Connect with us

Mustafa Kemal Atatürk

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Hastalığı, Vasiyeti ve Ölümü (2)

Published

on

Vasiyetini kendi eliyle yazdı

Atatürk’ün karnının büyümesi iyice belirginleşmişti. Bu nedenle de yatmakta ve nefes almakta artık güçlük çekiyordu. Sıkıntı veren karnındaki suyun alınmasını istiyor ve bu isteğini sık sık tekrarlıyordu. Fakat doktorları suyun mümkün olduğu kadar geç alınması taraftarıydılar.

Atatürk, Dr. Şakir Ahmet Bey’in Savarona’da verdiği bilgiye rağmen, bu su alınması işleminin, yani ponksiyonun önemli ve belki de tehlikeli olabileceğini tahmin ediyordu. Bunun için, ponksiyondan önce, düşündüğü birkaç meseleyi not halinde vasiyet etmek ihtiyacını duymuştu.

Atatürk’ün vasiyetnamesinin nasıl düzenlendiğini Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri aziz arkadaşım Hasan Rıza Soyak’tan dinleyelim:  [1, 2]

“1938 yılı sonbaharıydı. Dolmabahçe Sarayı’ndaydık. Bir sabah Atatürk’ün yatak odasına girdim. O büyük insan, yatağında başı biraz yüksekte, arkaüstü yatıyordu. Salonu solgun bir güneş kaplamıştı. Yüzü fildişi rengindeydi. Yüzü, her gün biraz daha zayıflayıp uzadıkça gözleri irileşiyordu. O gök mavisi hareli ve harika gözler…

Bana yatağının ayakucuna doğru bir yer gösterdi. Oturdum. Her zamanki sorusunu tekrarladı:

‘Ne haber?

O günlerde Avrupa’da siyasi hava çok bozulmuştu. Atatürk ise bazı kaygılara ve tehlike belirtilerine rağmen, rahattı. Almanların henüz, İtalyanların ise hiç hazırlanmamış oldukları görüşündeydi. O yıl savaş çıkmayacağını, anlaşmazlıkların mutlaka bir pamuk ipliğine bağlanacağını, savaşı ancak 1939 veya sonraki yıllarda beklemek gerektiğini söylüyordu.

Son yirmi dört saat içindeki sorunlara ilişkin haberleri özetledim. Görüşünü doğrulayıcı nitelikteki bu haberleri ilgi ile dinliyor, ara sıra bazı sorular soruyor ve kısa cümlelerle görüşlerini açıklıyordu. Ancak düşünceli ve heyecanlı olduğu belliydi.

Sözlerimi bitirince sağ kolunu bana doğru uzattı. Doktorlar, kesin olarak gerekmedikçe güç sarf etmesini yasaklamışlardı. Bu nedenle hareketlerine yardım ediyorduk. Elini tuttum, doğruldu, yatağının içinde bağdaş kurdu. Birkaç dakika denizi ve karşı sahili seyretti. Heyecanını yenmeye çalıştığı belliydi. Gözlerini bana çevirdiğinde uzun kirpiklerinin ıslandığını fark ettim. Bütün hastalığı süresince benim yanımda gösterdiği tek zaaf-eğer bu ulvi sükûnete zaaf demek doğru ise- buydu. Sonra önüne baktı ve ağır ağır konuşmaya başladı:

‘Bu yolda konuşmak benim için de, senin için de zor ama başka çaremiz yok. Konuşmaya mecburuz çocuk. Hani seninle ara sıra bir işimizden söz ederdik. Hatta bunun için bir de kanun çıkarılmıştı: Şu vasiyetname meselesi. Bugün, yarın o işi bitirmeliyiz. Nasıl olsa bir gün karnımdan su alınacak. Ne olur ne olmaz. Barsaklardan biri delinebilir, başka bir arıza olabilir. Herhalde ihtiyatlı olmalı.

Gerçekten bunu beş yıldan beri ara sıra konuşuyorduk. Medeni Kanun’un 452’nci maddesini tadil mahiyetinde bir kanun çıkarılmıştı. 19 Mayıs 1932 tarihli Resmi Gazete’ de yayınlanan özel kanun şu idi:

1 ) Gazi Mustafa Kemal Hazretleri’nin Kanun-ı Medeni’nin 452’nci maddesi dairesindeki tasarrufları mahfuz hisseler hakkındaki hükümden müstesna olup bütün mallarında muteberdir.

2) Bu kanun neşir tarihinde muteberdir.

Medeni Kanun’un 452’nci maddesi ise şöyle değiştirilmişti:

Madde 452) Furuun baba ve anası, erkek ve kız kardeşi yahut karısı veya kocası sağ iken ve{a t eden murisin ölüme bağlı tasarrufları, bu kimselerin mahfuz hisseleri miktarından fazla olan mallarında muteberdir.

Bu mirasçılardan kimse bulunmazsa, muris, bütün mirasta tasarruf edebilir.

Sevgili ve kıymetli vücudun fani âlemdeki günlerinin sayılı olduğunu, o acı gerçeği çoktan biliyordum. Buna rağmen Atatürk’ün vasiyetnamesinin yapılması lafından bile sarsıldım. İçimden yumruk gibi bir şey kabarıp boğazımı tıkadı. Atatürk’e güçlükle cevap verdim:

Emirlerinizi sırf öteden beri düşündüğümüz bir konu olduğu için dinliyorum. Yoksa buna hiç gerek yoktur. Yapılacak iş gayet basit bir işlemdir ve buyurduğunuz tehlike kesinlikle söz konusu değildir.

Artık kendisine tamamen hâkim olmuştu:

‘Her neyse. Şimdi gerekli mi değil mi tartışmasını bırakalım ve bunu mutlaka yapalım. Mal olarak nemiz varsa hemen bir listesini yapıp bana getir.

Odadan çıktım. Büroma indim. Defterlere ve kayıtlara bakarak istediği listeyi yaparken ben de sükûnet bulmuştum. Tekrar yanlarına çıktığımda kendilerini aynı durumda buldum. Listeyi aldı, inceledi ve şu emri verdi:

‘Bunları ikiye ayıracağız. Bir kısmı hayatta kaldığımız sürece üzerimizde kalması lazım gelenlerdir. Nakit, hisse senetleri, Çankaya’daki köşk ve eşyası gibi… Hazırlayacağımız belgeye işte bunları koyacağız. Diğerlerini, yani başka yerlerdeki evleri ve emlaki, Ankara’ya döner dönmez mahalli belediyelere veya diğer kurumlara verir, işlemleri de yaptırırız.

Vasiyetname hakkında düşündüğü esasları not ettirdi. Ve bunun duyulmamasına çok özen göstermemi de tembih etti. Atatürk, nakit ve hisse senetlerinin -o zamana kadar olduğu gibi- İş Bankası tarafından nemalandırılmasını isterken şu görüşünü açıklamayı da ihmal etmedi:

‘İş Bankası Celal Bey’in (Bayar) nezareti altında çok iyi çalıştı ve başarılı sonuçlar aldı. Celal Bey yaşadıkça daima banka ile alakadar olacaktır. Onun için bu kaydı koyalım.’

Atatürk’ün bu sözlerinden anlaşılacağı gibi, kendisi, Ankara’ya dönmek niyetindeydi. Elim akıbeti sezmiş olmakla birlikte, Ankara’ya dönerek bazı işleri halledeceğine inanıyordu. Ne yazık ki, hastalığının izlediği seyir, bu isteğinin gerçekleşmesini imkân dışına çıkarmıştı.

Vasiyet için en uygun kanuni şekli belirlemek ve dikte ettirdikleri esasları yine kanuni şekilde düzenlemek için bir hukukçu arkadaşla görüş alışverişinde bulunmaya ihtiyaç vardı. Aklıma Kocaeli Milletvekili Sefahattin Yargı geldi. Kendisini Atatürk de tanır, sever ve takdir ederdi. Ona telefon ettim. Gece Osmanbey’deki Suna kahvesinin terasında buluştuk. Konu ile ilgili kanun hükümlerini birlikte inceledik. Vasiyetnameyi eliyle yazıp kapalı zarf içinde notere teslim etmesi şeklini uygun bulduk. Sefahattin Yargı’nın tavsiyesiyle bu görevi Altıncı Noter İsmail Kunter’e yaptıracaktık. Konuyu Dr.

Neşet Ömer İrdelp’e de açtım. Ev halkına noteri konsültasyon için getirdiği eski bir doktor arkadaşı olarak tanıtması konusunda görüş birliğine vardık.

Selahattin Yargı ile bir müsvedde hazırlamıştık. Ben bunu tape ettim ve Atatürk’e arz ettim. Okuduktan sonra:

‘Hemen yazalım. Kapıyı kapa, içeriye kimse girmesin.’

Yine yatağının içine oturdu v e ayaklı yemek tablasını önüne aldı. Ara sıra müsveddeye bakarak yazmaya başladı. Hem yazıyor, hem de bazı kelimeleri değiştiriyor, cümleleri kısaltıyor ve sadeleştiriyordu. Ben yatağın yanında ayakta, büyük bir üzüntü ve aynı zamanda hayranlıkla kendisini seyrediyordum.

Çok sakindi. Yazdıklarına arada bir göz atıyordum. Eşsiz muhakemesi, büyük nezaketi ve zarafetiyle ne kadar ince düşünüyordu. Mesela bir maddede ‘vefatlarına kadar’ ibaresi vardı. Onun yerine ‘yaşadıkları sürece’ diye yazdı. O’nun için yaşamak esastı. Bir vasiyetnamede bile olsa insanın ölümünden söz etmeyi nezakete uygun bulmuyordu. Kızkardeşinin Çankaya’da oturduğu eve ait maddede ‘İkametine müsaade edilecektir‘ deniliyordu. Onu da ‘Emirlerinde kalacaktır‘ şeklinde düzeltti.

Atatürk ‘ün vasiyetnameyi yazarken yaptığı düzeltmeler şöyle idi: (Atatürk’ün yaptığı düzeltmeler parantez içinde ve beyaz olarak yazılmıştır)

‘Malik olduğum bütün nukut ve hisse senetleriyle Çankaya’daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi’ne atideki şartlarla terk ve vasiyet ediyorum:

  1. Nukut ve hisse senetleri şimdiki gibi İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.
  2. Her seneki nemadan bana hâsıl olan nisbetleri şerefi mahfuz kaldıkça vefatlarına kadar (yaşadıkları müddetçe) Makbule’ye ayda bin, Afet’e sekiz yüz, Sabiha Gökçen’e altı yüz, Ülkü’ye iki yüzer lira ve Rukiye ile Nebile’ye şimdi olduğu gibi (şimdiki gibi) yüzer lira verilecektir.
  3. Sabiha Gökçen’e bir mesken tedariki için ayrıca (bir ev de alınabilecek ayrıca) para verilecektir.
  4. Makbule’nin vefatına kadar (yaşadığı müddetçe) Çankaya’da oturduğu evde ikametine müsaade edilecektir (emrinde bulunacaktır).
  5. İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek tahsillerini bitinceye kadar (ikmal için) muhtaç oldukları mümkün olan (olacakları) yardım yapılacaktır.
  6. Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir.’

Dakikalar geçtikçe heyecanım artıyordu. Bu tarihi olayın tek şahidi olmak düşüncesi beni sarsıyordu. Tıkanacak, düşecek gibi oluyordum. Belki biraz da kendime nefes almak imkânını vermek için mırıldandım:

‘Yoruluyorsunuz. Bırakınız. Birkaç saat sonra devam edersiniz efendim.’

Sakin fakat kat’i cevap verdi:

‘Hayır, hayır! Başladık bitirelim.’

Eline aldığı işi bitirmeden bırakmak O’nun hayatta yapamayacağı şeydi. Devam etti ve bitirdi. Beni de uyardı:

‘Müsveddeyi buna göre düzeltmeyi unutma!

Müsveddeyi aldım ve hemen oracıkta düzelttim. Yazdığını alıp zarfladı, komodinin çekmecesine koydu. Bundan sonra yanında kaldığım birkaç dakika içinde öteden beriden konuştuk. Bir ara dış politikadan söz etti ve şöyle dedi:

‘Bizim şimdiye kadar takip ettiğimiz açık ve dürüst siyaset memlekete çok faydalı olmuştur. Arkadaşlar da buna alıştılar. Böylece devam eder gider.

*

Emrettikleri gün ve saatte noter geldi. Kendisine haber verdim. Biraz vakit kazanmak istedi. Dr. Neşet Ömer’le birlikte yatak odasının altındaki bir odada bir süre bekledik. Kendilerinden haber gelince üst kata çıktık. Yatak odasına girdik. Durumu şöyleydi:

Yataktan çıkmış, tıraş olmuş, yıkanmış, ipek bir pijama ve yine kırmızı ipek ropdöşambır giymişti. Boynuna koyu vişne renginde ipek bir eşarp bağlamıştı. Denize bakan pencerelerin önüne koydurduğu şezlongun üzerine oturmuş, sigara içiyordu. Bizi görünce hafifçe kımıldandı:

‘Buyurunuz!

Tam karşısına k oydurduğu sandalyelerde üçümüze de yer gösterdi. Oturduk. Hatırımda kaldığına göre noterle, İstanbul’daki noter sayısı ve o yıl yeni çıkan Noterlik Kanunu üzerinde konuştu. Getirilen kahvelerin içilmesini bekledi. Sonra önündeki sigara masasının üzerine koyduğu kapalı zarfı aldı ve notere verdi:

‘Bu benim vasiyetnamemdir. İcap ettiği zaman muamelesini yaparsınız.’

Hemen kalkıp odadan çıktık. Çıkarken baktım, üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi ferahlamış, yüzü pembeleşmişti.”

Bak ben ne haldeyim!”  

Atatürk, hastalığının ölümcül olduğunu bildiği halde, tıpkı meydan muharebelerinde olduğu gibi, şimdi de düştüğü yatakta ölümle alay ediyordu. Kendisini hiçbir zaman hastalığın doğal zayıflığına, düşüklüğüne ve üzüntüsüne kaptırmamıştı. Sağlıklı iken de, hasta iken de, hatta hastalığının en ağır evresinde bile adetlerini kesinlikle bozmamıştı. Belirli saatlerde tıraşını olur, tuvaletini yapar, gücünü korumaya çalışırdı. Yorgun, mecalsiz ve hasta yüzü daima neşeliydi. Daima neşeli olmaya ve neşeli görünmeye çalışıyordu.

Karnı o kadar çok su toplamış ve o kadar şişmişti ki, artık yatakta dik oturamıyor, sıkıntı çekiyordu. Onun için arkasına yastıklar yığılarak mümkün olduğu kadar dik durmayı tercih ediyordu.

Vasiyetnamenin yazılmasından bir süre sonra Prof. Fissenger tekrar İstanbul’a gelmişti. Profesör hastasını daha iyi bulacağını tahmin ederek bu kez kızını da yanında getirmişti. Saraya gelir gelmez Atatürk’ü tekrar baştan aşağıya muayene etti. Muayeneden sonra bize sadece şunu dedi:

Aziz hastamı daha iyi bulacağımı tahmin ederek çok neşeli gelmiştim.”

Profesörün bu sözlerinden hastalığın ağırlaşmakta olduğunu anlamıştık. Aslında görünen köy için artık kılavuza ihtiyaç yoktu.

Atatürk’ün ıstırabı artık dayanılmaz derecede artmıştı. Karnında toplanan suyun verdiği sıkıntıdan kurtulmak ve rahat bir nefes alabilmek için suyun bir an önce alınmasını istiyor, bu arzusunun hemen yapılması için uyarılarını sıklaştırıyordu. Oysa doktorlar bir süre daha suyu almak istemiyorlardı. Suyun alınmasıyla meydana gelebilecek tehlikeden korkuyorlardı. İdrar hemen hemen tamamen kesilmiş denebilirdi. Prof. Fissenger’in gelmesi üzerine sonunda suyun alınmasına karar verildi.

Birinci ponksiyon, Prof. Fissenger ve Prof. Neşet Ömer Bey’in nezaretinde Operatör Dr. Mim Kemal Bey ( Öke) tarafından yapıldı. Bu ponksiyonda karnından hemen hemen bir tenekeye yakın su alınmıştı. Ponksiyon işleminden sonra hemen odasına girdim. Gördüğüm tablo şuydu:

Atatürk adeta birdenbire zayıflamış, çok zayıflamıştı. İki kolunu başının altına alarak sırtüstü yatıyordu. Karnını büyük bir sargı ile sarmışlardı. Odasına girer girmez yanına koştum:

Geçmiş olsun Paşam!”

Başının altına aldığı kollarının pazusunu öptüm. Bana, doktorların duyamayacağı kadar yavaş bir sesle şöyle dedi:

Çıkan suyu gördün mü? Bu kadar bir su kabı insanın karnının üzerine konsa nasıl tahammül eder? Bak ben ne haldeyim, nasıl tahammül etmişim?

Ben sözümü tekrarladım:

Geçmiş olsun Paşam! Bunların hepsi geçecek.

Gözyaşlarımı kendisine göstermemek ve üzüntümü hissettirmemek için, bir fırsat bularak, doktorların arkasından sıyrılıp hemen odadan dışarıya çıktım.

*

Atatürk’ün artık tam bir dinlenmeye ihtiyacı vardı. Uzun boylu konuşmaması ve yanında konuşulup yorulmaması lazımdı. Buna doktorları çok önem veriyorlardı. Atatürk’ün kimseyi kabul etmemesi, kabul ettiği kişilerin de yanında fazla kalmaması gerekiyordu. Doktorların bu tavsiyesini yerine getirmek üzere Salih Bozok, ben, Hasan Rıza Soyak ve Muhafız Kıtası Komutanı İsmail Hakkı Tekçe, Başyaver Celal aramızda bir nöbet düzenledik. Atatürk’ün yattığı odanın yanında çalışma odası vardı. Her iki odanın arasındaki kapıyı açtık. Sırası gelen arkadaş bu odada iki saat nöbet tutuyor ve Atatürk’ün izni alınmadıkça hiç kimse yanına sokulmuyordu.

Beni bir an önce Ankara’ya götürün

Atatürk, ilk ponksiyonun yapıldığı günün gecesini diğer gecelere göre daha rahat geçirdi. Yalnız ara sıra yüksek sesle inlediğini nöbet odasından duyuyorduk.

Yapılan ponksiyon nispeten rahatlık vermekle birlikte, genel durumunda hemen dermansızlık meydana getirdi. O büyük adam yatak içinde sanki saatten saate küçülür gibi bir hal almıştı. Gün geçtikçe adeta bir deri bir kemik kalmaktaydı. Fakat o durumda bile düzenli tıraş oluyor, sabah gazetelerini izliyor, devlet işlerini görüyor, kanun ve kararnameleri imzalıyordu. Istırabına, dermansızlığına rağmen gramofon düzenli çalınıyor, radyo dinleniyor, üzüntüsünü hissettirmemek için yanına her girdiğimizde eski neşesini göstermeye ve latife yapmaya çalışıyordu. Geceleri uykusu kaçtığı zaman zile basar ve hademesine:

Beylerden nöbette kim var?” diye sorar, hangimiz varsak yanına çağırır, uykusu gelinceye kadar şuradan buradan konuşur veya konuştururdu. Uykusu geldiğini hissettiğimiz zaman usulcacık kalkar, nöbet odasına çekilirdik. Salih Bozok’la beni bir sabah erkenden yanına çağırmıştı. Yanındaki komodinin üstüne uzun yünlü çorap ve baldır sargısı koydurmuştu. Bunları göstererek fikrimizi sordu:

Ankara’ya giderken bunu mu giyeyim, ötekini mi?

Cevabı Salih Bozok verdi:

Paşam, bende varis çorapları var. Onları getireyim. Onlar bacakları daha sıkı tutar.

Salih’in sözünü ettiği çorapları hemen getirterek bir kenara koymuştu. Hastalığının o en ağır günlerinde nedense bir an önce Ankara’ya gitmeyi çok istiyordu. Orada herhalde yapmayı tasarladığı bir iş vardı. Gitmek için sürekli ısrar ediyordu. Dermansızlıktan yürüyemeyeceğini düşünerek baldır çoraplarını, diz bağlarını, varis çoraplarını hep bu amaçla hazırlıyordu.

Salih Bozok ile bana diyordu ki:

Bunları ayağıma çekerim. Yakama bir eşarp sarar, trenden Gazi istasyonunda inerim. Trenden derhal otomobile geçerek Çankaya’ya çıkarım. Bunu çabuk yapmalıyız!

O günlerde Romanya kraliçesi trende siroz hastalığından ölmüştü. Bununla ilgili gazete haberleri doktorları da etkilemişti. Doktorlar bu nedenle Atatürk’ün Ankara’ya naklini tehlikeli görüyor ve buna izin vermiyorlardı. Atatürk ise sürekli isyan ediyordu:

Ankara ‘ya gidelim. Ne olacaksam orada olayım!

Doktorların buna izin vermediği kendisine anlatılınca da hışımla söyleniyordu:

Budalalar!

Bunların, bu isteğinin ve budalalar kelimesinin hep bir anlamı vardı. Bunu bir gün çok açık olarak şöyle ifade buyurmuştu:

Beni bir an önce Ankara’ya götürün. Yapılacak önemli İşler var.

*

Yapılan bütün tedaviye rağmen vahamet giderek artıyordu. Hükümet, belki bir yararı olur düşüncesiyle Viyana’dan Epinger, Almanya’dan da Biergmanns adında iki profesör getirtti. Dünyaca tanınmış olan bu iki profesörün teşhisi, tedavisi ve tedbirleri hep aynı idi. Bu profesörlerle birlikte konsültasyon heyetine Prof. Neşet Ömer ve Nihat Reşat Beylerden başka ülkemizin tanınmış profesör ve doktorları Akil Muhtar, Mehmet Kamil, Mim Kemal, Abravaya, Hayrullah Beylerle Süreyya Hidayet Paşa da katıldılar. Konsültasyonlara, muayenelere düzenli devam ediliyordu. Bu profesör ve doktorla r geceli gündüzlü sarayda, Atatürk’ün çevresinde pervane gibi dönüyorlar, canla başla çal ışıyorlardı. Fakat maalesef herkes karamsardı.

*

Genel durumu, sağlığı düzenli olarak, saati saatine, Neşet Ömer ve Nihat Reşat Beyler tarafından izleniyordu. Celal Bayar sürekli Ankara’ dan gelip dönüyordu. Son gelişinde durumun daha da ciddileştiğini anladı. Sağlık Bakanı Hulusi Alataş’la Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Ömer Asım Beyleri hemen saraya göndererek sağlık durumunu izlemeye memur etti.

Dr. Ömer Asım Bey’in candan ve içten ilgisine karşılık, Sağlık Bakanı Hulusi Alataş’ın görevi, sabah akşam saraya uğrayarak Atatürk’ün idrar miktarını cebindeki küçük bir deftere not etmekten ibaret kalıyordu.

Atatürk’ün hastalığı yalnız İstanbul’ da ve Türkiye’ de değil, dış dünyada da büyük yankı yapıyor, üzüntü yaratıyordu. Mesela Macar köylüleri, Peşte Büyükelçimiz Behiç Bey vasıtasıyla, Atatürk’ün karnındaki suların giderilmesi için bazı bitkileri, onları kaynatacak tencerelerle birlikte gönderiyor ve üzüntümüze ortak oluyorlardı. Fakat içte ve dıştaki üzüntülere, ıstırap ve çabalara rağmen ne yazık ki artık elden bir şey gelmiyordu.

*

Ekim ayının son günleriydi. Cumhuriyet bayramı yaklaşıyordu. Atatürk bu bayramda ilk kez Ankara’da bulunamayacaktı. Bu nedenle üzgün görünüyordu. Başbakan Celal Bayar’a Meclis’in açılış nutku ile törenlerde okunmak üzere bir de mesaj dikte ettirdi. Bunlar Bayar tarafından -içine akıttığı gözyaşları arasında- Meclis’te ve stadyumda okundu.

Cumhuriyet bayramı günüydü. Sabah nöbet sırası bende olduğu için Atatürk’ün yanındaki nöbet odasında yapayalnız oturmuş, denize bakarak düşünüyordum. Boğaziçi vapurlarından biri, içi Kuleli Askeri Lisesi öğrencileriyle dolu olarak geldi. Atatürk’ün yattığı odanın tam karşısında durdu. Öğrenciler hep bir ağızdan İstiklal Marşı’nı söyleyerek Atatürk’ü selamlıyorlardı.

Pencereye koştum. Atatürk’ün üzülmemesi için, durmayıp yollarına devam etmelerini elimle işaret ediyordum. Vapurdakiler, elimi sallayarak ilerlemeleri için işaret verişimi Atatürk’ün mukabelesi zannetmiş olacaklar ki “Yaşa, varol” sesleri ve coşkun tezahürat etrafı çınlatmaya başladı. Geri çekildim. Kapının önündeki paravananın arkasından Atatürk’e baktım… Yatağından doğrulmuş oturuyordu. Öğrencilerin yaptığı tezahürattan etkilenmiş, gözleri dolmuştu. Vapurdaki gençleri yatakta gözleriyle izliyordu. Bu bakış kısa sürdü. Sonra halsiz düşerek başını tekrar yastığa koydu ve içten bir “ah” çekerek gözlerini kapadı, düşünceye daldı.

Akşam olmuş, Cumhuriyet bayramı nedeniyle her yer ışıklarla donanmıştı. Fakat her yerde derin bir sessizlik vardı. Millet içten içe ağlıyordu.

O arada Kızkulesi de donatılmıştı. Oradan atılan havai fişekler ve patlayıcı maddeler Atatürk’ü rahatsız etmiş olmalı ki zile basıp sofracı Kamil’i çağırdı. Ben de yine paravana arkasından kendisini izliyordum. Sofracıya sordu:

Bu patırtılar nedir?

Zavallı Kamil, aklınca Atatürk’ü üzmemek için bir yalan uydurdu:

Gök gürlüyor Paşam!

Atatürk, bu çocukça cevabın samimiyetini anladı ve güldü:

”Haydi enayi!

Tekrar yatağına uzandı.

Türk Tarihi

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]

Published

on

Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.

Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.

Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.

Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Bü­yük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.

İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.

İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:

Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.

Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.

Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.

Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.

Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.

Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:

Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.

28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:

Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.

Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.

Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımı­zın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımı­zın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.

İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.

Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:

Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].

Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:

Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.

Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket]   ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.

Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.

Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.

Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.

diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.

Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:

1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.

2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.

27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:

Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.

İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:

Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.

diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.

Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.

Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:

Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrı­calıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.

Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.

Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.

Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.

Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:

Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.

Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırı­yor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.

Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:

Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.

Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:

Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.

Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.

Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.

Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?

Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.

Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:

Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.

 [*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.

[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]

Continue Reading

Mustafa Kemal Atatürk

10 Kasım’da Atatürk’ü Anmak ve Anlamak

Published

on

Özet

Bu makale, 10 Kasım’ın tarihi anlamını yalnızca bir anma günü olarak değil, aynı zamanda Atatürk’ün fikri mirasını yeniden yorumlama fırsatı olarak ele almaktadır. Atatürk’ü anmak, onu tarihi bir figür olarak yüceltmekten öte, çağdaş bir düşünce sisteminin sürekliliğini koruma çabasıdır. Bu bağlamda makale, anmanın tören boyutu ile anlamanın entelektüel boyutunu bütünleştirerek, 10 Kasım’ı bir toplum bilinci pratiği olarak analiz etmektedir.

Anahtar Kelimeler: Atatürk, 10 Kasım, Anma Kültürü, Cumhuriyet Düşüncesi, Modernleşme, Eleştirel Tarih.

Giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nde 10 Kasım, yalnızca Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü değil; aynı zamanda, bir milletin kendisini yeniden tanıma ve tarih bilincini tazeleme günüdür. 1938’den itibaren her yıl tekrarlanan bu tören, bir yas ifadesinden ziyade, modern Türk kimliğinin sürekliliğini koruma iradesinin sembolü hâline gelmiştir.

Atatürk’ü anmak, onun bıraktığı mirasın hem tarihi hem de fikri boyutlarını hatırlamaktır. Ancak onu anlamak, bu mirasın felsefi ve sosyal temellerini çağın şartlarına uyarlayabilmektir.

1. Atatürk’ü Anmak: Orta Hafızada Bir Tören

Anma olgusu, sosyal hafızanın yeniden üretim biçimlerinden biridir. 10 Kasım sabahı 09.05’te bütün ülkenin aynı anda susması, yalnızca bir “yitiriş” anını değil, bir “yeniden diriliş” bilincini temsil eder. Bu sessizlik, bireysel bir yas değil, ortak bir anlamlandırma dönemidir.

Ortak bellek teorisine göre, bir toplum, geçmişini yeniden kurgularken aslında kendisini inşa eder. Bu bağlamda 10 Kasım törenleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik inşasında önemli bir “zaman ve mekân sabitesi” görevini yapmıştır.

Bu tören, bireylerin şahsi duygularını sosyal bir çerçeveye yerleştirir. Özellikle okullarda, kamu kurumlarında ve meydanlarda yapılan törenler, genç kuşaklara Cumhuriyet’in değerlerinin aktarıldığı sembolik mekânlardır. Dolayısıyla 10 Kasım, sadece geçmişi hatırlama değil, aynı zamanda “geleceğe ait bir kimliği” gösterme ve sürdürme eylemidir.

2. Atatürk’ü Anlamak: Fikri Mirasın Yeniden Yorumu

Atatürk’ü anlamak, yalnızca tarihi olayları bilmek değil, bu olayların ardındaki fikri sistemi kavramaktır. O, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireylerden oluşan bir toplum ideali ortaya koymuştur. [1]

Bu ideal, dogmalardan arınmış bir akılcılığı ve bilime dayalı bir ilerleme anlayışını temel almaktadır. “Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” sözü, Atatürk’ün fikri mirasının özüdür.

Atatürk’ün inkılapları –özellikle eğitim, hukuk ve kadın hakları alanlarındaki dönüşümler– birer modernleşme adımı olmanın ötesinde, insanı merkeze alan bir özgürlük anlayışının yansımaslarıdır. Bu inkılaplar, “rasyonelleşme dönemi”nin Türkiye’deki göstergeleridir.

3. Vaka Analizi: 10 Kasım 1938 ve Sosyal Tepki

Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefatı, yalnızca bir devlet adamının ölümü değil,  millî bir sarsıntı olarak yaşanmıştır. Ancak bu sarsıntı, kısa sürede “millî direniş bilinci”ne dönüşmüştür.

Arşiv belgelerine göre, İstanbul’da cenaze gününde sokağa çıkan yüzbinler, kendi inisiyatifleriyle yas tutma biçimleri geliştirmiştir. [2] Bu durum, anma kültürünün halk tarafından özümsendiğini göstermektedir.

1938 sonrasında 10 Kasım törenleri, devletin resmi tören çizgisinden taşarak, bireysel ve sivil hafızanın ortak alanına dönüşmüştür. Özellikle 1950 sonrası dönemde, anma biçimlerinin çeşitlendiği ve duygusal yoğunluğun kuşaklar arası aktarımında kültürel bir süreklilik sağladığı gözlemlenmiştir.

4. Eleştirel Tarih Bakış Açısıyla 10 Kasım’ın Dönüşümü

Eleştirel tarih yöntemi, geçmişi kutsallaştırmadan, onun bugüne etkilerini çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, 10 Kasım anmaları yalnızca “nostaljik bir bağlılık” değil, tarih bilinci üretiminin bir aracıdır.

Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, 10 Kasım’ın genç kuşaklar nezdinde duygusal bir etkiden ziyade sembolik bir törene dönüştüğünü ortaya koymuştur. [3] Ancak bu durum, anmanın anlamını yitirdiği anlamına gelmez; aksine, yeni kuşakların Atatürk’ü kendi çağlarının diliyle yeniden yorumlama çabası olarak görülebilir.

Dolayısıyla Atatürk’ü “anlamak”, onu tekrarlamak değil, onun yöntemini sürdürmektir: eleştirel düşünmek, sorgulamak ve daima ileriyi hedeflemek.

Sonuç

10 Kasım, yalnızca bir anma günü değil,  millî bilincin yenilenme anıdır. Atatürk’ü anmak, geçmişe duyulan saygıdır; ama onu anlamak, geleceğe duyulan sorumluluktur.
Bu sebeple her 10 Kasım, Türk milletinin “düşünen ve ilerleyen insan” idealini yeniden hatırladığı bir zaman eşiğidir.

Atatürk’ün mirası, bir kişi kültü değil; bir düşünce kültürüdür. Bu kültür, her kuşakta yeniden doğar, çünkü 10 Kasım’ın sessizliğinde bir milletin sesi saklıdır.

DİPNOTLAR

  1. Atatürk, Nutuk, Cilt II Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1969, s. 894.
  2. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri, Dolmabahçe Defterleri, 1938 Kasım Dosyası, Belge No: 27.
  3. Ayşe Kuruoğlu, “10 Kasım Anma Kültürünün Kuşaklar Arası Dönüşümü” Toplum ve Tarih 412 (2019), s. 67–89.

Continue Reading

Mustafa Kemal Atatürk

Yönetimde Adalet: Kutadgu Bilig, Siyasetname, Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler’in Karşılaştırmalı Analizi

Published

on

Özet

Adalet, Türk-İslam siyaset düşüncesinde devletin bekasının ve toplum düzeninin en temel direği olarak kabul edilmiştir. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig (1069-1070) ve Nizamü’l-Mülk’ün Siyasetname’sinde (1091) adalet; kozmik düzen ve ahlaki temeller üzerinden ele alınırken, Koçi Bey Risalesi (1631) ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütler (1767) adlı eserinde ise daha çok mali-idari düzenin korunması ve reform ihtiyacı bağlamında işlenmiştir. Bu makalede dört eser karşılaştırılarak adaletin görevleri meşruiyet kaynağı, toplum düzeninin garantisi, mali düzenin temeli ve devletin bekası — çerçevesinde değerlendirilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Adalet, Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, Nizamü’l-Mülk, Siyasetname, Koçi Bey Risalesi, Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler, Türk-İslam Siyaset Düşüncesi.

Giriş

Adalet, siyaset felsefesinin en eski ve evrensel kavramlarından biridir. Antik Yunan’dan Türk-İslam siyaset geleneğine, Orta Çağ’dan Osmanlı klasik düşüncesine kadar bütün siyasal teorilerde adalet, devletin düzenini ve meşruiyetini sağlayan temel unsur olarak görülmüştür. Türk-İslam düşüncesinde de adalet, yalnızca ahlaki bir ilke değil, aynı zamanda yöneticinin görev ve sorumluluklarını belirleyen bir siyasal kurumdur.

Karahanlılar’da Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i, Selçuklu’da Nizamülmülk’ün Siyasetname’si, Osmanlı’da Koçi Bey Risalesi ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütleri, farklı dönemlerde ve şartlarda kaleme alınmış olmakla birlikte, ortak bir kavram etrafında birleşirler: adalet.

Yönetimde Adalet

1. Kutadgu Bilig’de Adalet

Yusuf Has Hâcib, adaleti devletin “dört sütunundan” biri olarak tanımlar. Hükümdarın zulümden uzak durması, fakirleri koruması ve eşitliği gözetmesi en temel yükümlülüklerdir. Eserde, adaletin Tanrı’nın rızasıyla doğrudan ilişkili olduğu belirtilmektedir:

Beylerin halk üzerine zulmü artarsa, Tanrı’nın gazabı iner, devlet yıkılır.”

2. Siyasetname’de Adalet

Nizamülmülk’e göre adalet, “mülkün temelidir.” Devletin düzeni, hükümdarın zulümden uzak durmasına bağlıdır. Halkın şikâyetlerini doğrudan dinlemek ve kadıların bağımsızlığını korumak, adaletin somut göstergeleridir.

Adalet mülkün temelidir; adalet giderse memleket de gider.”

3. Koçi Bey Risalesi’nde Adalet

Koçi Bey, Osmanlı’da yaşanan bozulmayı adaletin kaybına bağlamaktadır. Ona göre rüşvet, liyakatsiz atamalar ve kanun dışı uygulamalar devlet düzenini çökertmiştir. Bu sebeple adaletin yeniden tesisi için ıslahat teklif etmektedir: rüşvetin kaldırılması, tımar sisteminin eski düzenine döndürülmesi ve kadıların tarafsızlığının korunması.

Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu, nizam bozuldu.”

4. Devlet Adamlarına Öğütler’de Adalet

Defterdar Sarı Mehmet Paşa, adaleti özellikle mali düzen üzerinden ele almaktadır. Zulümle toplanan vergilerin bereketsiz olduğunu, hazinenin bu yolla dolsa bile sonunda boşalacağını ifade etmektedir. Ona göre adalet, yalnızca şeriatın değil, aynı zamanda mali disiplinin de teminatıdır.

Hazineyi zulümle doldurmak haramdır; sonunda hazine boşalır, halkın bedduası devleti yıkar.”

Karşılaştırmalı Analiz

  • Kutadgu Bilig ve Siyasetname, adaleti metafizik, ahlaki ve kozmik bir ilke olarak görürken;
  • Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler, adaleti mali-idari düzenin sağlanmasında pratik bir ıslahat unsuru olarak ele almıştır.

Yönetimde Adalet: Karşılaştırmalı Tablo (Alıntılarla)

EserAdaletin KonumuAdaletin Yöneticiden BeklentisiUygulama AlanıTemel Tehdit / Bozulma SebebiÖzgün Alıntı
Kutadgu Bilig (1069-1070, Yusuf Has Hâcib)Devletin dört sütunundan biri; kozmik-dini düzenin temeliHükümdarın eşitliği gözetmesi, fakirleri koruması, zulümden uzak durmasıVergi adaleti, liyakat, halk ile hükümdar ilişkisiZulüm → devletin ömrünün kısalması“Beylerin halk üzerine zulmü artarsa, Tanrı’nın gazabı iner, devlet yıkılır.”
Siyasetname (1091, Nizamülmülk)“Mülkün temeli” olarak görülürHalkın şikâyetlerini dinlemek, kadıları bağımsız bırakmak, zulmü engellemekVergi düzeni, kadılık sistemi, şikâyet mekanizmasıAdaletin bozulması → kozmik ve toplumsal düzenin çöküşü“Adalet mülkün temelidir; adalet giderse memleket de gider.”
Koçi Bey Risalesi (1631)Devletin bozulma sebeplerini açıklayan merkezî unsurRüşvetin kaldırılması, timar düzeninin eski hâline getirilmesi, kadıların tarafsızlığıAskeri, mali ve adli düzenLiyakatsiz atamalar, rüşvet, kanun dışı uygulamalar“Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu, nizam bozuldu.”
Devlet Adamlarına Öğütler (1767, Sarı Mehmet Paşa)Mali ve idari düzenin bekçisiGelir-gider dengesinde adalet, kul hakkından sakınma, ölçülülükVergi toplama, hazine yönetimi, idari denetimZulümle toplanan vergi → halkın huzursuzluğu ve hazinenin boşalması“Hazineyi zulümle doldurmak haramdır; sonunda hazine boşalır, halkın bedduası devleti yıkar.”

Dört eserin ortak noktası, adaletin yokluğunun devletin çöküşüne yol açacağı fikridir. Ancak dönemler ilerledikçe, adaletin tanımı soyut bir düşünceden somut bir yönetim ilkesi ve mali düzen mekanizmasına dönüşmüştür.

Sonuç

Adalet, Türk-İslam siyaset düşüncesinde daima devletin varlık sebebi ve bekasının şartı olmuştur. Kutadgu Bilig ve Siyasetname, adaleti daha evrensel ve ahlaki bir çerçevede değerlendirirken; Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler, Osmanlı’nın çözülme döneminde adaleti ıslahatların anahtarı olarak görmüştür. Bu karşılaştırma, siyasal düşünce tarihimizde adalet kavramının sürekli varlığını, fakat içerik ve uygulama bakımından dönemin ihtiyaçlarına göre dönüşümünü açıkça göstermektedir.

Kaynakça 

  1. Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, Çev. Reşit Rahmeti Arat, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1985.
  2. Nizamülmülk, Siyasetname, Çev. Mehmet Altay Köymen, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1999.
  3. Koçi Bey, Koçi Bey Risalesi, Haz. Zuhuri Danışman, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1972.
  4. Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler (Nasihatü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ), Haz. Hüseyin Algül, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.
  5. Halil İnalcık, Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, Eren Yayıncılık, İstanbul, 2000.

Continue Reading

En Çok Okunanlar