Connect with us

Türk İstiklâl Mücadelesi

GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN TÜRKİYE İKTİSAT KONGRESİ’Nİ AÇIŞ NUTKU (2) (17 Şubat 1923)

Published

on

GİRİŞ

Lozan Konferansı neticelenmeden ve Cumhuriyet ilan edilmeden önce, 17 Şubat 1923’te Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın desteği ve İktisat Vekili Mahmut Esat [BOZKURT]’ın teşebbüsü ile İzmir’de Türkiye İktisat Kongresi toplanmıştır.

Kongre bütünüyle dışa açık “yarı sömürge” durumundaki ekonomik yapıyı çözmek/aşmak, siyasi bağımsızlık yanında iktisadi bağımsızlığın vazgeçilmez milli hedef olduğunu vurgulamak/pekiştirmek için halkın temsilcilerinin görüş ve tekliflerini almak için toplanmıştır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükumeti, Mudanya Mütarekesi ile Türk İstiklal Mücadelesi’ni zaferle tamamlamış ve iktisadi bağımsızlık için mücadeleye başlamıştır. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Türk İktisat Kongresi’nin İzmir’de toplanmasını uygun görmekle birlikte, İtilaf Devletlerinin/emperyalistlerin ve uzantılarının İzmir’i nasıl yakıp yıktığını Türkiye’nin dört tarafından gelen halk temsilcilerinin görmesini istemiştir. İzmir’den “Kapitülasyonlara hayır!” diye dünyaya halk temsilcileriyle birlikte haykırmanın uygun olacağını düşünmüş olabilir.

Zamanı, şartları ve sonuçları itibariyle bu eşsiz Kongre’nin adı “Türkiye İktisat Kongresi”dir.

“A. AFETİNAN, İzmir İktisat Kongresi 17 Şubat-4 Mart 1923, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1989” künyeli eserin İÇİNDEKİLER bölümünde “İzmir İktisat Kongresi (17 Şubat-4 Mart 1923) (s. 12), 17 Şubat 339:4 Mart 339 Tarihine kadar İzmir’de Toplanan İlk Türk İktisat Kongresinde Kabul Olunan Esaslar ve İrat Olunan Nutuklar (s. 17), Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin İlk Türkiye İktisat Kongresindeki İftitahi Nutukları (s. 57)” biçiminde çelişkili ifadeler kullanılmıştır.

Gazi Mustafa Kemal Paşa, kongreyi açış konuşmasında iki yerde “Türkiye İktisat Kongresi” ifadesini kullanmasına rağmen, dönemin resmi tarihçisi olarak kabul edilen Afetinan’dan aktarma yapan çok sayıdaki “İnkılap Tarihi” yazarları çelişkili/yanlış ifadeleri kullanmayı sürdürmüşlerdir.

Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim [1] ve Ortaöğretim [2]  Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Öğretim Programlarında “Türkiye İktisat Kongresi” yerine “İzmir İktisat Kongresi” kullanım yanlışlığı devam etmektedir.

“Ahmet Gündüz ÖKÇÜN, Türkiye İktisat Kongresi 1923-İzmir Haberler-Belgeler-Yorumlar, Sermaye Piyasası Kurulu, Ankara 1997” künyeli eserin İÇİNDEKİLER bölümünde (s. xı-xxı), “1923 Türkiye İktisat Kongresi’nin Amacı ve Niteliği, 1923 Türkiye İktisat Kongresi’ne Varan Hazırlıklar, 1923 Türkiye İktisat Kongresi’nin Açılışı ve Yaptığı Çalışmalar, 1923 Türkiye İktisat Kongresi’nde Kabul Edilen Esaslar” yer almaktadır. Görüldüğü gibi eserde kullanılan kongreye ait kavram ve ifadelerde çelişki/yanlışlık yoktur.

Türkiye İktisat Kongresi’ne katılan ziraat temsilcilerinin Türkiye Çitçiler Birliği adında bir dernek kurdukları, Kongre sonunda temsilcilerin oybirliğiyle kabul ve ilan edilen “Misak-ı İktisadi Esasları”nın on binlerce basıldığı ve köylere kadar dağıtıldığı haberlerini içeren metin aşağıda sunulmuştur: [3]

İKTİSAT KONGRESİ

Kongreye iştirak eden ziraat mümessilleri tarafından Türkiye Çiftçiler Birliği namıyla bir cemiyet teşkil edilmiştir

İzmir: 5 Mart-Bütün erbab-ı ziraatın menafi-i müşterekesini himaye ve müdafaa ve vesait-i muhtelife ile ziraat ve şuabatının terakkisine say eylemek üzer İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi ziraat mümessilleri Türkiye Çiftçiler Birliği namıyla bir cemiyet teşkil eylemişlerdir. Bilumum Türk çiftçileri bu cemiyetin azay-ı tabiiyesindendir. Cemiyeti heyet-i idaresi intihap olunmuştur.

MİSAK-I İKTİSADİYEMİZ NEŞİR EDİLİYOR

İzmir: 5 (A. A.)-Kongrece Misak-ı İktisadiyemiz esasatı on binlerce nüsha tab ettirilmiş ve memleketin her köşesinde ve en ziyade köylerinde halka anlatılmak ve evlerin, dükkânların münasip mahallerine asılmak ve hutbelerde okunmak üzere murahhaslarımız bu nüshaları beraberlerinde alıp götürmüşlerdir. Badehu tab ve neşredilecek bilumum kitapların ilk sahifelerine Misak-ı İktisadi Esasları gayet okunaklı bir surette derç olunacaktır. Kongre divanınca bu babda alâkadarane tebligat icrasına karar verilmiştir.

Türkiye İktisat Kongresi’ne ait haberlere, Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nin 16 Şubat -7 Mart 1923 tarihleri arasında yayımlanan nüshalarda yer verilmiştir.  Aşağıda, Türkiye İktisat Kongresi’nin açılışına ait haber ve ekinde Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın kongreyi açış konuşması sunulmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti Tarihi’nde siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel yapımızda meydana gelen gelişme, değişme ve yenileşmelerin anlam ve önemini ve etkilerini-dünü anlamak-bugünü yaşamak-yarını kurgulamak-bağlamında incelemek ve değerlendirmek milletimize vefa borcumuzdur.

Bu anlayışla milli tarih bilincinin geliştirilmesine katkıda bulunmak amacıyla Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Türkiye İktisat Kongresi’ni açış konuşmasını anlamlı okumalı, incelemeli, analiz etmeli ve değerlendirmeliyiz ki anlama ve anlatmada, yaşama ve yaşatmada bir adım atabilmiş olmak beklentisi/dileği gerçekleşebilsin…

—***—

TÜRKİYE İKTİSAT KONGRESİ’NİN AÇILIŞI

İzmir: 17 (A. A.) – İzmir İktisat Kongresi bugün saat on buçukta Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin taht-ı riyasetinde açıldı.

Çiftçi, tüccar, erbab-ı sanayi ve amele mümessilleri [temsicileri]  olmak üzere bini mütecaviz [aşkın] murahhas [delege] ve beş yüzü kadın olarak üç binden fazla samiin [dinleyici], rüsay-ı mülkiye [mülki reisler], erkân-ı harbiye [askerî erkân], Azerbaycan ve Rus sefirleri ve İzmir’de bulunan ecnebi mümessilleri [yabancı temsilcileri] ve sair muteberan [diğer ileri gelen yabancılar] hazırdılar.  Evvela Belediye namına azadan [üyelerden] Haydar Rüşdü Bey, murahhaslara kısaca bir nutukla beyan-ı hoşamedi etti [hoş geldiniz dedi]. Badehu [sonra] Gazi Paşa Hazretleri kürsü-i riyaseti [başkanlık kürsüsünü] teşrifle uzun ve pek mühim bir nutuk irat [söylediler] ve nihayetlerinde kongrenin küşat edildiğini [açıldığını]  beyan buyurdular.

Paşa Hazretleri’nin nutukları çok yerlerinde ve defaatle [defalarca] ve sürekli surette alkışlandı. Müteakiben İktisat Vekili Mahmud Esat Bey, siyaset-i iktisadiyemize [iktisadî siyasetimize] dair alkışlanan uzun bir nutuk irat etti. Ondan sonra Paşa Hazretleri, umumi bir reisten [genel bir başkandan]  maada [başka] mevcut dört gruptan ayrı ayrı bir reis vekili intihap etmelerini [seçmelerini] kongre heyetine teklif ettiler. Ve bu akşamüzeri Ankara’ya avdet [dönmek] mecburiyetinde olduklarından dolayı içtimaa [toplantıya] nihayete kadar iştirak edemeyeceklerine beyan-ı müteessir eylediler [üzüntülerini beyan ettiler]. Kongre, Paşa Hazretleri’nin tekliflerini beyan-ı ara [oybirliği] ile kabul etti. Ve müşarünileyh [adı geçen], kürsü-i riyaseti [başkanlık kürsüsünü] terk ederken pek sürekli surette alkışlandı. Badehu  Kongre Heyet-i Faalesi Reisi [Kongre İcra Heyeti Başkanı] Posta ve Telgraf Müdiri Umumisi [Genel Müdürü] Sabri Bey kürsüye gelerek kongre namına Paşa Hazretleri’ne ve İktisat Vekiline ve Belediyeye beyan-ı teşekkürat [teşekkürler beyan] edilmesini teklif etti ve Azerbaycan Sefiri ile Rus Sefirinin kongreye temenni-i muvaffakiyatı [başarı dileklerini]  mütesemmin [ihtiva eden, içeren] mektuplarım okudu ve bunlara birer teşekkürname yazılmasını teklif eyledi. Kongre bu teklifatı [teklifleri] alkışlarla kabul etti.

Bu sırada Kafkas Federasyonu Mümessili İbrahim Abilof Bey’le Rus Sefiri Aralof Yoldaş riyaset kürsüsü önüne gelerek murahhaslara beyan-ı teşekkür ettiler. Kongre heyeti ve samiin [dinleyiciler] sefirleri hararetle karşıladılar. Aralof, hazır bulunanları selamlarken “Yaşasın Türkiye, Yaşasın Türk Ordusu!” temenniyatında [temennilerinde, dileklerinde] bulundu.

Kongre, reislerini intihap [seçmek] ve mesaisini tanzim için bugün saat üçte tekrar içtima etmek [toplanmak] üzere saat birde celseyi [oturumu] tatil etti. Celsenin hitamında [sonunda] Belediye tarafından kongre binası dâhilinde Paşa Hazretleri’nin şereflerine bir ziyafet keşide edildi [verildi]. Bu ziyafette süfera [sefirler] ve bazı rical-i askerîye ve mülkiye [askerî ve mülki ileri gelenler] hazır bulundular. Ziyafetten sonra Paşa Hazretleri kongrenin mükemmelen tanzim edilmiş olan numune meşherini [teşhir yerini, sergisini]  ziyaret ve müstahsil [üretici] ve sanatkârlarımıza ayrı ayrı takdirat [takdirler] beyan eylediler.

İzmir: 17 (A. A.)-Bugün İzmir’de İktisat Kongresi’nin resmi küşadı [açılışı] münasebetiyle Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri tarafından irat buyurulan nutuk ber-veçh-i zirdir [aşağıda olduğu gibidir].

—***—-

GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN TÜRKİYE İKTİSAT KONGRESİ’Nİ AÇIŞ NUTKU (2)

(17 Şubat 1923)

Buna mukabil unsur-ı asli uzun seferler yapmakla, fütuhat meydanlarında ölmekle, zapt olunan memleketlerin kendisini ve halkını beslemekle ve onlara bekçilik etmekle kendi kendini tahrip ediyordu.

Bu itibar ile millet, unsur-ı asli; kendi evinde, kendi yurdunda ve kendi hakiki esbab-ı hayatiyesini istihsal için çalışmaktan tamamen mahrum bir hâlde bulunuyordu. Bu tacidarlar, milleti böyle diyar diyar dolaştırmakla, onlara kendi yurtlarını düşünmeye müsaade etmemekle de iktifa etmiyorlardı. Belki fütuhat dairesi dâhiline giren halkı memnun edebilmek için doğrudan doğruya, unsur-ı aslinin hukukundan ve menabi-i hayatiye ve iktisadiyesinden birçok şeyleri lütuf olarak, ihsan olarak, atiye olarak onlara bahşediyorlardı.

Meselâ Fatih zamanında Cenovalılara ve Patrik’e verilen imtiyazlar ile açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü [genişleme] etmiş ve tarsin [sağlamlaştırma, tahkim, takviye] edilmiş bulunuyordu. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet, devletin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu. Mahza [tek, tam] ve mahza bir müsaade-i şahane, bir ihsan-ı şahane olmak üzere vuku buluyordu.

Cümleniz hatırlayabilirsiniz. Kanuni Sultan Süleyman zamanında Venedikliler ile ticaret muahedenamesi yapılmıştı. Fakat padişah Venedikliler ile ticaret muahedenamesi yapmayı kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede, yekdiğerine müsavi milletler arasında yapılırdı. Hâlbuki Venedik o zaman Osmanlı Devletine müsavi olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya taht-ı vesayetinde idi. Binaenaleyh zat-ı şahane böyle bir hükûmetle muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulunabilirdi ve müsaadatta bulundu. İşte bu müsaade kelimesi, kapitülasyonlar kelimesiyle tercüme edilmiştir.

Hâlbuki biliyorsunuz kapitülasyon kelimesi, bir kale içinde muhasara olunan bütün esbab ve vesait-i tedafiyesini kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi, padişahların müsaadesinin tercüme ederken kullanmış bulundular. Bu ufak tafsilatı iki noktadan tekrar edeyim:

Millet esbab-ı hayatiyesiyle iştigalden memnu olarak diyar diyar dolaştırılıyor ve bu yeni diyarlar halkı birçok istisnalara, birçok imtiyazlara malik olarak çalışıyordu. Yani fatihler, unsur-ı asliyi peşine takarak kılınçla fütuhat yaparken, kılınç sallarken zapt olunan memalik ahalisi kazandıkları istisnalar, muhtariyetlerle sabana yapışıyorlar, toprak üzerinde çalışıyorlardı.

Arkadaşlar, kılınç ile fütuhat yapanlar, sabanla fütuhat yapanlara mağlup olmaya ve binnetice terk-i mevki etmeye mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur.  Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Rumlar sabanlarına yapışmışlar, muhafaza-i mevcudiyet etmişler, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi anayurdunda çalışmamış olmasından naşi bir gün onlara karşı mağlup olmuştur.

Bu bir hakikattir ki tarihin her devrinde ve cihanın her yerinde aynen vaki olmuştur. Mesela Fransızlar Kanada’da kılınç sallarken oraya İngiliz çiftçisi girmiştir. Bir müddet sabanla kılınç mücadelesinde nihayet muzaffer olan sabandır. (Alkışlar) Ve İngilizler Kanada’ya sahip oldu.

Efendiler, kılınç kullanan kol yorulur, nihayet kılıncı kınına koyar ve belki kılınç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkûm olur. Lakin saban kullanan kol gün geçtikçe daha ziyade kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa malik ve sahip olur. (Alkışlar)

Efendiler, Osmanlı fatihleri, hakanları, müstevlileri, unsur-ı asli ile beraber sabanın önünde mağlup olup ricate başladıktan sonra asıl felâketlerin büyüğü başladı. Sırf şahane bir ihsan olarak ecnebilere bahşedilmiş olan ve lütf-ı mahsus olarak memleket dâhilindeki anasır-ı gayr-i müslimeye verilmiş olan her şey hukuk-ı müktesebe telakki edildi. Fakat ecnebiler yalnız bu hukuku muhafaza ile de iktifa etmediler, her gün onları biraz daha tezyid etmek için çareler aradılar ve buldular.

Anasır-ı dâhiliye, muhafazaya muktedir oldukları teşkilat-ı dâhiliyelerine istinaden haricin daima teşvikine ve tertibatına ve müzaheretine sığınarak devletin ve unsur-ı aslinin imhasıyla siyasî bir mevcudiyet iktisabı için çalışmaktan geri durmadılar. Ecnebiler bir taraftan anasır-ı dâhiliyeyi teşvik ediyorlardı, diğer taraftan da kendileri müdahale ediyorlar ve her müdahalede yine devlet ve milletin aleyhine olmak üzere yeni yeni birtakım imtiyazlar, haklar alıyorlardı. Bu tazyikat-ı mütemadiye altında zaten fakir düşmüş olan anayurdu, unsur-ı asli, devlete verebilecek parayı güç tedarik ediyordu. Hâlbuki tacidarlar, saraylar, Babıaliler behemehâl debdebeye malik olabilmek için, onu idame edebilmek, zevk ve ihtiraslarını temin edebilmek için her ne pahasına olursa olsun bu parayı tedarik etmek çaresine tevessül [başvurma, girişme] etmişlerdir. O çareler de istikrazlar [faizle para alma, borçlanma] oldu.

O kadar çok istikrazlar yapıyorlardı, o kadar fena şerait dâhilinde istikrazlar yapılıyordu ki bunların faizlerini de ödemek mümkün olamadı. En nihayet bir gün Osmanlı Devleti’nin iflasına hükmettiler. Umur-ı maliyesi hemen kontrol altına alınmış ve başımıza Düyun-ı Umumiye belası çökmüş bulunuyordu.

Efendiler, milletin duçar olduğu bu hazin hâlin, bu sefaletin esbabını arayacak olursak doğrudan doğruya devlet mefhumunda buluyoruz. Biliyorsunuz ki Osmanlı Devleti, saltanat-ı şahsiye ve en son beş on sene zarfında saltanat-ı meşruta esasına istinaden hükûmet ediyordu.

Arkadaşlar, saltanat-ı şahsiyede her hususta tacidarların arzusu ve emeli hâkimdir. Mevzu bahis olan yalnız odur. Milletin emelleri, arzuları, ihtiyaçları mevzu bahis olmaktan çok uzaktır. Bütün millet âmâl ve iradatından tecerrüt [soyunma, çıplak olma] etmiş bulunuyordu. Çünkü tacidarlar kendilerini Allah tarafından gönderilmiş bir şahsiyet farz ediyorlardı. Bir de tacidarların etrafını alan menfaatperestan vardı. Onlar da padişahların zihniyetleri ile zihniyetlenirler ve padişahın bu zihniyetini, bu arzusunu bir lâzime-i semaviye ve bir lâzime-i Kur’an’iye gibi herkese telkin ederler. Bu gayet koyu ve sürekli telkinat karşısında hakikaten bir gün bütün halk, bu arzu ve iradelerin yapılması lâzım gelen ve bilakayd ve şart icap eden iradat-ı semaviye gibi olduğuna kani olurlardı. Böyle irade ve hâkimiyetten tecerrüde rıza gösteren bir milletin akibeti elbette felâkettir, elbette musibettir.

Arkadaşlar, son tavsif ettiğim noktada artık Osmanlı Devleti hakikatte ve fiilen mahrum-ı istiklâl bir hâle getirilmişti. Filhakika bir devlet ki kendi tebaasına [4] vaz ettiği [koyduğu] bir vergiyi ecnebilere vaz edemez, gümrük muamelatını, rüsumunu memleketin ve milletin ihtiyacatına göre tanzim etmekten memnudur ve bir devlet ki fazla olarak ecnebiler üzerinde hakk-ı kazasını [yargı hakkını, yetkisini] tatbikten mahrumdur, böyle bir devlete bittabi müstakil denilemez.

Devletin ve milletin hayatına vuku bulan müdahâlat yalnız bu kadar değil, daha fazla idi. Doğrudan doğruya milletin ihtiyacat-ı hayatiyesinden olan mesela şimendifer yapmak için, mesela fabrika yapmak için, mesela her şey yapmak için devlet serbest değildir. Behemehâl müdahale vardı. Binaenaleyh hayatını teminden men ettirilen bir devlet müstakil olabilir mi?

Arz ettiğim gibi hakikatte devlet istiklâlini çoktan kaybetmişti ve Osmanlı ülkesi ecnebilerin serbest bir müstameresinden [müstemlekesinden, sömürgesinden] başka bir şey değildi ve Osmanlı halkı içindeki Türk milleti de tamamen esir bir vaziyete getirilmişti. Bu netice, arz ettiğim gibi milletin kendi iradesine ve kendi hâkimiyetine malik bulunamamasından ve bu irade ve hâkimiyetin şunun bunun elinde istimal edilegelmiş olmasından neş’et ediyor.

O hâlde katiyetle diyebiliriz ki biz millî bir devir yaşamıyorduk ve millî bir tarihe malik bulunmuyorduk. Meselâ Osmanlı tarihi baştan nihayetine kadar hakanların, padişahların, şahısların, en nihayet zümrelerin hâl ve hareketini kaydeden bir destandan başka bir şey değildir. Mazinin, asırların elimize tarih diye uzattığı kitabın mahiyeti bundan ibarettir.

Arkadaşlar, milletin hâkimiyetine sahip olmaması yüzünden dâhil olduğu Harb-i Umumide kıymetli evlatlarımızdan mürekkep kahraman ordularımızın Galiçya’da, Romanya ve Makedonya’da, Kafkas dağlarında, Sina çöllerinde duçar olduğu zahmetleri hatırlanmaya lüzum görülecek kadar çok zaman geçmemiştir ve en nihayet bu Harb-i Umuminin şeametli [uğursuzluğu] neticesi de cümlenizin malumudur. Bilhassa Mondros Mütarekenamesiyle açılan mütareke devrinin manzarasını, bir an için tekrar düşünmüş olursanız göreceksiniz ki, baştan nihayete kadar bir manzara-i inhilâlden [dağılmasından, erimesinden] başka bir şey değildir.

Devletler her türlü uhud [ahitler, anlaşmalar] ve hukuk-ı insaniye ve medeniyeden tecerrüd ederek memleketimizin en kıymetli ve en feyiznak [bereketli, verimli] yerlerini çiğnediler. İzmir’i, Bursa’yı, Eskişehir’i ta Sakarya’ya kadar; sonra bütün Adana ve havalisini ve Trakya’yı, İstanbul’u, en aziz yerlerimizi çiğnediler. Fakat düşmanların bu tarz-ı hareketinden daha elim ve feci ve daha çok şayan-ı teessüf olan bir nokta varsa, o da bu memleketin asırlarca başında bulunan ve bu milletin irade ve hâkimiyetini istimal eden [kullanan] insanların dahi düşman saflarına geçmiş olmasıdır. (Kahrolsunlar sesleri)

Arkadaşlar, biliyorsunuz, bu düşmanlar yani dâhili düşmanlar harici düşmanların yapmadığı ve yapmaya muktedir olamayacağı şeni ve feci ef’al ve harekâtı irtikâpta [kötü işler yapmakta] tereddüt göstermemişlerdir. Harici düşman kuvvetleri saydığım aziz vatan topraklarında bulunurken, Padişahın iradesiyle çıkarttığı fetvalarla ve Hilafet ordularıyla bu masum millet şurada, burada izlâl [küçük görme, alçaltma] ve iğfal [aldatma, aldatılma] olunuyordu. Filhakika vatanımızın şurasında burasında isyanlar başlamıştı. Zaten çoktan beri manen ve fiilen istiklâlinden mahrum edilmiş olan Osmanlı Devletinin inkırazına [tükenmesine, bitmesine] muvaffakiyet hâsıl olmuştu. Osmanlı Devleti tamamen munkarız olmuştu [tükenmişti, bitmişti].

Fakat düşmanlarımız aynı zamanda Osmanlı Devletini kuran Türk milletinin de, unsur-ı aslinin de, bu memleketin hakiki halkının da mahv ve müzmehil olduğunu zannettiler. İşte bunda çok aldandılar. Osmanlı Devleti ve Osmanlı Devleti gibi çok devletler kurmuş olan Türk milleti mahv olamaz ve mahv olmamıştır. (Şiddetli alkışlar) Bilakis hayatına  [v]urulan bu darbelerden, harici düşmanların ve dâhili düşmanların bu acı ve nefret edilecek darbelerinden birden bire bütün teyakkuzlarını [uyanıklığını, açıkgözlülüğünü], bütün intibahlarını açan kemal-i azimle başını kaldırdı. Müttehiden ve mütesaniden ortaya atıldı. (Alkışlar)

İşte milletimiz o dakikadan itibaren millî devre girdi, halk devresinin mebdeine [başlangıcına] girdi. Millet bu mebdeden başladığı gün, kendisini hedefe isal eden yolların ve bizzat hedefin bulunduğu ufukların zulmetler içinde bulunduğunu hepimiz hatırlarız. Fakat bu hâl milletimizi ye’se düşürmedi.  Kemal-i azim ile mukaddes hedefe hatvelerini [adımlarını] attı.

Efendiler; milletimiz halâs-ı katiye ve halâs-ı hakikiye ulaşmak için iki umdeye istinadın farz ve şart olduğunu anladı, büyük ve bariz kanaatlerle anladı. Umdelerden birincisi: Misak-ı Millî’nin ifade ettiği ruh ve manadır. (Alkışlar) İkincisi: Teşkilat-ı Esasiye Kanunumuzun tespit ettiği gayr-i kabil-i tebeddülü hakayıktır  [değişmesi, değiştirilmesi kabul edilmeyen gerçeklerdir]. (Alkışlar)

Biliyorsunuz ki Misak-ı Millî, milletin istiklâl-i tammını temin eden ve bunu temin edebilmek için iktisadiyatında inkişafına mâni olan bütün sebepleri bir daha ve katiyyen avdet etmemek üzere lağveden bir düsturdur. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu Osmanlı İmparatorluğu’nun, Osmanlı Devleti’nin öldüğünü idrak ve ifade eden ve onun yerine yeni Türkiye Devleti’nin kaim olduğunu ilân eyleyen bir kanundur. (Alkışlar) Ve bu devletin hayatının da bilâ kayd ve şart hâkimiyetin milletin uhdesinde kalmasıyla mümkün olacağını ifade ve beyan eden bir kanundur, (Alkışlar) hâkimiyetin bilâ kayd ve şart milletin uhdesinde kalabilmesi için halkın bizzat kendi mukadderatını idare etmesi esasını şart kılan bir kanundur.

Artık Türkiye halkı için yegâne mümessil, teşrii [yasama] ve icrai [yürütme] salâhiyeti haiz olan kendi meclisidir, Türkiye Büyük Millet Meclisidir, diyen bir kanundur ve Babıali Hükûmeti yerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetini koyan bir kanundur.

Efendiler, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve bunun Hükûmetinin milletten aldığı veçhile istiklâl-i tam ve bilâ kayd ve şart hâkimiyet-i millîye umdelerine istinaden memleketi mamur etmek ve milleti zengin, müreffeh ve mesut etmekten ibarettir. (Alkışlar) Böyle olmakla beraber Teşkilat-ı Esasiye Kanunu bir madde-i mahsusası ile meclisin vezaifini dahi tasrih eder. O vezaif ki doğrudan doğruya milletin hukuk ve salâhiyeti iken asırlarca şunun ve bunun elinde kalmıştır. Artık bu hukuk ve salâhiyetin hiçbir sebep ve suretle hiçbir makama ve şahsa terk ve tevdi olunamayacağını katiyetle ifade etmek için bir madde-i mahsusa koymuştur.

Efendiler, milletimiz bu iki esasa istinaden çalışmaya başladığı günden bugüne kadar geçen zaman, çok zaman değildir; üç buçuk, dört seneden ibarettir. Fakat milletimizin kazandığı muvaffakiyet, muzafferiyet bu üç buçuk dört seneye sığamayacak kadar çoktur, taşkındır, coşkundur, yüksektir, kuvvetlidir. (Alkışlar)

Hakikaten o irade-i seniyelerle, Hilafet ordularıyla ve bin türlü teşvikat ve tezviratla vukua getirilen isyanların kâffesi bastırılmıştır. Millet tüfenksiz, topsuz, her türlü malzemesiz ve parasız bulunduğu bir zamanda, yeniden dünyanın en kuvvetli ve en muazzam ordusunu teşkile kudretyâb [kudretli, gücü yetebilen] olmuştur. (Alkışlar) Ve bu ordu daha henüz hâl-i teşekkülde iken Birinci İnönü, İkinci İnönü, Sakarya Meydan Muharebelerini ve zaferlerini ihraz etmiştir. (Alkışlar) Ve en nihayet bütün cihanı hayretlerde bırakan, bütün cihanı ister istemez takdirlere sevk eden en son muzafferiyeti kemâl-i şiddet ve muvaffakiyet ile ihraz ederek topraklarımızı ve mukaddes vatanımızı çiğneyen düşman ordularını bire kadar mahvetmiştir. (Şiddetli ve kuvvetli alkışlar)

Fakat efendiler, istiklâl-i tam için şu düstur vardır: Hâkimiyet-i millîye için bir kanun vardır, diyoruz ve bugün de büyük bir muzafferiyetin amilleri ve failleri bulunduğumuzu ifade ediyoruz.  Bu noktada çok kati olan bir hakikati hep beraber tekrar etmek mecburiyetindeyiz. Bu kadar büyük, bu kadar mukaddes ve azametli hedefler yalnız kâğıt üzerinde düsturlarla ve kanun maddeleriyle ve sadece hırslarla, arzularla husul bulamaz. Tahakkuk-ı tammını temin edebilmek için yegâne kuvvet, hakiki en kuvvetli temel iktisadiyattır. (Alkışlar) Siyasî, askerî muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsunlar iktisadî muzafferiyetler ile tetvic [taç giydirme, giydirilme] edilemezlerse husule gelen zaferler payidar olamaz, az zamanda söner. Bu itibarla en kuvvetli ve parlak zaferimizin dahi temin edebildiği ve daha edebileceği semerat-ı nafiayı tespit için iktisadiyatımızın, hâkimiyet-i iktisadiyatımızın temin ve tarsin [sağlamlaştırma] ve tevsi [genişletme, genişletilme] lâzımdır.

Türk İstiklâl Mücadelesi

PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP

Published

on

Giriş

Genel Türk Tarihi kapsamında Cumhuriyet Dönemi günümüzü de ilgilendirdiğinden özel bir ilgi ve öneme sahiptir. Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi araştırmalarda, başta arşiv belgeleri olmak üzere döneme ait gazete ve mecmualar, TBMM Zabıt Cerideleri, resmi istatistikler ve diğer yayınlar ile hatıra türü eserler ana kaynak olarak kullanılmaktadır. Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi kaynak çeşitliliğinin çok fazla olduğu bir dönemi kapsamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin en önemli kaynaklarından birisi de süreli yayınlar içerisinde yer alan “Ayın Tarihi Mecmuası”dır. İlk defa Eylül 1923’te yayınlanan mecmua, Cumhuriyet Döneminin en uzun ömürlü ve içeriği bakımından en zengin süreli yayınlarından biridir. Ayın Tarihi Mecmuası, başta kronolojik çalışmalar olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasi, sosyal ve ekonomik tarihine ait son derece önemli bilgileri içermektedir. Ayrıca Cumhuriyet Dönemine ait dış politika ile ilgili çalışmalar için de vazgeçilmez bir kaynak olma özelliğini taşımaktadır. Bu çalışmada, Ayın Tarihi Mecmuası’nın tanımlanan [Ayın Tarihi, Cilt: I, No (Sayı): 2 (Teşrinievvel [Ekim]), Basım Yeri ve Yılı: Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi, Ankara, 1339 [1923], s. 136-141] künyesinde Osmanlı Türkçesi ile yayımlanan “PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP” başlıklı makale, araştırmacı tarafından çevriyazı olarak sunulmuştur.

***

PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP

İlk Piskopos: Havarinin Şakirdi

Patrikhane müessesesinin tarih-i hayatını başlıca üç büyük devre ayırmak lazım gelir: Teşekkül devri, İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethinden evvelki devri, fetihten sonraki devri. Vaziyeti hazıra bu üçüncü devrin zeylini teşkil edecektir. Bu edvar-ı selasenin en büyüğü devr-i sani ve patrikhanenin en ziyade cismani ve milli nüfuz sahibi olduğu devir de maatteessüf devr-i ahirdir. Patrikhanenin ibtidai teşekkülü piskoposluk halindedir ve sırf ihtiyacat-ı diniye üzerine müessesdir. Elan patrik unvanına “İstanbul Başpiskoposu” takaddüm etmesi bidayet teşekkülünde patrikhanenin piskoposluk halinde bulunmasından neşet etmektedir. Kostantinopol’ün tesisinden mukaddem yani Şarki Roma İmparatorluğunun Mecusilik devrine aid olan ilk piskoposluk vefat-ı İsa’dan elli sene sonra Hristiyanlığı neşr ve telkin maksadıyla tesis edilmiş ve ilk piskopos da havariyundan Apostolos’un şakirtlerinden olup Kudüs’ten gelen Setasis Apostolos olmuştur.

İznik İçtimaı ve İlk Patrik

Malum olduğu üzere Hristiyanlık dediğimiz din-i İsa evvela Kudüs’te, ondan sonra da sırasıyla Yunanistan, Roma ve İstanbul’da yayılmıştır. Piskoposluk hali 24’üncü piskoposun zamanına kadar devam etti ve 25’inci piskoposun zamanında piskoposluk İznik’te içtima eden birinci ekümenik [bütün Hristiyan kiliselerinin murahhaslarından mürekkep umumi] Sinod’un kararıyla ekümenik patriklik ilan edildi. 25’inci piskopos da Birinci Mitrofanis aldı (315 ba’de-l-milat [Milattan sonra]). Piskoposluğun patriklik yapılmasının sebebine gelince: Miladın 300’üncü senesinde Kostantinopol’i tesis eden imparator Kostantin, bu şehri Şarki Roma İmparatorluğunun merkez-i siyasisi ilan ettiği gibi Paplık makamına tekabül edecek bir merkez-i dini de tesis etmek istemiş ve bu maksatla piskoposluğu patriklik yaptırmıştır. (325 ba’de-l-milat [Milattan sonra])  Bununla beraber Rum Patrikliği Hristiyanlıkta Papalıktan sonra gelir. Esasen o zamanlarda garp ve şark Hristiyanlığı arasında mezhep farkı yok idi. Mezhep farkı inkısam-ı siyasetten, Roma İmparatorluğunun şarki ve garbi namlarıyla ikiye ayrılmasından üç yüz sene sonra dokuzuncu asır miladında, patrik meşhur Fotiyus zamanında hades olmuştur. Patrikliğe kalb edilinceye kadar piskoposluğun vezaifi sırf dini idi ve bugün alelade bir papasın kilise içindeki işleri ne ise o idi. Fazla olarak o devirde kiliseler aynı zamanda bir de mektep vazifesini gördükleri cihetle oraya devam eden çocukları okuturdu. İlk devir burada bitiyor.

Piskoposluğu patriklik yaptıran imparator Kostantin bu yeni makam-ı diniye bir de yüksek bir paye vermek istemiş ve bu maksadın sevkiyle bir hiyerarşi [usul-i meratibe] ihdas edilmiştir ki patriklik makamı dereceat-ı ruhaniyenin en yükseğini teşkil etsin. Şimdi ikinci devre giriyoruz.

İmparatorların Tahammülü

Hemen o asır kadar süren bu ikinci devir 25’inci piskopos ve birinci patrik sayılan I. Mitrofanis’in patrikliğiyle başlıyor. Bu devir dâhilinde patrikliğin hiçbir cismani salahiyeti yoktur. Patriklik makamı imparatorluğun hududu dâhilindeki şehir ve kasabalarda ve bunların köylerinde bulunan kilise ve manastırların ve bunlara merbut emlak ve akar ve arazinin idaresiyle meşgul muhtelif ruhban heyetlerinin mercii idi. Filvaki bu ikinci devir esnasında bazı patriklerin nüfuz sahibi oldukları vakidir. Fakat bu, kendi şahıslarının imparator saraylarında mergub olmasından, bazı imparatorların hissiyat-ı diyanet perveranelerinin fazla kuvvetli olmasından ileri geliyordu. Patriklerin bu nüfuzlu zamanlarda imparator saraylarına her dediklerini kabul ettirmeye muvaffak oldukları da oluyordu. Fakat bu nüfuz vaktin imparator veya patriğin değişmesiyle veyahut ölmesiyle tahvile uğrar, azalır, çoğalırdı. Yani bu nüfuz sırf şahsi bir mesele idi.

Bundan dolayıdır ji diyanete pek mümaşatkar olmayan imparatorlar zamanında patriğin mertebesi iner, alçalır, nüfuzu azalırdı. İmparatorlar alelekser istediklerini patrik intihap ettirirlerdi. Bir rivayete nazaran imparatorların biri mergubi olan on dört yaşında bir çocuğu patrik tayin etmiştir.

Katolikten Ortodoksluğa

Bu uzun devir içinde Patrikhane tarihinde kaydedilecek en şayan-ı dikkat hadise patrikliğin Ortodoks Patrikliği namını alarak Papalıktan ayrılması olmuştur. Bu dahi ekümenik bir Sinod’un kararıyla yapılmıştır.

Bu devri yirmi dört piskoposluk da dâhil olmak üzere 158 patrik idrak etmiştir. Kurun-ı Vusta devrini kapattığı gibi Patrikhane tarihinin de ikinci devrini kapatan İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethi Patrik İkinci Atanasyus zamanında vuku bulmasıdır.

İstanbul’un Fethinden Sonra

Fetihten sonra ilk patrik malum Yenadiyus’dur. Rum tarih nüvisleri, Fatih Mehmed’in patrikhaneye yeni bir salahiyet vermediğini ve patrikhanenin Osmanlılar zamanında nail oldukları hukuk ve imtiyazatın ikinci Halife Ömer İbn’ül-Hattab Hazretlerinin, Kudüs-i Şerifin zaptında vermiş oldukları imtiyazatın aynı olduğunu iddia ediyorlar ki bu iddia patrikliğin fetihten evvel cismani bir salahiyeti olmadığını ve patrikhanenin salahiyet-i cismaniyesinin ta ikinci halifenin zamanına ait olduğunu ispat etmektedir. Hâlbuki Hazreti Ömer’in malum olan ve yalnız bir taraflı ahitnamesinde [Mezkûr ahitnamenin sureti Tarih-i Taberi’de münderiçtir] ancak emniyet ırz ve can ve mal kefalet-i İslam altına alınıyor ki bu itibar ile de Rum tarih nüvislerinin iddiay-ı vaki ihtiyaca salih olamaz. Fatih Sultan Mehmed Yenadiyus’u patrik nasp ettiği zaman kendisine yaptığı iltifatlardan başka bir de “Millet başı” unvanını vermiştir. Patriklerin Rum milleti işleriyle iştigalleri işte o zaman başladı. Patrikhane o zaman cismani salahiyet aldı. Bu, Fatih’in bir hatası olup olmadığı meselesi seddimizin haricindedir.

Cismani Teşkilat

Mamafih şu noktada burada kaydedilmelidir ki patrikler kendilerine gösterilen bu iltifatlardan bu lütuflardan metbularına karşı medyun-ı şükran olacakları yerde bu haklarını ve bu salahiyetlerini daima ve daima hükumet metbularının aleyhinde istimal etmişlerdir. Evvel emirde patriğe “Millet başı” denilince patrikhaneyi bir nevi saray-ı hükümdariye kalbettiler, patrik artık bir hükümdar oldu. Vezaifi sırf dini olan Sinod meclisinden maada “Müşavirler” namı tahtında Rum milletinin en milliyetperverlerinden mürekkep meclis-i cismani teşkil edildi. Ve patrik daima ve hatta huzur-ı hümayunda bulunduğu zamanlarda bile göğsüne iki başlı kartal resmini havi bir alamet taşıyordu. Patrikhane dâhilinde “Mabeyinciler” bulunuyor ve patrik ancak müsaade-i mahsusası istihsal edildikten sonra, bu mabeyincilerin delaletiyle ziyaret edilebiliyordu. Bu hal Meletios’un infisali zamanına kadar böylece devam etti. Patrikhanenin ancak hükümdar saraylarına mahsus teşkilattan olmak üzere bir de “Matbah-ı Amire”si var idi ki bu da son günlere kadar devam ediyordu. Patrikhane Osmanlı Devletinin inhitat safhalarında da büyük roller oynamıştır. Mesela Osmanlı Devleti ile muhtelif devletler arasında akdedilen muahedattan hiçbiri yoktur ki patrikhane hakkında bir devlet için bir takım mevad ve ahkâm-ı muzırayı ihtiva etmiş olmasın. Bu da devletin her gaileli zamanlarında, harp zamanlarında, müzakerat-ı sulhiye zamanlarında patrikhanenin düvel-i Hristiyaniyeye vuku bulan müracaat-ı mütevaliye-i tezellümkaranesinin neticesi idi. Bilhassa Tanzimat Hatt-ı Hümayunundan sonra patrikhane büsbütün milli-Yunani, siyasi-Avrupai bir mahiyet aldı.

Patrikhane Sefir(!)leri

Patrikhane kapu kahyaları hükumet nezdinde adeta bir sefir idiler. Şu farkla ki sefirler Hariciye Nazırına, kapu kahyaları da Adliye Nazırına müracaat ediyorlardı. O derecede ki mesela zabıta tarafından Rum’un biri herhangi bir sebepten dolayı tevkif edildi mi, kapu kahyası derhal Adliye Nazırına gider ve keyfiyeti adeta “protesto” ederdi.

Patrikhanenin en çok güvendiği, temas ettiği, Osmanlılar aleyhindeki tertibatta hadim olduğu devlet Rusya idi. Bununla beraber şurası da bilinmelidir ki patrikhanenin en büyük müzahiri Rusya devleti olmakla beraber onun kıblesi ve veçhe-i istikbali Yunanistan idi. Çünkü Yunanistan da Helen, Rumluk da Helendir ve Helenizmin en çok korktuğu İslamizmdir. [Son günlerde Patrikhane ile Rus kilisesi arasında yeni muaşekalar başladı. Dikkatle takip edilmek lazım gelir.]

Patrikhane Nakli Meselesi

Patrikhanenin bugünkü vaziyeti karışıktır. Vaziyet-i müstakbelesi tabii Lozan Muahedenamesinin ekalliyetler hakkındaki ahkamı dairesinde tespit edilecektir. Patrikhanenin cismani selahiyetten ve milli mahiyetten tecridi üzerine, en evvel Meletios’un kafasından çıkmış olarak Patrikhaneyi İstanbul’dan mahall-i ahara nakletmek meselesi çıktı. Buna Yunanistan da diğer otosefal kiliseler de, buradaki patrikhane erkanı da aleyhdardır. Yunanistan’ın aleyhtarlığı, patrikhanenin velev ki leş halinde olsun, İstanbul’da bulunmasında İstanbul’daki Rumlar için kuvvetli bir teselli olmasından, diğer otosefal kiliselerin aleyhtarlığı da patrikhanenin nakli halinde onun gideceği yerler, tabii olduğu üzere bir Yunan şehrinin Ortodoksluğun en büyük merci-i diniyesi mahiyetini almak itibariyle şereflenmesine mani olmak maksadından, burada kiliseler aleyhdarlığı da kendi mevkii ve memuriyetlerini kaybetmek endişesinden tevlit etmektedir.

[Türk nokta-i nazarına göre patrikhanenin nakli meselesi şayan-ı tetkiktir. Nakli halinde nereye gidecek? Eğer muhakkak Yunanistan’a giderse bizim için nakli daha muvafıktır. Eğer Rusya’ya giderse bizim için nakli gayr-i muvafıktır. Çünkü o takdirde Rusların elinde bizim aleyhimizde kuvvetli bir amil olur. Bizim en büyük gayretimiz onu zayıflatmak, nüfuz-ı maneviden tecrit etmek, leş haline getirmeye masruf olmalıdır. Burada şurasını da ilave etmek istiyorum ki Papa Eftim, patrikhanenin hükumet-i milliye nezdindeki mümessilliğini elde edebilmek için buradaki patrikhaneye Türk-Ortodoks Kilisesinin mülga olduğuna dair imzalı bir senet vermiş. Bunun tahkiki ve sübutu halinde icabının icrası lazım gelir. ]

Teneffüs Ettikçe Büyüyen Yılan

Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul’u fethinden sonra (H. 857), patrik Yenadiyus’a bahşetmiş olduğu imtiyazat, doğduğu andan itibaren teneffüs ettikçe büyüyen zehirli yılanlar gibi zaman gittikçe büyüdü, genişledi ve nihayet Fener Patrikhanesi, ruhani ve cismani meclisleriyle, vekilleriyle! Sefirleriyle velhasıl bir hükumet teşkilatının icap ettirdiği bütün teferruatıyla hilafet ve saltanat payitahtında bir fesat ocağı mahiyetinde tam 482 sene yani Lozan sulhunun akdi tarihine kadar devam etti. Lozan’da sulh muahedenamesi müzakere edilirken patrikhane meselesi de mevzu bahs oldu. Murahhaslarımız bu müzmin çıbanı kati bir ameliye ile kökünden çıkarıp atmak istediler. Patrikhanenin İstanbul hudud-ı haricine çıkarılması noktasına çok ısrar ettiler. Bir taraftan otosefal kiliseler diğer taraftan patrikhanenin İstanbul’dan kalkması işine gelmeyen Yunanlılar “Hristiyanlık namına” Avrupa ve Amerika’nın dini taassubunu tahrik için kıyamet kopardılar ve bütün Hristiyan âlemine tezellümler, protestolar ve istimdatnameler yağdırdılar.  Mezhep itibariyle Ortodoksluktan büsbütün ayrı ve hatta Ortodoksluktan müteneffir olan Anglikan kilisesi bile patrikhanenin İstanbul’da ipkası için teşebbüsatta bulundu: Anglikan mezhebinin en büyük reis-i ruhanisi bulunan İngiltere’de Kenterbori arçbişuçi bu hususta büyük nüfuz-ı ruhanisini istimal ederek Lozan’da İtilaf murahhaslarına yine “Hristiyanlık namına” mütevali ve şiddetli müracaatlarda bulunmaya devam etti. Meletios’la “Fener” denilen fesat ocağı söndürülmüş fakat enkazı olduğu yerde bırakılmış oldu.  Bu kadarı da memleket hesabına kaydedilecek büyük bir muvaffakiyettir.

Her kuvvet ve menfaat karşısında eğilmeyi, zehirli yılanlar gibi sokmak fırsatını kaçırdığı zaman dilini çıkarıp yalvarmayı asırlardan beri talim eden Rumlar, mütarekeden beri Türk izzet-i nefsini rencide eden hayâsızlıklarını patrik mahut Meletios’a yükletmek ve bu suretle işin içinden sıyrılmak istediler. Rum ırkına mahsus bütün fezayih ve desaisi nefsinde cem eden Meletios da millet-i metbusuna karşı irtikâp ettiği cinayetlerin hesabını ödemekten korkarak İstanbul’un tahliyesinden takriben iki hafta evvel-güya mezunen-Yunanistan’a savuşarak Aynaroz’a yerleşti.

Meletios Selanik’te propagandalarına devam etti ve etmektedir. Merkum patrikhanenin İstanbul’dan Aynaroz’a ve Yunanistan’da diğer bir halle nakline şahsen taraftardır. Fakat yukarıda sayılan esbaptan dolayı, gerek otosefal kiliseler gerekese Yunanlılar bu fikre muarızdırlar. Hatta Rum Ortodoksluğunun en büyük makamlarından olan Kudüs ve İskenderiye patrikleri Meletios’a taraftar değildirler. Bunlar diyor ki Miladi 325 yılında İznik’te teşekkül eden Sen Sinod İstanbul patrikliğini kabul etmiştir. Binaenaleyh bu karar mukaddestir. Buna riayet lazımdır. Meletios bir taraftan kral taraftarlarını diğer cihetten Venezilosçuları gücendirmiş olduğu cihetle resmi Yunanistan’dan bu hususta kâfi derecede müzaheret göremiyor.

Papa Eftim Efendinin Fener Darbesi

Müttefikin işgal kıtaatı İstanbul’da son günlerini yaşarken Türk mahbelikiyle hatta Orat Anadolu Rumlarının Türk-Ortodoks olduklarını iddia etmekle maruf Keskin Metropolidi Papa Eftim Efendi bir “Fener darbesi” yaparak patrikhaneye misafir olmuştur.

İstinatgâhları olan Avrupa ordusunun İstanbul’dan hasren çıkmaya mecbur olduğunu gören patrikhane erkânı telaş içinde sık sık içtimalar akdederek vaziyetini kurtarmaya çalışıyor ve vaktiyle aforoz ettikleri Papa Eftim’den şefaat diliyorlardı. Tahliyenin ferdasında [5 Teşrinievvel 339] Fener kilisesinde [Lozan sulhundan sonra Patrikhane namıyla bir müessesenin mevcudiyetini ismen olsun tanımak doğru olamayacağından sabık Patrikhaneye sadece “Fener kilisesi” demek herhalde daha muvafık olur.] akdedilen içtimada, Papa Eftim Efendinin Ankara hükumeti nezdinde patrikhane mümessil ve murahhası olarak tayinine… Ordunun istikbaline iştirak etmek üzere üç metropolit ile Papa Eftim Efendiden mürekkep bir heyetin teşkiline… Patriklik makamının münhal olduğuna ve kilisenin idare-i muvakketesini Sinod meclisinin deruhte ettiğine dair patrikhane metropolitliklere bir tamim irsaline, patrikhane kilisesi riyasetine Seylu metropoliti Evriyeniyus’un intihabına sabık Kayseri metropoliti Amurusyus’un patrik müsteşarlığına tayinine ve daha birtakım feri işlerin icrasına karar verildi. Aynı günde Papa Eftim Efendi Rum milletine nesayihi havi bir beyanname neşretti.

Papa Eftim Efendinin Vaziyeti

Bundan sonra Fener kilisesi papasları ve Sinod Meclisi hemen her gün içtimalarına devam ettiler. İlk günlerde Papa Eftim Efendiye karşı müdara ile hareket eden papaslarla Rum matbuatı mumaileyhin harekâtını zorbalık diye tavsif ederek tenkidata başladılar. Papa Eftim Efendinin hükumete karşı vaziyet-i hukukiyesi Türk Rum matbuatında münakaşa edilmeye başladı.

Mumaileyh, patrikhane tarafından hükumet nezdinde vekil ve murahhas olduğuna dair patrikhaneden bir vekâletnameyi hamilen Ankara’ya avdet etti. Patrikhanenin haiz olduğu cismani imtiyazların kâffesi ilga edilmiş olduğundan kemafü’s-sabık hükumet nezdine “sefaret” veya herhangi bir sıfat ve unvanı haiz bir vekil gönderemezdi. Bittabi Adliye Vekâleti de bu sıfatı haiz bir kimseyi kabul edemez. Adliye Vekil-i sabıkı Seyid Beyefendi de aynı veçhile hareket etti. Papa Eftim Efendinin ibraz ettiği vekâletnameyi o tarzda kabul etmedi. Fakat kiliseler de diğer müesseseler gibi kanunen şahsiyet-i hükmiyeyi haiz olduklarından bunlar,  mehakim ve mecaliste alelade davalarını takibe, müdafaa ve mehakime ile ispat ve redd-i davaya salahiyetdar ve mukavelattan musaddak vekil tayi edebilecekleri cihetle Papa Eftim Efendinin de bu şekilde ve yalnız mehakim ve mecaliste mamul olmak üzere patrikhanenin vekâlet-i kanuniyesini deruhte edebileceğini mumaileyhe tebayiğ etti. Papa Eftim Efendi de Türkçe ve Rumca matbuatta bu hususta cereyan eden münakaşata cevap olmak üzere Anadolu Ajansı ile vuku bulan bir mülakatında vaziyeti izah ederek kendisinin alelade bir vekil olduğunu ve patrikhanenin hiçbir suretle “sefir” ve murahhas”ı olmadığını söyledi.

Ayasofya Cami Kaldıkça

Papa Eftim Efendinin etrafında kopan bütün gürültülere rağmen patrikhane “bugünkü vaziyeti kurtarmak” için birtakım muvakkat tedbirler ittihaz ettiğini ve fakat istihdaf ettiği gayelerden hiçbir şey feda etmeyeceğini yeni vekil Amorusyus açıktan açığa itiraf etti. İlk günlerde bir takım beylik laflar söyleyen ve bu suretle Türklerle güya anlaşmak isteyen Amorusyus şerü’l-safi Meletios’tan daha az hain değildi. Bu papas da mütarekeden sonra Türklüğü tahkir için mümkün olan her şeyi yapmış, Türk’e karşı gayz ve adavet kusanların önünde gitmiş ve milletimizi boğmak isteyenlere maddi, manevi yardımlarda bulunmuştu. Merkum, ilk günlerde, arada hiçbir şey olmamış gibi “her şeyi unutalım, Türklerle hoş geçinmek isteriz” tarzında sözlerle yapmış olduğu hayâsızlıkların üstüne bir sünger çekmek istiyordu. Fakat bu papas bilmiyordu ki maddi menfaat ve şahsi husumetlere müteallik her şeyi afv edecek, unutacak kadar alicenap olan Türk, milli izzeti nefsine hakaret edenleri asla unutmaz ve afv edemez. Bunu anlayan Amorusyus iç yüzünü dışarı vermekte gecikmedi ve 10 Teşrinievvel [Ekim] [1]339[1923]’da Tevhid-i Efkâr muhabiriyle esnay-ı mülakatta “zanneder misiniz ki Rumluk susacaktır. İstanbul’da Ayasofya cami olarak kaldıkça, Rumlar kiliseden tahvil edilmiş camileri gördükçe her gün sizi telin edecektir… diyecek kadar küstahlığa cüret etmiştir. Aynı zamanda: “Unutmayınız ki hepinizin damarlarındaki kan Rum kanıdır, çünkü bizim kızlarımızı aldınız bizim kanımızla aşılandınız…” sözleriyle Rumlara bu cihetten olsun bir iftihar hissesi ayırmak isteyen Amorusyus Efendi İstanbul’da Hüseyin Hilmi Paşanın konağında tevlid ve “Türk’ün dizi dibinde hidmet” ettiğini ilan ederek ırkının evsafına ve nankörlüğüne kendi kendini iyi bir misal olarak göstermiş idi.

Sen Sinod’un Son Kararı

Papas Amorusyus çevirme hareketinde iflas ederek selefi Meletos’a iltihak ettikten sonra muvakkat patrik vekâletine Kirilos geldi. Mumaileyh, bu vazifeye muvakkaten intihap edildiği cihetle münhal olan patrikliğe bir papasın intihabına Sinod Meclisi karar verdi. Ve bu kararı ve tarz-ı intihabı- tarihi bir mahiyeti haiz olması itibariyle-aynen aşağıya derç ettiğimiz bir tamimle merakiz-i ruhaniyeye tebayiğ etti. Tamim şudur:

“Patriklik makam-ı alisinin münhal kaldığı 4 Teşrinievvel tarih ve 4810 numaralı Sen Sinod’un tamimi ile işar kılınmıştır. Bu kere patrikhane sırf ruhani kilise merkezi olmak sıfatındaki yeni vaziyeti üzerine yeni patriğin atideki tarzda intihabının takarrür eylediği tebliğ olunur:

  1. Patrikhane intihabına doğrudan doğruya patrikhaneye mensup olanlar ile bilfiil hidmette bulunan metropolitler ve serpiskoposlar iştirak edeceklerdir.
  2. Bunların cümlesi bila istisna tamimin yevm-i tarihinden itibaren kırk gün zarfında kendilerince münasip görülen namzedin ismini bir pusulaya yazıp o pusulayı memhur bir zarf derununa vaz ve üzerine (rey pusulasını ihtiva ediyor) ibaresi yazıldıktan sonraSen Sinod Meclisi Reisi olan Erdek Metropoliti Kalinikos’a hitaben bir kapalı mektup ile göndereceklerdir.
  3. Patrik namzedi olarak yedi sene hidmette bulunan metropolit ve serpiskoposlar gösterilecektir.
  4. Rey pusulaları, bu tamimin yevm-i tarihinden itibaren kırk birinci günde İstanbul’da bulunan metropolitlerin iştirakiyle Sen Sinod Meclisinde tasnif olunacak ve netice-i tasnifte muktezi evsafı haiz üç kişilik bir cetvel tanzim olunacaktır.
  5. Bu üç namzetten biri, İstanbul’da bulunan metropolitler ile Sen Sinod Meclisi tarafından patrikhane kilisesinde icra olunacak ayin-i ruhaniden sonra kanuni reyler ile patrik intihap olunacaktır.

Binaenaleyh baladaki mukarraratın nazar-ı itibara alınarak tayin olunan mühlet zarfında her bir metropolitin intihabatın icrası için rey pusulasını göndermesi beyan olunur.

18 Teşrinievvel 1923”

Sen Sinod’un yukarıdaki tebliğine nazaran yeni patrik intihabına gelecek ayın yirmi sekizinden itibaren başlanacaktır. “Patrikhane sırf ruhani ve kilise merkezi olmak hakkındaki yeni vaziyeti üzerine” intihap olunacak yeni patriğin bu vaziyetle mütenasip evsafı haiz olması şüphesiz ki lazımdır.  Aksi takdirde “Fener fesat mumu” yanacak ve “iki başlı kartal”ın temsil ettiği mefkûre muhafaza edilecektir.

[Ayın Tarihi, Cilt: I, No (Sayı): 2 (Teşrinievvel [Ekim]), Basım Yeri ve Yılı: Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi, Ankara, 1339 [1923], s. 136-141]

Continue Reading

Türk Tarihi

İstanbul’un İtilaf Devletleri Tarafından Fiilen İşgali (13 Kasım 1918)

Published

on

Giriş

13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul Boğazı’na girişi, Osmanlı tarihinin son döneminin en kritik olaylarından biridir. Mondros Mütarekesi imzalanmış olsa da, İstanbul’a uygulanan fiilî işgal, mütareke hükümlerinin ötesine geçen bir kontrol mekanizması yaratmıştır. Bu olay, yalnızca askerî hâkimiyetin kurulduğu bir an değil; Osmanlı yönetiminin meşruiyet kaybı, şehir düzeninin dönüşümü, sosyal moral çöküşü ve eşzamanlı olarak milli direniş fikrinin doğuşunu simgeleyen bir dönemeçtir.

Bu çalışma aşağıdaki sorulara cevap aramaktadır:

İşgale giden yolda hangi diplomatik, askerî ve psikolojik mekanizmalar rol oynamıştır?

13 Kasım 1918, Osmanlı egemenliği açısından hangi kırılmayı temsil etmektedir?

Fiilî işgal ile resmî işgal arasında nasıl bir fark vardır ve tarih yazımı bu ayrımı neden sıklıkla göz ardı etmektedir?

İşgal İstanbul’un toplumsal hafızasında nasıl bir iz bırakmıştır?

Bu olay, Millî Mücadele’nin fikri zeminini hangi açılardan tetiklemiştir?

1. Mondros Mütarekesi’nin Siyasal Anatomisi ve İşgale Giden Süreç

1.1. Eleştirel Tarih Yöntemi Açısından Mütareke Maddelerinin Yorumu

    Mütarekenin 7. maddesi, belirsizliği sebebiyle diplomatik genişletmeye en açık maddedir. İngiliz belgeleri “İstanbul’un düzeni tehlikede” yorumunu meşru kabul ederken, Osmanlı heyeti bu maddeyi yalnızca savaş bölgeleri için geçerli görmüştür.

    Burada “metin ile niyet” arasındaki boşluk işgale zemin hazırlamıştır.

    1.2. Boğazlar Sorununun Uluslararası Boyutu

    Boğazların kontrolü, İngiltere’nin 19. yüzyıldan itibaren benimsediği deniz üstünlüğü stratejisinin çekirdek unsurudur.

    • İngiltere: Boğazların uluslararasılaştırılması
    • Fransa: İstanbul üzerinde kültürel nüfuz
    • İtalya: Akdeniz’de denge unsuru
    • Yunanistan: “Megali Idea” bağlamında fırsat arayışı

    İstanbul, yalnızca Osmanlı Devleti için değil, Büyük Güçler arası hegemonya mücadelesinin kesişim noktasıdır.

    1.3. Osmanlı Devleti’nin Yapısal Çöküşü

    1918 sonbaharında Osmanlı’nın:

    • bütçe açığı,
    • ordunun dağılması,
    • gıda krizi,
    • bürokratik çöküş,

    gibi yapısal sorunları işgale zemin hazırlamıştır.

    Eleştirel tarih yöntemi bu noktada “işgal”i yalnızca dış müdahale değil, iç zayıflığın sonucu olarak da ele alır.

    2. 13 Kasım 1918: İtilaf Devletleri Donanmasının İstanbul’a Girişi

    2.1. Donanmanın Kompozisyonu

    İngiliz arşivlerine göre Boğaz’a giren filo:

    • 22 İngiliz
    • 12 Fransız
    • 17 İtalyan
    • 4 Yunan
    • Yardımcı gemiler

    toplam 55–61 gemi arasında değişmektedir.

    Bu güç gösterisi yalnızca askerî değil, psikolojik bir şok stratejisidir.

    2.2. Tanıklıklar: Mustafa Kemal ve İstanbul Halkı

    Mustafa Kemal’in Haydarpaşa’da gördüğü manzara karşısında söylediği:

    “Geldikleri gibi giderler.”

    ifadesi, askeri liderlik psikolojisi açısından bir “direniş çerçevesi” inşa etmiştir.

    Halide Edib ise bu günü “şehrin ruhunun esir alındığı gün” olarak tanımlar.

    2.3. Şehir Sosyolojisi Açısından İşgalin Tasviri

    İşgal günü:

    • Galata Köprüsü’nde toplanan kalabalığın sessizliği
    • Tophane rıhtımına indirilen birlikler
    • İstanbul polisinin pasifize oluşu
    • Pera’daki gayrimüslim cemaatlerin temkinli kutlamaları

    gibi unsurlar şehir sosyolojisinin “eşzamanlı çoklu duygular” barındıran yapısını ortaya koyar.

    3. Vaka Analizleri: İşgalin Çok Boyutlu Etkileri

    Vaka 1: Osmanlı Yönetim Aygıtının Çöküşü ve Tevfik Paşa’nın Görevlendirilmesi

    Tevfik Paşa’nın getirilmesi İngilizlerin “ılımlı, denetim altına alınabilir hükümet” arayışıyla uyumludur.

    Bu, klasik sömürge stratejisinin bir türüdür: Yerel yönetimi tamamen devirmeden etkisiz kılmak.

    Vaka 2: Polis Teşkilatının Yeniden Düzenlenmesi

    İngiliz subayları polis merkezlerinde denetim noktaları kurmuş, atamalara müdahale etmiş, “güvenilir” görülen isimleri öne çıkarmıştır.

    Bu durum fiilî işgalin “hiyerarşi kırma stratejisi”dir.

    Vaka 3: Basının Kontrol Altına Alınması

    Peyam-ı Sabah gibi gazeteler İngiliz yanlısı çizgiye evrilmiş; İleri ve Yeni Gün gibi gazeteler baskı altına alınmıştır.

    Bu, modern anlamda enformasyon savaşının erken bir örneğidir.

    4. Fiilî İşgal – Resmî İşgal Ayrımı: Tarih Yazımı Eleştirisi

    Türk tarih yazımında “öğretim kolaylığı” gerekçesiyle İstanbul’un yalnızca 16 Mart 1920’de işgal edildiği aktarılır. Ancak:

    • egemenlik kaybı,
    • idari müdahale,
    • askerî sınırlama,
    • polis ve basın kontrolü,

    ölçütleri dikkate alındığında 13 Kasım 1918 tam nitelikli bir fiilî işgaldir.

    Eleştirel tarih yazımı, devletlerin “resmî söylem”leri ile arşiv gerçekleri arasındaki farkı açığa çıkarır.

    5. İşgalin Psikolojik ve Toplumsal Etkileri

    5.1. Moral Çöküş ve Mill Kimliğin Yeniden İnşası

    İşgal, İstanbul halkında:

    • yenilmişlik,
    • belirsizlik,
    • öfke,
    • utanç,
    • milliyetçi uyanış

    gibi duyguları aynı anda tetiklemiştir.

    5.2. Aydınlar Üzerindeki Etkiler

    Ahmet Emin Yalman, Halide Edib, Celal Nuri gibi yazarların günlüklerinde:

    • “Öfke”
    • “Aşağılanma”
    • “Direniş gerekliliği”

    temaları baskındır.

    5.3. Millî Mücadele’nin Psikolojik Kaynağı

    Mustafa Kemal’in 1918–1919 arasında İstanbul’da yaptığı temaslar, işgal psikolojisinden doğan direniş enerjisini Anadolu’ya taşıyan bir “fikri köprü” oluşturmaktadır.

    Sonuç: 13 Kasım 1918’in Tarihi Konumlandırılması

    Bu makalenin kapsamlı analizi göstermiştir ki:

    • İstanbul’un işgali diplomatik, askerî, psikolojik ve idari boyutları olan çok katmanlı bir harekettir.
    • 13 Kasım 1918, 16 Mart 1920’den bağımsız düşünülemez; ancak bu ilk tarih egemenlik kaybının başlangıcıdır.
    • Bu olay, milli kimliği yeniden kuran bir “travmatik başlangıç anı”dır.
    • Millî Mücadele’nin ruhu, bu işgal gününde şekillenmiştir.

    Kaynakça

    Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, M. E. B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1977, s. 54-57

    Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü I, TTK Yayınları, TTK Basımevi, Ankara, 1993, s. 24-26

    Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I (Mutlakıyete Dönüş 1918-1919), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 79-114

    Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul 1918-1923, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.

    Zekeriya Türkmen, “İstanbul’un İşgali ve İşgal Dönemindeki Uygulamalar (13 Kasım1918-16 Mart 1920)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XVIII, Temmuz 2002, Sayı: 53, s. 319-372

    Abdurrahman Bozkurt, “İstanbul’un İşgali”, Atatürk Ansiklopedisi

    https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/690/%C4%B0stanbul’un-%C4%B0%C5%9Fgali

    Continue Reading

    Türk İstiklâl Mücadelesi

    TBMM’nin 30 Ekim 1922 Tarihli ve 307 Sayılı Kararı: Egemenliğin Yeniden Tanımı ve Tarihi Kırılma Noktası

    Published

    on

    Özet

    30 Ekim 1922 tarihli ve 307 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) kararı, Osmanlı Devleti’nin hukuken sona erdiğini ve TBMM Hükûmeti’nin “hududu millî dâhilinde vârisi” olduğunu ilan ederek, Türk siyasi tarihinde bir meşruiyet inkılabı yaratmıştır. Bu karar, yalnızca bir rejim değişikliği değil; aynı zamanda meşruiyet, egemenlik, kimlik ve tarih yazımı alanlarında köklü bir yeniden kuruluşu temsil etmektedir. Makalede, söz konusu karar amaç, yapı, işleyiş, kavramlar, kişiler, kurumlar ve olaylar üzerinden incelenmekte; ayrıca eleştirel tarih yöntemi ve vaka analizleri aracılığıyla kararın tarihi anlamı çok boyutlu olarak değerlendirilmektedir.

    Anahtar Kelimeler: 307 sayılı karar, TBMM, egemenlik, meşruiyet, hilafet, milli egemenlik, tarihi inşa, eleştirel tarih.

    1. Giriş: Tarihi Bağlam

    Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin siyasi egemenliği, Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) ile fiilen; Sevr Antlaşması (10 Ağustos 1920) ile hukuken sona ermiştir.

    Anadolu’da 23 Nisan 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, fiilî bir egemenlik alanı yaratmış; ancak uluslararası hukukta meşruiyet bakımından tartışmalı kalmıştır.

    Lozan Barış Konferansı’na (1922) hem İstanbul Hükûmeti hem TBMM Hükûmeti davet edilince, “kim meşrudur?” sorusu ortaya çıkmıştır.

    TBMM, bu soruya 30 Ekim 1922 tarihli ve 307 sayılı kararla cevap vermiştir:

    Osmanlı İmparatorluğu’nun İnkıraz [son] bulup Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti Teşekkül Ettiğine Dair.

    Osmanlı İmparatorluğunun munkarız olduğuna [son bulduğuna] ve Büyük Millet Meclisi Hükûmeti teşekkül ettiğine [kurulduğuna] ve Yeni Türkiye Hükûmetinin Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim [geçmiş] olup onun hududu milli dâhilinde yeni varisi olduğuna ve Teşkilatı Esasiye Kanunu ile hukuk-ı hükümranı [hükümranlık hakları] milletin nefsine [kendisine] verildiğinden İstanbul’daki Padişahlığın madum [yok olduğuna] ve tarihe müntakil bulunduğuna [intikal ettiğine] ve İstanbul’da meşru [şeriata, kanuna uygun] bir hükûmet olmayıp İstanbul ve civarının Büyük Millet Meclisine ait ve binaenaleyh [dolayısıyla] oraların umur-ı idaresinin [yönetim işlerinin, yönetiminin] de Büyük Millet Meclisi memurlarına tevdi edilmesine [bırakılmasına] ve Türk Hükûmetinin hakk-ı meşru [meşru hakkı] olan Makam-ı Hilafeti esir bulunduğu ecnebilerin elinden kurtaracağına karar verildi.” 30.10.1338 [1922] [1]

    Osmanlı İmparatorluğu inkıraz bulmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, onun hududu millî dâhilinde yeni vârisidir.

    Bu ifade, hem Osmanlı hanedanı ile hukuki kopuşu, hem de devletin tarihi sürekliliğini aynı anda tesis etmiştir.

    2. Amaç: Egemenliğin Kaynağını Yeniden Tanımlamak

    307 sayılı kararın iki temel amacı bulunmaktadır:

    Dış meşruiyet: Lozan’da tek temsilci olmak ve uluslararası alanda TBMM’yi tanıtmak.

    İç meşruiyet amacı: Egemenliği hanedan millete devretmek ve yeni bir “kurucu iktidar” inşa etmek.

    Bu bağlamda karar, egemenliğin kaynağını yeniden tanımlayarak
    millet egemenliği ilkesinin temelini atmıştır.

    3. Yapı ve İşleyişi

    Karar üç temel yapı taşına sahiptir:

    UnsurİçerikGörev
    TespitOsmanlı İmparatorluğu’nun “inkıraz bulduğu”Eski rejimin sona erişini hukuken ilan eder.
    BeyanTBMM Hükûmeti’nin “hududu millî dâhilinde vârisi” olduğuDevletin sürekliliğini tesis eder.
    Sonuç“Meşru hükümet yalnız TBMM Hükûmetidir”Yeni meşruiyetin tesisi

    Karar, TBMM Genel Kurulu’nda yapılan tartışmalar sonucunda oybirliğiyle kabul edilmiş, ardından 1 Kasım 1922’de 308 sayılı kararla padişahlığın kaldırılmasına zemin hazırlamıştır.

    4. Kavramlar ve Anlamları

    Hududu Millî: Misak-ı Milli’nin hukuki yansımasıdır. Egemenliğin coğrafi sınırını tanımlamaktadır. [2]

    Vâris: Yeni Türkiye, Osmanlı’nın devamı değil; onun mirasçısıdır.

    Bu fark, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesindeki “devrimle gelen devamlılık” ilkesini doğurur. [3]

    Hukuk-u Hükümrani Milletindir: Egemenliğin ilahi ve hanedana ait bir meşruiyetten kaynaklandığı anlayışına karşı millet egemenliği düşüncesinin ilanıdır. [4]

    5. Temsil Ettiği Değerler

    Karar, beş temel değerin kurucu ifadesidir:

    1. Egemenlik: “Kayıtsız şartsız milletindir.”
    2. Laiklik: Meşruiyetin kaynağı milli iradeye dayanır.
    3. Milliyetçilik: Egemenliğin coğrafi değil, siyasi bir millet birliği üzerinden tanımlanmasıdır.
    4. Cumhuriyetçilik: Yönetimde halkın özne olmasıdır
    5. Modernleşme: Akla ve hukuka dayalı yönetim anlayışının benimsenmesidir.

    6. Kurumlar ve Kişiler

    TBMM: Kararın mimarıdır; kurucu iktidarın simgesi olarak, yasama ve yürütme erkini elinde bulundurur.

    TBMM, meşruiyetini “millet iradesi”nden alarak Osmanlı hanedanının kutsal meşruiyet anlayışını reddetmiştir. [5]

    Mustafa Kemal Paşa: Kararın ideolojik ve stratejik planlayıcısıdır. Lozan öncesinde Tevfik Paşa’nın “birlikte temsil” teklifini reddederek kararın çıkmasını sağlamıştır. [6]

    Tevfik Paşa: İstanbul Hükûmeti adına “iki hükümetli temsil” teklifinde bulunmuş; bu durum kararı tetiklemiştir. [7]

    Rauf Orbay ve İsmet Paşa: İcra Vekilleri Heyeti’nin öncü isimleri olarak kararın uygulanmasında etkili rol oynamışlardır.

    7. Vaka Analizleri

    Vaka 1: Lozan’a İki Hükümet Çağrısı (1922)

    İngiltere’nin, hem İstanbul hem Ankara hükümetlerini Lozan’a davet etmesi, “çift meşruiyet” krizini doğurmuştur. 307 sayılı karar, bu krize hukuki cevap olmuştur. [8]

    Vaka 2: Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)

    307 sayılı kararın ertesi günü 308 sayılı karara zemin oluşturmuş, padişahlık kaldırılmış ve monarşi hukuken sona ermiştir.[9]

    Vaka 3: Ankara’nın Başkent İlanı (13 Ekim 1923)

    Kararın “İstanbul’daki hükümet gayrimeşrudur” tespiti, Ankara’nın siyasi merkez haline gelmesine yol açmıştır.

    Vaka 4: Hilafetin Kaldırılması (3 Mart 1924)

    Kararda hilafetin “ecnebilerin elinde esir bulunduğu” ifadesi, dini otoritenin artık siyasetten ayrılması gerektiği fikrini doğurmuş; 3 Mart 1924’te bu sürecin son halkası tamamlanmıştır.

    8. Zaman ve Mekân

    Zaman: Karar, Türk İstiklal Harbi’nin diplomatik safhasına denk düşmektedir.
    Askerî zaferin hemen ardından gelen bu karar, silahlı mücadelenin siyasi meşruiyete dönüşümüdür.

    Mekân: Ankara, yeni egemenliğin “coğrafi sembolü”dür. İstanbul’dan kopuş, millet-devlet merkezinin kuruluşudur.

    9. Eleştirel Tarih Yöntemiyle Değerlendirme

    Eleştirel tarih yöntemi, olguları sadece sonuçlarıyla değil, niyet ve söylemleri ile incelemeyi öngörmektedir. Bu bakımdan 307 sayılı karar, iki yönlü bir tarihi görev yapmıştır:

    İnşa: Yeni bir millet-devlet kimliği, halk egemenliği felsefesini inşa etmiştir.

    Tahrif: Osmanlı geçmişini “inkıraz” olarak tanımlayıp tarihi sürekliliği ideolojik biçimde yeniden yazmıştır.

    Bu sebeple karar, tarihi yalnız kuran değil aynı zamanda tarihi yeniden yazan bir metindir. [10]

    10. Sonuç

    307 sayılı TBMM kararı, Türk siyasi düşüncesinde egemenlik, meşruiyet ve kimlik kavramlarının yeniden tanımlandığı bir anayasal dönüm noktasıdır.
    Bu kararla:

    • Osmanlı hanedan egemenliği/monarşi hukuken sona ermiştir.
    • TBMM Hükûmeti devletin meşru temsilcisi olarak tanımlanmıştır.
    • Millet egemenliği, Cumhuriyet’in temel ilkesi haline gelmiştir.

    Eleştirel açıdan karar, sadece rejim değişikliğini değil; tarih bilincinin, meşruiyetin ve milli kimliğin yeniden inşasını temsil etmektedir.

    307 sayılı karar, bir “son” ile bir “başlangıcı” birleştirir. Osmanlı’nın son nefesi, Cumhuriyet’in ilk sözüdür.

    DİPNOTLAR

    [1] Büyük Millet Meclisi Kavanin Mecmuası, Cilt:1, s. 487; T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ,  30.10. 1338[1922], Devre: I, Cilt: 24, İçtima Senesi: 3, s. 292-298

    https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf

    [2] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Gelişmeler 1876–1938, Arba Yayınları, İstanbul, 1984, s. 217.

    [3] Cem Eroğul, Devlet ve Devrim Arasında Türkiye Cumhuriyeti, İletişim Yayınları, İstanbul, 1998, s. 35.

    [4]  Suna Kili, Atatürk Devrimi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara,1983, s. 21.

    [5]  Kemal Gözler, Anayasa Hukuku Dersleri, Ekin Yayınları, Bursa, 2021, s. 64.

    [6] Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005, s. 208.

    [7] İsmail Kara, Din ile Modernleşme Arasında Türkiye, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2010, s. 122.

     [8]  Kemal H. Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, İmge Yayınları, Ankara, 2002, s. 55.

    [9]  Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000, s. 113

     [10]  İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Timaş Yayınları, İstanbul, 2020, s. 289.

    Continue Reading

    En Çok Okunanlar