Türk Tarihi
Sultan Abdülaziz’in Avrupa Seyahati (21 Haziran-7 Ağustos 1867) -2
Published
3 yıl agoon
By
drkemalkocak
GİRİŞ
Sanayi devrimi, 18. yüzyılın ortalarında İngiltere’de başlamıştır. İlk milletlerarası sanayi fuarı, 1851 yılında Londra’da (Christal Palace) düzenlenmiştir. İkincisi 1853 yılında ABD’nin New York şehrinde açılmıştır. Bu durum 1855 Paris (Champs Elysees) ve 1862 Londra (Kensington-Garden) milletlerarası sergileriyle devam etmiştir.
Osmanlı Devleti, 1851’den başlayarak 1855 ve 1862 milletlerarası sergilerine katılmış, sadece ulaşımın güç olduğu New York’a ürünlerini gönderememiştir. Osmanlı Devleti’nin ilk sergi denemesi, 1863 yılında İstanbul’da Sultanahmet Meydanı’nda açılan Sergi-i Umumi-i Osmani ile gerçekleşmiştir. Batıda düzenlenen sergilerin yanında mütevazı sayılabilecek bu sergi, dönemin padişahı Sultan Abdülaziz (1861-1876) tarafından açılmıştır. Sergide; tarım ürünleri, maden örnekleri, dokumalar ve el sanatlarına yer verilmiştir.
Sultan Abdülaziz’in, Osmanlı sanayisini geliştirme yönündeki çabalarından biri de, o yıllarda kurulan Islah-ı Sanayi Komisyonu‘dur. Komisyonun amacı, loncaların kaldırılmasından sonra teşkilatsız kalan esnafı, şirket çatısı altında toplamaktır. Bu komisyon, sanayi mektepleri açarak ve sergiler düzenleyerek Osmanlı sanayisini destekleme çalışmaları yapmasına rağmen, 1873’te çeşitli gerekçeler ileri sürülerek kaldırılmıştır.
Fransa’da ilk milletlerarası tarım, sanayi ve güzel sanatlar sergisi, İmparator Louis Napoléon (1852-1870) döneminde 1855’te açılmıştır. Bu sergide yaklaşık 21.064 kişi ve kuruluş yer almıştır. Bu dönemde yaşanan Kırım Savaşı (1853-56) ve ardından imzalanan Paris Antlaşması, imparatora Avrupa siyasetinde üstünlük sağlamıştır.
1862’de Londra’da başarılı olan Fransız üreticileri, Paris’te ikinci bir fuarın düzenlenmesini istediler. Bu istek, Seine valisi Baron Haussmann’ın çalışmalarıyla değişen başkent Paris’in ve Fransa’nın tanıtımı için fırsatlar kapısını aralamıştır. 1867’de açılacak Paris milletlerarası sergisi için, hiçbir maddi harcamadan kaçınılmamıştır.
Fransa İmparatoru III. Napolyon, İstanbul’daki sefiri M. Bourree aracılığıyla, Osmanlı Sultanı Abdülaziz’i sergiye “onur konuğu” olarak davet etmiştir. Bu arada, İngiltere Kraliçesi Victoria’nın davetini de kabul eden Sultan Abdülaziz, 21 Haziran 1867’de 47 gün sürecek bir Avrupa seyahatine çıkmıştır. Böylece harp dışında bir sebeple, Osmanlı Devleti sınırlarının dışına çıkan yegâne Osmanlı padişahı olarak tarihe geçmiştir. Avrupa seyahatinde; Fransa, İngiltere, Belçika, Prusya, Avusturya ve Macaristan’ı gören Sultan Abdülaziz, Tuna nehri üzerinden İstanbul’a dönmüştür. Bu seyahatin gerçekleşmesinde, dönemin Sadrazamı Ali Paşa ve Hariciye Nazırı Fuat Paşa’nın gayretleri etkili olmuştur.
***
SULTAN ABDÜLAZİZ’İN AVRUPA SEYAHATİ
(21 Haziran-7 Ağustos 1867)
1 Temmuz günü açılış törenine Sultan Abdülaziz ve imparator III. Napolyon, XIV. Louis’nin o muhteşem arabası ile birlikte geldiler. “Yaşasın Sultan, yaşasın İmparator” sesleri bir anda gökleri tuttu.
Merasimde imparator soluna kraliçeyi, sağına da padişahı almıştı. Sultan Abdülaziz’in sağında da sırası ile İngiliz, Saksonya, Fransa veliahtları ile Şehzade Murad, Abdülhamid ve Yusuf İzzettin Efendiler, dükler, prensler ve Mısır Hidivi İsmail Paşa yer almıştı.
III. Napolyon’un o günkü şahane ihsanları ve tevcihatı arasında, sergideki Türk paviyonu komiseri Selahaddin Bey’e lejyon donör nişanının, ofisiye ve komitesi üyesi Miralay Es’ad Bey’e de şövalye rütbesinin tevcihi vardır.
O sıralarda Paris’e Avusturya imparatoru François Joseph‘in kardeşi Meksika imparatoru Ferdinand Joseph Maximilien’in, Meksika vatanperverleri tarafından 19 Haziran’da kurşuna dizildiği haberi ulaşmıştı.
İmparator III. Napolyon gibi Sultan Abdülaziz de bu haberden çok üzüntü duydular ve padişah 4 Temmuz’da şerefine yapılacak merasim ve geçit resminin ertelenmesini imparatordan bizzat rica etti. Ayrıca Avusturya imparatoruna baş sağlığı dilendi. François Joseph Paris elçisi vasıtasıyla teşekkür ederken padişahı da Avusturya‘ya davet ediyordu.
Bu sıralarda imparatorun, hünkârı bir ziyareti esnasında, Hariciye Nazırı Fuat Paşa o meşhur nüktelerinden birini sarf etmişti. Filhakika bermutat Şark meselesine temas eden imparator Girit’i terk etmenin belki de Osmanlı menfaatlerine daha uygun düşeceğini ima ederek:
– Girit’i kaça verirsiniz, demişti.
Meselenin önemini derhal kavrayan Fuat Paşa hiç düşünmeden:
– Aldığımız fiyata! deyivermişti.
Evet, biz Girit’i tam 27 sene çarpışarak kanımız pahasına almıştık ve ancak kan pahasına satabilirdik.
Hadiseden çok üzülen Sultan Abdülaziz’in sonradan “Misafirlik hukukuna aykırı bu gibi taleb ve iddialara maruz kalacağımı bilseydim Paris’e ayak bile basmazdım” dediği söylenir.
Bir başka gün de III. Napolyon’un Süveyş Kanalı’nı açtırmak ve Girit’i Yunanistan’a vermek istediğini bilen bir Fransız ekâbiri:
– Niye beyhude ısrar ediyorsunuz? Hangi kuvvetinize güveniyorsunuz? Osmanlı
hükumetinin ne derece zaafa düştüğünü görmüyor musunuz? demesi üzerine Fuat Paşa gene derhal mukabele etmiştir:
– Hayır, Mösyö hayır! Türkiye hiçbir zaafa düşmemiştir. En dayanıklı, en kuvvetli devletlerden biridir. Baksanıza 300 senedir siz dışardan biz içerden yıkmağa çalıştığımız halde bir türlü yıkamadık; deyince Fransız gülmekten kendini alamamıştı.
Her şeye rağmen haşmetini göstermek arzusunda olan III. Napolyon bu yas havasına fazla dayanamamış ve 8 Temmuz günü Champs Elysée’de muhteşem bir geçit resmi yapılmıştır. Hünkâr ve maiyeti 11 Temmuz Perşembe günü akşamı Paris’ten ayrılmıştır. Saat 19.00 treni ile Londra‘ya doğru yola çıkan Sultan Abdülaziz‘i gene bizzat imparator ve bütün maiyeti erkânı uğurlamıştır. Hatta padişah ve veliahdın hizmetinde bulunan Fransız subayları Manş kıyılarına, ta Boulogne’a kadar kendisine yol arkadaşlığı etmişlerdir.
Fransızların Sultan Abdülaziz’e ne kadar hürmet ettiklerine bir delil olmak üzere vakanüvis Lütfi Efendi padişahın ikameti süresince bütün Paris kadınlarının hilafet rengi olan yeşil giyindiklerini söyler.
Boulogne’a gece yarısı varan hükümdar ve maiyeti geceyi orada istirahatle geçirip, ertesi sabah imparator tarafından hizmetlerine tahsis edilen Reine Hortense yatına binerek Fransa’dan ayrılmışlardır.
İngiltere sefaretince 813 sayı ile kayda alınan ve Paris sefirimiz Cemil Paşa’nın gönderdiği 6.7.1867 günlü şifrede “İngiltere’yi ziyaret için Fransa imparatoru Sultanın emrine bir yat verecektir” denilmektedir.
Uğurlama töreni de karşılama gibi pek parlak olmuş Fransız ve İngiliz donanmasından atılan toplar limanı inletmiştir.
Lakin talihine, gittikçe hırçınlaşan Manş, denizden hiç hoşlanmayan hünkâr, bir kere daha korkutmuştur. Bu sebeple yere koydurttuğu bir mindere bağdaş kurarak oturan padişah karşısında el pençe divan duranları dahi yanına oturtmuştur.
Gene Londra sefareti arşivlerinden öğreniyoruz ki yolculuğun bu ikinci kısmında
Sultan Abdülaziz’e malum maiyet halkından başka Fransız, Amerika Birleşik Devletleri ve İtalya sefirlerimizle, Hidiv İsmail Paşa’nın kardeşi Fazıl Mustafa Paşa da refakat etmişlerdir.
12 Temmuz günü saat 11.00 e doğru İngilizlerin Dower limanında yaptıkları karşılama töreni de pek muhteşem olmuştur. Kraliçe adına veliaht Gall prensi [müstakbel VII. Edward] ile Cambridge dükü ve birçok asilzadeler karşıcı gelmişlerdir.
Öğle yemeği fevkalade bir şekilde donatılmış olan Dower belediye binasında yenilmiştir. Belediye başkanının hoş geldiniz nutkuna padişah bizzat mukabele etmiştir.
Yemekten sonra trenle yola çıkan hünkâr ve maiyeti saat 15.00 de Londra’nın Charing-Cross istasyonuna varmıştır. Orada da bir ihtiram kıtası ve kraliçenin özel arabası padişahı ikametine ayrılan Buckingham Sarayına götürmüştür ki 1855’de Fransız imparatoruna da gene bu saray tahsis edilmişti.
Yolda padişahın arabasında iki İngiliz Prensi, Gall Prensi ve Cambridge dükü ile
Fuat Paşa vardı ve misafirler saraya gelinceye kadar halkın şiddetli alkışlarıyla karşılanmıştı.
Esasen Londra sefaretince 719 No. İle kayda alınan ve Paris sefirimizin 19.VI.1867 günlü cevabi bir yazısından öğreniyoruz ki Londra’da padişahı karşılamak ve yapılacak töreni düzenlemek üzere daha çok önce bir komite kurulmuştu.
Halkın ve ilgililerin hünkâr ve maiyetine İngiltere’deki ikametleri süresince gösterdikleri yakın ve sıcak ilgide bu komitenin çalışmalarının büyük payı olduğu muhakkaktır. Hatta bu çalışmalar neticesinde komite üyelerinden Madam Muzurus ani bir kalp sektesinden vefat etmiştir.
Padişahın Londra’da ikamet tarihi olan 12 – 21 Temmuz günlerine ait bir program tespit edilmiştir ki bir örneğini sefaret arşivlerinde bulduk.
12 Temmuz akşamını dinlenerek geçiren ve yemeklerini kendi odalarında yiyen misafirler, ertesi günü başta padişah olmak üzere 11.00’e doğru arabalarıyla Paddington tren istasyonuna giderek Kraliçe Victoria’yı ziyaret etmek üzere, Windsor Şatosu’na hareket ettiler.
Eşinin ölümünden beri kraliçe bazen İskoçya’da ve çok kere de bu şatoda bir inziva hayatı yaşıyordu.
İstasyonlarda şeref kıtalarının, Windsor Şatosu‘nda da top atışlarının ve asilzadelerin karşıladıkları hünkârı, kraliçe şatonun merdivenlerinde karşılamıştı.
Mutad takdim merasiminden sonra hükümdarlar samimi bir sohbete koyuldular. İşte böyle bir anda kraliçe kulaklarındaki küpeleri göstererek bunların evvelce Sultan Abdülmecid’in hediye ettiği bir broşun elmaslarından faydalanılarak saray kuyumcusu tarafından hazırlandığını söylemiş ve bu hatıranın bozulmasından dolayı hünkârın gücenip, gücenmediğini sormuştur. Padişahın cevabı meçhuldür. Fakat Fuat Paşa o güzel İngilizcesi ile aynen şöyle demiştir:
– Bilakis Haşmetmeab! Türkiye’den gelen şeylere kulak vermekte olduğunuzu ispat ettiği için padişahım buna çok memnun oldular.
Aynı memnuniyet bir anda kraliçenin de yüzünde belirdi ve bu zeki insanı gözleri ile bir müddet inceledi.
Padişah o gün öğle yemeğini kraliçe, akşam yemeğini de İngiliz veliahdı ile yemiştir.
14 Temmuz günü ise Sultan Abdülaziz gene Kraliçenin arabasıyla Londra’yı gezmiştir. 15 Temmuz’da öğleden sonra Kordiplamatiği ve Londra’daki Osmanlı tebaasından bir heyeti ve bu arada Ermeni murahhaslarını da kabul eden hünkâr öğleden sonrayı ve geceyi tiyatroda geçirmiştir. Bu gezmelerinde kendisine kraliçenin başmabeyincisi rehberlik ettiği gibi İngiliz prensleri de refakat etmişlerdir. Geliş–gidişlerinde şeref kıtası çıkmış, Türk ve İngiliz milli marşları çalınmıştır.
İtalyan operası o gece hünkâr şerefine fevkalade süslenmişti. 40.000 ağaç dalı operayı yeşil bir ormana çevirmişti. 12 loca tek bir galeri haline getirilerek padişaha tahsis olunmuştu ve müşir üniforması giymiş hünkâr bu locada İngiliz veliahdı Gall Prensi ile kardeşi Cambridge dükü arasında yer almıştı.
16 Temmuz‘da padişah özel olarak bazı askeri tesisleri gezmiş ve yemeği İngiliz prensleri ve kraliyet ailesinin diğer üyeleri ile yemiştir.
17 Temmuz‘da ise Kraliçe ile birlikte donanmanın geçit resminde bulunmuştur. İngiliz Bahriye Nezareti-Admiralty o gün için özel bir program hazırlamıştı. Ne yazık ki o gün gene deniz coşkundu. Bu sebeple merasim tam olarak yapılamadı.
Törene ilk olarak hünkâr gelmişti. Sereninde bir tek Türk bayrağından başka hiçbir bayrak taşımayan Osborn yatı yaklaşırken İngiliz bahriyelileri içten gelen bir Hurra! ile karşıladılar. Bir müddet sonra aynı candan merasim Helicon yatı ile gelen kraliçe için yapıldı.
Her iki hükümdar Victoria and Albert yatına geçerken Victoria zırhlısından atılan bir topu takiben gürleyen donanmanın bütün topları ile gökyüzü adeta kararmıştı. İki hükümdar birlikte geçit resmini izledilerse de ne çare hava şartları törenin ikmaline müsaade etmedi. Ancak bu esnada bizzat kraliçe yatın o muhteşem salonunda padişahın dizine İngilizlerin meşhur dizbağı nişanını taktı.
18 Temmuz gene özel ziyaretlerle geçmiş ve İngiliz veliahdı hünkâra arkadaşlık etmişti.
19 Temmuz‘da ise Sultan Abdülaziz özel bir yatla Times nehri üzerinde bir gezinti yapmış, Londra kalesini, silahhaneyi, Londra’nın ve dünyanın mali merkezlerinden olan City-Siti’yi, bankaları, postahaneyi ve diğer sosyal tesisleri gezmiştir.
Akşam yemeğini Cambridge Dükü ile yiyen Sultan ve maiyeti geceleyin şerefine yerilen bir baloya gitmiştir. Bu davet için İndia Office-Hariciyeni Hindistan ve Şark İşleri Servisi özel bir program hazırlamıştı. Davetle ilgili olarak İndia Office’den Sir Stafford Northcote imzasıyla sefaretimize gönderilen 15 Temmuz tarihli yazı 902 sayı ile kayda alınmıştır ki burada:
“Sefaretçe her ne kadar 2.600 kişilik bir isim listesi gönderilmiş ise de ancak 1.500 kişilik yer olduğu, fakat ısrar edildiği takdirde davetin liste veçhile aynen yapılacağı, lakin bu takdirde pek kalabalık olacağı” bildirilmektedir.
O akşam balonun ihtişamına diyecek yoktu. Ne yazık ki bu sırada Londra sefiremiz Madam Muzurus’un ani vefatı büyük teessürü mucip oldu.
Ertesi günü, 20 Temmuz‘da Buckingham Sarayı’nda kordiplomatiğin ve İngiliz parlamento ve hükûmet üyeleriyle diğer ekâbirin taziyelerini bizzat kabul eden hünkâr böylece Muzurus Paşa’nın acısını paylaşmış oluyordu.
Ancak resmi programa uyma mecburiyeti de olduğundan padişah ve maiyeti günün geri kalan kısmını Londra ve çevresini, kırları, Wimbledon’u gezmekle geçirmişler ve öğle yemeğini belediye başkanının misafiri olarak yemişlerdir. Bilahare hünkâr sarayda özel dairesinde istirahat etmiştir.
21 Temmuz öğleden sonra Westminster Sarayı ve Parlamento gezilmiştir. Bu sırada Parlamento toplantı halinde bulunuyordu.
Londra’daki ikameti esnasında padişaha birçok ziyaret ve müracaatlar olmuştur ki bu arada (The National Orthopaedic Hospital), (Royal Asiatic Society), (Royal College of Surgeons of England) gibi hayır ve ilim dernekleri de vardır. Ancak bütün bu günler içinde hünkârın hakikaten meşgul olduğunu, hatta bir portre için poz verecek kadar vakti olmadığını, sefaretçe 915 sayı ile kayda alınan ve:
Mr. Disderi
70-72 Brook Street
Hanover Square
adresine yani kraliçenin fotoğrafçısına gönderilen bu yazıdan anlıyoruz. Sefaret vakit darlığı sebebiyle sultanın poz veremeyeceğini bildiriyordu.
Bu seyahat esnasında hünkâr pek çok ihsanlarda, para yardımlarında bulunduğu gibi nişanlar da vermiştir. Bu arada sefaretçe 959 No. ile kayda alınan bir yazıdan öğrendiğimize göre Binbaşı Kont Cadogan’a da II. rütbeden bir mecidi nişanı ile kendi arması ile işlenmiş, elmaslı bir sigara kutusu hediye etmiştir. Bunun sebebini de 966 sayı ile kayda alınan ve Lord Chamberlain Office-Saint James’s Palace yani İngiliz kraliçesinin başmabeyincisinden gelen 24 Temmuz tarihli yazıdan öğreniyoruz; hükümdarın muhafazası ile görevlendirdiği bu asilin isminin sefaretçe nasılsa padişahın muhafız listesine kaydı unutulmuştur ve padişah da böylece bu zatın gönlünü almak istemiştir.
Hünkâr maiyeti ile 23 Temmuz salı günü Londra’dan ayrıldı. O gün Osmanlı bankası müdürünün verdiği bir ziyafette bulunduktan sonra alay arabalarla istasyona yöneldi. Bütün devlet ekâbiri ve İngiliz milleti candan bir uğurlama töreni yaptı. Kraliçe Osborne’dan yolladığı bir telgrafla “Selametle avdet, sıhhat ve saadet” temennilerinde bulundu. Sultan Abdülaziz de gene telgrafla teşekkür etti.
Londra sefaretimizce 957, 958 No. larla kayda alınan yazılardan da öğreniyoruz ki hünkâr ve maiyeti öğleden sonra saat 14.00’de mükellef bir donanma ile Dower’den Calais’ye doğru yola çıkmıştır.
Maalesef deniz gene azgındı. Onun için binbir müşkülatla ancak akşamüstü Fransa sahillerine çıkıldı ve hiç durulmaksızın Belçika, Almanya, Avusturya ve Macaristan yolu ile yurda dönüldü. Hünkâr her ülkede devlet başkanlarınca fevkalade törenle karşılandı ve uğurlandı.
Nihayet 3 Ağustos’ta Adakale üzerinden Vidin’e ulaşıldı. Böylece 44 günlük Avrupa seyahati bitmişti. Sonra Niğbolu ve Ziştova yolu ile 5 Ağustos’ta Ruscuk’a varıldı. Padişahı orada mahalli memurlarla beraber Sadrazam Ali Paşa, Serasker Rüştü Paşa, Valide Sultan Başağası Cevher Ağa, Babıali erkânı, paşalar, teşrifat memurları, hassa alayı silahşörleri karşıladılar. Hünkâr geceyi vali konağında geçirdi. Ertesi 6 Ağustos Salı günü ise muhteşem bir alayla ve Rusçuk-Varna treni ile Varna’ya gelindi. Orada padişahı gene Sultaniye yatı bekliyordu. Şehzadeler ise Sadrazam ve maiyetini getiren Talia vapuruna bindiler. Nihayet güzel bir deniz yolculuğundan sonra 7 Ağustos’ta Sultan Abdülaziz İstanbul’a vardı.
Daha Karadeniz Boğazında başlayan karşılama töreni, küçüklü büyüklü gemi ve kayıkların yaptığı konvoy, sahili dolduran halk ve top sesleri arasında Beşiktaş önlerine kadar devam etti. O kadar ki Hünkâr yedi çifte bir saltanat kayığı ile Dolmabahçe’ye çıkarken her türlü tedbirlere rağmen rıhtım mahşer gibi kalabalıktı.
Artık hükümdar milletine, millet de hünkârına kavuşmuştu. Sevinç tam 3 gün 3 gece sürdü: 7, 8, 9 Ağustos günleri İstanbul’da görülmemiş şenlikler yapıldı, şairler bu mutlu güne tarih düşürdüler.
Gene Londra Sefaretince 1004 sayı ile kayda alınan ve 27 Temmuz öğleden sonra tarihini taşıyan imzasız bir mektuptan öğreniyoruz ki Fransız olduğunu söyleyen bir yabancı, kötü bir Fransızca ile bir Jön Türkün hünkâra Rusçuk’ta, Varna’da veya İstanbul’da suikastte bulunacağını bildirmektedir. Keyfiyet hemen o gün sefaretçe ve 121/2954 No. lu şifre ile Viyana’da Fuat Paşa’ya bildirilmiştir. Seyahat dönüşü hükümdarın bizzat kaleme aldığı teşekkür mektubu Hariciye Nezareti’nin 15 Ağustos tarihli yazısı ile Londra’ya gönderilmiş ve 1170 No. ile kayda alınarak sefirimiz eli ile Kraliçe’ye sunulmuştur.
Bilahare kraliçenin bu seyahate ait resimleri bir albüm halinde Şehzade Yusuf İzzettin Efendi’ye göndermesi dolayısıyla Sultan Abdülaziz’in kraliçeye yazdığı ikinci bir teşekkür mektubunda hariciyenin 23 Ekim 1867 tarihli yazısıyla Londra’ya gönderilmiş ve sefaretçe 1459 sayı ile kayda alınmıştır ve nihayet Henry Schallehn isimli bir kompozitörün bu seyahat vesilesiyle bestelediği Orientale Sérénade veya Wellcome to England isimli beste 1868 Mart’ında sefarete sunularak 2078 sayı ile kayda alınmıştır ve hünkâra da takdim edildiği şüphesizdir. Bu tarihi olay da böylece hoşça bir seda ile son bulmuştur.
[Bedii ŞEHSUVAROĞLU, “Sultan Abdülaziz’in Avrupa Seyahati”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sayı: 1 (Ekim 1967), İstanbul, 41-51]

(Dün-Bugün-Yarın)
1. Ergenekon’dan Çıkış Sahnesi (Bozkurt – Dağlar – Atlı Savaşçılar)

Sembol
- Ergenekon: Kapalı kaderden açık tarihe geçiş
- Bozkurt: Yol gösterici kolektif bilinç
- Dağlar: Kapanmış tarih, kuşatma, zorluk
- Atlı savaşçılar: Hareket, fetih, irade, özgürlük
Anlam
Ergenekon anlatısı yalnızca bir “çıkış” miti değildir; yeniden doğuşun arketipidir [kök örneğidir].
Türk milleti burada:
- Yok olmayı kabul etmeyen,
- Mecburiyet karşısında irade üreten,
- Tarihi kader olarak değil mücadele alanı olarak gören bir özne olarak betimlenmektedir.
Atlı figürler:
- Yerleşik pasifliği değil,
- Dinamik varoluşu temsil eder.
Bozkurt:
- Bir hayvan değil,
- Milletin sezgiye dayalı aklıdır. Yani akıl + sezgi + kolektif hafıza.
Değer (Dünü Temsil Eder)
- Özgürlük
- Direnç
- Birlik
- Kök bilinci
- Töre
Bu sahne Türk milletinin ontolojik [varlık bilimi] başlangıç bilincidir.

2. Ateş – Meşale – Kitap (Bilgi, Aydınlanma, Medeniyet)
Sembol
- Ateş: Dönüştürücü güç
- Meşale: Bilinçli aydınlanma
- Kitap: Hafıza, akıl, birikim, hukuk, eğitim
Anlam
Bu bölüm, Ergenekon’daki ham gücün, artık medeniyet gücüne dönüşmesini temsil etmektedir.
Ateş burada yıkıcı değil;
- Arındırıcı
- Aydınlatıcı
- Kurucu
Kitabın içinden yükselen ateş:
- Bilginin statik değil,
- Canlı ve dönüştürücü olduğunu göstermektedir.
Bu, Türk tarihinin:
- Sadece savaşan değil,
- Devlet kuran
- Hukuk, bilim ve teşkilat üreten yönünü simgelemektedir.
Değer (Bugünü Temsil Eder)
- Akıl
- Bilim
- Eğitim
- Devlet geleneği
- Kültürel süreklilik
Burada “bugün”, modern Türk kimliğinin:
- Mitten kopmadan,
- Aklı merkeze alan aşamasıdır.
3. Türk Bayrağı (Hilal – Yıldız – Kırmızı Zemin)
Sembol
- Hilal: Devamlılık, medeniyet, koruyuculuk
- Yıldız: Bağımsızlık, yön, kaderin merkezinde olma
- Kırmızı: Kan, fedakârlık, direniş
Anlam
Bayrak bu görselde:
- Ne sadece devlet sembolü,
- Ne de yalnızca ulusal işarettir.
Ateşin içinden yükselmesi şunu anlatır:
“Bu devlet, bu millet, kolay doğmadı.”
Bayrak:
- Ergenekon’daki çıkışın,
- Kitaptaki bilginin,
- Meşaledeki aydınlanmanın somut ve siyasal ifadesidir.
Değer (Bugün ve Yarını Birleştirir)
- Egemenlik
- Bağımsızlık
- Ortak kader
- Devlet bilinci
4. Kompozisyonun Bütünü (Zamanlar Arası Süreklilik)
Bu görsel doğrusal bir tarih anlatmaz; sarmal bir tarih bilinci kurar.
Dün
- Ergenekon
- Bozkurt
- Atlı savaşçılar
- Var olma mücadelesi
Bugün
- Kitap
- Meşale
- Akıl ve eğitim
- Devlet organizasyonu
Yarın
- Ateşten doğan bayrak
- Süreklilik
- Bilinçli güç
- Kendi kaderini tayin eden millet
Buradaki en kritik mesaj şudur:
Türk milletinin geleceği, köklerini inkâr ederek değil köklerini bilinçle dönüştürerek mümkündür.
5. Sonuç
Bu görsel:
- Ne romantik bir özlemdir
- Ne de bir milliyetçi slogan
Bu görsel:
- Mit + Akıl + Devlet üçlemesinin görsel bildirisidir.
Türk milletini:
- Sadece geçmişiyle övünen değil,
- Bugünü anlayan,
- Yarını inşa etmeye muktedir bir varlık/özne olarak konumlandırmaktadır.
Türk Tarihi
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]
Published
5 ay agoon
Kasım 17, 2025By
drkemalkocak
Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.
Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.
Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.
Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Büyük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.
İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.
İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:
Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.
Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.
Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.
Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.
Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.
Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:
Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.
28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:
Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.
Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.
Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımızın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımızın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.
İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.
Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:
Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].
Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:
Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.
Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket] ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.
Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.
Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.
Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.
diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.
Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:
1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.
2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.
27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:
Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.
İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:
Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.
diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.
Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.“
Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:
Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrıcalıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.
Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.
Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.
Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.
Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:
Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.
Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırıyor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.
Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:
Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.
Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:
Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.
Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.
Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.
Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?
Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.
Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:
Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.
[*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.
[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]
Türk Tarihi
İstanbul’un İtilaf Devletleri Tarafından Fiilen İşgali (13 Kasım 1918)
Published
5 ay agoon
Kasım 16, 2025By
drkemalkocak
Giriş
13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul Boğazı’na girişi, Osmanlı tarihinin son döneminin en kritik olaylarından biridir. Mondros Mütarekesi imzalanmış olsa da, İstanbul’a uygulanan fiilî işgal, mütareke hükümlerinin ötesine geçen bir kontrol mekanizması yaratmıştır. Bu olay, yalnızca askerî hâkimiyetin kurulduğu bir an değil; Osmanlı yönetiminin meşruiyet kaybı, şehir düzeninin dönüşümü, sosyal moral çöküşü ve eşzamanlı olarak milli direniş fikrinin doğuşunu simgeleyen bir dönemeçtir.
Bu çalışma aşağıdaki sorulara cevap aramaktadır:
İşgale giden yolda hangi diplomatik, askerî ve psikolojik mekanizmalar rol oynamıştır?
13 Kasım 1918, Osmanlı egemenliği açısından hangi kırılmayı temsil etmektedir?
Fiilî işgal ile resmî işgal arasında nasıl bir fark vardır ve tarih yazımı bu ayrımı neden sıklıkla göz ardı etmektedir?
İşgal İstanbul’un toplumsal hafızasında nasıl bir iz bırakmıştır?
Bu olay, Millî Mücadele’nin fikri zeminini hangi açılardan tetiklemiştir?
1. Mondros Mütarekesi’nin Siyasal Anatomisi ve İşgale Giden Süreç
1.1. Eleştirel Tarih Yöntemi Açısından Mütareke Maddelerinin Yorumu
Mütarekenin 7. maddesi, belirsizliği sebebiyle diplomatik genişletmeye en açık maddedir. İngiliz belgeleri “İstanbul’un düzeni tehlikede” yorumunu meşru kabul ederken, Osmanlı heyeti bu maddeyi yalnızca savaş bölgeleri için geçerli görmüştür.
Burada “metin ile niyet” arasındaki boşluk işgale zemin hazırlamıştır.
1.2. Boğazlar Sorununun Uluslararası Boyutu
Boğazların kontrolü, İngiltere’nin 19. yüzyıldan itibaren benimsediği deniz üstünlüğü stratejisinin çekirdek unsurudur.
- İngiltere: Boğazların uluslararasılaştırılması
- Fransa: İstanbul üzerinde kültürel nüfuz
- İtalya: Akdeniz’de denge unsuru
- Yunanistan: “Megali Idea” bağlamında fırsat arayışı
İstanbul, yalnızca Osmanlı Devleti için değil, Büyük Güçler arası hegemonya mücadelesinin kesişim noktasıdır.
1.3. Osmanlı Devleti’nin Yapısal Çöküşü
1918 sonbaharında Osmanlı’nın:
- bütçe açığı,
- ordunun dağılması,
- gıda krizi,
- bürokratik çöküş,
gibi yapısal sorunları işgale zemin hazırlamıştır.
Eleştirel tarih yöntemi bu noktada “işgal”i yalnızca dış müdahale değil, iç zayıflığın sonucu olarak da ele alır.
2. 13 Kasım 1918: İtilaf Devletleri Donanmasının İstanbul’a Girişi

2.1. Donanmanın Kompozisyonu
İngiliz arşivlerine göre Boğaz’a giren filo:
- 22 İngiliz
- 12 Fransız
- 17 İtalyan
- 4 Yunan
- Yardımcı gemiler
toplam 55–61 gemi arasında değişmektedir.
Bu güç gösterisi yalnızca askerî değil, psikolojik bir şok stratejisidir.
2.2. Tanıklıklar: Mustafa Kemal ve İstanbul Halkı

Mustafa Kemal’in Haydarpaşa’da gördüğü manzara karşısında söylediği:
“Geldikleri gibi giderler.”
ifadesi, askeri liderlik psikolojisi açısından bir “direniş çerçevesi” inşa etmiştir.
Halide Edib ise bu günü “şehrin ruhunun esir alındığı gün” olarak tanımlar.
2.3. Şehir Sosyolojisi Açısından İşgalin Tasviri

İşgal günü:
- Galata Köprüsü’nde toplanan kalabalığın sessizliği
- Tophane rıhtımına indirilen birlikler
- İstanbul polisinin pasifize oluşu
- Pera’daki gayrimüslim cemaatlerin temkinli kutlamaları
gibi unsurlar şehir sosyolojisinin “eşzamanlı çoklu duygular” barındıran yapısını ortaya koyar.
3. Vaka Analizleri: İşgalin Çok Boyutlu Etkileri
Vaka 1: Osmanlı Yönetim Aygıtının Çöküşü ve Tevfik Paşa’nın Görevlendirilmesi
Tevfik Paşa’nın getirilmesi İngilizlerin “ılımlı, denetim altına alınabilir hükümet” arayışıyla uyumludur.
Bu, klasik sömürge stratejisinin bir türüdür: Yerel yönetimi tamamen devirmeden etkisiz kılmak.
Vaka 2: Polis Teşkilatının Yeniden Düzenlenmesi
İngiliz subayları polis merkezlerinde denetim noktaları kurmuş, atamalara müdahale etmiş, “güvenilir” görülen isimleri öne çıkarmıştır.
Bu durum fiilî işgalin “hiyerarşi kırma stratejisi”dir.
Vaka 3: Basının Kontrol Altına Alınması
Peyam-ı Sabah gibi gazeteler İngiliz yanlısı çizgiye evrilmiş; İleri ve Yeni Gün gibi gazeteler baskı altına alınmıştır.
Bu, modern anlamda enformasyon savaşının erken bir örneğidir.
4. Fiilî İşgal – Resmî İşgal Ayrımı: Tarih Yazımı Eleştirisi

Türk tarih yazımında “öğretim kolaylığı” gerekçesiyle İstanbul’un yalnızca 16 Mart 1920’de işgal edildiği aktarılır. Ancak:
- egemenlik kaybı,
- idari müdahale,
- askerî sınırlama,
- polis ve basın kontrolü,
ölçütleri dikkate alındığında 13 Kasım 1918 tam nitelikli bir fiilî işgaldir.
Eleştirel tarih yazımı, devletlerin “resmî söylem”leri ile arşiv gerçekleri arasındaki farkı açığa çıkarır.
5. İşgalin Psikolojik ve Toplumsal Etkileri
5.1. Moral Çöküş ve Mill Kimliğin Yeniden İnşası

İşgal, İstanbul halkında:
- yenilmişlik,
- belirsizlik,
- öfke,
- utanç,
- milliyetçi uyanış
gibi duyguları aynı anda tetiklemiştir.
5.2. Aydınlar Üzerindeki Etkiler
Ahmet Emin Yalman, Halide Edib, Celal Nuri gibi yazarların günlüklerinde:
- “Öfke”
- “Aşağılanma”
- “Direniş gerekliliği”
temaları baskındır.
5.3. Millî Mücadele’nin Psikolojik Kaynağı
Mustafa Kemal’in 1918–1919 arasında İstanbul’da yaptığı temaslar, işgal psikolojisinden doğan direniş enerjisini Anadolu’ya taşıyan bir “fikri köprü” oluşturmaktadır.
Sonuç: 13 Kasım 1918’in Tarihi Konumlandırılması

Bu makalenin kapsamlı analizi göstermiştir ki:
- İstanbul’un işgali diplomatik, askerî, psikolojik ve idari boyutları olan çok katmanlı bir harekettir.
- 13 Kasım 1918, 16 Mart 1920’den bağımsız düşünülemez; ancak bu ilk tarih egemenlik kaybının başlangıcıdır.
- Bu olay, milli kimliği yeniden kuran bir “travmatik başlangıç anı”dır.
- Millî Mücadele’nin ruhu, bu işgal gününde şekillenmiştir.
Kaynakça
Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, M. E. B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1977, s. 54-57
Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü I, TTK Yayınları, TTK Basımevi, Ankara, 1993, s. 24-26
Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I (Mutlakıyete Dönüş 1918-1919), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 79-114
Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul 1918-1923, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.
Zekeriya Türkmen, “İstanbul’un İşgali ve İşgal Dönemindeki Uygulamalar (13 Kasım1918-16 Mart 1920)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XVIII, Temmuz 2002, Sayı: 53, s. 319-372
Abdurrahman Bozkurt, “İstanbul’un İşgali”, Atatürk Ansiklopedisi
https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/690/%C4%B0stanbul’un-%C4%B0%C5%9Fgali
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Türk Tarihi3 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk Tarihi3 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoMustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi’ni Açış Konuşması (4 Eylül 1919)















