Connect with us

Özel Günler ve Anlamları

ANKARA’NIN TÜRKİYE DEVLETİ’NİN BAŞKENTİ OLUŞU (1)

Published

on

GİRİŞ

Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükumet, 23 Nisan 1920’den beri Ankara’da bulunmaktadır. Bu sebeple Ankara, Türkiye’nin fiilen merkezidir. Hukuken Ankara’nın başkent yapılması için, işgal askerlerinin Türkiye’den çekip gitmeleri beklenmektedir.

9 Eylül 1922 Büyük Zafer’den sonra, Yunan askerleri Türkiye’den atılmış, İngiliz, Fransız ve İtalyan askerlerinin bir kısmı Türkiye’de kalmıştı. Bunların da ülkelerine gitmeleri için Türkiye ile İtilaf Devletleri arasında Londra’da bir protokol imzalanmıştı. Bu protokol, Lozan Antlaşması’nın XIV. ekini teşkil etmekte ve “Britanya, Fransa ve İtalya Birliklerince İşgal Edilen Türkiye Topraklarının Boşaltılmasına İlişkin Protokol” adını taşımaktaydı. Kısaca “Boşaltma Protokolü” (Tahliye Protokolü) olarak bilinmekteydi. Protokol ile yabancı askerlerin Türk topraklarını boşaltmaları şu şarta bağlanmıştır: Önce Türkiye Büyük Millet Meclisi Lozan Antlaşması’nı onaylayacak, antlaşmanın onaylandığı İtilaf Devletlerinin İstanbul’daki yüksek komiserlerine resmen duyurulacak, sonraki altı hafta içinde yabancı askerlerin Türkiye topraklarını boşaltmaları tamamlanmış olacaktır.

Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923’te imzalandı. Bir ay sonra 23 Ağustos 1923’te Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylandı. Meclisin onay kararı aynı gün saat 22.30’da İstanbul’daki İtilaf Devletleri yüksek komiserlerine resmen duyuruldu. O anda, altı haftalık süre için geriye sayma işlemi başladı. 2 Ekim 1923’te yabancı askerlerin son kalıntıları, İstanbul’da Dolmabahçe önünde Türk bayrağını ve Türk askerini selamladıktan sonra çekilip gittiler. Böylece Türk toprakları düşmandan temizlendi. İşte o zaman Türkiye Devleti’nin başkent işi gündeme geldi.

Aşağıda, [Hâkimiyet-i Milliye, 14 Teşrinievvel 1923, No: 940, s. 1, sütun: 5-6]’da yayımlanan “ANKARA TÜRKİYE DEVLETİ’NİN MAKARRI…”başlıklı haber metni çevrim yazı olarak ve Ankara’nın başkent olarak kabulüne dair kanun teklifinin TBMM’deki görüşmelerinden ilgili bölüm 13 Ekim 1923 tarihli TBMM Zabıt Ceridesi(Tutanak)’nden sunulmuştur.

***

ANKARA TÜRKİYE DEVLETİ’NİN MAKARRI…

—***—

İsmet Paşa Hazretlerinin teklif-i kanunisi Kanun-ı Esasi Encümeni ve dün de Heyet-i Umumiye tarafından kabul olundu.

—***—

Madde-i Kanuniye: Türkiye Devleti’nin makarr-ı idaresi “Ankara” şehridir.

İsmet Paşa Hazretleri ve rüfekası tarafından Meclis Riyasetine verilmiş olan teklif-i kanuni şudur:

Lozan Muahedenamesinin mütemmimlerinden olan tahliye protokolünün tatbikatı hitam bulmuş ve baştan başa ecnebi işgalinden kurtulan Türkiye’nin fiilen tamamiyeti tahakkuk eylemiştir. Milletimizin en kıymettar mallarından İstanbul’umuz Hilafet-i İslamiyenin makarrı olan vaziyetini Âlem-i İslâm içinde tahsisan ve hasran Türk Milleti’nin vesait-i müdafaasına mevdu olarak ilelebet muhafaza edecektir. Diğer taraftan Türkiye Devleti’nin makarrı idaresi için Büyük Millet Meclisi’nde karar vermek zamanı gelmiştir.

Bir devletin merkezini tayin için esas olacak mülahazat yeni Türkiye’nin makarrı idaresi Anadolu’da ve Ankara şehrinde intihap edilmek lüzumunu emreder. Mülâhazat-ı mezkûre muahedenameyle boğazlar için kabul edilen ahkâm yeni Türkiye’nin esası mevcudiyeti, memleketin menabi-i kuvvet ve inkişafını, Anadolu’nun merkezinde tesis etmek lüzumunu, vaziyet-i coğrafya ve sevkulceyşiyenin [stratejinin] müsaadesi, dâhili ve harici emniyet ve istidadı hususunda mesbuk [geçmiş, arkada bırakılmış]  olan tecarib [denemeler, deneyişler] ile hulâsa olunabilir. Bu mülahazatın her biri başlı başına bir ehemmiyet-i katiyeyi haizdir. Devletin makarrı idaresinin yeni bir şekilde tesis ve inkişafına bir an evvel başlamak ve dahili ve harici tereddütlere nihayet vermek için atideki madde-i kanuniyenin kabulünü arz ve teklif ederiz.

9 Teşrinievvel 1339

Madde-i Kanuniye: Türkiye Devleti’nin makarrı idaresi Ankara şehridir.

Dr. Fikri (Ertuğrul), Zülfü (Diyarbekir), Ferid Recai (Çorum), İsmet (Malatya), Rüşdü (Erzurum), Mahir (Kastamonu), Hilmi (Malatya), Seyfi (Kütahya), Mehmed Kâmil (Karahisarı Sahib), Necati (Bursa), Rasim (Sivas), Sabit (Erzincan), Refet (Bursa), Kazım Hüsnü (Konya), Ali Rıza (İstanbul)

***

Diğer taraftan Kanun-ı Esasi Encümeni’nin tertip eylediği ve dün Heyet-i Umumiye’nin kabul ve tasvip eylediği esbab-ı mucibe [gerekçe]  layihası da ber-vechi-atidir [aşağıdaki gibidir] .

Encümence 10-10-[13]39 [1923] tarihiyle havale buyurulan Ankara şehrinin Türkiye Devleti’nin makarrı olmasına dair Malatya Mebusu İsmet Paşa Hazretleriyle rüfekası tarafından muta [verilmiş]  Layiha Encümeni’nce şayan-ı müzakere görülen teklif-i kanuni Encümenimizce de bilmüzakere musib ve muvafık görüldü. Hadisat Anadolu’nun hemen vüsatında kâin bulunan Ankara’yı zaten makarr-ı tabii olarak irae [tayin etme] ve idad [hazırlama] ettiğinden bu teklif-i kanuni bir şeniyetin tesbitinden ibarettir.

Mezkûr teklif-i kanunide münderiç madde-i kanuniyenin bilahire tanzim ve kabul kılınacak mufassal Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’muzun silsile-i mevadı meyanında idhali temenniyatının Heyet-i Umumiye’ye arzına müttefikan karar verilmiştir.

Kanun-ı Esasi Encümeni Reisi Yunus Nadi (Menteşe), Mazbata Muharriri Celal Nuri (Gelibolu), Katib Feridun Fikri (Dersim), Azalar: Necati (İzmir), İbrahim Süreyya (İzmit), Ebubekir Hazım (Niğde), Ahmet Bey (Kars) bulunmadığı, Ahmed Süreyya (Karasi), Refet (Bursa), Münir Hüsrev (Erzurum)

***

Birkaç gün evvel, Türkiye Devleti’nin makarr-ı idaresi [yönetim merkezi, başkenti] hakkında Halk Fırkası’nda cereyan eden müzakerat esnasında Hariciye Vekili Malatya Mebusu İsmet Paşa Hazretlerinin uzun ve müdellel [delil]  izahatını müteakip Ankara’nın makarr-ı idare olarak kabulü tasvip olunmuş ve müşarünileyh Paşa Hazretleriyle rüfekasının bu babdaki teklif-i kanunileri 10 Teşrinievvel [1]339 [1923] tarihli içtimada Layiha ve Kanun-i Esasi Encümenlerine havale olunmuştu. Mezkûr encümenlerce de kabul olunan teklife ait mazbatalar [1, 2], 13 Ekim 1923’te Meclis Genel Kurulu’na geldi. Oturuma Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, başkanlık etmekteydi.

***

TBMM’NDE GÖRÜŞMELER

İkinci celse reis-i sani Ali Fuad Paşa tarafından küşad olundu ve Maliye Vekili Hasan Fehmi Beyin bir buçuk ay mezuniyeti kabul edildi.

Reis-Ruznamemizde ikinci madde Ankara’nın makarrı idare ittihazı hakkındaki teklif ve encümen mazbatalarıdır. Müzakeresine başlıyoruz:

Teklif-i Kanuni okundu.

Zeki Bey (Gümüşhane)-Efendiler! Akdeniz ve Karadeniz’in iltisakında [birleşmesinde, kavuşmasında] hilkatin [yaratılışın] vücuda getirdiği bütün mahasin [güzellikler] ve bedaiiyle [eşi ve benzeri olmayan güzellikleriyle] kâinatın matmahı [göz konulan yeri] nazarı olan o zavallı İstanbul şehrine olan iğbirarınız [kırılmanız, gücenmeniz]  nedendir bilmem. (Ne iğbirarı sesleri, gürültüler) (Sözlerini tashih et sesleri) Tashih edemem, ben söylediğim sözü bilirim. (Şahsına iğbirar var sesleri) Bir zamanlar hakanların yatağı, maarifin kıblegâhı, satveti İslâmiyenin tecelligâhı ve bilhassa Türk’ün kıblegâhı olan bu zavallı şehrin kabahati neydi?

Şuursuz bir idarenin eli altında kahbe düşmanın harimi ismetimize sokularak bedbahtlık içinde inleyen o zavallı İstanbul’da ordumuz istihlas adımlarıyla yürürken, onun ağuşuna atılırken, şükranına göz yaşları ve kurbanlar katarken bunun böyle mahrumiyetine sebep neydi? (Allah, Allah sesleri) Efendiler! Makarrı Hükumetin yalçın kayalarda, izbe ovalarda kurulmak asırları çoktan geçmiştir.

Ragıb Bey (Kütahya)-Ovaların hiç kıymeti yok mu?

Zeki Bey (Devamla)-Vardır, söylüyorum.

Cevdet Bey (Kütahya)-Bu memleketi kurtaran ovalardır.

Zeki Bey (Devamla)-Sizin kadar ben de takdir ederim. Zatıaliniz de çıkar müdafaa edersiniz. Toprakların muhafazası, memleketin muhafazası asrı hazır terakkiyatına göre, diyebilirim ki mevzu itibariyle fünun ve asrın ihtiyacatına göre teşekkül etmiştir. Milliyetin zayıf ve kuvvetli zamanlarında 485 seneden beri makarrı hükumet olan bu zavallı memlekete müteessir olursa siz de bu teessürü haklı görürsünüz. Binaenaleyh Meclisi Alinizin böyle birdenbire iğbirar… (İğbirar yok sesleri)

Süleyman Sırrı Bey (Bozok)-İğbirarı siz çıkarıyorsunuz.

Zeki Bey (Devamla)-Bu kadar gürültü ettiğiniz için söylemek mecburiyetinde bulunuyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisinin camia-i ittihadı altında bulunan İstanbul, en büyük bir ticaretgah ve en büyük bir mevkii mümtaza maliktir ve o mevkii bülendi ihraz eden bu şehirde siyasi mahzurlar da zannederim ki o kadar değildir. Efendiler! Bugün tarih noktai nazarından muhakeme edersek dört buçuk asırdan beri elimizde bulunan bu payitahtta siyasi bir mahzur olarak görülen ahval acaba nedir? Bununla mukayese yapacak olursak karımız mı çok, zararımız mı çoktur? Rica ederim, Anadolu’nun mamuriyetini istemeyen bir fert yoktur. Her tarafını İstanbul’dan daha mamur görmek isteriz. Yalnız buranın Merkezi Hükumet olmasıyla İstanbul’un hali harabiye terk edilmemesini rica ederim. (Hah şöyle sesleri)

Talat Bey (Ardahan)-Oranın mamuriyeti de bütün Anadolu’nun harabiyetine bedeldir.

Celal Nuri Bey (Gelibolu)-Efendiler! Evvel be-evvel Gümüşhane Mebusu Muhtereminin sarf ettikleri iğbirar kelimesini reddeder ve protesto ederim. Ondan sonra meseleyi şerh edeyim efendim. Ankara’yı Türkiye Devleti’nin merkezi olmak üzere hadisat ve şüunat [yeni işler, hadiseler] göstermiştir. Bunun şeniyeti [gerçekliği] bedihidir [açıktır]. Bu kanunlar ancak bu şeniyeti tespitten ibarettir. Esasen bu gibi şeyleri şeniyet doğurur. Bir kanun ve bir karar ile bir yer merkezi Hükumet olarak gösterilemez. Hadisat Ankara’yı Türkiye Devlet hürresinin merkezi olmak üzere idadetmiştir. İstanbul, evet bir payitaht idi.  Fakat payitaht maatteessüf Anadolu ve Rumeli’yi kurtaramadı. Kurtaramadı demekten maksadım oradaki saf ve nezih kütlenin kurtaramadığı değildir. Kurtaramayan Hükumeti merkeziyenin; payitahtın, Babıalinin orada bulunması idi. Yoksa saf ve nezih İstanbul halkı arkalarında silah, mühimmat ve saire torbalarını taşımak suretiyle Anadolu’nun bilahara da kendilerinin tahlisine şitaban oldular. Şu Kürsii Mualladan kendilerine arzı teşekkür ederim. Evet efendiler! İstanbul bu rolü oynayamadı. Kuvayı Milliye evvel beevvel Erzurum’da bir kongre şeklinde teşekkül, yani bu millet orada tahaşşüd etti. Bakıldı ki memleketimizin aksayı şarkında olan bu şehir de bir merkez olamaz, onun için kademe kademe Sivas’a gelindi. Sivas’ta da böylece merkez teşkil olunamadı. Ankara’ya gelindi.

Ankara hemen hemen Anadolu’nun merkezindedir. Binaenaleyh burada gerek harekâtı siyasiye ve harekâtı askeriye ve harbiye gayet parlak bir surette ve cümleyi engüşt ber dehan edecek bir tarzda neticelendi. Efendiler! Malumu aliniz olmalı ki: 1918 evahirine doğru İngiliz Avam Kamarasında bir münakaşa cereyan etmiş. Bir sabık başvekil bir lahik başvekilden bir sual soruyordu. O sual da az çok bizim makarrı idaremiz olacak yer hakkında idi. O da cevaben dedi ki: Haşmetlü Kral Hazretlerinin dretnotlarının hedefi olabilecek bir Hükumet görmek, Toros dağlarının öbür tarafına çekilmiş bir hükumet görmekten yeğdir. Gloyd George’nin bu sözü ehemmiyetle telakki edilmeye şayandır. Efendiler! Dikkat edilmeye şayandır ki istediği şey kendi dretnotlarına hedef olan bir yerdir. İşte bizim bundan ihtiraz edebilmemiz için daha içeriye çekilmemiz lazım geliyordu. Efendiler! Cümlenin malumu olduğu üzere İstanbul şehri 1100 sene müddetle Şarki Roma, yani Bizans İmparatorluğunun payitahtı olmuştu. Ondan sonra da 500 kusur sene Saltanatı Osmaniyeye payitaht olmuştu. Bu iki devletin coğrafi vaziyeti hemen hemen aynıdır. Rumeli şıbhıceziresi [yarımadası], Anadolu şıbhıceziresi, Suriye, Irak, Filistin ve saire de Afrika’nın müntehayı şimali şarkisi Yemen, Büyük İmparatorluğun iklimlerini teşkil ediyordu. Böyle bir imparatorluğun payitahtlığına İstanbul pek layık idi. Fakat bu topraklar parçalandıktan ve Türk Milleti kendine mahsus bir Hükumet teşkil ettikten sonra İstanbul şehri pek müntehada kalmıştır.

Bütün erkanı askeriyenin de müttefikan tasdik buyuracağı üzere oranın vaziyeti askeriyesi Türk Hükumeti hürresinin makarrı olmaya müsait değildir. Bizim Ankara’da bulunmamız-bugün velev bir takım levazımı medeniye ve umrandan mehcur bulunması dolayısıyla sıkıntı çekerek-Ankara’da icraayı Hükumet etmekliğimiz herhalde bu devlet ve millet noktai nazarından hayırlıdır. Biz Ankara’nın yazın tozuna, kışın çamuruna tahammül etmeliyiz ki Anadolu’nun bütün levazım ve ihtiyacatını anlayabilelim ve ona göre derdine devasaz olalım.

Murat Bey (Antalya)– Belediye reisinin kulağı çınlasın.

Celal Nuri Bey (Devamla)-Efendim! Tahammülden maksadımı ilelebet tahammül manasına almayınız. Anadolu’nun ortasında bulunmalıyız ki bu ihtiyaçları görelim, yakinen tedkik edelim, bu derde çare bulalım.

Zeki Bey (Gümüşhane)-Biz çoktan beri görüyoruz.

Celal Nuri Bey (Devamla)-Efendiler! Azayı muhteremeden pek mütehayyiz ve pek muteber bir zatın ifadesini burada söyleyeyim. Bir hükumet, hususiyle vatanın eczayı asliyesi en büyüğü yüzde doksan beşi Anadolu’da olursa ve o Hükumetin merkezi İstanbul’da bulundukça Anadolu’yu biraz güçlükle düşünür. Nitekim yine o zatın mütalaatına iştiraken ve onu teyiden söyleyeyim ki vaktiyle şimendifer yapılmıştır. Bu şimendifer ta buraya kadar geldi, Konya’ya, Pozantı’ya kadar gitti. Bu şimendiferlerin bu suretle tespitine amil olan ne idi acaba? Ankara’nın, Sivas’ın ihtiyacatı mı? Hayır! İngiltere Devleti ile Almanya Devleti arasında Anadolu’nun Hind yolu olması mülabesesiyle bir ihtilaf çıkmıştı. Nihayet Almanların muvaffakiyeti ve Almanların fikri cari olmuş, galip gelmiş ve nihayet bu yolları yapmışlar. Yoksa bizim arzumuzla, bizim muvafakatimizle hemen hemen müstakil olarak cereyan etmemişti. Bizim için esas mesele mesela; bugün Ankara-Sivas hattının yapılmasıdır. Hâlbuki Ankara, Sivas aynı yol üzerinde olmadığından yolu öbür taraftan çekmişler, hatta bir aralık öyle olmuş ki sahil boyunu tutmak istemişler, çünkü Toros ve Antitoros silsilesinde bir takım meni, mevaki varmış, oradan geçilemiyormuş.

Demek ki efendiler, bizim hayatımıza taalluk eden bir meselede bizim reyimiz amil olmamıştır. Bizim için en ziyade nazarı dikkate alınacak Anadolu’nun havayicidir. Binaenaleyh merkezi Hükûmet burada bulunacak olursa ilk iş olarak mesela Ankara-Sivas hattını nazarı itibara alırız. Eğer burada merkezi Hükûmet bulunacak olursa huda negerde bir müsellah ihtilaf olacak olursa aman Boğazlardan geçilmesin, şu olmasın gibi cümlemizi şaşırtacak panik hengameye iştirak gibi bir halet zuhur etmez. İşte efendiler! Görülüyor ki Ankara şehrinin merkeziyeti hemen hemen tahakkuk etmiştir.

Vaziyeti iktisadiyeye gelince: Bir memleketin en ticaretgah olan şehrinin behemehal Merkezi Hükumet olması katiyen lazım gelmez. Bugün İstanbul, İstanbul’dan sonra İzmir şehirleri herhalde Ankara’dan daha mühim merakizi ticariye ve iktisadiyedir. Arz ettiğim gibi Ankara’nın üçüncü, hatta beşinci derecede bulunması buna mâni değildir. Nitekim başka memleketlerde de en zengin, en ticaretgah, en nüfuslu şehrin payitaht olması lazım gelmediği gibi coğrafya tedkik edilecek olursa birçok misaller görülebilir. Fakat bu misallerden bir tekini arz edeyim ki; o da Amerika’dır. Amerika’da 7,5 milyonluk nüfuslu ve dünyanın birinci veya ikinci derecede bir şehir olan New-York makarrı idaresi değildir. Washington makarrı idaresidir ve hatta Amerika İttihadına dahil olan devletin makarrı idaresi de New-York değildir. Evyon isminde küçük bir kasabadır. Efendiler! Makarrı idarenin mutlaka topoğrafya itibariyle devletin kalemlerinin tam merkez noktasını da teşkil etmesi doğru değildir. Çünkü bu takdirde mühim ameliyata, yeniden şehirler ihdasına hacet görülüyor ki bu suretle yeniden bir şehir ihdas etmedense o paranın pek küçük bir kısmını Ankara’nın imaarına, ıslahına hasredecek olursak yine bu maksat hâsıl olur.

Efendiler! Zannolunmasın ki Ankara şehri Türk Devleti’nin makarrı olmakla biz İstanbul’u siyaseten, idareten, iktisaden terk ediyoruz, ihmal ediyoruz; hayır efendiler! İstanbul’da bundan evvel iki vaziyet vardı. O iki vaziyet sayesinde bu şehir maişetini temin ediyordu. Bunun birincisi payitaht olması, ikincisi transit olmasıydı. Malumu saniyeniz ki merkeziyet, vaka bir tabakai halkın refahını temin ederse de payidar değildir. Devlet ihtirasa uğrar yahut teşkilat küçültülür, ademi merkeziyet usulüne fazlaca riayet edilir. Bunun için memurin şebeskesi inhisara uğramak lazım gelir. Bundan dolayıdır ki İstanbul’un bu merkeziyetinden dolayı elde ettiği menafi hakiki değildir. Kezalik İstanbul bir takım anasırı gayri milliyenin transit merkezi oluyordu; bundan dolayı eline beş on kuruş geçiyordu. Bu da doğru değildir. Çünkü o anasır ittihaz edilecek siyaseti milliye sayesinde Anadolu’daki şebekesinden mahrum kalır, binaenaleyh o transit meselesi de merkeziyet gibi gelici, geçici, suni bir şeydir. Binaenaleyh biz İstanbul’un istikbali idarisini, istikbali iktisadisini herhalde temin edeceğiz. Binaenaleyh Hükûmeti Milliyenin maksadı bütün memleketi idareten, iktisaden ila ve irka olduğundan herhalde tanzim edilen Müfettişi Umumilik ve Vilayet şuraları kanunlarının emri tanzim ve tatbikinde İstanbul idaresinin daha güzel bir şekle gireceği bedihidir. Bu hususta bir temenni beyan ediyorum: Bu temennim kanunun metnine de ruhuna da tamamıyla muvafıktır. [2]

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mustafa Kemal Atatürk

10 Kasım’da Atatürk’ü Anmak ve Anlamak

Published

on

Özet

Bu makale, 10 Kasım’ın tarihi anlamını yalnızca bir anma günü olarak değil, aynı zamanda Atatürk’ün fikri mirasını yeniden yorumlama fırsatı olarak ele almaktadır. Atatürk’ü anmak, onu tarihi bir figür olarak yüceltmekten öte, çağdaş bir düşünce sisteminin sürekliliğini koruma çabasıdır. Bu bağlamda makale, anmanın tören boyutu ile anlamanın entelektüel boyutunu bütünleştirerek, 10 Kasım’ı bir toplum bilinci pratiği olarak analiz etmektedir.

Anahtar Kelimeler: Atatürk, 10 Kasım, Anma Kültürü, Cumhuriyet Düşüncesi, Modernleşme, Eleştirel Tarih.

Giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nde 10 Kasım, yalnızca Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü değil; aynı zamanda, bir milletin kendisini yeniden tanıma ve tarih bilincini tazeleme günüdür. 1938’den itibaren her yıl tekrarlanan bu tören, bir yas ifadesinden ziyade, modern Türk kimliğinin sürekliliğini koruma iradesinin sembolü hâline gelmiştir.

Atatürk’ü anmak, onun bıraktığı mirasın hem tarihi hem de fikri boyutlarını hatırlamaktır. Ancak onu anlamak, bu mirasın felsefi ve sosyal temellerini çağın şartlarına uyarlayabilmektir.

1. Atatürk’ü Anmak: Orta Hafızada Bir Tören

Anma olgusu, sosyal hafızanın yeniden üretim biçimlerinden biridir. 10 Kasım sabahı 09.05’te bütün ülkenin aynı anda susması, yalnızca bir “yitiriş” anını değil, bir “yeniden diriliş” bilincini temsil eder. Bu sessizlik, bireysel bir yas değil, ortak bir anlamlandırma dönemidir.

Ortak bellek teorisine göre, bir toplum, geçmişini yeniden kurgularken aslında kendisini inşa eder. Bu bağlamda 10 Kasım törenleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik inşasında önemli bir “zaman ve mekân sabitesi” görevini yapmıştır.

Bu tören, bireylerin şahsi duygularını sosyal bir çerçeveye yerleştirir. Özellikle okullarda, kamu kurumlarında ve meydanlarda yapılan törenler, genç kuşaklara Cumhuriyet’in değerlerinin aktarıldığı sembolik mekânlardır. Dolayısıyla 10 Kasım, sadece geçmişi hatırlama değil, aynı zamanda “geleceğe ait bir kimliği” gösterme ve sürdürme eylemidir.

2. Atatürk’ü Anlamak: Fikri Mirasın Yeniden Yorumu

Atatürk’ü anlamak, yalnızca tarihi olayları bilmek değil, bu olayların ardındaki fikri sistemi kavramaktır. O, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireylerden oluşan bir toplum ideali ortaya koymuştur. [1]

Bu ideal, dogmalardan arınmış bir akılcılığı ve bilime dayalı bir ilerleme anlayışını temel almaktadır. “Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” sözü, Atatürk’ün fikri mirasının özüdür.

Atatürk’ün inkılapları –özellikle eğitim, hukuk ve kadın hakları alanlarındaki dönüşümler– birer modernleşme adımı olmanın ötesinde, insanı merkeze alan bir özgürlük anlayışının yansımaslarıdır. Bu inkılaplar, “rasyonelleşme dönemi”nin Türkiye’deki göstergeleridir.

3. Vaka Analizi: 10 Kasım 1938 ve Sosyal Tepki

Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefatı, yalnızca bir devlet adamının ölümü değil,  millî bir sarsıntı olarak yaşanmıştır. Ancak bu sarsıntı, kısa sürede “millî direniş bilinci”ne dönüşmüştür.

Arşiv belgelerine göre, İstanbul’da cenaze gününde sokağa çıkan yüzbinler, kendi inisiyatifleriyle yas tutma biçimleri geliştirmiştir. [2] Bu durum, anma kültürünün halk tarafından özümsendiğini göstermektedir.

1938 sonrasında 10 Kasım törenleri, devletin resmi tören çizgisinden taşarak, bireysel ve sivil hafızanın ortak alanına dönüşmüştür. Özellikle 1950 sonrası dönemde, anma biçimlerinin çeşitlendiği ve duygusal yoğunluğun kuşaklar arası aktarımında kültürel bir süreklilik sağladığı gözlemlenmiştir.

4. Eleştirel Tarih Bakış Açısıyla 10 Kasım’ın Dönüşümü

Eleştirel tarih yöntemi, geçmişi kutsallaştırmadan, onun bugüne etkilerini çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, 10 Kasım anmaları yalnızca “nostaljik bir bağlılık” değil, tarih bilinci üretiminin bir aracıdır.

Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, 10 Kasım’ın genç kuşaklar nezdinde duygusal bir etkiden ziyade sembolik bir törene dönüştüğünü ortaya koymuştur. [3] Ancak bu durum, anmanın anlamını yitirdiği anlamına gelmez; aksine, yeni kuşakların Atatürk’ü kendi çağlarının diliyle yeniden yorumlama çabası olarak görülebilir.

Dolayısıyla Atatürk’ü “anlamak”, onu tekrarlamak değil, onun yöntemini sürdürmektir: eleştirel düşünmek, sorgulamak ve daima ileriyi hedeflemek.

Sonuç

10 Kasım, yalnızca bir anma günü değil,  millî bilincin yenilenme anıdır. Atatürk’ü anmak, geçmişe duyulan saygıdır; ama onu anlamak, geleceğe duyulan sorumluluktur.
Bu sebeple her 10 Kasım, Türk milletinin “düşünen ve ilerleyen insan” idealini yeniden hatırladığı bir zaman eşiğidir.

Atatürk’ün mirası, bir kişi kültü değil; bir düşünce kültürüdür. Bu kültür, her kuşakta yeniden doğar, çünkü 10 Kasım’ın sessizliğinde bir milletin sesi saklıdır.

DİPNOTLAR

  1. Atatürk, Nutuk, Cilt II Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1969, s. 894.
  2. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri, Dolmabahçe Defterleri, 1938 Kasım Dosyası, Belge No: 27.
  3. Ayşe Kuruoğlu, “10 Kasım Anma Kültürünün Kuşaklar Arası Dönüşümü” Toplum ve Tarih 412 (2019), s. 67–89.

Continue Reading

Özel Günler ve Anlamları

26 Eylül Türk Dil Bayramı: Tarihî Arka Planı, Atatürk’ün Dil Politikaları ve Günümüze Yansımaları

Published

on

Giriş

26 Eylül, Türk Dil Bayramı olarak Türkiye’de her yıl kutlanan önemli bir kültürel tarihtir. Kökenini 1932 yılında toplanan Birinci Türk Dil Kurultayı’ndan alan bu gün, Türk Dil Kurumu’nun kuruluşuna işaret etmekte ve Cumhuriyet’in kültür politikaları arasında dil inkılabının oynadığı merkezi rolü simgelemektedir.

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında dil, modernleşme ve millet-devlet inşasının merkezî unsurlarından biri olarak değerlendirilmiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen dil inkılabı, yalnızca alfabe değişikliğiyle sınırlı kalmamış, Türkçenin yabancı unsurlardan arındırılması ve halkın konuştuğu dil ile yazı dili arasındaki mesafenin kapatılması hedeflenmiştir. 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan Birinci Türk Dil Kurultayı, bu dönemin başlangıç noktası olmuş ve 26 Eylül tarihinin Türk Dil Bayramı olarak kutlanmasına zemin hazırlamıştır.

1. Birinci Türk Dil Kurultayı ve TDK’nın Kuruluşu

26 Eylül 1932’de başlayan Birinci Türk Dil Kurultayı, Cumhuriyet’in dil politikalarında kurumsallaşmanın ilk adımıdır. Kurultayın ardından Türk Dili Tetkik Cemiyeti (bugünkü TDK) kurulmuş ve Türkçenin söz varlığının zenginleştirilmesi, bilim dili hâline getirilmesi yönünde çalışmalar başlamıştır.

2. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Dil Anlayışı

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin bağımsızlığını korumasında olduğu gibi kültürel varlığını sürdürmesinde de dilin belirleyici bir unsur olduğunu vurgulamıştır. Onun Sadri Maksudi Arsal’ın “Türk Dili İçin” (Ankara 1930, s. 3) adlı eserinin başına 2 Eylül 1930 tarihinde el yazısıyla kaleme aldığı şu satırlar, bu anlayışı en özlü şekilde yansıtmaktadır:

Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin… Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Bu ifadeler, Atatürk’ün Türkçeyi sadece bir iletişim aracı olarak değil, aynı zamanda millî bilincin ve milli bağımsızlığın en temel dayanağı olarak gördüğünü göstermektedir.

3. Günümüzde Türk Dil Bayramı’nın Yansımaları

Günümüzde 26 Eylül, üniversitelerde, okullarda ve kültürel kurumlarda çeşitli etkinliklerle kutlanmaktadır. TDK her yıl bildiriler yayımlamakta, gençler arasında Türkçe’nin doğru ve güzel kullanımını teşvik eden projeler yürütmektedir. Ancak yabancı dillerin artan etkisi ve dijital kültürün getirdiği yozlaşma, Türk Dil Bayramı’nın amaçlarını ve beklentilerini daha da anlamlı kılmaktadır.

Sonuç

26 Eylül Türk Dil Bayramı, Cumhuriyet’in dil inkılabı mirasını simgeleyen ve Türkçenin gelişimi için toplum farkındalığı oluşturan önemli bir tarihtir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dil anlayışı, modern millet-devlet inşasının temel taşlarından biri olarak bugün de geçerliliğini korumaktadır. Günümüzde yapılması gereken, bu mirası yalnızca anmak değil; Türkçeyi bilim, sanat, kültür ve teknoloji dili olarak daha da güçlendirmektir.

Continue Reading

Türk İstiklâl Mücadelesi

SEVRES (SEVR) ANTLAŞMASI (10 AĞUSTOS 1920)

Published

on

Sevr Antlaşması 433 maddelik ve 150 büyük sayfalık bir vesikadır. Ekler, haritalar ve diğer belgeler bunun dışındadır.

Bu antlaşma ile Orta Doğu haritası adeta yeniden çizilerek paylaşılmaktaydı. Antlaşmanın maddeleri oldukça ağırdır ve Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırmak için hazırlanmıştır.

İstanbul ve civarından oluşan küçük bir bölge ile Orta Anadolu’nun küçük bir kısmı Kastamonu kıyılarına kadar Türklere bırakılıyordu. Rumeli ve Boğazlar İtilâf Devletleri’nin işgaline bırakılmakla birlikte Boğazların trafiğe açık olması ve karma bir komisyon tarafından yöneltilmesi kararlaştırılmıştır. Doğu Anadolu’da ise Kürdistan ve Ermenistan devleti kuruluyordu. Bu devletlerin sınırlarını ABD çizecek ve Ermenistan 20 yıl ABD mandası altında bulunacaktı. Arabistan Osmanlı Devleti’nden ayrılacak ve müttefiklerin isteklerine terk edilecekti. Müttefikler tarafından daha önce işgal edilen yerler, Fransa, İtalya ve İngiltere’de kalıyordu. Azınlıklar, Osmanlı Devleti’nde eşit haklara sahip olacak ve Meclis’te temsil edileceklerdi. Kapitülasyonlar yürürlükte kalıyordu. Devletin askerî ve maddî işleri kontrol altına alınıyordu. Sadece iç güvenliği sağlamak üzere 50.000 kişilik askeri güç dışında silahlı kuvveti olmayacaktı. Liman ve demir yolları uluslararası bir komisyona bırakılıyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti savaş tazminatı ödeyecekti. Kendi aralarında paylaşamadıklarından İstanbul Osmanlı Devleti’nde kalacaktı. İzmir’in yönetimi Yunanlılara bırakılmıştır. Bunlara ek olarak da savaşa girmiş ve idarî kademelerde bulunmuş Türk vatandaşları savaş suçlusu olarak yargılanacaktı.

Sultan Vahideddin’in başkanlığında 22 Temmuz 1920’de toplanan Şûra-yı Saltanat “zayıf bir mevcudiyeti, mahva tercih” ederek Sevr Antlaşması’nın onaylanmasına karar vermiştir.

Sevr’in Osmanlı Devleti tarafından imzalanması üzerine, Kazım Karabekir Paşa, Meclis Başkanlığı’na 16 Ağustos 1920 tarihli gönderdiği bir telgrafta Sevr’i imzalayanların “vatan haini” ilan edilmesini teklif etmiştir. Bu öneri mecliste görüşülerek 19 Ağustos 1920 tarihinde kabul edilmiş ve anlaşmaya imza atan Hadi Paşa, Rıza Tevfik Bey, Reşat Halis ve kırk iki kişinin daha vatan haini olduğu ilan edilmiştir. [1]

***

Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir Paşanın, İstanbul’da inikat eden Şûrayı Saltanatta Sevr Muahedesinin imza edilmesine karar verenlerle muahedeyi imza edenlerin hiyaneti vataniye ile ittiham olunmalarına dair telgrafı.

REİS — Kâzım Karabekir Paşadan mevrut bir telgraf var okunacak.

Erzurum;

Ankara’da Meclisi Milli Riyasetine

Vatansız, vicdansız üç serserinin, yine kendileri gibi millet ve vatanla alakası olmayan bir kaç kişi namına sulh muahedesini imza ettiklerini ajansta gördük. Mücadelei milliyemizde daha büyük bir azim ve imanla devamı tekiden ahdettiğimizi arz eylerim. İstanbul’da teşekkülünü evvelce duyduğumuz Şûrayı Saltanatta Türkiye’nin hayatı mevcudiyetini söndüren bu zalim muahedenin imza edilmesine karar ve rey veren esamileri malum eşhasın ve muahedenameye vazı imza edenlerin ihaneti vataniye ile ittiham olunmasını ve haklarında hükmü gıyabi verilmesini bu vatansızların isimlerinin her yerde lanetle yâd edilmesinin ilan ve tamim olunmasını arz ve teklif eylerim.

 17 Ağustos 1336 [1920]

Şark Cephesi Kumandanı

Kâzım Karabekir

REİS — Kâzım Paşanın bu teklifini tensip buyuruyor musunuz? (Hay hay) tensip buyuranlar ellerini kaldırsın. Tensip edildi efendim. [2]

***

30.10.1338 [1922] Pazartesi günkü Meclis toplantısında Sadrazam Tevfik imzasıyla gelen telgraflar okunmuştur. Bu bölümde öncelikle Sadrazam Tevfik imzasıyla gelen telgraflar üzerine Osmanlı Devleti’nin mukadderatı ve hilafet meselesi hakkında açılan müzakerede Sadrazam Tevfik Beyin telgrafı okunmuştu. Telgrafta Tevfik Paşa, Bab-ı Âli ile Büyük Millet Meclisi arasında bir ikiliğin olmadığını ve Sevr Muahedesi konusunda Büyük Millet Meclisi ile müzakereye hazır olduklarını ifade etmiştir. Müzakerede söz alan Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey, Sevr Muahedesini imzalayanların Bab-ı Âli olduğunu Millet Meclisinin ise bu belgeyi kabul etmediğini söyleyerek Bab-ı Âli ile Büyük Millet Meclisi arasında ikilik olduğunu dile getirmiştir. [3]

Müfit Efendi (Kırşehir), Sevr Muahedesi ile milletin hâkimiyetinin ve istiklâlinin mahvedildiğini belirtmekte, ardından konuşan Dâhiliye Vekili Ali Fethi Bey, Bab-ı Âlinin Türk milletini ebediyen esarete mahkûm eden Sevr Ahitnamesini kabul ettiği üzerinde durmakta, Tunalı Hilmi Bey (Bolu), Padişahı, Sevr Antlaşmasına boyun eğdiği için “taçlı hain” olarak nitelemektedir.[4]

***

Sevr Antlaşmasının birinci yıldönümü münasebetiyle dönemi yaşamış bir kişinin, kişinin yaşadığı topluluk ve toplumun bakış açısını yansıtan [Hâkimiyet-i Milliye, 11 Ağustos 1921, No: 261, s.1,sütun: 1-2] künyesinde Osmanlı Türkçesi ile yayımlanan “BİR SENE-İ DEVRİYE” başlıklı çeviri yazı olarak aşağıda sunulmuştur.

BİR SENE-İ DEVRİYE [YILDÖNÜMÜ]

Kablettarihin [tarih öncesinin] vahşi adamları birbirini parçalamak istedikleri zaman, kastlarını doğrudan doğruya ve dürüst bir hareketle icra ederler, zulme hak süsü vermek riyakârlığına tenezzül etmezlerdi. Hâlbuki dün sene-i devriyesini geçirdiğimiz “Sevr” muahedesini hazırlayanlar, dört harp senesinde hak ve adalet münadiliğiyle cihanın başını ağrıttılar. Nihayet hak ve adaletin Anadolu’ya taalluk edenini gördüler: Sevr muahedesi milyonca Türk’e karşı düşünülmüş bir suikast programından başka nedir?

Cinayet açık bir iştir: Mutemet [güvenilir kimse] kastını hazırlar. Sonra hücum eder, öldürür.  Loyd Corc ve refikası yirmi milyon masumun katl ve imhasını açıkça söyleselerdi belki daha dürüst olurdu. Hâlbuki hem kastettiler hem de kastlarını cihan sulhu, medeniyet, adalet vesaire gibi kelimelerle süslemek istediler. Fakat cinayet, fena olmak için mutlaka bir anda ve bir silahla olmak lazım gelir. Bir milleti “Sevr” denilen hükm-i idam ile ortadan kaldırmak da bir cinayettir. Sonu ölüme kendinden sonra katl ve idamın çelik bir hançer veya altun bir kalem ile irtikâbı birbirinden çok faklı şeyler değildir. Hele bunu bu memleketi temsil etmeyen ve damarlarını harisane bir surette emmek iştihasından başka bir his beslemeyen birkaç hain ele imzalattırmak bundan daha az bir cinayet olamaz.

Bir sene evvel İstanbul’dan gönderilen ve milletle alakası olmayan birkaç kişinin imzaladığı bu ölüm senedine Anadolu’nun on milyon Türkü belki imanına güvenerek elinin tersini urdu. Türk milletini yeşil masa başında ve cigara dumanları arasında boğmağa karar veren efendileri kastlarını yürütemediler: Loyd Corc ve arkadaşlarının ve Avrupa sermayedarlarının keyfi, arzusu ve menfaati için milyonlarca insana ölüm kabul ettirmenin imkânı yoktu.

Medeniyetin sahte hâkimleri, niyetlerini başaracak fedakârlığı göstermeğe de kadir değildiler; İstanbul’dan gönderilen birkaç vatansızın imzası meseleyi hal edemezdi, bu idamı bilfiil infaz edemezlerdi. Anadolu Türkünü öldürecek ücretli bir cellat lazımdı. Anadolu hesabına ücret vaat etmek suretiyle bu celladı buldular: Yunanistan bir senedir bu hizmeti görüyor.

Fakat Avrupa’nın Anadolu’ya memur ettiği vahşi cellat, maksadına eremedi. Türk milletinin iki senedir gösterdiği harikulade mukavemet,  şarka gelen bu deni celladın satırını inşallah kendi kafasında paralayacaktır.

Sevr muahedesini kabul etmek, dörtler meclisinin kurduğu zulüm sehpasına kendi kendimizi asmak, idam ipini boynumuza kendi elimizle geçirmek ve çekmek demekti. “Sevr” muahedesini kabul etseydik bugün Anadolu’da meşgul olmadık toprak, esir olmadık millet kalmayacaktı; Avrupa medenileri bir sülük gibi sırtımıza yapışarak, köylümüzün alın teriyle kazandığı emekleri, Londra, Paris, Roma ve Atina daha zengin ve daha müreffeh olacak, servetini kollarıyla kazanan bu halk, açlıktan, uşaklıktan benzi sola sola ve ram [sürü] olup çökecekti.

Fakat bu milletin ne Avrupalılara uşak olmağa, ne de Avrupa ihtirası için ölmeğe niyeti yoktu. Sevr teklifi, tarihi ve yüksek izzet-i nefse pek giran oldu [dokundu, ağır geldi]. Yorgun ve mecruh olmağla [yaralı olmakla] berber vakurane doğruldu ve kendisine sulh muahedesi diye uzatılan hakaretnameyi okumaya bile tenezzül etmeden, tarihini, şeref ve istiklalini müdafaaya koyuldu.

Bu müdafaa sayesindedir ki Türk milleti iki senedir ölüm savletini [hücumunu] tevkif ediyor [durduruyor]. Hiç şüphe yok ki bu savleti bir gün kıracak, perişan edecek ve beşeriyet tarihinden hiçbir zaman silinemeyen büyük ve mukaddes istiklalini ebediyetle devam edecektir.

Allah ve hak bizimledir.

DİPNOTLAR

 [1] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/sevres-sevr-antlasmasi-10-agustos-1920/

[2] T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 19.8.1336 (1920), Devre: I, Cilt: 3, İçtima Senesi: I, s. 333

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c003/tbmm01003053.pdf

[3] T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 30.10.1338 (1922), Devre: I, Cilt: 24, İçtima Senesi: 3, s. 270-276

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf

[4] T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 30.10.1338 (1922), Devre: I, Cilt: 24, İçtima Senesi: 3, s. 283-288

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf

[5] Hâkimiyet-i Milliye, 11 Ağustos 1921, No: 261, s.1,sütun: 1-3

Continue Reading

En Çok Okunanlar