Connect with us

Mustafa Kemal Atatürk

GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN ADANA SEYAHATİ (15 Mart 1923) (1)

Published

on

GİRİŞ

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Gazi Mustafa Kemal [ATATÜRK] önderliğinde gerçekleştirilen Türk İstiklal Harbi/Milli Mücadele’den sonra kurulmuştur. Türk Milletinin bağımsızlığını kazanmasından sonra Gazi, zaman zaman yurt gezilerine çıkmıştır. Bu gezilerinde, Millî Mücadele sırasında düşmana karşı omuz omuza birlikte mücadele ettiği milleti ile daha yakından temas kurma imkânına kavuşmuştur. Gezilerinden, uzun süren harplerden yeni çıkmış olan halka moral vermiş, yeni kurulan “Türk Milletinin/Milli Kültürümüzün” muasır medeniyetler seviyesine ulaşması için yapılması gerekenler hakkında, kulluk/kölelikten kurtularak hürriyetine kavuşan vatandaşları bilgilendirmiş, yapılan inkılâpların uygulanışını görmüş ve yapılacak inkılâplarla hakkında kamuoyu oluşturmuştur. İhtiyaç duyduğu kamuoyu desteğini sağladığına kanaat getirdikten sonra, yapmak istediği inkılâpları Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunmuş ve uygulamaya/hayata geçirmiştir.

 

Bu geziler, Gazi’i görmek isteyen Türk halkı tarafından büyük bir sabırsızlıkla beklenmiştir. Nitekim geziler öncesinde zaman zaman Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tarafından karşılama töreni yapılmaması istenmesine rağmen kadını-erkeği, genci-yaşlısı bütün Türk halkı, Gazi’ye olan sevgi ve saygısını göstermek için büyük bir heyecan ve coşkuyla geçeceği yollar üzerine toplanmıştır. Halkın ilgisinden ziyadesiyle memnun olan Gazi, gittiği her yerde özellikle vatandaşlarla yüz yüze görüşebileceği ve fikir alışverişinde bulunabileceği belediye, okul, Cumhuriyet Halk Fırkası, Türk Ocağı ve diğer kurum ve kuruluşları ziyaret etmiştir. Bu görüşmelerin katkısıyla halkın beklentileri hükümet programlarında ve uygulamalarında anlamını ve yerini bulmuştur. Bu sebeple Gazi’nin yurt gezileri, genellikle önemli siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel değişim ve gelişmelerin yaşandığı/yaşanacağı günlerin öncesi veya sonrasında gerçekleşmiş olması bakımından anlamlıdır.

Gazi Mustafa Kemal, Türk İstiklal Harbi/Millî Mücadele’nin zaferle neticelenmesinden sonra başta Adana olmak üzere güney vilâyetlerini kapsayan ilk gezisine 13 Mart 1923’te çıkmıştır. Gezi esnasında Gazi’ye bir buçuk ay önce  [29 Ocak 1923] evlendiği Latife Hanım, Eskişehir mebusu Hüsrev Sami [KIZILDOĞAN], Adana mebusu Zamir Damar [ARIKOĞLU], Konya mebusu Refik [KORALTAN], Siirt mebusu Mahmud [SOYDAN], Gaziantep mebusu Kılıç Ali [KILIÇ], Başyaveri Salih [BOZOK], Yaveri Muzaffer [KILIÇ], Muhafız Birliği Kumandanı İsmail Hakkı [TEKÇE],  Dr. Yüzbaşı Asım, Yeni Gün Gazetesinden İsmail Habib [SEVÜK], Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi Sahibi Recep Zühdü [SOYAK], Şebinkarahisar mebusu Mehmet Emin [YURDAKUL] ile birkaç kişi daha refakat etmiştir.

Gazi Mustafa Kemal, yurt gezileri kapsamında Adana’yı üçü cumhuriyetin ilanından önce, altısı ilan edildikten sonra olmak üzere dokuz defa ziyaret etmiştir. Cumhuriyetin ilanından önce Adana’ya ilk defa 31 Ekim 1918’de Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı görevini devralmak için, müteakiben Millî Mücadele yıllarında gerçekleştirilen Pozantı Kongresi’ne başkanlık etmek üzere gelmiştir. Gazi’nin gerçek anlamda ilk Adana ziyareti 15 Mart 1923’te gerçekleşmiştir. Cumhuriyet’in ilanından sonraki ilk ziyareti ise 13 Ocak 1925’te Adana Belediyesi’nin kendisine vereceği hemşehrilik beratı sebebiyle olmuştur. Bunu, 16 Mayıs 1926, 16 Şubat 1931, 28 Ocak 1933, 19 Kasım 1937 ve Hatay meselesi sebebiyle yapmış olduğu 24 Mayıs 1938’deki ziyaretleri takip etmiştir.

Aşağıda, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın 15 Mart 1923’teki Adana seyahatinde kendisine eşlik eden Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi Sahibi Recep Zühdü [SOYAK]’ın kaleminden “GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN ADANA SEYAHATİ”nin, Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nin 15-16 Mart 1923 tarihli nüshalarında yayımlanan bölümü, Osmanlı Türkçesinden çevirilerek sunulmuştur.

***

GAZİ PAŞA ADANA YOLUNDA

Güzergâhtaki halk tarafından aziz müncilerine [kurtarıcılarına] karşı gösterilen kalbi tezahürat her şeyin fevkinde [üstünde]

Konya: 14 [Mart 1923]  (Sahib-i imtiyazımızdan)- Afyon’dan gece geçti. Konya’ya kadar güzergâhta Başkumandan Paşa Hazretlerini istikbal [karşılamak] için binlerce halk birikmiş bulunuyordu ve her istasyonda yaşa nidalarıyla karşılanıyordu.  Yağmurlu bir havada devam eden bu seyahat esnasında, halkımızın aziz kumandanlarına karşı göstermiş oldukları büyük alâka her şeyin fevkinde [üstünde]   bulunmakta idi… Saat dörtte Konya’ya muvasalat olundu [ulaşıldı]. Konya istasyonunun dâhili ve harici, binlerce, binlerce halk ile dolu bulunuyordu. Başkumandan Paşa Hazretleri[ni] hamil bulunan [taşıyan, götüren] tren istasyonunda halkın kalbinden kopup gelen samimi tezahürat [gösteri] ile karşılandı.  Nihat ve Ali İhsan Paşalar ve memurin-i mülkiye ve askeriye ile dervişan, askeri ve mülki mektepleri ve izcileri tarafından istikbal edildi ve bir kıta-ı askeriye, jandarma, polis kıtaatı ile bir bando mızıka tarafından resmî selam ifa olundu. Gazi Paşa Hazretleri kıtaat-ı askeriyeyi teftişten ve istasyonda bulunan müstakbelin [karşılayıcılar] ile kısa bir temastan sonra tevakkuf ettiğimiz [beklediğimiz] yarım saat zarfında Nihat ve Ali İhsan Paşalar ve vali beyefendi ile hususi vagonlarında musahabede [görüşmede]  bulunmuşlardır. Avdette [dönüşte] kalmak üzere saat beşte Konya’dan hareket ettiler.

ADANA’DA GAZİ PAŞA HAZRETLERİNİ İNTİZAR EDİYORLAR [BEKLİYORLAR]

Adana halkı Gazi Paşayı istikbale [karşılamaya] hazırlanmaktadır

Adana: 13 [Mart 1923]  (A. A.)-Gazi Paşa Hazretlerinin pek yakında Adana’yı teşrif edecekleri haberi memlekette pek büyük bir süruru mucep olmuştur [sevinci icap ettirmiştir]. Türk Ocağı, Çiftçi Derneği ve Esnaflar Cemiyeti ile mektepler büyük hazırlıkta bulunmaktadırlar. Şehrin muhtelif mahallerine birçok tak-ı zaferler [zafer süslemeleri] inşa ediliyor. Şimdiden mülhakat [vilayet merkezine bağlı yerler] ve köylerden birçok halk mümessilleri [temsilcileri] Paşanın istikbalinde [karşılanmasında] bulunmak üzere Adana’ya gelmektedirler. [1]

GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA HAZRETLERİ ADANA’DA HALKIN HEYECANLI TEZAHÜRATİYLE [GÖSTERİSİYLE] KARŞILANDI

Antakya ve İskenderun kızları “kanlı ve yaşlı gözlerimiz yolundadır bizi kurtarınız” istirhamında bulundular

Adana: 15 [Mart 1923]  (Sahib-i imtiyazımızdan)-Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri ve maiyetleri heyeti dün Konya’dan hareketi müteakip Ilgın, Karaman, Ereğli’de pek hararetli bir surette istikbal edildi. Bu sabah … hareket ve saat onda Yenice’ye muvasalat edildi [ulaşıldı]. İstasyonda hat üzerinde taklar [zafer süslemeleri] yapılmış ve istasyon civarı bayraklarla donatılmıştı.

Gazi Paşa Hazretleri burada kadın ve erkek binlerce halk tarafından istikbal edildi [karşılandı] ve kurbanlar kesildi. Paşa Hazretleri burada Şeyh Senusi Hazretleriyle Adana Müdafaa-i Hukuk Heyeti, ahali mümessilleri [temsilcileri], Münif Bey, Mıntıka Kumandanı Miralay Kenan Bey ve Adana hanımları namına hanımlardan mürekkep [oluşan] bir heyetle Mersin’den Belediye Riyasetinde gelen diğer bir heyet ve Tarsuslu Sadık Paşa tarafından istikbal edildi[karşılandı].

İstasyon salonu halılarla tezyin [süslenmiş] ve tefriş edilmişti [döşenmişti]. Paşa Hazretleri burada yarım saat kadar tevakkuf [bekleyerek] ve istikbale gelen zevatla hasbıhalden [görüşmeden] sonra hareket buyurdular. Gazi Paşa Hazretleri hareketleri esnasında avdetinde [dönüşünde] tekrar uğramayı vaat buyurdular.

Gazi Paşa Hazretlerinin rakip bulundukları [bindikleri] treni halk uzun mesafelere kadar koşarak takip ediyordu. Gazi Paşa, Şeyh Senusi Hazretlerine bir kehribar tesbih hediye buyurdular. Gazi Paşa Hazretlerine Adana’da emsalsiz bir istikbal hazırlanmış bulunuyordu.

İstasyonun dâhili ve harici fevkalade donatılmış ve istasyondan şehre kadar tekmil [bütün] Adana bayraklar, taklar [zafer süslemeleri] ile donanmıştı. Caddenin iki tarafında ahali cemiyetleri, mektepler ve kıtaat-ı askeriye [asker kıtaları] bulunuyordu. Sabahtan beri devam eden yağmur henüz dinmiş bulunuyordu. Gazi Paşa Hazretleriyle refika-ı muhteremeleri [saygıdeğer eşi] hanımefendi halkın heyecanlı tezahüratı içinde yarı yola kadar yaya yürüdükten sonra otomobil ile hükumet konağını teşrif buyurdular [şereflendirdiler].

Paşa Hazretlerinin muvasalatları [varışları, ulaşmaları] esnasında Fransız ve İran konsolosları ile emirleri, Kompasya resay-ı emirini ve birkaç Fransız zabiti tarafından arz-ı hoş-amedi edildi [hoş geldin denildi]. Adanalılar uzun zamandan beri devam eden bir intizarın [beklemenin] verdiği nihayetsiz bir iştiyakla [özlemle] Başkumandan Paşa Hazretleriyle refika-ı muhteremelerini [saygıdeğer eşini] seyre doyamıyorlardı. İntizam ve tertibatın muhafazası imkânsız kaldı. Paşa Hazretleri güzergâhlarındaki halka nasılsınız, iyi misiniz arkadaşlar iltifatında bulundular ve hanımlarla çocuklar tarafından candan kopan payansız [sonsuz] hayır dualarla mukabele edildi [karşılık verildi].

Yarı yolda kâmilen siyahlar giyinmiş ellerinde siyah bayraklar, göğüslerindeki siyah kurdelalar üzerinde esir Antakya ve İskenderun yazılı otuz kadar hanım kızın arz ettiği manzaranın tesiri pek cansuz [can yakıcı] idi. Şimdiye kadar böyle acı bir tesirin altında hiç kimse kalmamıştır. Bu esnada Gazi Paşa Hazretlerine doğru ilerleyen bir hanım kız gözyaşları arasında Başkumandan Paşa Hazretlerinden, Öldürülen erkeklerimiz, işkence edilen beşikteki çocuklarımız, Türk arslanından kendilerinin halâsını gece gündüz istirham ediyorlar.  Kanlı ve yaşlı gözler yoldadır” diyerek İskenderun ve Antakya’nın kurtarılmasını rica ettiler. Bu istimdat [yardım isteme] karşısında yükselen hıçkırıklar arasında Paşa Hazretlerine hitap eden kızın zaten ye’s ve hıçkırıkla boğulan sesi bütün bütün tutulmaz oldu.

Herkes ağlıyordu. [Bu veciz nutuk üzerime] Paşa Hazretleri heyecandan kısık bir sesle: “Kırk asırlık Türk yurdu ecnebi elinde esir olmaz” buyurdular. Halk, çok yaşa, sözünüzü senet ittihaz [kabul] ediyoruz avazesiyle mukabelede bulundu.

Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri daire-i hükûmette [hükûmet konağında] yarım saat istirahatten sonra ikametlerine tahsis edilen Suphi Paşa Konağına azimet ederek öğle yemeğini burada tenavül [alıp yeme] buyurdular. Saat dörtte Türk Ocağında Başkumandan Paşa Hazretleri şerefine Ocak tarafından bir çay ziyafeti keşide edilecektir.

Paşa Hazretlerine karşı Adana halkı tarafından gösterilen tezahürat tarifin fevkinde bulunmaktadır. Halk güzergâhındaki yollar üzerinde Paşa Hazretlerini tekrar görebilmek için beklemektedir. Bütün Adana hem ağlıyor ve gülüyor. Bu akşam saat yedide Sultani mektebinde Belediye tarafından şehir namına 150 kişilik büyük bir ziyafet verilecektir. Paşa Hazretleri aynı binada muallimler tarafından verilecek öğle yemeğinde ve öğleden sonra Talebe Cemiyeti tarafından verilecek çay ziyafetinde hazır bulunacaklardır.

Adana: 15 [Mart 1923]  (Sahib-i imtiyazımızdan)-Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri saat dörtte ocak gençleri tarafından şereflerine keşide edilen çay ziyafetinde hazır bulunmak üzere Türk Ocağı’nın teşrif buyurdular. Gazi Paşa Hazretleri ikametgâhlarından Türk Ocağı’nı teşrifleri esnasında güzergâhta biriken halk tarafından yaşa sadalarıyla karşılanmıştır. Ziyafet esnasında Türk Ocağı kâtibi ve Yeni Adana refikimizin başmuharriri [başyazarı] Ferit Celal [GÜVEN] Bey tarafından Gazi Paşa Hazretlerine hitaben atideki [aşağıdaki] nutuk irat edilmiştir:

Gazi Paşa Hazretleri!

Bugün Adana Ocaklıları aziz müncilerini [kurtarıcılarını] kendi içlerinde görmekle ömürlerinin [hayatlarının] en mesut, bahtiyar ve unutulmaz bir günlerini yaşıyorlar. Kalbimizi dolduran sevinçleri öz hemşehrimize anlatmaktan aciziz.

Gazi Paşa;   sizinle iftihar etmek her Türk’ün hakkı olduğu gibi her Türk’ün de borcu. Dünyada tarih yapan, milletler ihya eden, milletleri felaketlerden kurtaran birçok kahramanların hayatını ve yaptığı şeyleri okuduk. Yapılan şeylerin hepsi ancak bir insanın inanabileceği insan aklının hududu dâhilinde olan şeylerdi[r]. Hâlbuki Türk milletini felaketten kurtaran, ölmüş zannedilen bir milleti dünyada her şeyden daha sağlam, daha zinde [diri], daha şuurlu ve istiklalinin aşkı olduğunu gösteren siz müncinin yaptığı istiklal mücadelesi, istiklal zaferi, halk inkılabı tarihin hiçbir hadisesiyle mukayese edilen geçirdiğimiz dört senenin muazzam vakayı içinde bulunduğumuz, bunların teferruatıyla uğraştığımız için mücadelemizin büyüklüğünü tamamen göremiyoruz. Hariçten bize bakanlar, bizden sonra gelecek nesil, bizden evvelki ihtiyar tarih bizi görürken, bizi okurken bu milletin ne olduğunu, bu milletin azim ve iradesini bir araya toplayan, onu muayyen [belirli] hedeflere sevk eden bir müncinin eşsiz bir insan olduğunu tasdik edecektir. Altın toprakların altından, inci kabuklarından çıktıktan sonra kıymet peyda eder [kazanır].

İş, bu topraklar altındaki altınları bulup çıkarmak, sularla dalgalarla günlerce mücadele ederek inciyi toplamaktır. Siz Gazi Paşa, felaketin, ümitsizliğin içinde muhteris ellerin altında kalmış, karanlıklarda boğulmuş asil Türk milletini bulup [kurtarıp]  bugünkü Türkiye’yi yaptınız. Bunu inkâr etmek, bunun böyle olmadığını düşünmek, Türk milletinin kabiliyet ve asaletini inkâr etmek demektir.

Kapılarının zincirlerini kopardığınız millet zindanlarından, bugün yalnız biz değil bütün esir milletler, zulüm altında inleyen biçare [çaresiz] mazlumlar [ezilenler], hürriyetin çehresine bakıyorlar. Siz çok ümitleri yaşattınız, çok insanlara zaferin, hürriyetin yolunu gösterdiniz.

Mazlumlar zalimlerin pençesinden kurtulduğu gün ilk defa sizi yâd edecektir.

Gazi Paşa!

Sizi üç senede, üç defada çok derinden, çok kuvvetle duyduk. Kalbimizin size karşı olan heyecanı, üç noktada toplandı. Bu üç nokta Türkiye’nin üç dönüm noktasıdır. Bu noktaların birinden diğerine, hiçbir millet, bizim kadar kolay ve şerefle geçmemiştir. Mütareke günlerinin hemen ferdasında [ertesi gününde], yirmi devletin demir zırhlılarını, zırhlı ordularını sularımızda, topraklarımızda gördük. Türkiye’nin mirasına gelen bu muhterisler, Türklerin can evine gelmişlerdi. Bir taraftan güzel Seyhan kana bulanıyordu. Diğer taraftan güzel İzmir yakılıyor, İstanbul’un, Edirne’nin üzerinden geçen bir ateş, bir alev, Anadolu’nun her tarafını sarıyordu. Sultan denilen bir eşkıya saltanatları uğrunda asırlardan beri kan döken milletini boğmak için, Yunan orduları ile yarış edecek kadar alçalıyor. Hain bir hükümet, yabancıların hazinesine avuç açmış; Türk Milletinin namusunu satıyordu.

Bu felaket gününde Sivas’tan güçlü bir ses işittik. Bir bayrak yükseldi. Boğucu karanlıkların içinde bir nur parladı. Bu ses gittikçe güçlendi. Yükselen bir bayrağın altında toplananlar, tırnakları ile zulüm ve vahşet ordularının üzerine koştular. İnönüler, Sakarya zaferleri kazanıldı.

Gazi Paşa!

İstanbul kapılarında, Anafartalar’da nasıl felaketin ayaklarını kırarak belaları, musibet ordularını Akdeniz’e döktüyseniz, Sakarya’da da cinayet ordusunun umudunu, ortadan böldünüz. Sakarya’nın kıyılarında istiklalin tehlikeden kurtulması için kanını sarf eden [akıtan] bir milletin başında, yirmi bir gece ilk hatlarda dövüştünüz. Elinden silahı alınmış bir ordunun, kimlerle dövüştüğünü bütün dünya bilir. Sivas’tan seslendiğiniz günden Sakarya gününe kadar bu devreydi. İstiklal Mücadelemizin en zalim günlerini bu zamanda yaşadık.

İkinci dönüm noktası, Dumlupınar’ın sarp, yalçın tepelerinden aşarak sizin nasıl bir kahraman olduğunuza inanmayan bir milletin, ne olduğunu öğrenmeye tenezzül etmeyen düşman ordularını ezip, Akdeniz’in hedeflerini gösterdikten bir hafta sonra, güzel İzmir’den, genç Türk ordularıyla Akdeniz’i seyretmenizdir.

Gazi Paşa!

Bu bir zafer değil, Türk Milletinin mucizesiydi. Bir orduya hedef gösteren kumandan, o ordularla beraber hedefine vasıl olmak [ulaşmak, varmak] şerefine nail olamamıştır. Asıl bu mucize, Türk’ü dünyaya tanıttı. Anadolu kaynaştığı ve kükrediği zaman, bunu ancak bir saman alevi olduğunu söyleyenler, bundan sonra size inandılar. Sakarya’da kırılan düşman ümitlerinden bizi beklemekle, sabırla yenmek isteyenler, kumanda ettiğiniz orduların hücumu karşısında 15 gün sabır edemediler [dayanamadılar]. Bu seferden sonra genç Türkiye, harici [dış]  tehlikelerden kurtulmuştu. Fakat onu sarmış bir kısım tehlikeler daha vardı. Teşkil ettiği serseri çetelerle düşmanlara pişdarlık [öncülük]  eden bir sultan vardı. Bu da bir düşmandı. Bu da bir milletin bünyesini asırlarca kemirmiş, asırlarca ferdi keyifler, şahsi zevkler uğrunda, düşman ayaklarının altına bu milletin en ulvi ve en mukaddes haklarını saçmıştı. Anadolu viran olmuş ve Anadolu taş kovuklarında yatmış, Anadolu yalın ayak sırtı açık gezmiş, baba evladını unutmuş, evlat baba görmemiş, duvakları açılmamış gelinler ortada kalmış, bunları kimse görmemiş. Saray eğlenmiş, saltanatın yamakları çalmış, çırpmış, kesmiş, ezmiş. Bu düşmanı da yıkmak lazımdı. Bu da yıkıldı. Bu, üçüncü dönüm noktasıydı. Buradan halk saltanatına, halkın saadetine giden yollar açılıyor. Buradan cehlin iğrenç yüzüne, sefaletin kara yüzüne bakılıyor. Onunla mücadeleye girişiliyordu. Zafer bizim gibi asırlardan beri mağlubiyet acısı çekmiş, kendinden ayrılan küçük milletçiklerden yara almış, büyük bir millet için çok lazım bir şeydi. Zafer bize yol açtı. Fakat bunun hedefini yine ilk defa Gazi Paşa, bize siz gösterdiniz. En büyük düşman saltanatı şahsiye [şahıs saltanatı], en büyük düşman cehil, en büyük düşman esareti iktisadiye [ekonomik tutsaklık]  ile mücadele, zafer, inkılap her üçünde millet ve bu milletin başında sizsiniz.

Gazi Paşa!

Biz Gençler her dönüm mevsiminde, her dönüm yerinde, dönüm meydanında Gazi Paşa, sizinle beraber yürüdük. Sizin açtığınız bayrağın altında ilk defa mevkii [yer] alan bizler, siz hangi hedefi gösterdiyseniz, biz oraya koştuk. İnkılabın iptidasında [başlangıcında], kimleri etrafınızda gördüğünüzü söylemeye hacet görmüyoruz. Sakarya’nın kıyılarında en ziyade [çok] can verenlerin kimler olduğunu siz söylediniz. Cehle karşı, irticaya karşı, kimlerin fedakârlık yapacağını, kimlerin irticayı boğacağını, kimlerin icabında tekrar kılıç kuşanıp silah omuzlayacağını çok iyi bilirsiniz.

Gazi Paşa!

İzmir’de aziz annenizin mezarı üzerinde, bu milletin istiklal ve saadeti için icap ederse [gerekirse] canınızı feda edeceğinizi söyleyerek, o mübarek toprağın üzerinde eğilip yemin etmiştiniz. Bu yeminin manasını [anlamını], bu yeminin büyüklüğünü biz gençler çok iyi biliyoruz. Biz de, o aziz annenin mezarı başında yemin eden Gazi müncinin [kurtarıcının] huzurunda yemin ediyoruz. Allah şahit olsun, vatan, hâkimiyeti milliye [milli egemenlik] tehlikeye düştüğü gün, vatan fedakârlık istediği gün, irticaın başı, cehlin başı kalktığı gün, icap ederse hayatımızı sizinle beraber feda edeceğiz. Bu ocak şimdiye kadar, fazilete, fedakârlığa, namusa, terakkiye [ilerlemeye] arkadaşlık yapmıştır. Faziletsizlerle, cahillerle, mürtecilerle [gericilerle], düşmanlarla dövüşmek, onları yerlere sermek bizim borcumuzdur.

Genç Türkiye’nin istiklalini ihtiraslarına alet yapmak, onunla istihza [alay] etmek isteyenler ihtiras, cesareti medeniye [medeni cesaret] süsü altında halkın hukukuna [haklarına] musallat olmak [el uzatmak] için, halkın hürriyetini vasıta olarak kullananlar, bu vatana hıyanet edenler, düşmanlar ile çalışanlar idi. Düşmanımız hâkimiyeti milliyemize [milli egemenliğimize] musallat olan kara kuvvetler, biz gençlerin ölüleri üzerinden geçseler bile hayat bulamaz. Gençliğin akan kanı onları boğmaya kâfidir. Millet yaşasın, milletin kalbi siz yaşayınız.”

Gazi Paşa Hazretlerinin Seyahat Programı

Adana: 15 [Mart 1923]  (Sahib-i imtiyazımızdan)-Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri Cumartesi günü Mersin’e hareket buyuracaklar ve avdette [dönüşte] geceyi Tarsus’ta geçireceklerdir.  Pazar günü sekizde Osmaniye’ye hareket edeceklerdir. Paşa Hazretlerinin seyahatlerini Dörtyol’a kadar temdit etmeleri [uzatmaları] muhtemel olduğu gibi bu seyahat programının da tebeddüle [değişikliğe] uğraması muhtemeldir. [2]

DİPNOTLAR

[1]  Hâkimiyet-i Milliye, 15 Mart 1923, No: 764, s. 1, sütun: 3-4

https://dspace.ankara.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12575/67476/0238.pdf?sequence=238&isAllowed=y

[2]  Hâkimiyet-i Milliye, 16 Mart 1923, No: 765, s. 1, sütun: 2-6

https://dspace.ankara.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12575/67476/0242.pdf?sequence=242&isAllowed=y

 

Türk Tarihi

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]

Published

on

Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.

Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.

Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.

Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Bü­yük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.

İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.

İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:

Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.

Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.

Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.

Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.

Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.

Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:

Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.

28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:

Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.

Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.

Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımı­zın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımı­zın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.

İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.

Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:

Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].

Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:

Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.

Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket]   ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.

Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.

Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.

Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.

diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.

Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:

1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.

2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.

27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:

Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.

İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:

Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.

diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.

Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.

Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:

Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrı­calıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.

Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.

Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.

Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.

Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:

Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.

Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırı­yor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.

Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:

Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.

Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:

Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.

Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.

Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.

Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?

Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.

Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:

Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.

 [*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.

[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]

Continue Reading

Mustafa Kemal Atatürk

10 Kasım’da Atatürk’ü Anmak ve Anlamak

Published

on

Özet

Bu makale, 10 Kasım’ın tarihi anlamını yalnızca bir anma günü olarak değil, aynı zamanda Atatürk’ün fikri mirasını yeniden yorumlama fırsatı olarak ele almaktadır. Atatürk’ü anmak, onu tarihi bir figür olarak yüceltmekten öte, çağdaş bir düşünce sisteminin sürekliliğini koruma çabasıdır. Bu bağlamda makale, anmanın tören boyutu ile anlamanın entelektüel boyutunu bütünleştirerek, 10 Kasım’ı bir toplum bilinci pratiği olarak analiz etmektedir.

Anahtar Kelimeler: Atatürk, 10 Kasım, Anma Kültürü, Cumhuriyet Düşüncesi, Modernleşme, Eleştirel Tarih.

Giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nde 10 Kasım, yalnızca Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü değil; aynı zamanda, bir milletin kendisini yeniden tanıma ve tarih bilincini tazeleme günüdür. 1938’den itibaren her yıl tekrarlanan bu tören, bir yas ifadesinden ziyade, modern Türk kimliğinin sürekliliğini koruma iradesinin sembolü hâline gelmiştir.

Atatürk’ü anmak, onun bıraktığı mirasın hem tarihi hem de fikri boyutlarını hatırlamaktır. Ancak onu anlamak, bu mirasın felsefi ve sosyal temellerini çağın şartlarına uyarlayabilmektir.

1. Atatürk’ü Anmak: Orta Hafızada Bir Tören

Anma olgusu, sosyal hafızanın yeniden üretim biçimlerinden biridir. 10 Kasım sabahı 09.05’te bütün ülkenin aynı anda susması, yalnızca bir “yitiriş” anını değil, bir “yeniden diriliş” bilincini temsil eder. Bu sessizlik, bireysel bir yas değil, ortak bir anlamlandırma dönemidir.

Ortak bellek teorisine göre, bir toplum, geçmişini yeniden kurgularken aslında kendisini inşa eder. Bu bağlamda 10 Kasım törenleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik inşasında önemli bir “zaman ve mekân sabitesi” görevini yapmıştır.

Bu tören, bireylerin şahsi duygularını sosyal bir çerçeveye yerleştirir. Özellikle okullarda, kamu kurumlarında ve meydanlarda yapılan törenler, genç kuşaklara Cumhuriyet’in değerlerinin aktarıldığı sembolik mekânlardır. Dolayısıyla 10 Kasım, sadece geçmişi hatırlama değil, aynı zamanda “geleceğe ait bir kimliği” gösterme ve sürdürme eylemidir.

2. Atatürk’ü Anlamak: Fikri Mirasın Yeniden Yorumu

Atatürk’ü anlamak, yalnızca tarihi olayları bilmek değil, bu olayların ardındaki fikri sistemi kavramaktır. O, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireylerden oluşan bir toplum ideali ortaya koymuştur. [1]

Bu ideal, dogmalardan arınmış bir akılcılığı ve bilime dayalı bir ilerleme anlayışını temel almaktadır. “Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” sözü, Atatürk’ün fikri mirasının özüdür.

Atatürk’ün inkılapları –özellikle eğitim, hukuk ve kadın hakları alanlarındaki dönüşümler– birer modernleşme adımı olmanın ötesinde, insanı merkeze alan bir özgürlük anlayışının yansımaslarıdır. Bu inkılaplar, “rasyonelleşme dönemi”nin Türkiye’deki göstergeleridir.

3. Vaka Analizi: 10 Kasım 1938 ve Sosyal Tepki

Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefatı, yalnızca bir devlet adamının ölümü değil,  millî bir sarsıntı olarak yaşanmıştır. Ancak bu sarsıntı, kısa sürede “millî direniş bilinci”ne dönüşmüştür.

Arşiv belgelerine göre, İstanbul’da cenaze gününde sokağa çıkan yüzbinler, kendi inisiyatifleriyle yas tutma biçimleri geliştirmiştir. [2] Bu durum, anma kültürünün halk tarafından özümsendiğini göstermektedir.

1938 sonrasında 10 Kasım törenleri, devletin resmi tören çizgisinden taşarak, bireysel ve sivil hafızanın ortak alanına dönüşmüştür. Özellikle 1950 sonrası dönemde, anma biçimlerinin çeşitlendiği ve duygusal yoğunluğun kuşaklar arası aktarımında kültürel bir süreklilik sağladığı gözlemlenmiştir.

4. Eleştirel Tarih Bakış Açısıyla 10 Kasım’ın Dönüşümü

Eleştirel tarih yöntemi, geçmişi kutsallaştırmadan, onun bugüne etkilerini çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, 10 Kasım anmaları yalnızca “nostaljik bir bağlılık” değil, tarih bilinci üretiminin bir aracıdır.

Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, 10 Kasım’ın genç kuşaklar nezdinde duygusal bir etkiden ziyade sembolik bir törene dönüştüğünü ortaya koymuştur. [3] Ancak bu durum, anmanın anlamını yitirdiği anlamına gelmez; aksine, yeni kuşakların Atatürk’ü kendi çağlarının diliyle yeniden yorumlama çabası olarak görülebilir.

Dolayısıyla Atatürk’ü “anlamak”, onu tekrarlamak değil, onun yöntemini sürdürmektir: eleştirel düşünmek, sorgulamak ve daima ileriyi hedeflemek.

Sonuç

10 Kasım, yalnızca bir anma günü değil,  millî bilincin yenilenme anıdır. Atatürk’ü anmak, geçmişe duyulan saygıdır; ama onu anlamak, geleceğe duyulan sorumluluktur.
Bu sebeple her 10 Kasım, Türk milletinin “düşünen ve ilerleyen insan” idealini yeniden hatırladığı bir zaman eşiğidir.

Atatürk’ün mirası, bir kişi kültü değil; bir düşünce kültürüdür. Bu kültür, her kuşakta yeniden doğar, çünkü 10 Kasım’ın sessizliğinde bir milletin sesi saklıdır.

DİPNOTLAR

  1. Atatürk, Nutuk, Cilt II Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1969, s. 894.
  2. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri, Dolmabahçe Defterleri, 1938 Kasım Dosyası, Belge No: 27.
  3. Ayşe Kuruoğlu, “10 Kasım Anma Kültürünün Kuşaklar Arası Dönüşümü” Toplum ve Tarih 412 (2019), s. 67–89.

Continue Reading

Mustafa Kemal Atatürk

Yönetimde Adalet: Kutadgu Bilig, Siyasetname, Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler’in Karşılaştırmalı Analizi

Published

on

Özet

Adalet, Türk-İslam siyaset düşüncesinde devletin bekasının ve toplum düzeninin en temel direği olarak kabul edilmiştir. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig (1069-1070) ve Nizamü’l-Mülk’ün Siyasetname’sinde (1091) adalet; kozmik düzen ve ahlaki temeller üzerinden ele alınırken, Koçi Bey Risalesi (1631) ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütler (1767) adlı eserinde ise daha çok mali-idari düzenin korunması ve reform ihtiyacı bağlamında işlenmiştir. Bu makalede dört eser karşılaştırılarak adaletin görevleri meşruiyet kaynağı, toplum düzeninin garantisi, mali düzenin temeli ve devletin bekası — çerçevesinde değerlendirilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Adalet, Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, Nizamü’l-Mülk, Siyasetname, Koçi Bey Risalesi, Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler, Türk-İslam Siyaset Düşüncesi.

Giriş

Adalet, siyaset felsefesinin en eski ve evrensel kavramlarından biridir. Antik Yunan’dan Türk-İslam siyaset geleneğine, Orta Çağ’dan Osmanlı klasik düşüncesine kadar bütün siyasal teorilerde adalet, devletin düzenini ve meşruiyetini sağlayan temel unsur olarak görülmüştür. Türk-İslam düşüncesinde de adalet, yalnızca ahlaki bir ilke değil, aynı zamanda yöneticinin görev ve sorumluluklarını belirleyen bir siyasal kurumdur.

Karahanlılar’da Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i, Selçuklu’da Nizamülmülk’ün Siyasetname’si, Osmanlı’da Koçi Bey Risalesi ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütleri, farklı dönemlerde ve şartlarda kaleme alınmış olmakla birlikte, ortak bir kavram etrafında birleşirler: adalet.

Yönetimde Adalet

1. Kutadgu Bilig’de Adalet

Yusuf Has Hâcib, adaleti devletin “dört sütunundan” biri olarak tanımlar. Hükümdarın zulümden uzak durması, fakirleri koruması ve eşitliği gözetmesi en temel yükümlülüklerdir. Eserde, adaletin Tanrı’nın rızasıyla doğrudan ilişkili olduğu belirtilmektedir:

Beylerin halk üzerine zulmü artarsa, Tanrı’nın gazabı iner, devlet yıkılır.”

2. Siyasetname’de Adalet

Nizamülmülk’e göre adalet, “mülkün temelidir.” Devletin düzeni, hükümdarın zulümden uzak durmasına bağlıdır. Halkın şikâyetlerini doğrudan dinlemek ve kadıların bağımsızlığını korumak, adaletin somut göstergeleridir.

Adalet mülkün temelidir; adalet giderse memleket de gider.”

3. Koçi Bey Risalesi’nde Adalet

Koçi Bey, Osmanlı’da yaşanan bozulmayı adaletin kaybına bağlamaktadır. Ona göre rüşvet, liyakatsiz atamalar ve kanun dışı uygulamalar devlet düzenini çökertmiştir. Bu sebeple adaletin yeniden tesisi için ıslahat teklif etmektedir: rüşvetin kaldırılması, tımar sisteminin eski düzenine döndürülmesi ve kadıların tarafsızlığının korunması.

Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu, nizam bozuldu.”

4. Devlet Adamlarına Öğütler’de Adalet

Defterdar Sarı Mehmet Paşa, adaleti özellikle mali düzen üzerinden ele almaktadır. Zulümle toplanan vergilerin bereketsiz olduğunu, hazinenin bu yolla dolsa bile sonunda boşalacağını ifade etmektedir. Ona göre adalet, yalnızca şeriatın değil, aynı zamanda mali disiplinin de teminatıdır.

Hazineyi zulümle doldurmak haramdır; sonunda hazine boşalır, halkın bedduası devleti yıkar.”

Karşılaştırmalı Analiz

  • Kutadgu Bilig ve Siyasetname, adaleti metafizik, ahlaki ve kozmik bir ilke olarak görürken;
  • Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler, adaleti mali-idari düzenin sağlanmasında pratik bir ıslahat unsuru olarak ele almıştır.

Yönetimde Adalet: Karşılaştırmalı Tablo (Alıntılarla)

EserAdaletin KonumuAdaletin Yöneticiden BeklentisiUygulama AlanıTemel Tehdit / Bozulma SebebiÖzgün Alıntı
Kutadgu Bilig (1069-1070, Yusuf Has Hâcib)Devletin dört sütunundan biri; kozmik-dini düzenin temeliHükümdarın eşitliği gözetmesi, fakirleri koruması, zulümden uzak durmasıVergi adaleti, liyakat, halk ile hükümdar ilişkisiZulüm → devletin ömrünün kısalması“Beylerin halk üzerine zulmü artarsa, Tanrı’nın gazabı iner, devlet yıkılır.”
Siyasetname (1091, Nizamülmülk)“Mülkün temeli” olarak görülürHalkın şikâyetlerini dinlemek, kadıları bağımsız bırakmak, zulmü engellemekVergi düzeni, kadılık sistemi, şikâyet mekanizmasıAdaletin bozulması → kozmik ve toplumsal düzenin çöküşü“Adalet mülkün temelidir; adalet giderse memleket de gider.”
Koçi Bey Risalesi (1631)Devletin bozulma sebeplerini açıklayan merkezî unsurRüşvetin kaldırılması, timar düzeninin eski hâline getirilmesi, kadıların tarafsızlığıAskeri, mali ve adli düzenLiyakatsiz atamalar, rüşvet, kanun dışı uygulamalar“Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu, nizam bozuldu.”
Devlet Adamlarına Öğütler (1767, Sarı Mehmet Paşa)Mali ve idari düzenin bekçisiGelir-gider dengesinde adalet, kul hakkından sakınma, ölçülülükVergi toplama, hazine yönetimi, idari denetimZulümle toplanan vergi → halkın huzursuzluğu ve hazinenin boşalması“Hazineyi zulümle doldurmak haramdır; sonunda hazine boşalır, halkın bedduası devleti yıkar.”

Dört eserin ortak noktası, adaletin yokluğunun devletin çöküşüne yol açacağı fikridir. Ancak dönemler ilerledikçe, adaletin tanımı soyut bir düşünceden somut bir yönetim ilkesi ve mali düzen mekanizmasına dönüşmüştür.

Sonuç

Adalet, Türk-İslam siyaset düşüncesinde daima devletin varlık sebebi ve bekasının şartı olmuştur. Kutadgu Bilig ve Siyasetname, adaleti daha evrensel ve ahlaki bir çerçevede değerlendirirken; Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler, Osmanlı’nın çözülme döneminde adaleti ıslahatların anahtarı olarak görmüştür. Bu karşılaştırma, siyasal düşünce tarihimizde adalet kavramının sürekli varlığını, fakat içerik ve uygulama bakımından dönemin ihtiyaçlarına göre dönüşümünü açıkça göstermektedir.

Kaynakça 

  1. Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, Çev. Reşit Rahmeti Arat, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1985.
  2. Nizamülmülk, Siyasetname, Çev. Mehmet Altay Köymen, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1999.
  3. Koçi Bey, Koçi Bey Risalesi, Haz. Zuhuri Danışman, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1972.
  4. Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler (Nasihatü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ), Haz. Hüseyin Algül, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.
  5. Halil İnalcık, Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, Eren Yayıncılık, İstanbul, 2000.

Continue Reading

En Çok Okunanlar