Connect with us

Türk Tarihi

Sultan Abdülaziz’in Avrupa Seyahati (21 Haziran-7 Ağustos 1867) -1

Published

on

GİRİŞ

Sanayi devrimi, 18. yüzyılın ortalarında İngiltere’de başlamıştır. İlk milletlerarası sanayi fuarı, 1851 yılında Londra’da (Christal Palace) düzenlenmiştir. İkincisi 1853 yılında ABD’nin New York şehrinde açılmıştır. Bu durum 1855 Paris (Champs Elysees) ve 1862 Londra (Kensington-Garden) milletlerarası sergileriyle devam etmiştir.

Osmanlı Devleti, 1851’den başlayarak 1855 ve 1862 milletlerarası sergilerine katılmış, sadece ulaşımın güç olduğu New York’a ürünlerini gönderememiştir. Osmanlı Devleti’nin ilk sergi denemesi, 1863 yılında İstanbul’da Sultanahmet Meydanı’nda açılan Sergi-i Umumi-i Osmani ile gerçekleşmiştir. Batıda düzenlenen sergilerin yanında mütevazı sayılabilecek bu sergi, dönemin padişahı Sultan Abdülaziz (1861-1876) tarafından açılmıştır. Sergide; tarım ürünleri, maden örnekleri, dokumalar ve el sanatlarına yer verilmiştir.

Sultan Abdülaziz’in, Osmanlı sanayisini geliştirme yönündeki çabalarından biri de, o yıllarda kurulan Islah-ı Sanayi Komisyonu‘dur. Komisyonun amacı, loncaların kaldırılmasından sonra teşkilatsız kalan esnafı, şirket çatısı altında toplamaktır. Bu komisyon, sanayi mektepleri açarak ve sergiler düzenleyerek Osmanlı sanayisini destekleme çalışmaları yapmasına rağmen, 1873’te çeşitli gerekçeler ileri sürülerek kaldırılmıştır.

Fransa’da ilk milletlerarası tarım, sanayi ve güzel sanatlar sergisi, İmparator Louis Napoléon (1852-1870) döneminde 1855’te açılmıştır. Bu sergide yaklaşık 21.064 kişi ve kuruluş yer almıştır. Bu dönemde yaşanan Kırım Savaşı (1853-56) ve ardından imzalanan Paris Antlaşması, imparatora Avrupa siyasetinde üstünlük sağlamıştır.

1862’de Londra’da başarılı olan Fransız üreticileri, Paris’te ikinci bir fuarın düzenlenmesini istediler. Bu istek, Seine valisi Baron Haussmann’ın çalışmalarıyla değişen başkent Paris’in ve Fransa’nın tanıtımı için fırsatlar kapısını aralamıştır. 1867’de açılacak Paris milletlerarası sergisi için, hiçbir maddi harcamadan kaçınılmamıştır.

Fransa İmparatoru III. Napolyon, İstanbul’daki sefiri M. Bourree aracılığıyla, Osmanlı Sultanı Abdülaziz’i sergiye “onur konuğu” olarak davet etmiştir. Bu arada, İngiltere Kraliçesi Victoria’nın davetini de kabul eden Sultan Abdülaziz, 21 Haziran 1867’de 47 gün sürecek bir Avrupa seyahatine çıkmıştır. Böylece harp dışında bir sebeple, Osmanlı Devleti sınırlarının dışına çıkan yegâne Osmanlı padişahı olarak tarihe geçmiştir. Avrupa seyahatinde; Fransa, İngiltere, Belçika, Prusya, Avusturya ve Macaristan’ı gören Sultan Abdülaziz, Tuna nehri üzerinden İstanbul’a dönmüştür. Bu seyahatin gerçekleşmesinde, dönemin Sadrazamı Ali Paşa ve Hariciye Nazırı Fuat Paşa’nın gayretleri etkili olmuştur.

***

SULTAN ABDÜLAZİZ’İN AVRUPA SEYAHATİ

(21 Haziran-7 Ağustos 1867)

 Eski Londra büyükelçilerimizden değerli edibimiz merhum Ruşen Eşref ÜNAYDIN ile seneler önce yaptığım bir-sohbette sefaret arşivlerinin kendi zamanında tasnif edildiğini öğrenmiştim. Bu sebeple 1964 yılında İngiltere’ye giderken çalışma programım arasında bu arşivleri de görmek vardı.

Eski Mısır büyükelçimiz merhum Dr. Hulusi Fuat TUGAY Beyefendi’nin bir tavsiye mektubu ve o zamanki Londra büyükelçimiz Sayın Zeki KUNERALP’in şahsi lütuf ve alakaları bu imkânı sağladı. Bu vesile ile ·kendilerine teşekkür etmek bana büyük bir zevk veriyor.

İşte bu incelemeler esnasındadır ki elime Sultan Abdülaziz’in Avrupa seyahatine ait koca bir dosya geçti ve o zaman aldığım notları ilgili yayınlarla karşılaştırınca da bu yazı meydana çıktı.

***

Kırım Harbi (1853 – 1856) ve bunu lehimize sonuçlandıran ·Paris adlaşmasının (1856) üzerinden henüz on sene geçmiş olmasına rağmen Rumeli’de yeniden karışıklıklar başlamıştı. Eflak, Buğdan, Sırbistan ve Karadağ istiklal sevdasına düşmüşlerdi. Buna bir de Yunanlıların doymaz ihtiraslarının bir eseri olan Girit meselesi eklenmişti.

Bütün bu meselelerde Rusya kadar eski müttefikimiz Fransa’nın da parmağı olduğu muhakkaktır.

İşte bu sıralardadır ki İmparator III. Napolyon milletlerarası I. Paris sergisi dolayısıyla birçok Avrupa hükümdarları arasında Sultan Aziz‘i de Fransa’ya davet etmişti.

Hükûmet ve bilhassa Sadrazam Ali Paşa ile Hariciye Nazırı Fuat Paşa, hem bu alandaki görüşlerimizin en yetkili ağızdan Fransızlara ulaştırılması, hem de genç padişahın Avrupa’daki yenilikleri görüp tatbikine çalışması bakımından bu geziyi faydalı bularak hükümdarı bu teklifin kabulü için teşvik ettiler. Hele bu ilk daveti takip eden İngiliz Kraliçesi Victoria‘nın da daveti gelince, her iki teklif de birbiri ardınca kabul edildi.

Londra sefareti arşivinde bu hususla ilgili çeşitli vesikalar vardır. Evvela Paris sefiri Cemil Paşa‘nın 20.5.1867 de Londra sefaretine gönderdiği ve 524 sayı ile kayda alınan şifresi:

Özel olarak öğrendiğime göre Padişah Avrupa’ya bir gezi yapmak kararındadır. Babıali henüz resmen bildirmemişse de size gizli olarak yazıyorum.

Ve ertesi günü Hariciye Nezaretinden Londra büyükelçimiz Muzurus Paşa‘ya çekilen ve sefaretçe 537 sayı ile kayda alınan şifre:

Fransa sefiri bugün imparatoru adına Sultanı Paris’e davet etti. Hükümdar bu daveti kabul etti.

Birkaç gün sonra gene Hariciye Nezaretinden Muzurus Paşa’ya gönderilen 29.5.

1867 günlü ve 577 sayı ile- kayda alınan şifre:

Padişah, kraliçenin davetini de memnunlukla aldı. Sizin bizzat, kraliçeye ve hükûmetine tefekkürlerini bildirmenizi arzu ediyor.

Gene sefaretin 746 sayılı yazısından öğreniyoruz ki bu gezi dünya basını gibi İngiliz basınında da ilgi uyandırmış ve Daily Telegraph gazetesi muhabirlerinden George Augustus Sala töreni izlemek üzere Fransa’ya hareket etmeden önce Muzurus Paşa’dan Cemil Paşa’ya hitaben bir tavsiye mektubu almıştır.

***

Bu gezi bir halifenin, bir Osmanlı padişahının Hristiyan ülkelerine yaptığı ilk ve son dostluk seyahatidir. O bakımdan tarihimizde de ayrı bir önemi vardır.

Sultan Abdülaziz bu geziye 18 Safer 128421 Haziran 1867’de çıkmıştır. O gün

Cuma namazını Ortaköy Camii’nde kılan padişah öğleden sonra Dolmabahçe Sarayı‘nda, İstanbul’da bulunan Rus Çarı’nın oğlu, Aleksi Aleksandriyeviç ile maiyetini kabul etti.

Saat 16:00 da atılan bir top, hareketi müjdeliyordu. İki sahili dolduran binlerce insanın velvelesi ve gemilerin top sesleri arasında Sultan Abdülaziz yedi çifte saltanat kayığına binerek Sultaniye Yatına geçti. Hareket anında konvoy şöylece sıralanmıştı:

Sultaniye yatı – Hünkâr ve maiyeti erkânı için,

Pertevniyale yatı – Hademeler ve seyahat malzemesi için,

2 Osmanlı harp gemisi – (Aziziye uskurlu firkateyni ile Orhaniye zırhlı firkateyni),

1 Fransız harp gemisi – (Forbin stasiyonneri).

Hey’ete hükûmetleri adına davetçi olarak katılan Fransa büyükelçisi M. Bourrée ile İngiltere elçiliği baş sır kâtibi bu gemiye binmişlerdi.

Londra sefareti arşivlerinden öğrendiğimize göre bu seyahatinde padişaha yol arkadaşlığı edenler şunlardı:

Büyük oğlu Şehzade Yusuf İzzettin Efendi (henüz 11 yaşlarında),

Yeğeni ve veliaht Murad Efendi,

Yeğeni Şehzade Abdülhamid Efendi.

 Veliahdın yurt içinde fazla taraftarı olduğu için hükümdar onun da maiyetinde bulunmasını lüzumlu görmüştü. Ancak Sadrazam Ali Paşa da muhteris bulduğu genç şehzade Abdülhamid Efendi’nin padişahın yokluğunda payitahtta kalmasını doğru bulmamış ve Sultan Abdülaziz’i onu da götürmeğe ikna etmişti.

Bu sebeple yurt dışında bulunduğu sürece Padişah adına işlere bakmak üzere naibi saltanat – padişah vekili olarak Ali Paşa görevlendirilmişti.

Bu seyahate katılan Hariciye Nazırı Keçecizade Dr. Fuat Paşa‘dan başka hariciye teşrifatçısı (Protokol Umum Müdürü) Mehmet Kamil Bey, Divanı Hümayun baştercümanı Arifi Bey ve Özel Kalem Müdürü Ali Fuat Bey de vardı.

Padişahın maiyetinde görevlendirilen sivil memurlar:

Başmabeyinci Namık Paşazade Hüseyin Cemil Bey

Başkâtip Bursalı Mehmet Emin Bey

İkinci Mabeyinci Halit Bey

Baş İmam Hayrullah Efendi·

İkinci Kâtip Halimi Efendi

Üçüncü Mabeyinci Ziver Bey

Dördüncü Mabeyinci Hafız Mehmet Bey

Kâtip Fazlı Bey

Mabeyinci Fuat Bey

Askeri maiyet halkına gelince:

Amiral Rasim Paşa, Başhekim Marko Paşa, Başyaver Rauf Paşa, Es’ad Paşa, Yaver Albay Rıza Bey, Albay Hafız Bey, Yaver Yarbay Salih ve Fazlı Beyler, Emir Subayı Binbaşı Hakkı ve Muzaffer Beyler ile veliahd Murad Efendi’nin yaveri Albay Mehmed Bey ve Şehzade Yusuf İzzettin Efendi’nin Yaveri Yarbay Ahmed Bey ile emir subayı olarak beş binbaşı ve bir teğmen ve ayrıca altı silahşör vardı.

Bunlardan gayri padişahın emrinde esvabcıbaşı Ahmed Bey ile 12 hademe, şehzadelerin emrinde de altışar hademe bulunuyordu.

Bu arada çok iyi Fransızca bilmesi hasebiyle Hariciye Nazırı Fuat Paşa’nın torunu ve henüz 14 yaşında bir çocuk olan İzzet Fuat Bey de Şehzade Yusuf İzzettin Efendi’ye yol arkadaşlığı ediyordu ki kendisi bilahare Ferik (Tümgeneral) rütbesiyle emekliye ayrılmış ve bu seyahat hatıralarını da bir kitap halinde yayınlamıştır.

İki sahili dolduran kalabalık bir halk kitlesinin alkış ve hayır duaları arasında yola çıkan padişahı devlet büyükleri ve elçiler özel ve resmi vapurlarla adalara kadar uğurladılar. Aşağıdaki satırlar o zamanki Umumi Efkârın en güzel ifadesidir:

Kande azmeyler isen feyz-i Hüda Yarin ola

Hazret-i Hızr-ı Nebi Kafilesarin ola…

Ertesi sabah Kale-i Sultaniye = Çanakkale’ye varan donanma sahillerden atılan toplar kadar, Çanakkale’ye karşıcı gelen, Fransız Akdeniz filosundan atılan toplarla da selamlanıyordu.

Böylece daha heybetli bir hal alan donanmalar bir müddet için hep beraber Adalar Denizi‘nde yol aldılar ve sonra ayrıldılar. Donanmamız zamanla Midilli, Sakız, Girit adalarıyla Yunan sularını geride bıraktıktan sonra İtalyan sularına girdi.

Sultan Abdülaziz denizden çok ürkerdi. Halimi Efendi’nin anlattığına göre deniz ilk olarak Adriyatik önlerinde İtalyan sularına girerken patlak vermişti. Lumbar deliklerinden giren serpintilerden ürken padişah Sultaniye süvarisi Amiral Rüstem Paşa’yı çağırarak derhal geri dönülmesini emretmişti. Çok müşkül durumda kalan süvarinin imdadına Fuat Paşa yetişmiş ve bütün mesuliyeti üstüne alarak yola devamı sağlamıştı. Çünkü söz konusu olan bir devletin, bir milletin haysiyeti idi.

O geceyi çok sıkıntılı geçiren hünkâr sabaha karşı İtalya kara sularında İtalyan donanmasının attığı “Hoş geldiniz!” topları ile uyandı. Uyku sersemi durumu Fuat Paşa’ya sorup:

İtalyan donanması kara sularına ayak bastığımızı kutluyor, cevabını alınca öfkesini gizlemek zorunda kalmış ve:

Ya! Öyle mi? memnun oldum, demekle yetinmişti.

Kömür almak üzere Mesina limanında durmak gerektiğinden Sicilya’yı ve Etna’nın dumanlı başını geride bırakan Osmanlı donanması 25 Haziran’da Mesina boğazına girdi ve kaleden atılan toplarla karşılandı.

O geceyi limanda geçiren Osmanlı donanması ikmal yaparken padişah da Pertevniyal yatına geçerek sabahı orada etti.

Ertesi sabah Tulon‘a doğru yola çıkan konvoy tekrar karşıcı çıkan İtalyan donanması ile buluşarak yol üzerindeki ikinci İtalyan limanına, Napoli‘ye uğradı, gene selam topları yeri göğü sarstı.

İtalya birliği o tarihlerde henüz tahakkuk etmemişti. Kral Victor Emmanuel Floransa’da oturuyordu ve Roma’yı muhasara etmişti. Bu sebeple Napoli’deki 2 saatlik duraktan bilistifade İtalya hükûmeti adına gelen bir karşıcı heyetle sefirimiz Rüstem Bey, hünkârı Sultaniye yatında ziyaret ettiler.

Artık hedef son uğrak olan Tulon idi. Fakat o gece deniz öylesine kabardı ki dalgalar lumbar deliklerinden kamaralara, salonlara giriyordu. Bu sebeple Sultan Abdülaziz bir kere daha geri dönülmesini emretti ise de Fuat Paşa gene el altından durumu idare etti. Lakin yolculuğun 9. günü Cumartesi sabahı 5.30 sularında, Tulon limanından ve karşıcı çıkan 100 kadar irili ufaklı Fransız gemisinden atılan toplarla Sultaniye Yatı limon kabuğu gibi sallanmağa başlayınca artık sabrı tükenen hükümdar süvariyi çağırtarak evvelki emrini bir kere daha ve kesin olarak tekrarladı. Fransız topraklarına ayak basılmadan geri dönülecekti. Fuat Paşa bu sefer şahsen ricalara başlamışsa da bir netice alamadı ve bunun üzerine:

– Efendimiz, ceddi izamınız bin bir meşakkat ve tehlike bahasına buralara gelmişlerdir. Zatı Şahaneniz hiçbir zahmet çekmeden bütün bir medeniyet âleminin tazimleriyle karşılanıyorsunuz. Beni seren direğine asın ve ondan sonra dönüş emri verin, demişti.

Hünkâr emrini çaresiz geri almış, fakat başmabeyinciye:

İstanbul’da ben ona gösteririm! diyerek kızgınlığını belli etmişti.

Demir atıldıktan sonra padişahı Sultaniye‘de Tulon kumandanı, imparatorun mümessilleri, Fransa elçimiz Cemil Paşa, kendisinin ve veliahdın emrine verilen mihmandarlar, Fransa’daki Osmanlı tebaasının bir kısmı ziyaret ederek saygılarını sundular.

Tulon baştanbaşa donanmış, rıhtımlara kadar halı döşenmişti. Bandolar çalınıyor, nutuklar veriliyor ve Osmanlı memur, asker ve hatta hademelerinin muhteşem kılıkları Fransızların hayret ve takdirlerini topluyordu. O kadar ki padişahın hususi yemeklerini pişirmek üzere getirilen Bolulu ahçılar, mor çuha üzerine som altın ve klaptanla işlenmiş salta ve şalvarlarıyla, boyunlarına astıkları altın saat ve kordonlarıyla, ipek Trablus kuşaklarıyla her biri birer Türk şehzadesi zannedilerek şiddetle alkışlanmışlardı.

O sırada Paris’te ise Fransız hükûmeti ufak bir temizlik yapıyordu. Çünkü daha önce gelen Rus Çarı’na Bois de Boulogne’den dönerken genç bir Lehli tarafından ateş edilmesi dolayısıyla hünkârın hayatını da emniyete almak lazımdı. Bu sebeple Namık Kemal, Ziya Paşa, Agâh ve Suavi Efendiler ve diğer Jön Türklerden Fransa’yı terk etmeleri istendi.

Mamafih bu temizlikte Paris Büyükelçimiz Cemil Paşa’nın da dahli vardı.

Öğle yemeğini Tulon’da istirahatine tahsis edilen konakta yiyen hünkâr bilahare mahalli hükûmet erkânını kabul etmişti. 17.10’da trenle Paris’e doğru yola çıkan padişah ve maiyeti Marsilya‘da ufak bir mola vererek akşam yemeklerini yemişler ve 19.30’da yeniden yola çıkmışlardı. Liyon‘daki birkaç dakikalık duruştan faydalanan Mısır Hidivi İsmail Paşa ile kardeşi Mustafa Fazıl Paşa maiyeti şahaneye katıldılar. O sıralarda Hidiv unvanını yeni almış olan İsmail Paşa durumdan fevkalade memnun ve minnettardı.

30 Haziran Pazar günü öğleden sonra saat 16.30 da tren Paris’te Liyon garına girerken bizzat imparator III. Napolyon, maiyeti prensler, büyükelçiler ve generaller karşıcı gelmişlerdi. Bu arada Londra sefirimiz Muzurus Paşa da vardı. Filhakika Londra sefaretince 679 sayı ile kayda alınan Hariciye Vekâletinin 15.6.1867 günlü emrinde:

Hükümdar 22 Haziran’da hareketle, İtalya yolu ile Toulon’a ve oradan da Paris’e gidecektir. Siz de Paris’te olacaksınız” denilmektedir.

Hiçbir hükümdarın gelişi Osmanlı Padişahınınki kadar Paris halkını heyecanlandırmamıştı. Merasim alayları, toplar, mızıkalar, bütün yol boyunu ve pencereleri dolduran halk adeta coşmuştu.

İlk arabada hünkâr, imparator ve karşılarında da Fuat Paşa vardı ve bittabi arkalarında da muhafızlar. İkinci arabada şehzadeler, üçüncüde sefirler ve sonra diğer maiyet erkânı geliyordu. Böylece evvela Tuillerie Sarayı‘na gidildi. Burada Kraliçe Eugenie ve maiyeti erkânı hünkârı karşıladı. Takdim merasiminden sonra gene aynı ihtişamla padişahın kalması için ayrılan Elysée Sarayı‘na gelindi. Orada imparator veda ederek ayrıldı ve sultanı istirahate terk etti.

1867 birinci Paris sergisi ve bu maksatla yapılan Sergi Sarayı-Palais de l’Industrie’deki merasim aslında imparator III. Napolyon’un siyaset alanındaki başarısızlıklarını örtmek için yapılan bir tertip olduğundan Champs Elysée’de 687.000 dönümlük bir arazi üzerinde milyonlar sarfı ile kurulan bu saray o gün ihtişam içinde yüzüyordu.

20.000 kişilik oturacak yer vardı. Ve salon anfiteatr şeklinde tanzim edildiğinden merasimi herkes rahatça seyredebilecekti.

Türk Tarihi

TÜRK MİLLETİ

Published

on

 (Dün-Bugün-Yarın)

1. Ergenekon’dan Çıkış Sahnesi (Bozkurt – Dağlar – Atlı Savaşçılar)

Sembol

  • Ergenekon: Kapalı kaderden açık tarihe geçiş
  • Bozkurt: Yol gösterici kolektif bilinç
  • Dağlar: Kapanmış tarih, kuşatma, zorluk
  • Atlı savaşçılar: Hareket, fetih, irade, özgürlük

Anlam

Ergenekon anlatısı yalnızca bir “çıkış” miti değildir; yeniden doğuşun arketipidir [kök örneğidir].


  Türk milleti burada:

  • Yok olmayı kabul etmeyen,
  • Mecburiyet karşısında irade üreten,
  • Tarihi kader olarak değil mücadele alanı olarak gören bir özne olarak betimlenmektedir.

Atlı figürler:

  • Yerleşik pasifliği değil,
  • Dinamik varoluşu temsil eder.

Bozkurt:

  • Bir hayvan değil,
  • Milletin sezgiye dayalı aklıdır. Yani akıl + sezgi + kolektif hafıza.

Değer (Dünü Temsil Eder)

  • Özgürlük
  • Direnç
  • Birlik
  • Kök bilinci
  • Töre

Bu sahne Türk milletinin ontolojik [varlık bilimi] başlangıç bilincidir.

2. Ateş – Meşale – Kitap  (Bilgi, Aydınlanma, Medeniyet)

Sembol

  • Ateş: Dönüştürücü güç
  • Meşale: Bilinçli aydınlanma
  • Kitap: Hafıza, akıl, birikim, hukuk, eğitim

Anlam

Bu bölüm, Ergenekon’daki ham gücün, artık medeniyet gücüne dönüşmesini temsil etmektedir.

Ateş burada yıkıcı değil;

  • Arındırıcı
  • Aydınlatıcı
  • Kurucu

Kitabın içinden yükselen ateş:

  • Bilginin statik değil,
  • Canlı ve dönüştürücü olduğunu göstermektedir.

Bu, Türk tarihinin:

  • Sadece savaşan değil,
  • Devlet kuran
  • Hukuk, bilim ve teşkilat üreten yönünü simgelemektedir.

Değer (Bugünü Temsil Eder)

  • Akıl
  • Bilim
  • Eğitim
  • Devlet geleneği
  • Kültürel süreklilik

Burada “bugün”, modern Türk kimliğinin:

  • Mitten kopmadan,
  • Aklı merkeze alan aşamasıdır.

3. Türk Bayrağı (Hilal – Yıldız – Kırmızı Zemin)

Sembol

  • Hilal: Devamlılık, medeniyet, koruyuculuk
  • Yıldız: Bağımsızlık, yön, kaderin merkezinde olma
  • Kırmızı: Kan, fedakârlık, direniş

Anlam

Bayrak bu görselde:

  • Ne sadece devlet sembolü,
  • Ne de yalnızca ulusal işarettir.

Ateşin içinden yükselmesi şunu anlatır:

Bu devlet, bu millet, kolay doğmadı.”

Bayrak:

  • Ergenekon’daki çıkışın,
  • Kitaptaki bilginin,
  • Meşaledeki aydınlanmanın somut ve siyasal ifadesidir.

Değer (Bugün ve Yarını Birleştirir)

  • Egemenlik
  • Bağımsızlık
  • Ortak kader
  • Devlet bilinci

4. Kompozisyonun Bütünü (Zamanlar Arası Süreklilik)

Bu görsel doğrusal bir tarih anlatmaz; sarmal bir tarih bilinci kurar.

Dün

  • Ergenekon
  • Bozkurt
  • Atlı savaşçılar
  • Var olma mücadelesi

Bugün

  • Kitap
  • Meşale
  • Akıl ve eğitim
  • Devlet organizasyonu

Yarın

  • Ateşten doğan bayrak
  • Süreklilik
  • Bilinçli güç
  • Kendi kaderini tayin eden millet

Buradaki en kritik mesaj şudur:

Türk milletinin geleceği, köklerini inkâr ederek değil köklerini bilinçle dönüştürerek mümkündür.

5. Sonuç

Bu görsel:

  • Ne romantik bir özlemdir
  • Ne de bir milliyetçi slogan

Bu görsel:

  • Mit + Akıl + Devlet üçlemesinin görsel bildirisidir.

Türk milletini:

  • Sadece geçmişiyle övünen değil,
  • Bugünü anlayan,
  • Yarını inşa etmeye muktedir bir varlık/özne olarak konumlandırmaktadır.

Continue Reading

Türk Tarihi

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]

Published

on

Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.

Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.

Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.

Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Bü­yük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.

İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.

İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:

Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.

Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.

Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.

Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.

Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.

Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:

Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.

28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:

Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.

Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.

Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımı­zın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımı­zın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.

İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.

Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:

Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].

Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:

Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.

Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket]   ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.

Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.

Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.

Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.

diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.

Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:

1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.

2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.

27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:

Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.

İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:

Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.

diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.

Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.

Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:

Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrı­calıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.

Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.

Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.

Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.

Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:

Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.

Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırı­yor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.

Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:

Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.

Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:

Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.

Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.

Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.

Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?

Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.

Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:

Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.

 [*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.

[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]

Continue Reading

Türk Tarihi

İstanbul’un İtilaf Devletleri Tarafından Fiilen İşgali (13 Kasım 1918)

Published

on

Giriş

13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul Boğazı’na girişi, Osmanlı tarihinin son döneminin en kritik olaylarından biridir. Mondros Mütarekesi imzalanmış olsa da, İstanbul’a uygulanan fiilî işgal, mütareke hükümlerinin ötesine geçen bir kontrol mekanizması yaratmıştır. Bu olay, yalnızca askerî hâkimiyetin kurulduğu bir an değil; Osmanlı yönetiminin meşruiyet kaybı, şehir düzeninin dönüşümü, sosyal moral çöküşü ve eşzamanlı olarak milli direniş fikrinin doğuşunu simgeleyen bir dönemeçtir.

Bu çalışma aşağıdaki sorulara cevap aramaktadır:

İşgale giden yolda hangi diplomatik, askerî ve psikolojik mekanizmalar rol oynamıştır?

13 Kasım 1918, Osmanlı egemenliği açısından hangi kırılmayı temsil etmektedir?

Fiilî işgal ile resmî işgal arasında nasıl bir fark vardır ve tarih yazımı bu ayrımı neden sıklıkla göz ardı etmektedir?

İşgal İstanbul’un toplumsal hafızasında nasıl bir iz bırakmıştır?

Bu olay, Millî Mücadele’nin fikri zeminini hangi açılardan tetiklemiştir?

1. Mondros Mütarekesi’nin Siyasal Anatomisi ve İşgale Giden Süreç

1.1. Eleştirel Tarih Yöntemi Açısından Mütareke Maddelerinin Yorumu

    Mütarekenin 7. maddesi, belirsizliği sebebiyle diplomatik genişletmeye en açık maddedir. İngiliz belgeleri “İstanbul’un düzeni tehlikede” yorumunu meşru kabul ederken, Osmanlı heyeti bu maddeyi yalnızca savaş bölgeleri için geçerli görmüştür.

    Burada “metin ile niyet” arasındaki boşluk işgale zemin hazırlamıştır.

    1.2. Boğazlar Sorununun Uluslararası Boyutu

    Boğazların kontrolü, İngiltere’nin 19. yüzyıldan itibaren benimsediği deniz üstünlüğü stratejisinin çekirdek unsurudur.

    • İngiltere: Boğazların uluslararasılaştırılması
    • Fransa: İstanbul üzerinde kültürel nüfuz
    • İtalya: Akdeniz’de denge unsuru
    • Yunanistan: “Megali Idea” bağlamında fırsat arayışı

    İstanbul, yalnızca Osmanlı Devleti için değil, Büyük Güçler arası hegemonya mücadelesinin kesişim noktasıdır.

    1.3. Osmanlı Devleti’nin Yapısal Çöküşü

    1918 sonbaharında Osmanlı’nın:

    • bütçe açığı,
    • ordunun dağılması,
    • gıda krizi,
    • bürokratik çöküş,

    gibi yapısal sorunları işgale zemin hazırlamıştır.

    Eleştirel tarih yöntemi bu noktada “işgal”i yalnızca dış müdahale değil, iç zayıflığın sonucu olarak da ele alır.

    2. 13 Kasım 1918: İtilaf Devletleri Donanmasının İstanbul’a Girişi

    2.1. Donanmanın Kompozisyonu

    İngiliz arşivlerine göre Boğaz’a giren filo:

    • 22 İngiliz
    • 12 Fransız
    • 17 İtalyan
    • 4 Yunan
    • Yardımcı gemiler

    toplam 55–61 gemi arasında değişmektedir.

    Bu güç gösterisi yalnızca askerî değil, psikolojik bir şok stratejisidir.

    2.2. Tanıklıklar: Mustafa Kemal ve İstanbul Halkı

    Mustafa Kemal’in Haydarpaşa’da gördüğü manzara karşısında söylediği:

    “Geldikleri gibi giderler.”

    ifadesi, askeri liderlik psikolojisi açısından bir “direniş çerçevesi” inşa etmiştir.

    Halide Edib ise bu günü “şehrin ruhunun esir alındığı gün” olarak tanımlar.

    2.3. Şehir Sosyolojisi Açısından İşgalin Tasviri

    İşgal günü:

    • Galata Köprüsü’nde toplanan kalabalığın sessizliği
    • Tophane rıhtımına indirilen birlikler
    • İstanbul polisinin pasifize oluşu
    • Pera’daki gayrimüslim cemaatlerin temkinli kutlamaları

    gibi unsurlar şehir sosyolojisinin “eşzamanlı çoklu duygular” barındıran yapısını ortaya koyar.

    3. Vaka Analizleri: İşgalin Çok Boyutlu Etkileri

    Vaka 1: Osmanlı Yönetim Aygıtının Çöküşü ve Tevfik Paşa’nın Görevlendirilmesi

    Tevfik Paşa’nın getirilmesi İngilizlerin “ılımlı, denetim altına alınabilir hükümet” arayışıyla uyumludur.

    Bu, klasik sömürge stratejisinin bir türüdür: Yerel yönetimi tamamen devirmeden etkisiz kılmak.

    Vaka 2: Polis Teşkilatının Yeniden Düzenlenmesi

    İngiliz subayları polis merkezlerinde denetim noktaları kurmuş, atamalara müdahale etmiş, “güvenilir” görülen isimleri öne çıkarmıştır.

    Bu durum fiilî işgalin “hiyerarşi kırma stratejisi”dir.

    Vaka 3: Basının Kontrol Altına Alınması

    Peyam-ı Sabah gibi gazeteler İngiliz yanlısı çizgiye evrilmiş; İleri ve Yeni Gün gibi gazeteler baskı altına alınmıştır.

    Bu, modern anlamda enformasyon savaşının erken bir örneğidir.

    4. Fiilî İşgal – Resmî İşgal Ayrımı: Tarih Yazımı Eleştirisi

    Türk tarih yazımında “öğretim kolaylığı” gerekçesiyle İstanbul’un yalnızca 16 Mart 1920’de işgal edildiği aktarılır. Ancak:

    • egemenlik kaybı,
    • idari müdahale,
    • askerî sınırlama,
    • polis ve basın kontrolü,

    ölçütleri dikkate alındığında 13 Kasım 1918 tam nitelikli bir fiilî işgaldir.

    Eleştirel tarih yazımı, devletlerin “resmî söylem”leri ile arşiv gerçekleri arasındaki farkı açığa çıkarır.

    5. İşgalin Psikolojik ve Toplumsal Etkileri

    5.1. Moral Çöküş ve Mill Kimliğin Yeniden İnşası

    İşgal, İstanbul halkında:

    • yenilmişlik,
    • belirsizlik,
    • öfke,
    • utanç,
    • milliyetçi uyanış

    gibi duyguları aynı anda tetiklemiştir.

    5.2. Aydınlar Üzerindeki Etkiler

    Ahmet Emin Yalman, Halide Edib, Celal Nuri gibi yazarların günlüklerinde:

    • “Öfke”
    • “Aşağılanma”
    • “Direniş gerekliliği”

    temaları baskındır.

    5.3. Millî Mücadele’nin Psikolojik Kaynağı

    Mustafa Kemal’in 1918–1919 arasında İstanbul’da yaptığı temaslar, işgal psikolojisinden doğan direniş enerjisini Anadolu’ya taşıyan bir “fikri köprü” oluşturmaktadır.

    Sonuç: 13 Kasım 1918’in Tarihi Konumlandırılması

    Bu makalenin kapsamlı analizi göstermiştir ki:

    • İstanbul’un işgali diplomatik, askerî, psikolojik ve idari boyutları olan çok katmanlı bir harekettir.
    • 13 Kasım 1918, 16 Mart 1920’den bağımsız düşünülemez; ancak bu ilk tarih egemenlik kaybının başlangıcıdır.
    • Bu olay, milli kimliği yeniden kuran bir “travmatik başlangıç anı”dır.
    • Millî Mücadele’nin ruhu, bu işgal gününde şekillenmiştir.

    Kaynakça

    Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, M. E. B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1977, s. 54-57

    Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü I, TTK Yayınları, TTK Basımevi, Ankara, 1993, s. 24-26

    Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I (Mutlakıyete Dönüş 1918-1919), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 79-114

    Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul 1918-1923, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.

    Zekeriya Türkmen, “İstanbul’un İşgali ve İşgal Dönemindeki Uygulamalar (13 Kasım1918-16 Mart 1920)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XVIII, Temmuz 2002, Sayı: 53, s. 319-372

    Abdurrahman Bozkurt, “İstanbul’un İşgali”, Atatürk Ansiklopedisi

    https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/690/%C4%B0stanbul’un-%C4%B0%C5%9Fgali

    Continue Reading

    En Çok Okunanlar