Connect with us

Türk Tarihi

Sultan Abdülaziz’in Avrupa Seyahati (21 Haziran-7 Ağustos 1867) -2

Published

on

GİRİŞ

Sanayi devrimi, 18. yüzyılın ortalarında İngiltere’de başlamıştır. İlk milletlerarası sanayi fuarı, 1851 yılında Londra’da (Christal Palace) düzenlenmiştir. İkincisi 1853 yılında ABD’nin New York şehrinde açılmıştır. Bu durum 1855 Paris (Champs Elysees) ve 1862 Londra (Kensington-Garden) milletlerarası sergileriyle devam etmiştir.

Osmanlı Devleti, 1851’den başlayarak 1855 ve 1862 milletlerarası sergilerine katılmış, sadece ulaşımın güç olduğu New York’a ürünlerini gönderememiştir. Osmanlı Devleti’nin ilk sergi denemesi, 1863 yılında İstanbul’da Sultanahmet Meydanı’nda açılan Sergi-i Umumi-i Osmani ile gerçekleşmiştir. Batıda düzenlenen sergilerin yanında mütevazı sayılabilecek bu sergi, dönemin padişahı Sultan Abdülaziz (1861-1876) tarafından açılmıştır. Sergide; tarım ürünleri, maden örnekleri, dokumalar ve el sanatlarına yer verilmiştir.

Sultan Abdülaziz’in, Osmanlı sanayisini geliştirme yönündeki çabalarından biri de, o yıllarda kurulan Islah-ı Sanayi Komisyonu‘dur. Komisyonun amacı, loncaların kaldırılmasından sonra teşkilatsız kalan esnafı, şirket çatısı altında toplamaktır. Bu komisyon, sanayi mektepleri açarak ve sergiler düzenleyerek Osmanlı sanayisini destekleme çalışmaları yapmasına rağmen, 1873’te çeşitli gerekçeler ileri sürülerek kaldırılmıştır.

Fransa’da ilk milletlerarası tarım, sanayi ve güzel sanatlar sergisi, İmparator Louis Napoléon (1852-1870) döneminde 1855’te açılmıştır. Bu sergide yaklaşık 21.064 kişi ve kuruluş yer almıştır. Bu dönemde yaşanan Kırım Savaşı (1853-56) ve ardından imzalanan Paris Antlaşması, imparatora Avrupa siyasetinde üstünlük sağlamıştır.

1862’de Londra’da başarılı olan Fransız üreticileri, Paris’te ikinci bir fuarın düzenlenmesini istediler. Bu istek, Seine valisi Baron Haussmann’ın çalışmalarıyla değişen başkent Paris’in ve Fransa’nın tanıtımı için fırsatlar kapısını aralamıştır. 1867’de açılacak Paris milletlerarası sergisi için, hiçbir maddi harcamadan kaçınılmamıştır.

Fransa İmparatoru III. Napolyon, İstanbul’daki sefiri M. Bourree aracılığıyla, Osmanlı Sultanı Abdülaziz’i sergiye “onur konuğu” olarak davet etmiştir. Bu arada, İngiltere Kraliçesi Victoria’nın davetini de kabul eden Sultan Abdülaziz, 21 Haziran 1867’de 47 gün sürecek bir Avrupa seyahatine çıkmıştır. Böylece harp dışında bir sebeple, Osmanlı Devleti sınırlarının dışına çıkan yegâne Osmanlı padişahı olarak tarihe geçmiştir. Avrupa seyahatinde; Fransa, İngiltere, Belçika, Prusya, Avusturya ve Macaristan’ı gören Sultan Abdülaziz, Tuna nehri üzerinden İstanbul’a dönmüştür. Bu seyahatin gerçekleşmesinde, dönemin Sadrazamı Ali Paşa ve Hariciye Nazırı Fuat Paşa’nın gayretleri etkili olmuştur.

***

SULTAN ABDÜLAZİZ’İN AVRUPA SEYAHATİ

(21 Haziran-7 Ağustos 1867)

1 Temmuz günü açılış törenine Sultan Abdülaziz ve imparator III. Napolyon, XIV. Louis’nin o muhteşem arabası ile birlikte geldiler. “Yaşasın Sultan, yaşasın İmparator” sesleri bir anda gökleri tuttu.

Merasimde imparator soluna kraliçeyi, sağına da padişahı almıştı. Sultan Abdülaziz’in sağında da sırası ile İngiliz, Saksonya, Fransa veliahtları ile Şehzade Murad, Abdülhamid ve Yusuf İzzettin Efendiler, dükler, prensler ve Mısır Hidivi İsmail Paşa yer almıştı.

III. Napolyon’un o günkü şahane ihsanları ve tevcihatı arasında, sergideki Türk paviyonu komiseri Selahaddin Bey’e lejyon donör nişanının, ofisiye ve komitesi üyesi Miralay Es’ad Bey’e de şövalye rütbesinin tevcihi vardır.

O sıralarda Paris’e Avusturya imparatoru François Joseph‘in kardeşi Meksika imparatoru Ferdinand Joseph Maximilien’in, Meksika vatanperverleri tarafından 19 Haziran’da kurşuna dizildiği haberi ulaşmıştı.

İmparator III. Napolyon gibi Sultan Abdülaziz de bu haberden çok üzüntü duydular ve padişah 4 Temmuz’da şerefine yapılacak merasim ve geçit resminin ertelenmesini imparatordan bizzat rica etti. Ayrıca Avusturya imparatoruna baş sağlığı dilendi. François Joseph Paris elçisi vasıtasıyla teşekkür ederken padişahı da Avusturya‘ya davet ediyordu.

Bu sıralarda imparatorun, hünkârı bir ziyareti esnasında, Hariciye Nazırı Fuat Paşa o meşhur nüktelerinden birini sarf etmişti. Filhakika bermutat Şark meselesine temas eden imparator Girit’i terk etmenin belki de Osmanlı menfaatlerine daha uygun düşeceğini ima ederek:

– Girit’i kaça verirsiniz, demişti.

Meselenin önemini derhal kavrayan Fuat Paşa hiç düşünmeden:

Aldığımız fiyata! deyivermişti.

Evet, biz Girit’i tam 27 sene çarpışarak kanımız pahasına almıştık ve ancak kan pahasına satabilirdik.

Hadiseden çok üzülen Sultan Abdülaziz’in sonradan “Misafirlik hukukuna aykırı bu gibi taleb ve iddialara maruz kalacağımı bilseydim Paris’e ayak bile basmazdım” dediği söylenir.

Bir başka gün de III. Napolyon’un Süveyş Kanalı’nı açtırmak ve Girit’i Yunanistan’a vermek istediğini bilen bir Fransız ekâbiri:

– Niye beyhude ısrar ediyorsunuz? Hangi kuvvetinize güveniyorsunuz? Osman

hükumetinin ne derece zaafa düştüğünü görmüyor musunuz? demesi üzerine Fuat Paşa gene derhal mukabele etmiştir:

Hayır, Mösyö hayır! Türkiye hiçbir zaafa düşmemiştir. En dayanıklı, en kuvvetli devletlerden biridir. Baksanıza 300 senedir siz dışardan biz içerden yıkmağa çalıştığımız halde bir türlü yıkamadık; deyince Fransız gülmekten kendini alamamıştı.

Her şeye rağmen haşmetini göstermek arzusunda olan III. Napolyon bu yas havasına fazla dayanamamış ve 8 Temmuz günü Champs Elysée’de muhteşem bir geçit resmi yapılmıştır. Hünkâr ve maiyeti 11 Temmuz Perşembe günü akşamı Paris’ten ayrılmıştır. Saat 19.00 treni ile Londra‘ya doğru yola çıkan Sultan Abdülaziz‘i gene bizzat imparator ve bütün maiyeti erkânı uğurlamıştır. Hatta padişah ve veliahdın hizmetinde bulunan Fransız subayları Manş kıyılarına, ta Boulogne’a kadar kendisine yol arkadaşlığı etmişlerdir.

Fransızların Sultan Abdülaziz’e ne kadar hürmet ettiklerine bir delil olmak üzere vakanüvis Lütfi Efendi padişahın ikameti süresince bütün Paris kadınlarının hilafet rengi olan yeşil giyindiklerini söyler.

Boulogne’a gece yarısı varan hükümdar ve maiyeti geceyi orada istirahatle geçirip, ertesi sabah imparator tarafından hizmetlerine tahsis edilen Reine Hortense yatına binerek Fransa’dan ayrılmışlardır.

İngiltere sefaretince 813 sayı ile kayda alınan ve Paris sefirimiz Cemil Paşa’nın gönderdiği 6.7.1867 günlü şifrede “İngiltere’yi ziyaret için Fransa imparatoru Sultanın emrine bir yat verecektir” denilmektedir.

Uğurlama töreni de karşılama gibi pek parlak olmuş Fransız ve İngiliz donanmasından atılan toplar limanı inletmiştir.

Lakin talihine, gittikçe hırçınlaşan Manş, denizden hiç hoşlanmayan hünkâr, bir kere daha korkutmuştur. Bu sebeple yere koydurttuğu bir mindere bağdaş kurarak oturan padişah karşısında el pençe divan duranları dahi yanına oturtmuştur.

Gene Londra sefareti arşivlerinden öğreniyoruz ki yolculuğun bu ikinci kısmında

Sultan Abdülaziz’e malum maiyet halkından başka Fransız, Amerika Birleşik Devletleri ve İtalya sefirlerimizle, Hidiv İsmail Paşa’nın kardeşi Fazıl Mustafa Paşa da refakat etmişlerdir.

12 Temmuz günü saat 11.00 e doğru İngilizlerin Dower limanında yaptıkları karşılama töreni de pek muhteşem olmuştur. Kraliçe adına veliaht Gall prensi [müstakbel VII. Edward] ile Cambridge dükü ve birçok asilzadeler karşıcı gelmişlerdir.

Öğle yemeği fevkalade bir şekilde donatılmış olan Dower belediye binasında yenilmiştir. Belediye başkanının hoş geldiniz nutkuna padişah bizzat mukabele etmiştir.

Yemekten sonra trenle yola çıkan hünkâr ve maiyeti saat 15.00 de Londra’nın Charing-Cross istasyonuna varmıştır. Orada da bir ihtiram kıtası ve kraliçenin özel arabası padişahı ikametine ayrılan Buckingham Sarayına götürmüştür ki 1855’de Fransız imparatoruna da gene bu saray tahsis edilmişti.

Yolda padişahın arabasında iki İngiliz Prensi, Gall Prensi ve Cambridge dükü ile

Fuat Paşa vardı ve misafirler saraya gelinceye kadar halkın şiddetli alkışlarıyla karşılanmıştı.

Esasen Londra sefaretince 719 No. İle kayda alınan ve Paris sefirimizin 19.VI.1867 günlü cevabi bir yazısından öğreniyoruz ki Londra’da padişahı karşılamak ve yapılacak töreni düzenlemek üzere daha çok önce bir komite kurulmuştu.

Halkın ve ilgililerin hünkâr ve maiyetine İngiltere’deki ikametleri süresince gösterdikleri yakın ve sıcak ilgide bu komitenin çalışmalarının büyük payı olduğu muhakkaktır. Hatta bu çalışmalar neticesinde komite üyelerinden Madam Muzurus ani bir kalp sektesinden vefat etmiştir.

Padişahın Londra’da ikamet tarihi olan 12 – 21 Temmuz günlerine ait bir program tespit edilmiştir ki bir örneğini sefaret arşivlerinde bulduk.

12 Temmuz akşamını dinlenerek geçiren ve yemeklerini kendi odalarında yiyen misafirler, ertesi günü başta padişah olmak üzere 11.00’e doğru arabalarıyla Paddington tren istasyonuna giderek Kraliçe Victoria’yı ziyaret etmek üzere, Windsor Şatosu’na hareket ettiler.

Eşinin ölümünden beri kraliçe bazen İskoçya’da ve çok kere de bu şatoda bir inziva hayatı yaşıyordu.

İstasyonlarda şeref kıtalarının, Windsor Şatosu‘nda da top atışlarının ve asilzadelerin karşıladıkları hünkârı, kraliçe şatonun merdivenlerinde karşılamıştı.

Mutad takdim merasiminden sonra hükümdarlar samimi bir sohbete koyuldular. İşte böyle bir anda kraliçe kulaklarındaki küpeleri göstererek bunların evvelce Sultan Abdülmecid’in hediye ettiği bir broşun elmaslarından faydalanılarak saray kuyumcusu tarafından hazırlandığını söylemiş ve bu hatıranın bozulmasından dolayı hünkârın gücenip, gücenmediğini sormuştur. Padişahın cevabı meçhuldür. Fakat Fuat Paşa o güzel İngilizcesi ile aynen şöyle demiştir:

– Bilakis Haşmetmeab! Türkiye’den gelen şeylere kulak vermekte olduğunuzu ispat ettiği için padişahım buna çok memnun oldular.

 Aynı memnuniyet bir anda kraliçenin de yüzünde belirdi ve bu zeki insanı gözleri ile bir müddet inceledi.

Padişah o gün öğle yemeğini kraliçe, akşam yemeğini de İngiliz veliahdı ile yemiştir.

14 Temmuz günü ise Sultan Abdülaziz gene Kraliçenin arabasıyla Londra’yı gezmiştir. 15 Temmuz’da öğleden sonra Kordiplamatiği ve Londra’daki Osmanlı tebaasından bir heyeti ve bu arada Ermeni murahhaslarını da kabul eden hünkâr öğleden sonrayı ve geceyi tiyatroda geçirmiştir. Bu gezmelerinde kendisine kraliçenin başmabeyincisi rehberlik ettiği gibi İngiliz prensleri de refakat etmişlerdir. Geliş–gidişlerinde şeref kıtası çıkmış, Türk ve İngiliz milli marşları çalınmıştır.

İtalyan operası o gece hünkâr şerefine fevkalade süslenmişti. 40.000 ağaç dalı operayı yeşil bir ormana çevirmişti. 12 loca tek bir galeri haline getirilerek padişaha tahsis olunmuştu ve müşir üniforması giymiş hünkâr bu locada İngiliz veliahdı Gall Prensi ile kardeşi Cambridge dükü arasında yer almıştı.

16 Temmuz‘da padişah özel olarak bazı askeri tesisleri gezmiş ve yemeği İngiliz prensleri ve kraliyet ailesinin diğer üyeleri ile yemiştir.

17 Temmuz‘da ise Kraliçe ile birlikte donanmanın geçit resminde bulunmuştur. İngiliz Bahriye Nezareti-Admiralty o gün için özel bir program hazırlamıştı. Ne yazık ki o gün gene deniz coşkundu. Bu sebeple merasim tam olarak yapılamadı.

Törene ilk olarak hünkâr gelmişti. Sereninde bir tek Türk bayrağından başka hiçbir bayrak taşımayan Osborn yatı yaklaşırken İngiliz bahriyelileri içten gelen bir Hurra! ile karşıladılar. Bir müddet sonra aynı candan merasim Helicon yatı ile gelen kraliçe için yapıldı.

Her iki hükümdar Victoria and Albert yatına geçerken Victoria zırhlısından atılan bir topu takiben gürleyen donanmanın bütün topları ile gökyüzü adeta kararmıştı. İki hükümdar birlikte geçit resmini izledilerse de ne çare hava şartları törenin ikmaline müsaade etmedi. Ancak bu esnada bizzat kraliçe yatın o muhteşem salonunda padişahın dizine İngilizlerin meşhur dizbağı nişanını taktı.

18 Temmuz gene özel ziyaretlerle geçmiş ve İngiliz veliahdı hünkâra arkadaşlık etmişti.

19 Temmuz‘da ise Sultan Abdülaziz özel bir yatla Times nehri üzerinde bir gezinti yapmış, Londra kalesini, silahhaneyi, Londra’nın ve dünyanın mali merkezlerinden olan City-Siti’yi, bankaları, postahaneyi ve diğer sosyal tesisleri gezmiştir.

Akşam yemeğini Cambridge Dükü ile yiyen Sultan ve maiyeti geceleyin şerefine yerilen bir baloya gitmiştir. Bu davet için İndia Office-Hariciyeni Hindistan ve Şark İşleri Servisi özel bir program hazırlamıştı. Davetle ilgili olarak İndia Office’den Sir Stafford Northcote imzasıyla sefaretimize gönderilen 15 Temmuz tarihli yazı 902 sayı ile kayda alınmıştır ki burada:

Sefaretçe her ne kadar 2.600 kişilik bir isim listesi gönderilmiş ise de ancak 1.500 kişilik yer olduğu, fakat ısrar edildiği takdirde davetin liste veçhile aynen yapılacağı, lakin bu takdirde pek kalabalık olacağı” bildirilmektedir.

O akşam balonun ihtişamına diyecek yoktu. Ne yazık ki bu sırada Londra sefiremiz Madam Muzurus’un ani vefatı büyük teessürü mucip oldu.

Ertesi günü, 20 Temmuz‘da Buckingham Sarayı’nda kordiplomatiğin ve İngiliz parlamento ve hükûmet üyeleriyle diğer ekâbirin taziyelerini bizzat kabul eden hünkâr böylece Muzurus Paşa’nın acısını paylaşmış oluyordu.

Ancak resmi programa uyma mecburiyeti de olduğundan padişah ve maiyeti günün geri kalan kısmını Londra ve çevresini, kırları, Wimbledon’u gezmekle geçirmişler ve öğle yemeğini belediye başkanının misafiri olarak yemişlerdir. Bilahare hünkâr sarayda özel dairesinde istirahat etmiştir.

21 Temmuz öğleden sonra Westminster Sarayı ve Parlamento gezilmiştir. Bu sırada Parlamento toplantı halinde bulunuyordu.

Londra’daki ikameti esnasında padişaha birçok ziyaret ve müracaatlar olmuştur ki bu arada (The National Orthopaedic Hospital), (Royal Asiatic Society), (Royal College of Surgeons of England) gibi hayır ve ilim dernekleri de vardır. Ancak bütün bu günler içinde hünkârın hakikaten meşgul olduğunu, hatta bir portre için poz verecek kadar vakti olmadığını, sefaretçe 915 sayı ile kayda alınan ve:

Mr. Disderi

70-72 Brook Street

Hanover Square

adresine yani kraliçenin fotoğrafçısına gönderilen bu yazıdan anlıyoruz. Sefaret vakit darlığı sebebiyle sultanın poz veremeyeceğini bildiriyordu.

Bu seyahat esnasında hünkâr pek çok ihsanlarda, para yardımlarında bulunduğu gibi nişanlar da vermiştir. Bu arada sefaretçe 959 No. ile kayda alınan bir yazıdan öğrendiğimize göre Binbaşı Kont Cadogan’a da II. rütbeden bir mecidi nişanı ile kendi arması ile işlenmiş, elmaslı bir sigara kutusu hediye etmiştir. Bunun sebebini de 966 sayı ile kayda alınan ve Lord Chamberlain Office-Saint James’s Palace yani İngiliz kraliçesinin başmabeyincisinden gelen 24 Temmuz tarihli yazıdan öğreniyoruz; hükümdarın muhafazası ile görevlendirdiği bu asilin isminin sefaretçe nasılsa padişahın muhafız listesine kaydı unutulmuştur ve padişah da böylece bu zatın gönlünü almak istemiştir.

Hünkâr maiyeti ile 23 Temmuz salı günü Londra’dan ayrıldı. O gün Osmanlı bankası müdürünün verdiği bir ziyafette bulunduktan sonra alay arabalarla istasyona yöneldi. Bütün devlet ekâbiri ve İngiliz milleti candan bir uğurlama töreni yaptı. Kraliçe Osborne’dan yolladığı bir telgrafla “Selametle avdet, sıhhat ve saadet” temennilerinde bulundu. Sultan Abdülaziz de gene telgrafla teşekkür etti.

Londra sefaretimizce 957, 958 No. larla kayda alınan yazılardan da öğreniyoruz ki hünkâr ve maiyeti öğleden sonra saat 14.00’de mükellef bir donanma ile Dower’den Calais’ye doğru yola çıkmıştır.

Maalesef deniz gene azgındı. Onun için binbir müşkülatla ancak akşamüstü Fransa sahillerine çıkıldı ve hiç durulmaksızın Belçika, Almanya, Avusturya ve Macaristan yolu ile yurda dönüldü. Hünkâr her ülkede devlet başkanlarınca fevkalade törenle karşılandı ve uğurlandı.

Nihayet 3 Ağustos’ta Adakale üzerinden Vidin’e ulaşıldı. Böylece 44 günlük Avrupa seyahati bitmişti. Sonra Niğbolu ve Ziştova yolu ile 5 Ağustos’ta Ruscuk’a varıldı. Padişahı orada mahalli memurlarla beraber Sadrazam Ali Paşa, Serasker Rüştü Paşa, Valide Sultan Başağası Cevher Ağa, Babıali erkânı, paşalar, teşrifat memurları, hassa alayı silahşörleri karşıladılar. Hünkâr geceyi vali konağında geçirdi. Ertesi 6 Ağustos Salı günü ise muhteşem bir alayla ve Rusçuk-Varna treni ile Varna’ya gelindi. Orada padişahı gene Sultaniye yatı bekliyordu. Şehzadeler ise Sadrazam ve maiyetini getiren Talia vapuruna bindiler. Nihayet güzel bir deniz yolculuğundan sonra 7 Ağustos’ta Sultan Abdülaziz İstanbul’a vardı.

Daha Karadeniz Boğazında başlayan karşılama töreni, küçüklü büyüklü gemi ve kayıkların yaptığı konvoy, sahili dolduran halk ve top sesleri arasında Beşiktaş önlerine kadar devam etti. O kadar ki Hünkâr yedi çifte bir saltanat kayığı ile Dolmabahçe’ye çıkarken her türlü tedbirlere rağmen rıhtım mahşer gibi kalabalıktı.

Artık hükümdar milletine, millet de hünkârına kavuşmuştu. Sevinç tam 3 gün 3 gece sürdü: 7, 8, 9 Ağustos günleri İstanbul’da görülmemiş şenlikler yapıldı, şairler bu mutlu güne tarih düşürdüler.

Gene Londra Sefaretince 1004 sayı ile kayda alınan ve 27 Temmuz öğleden sonra tarihini taşıyan imzasız bir mektuptan öğreniyoruz ki Fransız olduğunu söyleyen bir yabancı, kötü bir Fransızca ile bir Jön Türkün hünkâra Rusçuk’ta, Varna’da veya İstanbul’da suikastte bulunacağını bildirmektedir. Keyfiyet hemen o gün sefaretçe ve 121/2954 No. lu şifre ile Viyana’da Fuat Paşa’ya bildirilmiştir. Seyahat dönüşü hükümdarın bizzat kaleme aldığı teşekkür mektubu Hariciye Nezareti’nin 15 Ağustos tarihli yazısı ile Londra’ya gönderilmiş ve 1170 No. ile kayda alınarak sefirimiz eli ile Kraliçe’ye sunulmuştur.

Bilahare kraliçenin bu seyahate ait resimleri bir albüm halinde Şehzade Yusuf İzzettin Efendi’ye göndermesi dolayısıyla Sultan Abdülaziz’in kraliçeye yazdığı ikinci bir teşekkür mektubunda hariciyenin 23 Ekim 1867 tarihli yazısıyla Londra’ya gönderilmiş ve sefaretçe 1459 sayı ile kayda alınmıştır ve nihayet Henry Schallehn isimli bir kompozitörün bu seyahat vesilesiyle bestelediği Orientale Sérénade veya Wellcome to England isimli beste 1868 Mart’ında sefarete sunularak 2078 sayı ile kayda alınmıştır ve hünkâra da takdim edildiği şüphesizdir. Bu tarihi olay da böylece hoşça bir seda ile son bulmuştur.

[Bedii ŞEHSUVAROĞLU, “Sultan Abdülaziz’in Avrupa Seyahati”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sayı: 1 (Ekim 1967), İstanbul, 41-51]

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Türkler ve Zaferleri

NUTUK’TA BÜYÜK TAARRUZ VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ

Published

on

Özet

Gazi Mustafa Kemal’in 15–20 Ekim 1927 tarihleri arasında Cumhuriyet Halk Fırkası’nın II. Büyük Kurultayı’nda okuduğu Nutuk, Millî Mücadele’nin askerî, siyasî ve toplumsal safhalarını yalnızca kronolojik biçimde aktaran bir eser değildir. Aynı zamanda Millî Mücadele’nin nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin güçlü bir tarihsel yorum ve kurucu hafıza metnidir. Büyük Taarruz ve 30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi, bu anlatının en önemli kırılma noktalarından biridir.

Bu makalede Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Nutuk merkezli olarak; içerik ve vaka analizi, askerî-stratejik boyut, siyasal meşruiyet, tarihsel coğrafya, sosyoloji, kavramlar, semboller, kişiler ve kurumlar, temsil ettikleri değerler, toplumdaki yansımalar ve tepkiler bakımından incelenmektedir. Eleştirel tarih yöntemiyle Nutuk’un olayları aktarmaktan öte onları belirli bir siyasal ve tarihsel anlam çerçevesine yerleştirdiği gösterilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Mustafa Kemal, Nutuk, Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Dumlupınar, Kocatepe, Millî Mücadele, millî egemenlik, tarihsel coğrafya, tarihsel sosyoloji, eleştirel tarih.

GİRİŞ

26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da gerçekleşen Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve ardından gelen takip harekâtı, Türk Millî Mücadelesi’nin askerî sonucunu belirleyen olaylar zinciridir. Büyük Taarruz’un sonunda Yunan ordusunun Anadolu’daki askerî varlığı çökmüş; 9 Eylül’de İzmir’in, 10 Eylül’de Bursa’nın kurtarılmasıyla savaşın askerî dengesi kesin biçimde Türk tarafına geçmiştir. Harekât 26 Ağustos’ta başlayıp 30 Ağustos’ta zaferle sonuçlanmış ve 1 Eylül’deki “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emriyle takip harekâtı sürdürülmüştür.

Ancak Nutuk açısından mesele bundan daha geniştir.

Mustafa Kemal, Büyük Taarruz’u sadece bir ordunun diğerini yenmesi şeklinde değerlendirmez. Zaferi, Türk milletinin hürriyet ve istiklâl iradesinin tarihsel sonucu olarak anlamlandırır. Nitekim Nutuk‘ta Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi ve sonrasındaki harekâtı “Türk milletinin hürriyet ve istiklâl fikrinin” ölümsüz abidesi olarak tanımlamaktadır. Bu ifade, savaşın askerî sonucunu siyasal ve toplumsal bir anlam alanına taşımaktadır.

Dolayısıyla temel problem şudur: Nutuk’ta Büyük Taarruz yalnızca nasıl anlatılmıştır değil, neden böyle anlatılmıştır?

Bu soru bizi askerî tarihten siyasal tarihe, oradan tarihsel sosyolojiye ve hafıza tarihine götürmektedir.

1. NUTUK’UN TARİHSEL VE ANLATISAL KONUMU

1. Nutuk: Hatırat mı, tarih anlatısı mı?

Nutuk, klasik anlamda tarafsız ve dışarıdan yazılmış bir tarih araştırması değildir. Metnin yazarı olayların başlıca aktörü, karar vericisi ve siyasal lideridir.

Bu sebeple Nutuk üç farklı niteliği aynı anda taşımaktadır:

  1. Tanıklık metni,
  2. Siyasal savunma ve hesaplaşma metni,
  3. Kurucu tarih anlatısı.

Bu özellik Büyük Taarruz’un anlatımında özellikle belirgindir.

Mustafa Kemal, Büyük Taarruz’u anlatırken yalnızca “26 Ağustos’ta saldırı başladı, 30 Ağustos’ta Yunan ordusu yenildi” demekle yetinmemektedir. Harekâtın hazırlanmasını, gizliliğini, askerî kararların oluşumunu, komuta ilişkilerini ve savaşın sonucunu bir bütün içinde değerlendirmektedir.

Dolayısıyla Nutuk‘ta Büyük Taarruz, önceden hazırlanmış tarihsel bir zorunluluk zincirinin sonucu olarak sunulmaktadır.

Bu anlatı içerisinde: Samsun → Amasya → Erzurum → Sivas → Ankara → Sakarya → Büyük Taarruz → İzmir → Mudanya → Lozan → Cumhuriyet şeklinde ilerleyen bir tarihsel süreklilik kurulmaktadır.

Böylece askerî zafer, daha önce başlayan siyasî ve toplumsal mücadelenin nihai sonucu haline getirilir.

2. BÜYÜK TAARRUZ’UN NUTUK’TAKİ İÇERİĞİ

1. Sakarya’dan Büyük Taarruz’a

Büyük Taarruz, Nutuk‘ta Sakarya Zaferi’nin devamı bir olay olarak ele alınmaktadır. Sakarya’dan sonra temel mesele artık savunmanın sürdürülmesi değil, uygun zamanda stratejik karşı taarruza geçilmesidir.

Mustafa Kemal açısından bunun için üç temel unsurun hazırlanması gerekmektedir: ordu, meclis, millet.

Nitekim Sakarya’dan sonra yaklaşık bir yıl süren hazırlık döneminde millet, Meclis ve ordunun savaşa hazırlanmasının esas alınmıştır.  

Burada dikkat çekici olan husus, Büyük Taarruz’un bir “ani saldırı” değil, uzun süreli bir hazırlık, örgütlenme, lojistik ve strateji sürecinin sonucu olmasıdır.

3. VAKA ANALİZİ: BÜYÜK TAARRUZ

1. Vakanın temel unsurları

UnsurAçıklama
Zaman26 Ağustos–9 Eylül 1922
Kritik tarih30 Ağustos 1922
Ana sahaAfyonkarahisar–Dumlupınar–Uşak hattı
Türk tarafıTBMM Orduları
BaşkomutanMustafa Kemal Paşa
Genelkurmay BaşkanıFevzi Paşa
Batı Cephesi Komutanıİsmet Paşa
1. Ordu KomutanıNureddin Paşa
Karşı tarafYunan Küçük Asya Ordusu
Yunan komuta heyetiGeorgios Hacıanestis; Trikopis ve Diyenis
Stratejik amaçYunan ordusunun imhası ve Anadolu’nun kurtarılması
SonuçYunan ordusunun Anadolu’daki askerî varlığının çöküşü

26 Ağustos sabahı taarruz Kocatepe’den sevk ve idare edilmiştir. Türk kuvvetleri kısa sürede Afyonkarahisar çevresindeki Yunan savunmasını yarmıştır.

Burada önemli nokta, Türk stratejisinin yalnızca arazi kazanmayı değil, Yunan ordusunun ana kuvvetlerini kuşatıp imha etmeyi amaçlamasıdır.

4. TARİHSEL COĞRAFYA: KOCATEPE’DEN DUMLUPINAR’A

Büyük Taarruz’u anlamanın en önemli yollarından biri mekânı tarihsel bir aktör olarak ele almaktır.

1. Kocatepe

Kocatepe yalnızca bir yükselti değildir. Nutuk bağlamında Kocatepe: komuta merkezi,  gözlem noktası, stratejik karar mekânı, askerî iradenin görünürleştiği alan haline gelmiştir.

Mustafa Kemal, Fevzi, İsmet ve diğer komutanların burada bulunması mekânı sembolik olarak da güçlendirmiştir.

Bugün Kocatepe’nin Millî Mücadele hafızasında bu kadar güçlü yer edinmesinin sebebi budur.

2. Afyonkarahisar

Afyonkarahisar coğrafi bakımdan Anadolu’nun batıya açılan önemli geçiş alanlarından biridir.

Buradaki Yunan savunmasının yarılması: savunma hattının kırılması → stratejik derinliğin kaybedilmesi → Yunan ordusunun manevra alanının daralması sonucunu doğurmuştur.

Bu sebeple Afyon, yalnızca bir şehir değil, stratejik kapı niteliğindedir.

3. Dumlupınar

Dumlupınar, Büyük Taarruz’un askerî sonucunun belirleyici mekânıdır.

30 Ağustos’ta Yunan kuvvetlerinin büyük bölümünün kuşatılması ve imha edilmesiyle savaşın sonucu kesinleşmiştir.

Dumlupınar’ın sembolik anlamı ise daha sonra genişlemiştir.

Dumlupınar: İşgal altındaki Anadolu’nun askerî olarak geri alınmasının simgesine dönüşmüştür.

Bu sebeple coğrafya burada hafızaya dönüşmektedir.

5. BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ’NİN AYIRT EDİCİ ÖZELLİĞİ

30 Ağustos muharebesinin Büyük Taarruz içindeki konumu özellikle önemlidir.

Büyük Taarruz bir harekât bütünü, 30 Ağustos ise bu harekâtın kesin sonuç aşamasıdır.

Başka bir ifadeyle: 26 Ağustos → yarma, 27–29 Ağustos → kuşatma ve takip, 30 Ağustos → imha, 31 Ağustos–9 Eylül → stratejik takip ve tasfiye şeklinde bir gelişme söz konusudur.

30 Ağustos muharebesinin “Başkumandan Muharebesi” şeklinde adlandırılması da Mustafa Kemal’in savaşı bizzat sevk ve gözetimiyle ilişkilendirilmiştir. Mustafa Kemal de Nutuk‘ta “Başkumandan Muharebesi” ifadesini kullanmaktadır.

Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü savaşın adı da tarihsel hafızanın inşasının bir parçasıdır.

6. “BAŞKOMUTAN” KAVRAMI

Nutuk‘ta “Başkomutan” yalnızca askerî bir rütbe değildir.

Kavram üç ayrı anlam taşır:

1. Askerî anlam

Ordunun en üst sevk ve idare makamıdır.

2. Siyasal anlam

TBMM’nin verdiği olağanüstü yetkiler çerçevesinde millî iradenin savaş alanındaki temsilidir.

3. Sembolik anlam

Milletin bağımsızlık iradesinin askerî karar mekanizmasındaki somutlaşmasıdır.

Bu sebeple Mustafa Kemal’in Başkomutanlığı, Nutuk anlatısında kişisel iktidar arayışı olarak değil, TBMM egemenliğiyle bağlantılı bir görev ve sorumluluk olarak sunulmaktadır.

7. “ORDULAR, İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ’DİR. İLERİ!”

1 Eylül 1922 tarihli emir, Büyük Taarruz’un en güçlü sembollerinden biridir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları,

Afyonkarahisar, Dumlupınar Büyük Meydan Muharebesinde zalim ve mağrur bir ordunun anasır-ı asliyesini [asli unsurlarını] inanılmayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. Büyük ve necip [asil] milletimizin fedakârlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz. Sahibimiz olan büyük Türk milleti istikbalinden [geleceğinden] emin olmaya haklıdır. Muharebe meydanlarındaki maharet ve fedakârlıklarınızı yakından müşahede [görüyor] ve takip ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdiratına delalet etmek [aracı olmak] vazifemi mütevelliyen [ara vermeden] ve mütemadiyen [durmadan] ifa edeceğim [yerine getireceğim]. Başkumandanlığa teklifatta [tekliflerde] bulunulmasını cephe kumandanlığına emrettim. Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini nazar-ı dikkate alarak ilerlemesini ve herkesin kuvay-ı akliyesini [akli kuvvetlerini] menabi-i celadet ve hamiyetini [kahramanlık ve hamiyet kaynaklarını] müsabaka ile izale-i [sarf etmeye] devam eylemesini talep ederim. Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir; ileri!

1-9-[13]38[1922]              Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi  

                                                         Başkumandan

                                                         Mustafa Kemal

Bu emir üç kavramı birleştirmektedir: ordu + hedef + ilerleme.

Akdeniz” burada yalnızca coğrafi bir yön değildir. Aynı zamanda: İzmir,  Ege, işgalin sona erdirilmesi, denize ulaşma, Anadolu’nun askerî olarak kurtarılması anlamlarını taşımaktadır.

Dolayısıyla “Akdeniz” kelimesi Nutuk ve Millî Mücadele hafızasında özgürlüğe ulaşmanın coğrafi sembolü haline gelir.

8. “ORDU-MİLLET” İLİŞKİSİ

Büyük Taarruz yalnızca askerî personelin gerçekleştirdiği bir savaş değildir. Arka planda: Tekâlif-i Milliye, ulaşım, iaşe, mühimmat, hayvan ve taşıt temini, kadınların ve köylülerin katkısı, demiryolu ve kara ulaşımı, sağlık hizmetleri, mali kaynaklar bulunmaktadır.

Bu sebeple Büyük Taarruz’u sadece “ordu tarihi” çerçevesinde açıklamak yetersizdir. Askerî zaferin toplumsal altyapısı seferber edilmiş bir toplumdur.

Millî güç unsurları üzerine yapılan değerlendirmelerde Tekâlif-i Milliye’nin orduya maddi gövde, millî ruhun ise zihinsel ve moral üstünlüğü sağladığı vurgulanmaktadır.

9. TARİHSEL SOSYOLOJİ AÇISINDAN BÜYÜK TAARRUZ

Büyük Taarruz’un sosyolojik açıdan üç temel dönüşüm meydana getirdiği söylenebilir.

1. “Tebaadan yurttaşa”

Osmanlı siyasal düzeninde padişah merkezli siyasal aidiyet önemliyken Millî Mücadele sırasında siyasal özne giderek millet kavramı etrafında yeniden tanımlanmıştır.

2. “Ordu”dan “millet ordusu”na

TBMM Ordusu’nun meşruiyeti, Nutuk‘ta milletin egemenliğiyle ilişkilendirilmiştir.

3. “İşgal edilmiş ülke”den “egemen devlet”e

Büyük Taarruz’un nihai sosyolojik anlamı, askerî işgalin sona erdirilmesiyle siyasal egemenliğin kurulmasıdır.

Bu bakımdan savaş: askerî → siyasal → toplumsal → hukuksal bir dönüşüm zincirinin parçasıdır.

10. KİŞİLER VE TEMSİL ETTİKLERİ DEĞERLER

Mustafa Kemal Paşa

Nutuk‘ta: stratejik akıl, kararlılık, risk alma, siyasal liderlik, askerî komuta, millî egemenlik kavramlarının merkezinde yer almaktadır.

Ancak eleştirel tarih açısından burada önemli bir ayrım yapılmalıdır: Mustafa Kemal’in merkezî rolünü kabul etmek ile bütün başarıyı yalnızca tek kişiye indirgemek aynı şey değildir.

Zaferin gerçekleşmesinde: Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Nureddin Paşa, kolordu ve tümen komutanları, subaylar, erler, TBMM, lojistik örgütlenme, halk birlikte rol oynamıştır.

Bu gerçekliği Mustafa Kemal Nutuk’ta, “Her safhasıyla düşünülmüş, ihzar, idare ve zaferle intaç edilmiş olan bu harekât, Türk ordusunun, Türk zabitan ve kumandan heyetinin, yüksek kudret ve kahramanlığını tarihte bir daha tespit eden muazzam bir eserdir.

Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklal fikrinin layemut abidesidir. Bu eseri vücuda getiren bir milletin evladı, bir ordunun Başkumandanı olduğumdan, ilelebet mesut ve bahtiyarım.” ifadesiyle tebcil ve teyit etmiştir.

Fevzi Paşa

Fevzi Paşa, özellikle: Genelkurmay, stratejik planlama,  askerî koordinasyon,  harekâtın genel sevk ve idaresi açısından önemlidir. Dolayısıyla temsil ettiği değer kurumsal askerî akıldır.

İsmet Paşa

İsmet Paşa: Batı Cephesi’nin sevk ve idaresi, ordu-komuta ilişkileri, Büyük Taarruz’un icrası, askerî disiplin açısından öne çıkmaktadır. Konumu, kişisel liderlikten ziyade profesyonel komuta kademesinin kurumsallaşmasını temsil etmektedir.

Nureddin Paşa

1.Ordu’nun komutanı olarak Büyük Taarruz’un kritik askerî safhalarında görev yapmıştır. Konumu, Başkomutanlık ile cephe komutanlıkları arasındaki hiyerarşik komuta zincirini göstermektedir.

11. YUNAN KOMUTA HEYETİ VE KARŞI TARAFIN TEMSİLİ

Nutuk‘ta Yunan ordusunun yenilgisi sadece askerî başarısızlık değildir.

Yunan işgali, Türk millî anlatısında: Anadolu’nun işgali, bağımsızlığın tehdit edilmesi, Megali İdea, dış destekli işgal bağlamında değerlendirimektedir.

Yunan komutanlarından Trikopis ve Diyenis’in esir düşmesi ise zaferin sembolik boyutunu güçlendirmektedir.

Karşı tarafın komuta heyetinin esir alınması, işgalci ordunun komuta kapasitesinin çöküşünü temsil etmektedir.

12. KAVRAMLARIN SEMBOLİK HARİTASI

KavramNutuk’taki temel anlam
MilletEgemenliğin temel kaynağı
İstiklâlMücadelenin nihai amacı
HürriyetZaferin ahlâkî ve siyasî gerekçesi
OrduMillî iradenin silahlı gücü
BaşkomutanMillî iradenin askerî sevk ve idaresi
MeclisSiyasal meşruiyet
TaarruzSavunmadan kurtuluşa geçiş
KocatepeKarar ve komuta
DumlupınarKesin askerî sonuç
AkdenizKurtuluşun coğrafi hedefi
İzmirİşgalin sona ermesinin sembolü
ZaferAskerî başarıdan daha geniş millî egemenlik
CumhuriyetZaferin siyasal kurumsallaşması

13. NUTUK’TA BÜYÜK TAARRUZ’UN RETORİĞİ

Mustafa Kemal’in Büyük Taarruz anlatımında üç retorik katman bulunmaktadır.

Birinci katman: Askerî başarı

Planlama, hazırlık, komuta ve savaş.

İkinci katman: Millî başarı

Zaferin sahibi yalnızca ordu değil “Türk milleti”dir.

Üçüncü katman: Tarihsel başarı

Zafer, yeni Türk devletinin kuruluşunda bir dönüm noktasıdır.

Bu sebep Mustafa Kemal’in şu değerlendirmesi metnin özünü ortaya koymaktadır: “Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklâl fikrinin lâyemut âbidesidir.

Burada “eser” kelimesi önemlidir. Savaş, tesadüfi bir askerî başarı değil düşünülmüş + hazırlanmış + yönetilmiş + sonuçlandırılmış bir tarihsel “eser” olarak tanımlanmaktadır.

Bu anlayış, Mustafa Kemal’in savaş felsefesindeki planlama ve irade vurgusuyla da uyumluluk göstermektedir. Meydan savaşını yalnızca iki ordunun çarpışması olarak değil, milletlerin maddî ve manevî güçlerinin sınandığı alan olarak değerlendirmektedir.

14. ELEŞTİREL TARİH YÖNTEMİYLE NUTUK’UN OKUNMASI

Burada temel metodolojik problem şudur: Nutuk tarihsel gerçekliğin kendisi değil, tarihsel gerçekliğin Mustafa Kemal tarafından 1927’de yeniden kurulmuş anlatımıdır.

Bu ayrım son derece önemlidir. 1922’de yaşanan olay ile 1927’de anlatılan olay aynı şey değildir. Arada beş yıllık bir zaman vardır.

Bu beş yıl içinde: saltanat kaldırılmış, Cumhuriyet kurulmuş, yeni siyasal kurumlar ortaya çıkmış, siyasal muhalefetlerle çatışmalar yaşanmış, eski lider kadrolarıyla ayrışmalar oluşmuş, yeni devletin meşruiyet anlatısı şekillenmiştir.

Dolayısıyla Nutuk, 1922’nin olaylarını 1927’nin siyasal tecrübesi üzerinden anlatmaktadır.

Bu sebeple eleştirel tarih yöntemi üç farklı soruyu birlikte sormalıdır:

1. Ne oldu?

Arşiv belgeleri, harp raporları, TBMM zabıtları, günlükler ve hatıratla araştırılmalıdır.

2. Mustafa Kemal ne olduğunu söyledi?

Bunu Nutuk üzerinden incelemeliyiz.

3. Mustafa Kemal neden böyle anlattı?

Bu ise siyasal tarih ve hafıza tarihinin sorusudur.

15. NUTUK’UN GÜÇLÜ VE SINIRLI YÖNLERİ

Güçlü yönleri

Nutuk: karar süreçlerine içeriden ışık tutmaktadır, liderlik anlayışını ortaya koymaktadır, askerî-siyasal ilişkileri açıklamaktadır, dönemin siyasî mücadelelerini anlamaya yardım etmektedir, belge ve telgraflara dayanmaktadır, Millî Mücadele’nin bütünlüğünü göstermektedir.

Sınırlılıkları

Buna karşılık: anlatıcı olayların baş aktörüdür, metin 1927’nin siyasal ortamında kaleme alınmıştır, bazı aktörler daha olumlu, bazıları daha olumsuz çerçevelenmiştir, toplumsal kesimlerin sesleri çoğu zaman doğrudan verilmemiştir, sıradan askerlerin ve sivillerin deneyimleri liderlik anlatısının gerisinde kalmıştır.

Dolayısıyla Nutuk tek başına bütün tarihsel gerçekliği temsil etmemektedir. Ancak bu, Nutuk‘un değerini azaltmamakta, tam tersine onu daha önemli hale getirmektedir:

Nutuk, hem Millî Mücadele tarihinin birinci elden önemli kaynaklarından biri hem de Cumhuriyet’in kurucu tarih bilincini anlamak için birincil önemde bir hafıza metnidir.

16. YANSIMALAR VE TOPLUMSAL TEPKİLER

Büyük Taarruz’un toplumsal etkisi yalnızca savaşın sona ermesi değildir.

Zafer: işgal korkusunu ortadan kaldırmış, millî özgüveni yükseltmiş, TBMM’nin meşruiyetini güçlendirmiş, Mustafa Kemal’in liderliğini pekiştirmiş, Anadolu’daki millî hareketin siyasal üstünlüğünü kesinleştirmiştir.

TBMM açısından zafer, hükümetin askerî başarısının ötesinde egemenlik iddiasının fiilen gerçekleşmesi anlamına gelmiştir.

Uluslararası düzeyde ise askerî zafer, Mudanya Mütarekesi’ne giden yolu açmıştır. Türk ordusunun 30 Ağustos’taki kesin zaferi Millî Mücadele’nin askerî aşamasını sona erdiren temel gelişme olmuş ve Yunanistan’ı Anadolu’daki hedeflerinden vazgeçmeye zorlamıştır.

17. BÜYÜK TAARRUZ’UN SİYASAL SONUÇLARI

Büyük Taarruz’un üç temel siyasal sonucu bulunmaktadır:

1. TBMM Hükümeti’nin meşruiyeti güçlenmiştir.

2. İstanbul Hükümeti’nin siyasal etkisi fiilen sona yaklaşmıştır.

3. İtilaf Devletleri Ankara Hükümeti’yle doğrudan diplomatik ilişki kurmak zorunda kalmıştır.

Bu sebeple Büyük Taarruz: Askerî savaşın diplomatik savaşa dönüşüm noktasıdır. Mudanya bunun diplomatik sonucudur. Lozan ise bunun hukukî ve uluslararası sonucu olmuştur.

18. BÜYÜK TAARRUZ’DAN CUMHURİYET’E

Nutuk‘un büyük tarihsel anlatısı içinde Büyük Taarruz’u şu zincirin içine yerleştirmek mümkündür:

Millî irade

TBMM’nin açılması

Düzenli ordu

Sakarya Zaferi

Büyük Taarruz

Başkomutanlık Meydan Muharebesi

İzmir’in kurtuluşu

Mudanya

Saltanatın kaldırılması

Lozan

Cumhuriyet

Bu sebeple Büyük Taarruz’un tarihsel anlamı yalnızca “Yunan ordusunun yenilmesi” değildir.

Asıl anlam: Millî egemenlik iddiasının askerî güç tarafından kesinleştirilmesidir.

19. ELEŞTİREL DEĞERLENDİRME: “TEK KAHRAMAN” ANLATISI MI, “MİLLET-ORDU” ANLATISI MI?

Nutuk‘un merkezinde Mustafa Kemal yer almaktadır. Ancak metin dikkatli okunduğunda zaferin yalnızca Mustafa Kemal’in kişisel başarısı olarak sunulmadığı görülmektedir.

Mustafa Kemal özellikle: Türk milleti, Türk ordusu, Türk subayları, komuta heyeti üzerinde durmaktadır. Nitekim zafer değerlendirmesinde harekâtı Türk ordusu ile Türk subay ve komuta heyetinin “yüksek kudret ve kahramanlığı” ile ilişkilendirmiştir.

Dolayısıyla daha doğru okuma şudur: Mustafa Kemal merkezli fakat ordu-millet bütünlüğünü vurgulayan bir zafer anlatısı.

Eleştirel tarihçi ise bu anlatıyı daha da genişletmelidir: Mustafa Kemal + komuta heyeti + subaylar + askerler + TBMM + lojistik sistem + Anadolu halkı + ekonomik fedakârlık + diplomasi birlikte değerlendirilmelidir.

20. BÜYÜK TAARRUZ’UN TARİHSEL ANLAMI

Büyük Taarruz’u dört farklı düzeyde değerlendirmek mümkündür.

Askerî düzey

Yunan ordusunun ana kuvvetlerinin imhası ve Anadolu’dan çıkarılması.

Siyasal düzey

TBMM Hükümeti’nin siyasal meşruiyetinin kesinleşmesi.

Sosyolojik düzey

Millet” kavramının siyasal özne olarak güçlenmesi.

Sembolik düzey

Kurtuluş, bağımsızlık ve egemenlik hafızasının oluşması.

Bu dört düzey birbirinden bağımsız değildir. Tam tersine: Askerî zafer → siyasal meşruiyet → toplumsal bütünleşme → devletleşme aşamalarını meydana getirir.

SONUÇ

Nutuk‘ta Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Millî Mücadele’nin sadece askerî sonucu olarak değil, Türk milletinin bağımsızlık iradesinin tarihsel ve siyasal olarak kesinleştiği aşama olarak kurgulanmıştır.

26 Ağustos 1922’de Kocatepe’den başlayan harekât, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da stratejik kesinliğe ulaşmış, 1 Eylül’deki takip emriyle İzmir’e doğru ilerlemiş ve 9 Eylül’de İzmir’in kurtuluşuyla işgalin askerî boyutunu fiilen sona erdirmiştir.

Fakat Nutuk açısından Büyük Taarruz’un gerçek anlamı yalnızca burada değildir.

Büyük Taarruz: bir askerî operasyon, aynı zamanda bir devletleşme, bir egemenlik mücadelesi, bir toplumsal seferberlik, bir tarihsel hafıza olayı ve nihayet Cumhuriyet’in kuruluş anlatısının merkezî sembollerinden biridir.

30 Ağustos’un Dumlupınar’da kesin sonuç yaratması, Kocatepe’nin karar mekânına dönüşmesi, “Akdeniz”in kurtuluş hedefinin sembolü haline gelmesi ve “Başkomutanlık” kavramının Mustafa Kemal’in liderliğiyle özdeşleşmesi, savaş coğrafyasının aynı zamanda siyasal ve kültürel hafızanın coğrafyasına dönüştüğünü göstermektedir.

Bu sebeple Büyük Taarruz’u yalnızca “26 Ağustos–9 Eylül 1922 tarihleri arasındaki askerî harekât” olarak okumak eksik kalır.

Daha kapsamlı tarihsel yorum şudur: Büyük Taarruz, Anadolu’daki işgal düzenini askerî olarak yıkan; TBMM’nin egemenlik iddiasını fiilen doğrulayan; millet, ordu ve meclis arasındaki siyasal-toplumsal bütünleşmeyi güçlendiren ve yeni Türk devletinin kuruluşuna giden yolu açan tarihsel kırılmadır.

Nutuk ise bu kırılmayı yalnızca anlatmamış; ona anlam vermiş, kişilerini sınıflandırmış, sembollerini üretmiş ve gelecek kuşakların hatırlayacağı bir kurucu tarih çerçevesine yerleştirmiştir.

Dolayısıyla eleştirel tarih bakımından Nutuk‘un Büyük Taarruz anlatısının en önemli özelliği, ne oldu?” sorusunun yanında “bu olay nasıl hatırlanmalıdır?” sorusuna da cevap vermesidir.

KAYNAKÇA

Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt: II 1920-1927, MEB Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969.

Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş 1912–1922 ve Sonrası, İnsel Yayınları, İstanbul, 1970.

Fahrettin Altay, İstiklal Harbimizde Süvari Kolordusu, İnsel Yayınları, İstanbul, 1949.

Asım Gündüz, Hatıralarım, Dinleyen ve Yazan: İhsan Ilgar, Kervan Kitapçılık, İstanbul, 1973.

İsmet İnönü, Hatıralar, Cilt 1, Yayına hazırlayan: Sabahattin Selek, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1985.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 1 nci Kitap, Büyük Taarruza Hazırlık ve Büyük Taarruz (10 Ekim 1921-31 Temmuz 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1994.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 2 nci Kitap, Büyük Taarruz (1-31 Temmuz 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 3 nci Kitap, Büyük Taarruzda Takip Harekâtı (31 Ağustos-18 Eylül 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995.

Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, “Türk İstiklal Harbi Büyük Taarruz (26-30 Ağustos 1922)” Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 97 (Ocak 1994), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1994

Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, “Büyük Taarruz’da Takip Harekâtı (31Ağustos-18 Eylül 1922)” Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 98 (Haziran 1994), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995

Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, 2 Eylül 1338 (1922), No: 596, s.1, sütun:4-6

Şerafettin Turan, Atatürk, Gazi Mustafa Kemal, Atatürk Ansiklopedisi, 21 Aralık 2020

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/4899/Atat%C3%BCrk,-Gazi-Mustafa-Kemal-(1881-10-Kas%C4%B1m-1938)

Temuçin Faik Ertan, Atatürk’ün Nutuk Adlı Eseri, Atatürk Ansiklopedisi, 31 Aralık 2020

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/878/Atat%C3%BCrk%E2%80%99%C3%BCn-Nutuk-Adl%C4%B1-Eseri

Zafer Koylu, Büyük Taarruz, Atatürk Ansiklopedisi, 26 Ekim 2025https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/4929/B%C3%BCy%C3%BCk-Taarruz

Continue Reading

Türkler ve Zaferleri

ASIM GÜNDÜZ’ÜN HATIRALARIM’DA BÜYÜK TAARRUZ VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ

Published

on

Özet

Bu çalışma, Batı Cephesi Kurmay Başkanı Orgeneral Asım Gündüz’ün Hatıralarım adlı eserinde Büyük Taarruz (26 Ağustos 1922) ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin (30 Ağustos 1922) nasıl anlatıldığını; anlatının askerî, siyasî, toplumsal, coğrafî ve sosyolojik boyutlarını eleştirel tarih yöntemiyle incelemektedir. Gündüz’ün hatıratı yalnızca savaşın nasıl yürütüldüğünü aktaran bir askerî anı kitabı değildir. Aynı zamanda karar alma mekanizmasını, kurmay zihniyetini, Mustafa Kemal Paşa–İsmet Paşa–Fevzi Paşa üçgenindeki komuta ilişkilerini, istihbarat ve aldatma faaliyetlerini, Anadolu coğrafyasının harekât üzerindeki etkisini ve zaferin kolektif hafızada nasıl anlamlandırıldığını gösteren bir birinci el kaynak niteliğindedir. Gündüz’ün Batı Cephesi Kurmay Başkanı olması, anlatısını sıradan bir savaş hatıratından ayırmaktadır. Bununla birlikte hatıratın olaylardan yaklaşık yarım yüzyıl sonra kaleme alınmış olması, hafıza, seçicilik, sonradan anlamlandırma ve Cumhuriyet dönemi tarih anlatısının etkileri bakımından kaynak eleştirisini zorunlu kılmaktadır. Gündüz’ün anlatısında Büyük Taarruz, yalnızca askerî bir başarı değil; örgütlenmiş millî iradenin, kurmay aklın, coğrafî avantajın, lojistik seferberliğin ve siyasî hedefle askerî hedefin bütünleştirilmesinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Başkomutanlık Meydan Muharebesi ise bu sürecin imha ve takip aşamasını temsil etmektedir. Bu sebeple çalışma, Gündüz’ün hatıratını Nutuk, Genelkurmay’ın Türk İstiklal Harbi serisi ve çağdaş araştırmalarla karşılaştırmalı biçimde değerlendirmektedir.

Anahtar Kelimeler: Asım Gündüz, Hatıralarım, Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Dumlupınar, Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Batı Cephesi, Millî Mücadele, tarihsel hafıza, eleştirel tarih.

GİRİŞ

26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz ile 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da gerçekleşen Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Türk İstiklal Harbi’nin askerî bakımdan belirleyici safhasıdır. Ancak bu iki olayı yalnızca “Türk ordusunun Yunan ordusunu yenmesi” şeklinde açıklamak, olayın tarihsel derinliğini önemli ölçüde azaltır. Büyük Taarruz; yaklaşık bir yıllık askerî hazırlığın, yeniden yapılanmanın, lojistik düzenlemenin, istihbarat faaliyetlerinin, stratejik sabrın, gizliliğin ve uygun zamanda yoğun kuvvet üstünlüğünün gerçekleştirilmesinin sonucudur. Harita Genel Müdürlüğü de harekâtı 26-30 Ağustos arasındaki beş temel safha üzerinden göstermektedir.

Bu bakımdan Asım Gündüz’ün Hatıralarımı özel bir önem taşımaktadır. Eser, Gündüz’ün Batı Cephesi Kurmay Başkanı olarak savaşı karar ve planlama merkezinden gözlemlemesi bakımından dikkate değerdir. Türk Tarih Kurumu katalog kaydına göre kitap İhsan Ilgar’ın hazırlamasıyla 1973 yılında Kervan Kitapçılık tarafından yayımlanmış ve 240 sayfadan oluşmuştur.

Gündüz, 18 Ağustos 1921’de Batı Cephesi Kurmay Başkanlığına atanmış, Sakarya Savaşı sonrasında Büyük Taarruz hazırlıklarında görev almış ve taarruz planının hazırlanmasında etkili olmuştur.

Bu makalenin temel sorusu şudur: Asım Gündüz, Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni nasıl hatırlamış, hangi olayları öne çıkarmış, hangi kavramları kullanmış ve bu anlatı Millî Mücadele’nin askerî ve toplumsal gerçekliği hakkında bize ne söylemektedir?

Bu soruya cevap aranırken üç ayrı düzlem birlikte ele alınacaktır:

  1. Gündüz’ün doğrudan tanıklığı,
  2. olayların askerî ve tarihsel gerçekliği,
  3. hatıratın sonradan kurulmuş bir hafıza metni olarak eleştirel değerlendirilmesi.

1. ASIM GÜNDÜZ VE HATIRATIN KAYNAK DEĞERİ

Asım Gündüz (1880-1970), Osmanlı askerî eğitim sisteminden yetişmiş ve Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Millî Mücadele safhalarından geçmiş bir kurmay subaydır. Millî Mücadele dönemindeki en önemli görevi Batı Cephesi Kurmay Başkanlığıdır.

Bu konum, Gündüz’ün anlatısına üç önemli özellik kazandırır.

a. Karargâh merkezli bakış

Gündüz, savaşın yalnızca ön cephesini değil, savaşın arkasındaki karar mekanizmasını da görebilen bir konumdadır.

Bir piyade subayı, örneğin bir tepenin ele geçirilmesini anlatabilir. Gündüz ise o tepenin neden hedef seçildiğini, hangi birliklerin nereye sevk edildiğini, yedeklerin nasıl değerlendirildiğini ve komuta kademesinin neyi amaçladığını açıklayabilir.

Dolayısıyla Hatıralarım, “savaşın içinden” olduğu kadar “karargâhın içinden” yazılmış bir metindir.

b. Kurmay aklının görünürlüğü

Gündüz’ün anlatısında kahramanlık kadar hesap, zamanlama, kuvvet yoğunlaştırması, aldatma ve lojistik önemlidir.

Bu nokta önemlidir. Çünkü popüler savaş anlatıları çoğu zaman savaşı bireysel cesaret üzerinden açıklarken, kurmay hatıratı savaşı bir sistem olarak görmektedir.

c. Hatıratın sınırlılığı

Bununla birlikte hatırat “olayın kendisi” değildir.

Gündüz’ün kitabı 1973’te, olaylardan yaklaşık elli yıl sonra yayımlanmıştır. Bu sebeple metin: kişisel hafıza, unutma, seçme, yeniden yorumlama, dönemin resmî tarih anlayışı, Cumhuriyet’in kuruluş anlatısı gibi unsurlardan etkilenmiş olabilir.

Bu sebeple tarihçi açısından temel yöntem, “Gündüz böyle söylüyor, o hâlde olay kesinlikle böyle olmuştur” yaklaşımı değildir.

Doğru yöntem: Gündüz’ün ne söylediği + başka kaynakların ne söylediği + Gündüz’ün neden böyle hatırlamış olabileceği üçlüsünü birlikte değerlendirmektir.

2. SAKARYA’DAN BÜYÜK TAARRUZ’A: STRATEJİK DÖNÜŞÜM

Büyük Taarruz’u anlamanın başlangıç noktası Sakarya Meydan Muharebesi’dir.

Sakarya’dan sonra Türk ordusu savunma stratejisinden stratejik taarruz stratejisine geçmiştir. Ancak bu geçiş hemen gerçekleşmemiştir.

1921 sonbaharından 1922 yazına kadar geçen dönem, askerî bakımdan bir hazırlık ve güç biriktirme dönemi olmuştur.

Gündüz’ün hatıratında da bu dönem önemlidir. Büyük Taarruz, aniden verilmiş bir saldırı kararı olarak değil, uzun süreli hazırlığın sonucu olarak görülmelidir.

Bu bağlamda 1922 yazında temel sorun şudur:

Türk ordusu ne zaman ve nerede saldıracaktır?

Asıl stratejik problem, Yunan ordusunun güçlü savunma mevzilerini doğrudan karşıdan yarmak değil, onun savunma sisteminin zayıf noktasına yoğun kuvvetle yüklenmek ve ardından geri çekilme yollarını keserek imha etmektir.

3. TAARRUZ PLANI VE KURMAY ZİHNİYETİ

Gündüz’ün anlatısının en önemli yönlerinden biri, Büyük Taarruz’un tesadüfi askerî hareket olmadığını göstermesidir.

1922 Ağustosunda Türk ordusunun temel hedefi, Yunan kuvvetlerinin Afyonkarahisar güneyindeki kesimine karşı büyük bir kuvvet yoğunlaşması oluşturmaktır.

Askerî planın temel mantığı: aldatma → kuvvet yoğunlaştırma → yarma → kuşatma → imha → takip şeklinde özetlenebilir.

Bu sistemde 1. Ordu asıl taarruz gücünü oluştururken 2. Ordu düşmanı yanıltacak ve Yunan ihtiyatlarının asıl taarruz bölgesine kaydırılmasını engelleyecek bir görev üstlenmiştir.

Gündüz’ün hatıratında kurmay başkanı olarak üstlendiği görev bu noktada ortaya çıkmaktadır.

Nitekim daha sonraki araştırmalar, Gündüz’ün 20 Ağustos 1922’de Akşehir’de gerçekleştirilen toplantıya katıldığını ve taarruz planının belirlenmesindeki kurmay heyeti içinde bulunduğunu göstermektedir.

4. “GİZLİLİK” KAVRAMI: BÜYÜK TAARRUZ’UN EN ÖNEMLİ SİLAHLARINDAN BİRİ

Gündüz’ün anlatısının ana kavramlarından biri gizliliktir. Buradaki gizlilik yalnızca taarruz tarihinin saklanması değildir.

Asıl mesele: kuvvetlerin yer değiştirmesinin gizlenmesi, gerçek taarruz yönünün saklanması, Yunan istihbaratının yanıltılması, ordunun gece yürüyüşleri, lojistik hareketlerin gizlenmesi, komuta merkezlerinin bilgi akışının kontrol edilmesidir.

Bu açıdan Büyük Taarruz, modern anlamda bir askerî aldatma operasyonu niteliği taşımaktadır.

Türk birliklerinin geceleri hareket ettirilmesi ve cephane ile birliklerin gizlice taarruz bölgesine aktarılması, planın temel unsurlarındandır.

Dolayısıyla “gizlilik” burada sadece askerî bir teknik değil, aynı zamanda bir stratejik kültürdür.

5. 26 AĞUSTOS 1922: KOCATEPE VE TAARRUZUN BAŞLAMASI

26 Ağustos sabahı Kocatepe merkezli topçu ateşiyle Büyük Taarruz başlamıştır.

Gündüz’ün hatıratına dayanan kaynaklarda, Kocatepe’de taarruzun başlangıcına ilişkin ayrıntılı gözlemler bulunmaktadır. Genelkurmay kaynaklarını kullanan araştırmalarda Gündüz’ün Hatıralarımının 154. sayfası özellikle 26 Ağustos sabahındaki topçu ateşi için kaynak gösterilmektedir:

“26 Ağustos 1922 sabahı tan yeri ağarırken Kocatepe yamaçlarında mevzilenmiş topçumuza “Ateş” emrini ulaştırdım. İlk olarak bir on beşlik obüsümüzün gürlemesi ile Türk Milletinin üç yıldan beri hasretini çektiği büyük günün çetin hesaplaşması başlıyordu. İki saat süren korkunç bombardımanımız, Yunan siperlerini ateş içinde kaynatıyor gibi idi. Türk topçuları, dünya orduları içinde ateş isabeti ile yaptıkları haklı şöhretin en kahredici eserlerini veriyorlardı. Başkumandanın Büyük Millet Meclisinin kanun çıkarma salahiyetini eline alarak “Tekâlif-i Milliye” adı altında halkın nesi var nesi yoksa hürriyet ve istiklal uğruna topladıklarını kuruş kuruş biriktirerek, binbir zorlukla elde ettiğimiz mermilerimizi tam isabetle hedefine ulaştırmak yolunda elde edilen sonuç, gerçekten mucize idi. Piyadelerimiz mevzilerinden fırlamışlar, yeri göğü sarsan “Allah!.. Allah!..” yakarışları içinde hain, zalim, hayasız bir düşmanı mübarek vatan topraklarından söküp atmak için ellerinde Türk’ün tarihi silahı süngü ile ileriye atılmışlardı. Birçok yerlerde boğaz boğaza boğuşuluyordu.”

Burada Kocatepe, yalnızca coğrafî bir yükselti değildir. Kocatepe üç farklı anlam taşmaktadır:

Askerî anlam

Düşman mevzilerinin gözetlenmesini ve topçu ateşinin sevk ve idaresini mümkün kılan hâkim arazi.

Sembolik anlam

Türk taarruzunun başlangıç noktası.

Hafıza anlamı

Sonraki kuşakların Büyük Taarruz’u hatırlarken kullandıkları bir millî hafıza mekânı.

Bu sebeple Kocatepe, savaş coğrafyasının “hafıza coğrafyasına” dönüşmesinin en güçlü örneklerinden biridir.

6. 26-27 AĞUSTOS: YARMA HAREKÂTI

26 Ağustos günü Türk birlikleri Yunan savunma sisteminin belirli kesimlerinde gedikler açmaya başladı.

27 Ağustos’ta Afyonkarahisar’ın ele geçirilmesi, operasyonun stratejik başarısını hızlandırdı.

Burada Gündüz’ün anlatısının temel önemi, savaşın yalnızca “kahramanca saldırı” olmadığını göstermesidir.

Asıl mesele kuvvetlerin doğru zamanda doğru yerde yoğunlaştırılmasıdır.

Bu bakımdan Büyük Taarruz’un başarısı: insan gücü + ateş gücü + hareket kabiliyeti + istihbarat + arazi bilgisi + komuta birliği bileşkesinin ürünüdür.

7. 5. SÜVARİ KOLORDUSU: HAREKÂTTA HAREKETLİLİK FAKTÖRÜ

Gündüz’ün hatıratında süvari birliklerine özel bir önem atfedilmektedir.

  • Süvari Kolordusu’nun Ahır Dağları üzerinden Yunan ordusunun gerisine sarkması, harekâtın kaderini değiştiren gelişmelerden biridir.

Gündüz, Fahrettin Altay komutasındaki süvarilerin başarısına özellikle vurgu yapmakta ve zaferin süvari birliklerine çok şey borçlu olduğunu ifade etmektedir. Bu pasaj Hatıralarımın 135. sayfasına dayandırılmıştır:

“Beşinci Süvari Kolordusu: Kurmay Albay Fahrettin Bey (daha sonra Orgeneral olan arkadaşım Fahrettin Altay). Karargâhı Keledere’de idi, 2 ve 14 ncü tümenler Sandıklı bölgesinde Ahır dağlarına doğru yürüyüşe hazırdılar. Altıncı tümen, Kozluca-Akçabedir-Havulca-Hocalar mıntıkasında idi.

Süvarilerimize ve onların cesur bilgili, kahraman kumandanlarına zaferimiz çok şey borçludur.”

Bu durum bize önemli bir askerî gerçeklik gösterir:

Büyük Taarruz yalnızca piyade ve topçu savaşı değildir.

Hareket savaşı boyutunda süvarilerin görevi: düşman gerisine geçmek, ulaşım yollarını kesmek, haberleşmeyi bozmak, geri çekilen birlikleri takip etmek, düşman birliklerinin birleşmesini engellemek olmuştur.

Dolayısıyla süvari, Gündüz’ün anlatısında “geleneksel savaşın kalıntısı” değil, modern hareket savaşının önemli unsurlarından biridir.

8. 30 AĞUSTOS 1922: BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ

26-30 Ağustos arasındaki harekâtın doruk noktası 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesidir.

Burada iki farklı kavramı birbirinden ayırmak gerekir:

Büyük Taarruz, 26 Ağustos’ta başlayan genel stratejik harekâttır.

Başkomutanlık Meydan Muharebesi, bu harekâtın 30 Ağustos’ta Dumlupınar çevresindeki belirleyici meydan muharebesidir.

Bu ayrım önemlidir; çünkü 30 Ağustos tek başına ortaya çıkmış bir zafer değildir. Önceki dört günlük operasyonun sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin hedefi yalnızca Yunan kuvvetlerini geri püskürtmek değil, onların büyük bölümünü kuşatmak ve imha etmektir.

Bu nedenle operasyonel hedef: geri çekilmeye zorlamak değil, geri çekilme imkânını ortadan kaldırmak olmuştur.

9. MUSTAFA KEMAL PAŞA: “BAŞKOMUTAN” SEMBOLÜ

Gündüz’ün anlatısında Mustafa Kemal Paşa yalnızca siyasî lider değildir.

O aynı zamanda: stratejik karar verici, başkomutan, kurmay planlamacı, risk alan lider, ordu ile TBMM arasında bağ kuran siyasî-askerî figür olarak görünür.

Bu sebeple “Başkomutan” kavramı sembolik açıdan önemlidir. TBMM’nin Mustafa Kemal Paşa’ya Başkomutanlık yetkisi vermesiyle siyasal meşruiyet ile askerî komuta arasında doğrudan bir bağ kurulmuştur.

Mesai arkadaşlarının Büyük Taarruz sonrasında Mustafa Kemal Paşa’ya atfettikleri vasıflar da bu algıyı göstermektedir. Çağdaş araştırmalar, mesai arkadaşlarının onu “milletin sembolü”, “demir el” ve ordunun moral gücünü yükselten lider olarak nitelediklerini göstermektedir.

Ancak eleştirel tarih açısından burada bir uyarı gerekir: Zaferi yalnızca Mustafa Kemal Paşa’nın kişisel dehasıyla açıklamak eksiktir.

Zafer; Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Asım Gündüz, Fahrettin Altay, kolordu ve tümen komutanları, kurmay heyetleri, subaylar, erler, lojistik teşkilatı, Anadolu halkı gibi çok sayıda aktörün birlikte oluşturduğu sistemin sonucudur.

10. İSMET PAŞA: OPERASYONEL KOMUTA VE KURMAY DİSİPLİNİ

Gündüz’ün hatıratının önemli yönlerinden biri İsmet Paşa ile kurmay heyeti arasındaki görüş ayrılıklarını göstermesidir.

Bu durum, Millî Mücadele tarihinin bazen sunulduğu gibi tamamen çatışmasız ve tek sesli bir komuta sistemi olmadığını ortaya koymaktadır.

Kurmaylar arasında: taarruz tarihi, kuvvet dağılımı, ihtiyatların kullanılması, ikinci ordunun görevi gibi konularda tartışmalar yaşanmıştır. Bu tartışmalar aslında kurmay sisteminin doğal parçasıdır.

Eleştirel tarih açısından önemli olan nokta şudur: Başarılı bir komuta sistemi, fikir ayrılığının bulunmadığı değil fikir ayrılığının karar süreci içinde yönetilebildiği sistemdir.

11. FEVZİ PAŞA: GENELKURMAY VE STRATEJİK BÜTÜNLÜK

Fevzi Paşa, Gündüz’ün anlatısındaki üçüncü büyük askerî aktördür.

Onun temsil ettiği değerler: disiplin, kurmaylık, askerî süreklilik, örgütlenme, stratejik koordinasyon olarak değerlendirilebilir.

Mustafa Kemal Paşa siyasî ve stratejik liderliği, İsmet Paşa cephe komutasını, Fevzi Paşa genel askerî organizasyonu temsil ederken, Gündüz kurmay planlama düzeyinde bu sistemin önemli halkalarından birini oluşturmuştur.

Dolayısıyla Büyük Taarruz’un başarısını tek kişiye indirgemek yerine komuta mimarisi üzerinden değerlendirmek daha açıklayıcıdır.

12. ASIM GÜNDÜZ: “GÖRÜNMEYEN KOMUTANLIK”

Gündüz’ün temsil ettiği anlayış, savaş tarihinin çoğu zaman geri planda bıraktığı kurmay emeğidir.

Savaş meydanında görünür olan: Mustafa Kemal, İsmet, Fevzi, Fahrettin gibi komutanlardır.

Fakat savaşın başarısı için görünmeyen başka bir emek vardır: harita çalışmaları, emirlerin hazırlanması, birliklerin intikali, haberleşme, ikmal, istihbarat, zamanlama, koordinasyon.

Gündüz’ün tarihsel önemi tam burada ortaya çıkmaktadır. O, zaferin “arka planındaki mekanizmayı” temsil etmektedir.

13. ANADOLU COĞRAFYASI: DAĞ, OVA VE YOL

Büyük Taarruz aynı zamanda bir coğrafya savaşıdır. Afyonkarahisar, Kocatepe, Ahır Dağları, Dumlupınar ve Uşak hattı birbirinden bağımsız yerler değildir. Bunlar bir harekât koridorunun parçalarıdır. Coğrafyanın savaş üzerindeki etkisi üç düzeydedir:

a. Savunma coğrafyası

Yunan ordusu tahkim edilmiş mevzilerden yararlanmıştır.

b. Saldırı coğrafyası

Türk ordusu düşmanın beklemediği yönlerden saldırarak savunmanın geometrisini bozmuştur.

c. Takip coğrafyası

30 Ağustos sonrasında mesele yalnızca savaşmak değil, kaçan düşman kuvvetlerinin yeniden örgütlenmesini engellemek olmuştur.

Bu sebeple Afyon-Dumlupınar-Uşak-İzmir hattı, savaşın “mekân omurgası”dır.

14. SOSYOLOJİK BOYUT: ORDU VE TOPLUM

Gündüz’ün anlatısı her ne kadar asker merkezli olsa da savaşın arkasında bir toplum vardır.

Büyük Taarruz’un başarısı: askerî insan gücü, köylünün taşıma faaliyetleri, hayvan gücü, iaşe, mühimmat, sağlık hizmetleri, ulaşım, yerel bilgi olmadan gerçekleşemezdi.

Bu sebeple Büyük Taarruz, sadece “ordu ile ordu arasındaki savaş” değildir. Daha doğru ifade: örgütlenmiş bir toplumun, örgütlenmiş askerî gücü aracılığıyla yürüttüğü topyekûn mücadeledir.

Bu açıdan Gündüz’ün hatıratı, askerî tarihin sosyal tarih ile birleştirilmesi için önemli bir başlangıç kaynağıdır.

15. TRİKOPİS VE YUNAN KOMUTA KRİZİ

Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin sonuçlarından biri Yunan komuta sisteminin çözülmesidir.

Nikolaos Trikopis’in kuvvetleri kuşatılmış, geri çekilme ve birleşme imkânları ciddi biçimde daralmıştır.

29 Ağustos’taki Yunan hareketlerinin Türk kuşatmasından çıkma çabası olduğu, ancak emirlerin gecikmesi ve yanlış istikamet tercihlerinin Yunan kuvvetlerini daha zor bir duruma soktuğu çeşitli araştırmalarda belirtilmektedir.

Burada tarihsel vaka analizi açısından önemli kavram komuta ve iletişim krizidir.

Bir ordunun yalnızca silah gücü değil: emir-komuta, haberleşme, istihbarat, zamanlama, karar alma kapasitesi de savaş sonucunu belirlemektedir.

16. TAKİP HAREKÂTI: ZAFERDEN KURTULUŞA

30 Ağustos zaferi savaşın sonu değildir. Asıl stratejik sonuç, takip harekâtının başarıyla yürütülmesiyle ortaya çıkmıştır.

31 Ağustos’tan itibaren Türk ordusu geri çekilen Yunan birliklerini takip etmiş, Uşak ve daha batıdaki hatlara ilerlemiştir.

Gündüz’ün hatıratında bu safha artık “meydan muharebesi”nden “takip ve kurtuluş” aşamasına geçiş olarak görülmektedir.

4 Eylül 1922’de Takmak’ta gördüğü tahribatı anlatırken Gündüz, savaşın sivil mekânlar üzerindeki sonuçlarını da kayda geçirmiştir. Bu olay Hatıralarımın 164. sayfasına dayandırılmaktadır:

“Atatürk’ün en ufak noktasına kadar şahsen hazırladığı “Başkumandanlık Meydan Muharebesi” kesin zaferimizle neticelenmiş, Yunan sürüleri vatanın bağrında yok edilmişlerdi. Geride kalan bir eşkıya sürüsü idi. Yakıyorlar, yıkıyorlar, ateşe veriyorlar ve bu vahşetleriyle sanki önümüze duvar çekerek sahillere erişmeye çalışıyorlardı. Mahsulleri kundaklıyorlar, kadın-erkek, çoluk-çocuk, Türk ve Müslüman halkı camilere dolduruyor, yakıyorlardı. Bütün bunlardan daha feci hadiselere de irtikâp edilmiştir. Gördüğü feci manzara karşısında büsbütün şahlanan Mehmetçiği artık durdurmak bizim dahi elimizde değildi. Anadolu’nun harimindeki vahşet seli, ardında son cinayetlerini irtikâp ederek def olurken, zalim ve hain mahiyetini ortaya koyuyordu. Bir cani sürüsünden başka ne beklenebilirdi?”

Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü savaşın sonunda askerî zafer kadar yıkılmış yerleşimlerin manzarası da vardır.

17. YAKILMIŞ KÖYLER VE SAVAŞIN SİVİL YÜZÜ

Gündüz’ün Takmak gözlemi, askerî tarihin sosyal tarihle birleştiği noktadır. Savaş sadece: mevzi, top, tüfek, süngü değildir. Savaş aynı zamanda: ev, köy, tarla, yol, demiryolu, dükkân, cami, okul, insan hayatı üzerinde gerçekleşmektedir.

Bu sebeple Gündüz’ün anılarındaki sivil yıkım tasvirleri, savaşın “insanî maliyeti” açısından ayrıca değerlendirilmelidir.

18. KAVRAMLARIN SEMBOLİK ANLAMLARI

Gündüz’ün anlatısı üzerinden Büyük Taarruz’un başlıca kavramlarını şu şekilde sınıflandırmak mümkündür:

KavramAskerî anlamSembolik anlam
TaarruzStratejik saldırıİnisiyatifin ele geçirilmesi
BaşkomutanEn üst askerî otoriteMillî iradenin askerî temsilcisi
KocatepeHâkim araziZafer hafızasının mekânı
DumlupınarMeydan muharebesi alanıKesin zafer
SüvariHızlı hareket ve kuşatmaHareket ve özgürlük
TakipDüşmanı geri çekilme sırasında izlemeİşgalin sona erdirilmesi
ŞehitSavaşta hayatını kaybedenFedakârlık ve vatan
GaziSavaştan sağ çıkanMücadelenin yaşayan tanığı
OrduAskerî örgütMilletin silahlı gücü
VatanSavunulan coğrafyaKolektif aidiyet

Bu semboller, Cumhuriyet döneminin tarihsel hafızasının temel yapı taşlarından birini oluşturmuştur.

19. GÜNDÜZ’ÜN ANLATISINDA “MİLLÎ İRADE”

Gündüz’ün anlatısının arka planındaki temel kavramlardan biri millî iradedir. Burada askerî zafer ile siyasî meşruiyet arasında ilişki kurulmaktadır.

TBMM: ordunun siyasî meşruiyet kaynağı, Başkomutanlığın hukukî dayanağı, savaşın siyasî hedefinin temsilcisi konumundadır.

Bu sebeple Büyük Taarruz sadece bir askerî operasyon değil, TBMM hükümetinin Anadolu’daki siyasî egemenlik iddiasının fiilen güçlenmesidir.

20. HATIRAT VE TARİHSEL HAFIZA

Gündüz’ün Hatıralarımı ile olayın kendisi arasında yarım yüzyıla yakın zaman vardır. Bu durum hatıratın değerini azaltmaz; fakat niteliğini değiştirir.

Hatırat: olayın doğrudan kopyası değil, olayın hafızada yeniden kurulmuş biçimidir. Dolayısıyla Gündüz’ün metninde iki farklı zaman birlikte bulunur:

  1. 1922’nin zamanı: savaşın yaşandığı an,
  2. 1973’ün zamanı: olayın hatırlandığı ve yayımlandığı an.

Bu iki zamanı birbirinden ayırmak eleştirel tarihçiliğin temel şartıdır.

21. GÜNDÜZ’ÜN HATIRATININ NUTUK İLE KARŞILAŞTIRILMASI

Mustafa Kemal Paşa’nın Nutuku siyasî ve stratejik bir anlatı niteliğindedir.

Gündüz’ün Hatıralarımı ise daha çok askerî-kurmay bakış açısına sahiptir.

Bu sbeple iki kaynak arasında işlev farklılığı bulunmaktadır:

NutukHatıralarım
Siyasî-stratejik anlatıAskerî-kurmay anlatı
Millî Mücadele’nin genel çerçevesiKarargâh ve harekât ayrıntıları
Mustafa Kemal merkezliKurmay heyeti merkezli
Siyasî meşruiyet vurgusuAskerî uygulama vurgusu
Retorik yönü güçlüTeknik hatırat yönü güçlü

Bu iki kaynak birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.

22. HATIRATIN ELEŞTİREL TARİH AÇISINDAN GÜVENİLİRLİĞİ

Gündüz’ün anlatısının güvenilirliğini üç seviyede değerlendirmek mümkündür.

A. Yüksek güvenilirlik alanları

Gündüz’ün doğrudan görev yaptığı: karargâh çalışmaları, taarruz planlaması, komuta ilişkileri, birlik hareketleri konularında tanıklığı güçlüdür.

B. Karşılaştırılması gereken alanlar

Başka komutanların kararları ve psikolojik durumları konusunda anlatı, başka hatıratlarla karşılaştırılmalıdır.

C. Öznel değerlendirmeler

Şu komutan şöyle düşündü”, “şu kişi şu nedenle böyle davrandı” türündeki ifadeler, kişisel tanıklık oldukları için ayrıca sorgulanmalıdır.

Bu sebeple Gündüz’ün hatıratı: birincil kaynak olarak güçlü, fakat tek başına yeterli olmayan bir tarih kaynağıdır.

23. BÜYÜK TAARRUZ’UN ASKERÎ BAŞARI FORMÜLÜ

Gündüz’ün anlatısından hareketle Büyük Taarruz’un başarısı aşağıdaki modelle açıklanabilir:

1. Stratejik sabır

Sakarya sonrasında hemen saldırılmamıştır.

2. Ordunun yeniden örgütlenmesi

İnsan, silah, mühimmat ve lojistik kapasite geliştirilmiştir.

3. Gizlilik

Taarruz tarihi ve yönü gizlenmiştir.

4. Kuvvet yoğunlaştırılması

Asıl darbe belirli bir bölgede yoğunlaştırılmıştır.

5. Aldatma

Yunan ordusunun dikkatinin başka bölgelere yönelmesi sağlanmıştır.

6. Yarma

Savunma hattı kırılmıştır.

7. Süvari harekâtı

Düşman gerisine geçilmiştir.

8. Kuşatma

Yunan birliklerinin birleşme ve geri çekilme yolları kesilmiştir.

9. İmha

30 Ağustos’ta ana kuvvetlerin savaşma kapasitesi kırılmıştır.

10. Takip

Zafer stratejik sonuca dönüştürülmüştür.

24. VAKA ANALİZİ: BÜYÜK TAARRUZ’UN “KRİTİK BAŞARI FAKTÖRLERİ”

Bir vaka analizi modeliyle değerlendirildiğinde Büyük Taarruz’un beş kritik faktörü öne çıkar:

1. Liderlik

Mustafa Kemal Paşa’nın stratejik karar alma kapasitesi.

2. Kurmay koordinasyonu

Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Asım Gündüz ve diğer kurmayların planlama faaliyetleri.

3. Coğrafya

Afyon-Dumlupınar hattının operasyonel avantajları.

4. Zamanlama

26 Ağustos tarihinin seçilmesi.

5. Lojistik

Ordunun uzun süreli hazırlık sonunda taarruz kapasitesine ulaştırılması.

Bu beş faktörün birleşmesi, tek başına hiçbir faktörün sağlayamayacağı bir sonuç doğurmuştur.

25. “30 AĞUSTOS”UN ULUSAL SEMBOL HALİNE GELMESİ

30 Ağustos sonrasında Başkomutanlık Meydan Muharebesi, askerî olay olmaktan çıkarak millî kimliğin sembollerinden biri hâline gelmiştir.

Bu dönemde: Kocatepe, Dumlupınar, Zafertepe, şehitlikler, anıtlar, bayram  törenleri bir zafer hafızası coğrafyası oluşturmuştur.

Böylece savaş alanı, yalnızca geçmişte gerçekleşen olayların mekânı olmaktan çıkarak sonraki kuşakların millî kimliğini kuran bir “hafıza mekânı”na dönüşmüştür.

26. GÜNDÜZ’ÜN ANLATISINDA KAHRAMANLIK VE KURUMSAL AKIL

Gündüz’ün hatıratının önemli bir yönü, kahramanlık ile kurumsal aklı aynı çerçevede göstermesidir.

Savaşın kazanılması: “kahraman bir lider” kadar, “iyi örgütlenmiş bir ordu” gerektirmiştir.

Bu sebeple Büyük Taarruz’un tarihsel açıklamasında iki uçtan da kaçınmak gerekir.

Birinci uç: “Her şeyi Mustafa Kemal yaptı.”

İkinci uç: “Mustafa Kemal’in rolü yoktu; zafer tamamen ordunun eseriydi.”

Eleştirel tarih açısından daha doğru yaklaşım şudur: Mustafa Kemal Paşa’nın stratejik liderliği, kurmay kadronun kolektif çalışması ve ordunun sahadaki icra kapasitesi birbirinden ayrılmaz bir sistem oluşturmuştur.

27. YANSIMALAR VE TEPKİLER

Büyük Taarruz’un sonuçları üç düzeyde ortaya çıkmıştır.

Askerî sonuç

Yunan ordusunun Anadolu’daki ana savaş gücü çökmüştür.

Siyasî sonuç

TBMM Hükümeti, Anadolu üzerindeki egemenlik iddiasını fiilen güçlendirmiştir.

Diplomatik sonuç

Türk ordusunun hızlı ilerleyişi, İtilaf Devletlerini yeni bir diplomatik durumla karşı karşıya bırakmış ve Mudanya Mütarekesinin önünü açmıştır.

Gündüz’ün askerî bakış açısı içinde bu sonuçların başlangıç noktası sahadaki zaferdir.

28. TARİHSEL COĞRAFYA AÇISINDAN SONUÇ

Büyük Taarruz’un coğrafî haritası aynı zamanda siyasî dönüşümün haritasıdır.

Afyon’dan Dumlupınar’a, Dumlupınar’dan Uşak’a, Uşak’tan İzmir’e uzanan hat, yalnızca askerî ilerleme güzergâhı değildir. Bu hat: işgal coğrafyasından egemenlik coğrafyasına geçişi temsil etmektedir.

Bu sebeple Büyük Taarruz’un tarihsel coğrafyası, askerî hareketlerin ötesinde devletleşmenin coğrafyasıdır.

29. SOSYOLOJİK SONUÇ: “ORDU-MİLLET” İLİŞKİSİ

Gündüz’ün hatıratı askerî merkezli olmasına rağmen savaşın arkasındaki toplumun varlığı sürekli hissedilmektedir.

Ordu: insan, yiyecek, hayvan, araç, mühimmat, yol, haberleşme bakımından toplumdan bağımsız değildir.

Bu sebeple Büyük Taarruz, askerî sosyoloji açısından ordu-toplum bütünleşmesinin örneklerinden biridir.

Ancak “ordu-millet” kavramının romantikleştirilmesi de doğru değildir. Çünkü savaş: ölüm, yaralanma, yoksullaşma, göç, tahribat, ailelerin parçalanması gibi ağır toplumsal maliyetler üretmiştir.

Eleştirel tarih, zaferin büyüklüğünü kabul ederken maliyetini de görünür kılmalıdır.

SONUÇ

Asım Gündüz’ün Hatıralarımı, Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin anlaşılması açısından son derece değerli bir askerî hatırattır.

Gündüz’ün Batı Cephesi Kurmay Başkanı olması, ona olayları cephe ile karargâh arasındaki ilişkiden değerlendirme imkânı vermiştir.

Gündüz’ün anlatısından çıkarılabilecek en önemli sonuç, Büyük Taarruz’un “bir gecede kazanılmış” veya yalnızca kişisel kahramanlıkla açıklanabilecek bir zafer olmadığıdır.

Zaferin arkasında: yaklaşık bir yıllık hazırlık, stratejik sabır, kurmay planlama, askerî gizlilik, istihbarat ve aldatma, kuvvet yoğunlaştırması, topçu üstünlüğü, süvari harekâtı, lojistik seferberlik, komuta koordinasyonu, Anadolu toplumunun desteği bulunmaktadır.

26 Ağustos’ta başlayan harekât, 30 Ağustos’ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile stratejik bir kırılma yaratmış; takip harekâtıyla bu başarı Anadolu’nun batısının kurtuluşuna dönüştürülmüştür.

Gündüz’ün anlatısında Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ve Fevzi Paşa belirleyici komuta figürleri olarak görünürken, Asım Gündüz’ün kendisi “görünmeyen kurmay emeğini” temsil etmektedir. Bu yönüyle hatırat, zaferin sadece meydandaki kahramanlıkla değil, masa başındaki planlama ve koordinasyonla da kazanıldığını göstermektedir.

Ancak eleştirel tarih açısından Gündüz’ün hatıratı mutlak hakikat olarak kabul edilmemelidir. 1973’te yayımlanan eser, olayların yaklaşık elli yıl sonrasındaki hafıza biçimidir. Dolayısıyla metin, dönemin siyasî ve kültürel hafızası, kişisel unutma ve yeniden anlamlandırma süreçleriyle birlikte okunmalıdır.

Sonuç olarak Asım Gündüz’ün Hatıralarımında Büyük Taarruz, yalnızca bir askerî harekât değil; kurmay akıl, millî irade, askerî örgütlenme, coğrafya, toplumsal seferberlik ve stratejik liderliğin birleştiği tarihsel bir dönüşüm olarak karşımıza çıkmaktadır.

Başkomutanlık Meydan Muharebesi ise bu dönüşümün sembolik doruk noktasıdır.

30 Ağustos’un tarihsel önemi, yalnızca bir ordunun başka bir orduyu yenmesinde değil, Anadolu’daki güç ilişkilerinin geri döndürülemez biçimde değişmesinde aranmalıdır. Gündüz’ün tanıklığı bu değişimin askerî mekanizmasını anlamamıza yardımcı olurken, eleştirel tarih yöntemi bize zafer anlatısının arkasındaki insanları, kurumları, coğrafyayı, sosyal maliyetleri ve hafıza süreçlerini de görme imkânı vermektedir.

Bu açıdan Hatıralarım, Büyük Taarruz’un yalnızca “nasıl kazanıldığını” değil, aynı zamanda “nasıl hatırlandığını” anlamak bakımından da temel kaynaklardan biridir.

Kaynakça

Asım Gündüz, Hatıralarım, Dinleyen ve Yazan: İhsan Ilgar, Kervan Kitapçılık, İstanbul, 1973.

Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş 1912–1922 ve Sonrası, İnsel Yayınları, İstanbul, 1970.

Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt: II 1920-1927, MEB Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969.

İsmet İnönü, Hatıralar, Cilt 1, Yayına hazırlayan: Sabahattin Selek, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1985.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 1 nci Kitap, Büyük Taarruza Hazırlık ve Büyük Taarruz (10 Ekim 1921-31 Temmuz 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1994.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 2 nci Kitap, Büyük Taarruz (1-31 Temmuz 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 3 nci Kitap, Büyük Taarruzda Takip Harekâtı (31 Ağustos-18 Eylül 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995.

Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, “Türk İstiklal Harbi Büyük Taarruz (26-30 Ağustos 1922)” Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 97 (Ocak 1994), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1994

Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, “Büyük Taarruz’da Takip Harekâtı (31 Ağustos-18 Eylül 1922)” Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 98 (Haziran 1994), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995

Orkun Canbek, Asım Gündüz, Atatürk Ansiklopedisi, 13 Ağustos 2025

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/8867/As%C4%B1m-G%C3%BCnd%C3%BCz-(1880-1970)

Zafer Koylu, Büyük Taarruz, Atatürk Ansiklopedisi, 26 Ekim 2025

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/4929/B%C3%BCy%C3%BCk-Taarruz

Continue Reading

Türkler ve Zaferleri

FAHRETTİN ALTAY’IN HATIRALARINDA BÜYÜK TAARRUZ VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ

Published

on

Özet

Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Milli Mücadele’nin askerî bakımdan kesin sonuç üreten en önemli safhasıdır. 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da gerçekleşen Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve ardından gelen takip harekâtıyla Yunan ordusunun Anadolu’daki askerî varlığının tasfiyesine dönüşmüştür. Bu dönemde Fahrettin Altay Paşa’nın komuta ettiği 5. Süvari Kolordusu, Yunan ordusunun gerilerine sızarak ulaştırma ve haberleşme hatlarını kesmiş, çekilme yollarını tehdit etmiş ve takip harekâtında belirleyici bir rol üstlenmiştir.

Bu makalenin amacı, Büyük Taarruz’u yalnızca bir askerî zafer olarak değil, mekân, insan, kurum, komuta, lojistik, hafıza, sembol ve siyasal meşruiyet ilişkileri içerisinde incelemektir. Çalışmanın temel birincil kaynağı Fahrettin Altay’ın 10 Yıl Savaş ve Sonrası, 1912–1922 adlı hatıratıdır. Altay’ın anlatısı, doğrudan olayların içinde bulunmuş bir kolordu komutanının tanıklığı olması bakımından büyük değer taşımaktadır. Bununla birlikte hatıratın olaylardan yıllar sonra kaleme alınmış olması, kişisel hafıza, seçici hatırlama, kendini konumlandırma ve geriye dönük anlamlandırma sorunlarını da beraberinde getirmektedir.

Makalenin temel tezi, Altay’ın hatıralarında Büyük Taarruz’un yalnızca cephede kazanılmış bir muharebe olarak değil, sürat, hareketlilik, coğrafyaya hâkimiyet, komuta koordinasyonu, askerî disiplin ve millî iradenin birleşmesiyle ortaya çıkan stratejik bir dönüşüm olarak temsil edildiğidir. Özellikle süvari, Altay’ın anlatısında klasik bir savaş sınıfı olmaktan çıkarak hareket, haberleşme, kuşatma, psikolojik üstünlük ve stratejik derinlik kavramlarının taşıyıcısı hâline gelmiştir.

Anahtar Kelimeler: Fahrettin Altay, Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi, 5. Süvari Kolordusu, Dumlupınar, Kocatepe, Sincanlı Ovası, askerî tarih, tarihsel coğrafya, Millî Mücadele, hatırat, eleştirel tarih.

GİRİŞ

26 Ağustos 1922 sabahı başlayan Büyük Taarruz, Millî Mücadele’nin askerî kaderini değiştiren bir stratejik harekât olmuştur. Türk ordusu yaklaşık bir yıl boyunca Sakarya Zaferi sonrasında yeniden teşkilatlanmış, insan gücü, silah, mühimmat, iaşe ve ulaştırma bakımından eksikliklerini gidermeye çalışmış ve kesin sonuçlu bir taarruz için hazırlanmıştır. 26 Ağustos’ta başlayan harekât 30 Ağustos’taki Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile kesin bir aşamaya ulaşmış; 1 Eylül’de verilen takip emriyle Yunan ordusunun Anadolu’dan çıkarılması hedefi doğrudan takip harekâtına dönüşmüştür. Resmî askerî tarih anlatılarında Büyük Taarruz’un planında baskın, kuvvetlerin belirli bir bölgede yoğunlaştırılması ve Yunan ordusunun geri çekilme yollarının kesilmesi temel unsurlar arasında gösterilmektedir.

Bu olayın hatırat kaynakları içerisindeki önemli tanıklarından biri Fahrettin Altay’dır. Altay, savaşın doğrudan karar ve uygulama mekanizmalarından birinin içinde yer almış; 5. Süvari Kolordusu’na komuta etmiştir. Dolayısıyla onun anlatısı yalnızca “savaşı gören” bir kişinin tanıklığı değildir. Altay aynı zamanda savaşın planlanması, birliklerin intikali, süvari harekâtı, düşman gerisine sızma ve takip safhasının komutanlarından biridir.

Altay’ın hatıratının özel niteliği, kendisinin de ifade ettiği üzere, gördüklerini ve yaşadıklarını tarih sırasıyla aktarma iddiasıdır. Bununla birlikte tarihçinin görevi, hatıratın “gerçeği söylediği” varsayımından hareket etmek değil, hatıratın nasıl bir gerçeklik kurduğunu sorgulamaktır. Bu sebeple Altay’ın anlatısı üç düzlemde okunmalıdır:

  1. Olayın kendisi,
  2. Olayın Altay tarafından hatırlanışı,
  3. O hatırlamanın sonraki kuşaklara hangi anlamı aktardığı.

Bu üç düzlem birbirinden ayrılmadığında hatırat ile tarihsel gerçeklik birbirine indirgenmiş olur.

1. FAHRETTİN ALTAY’IN HATIRATINDA TARİHSEL TANIKLIK VE HAFIZA

Fahrettin Altay’ın 10 Yıl Savaş ve Sonrası adlı eseri, Balkan Savaşları’ndan Millî Mücadele’nin sonuna kadar uzanan geniş bir askerî-siyasî tecrübe alanını kapsamaktadır.

Altay’ın hatıraları, geleneksel savaş tarihinden farklı olarak yalnızca “hangi birlik nerede savaştı?” sorusuna cevap vermemektedir. Komutanların davranışları, askerlerin psikolojisi, ulaşım sorunları, coğrafî şartlar, haberleşme, yerel halkın tutumu ve komutanlar arasındaki ilişkiler anlatının içerisinde yer almaktadır.

Bu durum hatıratı sosyal tarih açısından da önemli hâle getirmektedir. Ancak hatıratın temel sınırlılığı unutulmamalıdır: Hatıra, olayın kendisi değildir.

Altay 1922’de yaşadığı olayları daha sonraki yıllarda yeniden kurmaktadır. Bu sebeple anlatı, olayların kronolojik sıralamasını korusa bile sonradan kazanılmış anlamların geçmişe aktarılması ihtimalini taşımaktadır.

Bu bakımdan Altay’ın hatıralarındaki “Büyük Zafer“, yalnızca 1922 yılındaki bir askerî sonuç değil, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra anlamı daha da belirginleşen bir tarihsel dönüm noktasıdır.

2. BÜYÜK TAARRUZ’UN STRATEJİK ARKA PLANI

Sakarya Meydan Muharebesi’nin ardından Türk ve Yunan orduları arasında yaklaşık bir yıllık bir hazırlık dönemi olmuştur. Bu dönem, yüzeysel olarak bir “bekleme dönemi” gibi görünse de gerçekte Türk ordusunun yeniden yapılanma dönemidir.

Türk tarafında üç temel problem bulunmaktadır: insan gücü, silah ve mühimmat, lojistik ve ulaştırma.

Bunlara bir de stratejik problem eklenmiştir: Kesin sonuçlu taarruz nerede yapılacaktır?

Büyük Taarruz’un başarısının temelinde, Yunan ordusunun savunma sisteminin belirli bir noktada aşılması ve Türk ordusunun esas kuvvetlerinin bu bölgede yoğunlaştırılması bulunmaktadır.

Resmî askerî kaynaklar, 26 Ağustos taarruzunda Türk ordusunun ağırlık merkezinin Afyonkarahisar’ın güneyindeki bölgede oluşturulduğunu ve Yunan ordusunun gerilerine yönelik süvari harekâtının planın tamamlayıcı unsuru olduğunu belirtmektedir.

Altay’ın hatıratındaki önemli meselelerden biri de bu stratejik tasarımın hareket unsurudur.

Süvari burada yalnızca piyadenin önünden giden bir kuvvet değildir.

Süvari: keşif + kuşatma + haberleşme kesme + ulaşım hatlarını tahrip + psikolojik baskı + takip görevlerinin tamamını üstlenmektedir.

3. TARİHSEL COĞRAFYA: AFYON–SİNCANLI–DUMLUPINAR HATTI

Büyük Taarruz’un anlaşılması için haritaya bakmak yeterli değildir; arazinin askerî davranış üzerindeki etkisinin incelenmesi gerekmektedir.

Afyonkarahisar, Dumlupınar, Sincanlı Ovası, Ahır Dağları, İlbulak Dağı ve Uşak istikameti, birbirinden bağımsız yerler değildir. Bunlar bir harekât coğrafyası meydana getirmektedir.

Türk stratejisinin önemli unsurlarından biri, Yunan ordusunun cephe hattını yalnızca önünden değil, arkasından da tehdit etmektir.

Bu noktada 5. Süvari Kolordusu’nun Ahır Dağları üzerinden geçirilmesi son derece önemlidir.

Altay’ın anlatısı, coğrafyanın askerî bir “engel” olmaktan çıkarılıp stratejik avantaja dönüştürüldüğünü göstermektedir. Süvarilerin sarp geçitlerden geçirilmesi, Yunan savunmasının beklemediği bir doğrultudan geriye sarkmayı mümkün kılmıştır. Altay’ın ilgili anlatısı 1970 baskısında özellikle 331–332. sayfalardaki bölümle ilişkilendirilmektedir. Nitekim Büyük Taarruz üzerine yapılan çalışmalarda da Altay’ın bu bölümüne atıf yapılmaktadır:

“Süvari Kolordusu da aynı gece hareketle 24 Ağustos akşamı kötü yollardan Sandıklı’ya vardı. Sandıklı’ya vardığımız zaman Afyon güneyindeki dağların hâkim tepelerinin düşman tarafından iyice tahkim edildi­ğini ve üstün kuvvetlerle tutulduğunu gördük.

Kafalarımız düşmanın açığını yakalayıp ve kahredici darbeyi bir an önce indirebilmenin çarelerini araştırmakla meşguldü, düşündüğümüz tek şey ise zaferdi.

Bundan önceki bir önemli olayda olduğu gibi bu sefer de gene keşif birliklerine görev verirken bir taraftan da kendim keşfe çıktım. Yaptığım bu keşifler sırasında Çiğiltepe batısında Ahir dağlarında ormanlık ve sarp arazide Yörük Mezarından geçerek Sinanpaşa Ovası’na inen bir patikanın mevcudiyetini öğrendim. Şunu da anlamıştım ki bu gedik düşman tarafından tahkim edilmekte ihmale uğramıştır.

Bu yolun Sinanpaşa Ovası’na çıktığı yerdeki Tokuşlar köyünde Haydar Ağa isminde birisi bizim 6. Tümen Komutanı Nazmi Beyle irtibatta bulunuyor, önemli haberleri bildiriyordu. Ona bir teğmen göndererek gediğin düşman tarafından nasıl muhafaza edildiğini sordurdum. Bir taraftan da Ordu Kumandanlığından piyadelerin cepheyi yarmalarına intizardan ise bu gece bu patikadan hareketime müsaade etmesini rica ettim. Muvafakat cevabını alınca da hiç vakit kaybetmeden I. Tümen ile 14. Tümeni birbiri ardından harekete geçirdim. 15 Kilometre gerideki 2. Tümen de bunları takip edecekti. Kılavuzların yardımı ile gece yürü­yüşüne koyularak süvari kolordusunun tek koldan ormanlık ve çok fena bir keçi yolundan ilerlemesi ve bu yürü­yüşü düşmandan saklayabilmek için ayrıca uğraşması hakikaten hayli güç oldu. I. Tümenin arkasında karargâh arkadaşlarımla giderken kolbaşına geçmek istedim, Uçurum ve karanlıklar arasında bu daracık yoldan ileri geçmem bile mesele oldu. Yolda keşiften dönmekte olan teğmene rastladım ve Haydar Ağadan aldığı bilgiyi sordum. Teğmenin anlattıklarından düşmanın yalnız gündüzleri bu gediği bir bölük süvari ile tuttuğu geceleri ise Sinanpaşa’ya çekildiği anlaşılıyordu. Sabahın erken saatlerinde I. Tümen kolbaşı vadinin ovaya çıktığı noktaya varmıştı, 14. Tümen de arkadan ilerlemekteydi.”

Burada tarihsel coğrafyanın temel ilkesi ortaya çıkmaktadır: Coğrafya savaşı belirlemez fakat savaşın mümkün olan ve olmayan hareketlerini belirler.

Ahır Dağları, Yunan açısından doğal koruma alanı olarak değerlendirilirken Türk komuta heyeti tarafından gizli geçiş güzergâhına dönüştürülmüştür.

Bu sebeple Büyük Taarruz’un başarısı yalnızca asker sayısıyla açıklanamaz.

4. 5. SÜVARİ KOLORDUSU VE FAHRETTİN ALTAY

Fahrettin Altay’ın anlatısının merkezinde 5. Süvari Kolordusu bulunmaktadır. Kolordunun görevi, klasik anlamda cephe savaşına katılmaktan çok daha geniştir.

Esas hedef: Yunan ordusunun gerisini parçalamaktır.

Bu sebeple Altay’ın askerî anlayışında “sürat” temel kavramlardan biridir.

Süvari: düşmanın haberleşmesini kesmek, demiryolunu tahrip etmek, köprüleri kullanılmaz hâle getirmek, telgraf hatlarını kesmek, çekilme yollarını kontrol etmek, düşman birlikleri arasında panik oluşturmak suretiyle Yunan ordusunun cephedeki direncini arkadan çözmeye başlamıştır.

Bu noktada 5. Süvari Kolordusu’nun harekâtı, modern savaşın “cephe” kavramının sınırlarını aşmaktadır. Savaş artık yalnızca iki ordunun karşı karşıya gelmesi değildir.

Cephe + cephe gerisi + ulaşım + haberleşme + psikoloji aynı savaş alanının parçaları hâline gelmiştir.

Altay’ın anlatısında süvari bu sistemin hareketli unsurudur.

5. 26 AĞUSTOS: BASKIN VE HAREKET

26 Ağustos sabahı Kocatepe’den başlayan taarruz, Türk ordusunun stratejik planının uygulamaya geçirilmesidir.

Resmî kaynaklara göre topçu ateşi erken saatlerde başlamış, ardından piyade birlikleri Yunan mevzilerine yönelmiştir. 5. Süvari Kolordusu ise Ahır Dağları’nı aşarak Yunan cephesinin gerisine sarkmıştır.

Bu durum iki ayrı hareketin birleşmesini ortaya çıkarmaktadır: Cepheden yarma ve geriden kuşatma.

Başarı bu ikisinin zamanlamasının birleşmesinden doğmuştur.

Altay’ın anlatısının askerî açıdan önemli yönlerinden biri, süvarilerin yalnızca düşmanla doğrudan çatışmaya girmediğini, savaşın iletişim ve ulaşım sistemini hedef aldığını göstermesidir.

Demiryolu burada stratejik bir semboldür. Demiryolu: ordu + ikmal + haberleşme + merkezî komuta + geri çekilme arasındaki bağlantıyı sağlayan damar konumundadır.

Bu damarın kesilmesi, Yunan ordusunun yalnızca fiziksel hareket kabiliyetini değil, komuta bütünlüğünü de zayıflatmıştır.

6. SİNCANLI OVASI: CEPHE GERİSİNİN SAVAŞ ALANINA DÖNÜŞMESİ

Süvari Kolordusu’nun Sincanlı Ovası’na çıkışı Büyük Taarruz’un en dikkat çekici harekâtlarından biridir.

Süvarilerin Yunan hatlarının arkasında görünmesi, düşmanın zihninde savaş alanının sınırlarını ortadan kaldırmıştır.

Artık Yunan askeri için güvenli bir “arka” bulunmamaktadır. Bu durum askerî psikoloji açısından önemlidir.

Çünkü bir ordunun savaşma gücü yalnızca silah ve asker sayısıyla değil, kaçış ve ikmal ihtimaline duyduğu güvenle de ilgilidir.

Süvari baskısı: güven duygusunu → belirsizliğe, düzeni → paniğe, geri çekilmeyi → dağılmaya dönüştürmüştür.

Altay’ın hatıralarında süvarinin hareketi bu sebeple yalnızca taktik bir başarı değildir. Bu aynı zamanda psikolojik savaştır.

7. DUMLUPINAR VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ

26 Ağustos’taki yarma harekâtının ardından 27–29 Ağustos günlerinde Türk ordusunun hedefi, Yunan kuvvetlerinin düzenli biçimde geri çekilerek yeni bir savunma hattı kurmasını engellemektir.

30 Ağustos’ta Dumlupınar çevresinde savaş kesin sonuç aşamasına ulaşmıştır.

Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin stratejik anlamı, Yunan ordusunun ana kuvvetlerinin imha veya esir edilmesiyle ortaya çıkmıştır. 26–30 Ağustos arasındaki harekâtın temel stratejisi düşmanın ana kuvvetlerini imha etmektir ve 30 Ağustos’ta bu hedef gerçekleşmiştir.

Bu sebeple 30 Ağustos’u yalnızca “bir muharebe günü” olarak değerlendirmek eksiktir.

30 Ağustos: Büyük Taarruz’un askerî sonucunun kesinleştiği gün olduğu kadar, Yunan ordusunun Anadolu’da stratejik üstünlüğünün sona erdiği gündür.

8. “BAŞKOMUTANLIK” KAVRAMININ SİYASAL VE SEMBOLİK ANLAMI

Başkomutanlık Meydan Muharebesi” adı yalnızca askerî bir isim değildir. Başkomutanlık kavramı, savaşın askerî ve siyasî iktidarının tek bir stratejik merkezde birleşmesini temsil etmektedir.

Bu merkez Mustafa Kemal Paşa’dır.

Fakat burada eleştirel tarih açısından önemli bir ayrım yapılmalıdır.

Zaferi yalnızca Mustafa Kemal’in şahsî iradesine indirgemek tarihsel süreci basitleştirir.

Çünkü savaşın gerçek yapısında: Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Fahrettin Altay Paşa, Nurettin Paşa, Yakup Şevki Paşa, kolordu ve tümen komutanları, kurmay subaylar, erler, TBMM, cephe gerisindeki lojistik örgütlenme, Anadolu halkının üretim ve taşıma kapasitesi birlikte bulunmaktadır.

Resmî kaynaklar da Büyük Taarruz sırasında Genelkurmay Başkanlığını Fevzi Çakmak’ın, Batı Cephesi Komutanlığını İsmet İnönü’nün, 1. Orduyu Nurettin Paşa’nın, 2. Orduyu Yakup Şevki Paşa’nın ve Süvari Kolordusu’nu Fahrettin Altay’ın yönettiğini belirtmektedir.

Dolayısıyla Başkomutanlık kavramı, tek kişilik bir savaş değil, merkezî stratejik komuta ile kolektif askerî uygulamanın birleşimidir.

9. KİŞİLER VE TEMSİL ETTİKLERİ ANLAYIŞLAR

a. Mustafa Kemal Paşa: Stratejik irade

Altay’ın hatıralarındaki Mustafa Kemal, yalnızca emir veren bir başkomutan değildir.

O: risk alan, karar veren, coğrafyayı değerlendiren, komutanlar arasında koordinasyon sağlayan, zamanlamayı belirleyen bir stratejik aktör olarak görünmektedir.

Büyük Taarruz’un resmî tarih anlatılarında da Mustafa Kemal’in Kocatepe’den başlayarak savaşın kritik aşamalarında cepheye yakın biçimde harekâtı yönettiği vurgulanmaktadır.

b. Fevzi Paşa: Kurmay akıl

Fevzi Çakmak, ordunun genel stratejisinin ve kurmay koordinasyonunun temsilcisidir. Bu sebeple zaferin yalnızca ön cephedeki cesaretle değil, kurmay planlamasıyla da ilişkili olduğu görülmektedir.

c. İsmet Paşa: Cephe koordinasyonu

İsmet Paşa’nın rolü, farklı orduların ve birliklerin ortak strateji içerisinde hareket ettirilmesidir. Bu bakımdan “cephe komutanlığı“, stratejik kararın operasyonel düzeye aktarılması anlamına gelir.

d. Fahrettin Altay: Hareketli savaş

Altay’ın temsil ettiği temel askerî değer: hareket kabiliyetidir.

Süvari, onun anlatısında disiplinli, hızlı ve coğrafyaya uyum sağlayan bir kuvvet olarak ortaya çıkmaktadır.

e. Mehmetçik: Kolektif fedakârlık

Hatıratın insanî boyutunda asker, yalnızca “mevcut” değildir. Asker: yürür, savaşır, açlık ve yorgunlukla mücadele eder, süngü hücumuna katılır, ölür veya yaralanır.

Bu sebeple zafer anlatısının toplumsal temeli, subay kadrosunun ötesinde erlerin fiziksel dayanıklılığıdır.

10. KAVRAMLAR VE SEMBOLLER

a. Süvari

Altay’ın anlatısında süvari, “hareket” sembolüdür.

Süvari: hız + keşif + kuşatma + baskın + takip anlamlarını bir arada taşır.

b. At

At, yalnızca ulaşım aracı değildir. Anadolu’nun geniş ve yol dışı coğrafyasında hareket özgürlüğünün sembolüdür.

3c. Dağ

Ahır Dağları, Yunan savunması açısından doğal engel; Türk ordusu açısından ise aşılması gereken ve sonunda stratejik avantaja çevrilen coğrafî eşiktir.

d. Demiryolu

Demiryolu modern savaşın lojistik omurgasıdır. Süvarilerin demiryolu hatlarına yönelik harekâtı, düşmanın maddî altyapısını hedef almaktadır.

e. Kocatepe

Kocatepe, zaman içerisinde Büyük Taarruz’un hafızadaki başlangıç sembolüne dönüşmüştür. Burada mekân, tarihsel hafızanın taşıyıcısıdır.

f. Dumlupınar

Dumlupınar, kesin sonuç kavramının sembolüdür.

Kocatepe: başlangıç, Dumlupınar: kesin sonuç, İzmir: takibin siyasî ve askerî tamamlanışı olarak okunabilir.

11. TARİHSEL SOSYOLOJİ: ORDU VE TOPLUM

Büyük Taarruz’u yalnızca askerî bir örgütün başarısı olarak açıklamak yeterli değildir. Ordu, Anadolu toplumunun kaynaklarına dayanmaktadır.

Asker: köyden, kasabadan, şehirden, ailesinden gelmektedir.

Bu sebeple cephedeki başarı, cephe gerisinin üretim kapasitesinden bağımsız değildir. İaşe, ulaşım, hayvan, yem, giyecek ve mühimmat gibi unsurlar savaşın görünmeyen altyapısını meydana getirmiştir.

Burada Büyük Taarruz’un sosyolojik karakteri ortaya çıkar: Devletin sınırlı maddî kapasitesi ile toplumun seferber edilen kaynakları birleşmiştir.

Bu bağlamda Büyük Taarruz, yalnızca “ordu ile Yunan ordusu arasındaki savaş” değildir. Aynı zamanda: Anadolu toplumunun ekonomik ve sosyal kaynaklarının askerî hedef doğrultusunda örgütlenmesidir.

12. YUNAN ORDUSU: ASKERÎ ÜSTÜNLÜK VE STRATEJİK YALNIZLIK

Eleştirel tarih yöntemi, Türk ordusunun başarısını yalnızca “kahramanlık” üzerinden açıklamamayı gerektirir.

Yunan ordusunun da: insan gücü, topçu, makineli tüfek, motorlu ulaşım, tahkimat, lojistik bakımından önemli imkânları vardı.

Millî Savunma Bakanlığı’nın tarih anlatısında da Büyük Taarruz öncesinde Yunan ordusunun özellikle makineli tüfek, top, uçak ve motorlu araçlarda üstün olduğu; buna karşılık Türk tarafının süvari bakımından avantajlı bulunduğu belirtilmektedir.

Bu durum önemli bir çelişki yaratmaktadır: Maddî bakımdan daha güçlü olan taraf stratejik olarak yenilmiştir.

Buradan çıkarılacak tarihsel sonuç şudur: Savaşın sonucu yalnızca silah miktarı tarafından belirlenmez. Silah + strateji + komuta + coğrafya + zamanlama + moral + haberleşme birlikte değerlendirilmelidir.

13. HATIRATIN DİLİ VE “BEN” MERKEZLİ TARİH

Altay’ın hatıratında “ben” anlatımı kaçınılmazdır. Çünkü eser bir komutanın anılarıdır.

Fakat tarihçi için burada önemli bir metodolojik sorun vardır. Bir komutanın kendi rolünü anlatması ile savaşın bütün gerçekliğini anlatması aynı şey değildir.

Bu sebeple Altay’ın hatıraları: birincil kaynak olarak çok değerli ama tek başına yeterli değildir.

Örneğin süvari harekâtının önemi Altay’ın anlatısında doğal olarak geniş yer tutmaktadır. Başka komutanların hatıraları, Yunan kaynakları ve Genelkurmay belgeleri ise aynı olayı farklı bakış açılarından gösterebilir.

Bu sebeple Altay’ın anlatısını İsmet İnönü, Mustafa Kemal Atatürk, Yunan komutanlarının hatıraları ve resmî askerî belgelerle karşılaştırmak gerekir.

Bu yöntem, “Altay doğru söylüyor mu?” sorusundan daha gelişmiş bir soru üretir: “Altay’ın gördüğü, hatırladığı ve anlamlandırdığı olay, diğer kaynaklarla karşılaştırıldığında hangi ölçüde doğrulanmaktadır?”

14. ELEŞTİREL TARİH YÖNTEMİYLE ALTAY’IN ANLATISININ DEĞERLENDİRİLMESİ

Altay’ın hatıratı için dört ayrı test uygulanabilir.

a. Olay doğrulaması

Altay’ın belirttiği harekâtlar askerî belgelerle karşılaştırılmalıdır.

b. Kronolojik doğrulama

Birliklerin hareket tarihleri, saatleri ve güzergâhları diğer kaynaklarla karşılaştırılmalıdır.

c. Mekânsal doğrulama

Anlatılan güzergâhlar tarihsel haritalarla kontrol edilmelidir.

d. Hafıza analizi

Altay’ın olaylara yüklediği anlamın 1922’deki anlamla sonraki dönemlerdeki anlam arasında farklılaşıp farklılaşmadığı incelenmelidir.

Bu dört yöntem birlikte kullanıldığında hatırat hem tarihî belge hem de hafıza metni olarak okunabilir.

15. 30 AĞUSTOS’UN HAFIZADAKİ DÖNÜŞÜMÜ

30 Ağustos’un tarihsel anlamı savaşın ötesindedir. 1922’de bu tarih öncelikle askerî bir zaferdir. Sonraki yıllarda ise: ulusal egemenlik, bağımsızlık, askerî başarı ve devlet kurma kavramlarıyla ilişkilendirilmiştir.

Bu sebeple 30 Ağustos’un sembolik anlamı zaman içerisinde genişlemiştir.

Başkomutanlık Meydan Muharebesi: askerî olay → ulusal hafıza → devletin kuruluş anlatısı şeklinde dönüşmüştür.

Altay’ın hatıratı bu dönüşümün önemli tanıklıklarından biridir.

16. “ORDULAR, İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ’DİR” VE TAKİP SAVAŞI

30 Ağustos’tan sonra savaş sona ermemiştir. Tam tersine, kesin zaferin siyasî sonucunu yaratacak takip harekâtı başlamıştır.

1 Eylül 1922 tarihli emir, savaşın yönünü açıkça İzmir ve Batı Anadolu’nun kurtuluşuna çevirmiştir. Resmî kaynaklarda bu emir, Başkomutanlık Meydan Muharebesi sonrasında takip harekâtının temel sembollerinden biri olarak aktarılmaktadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları,

Afyonkarahisar, Dumlupınar Büyük Meydan Muharebesinde zalim ve mağrur bir ordunun anasır-ı asliyesini [asli unsurlarını] inanılmayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. Büyük ve necip [asil] milletimizin fedakârlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz. Sahibimiz olan büyük Türk milleti istikbalinden [geleceğinden] emin olmaya haklıdır. Muharebe meydanlarındaki maharet ve fedakârlıklarınızı yakından müşahede [görüyor] ve takip ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdiratına delalet etmek [aracı olmak] vazifemi mütevelliyen [ara vermeden] ve mütemadiyen [durmadan] ifa edeceğim [yerine getireceğim]. Başkumandanlığa teklifatta [tekliflerde] bulunulmasını cephe kumandanlığına emrettim. Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini nazar-ı dikkate alarak ilerlemesini ve herkesin kuvay-ı akliyesini [akli kuvvetlerini] menabi-i celadet ve hamiyetini [kahramanlık ve hamiyet kaynaklarını] müsabaka ile izale-i [sarf etmeye] devam eylemesini talep ederim. Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir; ileri!

1-9-[13]38[1922]              Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi  

                                                         Başkumandan

                                                        Mustafa Kemal                                                                    

Bu emir: savunmadan taarruza, taarruzdan imhaya, imha harekâtından takip ve kurtuluşa geçişin sembolüdür.

Fahrettin Altay’ın süvarileri açısından ise bu dönem, hareket kabiliyetinin en üst düzeye çıktığı safhadır.

Süvari artık yalnızca düşman gerisine sızan bir kuvvet değil, kaçan ordunun peşinden ilerleyen stratejik takip kuvvetidir.

17. FAHRETTİN ALTAY’IN HATIRALARINDA “ZAFER” KAVRAMI

Altay açısından zaferin üç boyutu bulunmaktadır:

Birinci boyut: Askerî

Yunan ordusunun yenilmesi.

İkinci boyut: Coğrafî

Anadolu’nun işgal altındaki bölgelerinin kurtarılması.

Üçüncü boyut: Siyasal

TBMM Hükûmeti’nin askerî başarısının siyasî meşruiyetini güçlendirmesi.

Bu üç boyut birbirinden ayrı değildir.

Askerî zafer olmadan siyasî hedefe ulaşılamazdı.

Siyasî irade olmadan askerî başarı sürdürülemezdi.

Toplumsal destek olmadan ordu bu savaşı devam ettiremezdi.

Dolayısıyla Büyük Taarruz: askerî + siyasal + toplumsal bir olaydır.

18. ALTAY’IN ANLATISININ GÜÇLÜ VE ZAYIF YÖNLERİ

Güçlü yönleri

  1. Olayların içinde bulunan üst düzey bir komutanın tanıklığıdır.
  2. Süvari harekâtına ilişkin birinci elden bilgiler sunmaktadır.
  3. Komuta ilişkilerini göstermektedir.
  4. Coğrafyanın askerî kararlar üzerindeki etkisini ortaya koymaktadır.
  5. Savaşın teknik ve insanî boyutlarını birlikte değerlendirme imkânı sağlamaktadır.

Sınırlılıkları

  1. Hatıra olaylardan sonra kaleme alınmıştır.
  2. Yazarın kendi rolünü öne çıkarma ihtimali vardır.
  3. Başka komutanların bakış açıları aynı ölçüde temsil edilmez.
  4. Yunan tarafının deneyimi sınırlı biçimde görünür.
  5. Sonraki Cumhuriyet dönemi hafızasının olayların anlatımını etkilemiş olması mümkündür.

Bu sebeple Altay’ın hatıratı “mutlak hakikat” değil, yüksek değerde bir tanıklık kaynağı olarak değerlendirilmelidir.

19. ÇOK BOYUTLU VAKA ANALİZİ

BoyutBüyük Taarruz’daki karşılığı
AskerîYunan savunmasının yarılması
StratejikKuvvetlerin ağırlık merkezinde yoğunlaştırılması
Operasyonel5. Süvari Kolordusu’nun düşman gerisine sarkması
CoğrafîAhır Dağları–Sincanlı–Dumlupınar hattı
Lojistikİkmal ve ulaştırma sistemlerinin hedef alınması
TeknolojikDemiryolu, telgraf ve sınırlı motorlu araç kullanımı
PsikolojikYunan ordusunda kuşatılma ve geri çekilme paniği
SosyolojikAnadolu toplumunun askerî seferberliği
SiyasalTBMM Hükûmeti’nin otoritesinin güçlenmesi
DiplomatikAskerî üstünlüğün mütareke ve barış sürecine aktarılması
SembolikKocatepe–Dumlupınar–İzmir hattının millî hafızaya dönüşmesi
Hafıza30 Ağustos’un ulusal bayram ve bağımsızlık sembolüne dönüşmesi

20. GENEL DEĞERLENDİRME

Fahrettin Altay’ın hatıralarında Büyük Taarruz, tek bir muharebenin anlatısı değildir.

Bu anlatı: hazırlık → gizlilik → yoğunlaşma → baskın → yarma → süvari sızması → haberleşme ve ulaşım hatlarının kesilmesi → kuşatma → imha → takip şeklinde ilerleyen bütünlüklü bir stratejik dönemi göstermektedir.

Bu dönem içerisinde 5. Süvari Kolordusu’nun rolü özel önem taşımaktadır. Çünkü süvari, Türk ordusunun nicel veya teknolojik üstünlüğünden ziyade hareket üstünlüğünün sembolüdür.

Yunan ordusu birçok maddî unsur bakımından üstün durumda bulunmasına rağmen, Türk ordusunun stratejik baskını ve süvari hareketliliği karşısında savunma sisteminin bütünlüğünü koruyamamıştır.

Altay’ın hatıraları bu noktada önemli bir tarihsel ders sunmaktadır: Bir ordunun gücü yalnızca sahip olduğu silahlarla değil, o silahları doğru zamanda, doğru yerde ve doğru hareket planı içinde kullanabilme kapasitesiyle belirlenir.

SONUÇ

Fahrettin Altay’ın 10 Yıl Savaş ve Sonrası adlı hatıratı, Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin incelenmesinde vazgeçilmez bir birincil kaynak niteliğindedir. Özellikle 5. Süvari Kolordusu’nun hareketleri bakımından Altay’ın tanıklığı, Türk ordusunun Yunan savunma sistemini yalnızca cepheden değil, cephe gerisinden de nasıl çözdüğünü anlamaya imkân vermektedir.

Altay’ın anlatısından ortaya çıkan temel tarihsel gerçek şudur: Büyük Taarruz, yalnızca güçlü bir ordunun zayıf bir orduyu yenmesi değildir.

Daha karmaşık bir gelişme söz konusudur.

Bir tarafta: stratejik planlama, gizlilik, baskın, coğrafyaya hâkimiyet, kurmay koordinasyonu, süvari hareketliliği, lojistik hazırlık, askerî disiplin bulunurken diğer tarafta: toplumsal seferberlik, millî irade, siyasal hedef, bağımsızlık düşüncesi yer almaktadır.

Fahrettin Altay’ın hatıralarında bu unsurların kesişme noktası harekettir.

Süvari hareket eder.

Ordu hareket eder.

Cephe hareket eder.

Yunan ordusu geri çekilir.

Türk ordusu takip eder.

Ve Anadolu’nun siyasî coğrafyası değişir.

Bu sebeple Büyük Taarruz’un gerçek anlamı yalnızca 30 Ağustos’taki askerî sonuçta değil, 26 Ağustos’ta başlayan stratejik hareketin 9 Eylül’de İzmir’e, 18 Eylül’de ise Anadolu’daki Yunan askerî varlığının sona ermesine kadar uzanan tarihsel dönemde aranmalıdır.

Eleştirel tarih açısından ise son hüküm şudur: Fahrettin Altay’ın hatıraları Büyük Taarruz’un bütün gerçeği değildir fakat Büyük Taarruz’un nasıl yaşandığını, nasıl algılandığını ve nasıl hatırlandığını gösteren son derece değerli bir tarihsel tanıklıktır.

Bu sebeple Altay’ın hatıratı, resmî askerî belgeler, TBMM zabıtları, Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuku, İsmet İnönü’nün hatıraları ve Yunan tarafının askerî anlatılarıyla birlikte okunduğunda Büyük Taarruz’un yalnızca askerî tarihini değil, sosyolojik, coğrafî, psikolojik, siyasal ve hafıza boyutlarını da ortaya koymaktadır.

Böyle bir okuma sonucunda 30 Ağustos 1922, yalnızca bir “zafer günü” olmaktan çıkmakta; Anadolu’daki askerî güç dengesinin, siyasî egemenlik ilişkisinin ve tarihsel geleceğin aynı anda değiştiği bir eşik olay hâline gelmektedir.

Sonuç değerlendirmesi

Fahrettin Altay’ın hatıraları Büyük Taarruz’un “cepheden bakılan” tarihini değil, aynı zamanda “hareket hâlindeki” tarihini vermektedir. Onun anlatısında 5. Süvari Kolordusu, Türk ordusunun stratejik planının çevik ve saldırgan unsurudur. Ahır Dağları’nın aşılması, Sincanlı Ovası’na çıkılması, demiryolu ve haberleşme hatlarının kesilmesi ve ardından gelen takip, Büyük Taarruz’un yalnızca bir mevzi savaşı olmadığını açıkça göstermektedir.

Bu sebeplele Altay’ın hatıratından hareketle Büyük Taarruz’u şu formülle özetlemek mümkündür:

Gizlilik + yoğunlaşma + baskın + coğrafya + süvari hareketliliği + komuta koordinasyonu + toplumsal seferberlik = stratejik zafer.

Ve 30 Ağustos 1922 bu zincirin yalnızca son halkası değil, Anadolu’daki askerî ve siyasî güç dengesinin kesin biçimde değiştiği tarihsel eşiktir.

KAYNAKÇA

Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş 1912–1922 ve Sonrası, İnsel Yayınları, İstanbul, 1970.

Fahrettin Altay, İstiklal Harbimizde Süvari Kolordusu, İnsel Yayınları, İstanbul, 1949.

Asım Gündüz, Hatıralarım, Dinleyen ve Yazan: İhsan Ilgar, Kervan Kitapçılık, İstanbul, 1973.

Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt: II 1920-1927, MEB Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969.

İsmet İnönü, Hatıralar, Cilt 1, Yayına hazırlayan: Sabahattin Selek, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1985.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 1 nci Kitap, Büyük Taarruza Hazırlık ve Büyük Taarruz (10 Ekim 1921-31 Temmuz 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1994.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 2 nci Kitap, Büyük Taarruz (1-31 Temmuz 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 3 nci Kitap, Büyük Taarruzda Takip Harekâtı (31 Ağustos-18 Eylül 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995.

Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, “Türk İstiklal Harbi Büyük Taarruz (26-30 Ağustos 1922)” Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 97 (Ocak 1994), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1994

Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, “Büyük Taarruz’da Takip Harekâtı (31Ağustos-18 Eylül 1922)” Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 98 (Haziran 1994), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995

Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, 2 Eylül 1338 (1922), No: 596, s.1, sütun:4-6

Hamit Pehlivanlı, Fahrettin Altay, Atatürk Ansiklopedisi, 27 Temmuz 2021

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/444/Fahrettin-Altay-(1880-1974)

Zafer Koylu, Büyük Taarruz, Atatürk Ansiklopedisi, 26 Ekim 2025

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/4929/B%C3%BCy%C3%BCk-Taarruz

Continue Reading

En Çok Okunanlar