Türk İstiklâl Mücadelesi
Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum Kongresi’nin Açılışında Yaptığı Konuşma
Published
3 yıl agoon
By
drkemalkocak
GİRİŞ
Cevat [DURSUNOĞLU] Bey, Erzurum’da Milli Mücadele’nin sesi Albayrak Gazetesi yayın kurulunda yer almış, gazete sütunlarında İtilâf devletlerinin haksız işgallerine karşı yazılar kaleme almıştır. Aynı zamanda Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kâtiplik görevini üstlenmiştir. Mustafa Kemal Paşa, Erzurum’a gelinceye kadar Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti, ülkenin içinde bulunduğu şartlara karşı mahalli bir kurtuluş hareketi başlatmıştır. Cevat Bey de hem heyet-i faâle üyesi hem de cemiyetin genel kâtibi olarak bu hareketin içinde yer almıştır. [1]
Cevat Bey, Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum’da askerlikten istifasını [7/8 Temmuz 1919] “Anafartalar kahramanının bütün köprüleri yıkışı” olarak değerlendirmiş, 17 Haziran 1919’da düzenlenen Erzurum Vilâyet Kongresi’ne katılmış, 23 Temmuz 1919 tarihli Erzurum Kongresi’nin toplanması için yapılan hazırlıklarda fiili olarak yer almış ve Erzurum Kongresi merkez delegeliği hakkını Mustafa Kemal’e verip kongreye Hasankale delegesi olarak katılmıştır. 20 Temmuz 1919’da Cemiyet başkanlığına Emekli Binbaşı Kazım Bey ile aşağıdaki istifa dilekçesini vermiştir:
“Vilâyât-ı Şarkiyye Müdâfaa-i Hukuk-i Milliyye Cemiyeti Riyâseti’ne, Erzurum
20 Temmuz [1]335/1919
“Evvelce müzakere edildiği vecihle yerlerimize, Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Beyefendi Hazretleri intihâb edilmek üzere Umumi Kongre Erzurum Mümessilliği’nden isti’fâ’ eylediğimizi arz eyleriz.”
Dursunbeyzâde Mütekâid Binbaşı
Cevad Kâzım
Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’ta bu istifa hakkında şunları kaydeder: “…Bizim Erzurum Kongresi’ne girmemizi kolaylaştırmak için kongreye Erzurum delegesi olarak seçilmiş olan Emekli Binbaşı Kâzım ve Dursunbeyzâde Cevat Beyler delegelikten istifa ettiler…”
Cevat Bey, Mustafa Kemâl Paşa’yı ilk defa 1916 senesi Eylül ayı başında Bingöl’de III. Kolordu Karargâhı’nda bir yedek subayken tanımıştır. O dönemde Mustafa Kemal Paşa ile tanışıp, konuşma imkânı bulamamıştır. Mustafa Kemâl Paşa ile şahsen ilk teması 3 Temmuz 1919’da Mustafa Kemâl’in Erzurum’a gelişiyle gerçekleşmiştir. Mustafa Kemâl Paşa’yı, Erzurum’dan ayrılışına kadar geçen sürede yakından tanıma fırsatı bulmuştur.
Cevat Bey, Mustafa Kemâl Paşa’nın Erzurum Kongresi hazırlıkları esnasında yapılan toplantılarda direnme yolundaki azmine ve ileri görüşlülüğüne hatıralarında sıkça yer vermiş, bu konu hakkındaki hayranlığını dile getirmiştir.
Cevat Bey, 1960 yılında kendisi ile yapılan bir söyleşide Mustafa Kemal Paşa’yla ile bir konu hakkında şu değerlendirmelerde bulunmuştur:
“Kongrede şöyle bir mesele oldu, bu da Mustafa Kemal’in toleransını ve tahammülünü göstermek bakımından nakle değer. Kongre nizamnamesi görüşülürken bir teklif yapıldı. Her yerde Müdâfaa-i Hukukların reisliğini valiler, ikinci reisliğini de asker heyeti reisleri alsın. Kazalarda da kaymakamlar ve asker şubesi reisleri bu teşkilatın başında olsun. Bu öneri kabul edildiği gün teşkilat milli bir halk teşkilatı olmaktan çıkıyordu. Tabii ilk evvela biz buna karşı cephe aldık. Hatta hiç unutmam ben o gün kitabet yerindeydim. Paşa’dan söz istedim. “Ne yapacaksın?” dedi. Bu teklife mukabele edeceğim dedim. Paşa bir kâğıdın üzerine “Niçin söz istiyorsun? Ne yapacaksın?” yazarak bana verdi. Ben bu teklife karşı mücadele edeceğim dediğimde kâğıda aynen: “Söz veriyorum mutedil ol” diye yazarak bana verdi. Bu tarihi bir vesika idi. Ama tarih cereyan ederken insan vesikalarının değerini bilmez. Ben de kâğıdı okudum ve yırtıp attım. Sözümü alarak çıkıp konuştum. Konuşmanın neticesinde Mustafa Kemâl, işi halledebilmek için tuttu beş kişilik bir heyet seçti. Ama öyle bir seçtirme yaptı ki; heyetten üç kişi teklife muarız, iki kişi ise az çok teklife mutabık idi ki; onlardan biri de Rauf Bey’di. Biz bu konuyu müzakere için toplandık. Biz müzakereyi yaparken bizim esbâb-ı mûcibemiz şuydu: bugün burada Anadolu’da bulunan valilerin hepsi İstanbul Hükümeti tarafından tayin edilmiş adamlardır. Asker reisleri de öyledir. Binaenaleyh, kendi elimizle mukadderimizi onlara teslim ediyoruz. Bunlar şahsen azledilse bile yerlerine yine onlardan biri gelecektir. Bu takdirde millî teşekkül ortadan kalkacaktı. Müzakere çok uzun sürdü. Müzakere esnasında Mustafa Kemal Paşa, bizim bulunduğumuz odaya girdi. Odada bizim şiddetli münakaşamızı görünce Rauf Bey’i bir tarafa çekti. Rauf Bey’le konuşurken, “bu mücadeleyi kısa keselim, işi tatlıya bağlayarak dedikleri hâl noktasından gelirseniz çok daha hayırlı olur” ve iş o noktaya vardı. Bizim teklifimiz aynen kabul edildi.” [2]
“Cevat DURSUNOĞLU, Milli Mücadelede Erzurum, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2000” künyeli eserde “Erzurum Kongresi’nin Açılışı”, şöyle ifade edilmektedir: [3]
ERZURUM KONGRESİ’NİN AÇILIŞI
Temmuz ayının güzel bir özelliği vardır. Bu aya hürriyet ayı da denilebilir. 4 Temmuz, Amerika’nın bağımsızlık ve hürriyet günüdür. 14 Temmuz, Fransız İhtilali’nin bayramıdır. 23 Temmuz 1908’de İkinci Osmanlı Meşrutiyeti ilan olunmuştur. 23 Temmuz 1919, Erzurum Kongresi’nin açılış günü, milli kurtuluş tarihimizin başlangıcıdır.
O gün Erzurum’un en güzel günlerinden biriydi. Gök bulutsuz ve koyu mavi. Dumlu Dağı’ndan esen serin bir kuzey rüzgârı ovayı yalıyor ve bu bin yıllık Türk şehrine bir tazelik ve ferahlık veriyordu. Sabah saat 11’de başlayacak olan Kongre’nin üyeleri erkenden, şimdiki Yapı Usta Okulu’nun yerindeki “pek mütevazı mektep“in bahçesine kurulmuş çadırlar altında toplanmaya başlamışlardı. Bütün yüzlerde esaslı kararlar vermeye hazırlanmış insanların ciddiliği görünüyordu. “Erzurum Müdafaai Hukuk Cemiyeti” bu binanın küçük bir odasında geçici bir büro kurmuştu. Cemiyet’in ücretli kâtibi Cevri Efendi her zamanki ciddiliğiyle gözlerinde gözlükleri, masanın önüne oturmuş, üyelerin bir cetvelini dolduruyordu.
“Pek mütevazı mektep“in yaklaşık 12 metre genişliğinde ve 20 metre uzunluğundaki salonunun doğu tarafına çam tahtasından bir, başkan ve iki kâtip kürsüsü yapılmış ve açılış günü için bu kürsüler halı seccadelerle örtülmüştü. Salonun diğer kısmına yüzleri kürsüye doğru gelmek üzere, basit ve yine çam tahtasından mektep sıraları dizilmişti. Duvarlar, pencereler çıplaktı. Gözü ve gönlü oyalayacak ne bir resim ne de bir yazı vardı.
Üyeler birer ikişer bu salona giriyor, toplantıda oturacakları yerleri tasarlıyor ve dışarıdaki güzel havayı kaçırmamak için tekrar bahçeye çıkıyorlardı. Bahçede, öbek öbek toplanıyor, adeta biraz sonra başlayacak olan Kongre’nin çok ciddi havasından korkarcasına, havadan sudan konuşuyorlar ve kendilerine ikram edilen çay ve kahveleri içiyorlardı. Saat on buçuğa doğru, mektebin kapısında Kolordu’nun ihtişamlı arabası önde olmak üzere, üç araba durdu. Öndeki arabadan Mustafa Kemal Paşa ile Kazım Karabekir Paşa ve bir yaver indiler. Arkadaki arabalardan da Rauf Bey’le birlikte Mazhar Müfit, İbrahim Süreyya beyler ve Paşaların beraberindeki bir iki kurmay subay inmişlerdi. Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir Paşalarla Rauf Bey önde yürüyorlar, maiyet erkânı da bir iki adım arkadan geliyorlardı. Mustafa Kemal Paşa ceket giyinmiş ve başına kırmızıya yakın bir fes örtmüştü. Kazım Karabekir Paşa üniformalıydı. Rauf Bey’ in arkasında koyu renkli sade fakat çok düzgün bir sivil elbise vardı. Ev sahibi olan. Erzurum Müdafaai Hukuk Heyeti, Paşa’yı bahçenin ortasında karşıladı. Paşa’nın yüzü sert bir kaya gibiydi. Çok yavaş sesle konuşuyordu. Heyetin birer birer ellerini sıktıktan sonra, hep birlikte yavaş yavaş binaya doğru ilerlendi. Her adımda bir üyeyle karşılaşıyor; hal hatır soruyordu. Esas binanın kapısının yanındaki ağaçların gölgesinde toplanmış olan birkaç arkadaşın yanında durarak sohbetlerine katıldı. Saat on bire birkaç dakika kala Kazım Karabekir Paşa ile diğer kişiler işlerinin başına döndüler. Orada yalnız Kongre’ye katılacak olan Mustafa Kemal Paşa ile Rauf Bey, bir de Amasya’dan seçilmiş olan İbrahim Süreyya Bey kaldılar. Saat on birde hep birden salona girildi. Mustafa Kemal Paşa ön sıralardan birinde oturan Erzincan üyesi Şeyh Hacı Fevzi Efendi’nin yanına oturdu. Üyeler arasında en yaşlısı Trabzonlu Eyüb oğullarından İzzet Bey’di. İzzet Bey. Erzurum Müdafaai Hukuk’una bir cemile olmak üzere bu hakkını Raif Efendi’ye bırakmıştı. Raif Efendi kürsüye geldi. Bir iki cümleyle Kongre’nin açıldığını ve bir başkan seçilmesi gerektiğini bildirdi. Seçimden önce Şiran üyesi Müftü Hasan Erendi çok güzel Türkçe bir dua okudu. Bu dua Kongre’ye manevi bir hava getirdi. Duadan sonra Mustafa Kemal Paşa oybirliğiyle başkan seçildi. Yavaş yavaş kürsüye geldi ve ayakta olarak açış nutkunu okudu (Nutuk, Vesikalar kısmı. No. 38).
Cevat DURSUNOĞLU’nun hatıralarını içeren “Milli Mücadelede Erzurum” adlı eserinde, Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum Kongresi’ni açış nutkuna yer verilmemiş, Nutuk’ta yer verilen 38 numaralı vesikaya atıfta bulunulmuştur.
—***—
MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN ERZURUM KONGRESİ’NİN AÇILIŞINDA YAPTIĞI KONUŞMA
(Rumi 10 Temmuz 1335-Miladi 23 Temmuz 1919, Çarşamba)
Muhterem Murahhas [Delege] Efendiler!
Kongremiz heyet-i riyasetine [kurul başkanlığına] acizlerini intihap eylemek [seçmek] suretiyle gösterilen asar-ı itimat ve teveccühe hassaten teşekkür ederim. Bu münasebetle bazı maruzatta bulunmak isterim.
Efendiler!
Tarih ve hadisatın [hadiselerin, olayların] sevkiyle, bilfiil içine düştüğümüz bugünkü kanlı ve kara tehlikeleri görmeyecek ve bundan müteheyyiç [heyecanlanıp] ve müteessir olmayacak [etkilenmeyecek] hiçbir vatanperver tasavvur edilemez.
Harbi Umuminin [Birinci Dünya Harbinin] sonlarına doğru, milliyetler esasına müstenit [dayanan] vaatler üzerine, Hükumet-i Osmaniye’miz [Osmanlı Hükumetimiz] de adilane bir sulha nail olmak [barışa ulaşmak] emeliyle mütarekeye talip oldu. İstiklal [bağımsızlık] uğrunda namus ve şehametiyle [cesaretiyle] dövüşen milletimiz, 30 Teşrinievvel 1334’te [30 Ekim 1918] imzalanan mütarekename ile silahını elinden bıraktı.
Devletlerin şahsiyet-i maneviyesi [manevi şahsiyeti] ve vazi-ü’limza murahhasların [imza koyan delegelerin] namus-ı zatileri zıman ve kefaletinde [şahsi namuslalrının teminat ve kefaletinde] bulunan işbu mütarekename ahkâmı [hükümleri] bir tarafa bırakılarak, İtilaf Devletleri kuva-yı askeriyesi [askeri kuvvetleri], payitaht-ı saltanat [saltanatın başkenti] ve makarr-ı celil-i hilafet [hilafetin merkezi] olan İstanbul’umuzu işgal etti. Gün geçtikçe artan bir şiddetle, hukuk-ı hilafet ve saltanat, haysiyet-i hukümet, izzet-i nefs-i millimiz [milli izzeti nefsimiz] tecavüz ve taaddilere [saldırılara] uğradı. Tebaa-i Osmaniye’den olan Rum ve Ermeni anasırı [unsurları], gördükleri teşvik ve müzaheretin netayiciyle [yardımın neticesiyle] de, namus-ı millimizi cerihadar edecek [yaralayacak] taşkınlıklardan başlayarak, nihayet hazin ve kanlı safhalara girinceye kadar küstahane tecavüzata [tecavüzlere] koyuldular. Fakat derin bir telehhüf [üzüntü] ile itiraf etmeliyiz ki, bu cüretler, sekiz aydan beri birbirini takiben mevki-i iktidara geçen, murakakebe-i milliyeden azade [milli denetimden uzak] hükûmat-ı merkeziyenin [merkezi hükumetlerin], birinin diğerinden daha fena olarak gösterdiği zaaf ve aciz arasından [acizlik belirtilerinden] ve payitahtta ve bazı matbuatta [gazetelerde] görülen pek mezmun ihtirsasattan [aşağılık ihtiraslardan] ve vicdan-ı millinin inkâr, Kuva-yı Milliye’nin ihmal olunmasından naşi vüs’at [ötürü yayılma ortamı] bulmuştur.
Salifülarz [arz edilen] esbab [sebepler] ve payitaht-ı saltanatın mahsur [kuşatma] ve tamamıyla murakabeye [denetime] tabi kalması yüzünden, artık bu vatanda mukaddesat ve mukadderatına sahip bir kudret ve irade-i milliyenin mevcut olmadığı zehab-ı batılı [boş inancı] hükümran olmuş ve cansız bir vatan, kansız bir millet nelere müstahak ise, bimehaba [korkusuzca] onların tatbikatına, İtilaf Devletleri’nce başlanmıştır.
İnkısam-ı vatan mevzuubahis [vatanın parçalanması söz konusu] ve karar olarak vilayat-ı şarkiyemizde [doğu vilayetlerimizde] “Ermenistan”, Adana ve Kozan havalisinde “Kilikya” namlarında Ermenistan; Garbi Anadolu’nun İzmir· ve Aydın havalisinde Yunanistan; Trakya’da payitahtımızın kapısına kadar kezalik Yunanistan; Karadeniz sahillerimizde “Pontus” krallığı ve ondan sonra bakıye-i aksam-ı vatanda [vatanın kalan kısımlarında] da ecnebi [yabancı] işgal ve himayesi gibi artık 650 seneden beri müstakilen [bağımsız olarak] saltanat sürmüş ve tarih-i adl ü celadetini [adalet, doğruluk ve yiğitliğini], vaktiyle Hindistan hududuna, Afrika’nın ortasına ve Macaristan’ın garbine kadar yürütmüş olan bu milletin esarete, kölelik payesine indirilmesi ve nihayet bu devletin sahife-i tarihini kapatarak mezar-ı ebediyete defnetmek gibi insaniyet ve medeniyet ve alelhusus [özellikle, hele] milliyet esasatiyle [esaslarıyla] kabil-i telif olmayan [kabulü mümkün olmayan, bağdaşmayan] emeller cay-i kabul [kabul edilmiş] ve tasvip olunmuş ve görülüyor ki, tatbikat devresi de başlamıştır.
Bu tatbikat, bu anda gözümüzün önünde hazin bir surette cereyan ediyor. İzmir, Aydın, Bergama ve Manisa havalisinde, şimdiye kadar binlerce anaların, babaların, kahramanların ve çocukların revan olan hun-i paki [akıp giden temiz kanı], Aydın gibi Anadolu’muzun en güzide bir şehrinin Yunanlıların zalim ve ateşin tahribatına kurban oluşu, muhtelif aksam-ı memleketin İtalyan vesaire işgali altına alınışı ve dâhile elim bir surette muhaceret yapılması [göç edilmesi], elbette gayretullah’a ve gayret-i milliyeye dokunmuştur.
Efendiler!
Malum hakayiktandır [bilinen hakikatlerdendir] ki, tarih; bir milletin kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkâr edemez. Binaenaleyh [dolayısıyla] böyle bir nikab-ı batılın [batıl örtünün] arkasından vatanımız ve milletimiz aleyhinde verilen hükümler, kanaatler muhakkak mahkûm-ı iflastır [iflasa mahkûmdur]! Ve işte bütün bu menfur [iğrenç] zulümlerden ve bu bedbaht acizlerden, tarihimize karşı reva görülen haksızlıklardan üzüntü duyan vicdan-ı milli, nihayet sayha-i intibahını [uyanmış, haykırışını] yükseltmiş ve Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye ve Müdafaa-i Vatan ve Reddi İlhak gibi muhtelif namlarla ve fakat aynı mukaddesatın temin-i sıyanet [korunmasının sağlanması] için tebarüz eden [ortaya çıkan, beliren] milli cereyan, bütün vatanımızda artık bir elektrik şebekesi haline girmiş buluıuyor. İşte bu şebeke-i azimkarenenin [azimli şebekenin] vücuda getirdiği ruh-ı celadettir [kahramanlık ruhu] ki, mübarek vatan ve milletin mukaddesatını tahlis [kurtarmaya] ve himayeye müstenit [dayanan] son sözü söyleyecek ve hükmünü tatbik ettirecektir.
Efendiler!
Vaziyet-i umumiye ve hususiye [genel ve özel durum] hakkında, cümlenizce malum olan bilinen] bazı hususatı [hususları] burada tekrar hatırlatmayı faydadan hali [uzak] bulmuyorum:
a) Dört aydan beri Mısır’da istiklal-i millinin temin ve istirdadı [geri alınması] için pek kanlı vakayi [olaylar] ve ihtilalat [karışıklıklar] devam ediyor. Nihayet, İngilizler tarafından bittevkif [tutuklanarak] Malta’ya götürülmüş olan murahhaslar tahliye olunmuş ve Paris Konferansı’na azimetlerine [gitmelerine] muvafakate [izin vermeye] mecbur olmuşlardır.
b) Hindistan’da istiklal için vasi mikyasta [geniş ölçekte] ihtilaller oluyor. Maksad-ı millilerine vusul [ulaşmak] için bankalar, Avrupa müessesatı, demiryolları bombalarla tahrip ediliyor.
c) Afganistan ordusu da İngilizlerin milliyeti imha siyasetine karşı harp İngilizlerin bel bağladıkları sınır kabailinin [kabilelerinin] dahi Afganlılara iştirak ettiğini ve bu yüzden İngiliz askerlerinin dâhile çekilmeye mecbur olduğunu gazeteleri itiraf etmişlerdir.
d) Suriye’de ve Irak’ta, İngilizlerin ve ecnebilerin tahakküm ve idaresinden tekmil Arabistan hal-i galeyandadır [galeyan halindedir]. Arabistan’ın her yerinde ecnebi boyunduruğu Yalnız refah ve saadet-i memleket [memleketin refah ve saadeti] için, ecnebilerin iktisadi, umrani [bayındırlık], medeni vesaitinden [vasıtalarından] muuavenete [yardıma] rıza gösteriliyor.
Bağdat ve Şam içtima-ı umumileri [genel toplantıları], her tarafa bu kararı neşretmiştir [yayımlamıştır].
e) Ahiren [son zamanlarda] devletler arasında ortaya çıkan rekabet münasebetiyle İngilizlerin Kafkasya’dan kâmilen [tamamen] çekilmesine karar verilmiş ve tatbikat bir müddetten beri başlamıştır. İtalyan kuvvetlerinin Batum tarikiyle [yoluyla] Kafkasya’ya gelmesi mukarrer [kararlaştırılmış] ise de, İtalya’daki ve Kafkasya’daki ahval-i dâhiliye [içteki durumlar, haller] münasebetiyle bu kararın tatbikinden
f) İstiklal-i millilerini tehlikede görün ve her taraftan istilaya maruz kalan [uğrayan] Rus milleti, bu tahakküm-i umumiye karşı bütün efrad-ı milletinin [millet fertlerinin] kudret-i müşterekesiyle [ortak kudretiyle] çarpışıp ve umumun malumu olduğu veçhile [herkesin bildiği gibi] bu kuvvet, kendi memleketleri dâhilinde galebe çalmış [üstün gelmiş] ve kendi üzerine musallat olan milletleri de daire-i nüfuz ve sirayetine [nüfuz ve yayılma etkisine] almakta bulunmuştur.
g) Şimali [kuzey] Kafkas, Azerbaycan ve Gürcistan birbirleriyle ittihat ederek [birleşerek], mevcudiyet-i milliyeleri aleyhine yürümek isteyen Denikin ordusunu harben tazyik [baskı yaparak, zorlayarak] ve Karadeniz sahiline sürmüştür.
h) Ermenistan’a gelince: Bir fikr-i istilaperverde eden [istila fikri sergileyen] Ermeniler, Nahcıvan’dan Oltu’ya kadar bütün ahali-i İslamiyeyi [İslam ahaliyi] tazyik [baskı] ve bazı mahallerde katliam ve yağmagerlikte bulunuyorlar. Hudutlarımıza kadar İslamları mahva mahkûm ve hicrete mecbur ederek vilata-ı şarkiyemiz hakkındaki emellerine doğru emniyetle takarrüp [yaklaşmak] ve bir taraftan da 400 bin olduğunu iddia ettikleri Osmanlı Ermenisini bir istinatgâh [dayanak] olmak üzere memleketimize sürmek istiyorlar.
Karadeniz’in garp tarafındaki vakayie [olaylara] gelince: Macar ve Bulgarlar memleketlerinin mühim kısmını istila etmek isteyenlere karşı bütün mevcudiyet-i milliyeleriyle çarpışıyorlar.
Meriç nehri garbinde, yani Balkan Harbi’nden evvel devletimizin malikânesi olan GarbiTrakya’nın Bulgarlardan alınarak Yunanlılara verilmesi, Düvel-i İtilafiyece
[İtilaf Devletlerince] karargir olmasından naşi [kararlaştırıldığı için] harekâtı- tatbikiye başlamış ve Yunan işgal kuvvetlerine karşı, Bulgar kuvayı milliyesi tarafından takviye edilen Bulgar kuvvetleri, Garbi Trakya mıntakası [bölgesi] dâhilinde verdikleri muharebat [muharebeler] neticesinde çeşitli Yunan fırkalarını def etmiştir.
Vaziyet-i hususiyemize [özel durumumuza] gelince: Daha Dersaadet’ten [İstanbul’dan] çıkmadan evvel, vatan ve milletin çare-i tahlisi [kurtuluş yolları] hakkında, birçok rical-i mesule ve muktedire [sorumlu ve muktedir ileri gelen] kişiyle görüşülmüştü. Payitahttaki münevveranın [aydınların] ve din ü devlete hizmetleri mesbuk [geçmiş] geçmiş zevat-ı aliyenin [üst düzey kişilerin] mesail-i masrufeleri kıymetdar [yaptıkları çalışmaları değerli] olmakla beraber tesir ve mürakabe [kontrol, denetim] altında mahsur [kuşatılmış] bir muhit kendilerini daima tehdit ve akametle müteessir etmektedir [etkisiz, neticesiz kalmakla üzmektedir. ] Her halde mukadderata hâkim bir idare-i milliyenin müdahaleden masun bir surette zuhuru [milli idarenin müdahaleden korunmuş bir şekilde ortaya çıkışı], ancak Anadolu’dan muntazırdır [beklenmektedir]. Buna istinadendir [dayanarak] ki, bir şura-yı millinin vücudunu ve ancak kuvvetini irade-i milliyeden alacak mesul bir hükümetin mevcudiyetini talep etmek, bilhassa son zamanlarda, payitahtın hemen tekmil tabakat-ı mütefekkirini [düşünen tabakaları] için, bir fikr-i sabit halini almıştır.
Şurada acıklı bir hakikat olmak üzere arz edeyim ki, memleketimizde külliyetli ecnebi parası ve birçok propagandalar cereyan ediyor. Bundaki gaye, pek aşikârdır ki, hareket-i milliyeyi akim [neticesiz, etkisiz] bırakmak, amal-i milliyeyi [milli emelleri] felce uğratmak, Yunan, Ermeni amalini [emellerini] ve bazı aksam-ı mühimme-i vatanı [vatanın bazı önemli bölümlerini] işgal gayelerini teshil etmektir [kolaylaştırmaktır]. Bununla beraber, her devirde, her memlekette ve her zaman zuhur ettiği [ortaya çıktığı] çıktığı gibi bizde de kalp ve asabı [sinirleri] zayıf, gayr-i müdrik [anlayışsız] insanlarla beraber vatansız ve aynı zamanda refah ve menfaat-i şahsiyesini [şahsi refah ve menfaatini] vatan ve milletin zararında arayan esafil [sefiller] de vardır. Şark umurunu tedvirde [doğu işlerini çevirmekte, görmekte] ve zayıf noktaları arayıp bulmakta pek mahir olan düşmanlarımız, memleketimizde bunu adeta bir teşkilat haline getirmişlerdir. Fakat mukaddesatının gaye-i necatiyle [kurtuluşu amacıyla] çırpınan bütün millet, işbu tarik-i azm [azim yolunda] ve mücahedesinde [mücadelesinde] her türlü mevanii engeli] muhakkak ve mutlaka kırıp sürecektir.
Bütün bu gayeleri istihsal [elde etmek] için vakf-ı amal eyleyen [emellerini vakfeden] millet-i necibemizin [asil milletimizin] içinde, bir ferd-i milli gibi çalışmaktan mütehassıl [doğan] zevk ve mubahatı [kıvancı] burada şükran ve mefharetle [iftiharla] arz ederim.
En son olarak niyazım şudur ki, Cenab-ı Vahib’ül-amal Hazretleri, Habib-i Ekremi hürmetine bu mübarek vatanın sahip ve müdafii [savunucusu] ve Diyanet-i Celile-i Ahmediye’nin ila yevmü’l-kıyam haris-i asdakı olan Millet-i necibemizi ve Makam-ı Saltanat ve Hilafet-i Kübra’yı masun [korumakla] ve mukaddesatımızı düşünmekle mükellef yükümlü olan heyetimizi muvaffak buyursun. Âmin. [4]
DİPNOTLAR
[1] https://www.biyografya.com/biyografi/1934
[2] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/cevat-dursunoglu-1892-1970/
[3] Cevat DURSUNOĞLU, Milli Mücadelede Erzurum, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2000, s. 103-105
[4] Kemal ATATÜRK, Nutuk, Cilt: III Vesikalar, M.E.B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1982, s. 926-931
M. Fahrettin KIRZIOĞLU, “Yayınlanmamış Belgelerle Erzurum Kongresinin İlk Günü”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi Dün/Bugün/Yarın, Sayı: 35 (Ağustos 1970), s. 20-23
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Kültürü, Sayı 244 (Ağustos 1983), s. 504-507 (8-11)
Mahmut Enes SOYSAL, Müdafaa-ı Hukuk ve Kuva-yı Milliye Hareketi, Tarihi Erzurum Kongresi ve Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum Kongresi’nde Yaptığı Açılış Konuşması, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı: 186 (Haziran 2010), s. 30-39
You may like

İstanbul’un İtilaf Devletleri Tarafından Fiilen İşgali (13 Kasım 1918)

Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918)

Mustafa Kemal Paşaya Göre Amasya Görüşmeleri: Uygulamalar, Yansımalar, Tepkiler ve Vaka Analizleri

Mudanya Mütarekesi (11 Ekim 1922)

SEVRES (SEVR) ANTLAŞMASI (10 AĞUSTOS 1920)

Mustafa Kemal’in Amasya Günleri ve Müftü Hacı Tevfik Efendi’nin Liderliğindeki Yerel Destek
1 Comment
Leave a Reply
Yanıtı iptal et
Leave a Reply
Türk İstiklâl Mücadelesi
PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP
Published
1 ay agoon
Aralık 14, 2025By
drkemalkocak
Giriş
Genel Türk Tarihi kapsamında Cumhuriyet Dönemi günümüzü de ilgilendirdiğinden özel bir ilgi ve öneme sahiptir. Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi araştırmalarda, başta arşiv belgeleri olmak üzere döneme ait gazete ve mecmualar, TBMM Zabıt Cerideleri, resmi istatistikler ve diğer yayınlar ile hatıra türü eserler ana kaynak olarak kullanılmaktadır. Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi kaynak çeşitliliğinin çok fazla olduğu bir dönemi kapsamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin en önemli kaynaklarından birisi de süreli yayınlar içerisinde yer alan “Ayın Tarihi Mecmuası”dır. İlk defa Eylül 1923’te yayınlanan mecmua, Cumhuriyet Döneminin en uzun ömürlü ve içeriği bakımından en zengin süreli yayınlarından biridir. Ayın Tarihi Mecmuası, başta kronolojik çalışmalar olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasi, sosyal ve ekonomik tarihine ait son derece önemli bilgileri içermektedir. Ayrıca Cumhuriyet Dönemine ait dış politika ile ilgili çalışmalar için de vazgeçilmez bir kaynak olma özelliğini taşımaktadır. Bu çalışmada, Ayın Tarihi Mecmuası’nın tanımlanan [Ayın Tarihi, Cilt: I, No (Sayı): 2 (Teşrinievvel [Ekim]), Basım Yeri ve Yılı: Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi, Ankara, 1339 [1923], s. 136-141] künyesinde Osmanlı Türkçesi ile yayımlanan “PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP” başlıklı makale, araştırmacı tarafından çevriyazı olarak sunulmuştur.
***
PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP
İlk Piskopos: Havarinin Şakirdi
Patrikhane müessesesinin tarih-i hayatını başlıca üç büyük devre ayırmak lazım gelir: Teşekkül devri, İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethinden evvelki devri, fetihten sonraki devri. Vaziyeti hazıra bu üçüncü devrin zeylini teşkil edecektir. Bu edvar-ı selasenin en büyüğü devr-i sani ve patrikhanenin en ziyade cismani ve milli nüfuz sahibi olduğu devir de maatteessüf devr-i ahirdir. Patrikhanenin ibtidai teşekkülü piskoposluk halindedir ve sırf ihtiyacat-ı diniye üzerine müessesdir. Elan patrik unvanına “İstanbul Başpiskoposu” takaddüm etmesi bidayet teşekkülünde patrikhanenin piskoposluk halinde bulunmasından neşet etmektedir. Kostantinopol’ün tesisinden mukaddem yani Şarki Roma İmparatorluğunun Mecusilik devrine aid olan ilk piskoposluk vefat-ı İsa’dan elli sene sonra Hristiyanlığı neşr ve telkin maksadıyla tesis edilmiş ve ilk piskopos da havariyundan Apostolos’un şakirtlerinden olup Kudüs’ten gelen Setasis Apostolos olmuştur.
İznik İçtimaı ve İlk Patrik
Malum olduğu üzere Hristiyanlık dediğimiz din-i İsa evvela Kudüs’te, ondan sonra da sırasıyla Yunanistan, Roma ve İstanbul’da yayılmıştır. Piskoposluk hali 24’üncü piskoposun zamanına kadar devam etti ve 25’inci piskoposun zamanında piskoposluk İznik’te içtima eden birinci ekümenik [bütün Hristiyan kiliselerinin murahhaslarından mürekkep umumi] Sinod’un kararıyla ekümenik patriklik ilan edildi. 25’inci piskopos da Birinci Mitrofanis aldı (315 ba’de-l-milat [Milattan sonra]). Piskoposluğun patriklik yapılmasının sebebine gelince: Miladın 300’üncü senesinde Kostantinopol’i tesis eden imparator Kostantin, bu şehri Şarki Roma İmparatorluğunun merkez-i siyasisi ilan ettiği gibi Paplık makamına tekabül edecek bir merkez-i dini de tesis etmek istemiş ve bu maksatla piskoposluğu patriklik yaptırmıştır. (325 ba’de-l-milat [Milattan sonra]) Bununla beraber Rum Patrikliği Hristiyanlıkta Papalıktan sonra gelir. Esasen o zamanlarda garp ve şark Hristiyanlığı arasında mezhep farkı yok idi. Mezhep farkı inkısam-ı siyasetten, Roma İmparatorluğunun şarki ve garbi namlarıyla ikiye ayrılmasından üç yüz sene sonra dokuzuncu asır miladında, patrik meşhur Fotiyus zamanında hades olmuştur. Patrikliğe kalb edilinceye kadar piskoposluğun vezaifi sırf dini idi ve bugün alelade bir papasın kilise içindeki işleri ne ise o idi. Fazla olarak o devirde kiliseler aynı zamanda bir de mektep vazifesini gördükleri cihetle oraya devam eden çocukları okuturdu. İlk devir burada bitiyor.
Piskoposluğu patriklik yaptıran imparator Kostantin bu yeni makam-ı diniye bir de yüksek bir paye vermek istemiş ve bu maksadın sevkiyle bir hiyerarşi [usul-i meratibe] ihdas edilmiştir ki patriklik makamı dereceat-ı ruhaniyenin en yükseğini teşkil etsin. Şimdi ikinci devre giriyoruz.
İmparatorların Tahammülü
Hemen o asır kadar süren bu ikinci devir 25’inci piskopos ve birinci patrik sayılan I. Mitrofanis’in patrikliğiyle başlıyor. Bu devir dâhilinde patrikliğin hiçbir cismani salahiyeti yoktur. Patriklik makamı imparatorluğun hududu dâhilindeki şehir ve kasabalarda ve bunların köylerinde bulunan kilise ve manastırların ve bunlara merbut emlak ve akar ve arazinin idaresiyle meşgul muhtelif ruhban heyetlerinin mercii idi. Filvaki bu ikinci devir esnasında bazı patriklerin nüfuz sahibi oldukları vakidir. Fakat bu, kendi şahıslarının imparator saraylarında mergub olmasından, bazı imparatorların hissiyat-ı diyanet perveranelerinin fazla kuvvetli olmasından ileri geliyordu. Patriklerin bu nüfuzlu zamanlarda imparator saraylarına her dediklerini kabul ettirmeye muvaffak oldukları da oluyordu. Fakat bu nüfuz vaktin imparator veya patriğin değişmesiyle veyahut ölmesiyle tahvile uğrar, azalır, çoğalırdı. Yani bu nüfuz sırf şahsi bir mesele idi.
Bundan dolayıdır ji diyanete pek mümaşatkar olmayan imparatorlar zamanında patriğin mertebesi iner, alçalır, nüfuzu azalırdı. İmparatorlar alelekser istediklerini patrik intihap ettirirlerdi. Bir rivayete nazaran imparatorların biri mergubi olan on dört yaşında bir çocuğu patrik tayin etmiştir.
Katolikten Ortodoksluğa
Bu uzun devir içinde Patrikhane tarihinde kaydedilecek en şayan-ı dikkat hadise patrikliğin Ortodoks Patrikliği namını alarak Papalıktan ayrılması olmuştur. Bu dahi ekümenik bir Sinod’un kararıyla yapılmıştır.
Bu devri yirmi dört piskoposluk da dâhil olmak üzere 158 patrik idrak etmiştir. Kurun-ı Vusta devrini kapattığı gibi Patrikhane tarihinin de ikinci devrini kapatan İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethi Patrik İkinci Atanasyus zamanında vuku bulmasıdır.
İstanbul’un Fethinden Sonra
Fetihten sonra ilk patrik malum Yenadiyus’dur. Rum tarih nüvisleri, Fatih Mehmed’in patrikhaneye yeni bir salahiyet vermediğini ve patrikhanenin Osmanlılar zamanında nail oldukları hukuk ve imtiyazatın ikinci Halife Ömer İbn’ül-Hattab Hazretlerinin, Kudüs-i Şerifin zaptında vermiş oldukları imtiyazatın aynı olduğunu iddia ediyorlar ki bu iddia patrikliğin fetihten evvel cismani bir salahiyeti olmadığını ve patrikhanenin salahiyet-i cismaniyesinin ta ikinci halifenin zamanına ait olduğunu ispat etmektedir. Hâlbuki Hazreti Ömer’in malum olan ve yalnız bir taraflı ahitnamesinde [Mezkûr ahitnamenin sureti Tarih-i Taberi’de münderiçtir] ancak emniyet ırz ve can ve mal kefalet-i İslam altına alınıyor ki bu itibar ile de Rum tarih nüvislerinin iddiay-ı vaki ihtiyaca salih olamaz. Fatih Sultan Mehmed Yenadiyus’u patrik nasp ettiği zaman kendisine yaptığı iltifatlardan başka bir de “Millet başı” unvanını vermiştir. Patriklerin Rum milleti işleriyle iştigalleri işte o zaman başladı. Patrikhane o zaman cismani salahiyet aldı. Bu, Fatih’in bir hatası olup olmadığı meselesi seddimizin haricindedir.
Cismani Teşkilat
Mamafih şu noktada burada kaydedilmelidir ki patrikler kendilerine gösterilen bu iltifatlardan bu lütuflardan metbularına karşı medyun-ı şükran olacakları yerde bu haklarını ve bu salahiyetlerini daima ve daima hükumet metbularının aleyhinde istimal etmişlerdir. Evvel emirde patriğe “Millet başı” denilince patrikhaneyi bir nevi saray-ı hükümdariye kalbettiler, patrik artık bir hükümdar oldu. Vezaifi sırf dini olan Sinod meclisinden maada “Müşavirler” namı tahtında Rum milletinin en milliyetperverlerinden mürekkep meclis-i cismani teşkil edildi. Ve patrik daima ve hatta huzur-ı hümayunda bulunduğu zamanlarda bile göğsüne iki başlı kartal resmini havi bir alamet taşıyordu. Patrikhane dâhilinde “Mabeyinciler” bulunuyor ve patrik ancak müsaade-i mahsusası istihsal edildikten sonra, bu mabeyincilerin delaletiyle ziyaret edilebiliyordu. Bu hal Meletios’un infisali zamanına kadar böylece devam etti. Patrikhanenin ancak hükümdar saraylarına mahsus teşkilattan olmak üzere bir de “Matbah-ı Amire”si var idi ki bu da son günlere kadar devam ediyordu. Patrikhane Osmanlı Devletinin inhitat safhalarında da büyük roller oynamıştır. Mesela Osmanlı Devleti ile muhtelif devletler arasında akdedilen muahedattan hiçbiri yoktur ki patrikhane hakkında bir devlet için bir takım mevad ve ahkâm-ı muzırayı ihtiva etmiş olmasın. Bu da devletin her gaileli zamanlarında, harp zamanlarında, müzakerat-ı sulhiye zamanlarında patrikhanenin düvel-i Hristiyaniyeye vuku bulan müracaat-ı mütevaliye-i tezellümkaranesinin neticesi idi. Bilhassa Tanzimat Hatt-ı Hümayunundan sonra patrikhane büsbütün milli-Yunani, siyasi-Avrupai bir mahiyet aldı.
Patrikhane Sefir(!)leri
Patrikhane kapu kahyaları hükumet nezdinde adeta bir sefir idiler. Şu farkla ki sefirler Hariciye Nazırına, kapu kahyaları da Adliye Nazırına müracaat ediyorlardı. O derecede ki mesela zabıta tarafından Rum’un biri herhangi bir sebepten dolayı tevkif edildi mi, kapu kahyası derhal Adliye Nazırına gider ve keyfiyeti adeta “protesto” ederdi.
Patrikhanenin en çok güvendiği, temas ettiği, Osmanlılar aleyhindeki tertibatta hadim olduğu devlet Rusya idi. Bununla beraber şurası da bilinmelidir ki patrikhanenin en büyük müzahiri Rusya devleti olmakla beraber onun kıblesi ve veçhe-i istikbali Yunanistan idi. Çünkü Yunanistan da Helen, Rumluk da Helendir ve Helenizmin en çok korktuğu İslamizmdir. [Son günlerde Patrikhane ile Rus kilisesi arasında yeni muaşekalar başladı. Dikkatle takip edilmek lazım gelir.]
Patrikhane Nakli Meselesi
Patrikhanenin bugünkü vaziyeti karışıktır. Vaziyet-i müstakbelesi tabii Lozan Muahedenamesinin ekalliyetler hakkındaki ahkamı dairesinde tespit edilecektir. Patrikhanenin cismani selahiyetten ve milli mahiyetten tecridi üzerine, en evvel Meletios’un kafasından çıkmış olarak Patrikhaneyi İstanbul’dan mahall-i ahara nakletmek meselesi çıktı. Buna Yunanistan da diğer otosefal kiliseler de, buradaki patrikhane erkanı da aleyhdardır. Yunanistan’ın aleyhtarlığı, patrikhanenin velev ki leş halinde olsun, İstanbul’da bulunmasında İstanbul’daki Rumlar için kuvvetli bir teselli olmasından, diğer otosefal kiliselerin aleyhtarlığı da patrikhanenin nakli halinde onun gideceği yerler, tabii olduğu üzere bir Yunan şehrinin Ortodoksluğun en büyük merci-i diniyesi mahiyetini almak itibariyle şereflenmesine mani olmak maksadından, burada kiliseler aleyhdarlığı da kendi mevkii ve memuriyetlerini kaybetmek endişesinden tevlit etmektedir.
[Türk nokta-i nazarına göre patrikhanenin nakli meselesi şayan-ı tetkiktir. Nakli halinde nereye gidecek? Eğer muhakkak Yunanistan’a giderse bizim için nakli daha muvafıktır. Eğer Rusya’ya giderse bizim için nakli gayr-i muvafıktır. Çünkü o takdirde Rusların elinde bizim aleyhimizde kuvvetli bir amil olur. Bizim en büyük gayretimiz onu zayıflatmak, nüfuz-ı maneviden tecrit etmek, leş haline getirmeye masruf olmalıdır. Burada şurasını da ilave etmek istiyorum ki Papa Eftim, patrikhanenin hükumet-i milliye nezdindeki mümessilliğini elde edebilmek için buradaki patrikhaneye Türk-Ortodoks Kilisesinin mülga olduğuna dair imzalı bir senet vermiş. Bunun tahkiki ve sübutu halinde icabının icrası lazım gelir. ]
Teneffüs Ettikçe Büyüyen Yılan
Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul’u fethinden sonra (H. 857), patrik Yenadiyus’a bahşetmiş olduğu imtiyazat, doğduğu andan itibaren teneffüs ettikçe büyüyen zehirli yılanlar gibi zaman gittikçe büyüdü, genişledi ve nihayet Fener Patrikhanesi, ruhani ve cismani meclisleriyle, vekilleriyle! Sefirleriyle velhasıl bir hükumet teşkilatının icap ettirdiği bütün teferruatıyla hilafet ve saltanat payitahtında bir fesat ocağı mahiyetinde tam 482 sene yani Lozan sulhunun akdi tarihine kadar devam etti. Lozan’da sulh muahedenamesi müzakere edilirken patrikhane meselesi de mevzu bahs oldu. Murahhaslarımız bu müzmin çıbanı kati bir ameliye ile kökünden çıkarıp atmak istediler. Patrikhanenin İstanbul hudud-ı haricine çıkarılması noktasına çok ısrar ettiler. Bir taraftan otosefal kiliseler diğer taraftan patrikhanenin İstanbul’dan kalkması işine gelmeyen Yunanlılar “Hristiyanlık namına” Avrupa ve Amerika’nın dini taassubunu tahrik için kıyamet kopardılar ve bütün Hristiyan âlemine tezellümler, protestolar ve istimdatnameler yağdırdılar. Mezhep itibariyle Ortodoksluktan büsbütün ayrı ve hatta Ortodoksluktan müteneffir olan Anglikan kilisesi bile patrikhanenin İstanbul’da ipkası için teşebbüsatta bulundu: Anglikan mezhebinin en büyük reis-i ruhanisi bulunan İngiltere’de Kenterbori arçbişuçi bu hususta büyük nüfuz-ı ruhanisini istimal ederek Lozan’da İtilaf murahhaslarına yine “Hristiyanlık namına” mütevali ve şiddetli müracaatlarda bulunmaya devam etti. Meletios’la “Fener” denilen fesat ocağı söndürülmüş fakat enkazı olduğu yerde bırakılmış oldu. Bu kadarı da memleket hesabına kaydedilecek büyük bir muvaffakiyettir.
Her kuvvet ve menfaat karşısında eğilmeyi, zehirli yılanlar gibi sokmak fırsatını kaçırdığı zaman dilini çıkarıp yalvarmayı asırlardan beri talim eden Rumlar, mütarekeden beri Türk izzet-i nefsini rencide eden hayâsızlıklarını patrik mahut Meletios’a yükletmek ve bu suretle işin içinden sıyrılmak istediler. Rum ırkına mahsus bütün fezayih ve desaisi nefsinde cem eden Meletios da millet-i metbusuna karşı irtikâp ettiği cinayetlerin hesabını ödemekten korkarak İstanbul’un tahliyesinden takriben iki hafta evvel-güya mezunen-Yunanistan’a savuşarak Aynaroz’a yerleşti.
Meletios Selanik’te propagandalarına devam etti ve etmektedir. Merkum patrikhanenin İstanbul’dan Aynaroz’a ve Yunanistan’da diğer bir halle nakline şahsen taraftardır. Fakat yukarıda sayılan esbaptan dolayı, gerek otosefal kiliseler gerekese Yunanlılar bu fikre muarızdırlar. Hatta Rum Ortodoksluğunun en büyük makamlarından olan Kudüs ve İskenderiye patrikleri Meletios’a taraftar değildirler. Bunlar diyor ki Miladi 325 yılında İznik’te teşekkül eden Sen Sinod İstanbul patrikliğini kabul etmiştir. Binaenaleyh bu karar mukaddestir. Buna riayet lazımdır. Meletios bir taraftan kral taraftarlarını diğer cihetten Venezilosçuları gücendirmiş olduğu cihetle resmi Yunanistan’dan bu hususta kâfi derecede müzaheret göremiyor.
Papa Eftim Efendinin Fener Darbesi
Müttefikin işgal kıtaatı İstanbul’da son günlerini yaşarken Türk mahbelikiyle hatta Orat Anadolu Rumlarının Türk-Ortodoks olduklarını iddia etmekle maruf Keskin Metropolidi Papa Eftim Efendi bir “Fener darbesi” yaparak patrikhaneye misafir olmuştur.
İstinatgâhları olan Avrupa ordusunun İstanbul’dan hasren çıkmaya mecbur olduğunu gören patrikhane erkânı telaş içinde sık sık içtimalar akdederek vaziyetini kurtarmaya çalışıyor ve vaktiyle aforoz ettikleri Papa Eftim’den şefaat diliyorlardı. Tahliyenin ferdasında [5 Teşrinievvel 339] Fener kilisesinde [Lozan sulhundan sonra Patrikhane namıyla bir müessesenin mevcudiyetini ismen olsun tanımak doğru olamayacağından sabık Patrikhaneye sadece “Fener kilisesi” demek herhalde daha muvafık olur.] akdedilen içtimada, Papa Eftim Efendinin Ankara hükumeti nezdinde patrikhane mümessil ve murahhası olarak tayinine… Ordunun istikbaline iştirak etmek üzere üç metropolit ile Papa Eftim Efendiden mürekkep bir heyetin teşkiline… Patriklik makamının münhal olduğuna ve kilisenin idare-i muvakketesini Sinod meclisinin deruhte ettiğine dair patrikhane metropolitliklere bir tamim irsaline, patrikhane kilisesi riyasetine Seylu metropoliti Evriyeniyus’un intihabına sabık Kayseri metropoliti Amurusyus’un patrik müsteşarlığına tayinine ve daha birtakım feri işlerin icrasına karar verildi. Aynı günde Papa Eftim Efendi Rum milletine nesayihi havi bir beyanname neşretti.
Papa Eftim Efendinin Vaziyeti
Bundan sonra Fener kilisesi papasları ve Sinod Meclisi hemen her gün içtimalarına devam ettiler. İlk günlerde Papa Eftim Efendiye karşı müdara ile hareket eden papaslarla Rum matbuatı mumaileyhin harekâtını zorbalık diye tavsif ederek tenkidata başladılar. Papa Eftim Efendinin hükumete karşı vaziyet-i hukukiyesi Türk Rum matbuatında münakaşa edilmeye başladı.
Mumaileyh, patrikhane tarafından hükumet nezdinde vekil ve murahhas olduğuna dair patrikhaneden bir vekâletnameyi hamilen Ankara’ya avdet etti. Patrikhanenin haiz olduğu cismani imtiyazların kâffesi ilga edilmiş olduğundan kemafü’s-sabık hükumet nezdine “sefaret” veya herhangi bir sıfat ve unvanı haiz bir vekil gönderemezdi. Bittabi Adliye Vekâleti de bu sıfatı haiz bir kimseyi kabul edemez. Adliye Vekil-i sabıkı Seyid Beyefendi de aynı veçhile hareket etti. Papa Eftim Efendinin ibraz ettiği vekâletnameyi o tarzda kabul etmedi. Fakat kiliseler de diğer müesseseler gibi kanunen şahsiyet-i hükmiyeyi haiz olduklarından bunlar, mehakim ve mecaliste alelade davalarını takibe, müdafaa ve mehakime ile ispat ve redd-i davaya salahiyetdar ve mukavelattan musaddak vekil tayi edebilecekleri cihetle Papa Eftim Efendinin de bu şekilde ve yalnız mehakim ve mecaliste mamul olmak üzere patrikhanenin vekâlet-i kanuniyesini deruhte edebileceğini mumaileyhe tebayiğ etti. Papa Eftim Efendi de Türkçe ve Rumca matbuatta bu hususta cereyan eden münakaşata cevap olmak üzere Anadolu Ajansı ile vuku bulan bir mülakatında vaziyeti izah ederek kendisinin alelade bir vekil olduğunu ve patrikhanenin hiçbir suretle “sefir” ve murahhas”ı olmadığını söyledi.
Ayasofya Cami Kaldıkça
Papa Eftim Efendinin etrafında kopan bütün gürültülere rağmen patrikhane “bugünkü vaziyeti kurtarmak” için birtakım muvakkat tedbirler ittihaz ettiğini ve fakat istihdaf ettiği gayelerden hiçbir şey feda etmeyeceğini yeni vekil Amorusyus açıktan açığa itiraf etti. İlk günlerde bir takım beylik laflar söyleyen ve bu suretle Türklerle güya anlaşmak isteyen Amorusyus şerü’l-safi Meletios’tan daha az hain değildi. Bu papas da mütarekeden sonra Türklüğü tahkir için mümkün olan her şeyi yapmış, Türk’e karşı gayz ve adavet kusanların önünde gitmiş ve milletimizi boğmak isteyenlere maddi, manevi yardımlarda bulunmuştu. Merkum, ilk günlerde, arada hiçbir şey olmamış gibi “her şeyi unutalım, Türklerle hoş geçinmek isteriz” tarzında sözlerle yapmış olduğu hayâsızlıkların üstüne bir sünger çekmek istiyordu. Fakat bu papas bilmiyordu ki maddi menfaat ve şahsi husumetlere müteallik her şeyi afv edecek, unutacak kadar alicenap olan Türk, milli izzeti nefsine hakaret edenleri asla unutmaz ve afv edemez. Bunu anlayan Amorusyus iç yüzünü dışarı vermekte gecikmedi ve 10 Teşrinievvel [Ekim] [1]339[1923]’da Tevhid-i Efkâr muhabiriyle esnay-ı mülakatta “zanneder misiniz ki Rumluk susacaktır. İstanbul’da Ayasofya cami olarak kaldıkça, Rumlar kiliseden tahvil edilmiş camileri gördükçe her gün sizi telin edecektir…” diyecek kadar küstahlığa cüret etmiştir. Aynı zamanda: “Unutmayınız ki hepinizin damarlarındaki kan Rum kanıdır, çünkü bizim kızlarımızı aldınız bizim kanımızla aşılandınız…” sözleriyle Rumlara bu cihetten olsun bir iftihar hissesi ayırmak isteyen Amorusyus Efendi İstanbul’da Hüseyin Hilmi Paşanın konağında tevlid ve “Türk’ün dizi dibinde hidmet” ettiğini ilan ederek ırkının evsafına ve nankörlüğüne kendi kendini iyi bir misal olarak göstermiş idi.
Sen Sinod’un Son Kararı
Papas Amorusyus çevirme hareketinde iflas ederek selefi Meletos’a iltihak ettikten sonra muvakkat patrik vekâletine Kirilos geldi. Mumaileyh, bu vazifeye muvakkaten intihap edildiği cihetle münhal olan patrikliğe bir papasın intihabına Sinod Meclisi karar verdi. Ve bu kararı ve tarz-ı intihabı- tarihi bir mahiyeti haiz olması itibariyle-aynen aşağıya derç ettiğimiz bir tamimle merakiz-i ruhaniyeye tebayiğ etti. Tamim şudur:
“Patriklik makam-ı alisinin münhal kaldığı 4 Teşrinievvel tarih ve 4810 numaralı Sen Sinod’un tamimi ile işar kılınmıştır. Bu kere patrikhane sırf ruhani kilise merkezi olmak sıfatındaki yeni vaziyeti üzerine yeni patriğin atideki tarzda intihabının takarrür eylediği tebliğ olunur:
- Patrikhane intihabına doğrudan doğruya patrikhaneye mensup olanlar ile bilfiil hidmette bulunan metropolitler ve serpiskoposlar iştirak edeceklerdir.
- Bunların cümlesi bila istisna tamimin yevm-i tarihinden itibaren kırk gün zarfında kendilerince münasip görülen namzedin ismini bir pusulaya yazıp o pusulayı memhur bir zarf derununa vaz ve üzerine (rey pusulasını ihtiva ediyor) ibaresi yazıldıktan sonraSen Sinod Meclisi Reisi olan Erdek Metropoliti Kalinikos’a hitaben bir kapalı mektup ile göndereceklerdir.
- Patrik namzedi olarak yedi sene hidmette bulunan metropolit ve serpiskoposlar gösterilecektir.
- Rey pusulaları, bu tamimin yevm-i tarihinden itibaren kırk birinci günde İstanbul’da bulunan metropolitlerin iştirakiyle Sen Sinod Meclisinde tasnif olunacak ve netice-i tasnifte muktezi evsafı haiz üç kişilik bir cetvel tanzim olunacaktır.
- Bu üç namzetten biri, İstanbul’da bulunan metropolitler ile Sen Sinod Meclisi tarafından patrikhane kilisesinde icra olunacak ayin-i ruhaniden sonra kanuni reyler ile patrik intihap olunacaktır.
Binaenaleyh baladaki mukarraratın nazar-ı itibara alınarak tayin olunan mühlet zarfında her bir metropolitin intihabatın icrası için rey pusulasını göndermesi beyan olunur.
18 Teşrinievvel 1923”
Sen Sinod’un yukarıdaki tebliğine nazaran yeni patrik intihabına gelecek ayın yirmi sekizinden itibaren başlanacaktır. “Patrikhane sırf ruhani ve kilise merkezi olmak hakkındaki yeni vaziyeti üzerine” intihap olunacak yeni patriğin bu vaziyetle mütenasip evsafı haiz olması şüphesiz ki lazımdır. Aksi takdirde “Fener fesat mumu” yanacak ve “iki başlı kartal”ın temsil ettiği mefkûre muhafaza edilecektir.
[Ayın Tarihi, Cilt: I, No (Sayı): 2 (Teşrinievvel [Ekim]), Basım Yeri ve Yılı: Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi, Ankara, 1339 [1923], s. 136-141]
Türk Tarihi
İstanbul’un İtilaf Devletleri Tarafından Fiilen İşgali (13 Kasım 1918)
Published
2 ay agoon
Kasım 16, 2025By
drkemalkocak
Giriş
13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul Boğazı’na girişi, Osmanlı tarihinin son döneminin en kritik olaylarından biridir. Mondros Mütarekesi imzalanmış olsa da, İstanbul’a uygulanan fiilî işgal, mütareke hükümlerinin ötesine geçen bir kontrol mekanizması yaratmıştır. Bu olay, yalnızca askerî hâkimiyetin kurulduğu bir an değil; Osmanlı yönetiminin meşruiyet kaybı, şehir düzeninin dönüşümü, sosyal moral çöküşü ve eşzamanlı olarak milli direniş fikrinin doğuşunu simgeleyen bir dönemeçtir.
Bu çalışma aşağıdaki sorulara cevap aramaktadır:
İşgale giden yolda hangi diplomatik, askerî ve psikolojik mekanizmalar rol oynamıştır?
13 Kasım 1918, Osmanlı egemenliği açısından hangi kırılmayı temsil etmektedir?
Fiilî işgal ile resmî işgal arasında nasıl bir fark vardır ve tarih yazımı bu ayrımı neden sıklıkla göz ardı etmektedir?
İşgal İstanbul’un toplumsal hafızasında nasıl bir iz bırakmıştır?
Bu olay, Millî Mücadele’nin fikri zeminini hangi açılardan tetiklemiştir?
1. Mondros Mütarekesi’nin Siyasal Anatomisi ve İşgale Giden Süreç
1.1. Eleştirel Tarih Yöntemi Açısından Mütareke Maddelerinin Yorumu
Mütarekenin 7. maddesi, belirsizliği sebebiyle diplomatik genişletmeye en açık maddedir. İngiliz belgeleri “İstanbul’un düzeni tehlikede” yorumunu meşru kabul ederken, Osmanlı heyeti bu maddeyi yalnızca savaş bölgeleri için geçerli görmüştür.
Burada “metin ile niyet” arasındaki boşluk işgale zemin hazırlamıştır.
1.2. Boğazlar Sorununun Uluslararası Boyutu
Boğazların kontrolü, İngiltere’nin 19. yüzyıldan itibaren benimsediği deniz üstünlüğü stratejisinin çekirdek unsurudur.
- İngiltere: Boğazların uluslararasılaştırılması
- Fransa: İstanbul üzerinde kültürel nüfuz
- İtalya: Akdeniz’de denge unsuru
- Yunanistan: “Megali Idea” bağlamında fırsat arayışı
İstanbul, yalnızca Osmanlı Devleti için değil, Büyük Güçler arası hegemonya mücadelesinin kesişim noktasıdır.
1.3. Osmanlı Devleti’nin Yapısal Çöküşü
1918 sonbaharında Osmanlı’nın:
- bütçe açığı,
- ordunun dağılması,
- gıda krizi,
- bürokratik çöküş,
gibi yapısal sorunları işgale zemin hazırlamıştır.
Eleştirel tarih yöntemi bu noktada “işgal”i yalnızca dış müdahale değil, iç zayıflığın sonucu olarak da ele alır.
2. 13 Kasım 1918: İtilaf Devletleri Donanmasının İstanbul’a Girişi

2.1. Donanmanın Kompozisyonu
İngiliz arşivlerine göre Boğaz’a giren filo:
- 22 İngiliz
- 12 Fransız
- 17 İtalyan
- 4 Yunan
- Yardımcı gemiler
toplam 55–61 gemi arasında değişmektedir.
Bu güç gösterisi yalnızca askerî değil, psikolojik bir şok stratejisidir.
2.2. Tanıklıklar: Mustafa Kemal ve İstanbul Halkı

Mustafa Kemal’in Haydarpaşa’da gördüğü manzara karşısında söylediği:
“Geldikleri gibi giderler.”
ifadesi, askeri liderlik psikolojisi açısından bir “direniş çerçevesi” inşa etmiştir.
Halide Edib ise bu günü “şehrin ruhunun esir alındığı gün” olarak tanımlar.
2.3. Şehir Sosyolojisi Açısından İşgalin Tasviri

İşgal günü:
- Galata Köprüsü’nde toplanan kalabalığın sessizliği
- Tophane rıhtımına indirilen birlikler
- İstanbul polisinin pasifize oluşu
- Pera’daki gayrimüslim cemaatlerin temkinli kutlamaları
gibi unsurlar şehir sosyolojisinin “eşzamanlı çoklu duygular” barındıran yapısını ortaya koyar.
3. Vaka Analizleri: İşgalin Çok Boyutlu Etkileri
Vaka 1: Osmanlı Yönetim Aygıtının Çöküşü ve Tevfik Paşa’nın Görevlendirilmesi
Tevfik Paşa’nın getirilmesi İngilizlerin “ılımlı, denetim altına alınabilir hükümet” arayışıyla uyumludur.
Bu, klasik sömürge stratejisinin bir türüdür: Yerel yönetimi tamamen devirmeden etkisiz kılmak.
Vaka 2: Polis Teşkilatının Yeniden Düzenlenmesi
İngiliz subayları polis merkezlerinde denetim noktaları kurmuş, atamalara müdahale etmiş, “güvenilir” görülen isimleri öne çıkarmıştır.
Bu durum fiilî işgalin “hiyerarşi kırma stratejisi”dir.
Vaka 3: Basının Kontrol Altına Alınması
Peyam-ı Sabah gibi gazeteler İngiliz yanlısı çizgiye evrilmiş; İleri ve Yeni Gün gibi gazeteler baskı altına alınmıştır.
Bu, modern anlamda enformasyon savaşının erken bir örneğidir.
4. Fiilî İşgal – Resmî İşgal Ayrımı: Tarih Yazımı Eleştirisi

Türk tarih yazımında “öğretim kolaylığı” gerekçesiyle İstanbul’un yalnızca 16 Mart 1920’de işgal edildiği aktarılır. Ancak:
- egemenlik kaybı,
- idari müdahale,
- askerî sınırlama,
- polis ve basın kontrolü,
ölçütleri dikkate alındığında 13 Kasım 1918 tam nitelikli bir fiilî işgaldir.
Eleştirel tarih yazımı, devletlerin “resmî söylem”leri ile arşiv gerçekleri arasındaki farkı açığa çıkarır.
5. İşgalin Psikolojik ve Toplumsal Etkileri
5.1. Moral Çöküş ve Mill Kimliğin Yeniden İnşası

İşgal, İstanbul halkında:
- yenilmişlik,
- belirsizlik,
- öfke,
- utanç,
- milliyetçi uyanış
gibi duyguları aynı anda tetiklemiştir.
5.2. Aydınlar Üzerindeki Etkiler
Ahmet Emin Yalman, Halide Edib, Celal Nuri gibi yazarların günlüklerinde:
- “Öfke”
- “Aşağılanma”
- “Direniş gerekliliği”
temaları baskındır.
5.3. Millî Mücadele’nin Psikolojik Kaynağı
Mustafa Kemal’in 1918–1919 arasında İstanbul’da yaptığı temaslar, işgal psikolojisinden doğan direniş enerjisini Anadolu’ya taşıyan bir “fikri köprü” oluşturmaktadır.
Sonuç: 13 Kasım 1918’in Tarihi Konumlandırılması

Bu makalenin kapsamlı analizi göstermiştir ki:
- İstanbul’un işgali diplomatik, askerî, psikolojik ve idari boyutları olan çok katmanlı bir harekettir.
- 13 Kasım 1918, 16 Mart 1920’den bağımsız düşünülemez; ancak bu ilk tarih egemenlik kaybının başlangıcıdır.
- Bu olay, milli kimliği yeniden kuran bir “travmatik başlangıç anı”dır.
- Millî Mücadele’nin ruhu, bu işgal gününde şekillenmiştir.
Kaynakça
Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, M. E. B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1977, s. 54-57
Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü I, TTK Yayınları, TTK Basımevi, Ankara, 1993, s. 24-26
Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I (Mutlakıyete Dönüş 1918-1919), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 79-114
Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul 1918-1923, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.
Zekeriya Türkmen, “İstanbul’un İşgali ve İşgal Dönemindeki Uygulamalar (13 Kasım1918-16 Mart 1920)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XVIII, Temmuz 2002, Sayı: 53, s. 319-372
Abdurrahman Bozkurt, “İstanbul’un İşgali”, Atatürk Ansiklopedisi
https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/690/%C4%B0stanbul’un-%C4%B0%C5%9Fgali
Türk İstiklâl Mücadelesi
TBMM’nin 30 Ekim 1922 Tarihli ve 307 Sayılı Kararı: Egemenliğin Yeniden Tanımı ve Tarihi Kırılma Noktası
Published
3 ay agoon
Kasım 5, 2025By
drkemalkocak
Özet
30 Ekim 1922 tarihli ve 307 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) kararı, Osmanlı Devleti’nin hukuken sona erdiğini ve TBMM Hükûmeti’nin “hududu millî dâhilinde vârisi” olduğunu ilan ederek, Türk siyasi tarihinde bir meşruiyet inkılabı yaratmıştır. Bu karar, yalnızca bir rejim değişikliği değil; aynı zamanda meşruiyet, egemenlik, kimlik ve tarih yazımı alanlarında köklü bir yeniden kuruluşu temsil etmektedir. Makalede, söz konusu karar amaç, yapı, işleyiş, kavramlar, kişiler, kurumlar ve olaylar üzerinden incelenmekte; ayrıca eleştirel tarih yöntemi ve vaka analizleri aracılığıyla kararın tarihi anlamı çok boyutlu olarak değerlendirilmektedir.
Anahtar Kelimeler: 307 sayılı karar, TBMM, egemenlik, meşruiyet, hilafet, milli egemenlik, tarihi inşa, eleştirel tarih.
1. Giriş: Tarihi Bağlam
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin siyasi egemenliği, Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) ile fiilen; Sevr Antlaşması (10 Ağustos 1920) ile hukuken sona ermiştir.
Anadolu’da 23 Nisan 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, fiilî bir egemenlik alanı yaratmış; ancak uluslararası hukukta meşruiyet bakımından tartışmalı kalmıştır.
Lozan Barış Konferansı’na (1922) hem İstanbul Hükûmeti hem TBMM Hükûmeti davet edilince, “kim meşrudur?” sorusu ortaya çıkmıştır.
TBMM, bu soruya 30 Ekim 1922 tarihli ve 307 sayılı kararla cevap vermiştir:

“Osmanlı İmparatorluğu’nun İnkıraz [son] bulup Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti Teşekkül Ettiğine Dair.
Osmanlı İmparatorluğunun munkarız olduğuna [son bulduğuna] ve Büyük Millet Meclisi Hükûmeti teşekkül ettiğine [kurulduğuna] ve Yeni Türkiye Hükûmetinin Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim [geçmiş] olup onun hududu milli dâhilinde yeni varisi olduğuna ve Teşkilatı Esasiye Kanunu ile hukuk-ı hükümranı [hükümranlık hakları] milletin nefsine [kendisine] verildiğinden İstanbul’daki Padişahlığın madum [yok olduğuna] ve tarihe müntakil bulunduğuna [intikal ettiğine] ve İstanbul’da meşru [şeriata, kanuna uygun] bir hükûmet olmayıp İstanbul ve civarının Büyük Millet Meclisine ait ve binaenaleyh [dolayısıyla] oraların umur-ı idaresinin [yönetim işlerinin, yönetiminin] de Büyük Millet Meclisi memurlarına tevdi edilmesine [bırakılmasına] ve Türk Hükûmetinin hakk-ı meşru [meşru hakkı] olan Makam-ı Hilafeti esir bulunduğu ecnebilerin elinden kurtaracağına karar verildi.” 30.10.1338 [1922] [1]
Osmanlı İmparatorluğu inkıraz bulmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, onun hududu millî dâhilinde yeni vârisidir.
Bu ifade, hem Osmanlı hanedanı ile hukuki kopuşu, hem de devletin tarihi sürekliliğini aynı anda tesis etmiştir.
2. Amaç: Egemenliğin Kaynağını Yeniden Tanımlamak
307 sayılı kararın iki temel amacı bulunmaktadır:
Dış meşruiyet: Lozan’da tek temsilci olmak ve uluslararası alanda TBMM’yi tanıtmak.
İç meşruiyet amacı: Egemenliği hanedan millete devretmek ve yeni bir “kurucu iktidar” inşa etmek.
Bu bağlamda karar, egemenliğin kaynağını yeniden tanımlayarak
millet egemenliği ilkesinin temelini atmıştır.
3. Yapı ve İşleyişi
Karar üç temel yapı taşına sahiptir:
| Unsur | İçerik | Görev |
| Tespit | Osmanlı İmparatorluğu’nun “inkıraz bulduğu” | Eski rejimin sona erişini hukuken ilan eder. |
| Beyan | TBMM Hükûmeti’nin “hududu millî dâhilinde vârisi” olduğu | Devletin sürekliliğini tesis eder. |
| Sonuç | “Meşru hükümet yalnız TBMM Hükûmetidir” | Yeni meşruiyetin tesisi |
Karar, TBMM Genel Kurulu’nda yapılan tartışmalar sonucunda oybirliğiyle kabul edilmiş, ardından 1 Kasım 1922’de 308 sayılı kararla padişahlığın kaldırılmasına zemin hazırlamıştır.
4. Kavramlar ve Anlamları
Hududu Millî: Misak-ı Milli’nin hukuki yansımasıdır. Egemenliğin coğrafi sınırını tanımlamaktadır. [2]
Vâris: Yeni Türkiye, Osmanlı’nın devamı değil; onun mirasçısıdır.
Bu fark, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesindeki “devrimle gelen devamlılık” ilkesini doğurur. [3]
Hukuk-u Hükümrani Milletindir: Egemenliğin ilahi ve hanedana ait bir meşruiyetten kaynaklandığı anlayışına karşı millet egemenliği düşüncesinin ilanıdır. [4]
5. Temsil Ettiği Değerler
Karar, beş temel değerin kurucu ifadesidir:
- Egemenlik: “Kayıtsız şartsız milletindir.”
- Laiklik: Meşruiyetin kaynağı milli iradeye dayanır.
- Milliyetçilik: Egemenliğin coğrafi değil, siyasi bir millet birliği üzerinden tanımlanmasıdır.
- Cumhuriyetçilik: Yönetimde halkın özne olmasıdır
- Modernleşme: Akla ve hukuka dayalı yönetim anlayışının benimsenmesidir.
6. Kurumlar ve Kişiler

TBMM: Kararın mimarıdır; kurucu iktidarın simgesi olarak, yasama ve yürütme erkini elinde bulundurur.
TBMM, meşruiyetini “millet iradesi”nden alarak Osmanlı hanedanının kutsal meşruiyet anlayışını reddetmiştir. [5]
Mustafa Kemal Paşa: Kararın ideolojik ve stratejik planlayıcısıdır. Lozan öncesinde Tevfik Paşa’nın “birlikte temsil” teklifini reddederek kararın çıkmasını sağlamıştır. [6]
Tevfik Paşa: İstanbul Hükûmeti adına “iki hükümetli temsil” teklifinde bulunmuş; bu durum kararı tetiklemiştir. [7]
Rauf Orbay ve İsmet Paşa: İcra Vekilleri Heyeti’nin öncü isimleri olarak kararın uygulanmasında etkili rol oynamışlardır.
7. Vaka Analizleri
Vaka 1: Lozan’a İki Hükümet Çağrısı (1922)
İngiltere’nin, hem İstanbul hem Ankara hükümetlerini Lozan’a davet etmesi, “çift meşruiyet” krizini doğurmuştur. 307 sayılı karar, bu krize hukuki cevap olmuştur. [8]
Vaka 2: Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)
307 sayılı kararın ertesi günü 308 sayılı karara zemin oluşturmuş, padişahlık kaldırılmış ve monarşi hukuken sona ermiştir.[9]
Vaka 3: Ankara’nın Başkent İlanı (13 Ekim 1923)
Kararın “İstanbul’daki hükümet gayrimeşrudur” tespiti, Ankara’nın siyasi merkez haline gelmesine yol açmıştır.
Vaka 4: Hilafetin Kaldırılması (3 Mart 1924)
Kararda hilafetin “ecnebilerin elinde esir bulunduğu” ifadesi, dini otoritenin artık siyasetten ayrılması gerektiği fikrini doğurmuş; 3 Mart 1924’te bu sürecin son halkası tamamlanmıştır.
8. Zaman ve Mekân
Zaman: Karar, Türk İstiklal Harbi’nin diplomatik safhasına denk düşmektedir.
Askerî zaferin hemen ardından gelen bu karar, silahlı mücadelenin siyasi meşruiyete dönüşümüdür.
Mekân: Ankara, yeni egemenliğin “coğrafi sembolü”dür. İstanbul’dan kopuş, millet-devlet merkezinin kuruluşudur.
9. Eleştirel Tarih Yöntemiyle Değerlendirme
Eleştirel tarih yöntemi, olguları sadece sonuçlarıyla değil, niyet ve söylemleri ile incelemeyi öngörmektedir. Bu bakımdan 307 sayılı karar, iki yönlü bir tarihi görev yapmıştır:
İnşa: Yeni bir millet-devlet kimliği, halk egemenliği felsefesini inşa etmiştir.
Tahrif: Osmanlı geçmişini “inkıraz” olarak tanımlayıp tarihi sürekliliği ideolojik biçimde yeniden yazmıştır.
Bu sebeple karar, tarihi yalnız kuran değil aynı zamanda tarihi yeniden yazan bir metindir. [10]
10. Sonuç
307 sayılı TBMM kararı, Türk siyasi düşüncesinde egemenlik, meşruiyet ve kimlik kavramlarının yeniden tanımlandığı bir anayasal dönüm noktasıdır.
Bu kararla:
- Osmanlı hanedan egemenliği/monarşi hukuken sona ermiştir.
- TBMM Hükûmeti devletin meşru temsilcisi olarak tanımlanmıştır.
- Millet egemenliği, Cumhuriyet’in temel ilkesi haline gelmiştir.
Eleştirel açıdan karar, sadece rejim değişikliğini değil; tarih bilincinin, meşruiyetin ve milli kimliğin yeniden inşasını temsil etmektedir.
307 sayılı karar, bir “son” ile bir “başlangıcı” birleştirir. Osmanlı’nın son nefesi, Cumhuriyet’in ilk sözüdür.
DİPNOTLAR
[1] Büyük Millet Meclisi Kavanin Mecmuası, Cilt:1, s. 487; T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ, 30.10. 1338[1922], Devre: I, Cilt: 24, İçtima Senesi: 3, s. 292-298
https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf
[2] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Gelişmeler 1876–1938, Arba Yayınları, İstanbul, 1984, s. 217.
[3] Cem Eroğul, Devlet ve Devrim Arasında Türkiye Cumhuriyeti, İletişim Yayınları, İstanbul, 1998, s. 35.
[4] Suna Kili, Atatürk Devrimi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara,1983, s. 21.
[5] Kemal Gözler, Anayasa Hukuku Dersleri, Ekin Yayınları, Bursa, 2021, s. 64.
[6] Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005, s. 208.
[7] İsmail Kara, Din ile Modernleşme Arasında Türkiye, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2010, s. 122.
[8] Kemal H. Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, İmge Yayınları, Ankara, 2002, s. 55.
[9] Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000, s. 113
[10] İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Timaş Yayınları, İstanbul, 2020, s. 289.
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri3 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi3 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Tarihi Toplantılar4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk Tarihi3 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk Tarihi3 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi3 yıl agoMustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi’ni Açış Konuşması (4 Eylül 1919)


















Pingback: ERZURUM KONGRESİ BEYANNAMESİ [BİLDİRGESİ] – www.drkemalkocak.com