara’nın Merkezi Hükûmet İttihazı Hakkında Kanun Teklifi ve Kanun-ı Esasi Encümeni Mazbatası (2/188)”.

3. Hâkimiyet-i Milliye, 10 Teşrinievvel 1923, No: 937, “Ankara Türkiye Devleti’nin Makarr-ı İdaresidir”, s. 1, sütun: 1-2.

4. Hâkimiyet-i Milliye, 11 Teşrinievvel 1923, No: 938, “Merkez Meselesi”, s. 1, sütun: 6.

5. Hâkimiyet-i Milliye, 14 Teşrinievvel 1923, No: 940, “Ankara Türkiye Devleti’nin Makarrı”, s. 1, sütun: 5-6.

6. Hâkimiyet-i Milliye, 14 Teşrinievvel 1923, No: 940, “Ankara’nın Her Köşesinde Keser Sesleri”, s. 3, sütun: 3-4.

7. Hâkimiyet-i Milliye, 15 Teşrinievvel 1923, No: 941, “Ankara Şen ve Ankaralılar Mesut”, s. 1, sütun: 5-6.

8. Hâkimiyet-i Milliye, 16 Teşrinievvel 1923, No: 942, “Devlet Merkezi”, s. 1, sütun: 1-2.

9. Hâkimiyet-i Milliye, 16 Teşrinievvel 1923, No: 942, “Ankara’da 3 Gün 3 Gece Şenlik!”, s. 1, sütun: 5-6.

10. Hâkimiyet-i Milliye, 18 Teşrinievvel 1923, No: 944, “Hükümet Merkezi”, s. 1, sütun: 1-2.

11. Türk Parlamento Tarihi: TBMM II. Dönem, 1923-1927, I. Cilt, “Başkent Ankara ve Basındaki Yankıları”, Ankara, 1993, s.159-191.

12. Zafer Koylu, “Ankara’nın Başkent Oluşu”, Atatürk Ansiklopedisi, 11 Temmuz 2023.

Continue Reading

Özel Günler ve Anlamları

Sivas Kongresi Beyannamesi: Millî İrade, Vatan, Egemenlik ve Siyasal Meşruiyetin İnşası

Published

on

Özet

Sivas Kongresi Beyannamesi, 11 Eylül 1919 tarihinde yayımlanan ve Mondros Mütarekesi sonrasında Anadolu’da gelişen Millî Mücadele hareketini bölgesel direnişlerden ülke ölçeğinde bir siyasal programa dönüştüren temel belgelerden biridir. Beyanname yalnızca askerî bir direniş metni değil; vatanın bütünlüğü, millî bağımsızlık, millî irade, temsil, siyasal meşruiyet, cemiyetlerin birleşmesi, gayrimüslimlerin hukukunun korunması ve dış yardımın şartları gibi konuları aynı çerçevede ele alan bir siyasal-toplumsal sözleşme niteliğindedir.

Bu makalede Sivas Kongresi Beyannamesi, klasik kronolojik anlatının ötesinde; içerik ve vaka analizi, kavram tarihi, semboller, kişiler ve kurumlar, tarihsel coğrafya, sosyoloji ve eleştirel tarih yöntemi birlikte kullanılarak incelenmektedir. Temel tez, Beyannamenin Osmanlı Devleti’nin hukuken henüz ortadan kalkmadığı bir ortamda, onun siyasî bütünlüğünü savunurken aynı zamanda millî iradeyi devlet yönetiminin meşruiyet ölçütü hâline getiren bir geçiş belgesi olduğudur. Bu bakımdan metin, Osmanlı siyasal dili ile ortaya çıkmakta olan millî egemenlik anlayışı arasında önemli bir köprü kurmuştur.

Anahtar Kelimeler: Sivas Kongresi, Sivas Kongresi Beyannamesi, Millî Mücadele, millî irade, millî egemenlik, vatan, Kuvayı Milliye, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, manda, Temsil Heyeti, tarihsel coğrafya.

Giriş

1919 yılı, Osmanlı Devleti açısından askerî yenilginin siyasal ve hukukî sonuçlarının ağırlaştığı; Anadolu açısından ise yeni bir siyasal meşruiyet arayışının şekillendiği bir dönemdir. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi sonrasında İtilaf Devletleri’nin Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde uyguladığı işgal ve müdahaleler, İstanbul hükümetinin etkisizliği ve farklı bölgelerde ortaya çıkan Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak örgütlenmeleri yeni bir siyasî durum meydana getirmişti.

22 Haziran 1919 tarihli Amasya Tamimi, bağımsızlığın ve vatan bütünlüğünün tehlikede olduğunu ilan ederek çözümün milletin azim ve kararında aranacağını ortaya koymuştur. Amasya’da Sivas’ta millî bir kongre toplanması kararlaştırılmıştır. [1] TBMM’nin yayımladığı belge derlemesinde Amasya Tamimi’nin Sivas Kongresi’ni doğrudan hazırlayan bir aşama olarak yer alması, bu belgeler arasındaki siyasî sürekliliği açık biçimde göstermektedir.

Sivas Kongresi 4 Eylül 1919’da Sivas Sultânîsi’nde başlamış, 11 Eylül’de sona ermiştir. Kongrenin delege sayısı konusunda tarih yazımında farklı rakamlar bulunması, Millî Mücadele’nin ilk dönemindeki temsil meselesinin ne kadar karmaşık olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. [2] Kongrede Erzurum Kongresi’nin bölgesel çerçevesi genişletilmiş, Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmiş ve Temsil Heyeti’nin bütün vatanı temsil ettiği kabul edilmiştir. [3]  

11 Eylül 1919 tarihli Beyanname işte bu dönüşümün siyasî metnidir.

1. Beyannamenin Tarihsel Bağlamı

Sivas Kongresi, çok geniş bir toplumsal ve coğrafi bunalımın ürünüdür.

1918 sonrasında üç temel gelişme aynı anda yaşanmıştır:

  1. Merkezî devlet otoritesinin zayıflaması,
  2. Anadolu’nun farklı bölgelerinde yerel direniş örgütlerinin ortaya çıkması,
  3. Bu yerel örgütlenmelerin ortak bir siyasal programa bağlanması ihtiyacı.

Erzurum Kongresi bu gelişmenin özellikle Doğu Anadolu’daki örgütlenme aşamasını temsil ederken Sivas Kongresi, hareketi Anadolu ve Rumeli ölçeğine taşımıştır. Sivas Kongresi’nin temel görevlerinden biri Erzurum Kongresi kararlarının bütün Anadolu ve Rumeli’ye yayılması olarak tanımlanmaktadır. [4]

Dolayısıyla Sivas Kongresi’ni yerel direnişlerin ulusal siyasete dönüşme noktası olarak değerlendirmek mümkündür.

Bu dönüşümün belgedeki en önemli göstergelerinden biri, Erzurum Kongresi’ndeki “Şarkî Anadolu” vurgusunun Sivas’ta bütün vatanı kapsayacak şekilde genişletilmesidir. Böylece siyasî temsilin coğrafi sınırları yeniden tanımlanmıştır. [5]

2. Beyannamenin Yapısı ve İçerik Analizi

Sivas Kongresi Beyannamesi on maddeden ibarettir. Ancak maddeleri yalnızca tek tek kararlar şeklinde okumak yerine onları dört temel blok içerisinde değerlendirmek mümkündür:

A. Vatan ve coğrafya

1, 3 ve 6. maddeler.

1. Yüce Osmanlı Devletiyle İtilaf devletleri arasında resmi olarak kabul edilmiş mütarekenamenin onaylandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde kalan ve her noktasına güçlü İslam çoğunluğu yerleşmiş bulunan Osmanlı ülkesi kesimleri, birbirinden ve Osmanlı topluluğun-dan ayrılması mümkün olmayan ve hiçbir sebeple, bölünme kabul etmez bir bütün oluşturur. Sözü edilen ülkelerde yaşayan bütün İslam unsurları birbirlerine karşılıklı saygı ve fedakârlık duygularıyla dolu sosyal ve kanunî haklarıyla çevre şartlarına bütünüyle saygılı öz kardeştirler.

3. Osmanlı ülkelerinin herhangi bir parçasına karşı meydana gelecek müdahale ve işgale ve özellikle vatanımız içinde bağımsız birer Rumluk ve Ermenilik kurma amacına dönük hareketlere karşı Aydın, Manisa, Balıkesir cephelerinde yapılan millî savaşta olduğu gibi birleşik olarak savunma ve direnme esası meşru kabul edilmiştir.

6. İtilaf devletlerince mütareke metninin onaylandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde kalıp büyük İslam çoğunluğunun yerleşmiş olduğu ve hürriyeti ve medeniyet üstünlüğü Müslümanlara ait bulunan mülk birliğimizin parçalanması görüşünden bütünüyle vazgeçilmek suretiyle bu topraklar üzerindeki tarihimiz, ırkımız ve dinimiz ve coğrafi haklarımıza saygı gösterilmesini ve buna aykırı girişimlerin hükümsüz bırakılmasını ve bu suretle hak ve adalete dayanan bir karar alınmasını bekleriz.

B. Siyasal egemenlik ve meşruiyet

2, 5 ve 8. maddeler.

2. Osmanlı toplumunun bütünlüğünün ve millî bağımsızlığımızın sağlanması ve yüce hilafet ve padişahlık makamının korunması için millî güçleri yapıcı ve millî iradeyi hâkim kılmak, kesin esastır.

5. Osmanlı hükümeti bir dış baskı karşısında ülkemizin herhangi bir parçasını terk veya ihmal etmek mecburiyetinde bulunduğu takdirde hilafet ve saltanat makamıyla vatan ve milletin korunması ve bütünlüğünü sağlayacak her türlü tedbir alınmıştır.

8. Milletlerin kendi kaderlerini kendilerinin belirttikleri bu tarihsel çağda Hükümeti Merkeziyemizin millî iradeye bağlı olması zorunludur. Çünkü millî iradeye dayanmayan herhangi bir hükümet kurulunun kendine göre ve kişisel kararlarına ulusça uyulmadıktan başka dışarıda da geçerli olmadığı ve olamayacağı şimdiye kadar belgelenmiş, işlev ve sonuçlarıyla tanıtlanmıştır. Bundan dolayı ulusun içinde bulunduğu sıkıntı ve kuşkudan kurtulmak çarelerine kendisinin girişmesine gerek kalma dan Hükümeti Merkeziyemizin Milli Meclisi hemen ve bir an kaybetmeden toplaması ve bu suretle ulusun kaderi ve ülke için alacağı bütün kararları Milli Meclis’in denetimine sunması zorunludur.

C. Toplumsal düzen ve hukuk

4 ve  9. maddeler.

4. Öteden beri aynı vatan içinde birlikte yaşadığımız Müslüman olmayan bütün unsurların her türlü hukuku, eşitlikleri tamamıyla korunmuş olduğundan adı geçen unsurlara siyasî hâkimiyet ve toplum dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilmesi kabul edilmeyecektir.

9. Vatan ve Milletimizin uğradığı işkence ve elemlerle ve tamamen aynı amaç ve niyetle millî vicdandan doğan millî ve vatanî derneklerin birleşmesinden meydana gelen bütün toplum bu kere (Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti) unvanıyla adlandırılmıştır. Bu dernek, her türlü particilik akımlarından ve kişisel ihtiraslardan tamamıyla uzak ve arınmıştır. Bütün Müslüman vatandaşlarımız bu cemiyetin tabiî üyelerindendir.

D. Örgütlenme ve iktidar

9 ve 10. maddeler.

9. Vatan ve Milletimizin uğradığı işkence ve elemlerle ve tamamen aynı amaç ve niyetle millî vicdandan doğan millî ve vatanî derneklerin birleşmesinden meydana gelen bütün toplum bu kere (Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti) unvanıyla adlandırılmıştır. Bu dernek, her türlü particilik akımlarından ve kişisel ihtiraslardan tamamıyla uzak ve arınmıştır. Bütün Müslüman vatandaşlarımız bu cemiyetin tabiî üyelerindendir.

10. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin 4 Eylül 1919 tarihinde Sivas şehrinde toplanan genel kongresi tarafından kutsal amacını izlemekle genel kuruluşları idare için bir temsil heyeti seçilmiş ve köylerden il merkezlerine kadar bütün milli kuruluşlar güçlendirilmiş ve birleştirilmiştir.

Bu yapı, Beyannamenin yalnızca “işgale karşı direniş bildirisi” olmadığını göstermektedir.

3. “Vatan” Kavramı: Coğrafyanın Siyasallaştırılması

Beyannamenin birinci maddesi, Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırları esas almaktadır.

1. Yüce Osmanlı Devletiyle İtilaf devletleri arasında resmi olarak kabul edilmiş mütarekenamenin onaylandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde kalan ve her noktasına güçlü İslam çoğunluğu yerleşmiş bulunan Osmanlı ülkesi kesimleri, birbirinden ve Osmanlı topluluğun-dan ayrılması mümkün olmayan ve hiçbir sebeple, bölünme kabul etmez bir bütün oluşturur. Sözü edilen ülkelerde yaşayan bütün İslam unsurları birbirlerine karşılıklı saygı ve fedakârlık duygularıyla dolu sosyal ve kanunî haklarıyla çevre şartlarına bütünüyle saygılı öz kardeştirler.

“Osmanlı ülkesi kesimleri … bölünme kabul etmez bir bütün oluşturur.” [6]

Bu ifade son derece önemlidir. Çünkü metin, vatanı yalnızca etnik veya kültürel bir kategori olarak değil, belirli bir tarihsel-siyasal coğrafya olarak tanımlamaktadır.

TBMM’nin 2015 tarihli Millî Egemenlik Belgeleri derlemesinde Beyannamenin Osmanlıca aslı 28-29. sayfalarda, günümüz Türkçesi 30-31. sayfalarda yayımlanmıştır. Birinci madde özellikle 30. sayfada vatanın bütünlüğünü ve Müslüman nüfusun toplumsal birlik anlayışını vurgulamaktadır. [7]

Burada tarihsel coğrafya açısından üç unsur görülmektedir: sınır, nüfus, tarihsel hak.

Böylece coğrafya → vatan → siyasal hak zinciri kurulmaktadır.

Bu yaklaşım daha sonra Misak-ı Millî’de farklı biçimde sistemleştirilecek olan sınır anlayışının da önemli öncüllerinden biridir.

4. “Millî İrade” Kavramı: Meşruiyetin Kaynağının Değişmesi

Beyannamenin en önemli kavramlarından biri irade-i milliyedir.

İkinci maddede millî güçlerin etkin, millî iradenin ise hâkim kılınması kesin esas olarak belirlenmiştir. [8]

Buradaki dönüşüm, Osmanlı siyasal düzeni açısından son derece önemlidir.

Çünkü metin bir yandan: Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü, hilafeti, saltanatı korumayı savunurken diğer yandan devlet yönetiminin meşruiyetini millî iradeye bağlamaktadır.

Bu sebeple Sivas Beyannamesi’ni doğrudan “cumhuriyetçi bir anayasa metni” olarak nitelendirmek anakronik olur. Ancak onu yalnızca “saltanat yanlısı bir belge” olarak değerlendirmek de metnin siyasî yeniliğini görmezden gelmek olur.

Daha doğru yaklaşım şudur: Beyanname, Osmanlı monarşik meşruiyet çerçevesinin içinde millî iradeyi yükselterek yeni bir siyasal meşruiyet alanı açmıştır.

Bu sebeple metin, 1919’un şartları içerisinde bir geçiş belgesi niteliğindedir.

5. Saltanat ve Hilafet: Muhafazakâr Dil ile Devrimci Siyaset Arasındaki Gerilim

Beyannamenin dikkat çekici özelliklerinden biri, millî iradeyi savunurken aynı zamanda “hilafet ve saltanat makamının korunması“nı açıkça ifade etmesidir. [9]

Bu durum bazen tarih yazımında bir çelişki olarak değerlendirilmiştir.

Oysa 1919 bağlamında bu iki kavramın aynı metinde bulunması anlaşılabilir bir siyasal stratejidir.

Mustafa Kemal ve Kongre kadrosu henüz: Osmanlı Devleti’nin hukukî varlığını reddetmemekte, padişahlığı kaldırma hedefini açıklamamakta, hilafeti tasfiye etmeyi gündeme getirmemekteydi.

Bunun yerine mücadele, devleti kurtarma ve vatanı koruma çerçevesinde meşrulaştırılmaktadır.

Dolayısıyla burada bir “ikili dil” kullanılmaktadır:

Geleneksel meşruiyet: Hilafet + saltanat + Osmanlı Devleti.

Yeni meşruiyet: Millet + millî irade + temsil + kongre.

Sivas Beyannamesi’nin tarihsel önemi tam da bu iki meşruiyet biçimini aynı metinde bir araya getirmesidir.

6. Manda ve Himaye Meselesi: Bağımsızlığın Sınırı

Sivas Kongresi’nin en çok tartışılan konularından biri Amerikan mandası meselesidir.

Kongrede Amerikan mandasını isteyen bir muhtıra yirmi beş delege tarafından imzalanmış, konu sert tartışmalara yol açmış ve reddedilmiştir. [10]

Burada eleştirel tarih yöntemi açısından önemli bir noktaya dikkat etmek gerekmektedir:

Manda tartışmasını yalnızca “bağımsızlık isteyenler ile bağımsızlık istemeyenler” şeklinde basitleştirmek doğru değildir.

Manda fikrini savunanların önemli bir bölümü, içinde bulunulan askerî ve ekonomik şartlar altında Amerikan desteğinin ülkenin parçalanmasını önleyebileceğini düşünmektedirler.

Dolayısıyla tartışmanın gerçek ekseni: Bağımsızlık mı manda mı? sorusundan ziyade, Bağımsızlık hangi araçlarla ve hangi uluslararası güç dengesi içerisinde korunabilir? sorusudur.

Sivas Kongresi’nin sonucu, dış yardımın tamamen reddedilmesi değil, siyasî egemenlik ve vatan bütünlüğünü sınırlayacak bir vesayet ilişkisinin reddedilmesi şeklinde okunmalıdır.

Nitekim Erzurum Beyannamesi’nin 7. maddesinde bağımsızlık ve vatan bütünlüğü korunmak şartıyla teknik, sanayi ve ekonomik yardım alınabileceği belirtilmiştir. [11]

7. Milletimiz insancıl, çağdaş amaçları yücelten ve fenne uygun, sanat ile ilgili ve ekonomik durum ve gereksinmemizi değerlendirir. Bundan dolayı devletimizin ve milletimizin iç ve dış bağımsızlığı ve vatanımızın bütünlüğü saklı kalmak koşulu ile altıncı maddede açıklanan sınır içerisinde millî esaslara saygılı ve ülkemize karşı yayılma isteği beslemeyen herhangi bir devletin fenne uygun, sanat ile ilgili ekonomik yardımı- nı kıvançla karşılarız ve bu hakça ve insanca koşulları içeren bir barışın da ivedi karar altına alınması insanlığın esenliği ve dünyanın dirlik ve düzenliği adına alacağımız milli isteğimizdir.

Bu ayrım önemlidir. Yardım ≠ vesayet.

7. Gayrimüslimler Meselesi: Hukuk, Eşitlik ve Siyasal Egemenlik

Beyannamenin dördüncü maddesi, Müslüman olmayan unsurların hukuk ve eşitliklerinin korunacağını belirtirken, siyasî egemenliği ve toplumsal dengeyi bozacak ayrıcalıklara karşı çıkmaktadır. [12]

Bu madde iki farklı düzlemi birbirinden ayırmaktadır:

1. Hukukî hakların korunması

Gayrimüslimlerin can, mal ve hukuk güvenliği.

2. Siyasal imtiyazların reddi

Yabancı müdahalesine veya ayrıcalıklı siyasal statüye yol açabilecek düzenlemelerin reddedilmesi.

Bu ayrım, dönemin Osmanlı millet sistemi, kapitülasyonlar ve azınlık hakları tartışmaları dikkate alınmadan anlaşılamaz.

Beyanname böylece “eşit hukuk” ile “siyasal egemenlik” arasında bir denge kurmaya çalışmaktadır.

Ancak eleştirel tarih açısından burada önemli bir sınırlılık da vardır: Metnin vatandaşlık dili henüz modern, dünyevi ve birey merkezli yurttaşlık kavramına ulaşmış değildir. “Müslüman vatandaşların” cemiyetin doğal üyeleri olduğu yönündeki ifade, dönemin toplumsal-siyasal kategorilerinin hâlâ güçlü biçimde dinî kimlik üzerinden kurulduğunu göstermektedir. [13]

Bu sebeple Beyannameyi doğrudan 20. yüzyılın sonraki vatandaşlık anlayışıyla özdeşleştirmek anakronik olur.

8. Kuvayı Milliye: Meşru Direnişin Kurumsallaşması

Üçüncü madde, Aydın, Manisa ve Balıkesir cephelerindeki millî mücadeleyi örnek göstererek birleşik savunma ve direnişi meşru kabul etmektedir. [14]

Burada önemli bir siyasal dönüşüm meydana gelmektedir.

Yerel silahlı direnişler: yerel tepki → millî savunma → meşru siyasî araç haline getirilmektedir.

Bu sebeple Kuvayı Milliye sadece askerî bir yapı değildir.

Aynı zamanda: merkezî hükümete alternatif bir otorite, yerel toplumların kendini savunma mekanizması, millî iradenin sahadaki silahlı biçimi olarak ortaya çıkmaktadır.

9. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti: Dağınık Toplumdan Siyasal Örgüte

Beyannamenin dokuzuncu maddesi, çeşitli millî ve vatanî cemiyetlerin Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirildiğini ilan etmektedir. [15]

Bu kararın sosyolojik önemi büyüktür.

1919 öncesinde direniş: İzmir’de, Balıkesir’de, Erzurum’da, Trabzon’da, İstanbul’da, Kilikya’da, Karadeniz’de farklı örgütler ve yerel aktörler tarafından yürütülmekteydi.

Sivas Kongresi bunları ortak bir siyasî çatıya bağlamıştır. Bu sebeple Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kuruluşu, toplumsal hareketliliğin kurumsallaştırılması açısından değerlendirilmelidir.

10. Temsil Heyeti: Kongreden İktidara Geçiş

Beyannamenin onuncu maddesi Temsil Heyeti’nin seçilmesini ve millî teşkilatların köylerden vilayet merkezlerine kadar güçlendirilip birleştirilmesini öngörmektedir. [16]

Bu karar, Sivas Kongresi’nin en kritik kurumsal sonucudur.

Çünkü burada yalnızca: “Millet mücadele edecektir.” denilmemektedir.

Aynı zamanda: Bu mücadeleyi yönetecek temsilî bir organ kurulmuştur.

Bu sebeple Temsil Heyeti’ni sadece “kongre sekretaryası” gibi değerlendirmek doğru değildir.

Nitekim kongre sonrasında Ali Fuat Paşa’nın Batı Anadolu Umum Kuvayı Milliye Komutanlığı’na getirilmesi, Temsil Heyeti’nin fiilî yürütme gücüne dönüşmeye başladığını göstermektedir. [17]

Bu gelişme, daha sonra Ankara’da TBMM hükümetinin kurulacağı siyasal gelişmenin önemli bir ara aşamasıdır.

11. Tarihsel Coğrafya Açısından Sivas

Sivas’ın kongre merkezi olarak seçilmesi tesadüfî değildir.

Sivas: Anadolu’nun merkezî ulaşım güzergâhları üzerinde, Doğu ile Batı Anadolu arasında, Karadeniz ve İç Anadolu bağlantılarına sahip, İstanbul’dan görece uzak, askerî ve idarî açıdan önemli bir konuma sahiptir.

Amasya Tamimi’nde Sivas’ın Anadolu’nun “en emin” yerlerinden biri olarak görülmesi de bu coğrafi düşünceyi yansıtmaktadır. [18]

Dolayısıyla Sivas’ın seçilmesi üç anlam taşımaktadır: Coğrafî merkezilik → güvenlik → siyasî temsil.

Sivas böylece sadece kongrenin toplandığı şehir değil, Anadolu’nun siyasî merkezileşme sürecinin sembolik mekânı hâline gelmiştir.

12. Sosyolojik Boyut: “Millet” Nasıl İnşa Edildi?

Sivas Beyannamesi’nde “millet” hazır ve değişmez bir sosyolojik gerçeklik olarak değil, belirli söylemler aracılığıyla oluşturulan bir siyasal topluluk olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu topluluğun birleştirici unsurları: ortak vatan, ortak tehlike, ortak tarih, karşılıklı fedakârlık, millî irade, örgütlenme, savunma olarak tespit edilmiştir.

Beyanname böylece farklı bölgesel toplulukları tek bir siyasî özne hâline getirmeye çalışmıştır.

Buradaki kritik kavram “millî uyanış“tır.

Beyannamenin girişinde kongrenin, iç ve dış tehlikelerin meydana getirdiği “millî uyanış“tan doğduğu ifade edilmektedir. [19]

Bütün milletçe bilinen dış ve iç tehlikelerin doğurmuş olduğu millî uyanıştan doğan kongremiz aşağıdaki kararları almıştır.

Dolayısıyla “millet“, yalnızca nüfus toplamı değildir. Tehlike karşısında siyasallaşan toplumsal iradedir.

13. Semboller ve Anlamları

Sembol/KavramBeyannamedeki anlamıTarihsel görevi
VatanBölünmez coğrafyaSiyasal sınır
Millî iradeMeşruiyet kaynağıYeni siyasal otorite
Kuvayı MilliyeDireniş gücüFiilî savunma
Hilafetİslâmî-siyasal meşruiyetGeleneksel meşruiyet
SaltanatOsmanlı devlet devamlılığıHukukî süreklilik
KongreTemsil ve müzakereAlternatif siyaset
Temsil HeyetiMillî hareketin yürütücü organıİktidarın kurumsallaşması
Anadolu ve RumeliÜlke bütünlüğüBölgesel sınırların aşılması
30 Ekim 1918 sınırıTarihsel coğrafyaMillî sınırın referansı
MandaDış vesayet ihtimaliBağımsızlığın sınırı

14. Kişiler ve Kurumlar

Mustafa Kemal Paşa

Sivas Kongresi bağlamında Mustafa Kemal’in rolü yalnızca kongre başkanlığı değildir.

O: kongrenin toplanmasını sağlayan, farklı cemiyetleri ortaklaştıran, Temsil Heyeti’nin başında bulunan, İstanbul hükümetiyle mücadele eden, millî irade söylemini siyasî programa dönüştüren başlıca aktördür.

Hareketin toplumsal tabanı: yerel eşraf, belediyeler, Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri, askerî kadrolar, din adamları, gazeteciler, eski mebuslar, bölgesel direniş örgütleri gibi çok çeşitli aktörlerden meydana gelmektedir.

Rauf Bey

Rauf Bey, Erzurum ve Sivas kongreleri arasında önemli bir siyasî bağlantı unsurudur.

Özellikle eski Osmanlı devlet yapısı ile Anadolu hareketi arasındaki geçişi temsil eden aktörlerden biridir.

Bekir Sami Bey, Mazhar Müfit Bey ve diğer delegeler

Delegeler, Anadolu hareketinin tek merkezden yönetilen bir yapı olmadığını göstermektedir.

Kongrede farklı: bölgesel, siyasî, askerî, toplumsal çıkarlar temsil edilmiştir.

Nitekim tarih araştırmaları kongre delegelerinin sayısı, temsil ettikleri bölgeler ve katılım biçimleri konusunda önemli farklılıklar bulunduğunu göstermektedir. [20]

15. İstanbul Hükümeti ve Damat Ferit Paşa

Sivas Kongresi’nin karşısındaki temel siyasî güç İstanbul hükümetidir. Damat Ferit Paşa hükümeti, Anadolu hareketini devlet otoritesine karşı bir tehdit olarak görmektedir.

Kongrenin bastırılması için Ali Galip olayı bunun en önemli örneklerinden biridir. Ali Galip’in Sivas üzerine yürütülmeye çalışılması, merkezî hükümetin Anadolu’daki kongre hareketini denetleme teşebbüslerinden biridir. Teşebbüsün başarısız olması, Temsil Heyeti’nin siyasî ağırlığını artırmıştır. [21]  

Daha sonra İstanbul ile haberleşmenin kesilmesi ve Damat Ferit hükümetinin istifası, Sivas Kongresi’nin yalnızca fikri değil, doğrudan siyasî sonuçlar doğuran bir güç merkezi hâline geldiğini göstermiştir. [22]

16. Kongrenin Tepkileri ve Yansımaları

Sivas Kongresi’nin etkileri birkaç düzeyde ortaya çıkmıştır.

1. Anadolu’da

Müdafaa-i Hukuk örgütlerinin birleşmesi, millî hareketin daha koordineli hâle gelmesini sağlamıştır.

2. İstanbul’da

İstanbul hükümeti Anadolu üzerindeki otoritesini kaybetmeye başlamıştır.

3. Uluslararası düzeyde

İtilaf Devletleri Anadolu’daki hareketin artık yalnızca yerel bir direniş olmadığını fark etmek durumunda kalmıştır.

4. Basın alanında

İrade-i Milliye gazetesinin çıkarılması kararı, siyasî mücadelenin basın ve kamuoyu alanına taşınmasını sağlamıştır. [23]  

Bu gelişme, modern siyasal hareketlerin yalnızca askerî ve idarî kurumlarla değil, kamuoyu üretimiyle de şekillendiğini göstermektedir.

17. Eleştirel Tarih Açısından Sivas Beyannamesi

Sivas Beyannamesi üzerine tarih yazımında iki uç yaklaşım görülebilir.

Birinci yaklaşım, metni doğrudan Cumhuriyet’in kuruluş belgesi olarak yorumlama eğilimindedir.

İkinci yaklaşım ise onu Osmanlı devlet bütünlüğünü savunan geleneksel bir metin olarak değerlendirebilir.

Her iki yaklaşım da metnin tamamını açıklamakta yetersizdir.

Çünkü 1919’da henüz: saltanat kaldırılmamış, hilafet kaldırılmamış, Cumhuriyet ilan edilmemiş, TBMM açılmamış, Misak-ı Millî kabul edilmemiştir.

Buna rağmen: millî irade, temsil, millet, meşruiyet, millî teşkilat, Temsil Heyeti gibi kavramlar siyasal pratiğin merkezine yerleşmektedir.

Bu sebeple Beyannameyi sonradan gerçekleşecek gelişmelerin tamamını önceden ilan eden bir belge olarak okumak anakroniktir.

Daha doğru okuma şudur:

Sivas Beyannamesi, Osmanlı siyasal düzeninin çözülme döneminde ortaya çıkan iktidar boşluğunu millî irade ve temsil kavramlarıyla doldurmaya çalışan bir geçiş programıdır.

18. Sivas Beyannamesi ve Millî Egemenliğe Giden Hat

Belgenin tarihsel çizgisi şu şekilde kurulabilir:

Amasya Tamimi (22 Haziran 1919)

↓
Erzurum Kongresi (23 Temmuz–7 Ağustos 1919)

↓
Sivas Kongresi (4–11 Eylül 1919)

↓
Temsil Heyeti’nin ülke ölçeğinde siyasî aktör hâline gelmesi

↓
Amasya Görüşmeleri (20–22 Ekim 1919)

↓
Misak-ı Millî (1920)

↓
TBMM’nin açılması (23 Nisan 1920)

↓
Millî egemenlik esasına dayanan yeni devlet düzeni

Bu çizgide Sivas Kongresi bir eşiktir.

Erzurum’daki bölgesel örgütlenme ile Ankara’daki millî meclis hükümeti arasında önemli bir geçiş noktasıdır.

TBMM’nin kendi yayımladığı Millî Egemenlik Belgeleri derlemesi de Havza, Amasya, Erzurum ve Sivas belgelerini Misak-ı Millî ile birlikte millî egemenliğin gelişimindeki kilometre taşları olarak değerlendirmektedir. [24]

19. Beyannamenin Tarihsel Önemi

Sivas Kongresi Beyannamesi’nin önemi beş başlıkta toplanabilir:

1. Coğrafî bütünlük

Vatan kavramı belirli tarihsel sınırlar içerisinde tanımlanmıştır.

2. Siyasal bütünlük

Yerel cemiyetler Anadolu ve Rumeli çapında tek bir örgütte birleştirilmiştir.

3. Meşruiyet

Millî irade devlet yönetiminin temel meşruiyet ölçütlerinden biri hâline getirilmiştir.

4. Kurumsallaşma

Temsil Heyeti, millî hareketin merkezî organı hâline gelmiştir.

5. Bağımsızlık

Manda ve dış vesayet düşüncesi reddedilerek siyasî egemenliğin korunması esas alınmıştır.

Sonuç

Sivas Kongresi Beyannamesi, Türk Millî Mücadele tarihinin yalnızca askerî direniş boyutunu değil, siyasî, hukukî, toplumsal ve coğrafî yeniden yapılanmasını anlamak bakımından temel kaynaklardan biridir.

Beyanname bir taraftan Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü, hilafet ve saltanat makamını savunurken, diğer taraftan millî iradeyi siyasî meşruiyetin merkezine yerleştirmiştir. Bu iki unsurun aynı belgede bulunması bir çelişkiden çok, 1919’un geçiş döneminin karakteristik özelliğidir.

Metin henüz Cumhuriyet’i ilan etmez; fakat Cumhuriyet’e giden siyasî zemini hazırlayan kavramları güçlendirir.

Henüz saltanatı kaldırmaz; fakat yönetimin millet iradesine tabi olması gerektiğini savunur.

Henüz TBMM’yi kurmaz; fakat Temsil Heyeti aracılığıyla alternatif bir siyasî merkez oluşturur.

Henüz Misak-ı Millî’yi ortaya koymaz; fakat Mondros sınırlarını esas alan vatan tasavvuruyla onun fikri ve siyasî zeminini güçlendirir.

Dolayısıyla Sivas Beyannamesi’nin tarihsel anlamı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin tek başına başlangıç noktası olması değil; eski siyasal meşruiyet biçimleri ile yeni millî egemenlik anlayışının aynı metin içerisinde karşılaşmasını sağlamasıdır.

Eleştirel tarih açısından en önemli sonuç da budur: Sivas Kongresi, hazır ve tamamlanmış bir “Cumhuriyet projesinin” ilanı olmaktan ziyade, savaş, işgal, devlet otoritesinin zayıflaması, yerel direnişler, uluslararası baskı ve temsil bunalımının içinden yeni bir siyasal düzenin adım adım inşa edildiği tarihsel laboratuvardır.

Bu açıdan 11 Eylül 1919 tarihli Beyanname, “vatanın kurtarılması” ile “iktidarın yeniden tanımlanması” gelişmelerini aynı siyasî metinde birleştiren bir kurucu belgedir.

Dipnotlar

[1] Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, Millî Egemenlik Belgeleri, der. Sefer Yazıcı, TBMM Basımevi, Ankara, Ağustos 2015, Eserde Amasya Tamimi’nin günümüz Türkçesi 13–14. sayfalardadır.

[2] Haluk Selvi, “Sivas Kongresi” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Cilt 37, İstanbul, 2009.

[3] Selvi, “Sivas Kongresi.”

[4] Selvi, “Sivas Kongresi.”

[5] TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, Millî Egemenlik Belgeleri, s. 23–25, 30–31.

[6] TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, Millî Egemenlik Belgeleri, 30.

[7]    A.g.e.,  s. 30.

[8]   A.g.e., s. 30.

[9]   A.g.e., s. 30.

[10] Selvi, “Sivas Kongresi.”

[11] TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, Millî Egemenlik Belgeleri, s. 24.

[12]  A.g.e., s. 30–31.

[13]  A.g.e., s. 31.

[14]  A.g.e., s. 30.

[15]  A.g.e., s. 31.

[16]  A.g.e., s. 31.

[17] Selvi, “Sivas Kongresi.”

[18] TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, Millî Egemenlik Belgeleri, s. 13.

[19]   A.g.e., 30.

[20] Fatih M. Sancaktar, “Sivas Kongresi (4–11 Eylül 1919) Delegelerine Dair Bazı Tespitler” Tarih Dergisi, Sayı: 71 (28 Ağustos 2020), s. 473-496.

[21] Selvi, “Sivas Kongresi.”

[22]   A.g.e.

[23]   A.g.e.

[24] TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, Millî Egemenlik Belgeleri, s. 3–5.

Kaynakça

Kemal ATATÜRK, Nutuk, Cilt: III Vesikalar, M. E. B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1982, s. 945-949, Vesika: 54

Mazhar Müfit KANSU, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, I. Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1997, s. 207-221

Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, Millî Egemenlik Belgeleri, Derleyen Sefer Yazıcı, TBMM Basımevi, Ankara, 2015.

Fatih M. Sancaktar, “Sivas Kongresi (4–11 Eylül 1919) Delegelerine Dair Bazı Tespitler” Tarih Dergisi, Sayı: 71 (28 Ağustos 2020), s. 473-496.

Haluk Selvi, “Sivas Kongresi” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Cilt 37, İstanbul, 2009.

S. Esin Dayı, “Erzurum Kongresi Beyannamesinden Sivas Kongresi Beyannamesine”, Sivas Kongresi II. Uluslararası Sempozyumu (2 Eylül 2023-Sivas), Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, 2004, s. 53-68.

Firdes Temizgüney, “Sivas Kongresi”, Atatürk Ansiklopedisi, 28 Şubat 2021

Continue Reading

Türkler ve Zaferleri

FAHRETTİN ALTAY’IN HATIRALARINDA BÜYÜK TAARRUZ VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ

Published

on

Özet

Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Milli Mücadele’nin askerî bakımdan kesin sonuç üreten en önemli safhasıdır. 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da gerçekleşen Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve ardından gelen takip harekâtıyla Yunan ordusunun Anadolu’daki askerî varlığının tasfiyesine dönüşmüştür. Bu dönemde Fahrettin Altay Paşa’nın komuta ettiği 5. Süvari Kolordusu, Yunan ordusunun gerilerine sızarak ulaştırma ve haberleşme hatlarını kesmiş, çekilme yollarını tehdit etmiş ve takip harekâtında belirleyici bir rol üstlenmiştir.

Bu makalenin amacı, Büyük Taarruz’u yalnızca bir askerî zafer olarak değil, mekân, insan, kurum, komuta, lojistik, hafıza, sembol ve siyasal meşruiyet ilişkileri içerisinde incelemektir. Çalışmanın temel birincil kaynağı Fahrettin Altay’ın 10 Yıl Savaş ve Sonrası, 1912–1922 adlı hatıratıdır. Altay’ın anlatısı, doğrudan olayların içinde bulunmuş bir kolordu komutanının tanıklığı olması bakımından büyük değer taşımaktadır. Bununla birlikte hatıratın olaylardan yıllar sonra kaleme alınmış olması, kişisel hafıza, seçici hatırlama, kendini konumlandırma ve geriye dönük anlamlandırma sorunlarını da beraberinde getirmektedir.

Makalenin temel tezi, Altay’ın hatıralarında Büyük Taarruz’un yalnızca cephede kazanılmış bir muharebe olarak değil, sürat, hareketlilik, coğrafyaya hâkimiyet, komuta koordinasyonu, askerî disiplin ve millî iradenin birleşmesiyle ortaya çıkan stratejik bir dönüşüm olarak temsil edildiğidir. Özellikle süvari, Altay’ın anlatısında klasik bir savaş sınıfı olmaktan çıkarak hareket, haberleşme, kuşatma, psikolojik üstünlük ve stratejik derinlik kavramlarının taşıyıcısı hâline gelmiştir.

Anahtar Kelimeler: Fahrettin Altay, Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi, 5. Süvari Kolordusu, Dumlupınar, Kocatepe, Sincanlı Ovası, askerî tarih, tarihsel coğrafya, Millî Mücadele, hatırat, eleştirel tarih.

GİRİŞ

26 Ağustos 1922 sabahı başlayan Büyük Taarruz, Millî Mücadele’nin askerî kaderini değiştiren bir stratejik harekât olmuştur. Türk ordusu yaklaşık bir yıl boyunca Sakarya Zaferi sonrasında yeniden teşkilatlanmış, insan gücü, silah, mühimmat, iaşe ve ulaştırma bakımından eksikliklerini gidermeye çalışmış ve kesin sonuçlu bir taarruz için hazırlanmıştır. 26 Ağustos’ta başlayan harekât 30 Ağustos’taki Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile kesin bir aşamaya ulaşmış; 1 Eylül’de verilen takip emriyle Yunan ordusunun Anadolu’dan çıkarılması hedefi doğrudan takip harekâtına dönüşmüştür. Resmî askerî tarih anlatılarında Büyük Taarruz’un planında baskın, kuvvetlerin belirli bir bölgede yoğunlaştırılması ve Yunan ordusunun geri çekilme yollarının kesilmesi temel unsurlar arasında gösterilmektedir.

Bu olayın hatırat kaynakları içerisindeki önemli tanıklarından biri Fahrettin Altay’dır. Altay, savaşın doğrudan karar ve uygulama mekanizmalarından birinin içinde yer almış; 5. Süvari Kolordusu’na komuta etmiştir. Dolayısıyla onun anlatısı yalnızca “savaşı gören” bir kişinin tanıklığı değildir. Altay aynı zamanda savaşın planlanması, birliklerin intikali, süvari harekâtı, düşman gerisine sızma ve takip safhasının komutanlarından biridir.

Altay’ın hatıratının özel niteliği, kendisinin de ifade ettiği üzere, gördüklerini ve yaşadıklarını tarih sırasıyla aktarma iddiasıdır. Bununla birlikte tarihçinin görevi, hatıratın “gerçeği söylediği” varsayımından hareket etmek değil, hatıratın nasıl bir gerçeklik kurduğunu sorgulamaktır. Bu sebeple Altay’ın anlatısı üç düzlemde okunmalıdır:

  1. Olayın kendisi,
  2. Olayın Altay tarafından hatırlanışı,
  3. O hatırlamanın sonraki kuşaklara hangi anlamı aktardığı.

Bu üç düzlem birbirinden ayrılmadığında hatırat ile tarihsel gerçeklik birbirine indirgenmiş olur.

1. FAHRETTİN ALTAY’IN HATIRATINDA TARİHSEL TANIKLIK VE HAFIZA

Fahrettin Altay’ın 10 Yıl Savaş ve Sonrası adlı eseri, Balkan Savaşları’ndan Millî Mücadele’nin sonuna kadar uzanan geniş bir askerî-siyasî tecrübe alanını kapsamaktadır.

Altay’ın hatıraları, geleneksel savaş tarihinden farklı olarak yalnızca “hangi birlik nerede savaştı?” sorusuna cevap vermemektedir. Komutanların davranışları, askerlerin psikolojisi, ulaşım sorunları, coğrafî şartlar, haberleşme, yerel halkın tutumu ve komutanlar arasındaki ilişkiler anlatının içerisinde yer almaktadır.

Bu durum hatıratı sosyal tarih açısından da önemli hâle getirmektedir. Ancak hatıratın temel sınırlılığı unutulmamalıdır: Hatıra, olayın kendisi değildir.

Altay 1922’de yaşadığı olayları daha sonraki yıllarda yeniden kurmaktadır. Bu sebeple anlatı, olayların kronolojik sıralamasını korusa bile sonradan kazanılmış anlamların geçmişe aktarılması ihtimalini taşımaktadır.

Bu bakımdan Altay’ın hatıralarındaki “Büyük Zafer“, yalnızca 1922 yılındaki bir askerî sonuç değil, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra anlamı daha da belirginleşen bir tarihsel dönüm noktasıdır.

2. BÜYÜK TAARRUZ’UN STRATEJİK ARKA PLANI

Sakarya Meydan Muharebesi’nin ardından Türk ve Yunan orduları arasında yaklaşık bir yıllık bir hazırlık dönemi olmuştur. Bu dönem, yüzeysel olarak bir “bekleme dönemi” gibi görünse de gerçekte Türk ordusunun yeniden yapılanma dönemidir.

Türk tarafında üç temel problem bulunmaktadır: insan gücü, silah ve mühimmat, lojistik ve ulaştırma.

Bunlara bir de stratejik problem eklenmiştir: Kesin sonuçlu taarruz nerede yapılacaktır?

Büyük Taarruz’un başarısının temelinde, Yunan ordusunun savunma sisteminin belirli bir noktada aşılması ve Türk ordusunun esas kuvvetlerinin bu bölgede yoğunlaştırılması bulunmaktadır.

Resmî askerî kaynaklar, 26 Ağustos taarruzunda Türk ordusunun ağırlık merkezinin Afyonkarahisar’ın güneyindeki bölgede oluşturulduğunu ve Yunan ordusunun gerilerine yönelik süvari harekâtının planın tamamlayıcı unsuru olduğunu belirtmektedir.

Altay’ın hatıratındaki önemli meselelerden biri de bu stratejik tasarımın hareket unsurudur.

Süvari burada yalnızca piyadenin önünden giden bir kuvvet değildir.

Süvari: keşif + kuşatma + haberleşme kesme + ulaşım hatlarını tahrip + psikolojik baskı + takip görevlerinin tamamını üstlenmektedir.

3. TARİHSEL COĞRAFYA: AFYON–SİNCANLI–DUMLUPINAR HATTI

Büyük Taarruz’un anlaşılması için haritaya bakmak yeterli değildir; arazinin askerî davranış üzerindeki etkisinin incelenmesi gerekmektedir.

Afyonkarahisar, Dumlupınar, Sincanlı Ovası, Ahır Dağları, İlbulak Dağı ve Uşak istikameti, birbirinden bağımsız yerler değildir. Bunlar bir harekât coğrafyası meydana getirmektedir.

Türk stratejisinin önemli unsurlarından biri, Yunan ordusunun cephe hattını yalnızca önünden değil, arkasından da tehdit etmektir.

Bu noktada 5. Süvari Kolordusu’nun Ahır Dağları üzerinden geçirilmesi son derece önemlidir.

Altay’ın anlatısı, coğrafyanın askerî bir “engel” olmaktan çıkarılıp stratejik avantaja dönüştürüldüğünü göstermektedir. Süvarilerin sarp geçitlerden geçirilmesi, Yunan savunmasının beklemediği bir doğrultudan geriye sarkmayı mümkün kılmıştır. Altay’ın ilgili anlatısı 1970 baskısında özellikle 331–332. sayfalardaki bölümle ilişkilendirilmektedir. Nitekim Büyük Taarruz üzerine yapılan çalışmalarda da Altay’ın bu bölümüne atıf yapılmaktadır:

“Süvari Kolordusu da aynı gece hareketle 24 Ağustos akşamı kötü yollardan Sandıklı’ya vardı. Sandıklı’ya vardığımız zaman Afyon güneyindeki dağların hâkim tepelerinin düşman tarafından iyice tahkim edildi­ğini ve üstün kuvvetlerle tutulduğunu gördük.

Kafalarımız düşmanın açığını yakalayıp ve kahredici darbeyi bir an önce indirebilmenin çarelerini araştırmakla meşguldü, düşündüğümüz tek şey ise zaferdi.

Bundan önceki bir önemli olayda olduğu gibi bu sefer de gene keşif birliklerine görev verirken bir taraftan da kendim keşfe çıktım. Yaptığım bu keşifler sırasında Çiğiltepe batısında Ahir dağlarında ormanlık ve sarp arazide Yörük Mezarından geçerek Sinanpaşa Ovası’na inen bir patikanın mevcudiyetini öğrendim. Şunu da anlamıştım ki bu gedik düşman tarafından tahkim edilmekte ihmale uğramıştır.

Bu yolun Sinanpaşa Ovası’na çıktığı yerdeki Tokuşlar köyünde Haydar Ağa isminde birisi bizim 6. Tümen Komutanı Nazmi Beyle irtibatta bulunuyor, önemli haberleri bildiriyordu. Ona bir teğmen göndererek gediğin düşman tarafından nasıl muhafaza edildiğini sordurdum. Bir taraftan da Ordu Kumandanlığından piyadelerin cepheyi yarmalarına intizardan ise bu gece bu patikadan hareketime müsaade etmesini rica ettim. Muvafakat cevabını alınca da hiç vakit kaybetmeden I. Tümen ile 14. Tümeni birbiri ardından harekete geçirdim. 15 Kilometre gerideki 2. Tümen de bunları takip edecekti. Kılavuzların yardımı ile gece yürü­yüşüne koyularak süvari kolordusunun tek koldan ormanlık ve çok fena bir keçi yolundan ilerlemesi ve bu yürü­yüşü düşmandan saklayabilmek için ayrıca uğraşması hakikaten hayli güç oldu. I. Tümenin arkasında karargâh arkadaşlarımla giderken kolbaşına geçmek istedim, Uçurum ve karanlıklar arasında bu daracık yoldan ileri geçmem bile mesele oldu. Yolda keşiften dönmekte olan teğmene rastladım ve Haydar Ağadan aldığı bilgiyi sordum. Teğmenin anlattıklarından düşmanın yalnız gündüzleri bu gediği bir bölük süvari ile tuttuğu geceleri ise Sinanpaşa’ya çekildiği anlaşılıyordu. Sabahın erken saatlerinde I. Tümen kolbaşı vadinin ovaya çıktığı noktaya varmıştı, 14. Tümen de arkadan ilerlemekteydi.”

Burada tarihsel coğrafyanın temel ilkesi ortaya çıkmaktadır: Coğrafya savaşı belirlemez fakat savaşın mümkün olan ve olmayan hareketlerini belirler.

Ahır Dağları, Yunan açısından doğal koruma alanı olarak değerlendirilirken Türk komuta heyeti tarafından gizli geçiş güzergâhına dönüştürülmüştür.

Bu sebeple Büyük Taarruz’un başarısı yalnızca asker sayısıyla açıklanamaz.

4. 5. SÜVARİ KOLORDUSU VE FAHRETTİN ALTAY

Fahrettin Altay’ın anlatısının merkezinde 5. Süvari Kolordusu bulunmaktadır. Kolordunun görevi, klasik anlamda cephe savaşına katılmaktan çok daha geniştir.

Esas hedef: Yunan ordusunun gerisini parçalamaktır.

Bu sebeple Altay’ın askerî anlayışında “sürat” temel kavramlardan biridir.

Süvari: düşmanın haberleşmesini kesmek, demiryolunu tahrip etmek, köprüleri kullanılmaz hâle getirmek, telgraf hatlarını kesmek, çekilme yollarını kontrol etmek, düşman birlikleri arasında panik oluşturmak suretiyle Yunan ordusunun cephedeki direncini arkadan çözmeye başlamıştır.

Bu noktada 5. Süvari Kolordusu’nun harekâtı, modern savaşın “cephe” kavramının sınırlarını aşmaktadır. Savaş artık yalnızca iki ordunun karşı karşıya gelmesi değildir.

Cephe + cephe gerisi + ulaşım + haberleşme + psikoloji aynı savaş alanının parçaları hâline gelmiştir.

Altay’ın anlatısında süvari bu sistemin hareketli unsurudur.

5. 26 AĞUSTOS: BASKIN VE HAREKET

26 Ağustos sabahı Kocatepe’den başlayan taarruz, Türk ordusunun stratejik planının uygulamaya geçirilmesidir.

Resmî kaynaklara göre topçu ateşi erken saatlerde başlamış, ardından piyade birlikleri Yunan mevzilerine yönelmiştir. 5. Süvari Kolordusu ise Ahır Dağları’nı aşarak Yunan cephesinin gerisine sarkmıştır.

Bu durum iki ayrı hareketin birleşmesini ortaya çıkarmaktadır: Cepheden yarma ve geriden kuşatma.

Başarı bu ikisinin zamanlamasının birleşmesinden doğmuştur.

Altay’ın anlatısının askerî açıdan önemli yönlerinden biri, süvarilerin yalnızca düşmanla doğrudan çatışmaya girmediğini, savaşın iletişim ve ulaşım sistemini hedef aldığını göstermesidir.

Demiryolu burada stratejik bir semboldür. Demiryolu: ordu + ikmal + haberleşme + merkezî komuta + geri çekilme arasındaki bağlantıyı sağlayan damar konumundadır.

Bu damarın kesilmesi, Yunan ordusunun yalnızca fiziksel hareket kabiliyetini değil, komuta bütünlüğünü de zayıflatmıştır.

6. SİNCANLI OVASI: CEPHE GERİSİNİN SAVAŞ ALANINA DÖNÜŞMESİ

Süvari Kolordusu’nun Sincanlı Ovası’na çıkışı Büyük Taarruz’un en dikkat çekici harekâtlarından biridir.

Süvarilerin Yunan hatlarının arkasında görünmesi, düşmanın zihninde savaş alanının sınırlarını ortadan kaldırmıştır.

Artık Yunan askeri için güvenli bir “arka” bulunmamaktadır. Bu durum askerî psikoloji açısından önemlidir.

Çünkü bir ordunun savaşma gücü yalnızca silah ve asker sayısıyla değil, kaçış ve ikmal ihtimaline duyduğu güvenle de ilgilidir.

Süvari baskısı: güven duygusunu → belirsizliğe, düzeni → paniğe, geri çekilmeyi → dağılmaya dönüştürmüştür.

Altay’ın hatıralarında süvarinin hareketi bu sebeple yalnızca taktik bir başarı değildir. Bu aynı zamanda psikolojik savaştır.

7. DUMLUPINAR VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ

26 Ağustos’taki yarma harekâtının ardından 27–29 Ağustos günlerinde Türk ordusunun hedefi, Yunan kuvvetlerinin düzenli biçimde geri çekilerek yeni bir savunma hattı kurmasını engellemektir.

30 Ağustos’ta Dumlupınar çevresinde savaş kesin sonuç aşamasına ulaşmıştır.

Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin stratejik anlamı, Yunan ordusunun ana kuvvetlerinin imha veya esir edilmesiyle ortaya çıkmıştır. 26–30 Ağustos arasındaki harekâtın temel stratejisi düşmanın ana kuvvetlerini imha etmektir ve 30 Ağustos’ta bu hedef gerçekleşmiştir.

Bu sebeple 30 Ağustos’u yalnızca “bir muharebe günü” olarak değerlendirmek eksiktir.

30 Ağustos: Büyük Taarruz’un askerî sonucunun kesinleştiği gün olduğu kadar, Yunan ordusunun Anadolu’da stratejik üstünlüğünün sona erdiği gündür.

8. “BAŞKOMUTANLIK” KAVRAMININ SİYASAL VE SEMBOLİK ANLAMI

“Başkomutanlık Meydan Muharebesi” adı yalnızca askerî bir isim değildir. Başkomutanlık kavramı, savaşın askerî ve siyasî iktidarının tek bir stratejik merkezde birleşmesini temsil etmektedir.

Bu merkez Mustafa Kemal Paşa’dır.

Fakat burada eleştirel tarih açısından önemli bir ayrım yapılmalıdır.

Zaferi yalnızca Mustafa Kemal’in şahsî iradesine indirgemek tarihsel süreci basitleştirir.

Çünkü savaşın gerçek yapısında: Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Fahrettin Altay Paşa, Nurettin Paşa, Yakup Şevki Paşa, kolordu ve tümen komutanları, kurmay subaylar, erler, TBMM, cephe gerisindeki lojistik örgütlenme, Anadolu halkının üretim ve taşıma kapasitesi birlikte bulunmaktadır.

Resmî kaynaklar da Büyük Taarruz sırasında Genelkurmay Başkanlığını Fevzi Çakmak’ın, Batı Cephesi Komutanlığını İsmet İnönü’nün, 1. Orduyu Nurettin Paşa’nın, 2. Orduyu Yakup Şevki Paşa’nın ve Süvari Kolordusu’nu Fahrettin Altay’ın yönettiğini belirtmektedir.

Dolayısıyla Başkomutanlık kavramı, tek kişilik bir savaş değil, merkezî stratejik komuta ile kolektif askerî uygulamanın birleşimidir.

9. KİŞİLER VE TEMSİL ETTİKLERİ ANLAYIŞLAR

a. Mustafa Kemal Paşa: Stratejik irade

Altay’ın hatıralarındaki Mustafa Kemal, yalnızca emir veren bir başkomutan değildir.

O: risk alan, karar veren, coğrafyayı değerlendiren, komutanlar arasında koordinasyon sağlayan, zamanlamayı belirleyen bir stratejik aktör olarak görünmektedir.

Büyük Taarruz’un resmî tarih anlatılarında da Mustafa Kemal’in Kocatepe’den başlayarak savaşın kritik aşamalarında cepheye yakın biçimde harekâtı yönettiği vurgulanmaktadır.

b. Fevzi Paşa: Kurmay akıl

Fevzi Çakmak, ordunun genel stratejisinin ve kurmay koordinasyonunun temsilcisidir. Bu sebeple zaferin yalnızca ön cephedeki cesaretle değil, kurmay planlamasıyla da ilişkili olduğu görülmektedir.

c. İsmet Paşa: Cephe koordinasyonu

İsmet Paşa’nın rolü, farklı orduların ve birliklerin ortak strateji içerisinde hareket ettirilmesidir. Bu bakımdan “cephe komutanlığı“, stratejik kararın operasyonel düzeye aktarılması anlamına gelir.

d. Fahrettin Altay: Hareketli savaş

Altay’ın temsil ettiği temel askerî değer: hareket kabiliyetidir.

Süvari, onun anlatısında disiplinli, hızlı ve coğrafyaya uyum sağlayan bir kuvvet olarak ortaya çıkmaktadır.

e. Mehmetçik: Kolektif fedakârlık

Hatıratın insanî boyutunda asker, yalnızca “mevcut” değildir. Asker: yürür, savaşır, açlık ve yorgunlukla mücadele eder, süngü hücumuna katılır, ölür veya yaralanır.

Bu sebeple zafer anlatısının toplumsal temeli, subay kadrosunun ötesinde erlerin fiziksel dayanıklılığıdır.

10. KAVRAMLAR VE SEMBOLLER

a. Süvari

Altay’ın anlatısında süvari, “hareket” sembolüdür.

Süvari: hız + keşif + kuşatma + baskın + takip anlamlarını bir arada taşır.

b. At

At, yalnızca ulaşım aracı değildir. Anadolu’nun geniş ve yol dışı coğrafyasında hareket özgürlüğünün sembolüdür.

3c. Dağ

Ahır Dağları, Yunan savunması açısından doğal engel; Türk ordusu açısından ise aşılması gereken ve sonunda stratejik avantaja çevrilen coğrafî eşiktir.

d. Demiryolu

Demiryolu modern savaşın lojistik omurgasıdır. Süvarilerin demiryolu hatlarına yönelik harekâtı, düşmanın maddî altyapısını hedef almaktadır.

e. Kocatepe

Kocatepe, zaman içerisinde Büyük Taarruz’un hafızadaki başlangıç sembolüne dönüşmüştür. Burada mekân, tarihsel hafızanın taşıyıcısıdır.

f. Dumlupınar

Dumlupınar, kesin sonuç kavramının sembolüdür.

Kocatepe: başlangıç, Dumlupınar: kesin sonuç, İzmir: takibin siyasî ve askerî tamamlanışı olarak okunabilir.

11. TARİHSEL SOSYOLOJİ: ORDU VE TOPLUM

Büyük Taarruz’u yalnızca askerî bir örgütün başarısı olarak açıklamak yeterli değildir. Ordu, Anadolu toplumunun kaynaklarına dayanmaktadır.

Asker: köyden, kasabadan, şehirden, ailesinden gelmektedir.

Bu sebeple cephedeki başarı, cephe gerisinin üretim kapasitesinden bağımsız değildir. İaşe, ulaşım, hayvan, yem, giyecek ve mühimmat gibi unsurlar savaşın görünmeyen altyapısını meydana getirmiştir.

Burada Büyük Taarruz’un sosyolojik karakteri ortaya çıkar: Devletin sınırlı maddî kapasitesi ile toplumun seferber edilen kaynakları birleşmiştir.

Bu bağlamda Büyük Taarruz, yalnızca “ordu ile Yunan ordusu arasındaki savaş” değildir. Aynı zamanda: Anadolu toplumunun ekonomik ve sosyal kaynaklarının askerî hedef doğrultusunda örgütlenmesidir.

12. YUNAN ORDUSU: ASKERÎ ÜSTÜNLÜK VE STRATEJİK YALNIZLIK

Eleştirel tarih yöntemi, Türk ordusunun başarısını yalnızca “kahramanlık” üzerinden açıklamamayı gerektirir.

Yunan ordusunun da: insan gücü, topçu, makineli tüfek, motorlu ulaşım, tahkimat, lojistik bakımından önemli imkânları vardı.

Millî Savunma Bakanlığı’nın tarih anlatısında da Büyük Taarruz öncesinde Yunan ordusunun özellikle makineli tüfek, top, uçak ve motorlu araçlarda üstün olduğu; buna karşılık Türk tarafının süvari bakımından avantajlı bulunduğu belirtilmektedir.

Bu durum önemli bir çelişki yaratmaktadır: Maddî bakımdan daha güçlü olan taraf stratejik olarak yenilmiştir.

Buradan çıkarılacak tarihsel sonuç şudur: Savaşın sonucu yalnızca silah miktarı tarafından belirlenmez. Silah + strateji + komuta + coğrafya + zamanlama + moral + haberleşme birlikte değerlendirilmelidir.

13. HATIRATIN DİLİ VE “BEN” MERKEZLİ TARİH

Altay’ın hatıratında “ben” anlatımı kaçınılmazdır. Çünkü eser bir komutanın anılarıdır.

Fakat tarihçi için burada önemli bir metodolojik sorun vardır. Bir komutanın kendi rolünü anlatması ile savaşın bütün gerçekliğini anlatması aynı şey değildir.

Bu sebeple Altay’ın hatıraları: birincil kaynak olarak çok değerli ama tek başına yeterli değildir.

Örneğin süvari harekâtının önemi Altay’ın anlatısında doğal olarak geniş yer tutmaktadır. Başka komutanların hatıraları, Yunan kaynakları ve Genelkurmay belgeleri ise aynı olayı farklı bakış açılarından gösterebilir.

Bu sebeple Altay’ın anlatısını İsmet İnönü, Mustafa Kemal Atatürk, Yunan komutanlarının hatıraları ve resmî askerî belgelerle karşılaştırmak gerekir.

Bu yöntem, “Altay doğru söylüyor mu?” sorusundan daha gelişmiş bir soru üretir: “Altay’ın gördüğü, hatırladığı ve anlamlandırdığı olay, diğer kaynaklarla karşılaştırıldığında hangi ölçüde doğrulanmaktadır?”

14. ELEŞTİREL TARİH YÖNTEMİYLE ALTAY’IN ANLATISININ DEĞERLENDİRİLMESİ

Altay’ın hatıratı için dört ayrı test uygulanabilir.

a. Olay doğrulaması

Altay’ın belirttiği harekâtlar askerî belgelerle karşılaştırılmalıdır.

b. Kronolojik doğrulama

Birliklerin hareket tarihleri, saatleri ve güzergâhları diğer kaynaklarla karşılaştırılmalıdır.

c. Mekânsal doğrulama

Anlatılan güzergâhlar tarihsel haritalarla kontrol edilmelidir.

d. Hafıza analizi

Altay’ın olaylara yüklediği anlamın 1922’deki anlamla sonraki dönemlerdeki anlam arasında farklılaşıp farklılaşmadığı incelenmelidir.

Bu dört yöntem birlikte kullanıldığında hatırat hem tarihî belge hem de hafıza metni olarak okunabilir.

15. 30 AĞUSTOS’UN HAFIZADAKİ DÖNÜŞÜMÜ

30 Ağustos’un tarihsel anlamı savaşın ötesindedir. 1922’de bu tarih öncelikle askerî bir zaferdir. Sonraki yıllarda ise: ulusal egemenlik, bağımsızlık, askerî başarı ve devlet kurma kavramlarıyla ilişkilendirilmiştir.

Bu sebeple 30 Ağustos’un sembolik anlamı zaman içerisinde genişlemiştir.

Başkomutanlık Meydan Muharebesi: askerî olay → ulusal hafıza → devletin kuruluş anlatısı şeklinde dönüşmüştür.

Altay’ın hatıratı bu dönüşümün önemli tanıklıklarından biridir.

16. “ORDULAR, İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ’DİR” VE TAKİP SAVAŞI

30 Ağustos’tan sonra savaş sona ermemiştir. Tam tersine, kesin zaferin siyasî sonucunu yaratacak takip harekâtı başlamıştır.

1 Eylül 1922 tarihli emir, savaşın yönünü açıkça İzmir ve Batı Anadolu’nun kurtuluşuna çevirmiştir. Resmî kaynaklarda bu emir, Başkomutanlık Meydan Muharebesi sonrasında takip harekâtının temel sembollerinden biri olarak aktarılmaktadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları,

Afyonkarahisar, Dumlupınar Büyük Meydan Muharebesinde zalim ve mağrur bir ordunun anasır-ı asliyesini [asli unsurlarını] inanılmayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. Büyük ve necip [asil] milletimizin fedakârlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz. Sahibimiz olan büyük Türk milleti istikbalinden [geleceğinden] emin olmaya haklıdır. Muharebe meydanlarındaki maharet ve fedakârlıklarınızı yakından müşahede [görüyor] ve takip ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdiratına delalet etmek [aracı olmak] vazifemi mütevelliyen [ara vermeden] ve mütemadiyen [durmadan] ifa edeceğim [yerine getireceğim]. Başkumandanlığa teklifatta [tekliflerde] bulunulmasını cephe kumandanlığına emrettim. Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini nazar-ı dikkate alarak ilerlemesini ve herkesin kuvay-ı akliyesini [akli kuvvetlerini] menabi-i celadet ve hamiyetini [kahramanlık ve hamiyet kaynaklarını] müsabaka ile izale-i [sarf etmeye] devam eylemesini talep ederim. Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir; ileri!

1-9-[13]38[1922]              Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi  

                                                         Başkumandan

                                                        Mustafa Kemal                                                                    

Bu emir: savunmadan taarruza, taarruzdan imhaya, imha harekâtından takip ve kurtuluşa geçişin sembolüdür.

Fahrettin Altay’ın süvarileri açısından ise bu dönem, hareket kabiliyetinin en üst düzeye çıktığı safhadır.

Süvari artık yalnızca düşman gerisine sızan bir kuvvet değil, kaçan ordunun peşinden ilerleyen stratejik takip kuvvetidir.

17. FAHRETTİN ALTAY’IN HATIRALARINDA “ZAFER” KAVRAMI

Altay açısından zaferin üç boyutu bulunmaktadır:

Birinci boyut: Askerî

Yunan ordusunun yenilmesi.

İkinci boyut: Coğrafî

Anadolu’nun işgal altındaki bölgelerinin kurtarılması.

Üçüncü boyut: Siyasal

TBMM Hükûmeti’nin askerî başarısının siyasî meşruiyetini güçlendirmesi.

Bu üç boyut birbirinden ayrı değildir.

Askerî zafer olmadan siyasî hedefe ulaşılamazdı.

Siyasî irade olmadan askerî başarı sürdürülemezdi.

Toplumsal destek olmadan ordu bu savaşı devam ettiremezdi.

Dolayısıyla Büyük Taarruz: askerî + siyasal + toplumsal bir olaydır.

18. ALTAY’IN ANLATISININ GÜÇLÜ VE ZAYIF YÖNLERİ

Güçlü yönleri

  1. Olayların içinde bulunan üst düzey bir komutanın tanıklığıdır.
  2. Süvari harekâtına ilişkin birinci elden bilgiler sunmaktadır.
  3. Komuta ilişkilerini göstermektedir.
  4. Coğrafyanın askerî kararlar üzerindeki etkisini ortaya koymaktadır.
  5. Savaşın teknik ve insanî boyutlarını birlikte değerlendirme imkânı sağlamaktadır.

Sınırlılıkları

  1. Hatıra olaylardan sonra kaleme alınmıştır.
  2. Yazarın kendi rolünü öne çıkarma ihtimali vardır.
  3. Başka komutanların bakış açıları aynı ölçüde temsil edilmez.
  4. Yunan tarafının deneyimi sınırlı biçimde görünür.
  5. Sonraki Cumhuriyet dönemi hafızasının olayların anlatımını etkilemiş olması mümkündür.

Bu sebeple Altay’ın hatıratı “mutlak hakikat” değil, yüksek değerde bir tanıklık kaynağı olarak değerlendirilmelidir.

19. ÇOK BOYUTLU VAKA ANALİZİ

BoyutBüyük Taarruz’daki karşılığı
AskerîYunan savunmasının yarılması
StratejikKuvvetlerin ağırlık merkezinde yoğunlaştırılması
Operasyonel5. Süvari Kolordusu’nun düşman gerisine sarkması
CoğrafîAhır Dağları–Sincanlı–Dumlupınar hattı
Lojistikİkmal ve ulaştırma sistemlerinin hedef alınması
TeknolojikDemiryolu, telgraf ve sınırlı motorlu araç kullanımı
PsikolojikYunan ordusunda kuşatılma ve geri çekilme paniği
SosyolojikAnadolu toplumunun askerî seferberliği
SiyasalTBMM Hükûmeti’nin otoritesinin güçlenmesi
DiplomatikAskerî üstünlüğün mütareke ve barış sürecine aktarılması
SembolikKocatepe–Dumlupınar–İzmir hattının millî hafızaya dönüşmesi
Hafıza30 Ağustos’un ulusal bayram ve bağımsızlık sembolüne dönüşmesi

20. GENEL DEĞERLENDİRME

Fahrettin Altay’ın hatıralarında Büyük Taarruz, tek bir muharebenin anlatısı değildir.

Bu anlatı: hazırlık → gizlilik → yoğunlaşma → baskın → yarma → süvari sızması → haberleşme ve ulaşım hatlarının kesilmesi → kuşatma → imha → takip şeklinde ilerleyen bütünlüklü bir stratejik dönemi göstermektedir.

Bu dönem içerisinde 5. Süvari Kolordusu’nun rolü özel önem taşımaktadır. Çünkü süvari, Türk ordusunun nicel veya teknolojik üstünlüğünden ziyade hareket üstünlüğünün sembolüdür.

Yunan ordusu birçok maddî unsur bakımından üstün durumda bulunmasına rağmen, Türk ordusunun stratejik baskını ve süvari hareketliliği karşısında savunma sisteminin bütünlüğünü koruyamamıştır.

Altay’ın hatıraları bu noktada önemli bir tarihsel ders sunmaktadır: Bir ordunun gücü yalnızca sahip olduğu silahlarla değil, o silahları doğru zamanda, doğru yerde ve doğru hareket planı içinde kullanabilme kapasitesiyle belirlenir.

SONUÇ

Fahrettin Altay’ın 10 Yıl Savaş ve Sonrası adlı hatıratı, Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin incelenmesinde vazgeçilmez bir birincil kaynak niteliğindedir. Özellikle 5. Süvari Kolordusu’nun hareketleri bakımından Altay’ın tanıklığı, Türk ordusunun Yunan savunma sistemini yalnızca cepheden değil, cephe gerisinden de nasıl çözdüğünü anlamaya imkân vermektedir.

Altay’ın anlatısından ortaya çıkan temel tarihsel gerçek şudur: Büyük Taarruz, yalnızca güçlü bir ordunun zayıf bir orduyu yenmesi değildir.

Daha karmaşık bir gelişme söz konusudur.

Bir tarafta: stratejik planlama, gizlilik, baskın, coğrafyaya hâkimiyet, kurmay koordinasyonu, süvari hareketliliği, lojistik hazırlık, askerî disiplin bulunurken diğer tarafta: toplumsal seferberlik, millî irade, siyasal hedef, bağımsızlık düşüncesi yer almaktadır.

Fahrettin Altay’ın hatıralarında bu unsurların kesişme noktası harekettir.

Süvari hareket eder.

Ordu hareket eder.

Cephe hareket eder.

Yunan ordusu geri çekilir.

Türk ordusu takip eder.

Ve Anadolu’nun siyasî coğrafyası değişir.

Bu sebeple Büyük Taarruz’un gerçek anlamı yalnızca 30 Ağustos’taki askerî sonuçta değil, 26 Ağustos’ta başlayan stratejik hareketin 9 Eylül’de İzmir’e, 18 Eylül’de ise Anadolu’daki Yunan askerî varlığının sona ermesine kadar uzanan tarihsel dönemde aranmalıdır.

Eleştirel tarih açısından ise son hüküm şudur: Fahrettin Altay’ın hatıraları Büyük Taarruz’un bütün gerçeği değildir fakat Büyük Taarruz’un nasıl yaşandığını, nasıl algılandığını ve nasıl hatırlandığını gösteren son derece değerli bir tarihsel tanıklıktır.

Bu sebeple Altay’ın hatıratı, resmî askerî belgeler, TBMM zabıtları, Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuku, İsmet İnönü’nün hatıraları ve Yunan tarafının askerî anlatılarıyla birlikte okunduğunda Büyük Taarruz’un yalnızca askerî tarihini değil, sosyolojik, coğrafî, psikolojik, siyasal ve hafıza boyutlarını da ortaya koymaktadır.

Böyle bir okuma sonucunda 30 Ağustos 1922, yalnızca bir “zafer günü” olmaktan çıkmakta; Anadolu’daki askerî güç dengesinin, siyasî egemenlik ilişkisinin ve tarihsel geleceğin aynı anda değiştiği bir eşik olay hâline gelmektedir.

Sonuç değerlendirmesi

Fahrettin Altay’ın hatıraları Büyük Taarruz’un “cepheden bakılan” tarihini değil, aynı zamanda “hareket hâlindeki” tarihini vermektedir. Onun anlatısında 5. Süvari Kolordusu, Türk ordusunun stratejik planının çevik ve saldırgan unsurudur. Ahır Dağları’nın aşılması, Sincanlı Ovası’na çıkılması, demiryolu ve haberleşme hatlarının kesilmesi ve ardından gelen takip, Büyük Taarruz’un yalnızca bir mevzi savaşı olmadığını açıkça göstermektedir.

Bu sebeplele Altay’ın hatıratından hareketle Büyük Taarruz’u şu formülle özetlemek mümkündür:

Gizlilik + yoğunlaşma + baskın + coğrafya + süvari hareketliliği + komuta koordinasyonu + toplumsal seferberlik = stratejik zafer.

Ve 30 Ağustos 1922 bu zincirin yalnızca son halkası değil, Anadolu’daki askerî ve siyasî güç dengesinin kesin biçimde değiştiği tarihsel eşiktir.

KAYNAKÇA

Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş 1912–1922 ve Sonrası, İnsel Yayınları, İstanbul, 1970.

Fahrettin Altay, İstiklal Harbimizde Süvari Kolordusu, İnsel Yayınları, İstanbul, 1949.

Asım Gündüz, Hatıralarım, Dinleyen ve Yazan: İhsan Ilgar, Kervan Kitapçılık, İstanbul, 1973.

Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt: II 1920-1927, MEB Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969.

İsmet İnönü, Hatıralar, Cilt 1, Yayına hazırlayan: Sabahattin Selek, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1985.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 1 nci Kitap, Büyük Taarruza Hazırlık ve Büyük Taarruz (10 Ekim 1921-31 Temmuz 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1994.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 2 nci Kitap, Büyük Taarruz (1-31 Temmuz 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 3 nci Kitap, Büyük Taarruzda Takip Harekâtı (31 Ağustos-18 Eylül 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995.

Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, “Türk İstiklal Harbi Büyük Taarruz (26-30 Ağustos 1922)” Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 97 (Ocak 1994), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1994

Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, “Büyük Taarruz’da Takip Harekâtı (31Ağustos-18 Eylül 1922)” Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 98 (Haziran 1994), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995

Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, 2 Eylül 1338 (1922), No: 596, s.1, sütun:4-6

Hamit Pehlivanlı, Fahrettin Altay, Atatürk Ansiklopedisi, 27 Temmuz 2021

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/444/Fahrettin-Altay-(1880-1974)

Zafer Koylu, Büyük Taarruz, Atatürk Ansiklopedisi, 26 Ekim 2025

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/4929/B%C3%BCy%C3%BCk-Taarruz

Continue Reading

En Çok Okunanlar