Türk Tarihi
TARİHİ HİKÂYELER: 2 BAŞINI VERMEYEN ŞEHİT
Published
3 yıl agoon
By
drkemalkocak
BAŞINI VERMEYEN ŞEHİT
[1554] Yarın arefeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan beyaz kurbanlar küçük Grijigal palangasının etrafında otluyorlardı. Karşıda. . . yarım mil ötede Toygun Paşa’nın son muhasarasından çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Sigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde, ağır bulut yığınları eziyor. . . sürü sürü geçen kargalar tam hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanga kapısının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgârın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunların hepsi Türklerin elindeydi. Yalnız şu Sigetvar… yıkılmaz bir ölüm seddi halinde “Kızılelma” yolunu kapatıyordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onda, mazgallarından taşıyor, anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı. Kuru Kadı içini çekti. Sonra “ah. . .” dedi. İncecik sinirli boynunun üstünde bir taş topuz gibi duran çıkık alınlı iri kafasını salladı. Yeşil sarığını arkaya itti. Islak gözlerini ovuşturdu. Şimdiye kadar, asker olmadığı halde, her muharebeye girmişti.
Birkaç bin yeniçeriyle dört beş topu olsa. . . bir gece içinde şu kaleyi alıvermek işten bile değildi! Şimdi vakıa müstakildi. Ne isterse yapabilirdi. Palanganın kumandanı Ahmet Bey, öteki boy beyleriyle beraber Toygun Paşa ordusuna katılıp Kapuşvar fethine gitmiş. . . Kapuşvar’dan sonra Sigetvar’ı saran ordu, kışın aman vermez zoruyla, zaptı yaza bırakarak Budin‘e dönünce, o da askerleriyle tekrar palangasına gelmemiş, Toygun
Paşa’nın yanında kalmıştı. Bugün Grijigal’den altı mil uzaktaydı. Palangaya yalnız Kuru Kadı karışıyordu; esmer, zayıf yüzünü buruşturdu “Palanga, palanga . . . ama topu tüfeği kaç kişi?” dedi. Bütün genç muharipleri Ahmet Bey beraberinde götürmüştü. Hisardakiler zayıflardan, bekçilerden, hastalardan, ihtiyar sipahilerden ibaretti. Hepsi yüz on üç kişiydi! Düşman galiba öteki palangalardan çekiniyordu. Yoksa burasını bırakmaz, mutlaka almaya kalkardı. Biraz eğildi. İnce yosunlu, soğuk sipere dirseklerini dayadı. Aşağıya baktı. İki üç asker beyaz koyunların arasında dolaşıyordu. Bir tanesi karşısına geçtiği iri bir koçu, başına dokunarak kızdırıyor, tos vurduruyordu. Öbürleri, elleri silahlarında bu oyunu seyrediyorlardı. Bağırdı: “Oynamayın şu hayvanla…”
….
Askerler başlarını tepelerinden gelen sese doğru kaldırdılar. Kuru Kadı’dan hepsi çekinirlerdi. Gayet sert, gayet titiz, gayet sinirli bir adamdı. Adeta deli gibi bir şeydi. Sabahtan akşama kadar namaz kılar, zikreder, geceleri hiç uyumazdı. Daha yatıp uyuduğunu kalede gören yoktu. Vali Ahmet Bey ona “bizim yarasa” derdi. Zavallının “daü’s-seher” denilen hastalığını kerametine de yoranlar vardı. Tekrar bağırdı: “Haydi, artık akşam oluyor. İçeri alın onları.”
….
Askerler koyunları toplamağa başladılar. Kuru Kadı’nın dirsekleri acıdı. Doğruldu. Tekrar Sigetvar’a baktı. Üst tarafındaki göl, kirli bakır bir levha gibi yeri kaplıyordu. Kargalar, havaya boşaltılmış bir çuval canlı kömür ellemeleri gibi karmakarışık geçiyorlar, sükûtu parçalayan keskin, sivri sesleriyle gaklıyorlardı. Kalbinde ağır bir elem duydu. “Hayırdır inşallah…. ” dedi. Canı o kadar sıkılıyordu ki… Elleri arkasında, başı önüne eğik, bastığı siyah kaplama taşlarına görmez bir dikkatle bakarak yavaş yavaş yürüdü. Derin bir karanlık kuyusunu andıran merdivenin dar basamaklarında kayboldu.
***
…Arefe sabahı, herkes uyurken o, her vakit ki gibi yine uyanıktı! Mescit odasının önündeki taş yalakta, iki büklüm, abdestini tazeliyordu. Giden gece, daha gölgeden eteklerini toplayamamıştı. Bahçeye çıkan kapı kemerinde asılı kandil, sönük ziyasıyla, duvarları titretiyordu.
“Hey, Çavuşbaşı… hey!..”
….
Elinden ibriği bıraktı. Kulak kabarttı. Bu, kuledeki nöbetçinin sesiydi. Kolları sıvalı, ayakları çıplak, başında takke, hemen yukarı koştu. Merdivende çavuşa rast geldi. Onu itti. Yürüdü. Nöbetçinin yanına atıldı: “Ne var? ” “Kaleden düşman çıkıyor.”
….
Erguvani bir esmerlik içinde siyah bir kaya gibi duran Sigetvar’a baktı. Bu kayadan yine koyu, uzun bir karartı süzülüyor, palangaya doğru akıyordu.
“Bize geliyorlar!” dedi. Çavuşa döndü: “Haydi, gazileri uyandır. Kurban Bayramını bugünden yapacağız. Koş. Bana da çabuk topçuyu gönder.”
….
Çavuş bir eliyle bakır tolgasını tutarak koştu. Merdivene daldı. Kuru Kadı, uzakta, kara yerin üstünde daha kara bir leke gibi yavaş yavaş ilerleyen düşman alayına dikkatle baktı. Gözlerini küçülttü, büyülttü. Önlerinde birkaç top da sürüklüyorlardı. Binden ziyadeydiler. Hâlbuki hisardaki gaziler? Kendisiyle beraber yüz on dört kişi… “Ama yine haklarından geliriz!” dedi. Uyanan yukarı koşuyordu. Hisar kapısının iyice bağlanmasını emretti. Sarığını, cübbesini, kılıcını, tüfeğini getirtti. İhtiyar topçu gelince ona da hemen “haber topları“nı atmasını söyledi. Bu bir adetti. Taarruza uğrayan bir palanga hemen “işaret topu” atarak etrafındaki kuleleri imdadına çağırırdı.
Biraz sonra düşman hisarın önünde, harp nizamına girmiş bulunuyordu. Toplar başsız, gür ejderha yavruları gibi siyah ağızlarını bedenlere çevirmişti. Türkçe bağırdılar: “Size teklifimiz var. EIçimizi içeri alır mısınız?”
Kuru Kadı “Alırız, gönderin, gelsin!” cevabını verdi. Bedenler, kalkanlı, tüfekli, oklu gazilerle dolmuştu. Palanganın ruhu, neşesi, keyfi olan iki arkadaş bu esnada tuhaf tuhaf laflar söyleyip yine herkesi güldürüyordu. Bunların ikisine de “deli” derlerdi; Deli Mehmet, Deli Hüsrev… Serhat muharebelerinde, hayale sığmayacak yararlıklarıyla masal kahramanları gibi inanılmaz bir şöhret kazanan bu iki deli hiçbir nizama, hiçbir kayda, hiçbir zapt u rapta girmeyen, dünya şerefinde gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi. Her zaferden sonra kumandanları onlara rütbe, hilat, murassa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca, gülerler, “İstemeyiz! Fani vücuda kefen gerektir. Hilat nadanları sevindirir…” derler, Hak uğrundaki gayretlerine ücret, mükâfat, şabaş kabul etmezlerdi. Harp onların bayramıydı. Tüfekler, oklar atılmaya… toplar gürlemeye… kılıçlar, kalkanlar şakırdamaya başladı mı hemen coşarlar, kendilerinden geçerler… naralar savurarak düşman saflarına saldırırlar… alevi gözlerle takip edilemeyen birer canlı yıldırım olup tutuşurlardı.
Kuru Kadı onların herkesi güldüren münakaşalarını, saçma sapan sözlerini gülümseyerek dinlerken elçiyi yanına getirdiler. İki deli de sustu. Herkes kulak kesildi. Bu elçi Türkçe biliyordu. Küstahça tekliflerini söyledi.
Palangayı saran Sigetvar kumandanı Kıraçin’di. Yanında iki bine yakın muharibi vardı. Grijigal’in “vire” ile verilmesini istiyordu. Ateşe, nura, haça, İncil’e, Zebur’a yemin ediyor, çıkıp giderlerken muhafızlara hiçbir ziyanı dokunmayacağına dair söz veriyordu.
Kuru Kadı “Pekâlâ! Haydi git. Biz aramızda anlaşalım, kararımızı size öğleden sonra bildiririz!” diye elçiyi aşağı gönderip kapıdan attırdı. Sonra etrafındakilere döndü. Şöyle bir göz gezdirdi. Sırtının hafif kamburu içeri çekildi.
“İşittiniz ya, gaziler!” dedi. “Kıraçin haini bizim yüz on dört kişiden ibaret olduğumuzu anlamış. . . Üzerimize iki bin kişiyle geldi. Teklif ettiği ‘vire’yi kabul etmek isteyenler varsa ellerini kaldırsın!”
“… ”
Kimsenin eli kalkmadı.
“Öyleyse hazır olalım, haydi…”
Bir gürültüdür koptu : “Hazırız.”
“Hepimiz, hepimiz…”
“Hepimiz, hepimiz hazırız.”
“Kılıçlarımız, kalkanlarımız yağlı.”
“Oklarımız bağlı.”
“Yatağanlarımız keskin…”
“Bugün nusret bizim.”
“Amin, amin…”
….
Kuru Kadı “Ya Rabbe’l-alemin…” diye ellerini kaldırdı. Bir duaya başlayacaktı. Deli Mehmet yalın kılıç karşısına dikildi. Palabıyıklı, gök gözlü. . . geniş beyaz çehresi yeni doğmuş bir ay gibi parlıyordu.
“Duayı bırak, efendi” dedi, “gaza duadan efdaldir. Gel, lutfet, bize şu kapıyı aç. Kalbindeki korkuyu at. İşte hepimiz hazırız. Şu ayağımıza gelen gaza fırsatını kaçırmayalım.”
Kuru Kadı’nın elleri aşağı düştü. Deli Hüsrev de arkadaşının yanına sokulmuştu. Bütün gaziler bu iki delinin arkasına üşüştü. Sanki hepsi bir anda deli oldular… Hepsi bir ağızdan “Aç bize kapıyı, aç…” diye bağırmaya başladılar! Kuru Kadı’nın iri patlak gözleri yaşardı. Yüzü sapsarı oldu. Uzun siyah sakalı kımıldadı. İki deliyi bile titreten, bütün gazilerin saçlarını ürperten ilahı bir mersiye ahengi kadar müessir sesiyle haykırdı:
“Meydan erleri! Ey mertler! Padişahımız Süleyman Gazi aşkına şu sözümü dinleyiniz. Benim muradım sizi gazadan menetmek değildir. Bugün can, baş feda olsun. . . Bahusus yarın Kurban Bayramı. . . Fakat bakınız maksadım ne? Bugün cuma… hem de arefe… Bugün hacılarımız Arafat’ta, diğer müminler camilerde bizim gibi gazileri nusreti için dua etmekteler… Bunda şüphesi olan var mı?”
“Hayır.”
“Hayır, asla.”
“Hayır.”
….
“O halde münasip olan budur ki biz de namazlarımızı eda edelim. Gözlerimizin yaşını dökelim. Dua edelim. Birbirimizle helalleşelim. Sonra gazaya girişelim. Kalanlarımız gazi, ölenlerimiz şehit olsun! Dünyada iyi nam ile anılalım. Ahirette peygamberimizin alemi dibinde toplanalım… Ne dersiniz?”
“Hay, hay.”
“Muvafık.”
“Pekâlâ!”
….
Gazilerin hepsi buna razı oldu. Öğleye kadar durdular. Abdest aldılar, namaz kıldılar, tekbir çektiler, helalleştiler. Kıraçin’in askerleri sardıkları palangadan yükselen derin uğultuyu hep teklif ettikleri “vire” münakaşasının gürültüsü sanıyorlardı.
***
Ansızın, uzaktaki Türk kulelerinden atılan “işaret topları” işitildi. Bu “Biz, dörtnala geliyoruz!” demekti. Kuru Kadı eliyle hisarın kapısını açtı. Grijigal gazileri “Allah, Allah” naralarıyla müthiş bir umman tuğyanı gibi fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birisine Deli Hüsrev, birisine Deli Mehmet baş olmuştu.
Ovada, Grijigal’e gelen yollardan bir toz dumandır kalkıyordu. Nice bin atlı imdada koşuyor sanılırdı. Düşman bu hali görünce şaşırdı. İki ateş arasında kaldığını anladı. Hâlbuki toz duman içinde yaklaşanlar ancak beş on gaziydi.
…Bozgun başladı!
Deli Mehmet’le Deli Hüsrev’in takımları düşmanı kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kuru Kadı cübbesini atmıştı. Elinde kılıç teşyi ettiği gazilerin arkasından yürüyordu. Deli Hüsrev bir sarhoş gibi Kıraçin’in alayına dalmış, kesiyor, kesiyor… inanılmaz bir çabuklukla kaçanlara yetişiyor, ikiye biçiyordu.
Kuru Kadı’nın gözleri Deli Mehmet’i aradı.
Bakındı, bakındı.
Göremedi.
Acaba o muydu? Yüreği ağzına geldi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yere uzanmıştı. . . Elli altmış adım kadar kendisinden uzaktı. . . Siyah yüksek atlı bir şövalye uzun bir kargıyı bu uzanmış vücuda saplıyordu. Durmadı. İlerledi. Koşarken ayağı bir taşa takıldı. Yuvarlanıyordu. Kılıcı ileri fırladı. Hemen toplandı. Kalktı. Düşen kılıcını aldı. Doğruldu. Koşacağı tarafa baktı. Şövalye atından inmiş, kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bir anda bu kestiği baş elinde, yine siyah bir ifrit gibi şahlanan atına sıçradı. Kaçacaktı… Kuru Kadı bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken baktı ki sol ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını sallayarak, avazı çıktığı kadar bağırıyor: “Mehmet, Mehmet! Canını verdin! Başını verme Mehmet!”
….
Bu nara o kadar müthiş, o kadar müessir, o kadar yanıktı ki… Kuru Kadı “Vah, Deli Mehmet’miş!” diye olduğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz, o an, kırk adım kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını gördü. Nefesi tutuldu. Şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki… lain hemen yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden yere düştü. Deli Mehmet’in başsız vücudu canlıymış gibi eğildi. Yerden kendi kesik başını aldı. Hemen oracığa, yorgun bir kahraman gibi, uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı’ dan başka kimse görmemişti. Herkes kaçan düşmanı kovalıyordu. Yalnız Deli Hüsrev…
“Yüzün ak olsun, ey cilasun!” diye bağırdı. Sonra Kuru Kadı’ya doğru koşarak sordu: “Nasıl, gördün mü bu civanı?”
“…” ,
“Görmedin mi?”
“…”
Kuru Kadı sesini çıkaramadı. Gördüğü harika onu dondurdu. Olduğu yerde öyle dimdik kaldı. Sanki ölmüştü. Deli Hüsrev onu hızla sarstı.
“Ne durursun be, can! Ne oldun, haydi gazaya. Düşman kaçıyor…”
Deli Hüsrev’in kakması Kuru Kadı’ya baştan can verdi. “Allah Allah” diyerek ileriye atıldı. Mücahitlere karıştı.
Cenk akşama kadar sürdü.
Er meydanının kanlı yüzüne “gece siyah saçlarını” dağıtırken münadinin “Gaziler hisara!” sadası duyuldu.
Dönen gaziler içinde kılıcından kanlar damlayan Kuru Kadı birkaç sipahi ile dışarıda kaldı. Yaralıları taşıttı. Şehit olanları saydırdı. Bunlar tam on dokuz kahramandı… Düşman altmış dört ceset bırakmış, diğer ölülerinin hepsini kaçırmıştı. Kuru Kadı sabahtan beri yemek yememiş, su içmemiş, durup dinlenmemişti… Toplattığı şehitleri hisarın önündeki meydana yığdırdı. Şehit Deli Mehmet’ in na’şını kendi buldu. Kesik başı koltuğunda, uyur gibi, sakin yatıyordu. Olduğu yerde gömdürdü. Sonra yanındakileri savdı. Bu taze mezarın başına çöktü. Ezberinden “Yasin” okumaya başladı. Dışarılarda kimse yoktu, yalnız uzakta palanga kapısındaki nöbetçi dolaşıyordu. Kuru Kadı okurken, önündeki mezarın birden yeşil nurlarla tutuştuğunu gördü. Sesi kısıldı. Dudaklarını oynatamadı. Çeneleri kitlendi. Bu yeşil nurun içinde Deli Mehmet’in kanlı boynuna sarılmış beyaz kanatlı bir melaike hem onu nurdan elleriyle okşuyor, hem açık alnını öpüyordu. Bu sıcak, bu yeşil nur büyüdü, taştı. Bütün âlem bu nurun içinde kaldı. Kuru Kadı’nın gözleri kamaştı, ruhu yandı, kendinden geçti.
***
Onu, daha ilk defa böyle derin bir uykuya dalmış gören yoldaşları zorla kaldırdılar. Koltuklarına girdiler.
“Haydi, kapı kapanacak” dediler, “içeri gir.”
Kuru Kadı’nın dili tutulmuştu. Cevap veremedi. Sarhoş gibi sallana sallana hisara girdi. Hala titriyordu. Palanganın içinde Deli Hüsrev’in menzilinden geçerken durdu. Kulak verdi; ağlıyor mu, inliyor mu diye. . . Hayır, Deli, şıkır şıkır atını kaşa[ğı]lıyor, keyifli bir türkü söylüyordu. Seslendi: “Hüsrev!”
“Efendim? . .”
….
Kapı açıldı. Kaşağı elinde, kolları, paçaları sıvalı, başı kabak Deli Hüsrev… daha Kuru Kadı bir şey sormadan “Gördün mü Deli Mehmet’ in zevkini?” dedi.
“Siz de benim gibi buradan gördünüz mü?”
“Gözlüye hod gizli yoktur! ”
Küttedek kapıyı kapadı. Yine türküsüne başladı.
….
Kuru Kadı palangada sabahı dar etti. Güneş doğmadan Deli Mehmet’in mezarına koştu. Artık bütün günlerini bu mezarın başında geçiriyordu. Bu mezarın daimi ziyaretçisi oldu. Büyük bir taş yontturdu, yazdırdı, başına diktirdi. Beş vakit namazlarını bile cemaatine bu kabrin başında kıldırmak isterdi. Artık ne hacet dilese, ne murat etse ona nail oluyordu
Grijigal’de, komşu palangalarda Kuru Kadı için “deli oldu” diyorlardı. Her an “beka” badesini içmiş ezeli bir sarhoş gibi nihayetsiz bir gaşy, payansız bir şevk, sükûn bulmaz bir heyecan içinde yaşıyordu. Fakat nasıl “Deniz çanağa sığmazsa” onun büyük sırrı da ruhuna sığmadı. Taştı. Huruç günü gördüğü harikayı herkese anlatmaya başladı. Hatta daha ileri gitti, çok iyi okuduğu Mevlid-i şerif lisanıyla o gördüğünü yazdı. Yüzlerce beyitlik bir destan düzdü.
Ama o zaman eski şevki kayboluverdi. Ruhuna koyu bir karanlık doldu. Kalbine acı bir ağırlık çöktü. Artık Deli Mehmet’in yeşil nurdan mezarı içinde sürdüğü ilahi zevki göremez oldu. Bu mahrumiyet onu delirtti. Yemekten, içmekten kesildi. Bir gün yine perişan, kırlarda dolaşırken Deli Hüsrev’e rast geldi. Meğer o da geziniyormuş. Elindeki yayıyla yavaşça Kuru Kadı’nın arkasına dokundu.
“Ahmak” dedi, “neye gördüğünü halka söyledin? Adam gördüğünü kaale geçirirse, kazandığı hali kaybeder. Eğer sussaydın gördüğün keramete ölünceye kadar şahit olacaktın…”
Kuru Kadı yere diz çöktü, ağlamaya başladı. “Çok pişmanım” diye inledi, “lutfet. Gel, beni gaflet uykusundan uyandır. Benim o görmüş olduğum ahval ne hikmettir? İçinde aklımı kaçırdığım bu mehabet, bu heybet nedir? Benimle senden başka onu gören oldu mu?”
“Bir gören daha var. O ‘can’ herkese görünmez.”
“Kimdir?”
“Bilmezsin. . .”
“Başkaları görmedi de, biz ikimiz niçin gördük?”
“‘Şehitlik müjdesidir! İkimiz de mutlaka şehit düşeceğiz!”
….
….
Kuru Kadı gittikçe öyle serseri, öyle perişan, öyle berbat oldu ki… kendisini o kadar seven Vali Ahmet Bey bile, Budin’den gelince, onun hallerine dayanamadı. Nihayet “bu meczup bir kişidir, palangada hizmetinden istifade olunamaz” diye geriye göndermeye mecbur oldu. Aradan epey zaman geçti. Serhadde değil, hatta Grijigal hisarında bile herkes Kuru Kadı’yı unuttu. Yalnız yazdığı destan okunuyor, hiç unutulmuyordu.
***
On iki sene sonra…[1566]
Sigetvar’ın zaptı akşamı yaralılar toplanırken meşhur kahraman Deli Hüsrev’ in -bir gülleyle parçalanmış- na’şı yanında uzun boylu, ak saçlı, ak sakallı, yeşil cübbeli bir şehit buldular. Kıbleye karşı yüzükoyun uzanmış yatan bu şehidin büyük yeşil sarığı henüz bozulmamıştı. Üzerinde hiçbir silah yoktu. Yarası neresinden olduğu belli değildi. Günlerce süren muhasara esnasında hiç kimse böyle bir adam görmemişti. İnceden inceye tahkikat yapıldı. Kim olduğu bir türlü anlaşılamadı. O vakit birçok gazilerin “gaip ordusundan imdada gelmiş bir veli” sandıkları bu şehit, acaba, Grijigal hisarının o eski meczup kadısı mıydı?
[Ömer Seyfettin, “Başını Vermeyen Şehit”, Yeni Mecmua, Cilt:1, Sayı:20, 22 Teşrinisani [Kasım]1917, Hilal Matbaası, İstanbul, 1917, s. 395-398]
[Peçevi İbrahim Efendi, Peçevi Tarihi I, Hazırlayan: Bekir Sıtkı BAYKAL, Kültür Bakanlığı Yayınları, Başbakanlık Matbaası, Ankara, 1981, s. 251-257]

Türk Dilinin İstiklali: 13 Mayıs 1277 Fermanı’ndan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne Tarihsel Bütünlük ve Süreklilik
Giriş
Türk devlet geleneğinde dil, sadece bir haberleşme aracı değil, siyasi egemenliğin ve milli bekanın temel göstergesidir. Türk dili, tarihsel süreçte Türkistan coğrafyasından Anadolu’ya taşınan en güçlü kültürel omurgadır. Ancak Anadolu Selçuklu Devleti’nin son dönemlerinde Farsçanın bürokratik ve edebi hegemonya kurması, Arapçanın ise bilim dili olarak yerleşmesi, “yöneten” ile “yönetilen” (halk) arasında sosyolojik bir yarılmaya yol açmıştır.

Bu çalışmada, 13 Mayıs 1277 tarihinde Karamanoğlu Mehmet Bey’in “Şimden girü hiç kimesne kapuda ve divanda ve mecalis ve seyranda Türki dilinden gayri dil söylemeye” Türkçe fermanıyla başlayan, 1928 Harf İnkılabı ile yapısal bir dönüşüme uğrayan ve Gazi Mustafa Kemal’in; Sadri Maksudi Arsal’ın “Türk Dili İçin” (Ankara 1930, s. 3) adlı eserinin başına 2 Eylül 1930 tarihinde el yazısıyla kaleme aldığı şu satırlardaki “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin… Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” sözleriyle Türk milletinin bağımsızlığını korumasında olduğu gibi kültürel varlığını sürdürmesinde de dilin belirleyici bir unsur olduğunu vurgulamasıyla kurumsallaşan dil politikasının, Türk Dil Kurumu (TDK) ve Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (DTCF) eksenindeki tarihsel bütünlüğü eleştirel bir bakış açısıyla analiz edilmektedir.
1. Vaka Analizi: 13 Mayıs 1277 Fermanı
13. yüzyıl Anadolu’su, Moğol istilası altındaki Selçuklu otoritesinin sarsıldığı ve Türkmen beyliklerinin kendi kimliklerini aradığı bir dönemdir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin son dönemlerinde Farsçanın bürokratik ve edebi hegemonya kurması, Arapçanın ise bilim dili olarak yerleşmesi, “yöneten” ile “yönetilen” (halk) arasında sosyolojik bir yarılmaya yol açmıştır.
Karamanoğlu Mehmet Bey’in 13 Mayıs 1277 tarihli fermanı, Anadolu sahasında Moğol/Fars etkisine karşı bir kültürel direnç hattıdır.

Kavramlar ve Semboller
“Kapu, Divan, Meclis ve Seyran”: Bu dörtlü yapı, Devletin karar ve icra mekanizmalarını temsil etmektedir. Devletin kalbi (bürokrasi), karar mekanizması (yönetim), sosyal hayat (meclis) ve kamusal alanı (seyran) simgeler. Ferman, Türkçeyi bu alanların tamamında hâkim kılarak dili “saraydan sokağa” birleştirici bir unsur yapmıştır. Bu mekânlarda Türkçenin mecburi kılınması, bürokrasinin “millileşmesi” anlamına gelmektedir.
Türkistan Mirası: Mehmet Bey’in bu çıkışı, aslında Türkistan’dan getirilen sözlü kültürün ve Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türk ile çizdiği “Türk dilinin üstünlüğü” idealinin bir eyleme dönüşmüş halidir.
“Gayri dil söylemeye”: Bu ifade bir yasaktan ziyade, Türkistan’dan Anadolu’ya taşınan halk kültürünün devlet katında tescilidir.
Kişiler ve Kurumlar
Karamanoğlu Mehmet Bey: Kozmopolit Fars kültürüne karşı, halkın öz değerlerini ve Türkistan kökenli dil birliğini savunan “milli iradeyi” temsil etmektedir.
Selçuklu Sarayı: Dönemin aydın yabancılaşmasını ve halktan kopuk yönetim anlayışını temsil eden bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Temsil Edilen Değerler
Mehmet Bey, Selçuklu seçkinliğine karşı halkçılığı ve yerel kimliği temsil etmektedir. Bu çıkış, Osmanlı’nın kuruluş evresindeki “Yunus Emre Türkçesi“ne ve idari dile zemin hazırlayan ilk kıvılcımdır.
2. Yapısal Dönüşüm: Harf İnkılabı ve 1930 Bildirisi
20. yüzyıla gelindiğinde dil meselesi, artık sadece bir kullanım tercihi değil, modernleşme ve millet-devlet inşasının merkezidir.
Harf İnkılabı (1928): Sembolik Bir Kopuş ve Başlangıç
Yeni Türk alfabesi, halkın eğitime erişimini engelleyen seçkinci bir engelin (Arap alfabesinin fonetik uyumsuzluğu) yıkılmasıdır. Bu, 1277’deki “halkın diline dönme” idealinin teknik ve yapı tamamlayıcısıdır.
Kavramlar ve Semboller
Milli His: Tarihsel coğrafyadan gelen ortak aidiyet duygusu. Atatürk, dilin zayıflamasını “milli hissin” zayıflaması olarak görmektedir.
Özleşme: Dilin yabancı unsurlardan (Arapça ve Farsça kaidelerden) temizlenerek, kendi köklerine (Türkistan dönemi yalınlığına) dönme çabasıdır.
2 Eylül 1930: “Milli His” ve Zihniyet Devrimi
Gazi Mustafa Kemal’in el yazısıyla kayda geçirdiği şu satırlar, dilin sosyolojik derinliğini açıklamaktadır:
“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin… Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
Burada dil, “milli hafıza” sembolüdür. Gazi Mustafa Kemal, dili esir olan bir milletin zihninin de sömürgeleşeceğini vurgulayarak, 1277 ruhunu modern bir teoriyle birleştirmiştir.
3. Kurumlaşma: TDK ve DTCF’nin Stratejik Rolü
Gazi Mustafa Kemal, dil meselesini şahsi bir ideal olmaktan çıkarıp devletin beka stratejisi haline getirmek için iki temel kurum inşa etmiştir:
Türk Dil Kurumu (TDK – 12 Temmuz 1932): Dilin özleşmesi, yabancı kaidelerden arındırılması ve Türkistan’daki kadim köklerle (Orhun Yazıtları, Divan-ı Lügat-it Türk) bağ kurulması için bilimsel bir laboratuvar işlevi görmüştür.
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (DTCF – 9 Ocak 1935): İsminde “Coğrafya” ve “Tarih“in “Dil” ile yan yana gelmesi tesadüf değildir. Bu fakülte, Türk milletinin tarihsel coğrafyasını (Türkistan ve Anadolu) ve bu coğrafyadaki dil varlığını antropolojik ve filolojik olarak ispatlama görevi üstlenmiştir.
Temsil Edilen Değerler ve Anlamlar
DTCF binasının girişindeki “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” vecizesi, dil inkılabının “duygusal” bir tepki değil, bilimsel bir inşa olduğunu göstermektedir. Temsil edilen değer, evrensel bilim yöntemiyle milli kimlik inşasıdır.
4. Yansımalar ve Tepkiler:
Süreklilik: Mehmet Bey’in fermanı siyasi bir darbeyle (ölümüyle) sekteye uğratılmış olsa da, o ruh Osmanlı’nın kuruluşundaki Türkçe bilincini beslemiştir.
Yansımalar: Eğitimde fırsat eşitliği artmış, devlet ile halk arasındaki dil uçurumu kapanmıştır.
Atatürk dönemi dil hamleleri, sadece bir alfabe değişikliği değil, bin yıllık bir “kendi sesine dönme” yolculuğudur. Bu süreçte muhafazakâr çevrelerin “gelenekten kopuş” eleştirileri, sosyolojik olarak “saray dili” ile “halk dili” arasındaki eski gerilimin bir tezahürüdür.
Tepkiler: 1277’de Selçuklu bürokrasisi fermanı görmezden gelmeye çalışmış; 1930’larda ise bazı muhafazakâr çevreler “geçmişle bağın koparıldığı” eleştirisinde bulunmuştur. Ancak sosyolojik olarak her iki hamle de Türkçeyi “tebaa dili” olmaktan çıkarıp “vatandaş dili” haline getirmiştir.
Sonuç: Tarihsel Bütünlük ve Süreklilik
13 Mayıs 1277 Fermanı bir istek, 1 Kasım 1928 Harf İnkılabı bir yöntem, 1930 el yazısı metni bir felsefe, 12 Temmuz 1932 TDK ve 9 Ocak 1935 DTCF ise bu gelişmenin mektebidir. Türkistan’dan gelen dil bilinci, Anadolu’da bir beylik fermanıyla ses bulmuş, Cumhuriyet ile bir bilimsel yapıya dönüşmüştür. Her iki vaka da, Türkçeyi yabancı dillerin (Farsça-Arapça veya Batı dilleri) tahakkümünden kurtarmayı amaçlayan “dil istiklali” hareketidir. Bu süreklilik, Türk modernleşmesinin “özgün ve milli” karakterinin en somut göstergesidir.
Kaynakça
Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1969.
Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 2007.
Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, TDK Yayınları, Ankara, 1972.
Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler): Tarihleri, Boy Teşkilatı, Destanları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1999.
İbn Bîbî, El-Evâmirü’l-‘Alâ’iyye fi’l-Umûri’l-‘Alâ’iyye (Selçuknâme), çev. Mürsel Öztürk, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2014.
Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi: Türk Kültüründen Türkiye Kültürüne ve Evrenselliğe, Bilgi Yayınevi, Ankara 1990.

(Dün-Bugün-Yarın)
1. Ergenekon’dan Çıkış Sahnesi (Bozkurt – Dağlar – Atlı Savaşçılar)

Sembol
- Ergenekon: Kapalı kaderden açık tarihe geçiş
- Bozkurt: Yol gösterici kolektif bilinç
- Dağlar: Kapanmış tarih, kuşatma, zorluk
- Atlı savaşçılar: Hareket, fetih, irade, özgürlük
Anlam
Ergenekon anlatısı yalnızca bir “çıkış” miti değildir; yeniden doğuşun arketipidir [kök örneğidir].
Türk milleti burada:
- Yok olmayı kabul etmeyen,
- Mecburiyet karşısında irade üreten,
- Tarihi kader olarak değil mücadele alanı olarak gören bir özne olarak betimlenmektedir.
Atlı figürler:
- Yerleşik pasifliği değil,
- Dinamik varoluşu temsil eder.
Bozkurt:
- Bir hayvan değil,
- Milletin sezgiye dayalı aklıdır. Yani akıl + sezgi + kolektif hafıza.
Değer (Dünü Temsil Eder)
- Özgürlük
- Direnç
- Birlik
- Kök bilinci
- Töre
Bu sahne Türk milletinin ontolojik [varlık bilimi] başlangıç bilincidir.

2. Ateş – Meşale – Kitap (Bilgi, Aydınlanma, Medeniyet)
Sembol
- Ateş: Dönüştürücü güç
- Meşale: Bilinçli aydınlanma
- Kitap: Hafıza, akıl, birikim, hukuk, eğitim
Anlam
Bu bölüm, Ergenekon’daki ham gücün, artık medeniyet gücüne dönüşmesini temsil etmektedir.
Ateş burada yıkıcı değil;
- Arındırıcı
- Aydınlatıcı
- Kurucu
Kitabın içinden yükselen ateş:
- Bilginin statik değil,
- Canlı ve dönüştürücü olduğunu göstermektedir.
Bu, Türk tarihinin:
- Sadece savaşan değil,
- Devlet kuran
- Hukuk, bilim ve teşkilat üreten yönünü simgelemektedir.
Değer (Bugünü Temsil Eder)
- Akıl
- Bilim
- Eğitim
- Devlet geleneği
- Kültürel süreklilik
Burada “bugün”, modern Türk kimliğinin:
- Mitten kopmadan,
- Aklı merkeze alan aşamasıdır.
3. Türk Bayrağı (Hilal – Yıldız – Kırmızı Zemin)
Sembol
- Hilal: Devamlılık, medeniyet, koruyuculuk
- Yıldız: Bağımsızlık, yön, kaderin merkezinde olma
- Kırmızı: Kan, fedakârlık, direniş
Anlam
Bayrak bu görselde:
- Ne sadece devlet sembolü,
- Ne de yalnızca ulusal işarettir.
Ateşin içinden yükselmesi şunu anlatır:
“Bu devlet, bu millet, kolay doğmadı.”
Bayrak:
- Ergenekon’daki çıkışın,
- Kitaptaki bilginin,
- Meşaledeki aydınlanmanın somut ve siyasal ifadesidir.
Değer (Bugün ve Yarını Birleştirir)
- Egemenlik
- Bağımsızlık
- Ortak kader
- Devlet bilinci
4. Kompozisyonun Bütünü (Zamanlar Arası Süreklilik)
Bu görsel doğrusal bir tarih anlatmaz; sarmal bir tarih bilinci kurar.
Dün
- Ergenekon
- Bozkurt
- Atlı savaşçılar
- Var olma mücadelesi
Bugün
- Kitap
- Meşale
- Akıl ve eğitim
- Devlet organizasyonu
Yarın
- Ateşten doğan bayrak
- Süreklilik
- Bilinçli güç
- Kendi kaderini tayin eden millet
Buradaki en kritik mesaj şudur:
Türk milletinin geleceği, köklerini inkâr ederek değil köklerini bilinçle dönüştürerek mümkündür.
5. Sonuç
Bu görsel:
- Ne romantik bir özlemdir
- Ne de bir milliyetçi slogan
Bu görsel:
- Mit + Akıl + Devlet üçlemesinin görsel bildirisidir.
Türk milletini:
- Sadece geçmişiyle övünen değil,
- Bugünü anlayan,
- Yarını inşa etmeye muktedir bir varlık/özne olarak konumlandırmaktadır.
Türk Tarihi
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]
Published
7 ay agoon
Kasım 17, 2025By
drkemalkocak
Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.
Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.
Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.
Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Büyük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.
İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.
İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:
Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.
Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.
Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.
Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.
Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.
Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:
Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.
28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:
Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.
Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.
Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımızın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımızın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.
İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.
Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:
Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].
Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:
Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.
Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket] ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.
Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.
Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.
Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.
diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.
Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:
1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.
2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.
27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:
Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.
İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:
Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.
diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.
Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.“
Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:
Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrıcalıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.
Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.
Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.
Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.
Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:
Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.
Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırıyor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.
Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:
Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.
Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:
Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.
Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.
Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.
Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?
Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.
Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:
Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.
[*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.
[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]

Milli Mücadele Hukukunun Kurucu Metinlerinden Biri: TBMM Şer’iye Encümeni’nin Beyannamesi (9 Mayıs 1920)

Milli Mücadele Hukukunun Direniş Bildirisi: TBMM’nin İslâm Âlemi’ne Beyannamesi (9 Mayıs 1920)

Havza Tamimi [Genelgesi] (28 Mayıs 1919)
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk Tarihi3 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Türk Tarihi3 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoAli Fuat Cebesoy’un Milli Mücadele Hatıraları’na Göre Amasya Kararları-Amasya Genelgesi










