Mustafa Kemal Atatürk
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Hastalığı, Vasiyeti ve Ölümü (1)
Published
3 yıl agoon
By
drkemalkocak


Kılıç Ali Bey anlatıyor:
Atatürk, Savarona’da ümitsiz şekilde yatıyordu. Prof. Fissenger tekrar İstanbul’a geldi. Yaptığı muayenede Prof. Neşet Ömer Bey’in koyduğu teşhisi maalesef doğruladı. Yani hastalığın siroz olduğu artık kesin şekilde anlaşılmıştı.
Fissenger ilk kez Ankara’ya gelip Paris’e döndükten sonra, Neşet Ömer Bey tarafından Atatürk’ün genel durumu sık sık raporlarla ya da telefonla kendisine bildiriliyordu. Fissenger, aldığı bu raporlardan pek memnun olarak, Atatürk’ün her gün biraz daha iyiye gittiği ve O ‘nu bu kez daha iyi durumda göreceği umuduyla İstanbul’a gelmişti. Daha kötü durumda görünce çok üzülmüştü. Atatürk’ü daha ilk görüşünde anlamış, O’na inanmış ve bir dost olarak bağlanmıştı. Şimdi ise çok üzgün ve endişeliydi.
Fissenger, hastalığın böyle vahim bir hale gelmesinin başlıca sebebi olarak Mersin gezisini görüyordu. Çünkü Atatürk’ün günün 23 saati kesin istirahate ihtiyacı vardı. Nitekim bu tavsiyeye tam olarak uymadığı halde düzenli bir hayat sayesinde ilk günlerde sağlık durumu belirgin bir düzelme göstermişti. Tam olmasa bile dinleniyor, yorulmuyordu. Bu kadarcık bir dinlenmenin bile olumlu sonuç verdiği görülüyordu. Tam o sırada Hatay meselesinin heyecanlı bir safhaya girmesi ve Atatürk’ün Mersin’e gitmesi, tedavi için o güne kadar verilen bütün emekleri heba etmişti.
*
Prof. Fissenger ikinci kez İstanbul’a geldiğinde, eski Başbakan İsmet Paşa da, Ankara’da safra kesesinden hastalanmıştı. Bu haberi Atatürk’e Vedit Bey, başyaver aracılığıyla ulaştırmıştı. Atatürk, Fissenger’in hemen Ankara’ya giderek İsmet Paşa’yı muayene etmesini emretti. Fissenger hemen o akşam
Ankara’ya gitti. İsmet Paşa’yı muayene etti ve bir gün orada kaldıktan sonra İstanbul’a döndü. Atatürk’e bilgi verirken, İsmet Paşa’da şeker olduğu için, yapılacak ameliyatın tehlikeli olacağını anlatmış, bu nedenle de ameliyat yapılmamıştı.
Prof. Fissenger, Ankara’dan döndükten sonra İstanbul’ da bir gün kaldı. Bu süre içerisinde bazı önlemler aldı ve Neşet Ömer Bey’le birlikte bazı tedavi yöntemleri kararlaştırdı. Üç ay sonra tekrar gelmek üzere Paris’e döndü.
Fissenger’in gelmesi bize ne kadar güç ve moral veriyorsa, gitmesi de o kadar moralimizi bozuyordu. Bunun için yine Başbakan Celal Bayar’ın yardımıyla İstanbul’da beş gün daha kalmasını rica ettik.
Atatürk, kendisini muayene edip gerekli ilaçları hazırlayan ve tavsiyelerde bulunan Prof. Fissenger’a şunları söyledi:
“Her şeyden önce benim bir asker olduğumu biliyorsunuz!”
Profesör, tavsiyelerine uyacağını ima eden Atatürk’ün bu sözlerinden çok memnun olmuştu. Bizim, beş gün daha kalması için yaptığımız ricaya ise şu cevabı vermişti:
“Beni bırakınız, hemen döneyim. Yoksa bir gün daha fazla kalırsam, anlıyorum ki derhal emrine gireceğim. O kadar güçlü bir adam, o kadar etkisi altındayım.”
Prof. Fissenger, Atatürk’e hayran olmuştu. Çok eski sadık bir dost gibi o da bizimle birlikte üzüntü içindeydi. Duygulu ve samimi bir adamdı. Bir gün Atatürk’ün emriyle Florya’ya götürmüş, orada bana tahsis edilmiş olan evde kendisine ve yanında getirdiği kızına bir öğle yemeği vermiştim. Yemek sırasında dalgın dalgın denize bakıp düşünüyordum. Yanıma sokulup, üzüntümü paylaşmak istedi:
“Ne kadar kederli, ne kadar üzgün olsanız yeridir ve çok haklısınız. Fakat bu tehlikeli fırtına sırasında benim aynı gemi içerisinde sizinle birlikte bulunduğumu da kabul ediniz.”
Bir gece de Moda Deniz Kulübü’nde Neşet Ömer Bey’in verdiği bir akşam yemeğinde, eşine, gözleri dolu dolu şunları söylemişti:
“Nereye, kimin gözüne baksam, gözlerinin içinde üzüntülerini, akıttıkları gözyaşlarını görüyor ve beraber ağlıyorum.”
*
Ne korkunç bir durumdu ki, fırtına yaklaşırken, Atatürk’ün hastalığının ağırlaştığını ve artık hiçbir ümit kalmadığını anlayan, O’nun gölgesi altında büyümüş Cevat Abbas, Hasan Cavit gibiler, bir anda Atatürk’ü terk etmişlerdi. Bunlar artık ne saraya, ne yata, Atatürk’ün çevresine bile uğramaz olmuşlardı. Bu durum hepimize ayrıca azap veriyordu.
Salih Bozok’la ben yalnız kalmıştık. Atatürk’ün yanından hiç ayrılmıyor, daima O’nun yanında kalıp elimizden geldiği kadar kendisini oyalamaya çalışıyorduk.
*
Fissenger ikinci gelişinde, Atatürk’ün yatta yemek için merdivenlerden yukarı salona çıkmasını yasaklamıştı. Atatürk ancak yattığı odanın bulunduğu kattaki salonlara ve güverteye çıkacak ve yemeğini yiyebilecekti. Çünkü hastalığın o evresinde soğuk alması çok tehlikeliydi. Kendisine soğuktan sakınması önemle tavsiye edilmekteydi. Prof. Noel Fissenger ve Prof. Neşet Ömer, özellikle bu konuda çok dikkatli olmamızı istiyorlardı. Atatürk bu tavsiyeyi dinliyor, yukarı kata artık çıkmıyordu. Yemeğini bulunduğu kattaki salonda veya hava iyi ise güvertede yiyordu.
Atatürk her zaman olduğu gibi hastalığı sırasında da –onca acı çekmesine rağmen- çok şık yat kıyafetiyle salona çıkardı. Yatak kıyafetiyle odasından başını bile dışarı çıkarmazdı. Salona çıktığı zaman bizi de yanına çağırırdı. Uzun koltukta oturur, masası önüne getirilir, bizim için de karşısında, tarif ettiği şekilde bir masa hazırlanırdı. Masanın üstü çiçeklerle süslenir, yemek bu şekilde yenirdi.
Atatürk’ün artık bütün zevki gramofon çaldırmaktan, bu şekilde sevdiği şarkı ve türküleri dinlemekten, bir de çok sevdiği Ülkü’sünü okşayarak onunla oyalanmaktan ibaret kalmıştı. Ülkü de gerçekten kendisini oyalıyor ve eğlendiriyordu. Zavallı çocuk, o küçük yaşında, tehlikenin ve gelmekte olan felaketin büyüklüğünden habersizdi.
Atatürk’ün yatta günlük hayatı şöyle geçiyordu:
Uykudan uyanır uyanmaz gramofon çalmaya başlar, Ülkü hemen odasına giderdi. Ne kadar ıstırap içinde olursa olsun, bütün dermansızlığına rağmen devlet ve hükümet işlerinden bir gün bile uzak kalmadı. Genel sekreteri, o yoksa özel kalem müdürü her zaman olduğu gibi imzalanacak olan kararnameleri imzalatır, emirlerini alırdı.
Başbakan Celal Bayar, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, sık sık gelip devletin iç ve dış sorunları hakkında bilgi sunar, emirlerini alırlardı.
Atatürk, hastalığının ağırlaşması nedeniyle, daima pijama ve entari gibi rahat şeyler giymek zorundaydı. Oysa nezaket ve dikkati O’nu bu rahatlıktan alıkoyuyordu. Salona veya güverteye çıktığı ya da yabancı konukları kabul ettiği zaman mutlaka iyi giyinmiş olmaya dikkat ederdi. Beyaz pantolon, mavi ceket ve beyaz kasketten oluşan yat kıyafeti kendisine çok yakışırdı. O hasta halinde bile ne kadar güzel, ne kadar yakışıklı bir adamdı!
Önümüzde dimdik yürüyen bu büyük adamın ecelle karşı karşıya gelmiş olması ve etrafın eli kolu bağlı durumda kalması bize kan ağlatıyordu. Yarabbi, ne acı günlerdi! Düşündükçe hala burnumun direği sızlıyor.
Şık giyinmiş, en güzel çiçeği yakasının iliğine iliştirmiş, sevimli Ülkü’sünü kucağına alıp çaldırdığı şarkıları dinleyen ve bazen şarkılara iştirak ederek asık suratlı görünmek istemeyen, yaradılışı itibariyle güzel ve sevimli olan bu büyük adam, gün be gün ölüme daha çok yaklaşıyordu. Buna rağmen gösterdiği insanüstü metanet, daha doğrusu ölümle pençeleşmesi, gözümüzün önünde her gün, hatta saatten saate biraz daha etinden, renginden kaybetmesi bizim gibi yakınında bulunanlar için hayatı ölümden farksız bir cehennem haline koymaktaydı.
Bütün günlerimiz odalarımıza kapanarak gizliden gizliye ,-birbirimize bile göstermeden- ağlamakla geçiyordu. Elden başka bir şey gelmiyordu. Çok güç durumdaydık. Bir yandan tehlikenin acısı bizi eziyordu, bir yandan da bu ıstırabı dışarıya hissettirmemek ve çevrenin moralini bozmamak için yoğun bir çaba gösteriyorduk.
“Ne olacaksa artık olsun” diyordu
Atatürk, Savarona yatından da sıkılmaya başlamıştı. Ne kadar konforlu olursa olsun, bir yandan alçak tavanlı kapalı bir oda, diğer yandan yazın müthiş sıcağı Atatürk’ü bunaltmaya başlamıştı.
Böyle sıkıntılı bir günde, belki bir değişiklik olur, hareket halindeki serinlikten yararlanılır düşüncesiyle Erdek’e doğru bir gezi yapmak istedi. Yat hazırlandı ve hareket edildi. Erdek’e vardığımızda demirlememizi emretti. Bir rastlantı olarak donanmamıza ait bazı gemiler de Erdek limanına demir atmış bulunuyorlardı. Donanma Komutanı Şükrü Paşa, Atatürk’e saygılarını sunmak için yata geldi. Atatürk tarafından kabul edildi.
Geceyi Erdek’te geçirecektik. Sonra bundan vazgeçti. Tekrar İstanbul’a hareket emrini verdi. İki gün kadar süren bu gezi Atatürk’ü epey avutmuştu. Fakat döndükten ve Dolmabahçe önüne demirledikten sonra sıcaktan yine bunalmaya ve sıkılmaya başladı. Gündüzleri sıcak, geceleri ise rutubetli olduğu için güverteye çıkmıyordu. Sürekli kapalı bir odada bunalması, sıkılması doğaldı. Bazı akşamlar artık dayanamayarak güverteye fırlıyordu. Güvertede fazla kalmaması, farkına varmadan üşütmemesi için herkes dikkat ve özenle üzerine titriyordu.
Kendisini serinletmek, biraz olsun ferahlamasını sağlamak için neler düşünülmüyordu ki! Belki yararı olur diye bir ara odasının köşelerine sandıklar içinde kalın buz kalıpları koymak bile düşünülmüş, fakat bu da para etmemişti.
Atatürk, hastalığının ne olduğunu ve bu hastalığın sonunun ne olacağını bilmiyor değildi. Ancak bunu kesinlikle belli etmiyordu. Uzun otururken ara sıra başını iki elinin arasına alarak derin derin dalmaları ve o arada iç çekişleri içler acısıydı. Bunu görmeye kimse dayanamazdı.
*
Bir gün yattan saraya çıkmıştım. Akşam hava biraz karardıktan sonra yata döndüm. Atatürk’ün güvertede, kıç tarafta bulunduğunu haber verdiler. Hemen yanına gittim. Her zamanki gibi giyinmiş, üzerine bir pardesü almıştı. İsviçre’den aldığım ve bir gün motorda hoşuna gittiği için kendisine hediye ettiğim gri kasketi de başına takmıştı. Yatın hasır şezlonglarından birinin üzerinde dinleniyordu. Karşısında Salih Bozok oturuyordu. Ben de emirleri üzerine Salih’in yanına oturdum. O günlerde İzmir Milletvekili Diyarbakırlı Kazım Paşa da ağır bir kalp krizi geçirmiş, yatıyordu. Atatürk, bize dönerek şunları anlattı:
“Çocuklar, bizim Kazım Paşa çok hastaymış. Ne feci bir durum. Öleceğini anlamış olacak ki, evinin penceresinden dışarıya bakıp, ‘Acaba iyi olup bir daha bu halkın arasına karışabilecek miyim?’ diye ağlamış. Bunu bana karısından naklen anlattılar. Çok üzüldüm. Zavallıya çok acıdım.”
Bunları söyledikten sonra, gözlerini kapayarak, bir şeyler düşünüyormuş gibi birkaç dakika sessizlik içinde dalıp gitti. Birdenbire gözlerini açarak sağ elini bana, sol elini Salih Bozok’a uzattı:
“Haydi, ortalık soğudu, içeri girelim.”
O mübarek ellerinden tutarak kendisini şezlongdan kaldırdık ve hep birlikte içeri girdik.
Atatürk, şezlongda dalıp gittiğinde muhakkak ki Kazım Paşa gibi düşünüyordu.
Güverteden içeri girdikten sonra bizi yanında alıkoymadı. Ellerimizi sıkarak gitmemize izin verdi. Ellerinden öperek yanından ayrıldık.
*
Prof. Fissenger ikinci gelişinde, Atatürk’ün sürekli yatta oturmaktan sıkılacağını düşünerek hem bir değişiklik olur diye, istediği zaman Boğaz’da motor gezintileri yapmasını tavsiye etmişti. Bir gün Acar motoru ile gezmek istedi. Motorda kızkardeşi Makbule Hanım, Afet ve Sabiha Hanımlar, Prof. Dr. Neşet Ömer Bey, ben, Salih Bozok ve yaverleri vardı. Öğle yemeğini yine motorda, yattaki gibi masalarda yedik. Yemekten sonra motorun salonundaki bir koltuğa uzandı. Önce Florya’ya gittik. Atatürk’ün hasta olarak yattığını bilen halk, O’nu birdenbire giyinmiş, kuşanmış halde Acar motorunda görünce sevinçten kıyameti koparıyordu. Atatürk, bu sevgi gösterileri karşısında ayağa kalkarak motorun yan küpeştesine kadar geldi. Oradan, motorun geçtiği yerlerdeki halkın sevgi gösterilerine karşılık verdi.
*
Florya’da bir süre kaldıktan sonra Dolmabahçe’ye döndük. Atatürk yata çıkmadı. Gezmeye devam edilmesini emretti. Uzun süre yattıktan sonra birdenbire başladığı bu sürekli gezi, belki de kendisini yoracak, sarsacaktı. Fakat O’nun istediğini yapmamak, arzusunu yerine getirmemek mümkün değildi. Dolayısıyla Boğaz’a doğru geziye devam edildi.
Boğaz’dan geçerken sahilde toplanan halkın içten tezahüratı görülmeye değerdi. Bu tezahürat arasında Rumelikavağı’na kadar gidildi. Atatürk herhalde bir yorgunluk hissetmiş olacak ki, son süratle dönüş emrini verdi. Dolmabahçe önüne geldik ve Savarona’ya geçtik. Vakit geç olmuştu. Florya ve Boğaz’a yapılan bu gezi de maalesef O’nun son gezisi olacaktı.
*
Prof. Fissenger, Atatürk’ün ateşinin yükselmemesi için bazı önlemler almış ve bazı tavsiyelerde bulunmuştu. Çünkü ateşin yükselmesini hiç istemiyor ve bundan büyük endişe duyuyordu. Motor gezisinden birkaç gün sonra Atatürk’ün ateşi birdenbire yükseldi. Bu yüksek ateş birkaç gün devam etti.
Prof. Dr. Neşet Ömer Bey ve hepimiz telaşa düşmüştük. Artık belliydi ki, hastalık vahim aşamaya doğru hızla ilerliyordu. Ateşle birlikte Atatürk’te sıkıntılar da yavaş yavaş çoğalıyor, kendisinde belirgin bir sinirlilik görülüyordu.
*
Bir akşamdı. Atatürk’ün yanında oturuyorduk. O akşam ateşi 38 derece idi. Ateşten başka karnı da hayli su toplamış ve şişmişti. Sıkıntı ve toplanan suyun baskısıyla birdenbire:
“Boğuluyorum!” diyerek yataktan fırladı.
“Odada oturamayacağım” dedi ve kendini güverteye attı. Hasır şezlonglardan birinin üzerine uzandı.
Hasan Rıza Bey, Sabiha Gökçen ve ben, akşamın rutubeti ve diğer endişelerle kendisine içeriye girmesini rica ettik, yalvardık. Bir soğuk algınlığıyla hastalığın maazallah vahim bir şekle girebileceğini anlatmaya çalıştık. Yatmaktan, ateşten ve özellikle karnında toplanan sudan o kadar bizar hale gelmişti ki, kendisini bir türlü ikna edemiyorduk. Bütün ısrarlarımıza cevaben şöyle diyordu:
“Ne olacaksa artık olsun!”
Nihayet dayanamadı, ayağa kalktı ve bir cehennemden farksız gördüğü odasına doğru yürümeye başladı. Fakat daha birkaç adım attıktan sonra ve tam güverteden salona gireceği sırada, daha fazla yürüyemedi ve salonun kapısı önünde bulunan koltuklardan birine yığılırcasına kendini bıraktı.
Ateşi çok yükseldiği için yürüyemediği belliydi. Hemen koltuğa yastıklar koyduk, rahat etmesini sağlamaya çalıştık. O sırada bana şunu emretti:
“Kılıç Ali, annene telefonla sor. Bu ateşimi, bu sıkıntımı giderecek bir ev ilacı biliyor mu, öğren.”
Hemen yattan anneme telefon ettim. Annem bana gül sirkesi koymamızı tavsiye etti ve vaktiyle yapılmış olan bir şişe gül sirkesi gönderdi. Bu gül sirkesini, içerisine buz koyarak soğuttuktan sonra, küçük bezleri onunla ıslatarak başına, bileklerine soğuk soğuk koyuyor ve ateşini düşürmeye çalışıyorduk. Gerçekten o ara ateşi düştü, o geceyi rahat geçirdi. Ertesi sabah yanına girdiğimde şöyle dedi:
“Annene teşekkür ederim. İlacı beni çok açtı.”
Gün geçtikçe yükselen bu ateş, hastalığın vahametini gösteriyordu. Ateşin yükselmesi sık sık tekrarlamaya başlamıştı. Dr. Fissenger’in korktukları birer birer oluyordu.
Fissenger’in gelmesi de yaklaşmıştı. Atatürk’ün ateşi bir gün çok yükseldi. Yazın ve kapalı odanın boğucu sıcağı da buna eklenince sıkıntısı artmıştı. Yattığı geniş kamaranın dört köşesine kalıplar halinde koyduğumuz buzlarla çok sayıdaki vantilatör de amaca yetmiyordu. Bir çare olarak, seri bir hareketle havayı değiştirmek için yatın hareket etmesini emretti. Marmara’ya doğru seri bir gezi yaptık. Gece yarısı tekrar sarayın önüne döndük.
Atatürk yatmıştı. Ben de göz doktoru Şakir Ahmet Bey’le salonun bir kenarına çekilmiş, dertleşiyordum. Atatürk, Dr. Şakir Ahmet Bey’i çok sever ve onunla Dr. Ziya Naki Bey’i sürekli yanında bulundururdu.
Şakir Ahmet Bey’le konuşurken Atatürk birdenbire, sırtında entarisi, yatak kıyafetiyle yanımıza geldi ve aramıza oturdu. Sigara içmeye başladı. Doktor Şakir Ahmet Bey’e sordu:
“Doktor, şimdi ben hastalığın kaçıncı devresindeyim? ”
Şakir Ahmet Bey bu beklemediği soru karşısında güç durumda kalmıştı. Atatürk, Medical Larousse‘u gizli gizli okuduğu için hastalığını ve devrelerini iyi biliyordu. Buna rağmen korkmuyor, metanetini kaybetmiyor ve bilmezden geliyordu. Şakir Ahmet Bey teselli edici bir cevap verdi:
“Efendim bunun devresi yok. Hastalık tabii seyrini izliyor.”
Atatürk güldü:
“Doktor, bırak bunları! Su almak ameliyesi güç ve tehlikeli midir? Bunları bana anlat!”
“Efendim, su almak gibi bir durum yok, bu söz konusu değil. Aslında bu iş o kadar basittir ki, profesörler bunu asistanlarına yaptırırlar. O kadar önemsizdir.”
Atatürk bir sigara daha yaktı. Artık konuşmadı. Sigarayı bitirdikten sonra kalktı:
“Yatalım, uyumaya çalışalım!”
Vedalaşıp kamarasına çekildi.
Bu geziden de beklenen sonuç alınamamıştı. Atatürk, başka bir çare olarak, yatı terk edip saraya çıkmayı düşündü. Belki de saraydaki odası daha serindi. Belki orada daha rahat edebilirdi. Saraya nakil işi ise çok hazin, bizim için unutulmaz acıklı bir hatıra oldu.
Atatürk o kadar takatsizdi ki, zor yürüyebiliyordu. Aslında yürümesi sakıncalı ve tehlikeliydi. O nedenle yürütmeden, yormadan saraya nakledilmesi gerekiyordu. Saraya geçme emrini verdiğinde vakit geceyarısı olmuştu. Sarayın bahçesindeki ve sahildeki bütün elektrikler söndürtüldü. Güzergâhtaki görevli memurlar birer bahane ile bulundukları yerlerden uzaklaştırıldı. Atatürk’ü yürütmemek için bir sedye ile nakletmek ve bu hazin durumu çevreye göstermemek gerekiyordu.
Fakat Atatürk sedyeye binmeye ve sedye ile nakledilmeye kesinlikle izin vermedi. Hatta ısrar karşısında fena halde sinirlendi. Sonunda Acar motorundaki rahat hasır koltuğu hatırladı. Bu koltuğu getirtti. Önce bir prova yapıldı. Koltuğu sağdan ben, soldan Muhafız Alayı Komutanı İsmail Hakkı Tekçe, arkasından da güvendiğimiz yazı işleri memurlarından Faik, birlikte tuttuk. Atatürk bir kolunu benim omuzuma, diğer kolunu da İsmail Hakkı Tekçe’nin omuzuna koydu. Koltuğu kaldırdık. Sarsılmamasına özen göstererek, Savarona’ya yanaşmış olan İstanbul motoruna getirdik. Prof. Neşet Ömer Bey’le Başyaver Celal Bey bizi izliyorlardı. Neşet Ömer Bey sürekli Atatürk’ün nabzını ve durumunu kontrol ediyordu. Motor yattan ayrıldı, sarayın kapısına yanaştı. Koltuğu aynı şekilde kaldırdık. İçeriye, asansöre kadar yine sarsmadan getirdik. Asansör yukarı büyük salona çıktığında, Atatürk bilinen her zamanki celadetiyle koltuktan silkindi, ayağa kalktı. Ricalarımıza rağmen asansörden yatak odasına yürüyerek gitti. Daha fazla koltuk üzerinde taşınmasına dayanamadı. Yatak odasına girer girmez hemen yatağına uzandı ve derin bir nefes aldı:
“Oh . . . Dünya varmış! Gerçekten burası yattan daha serin.”
Gözleri memnuniyetten parlıyordu. Yatın sıcak ve sıkıntılı havası gerçekten O’nu sıkmış, bunaltmıştı. Elini öptük, yatakta dinlenmeye bırakarak çıktık.
Atatürk’ün, saraya nakledildikten sonra, hastalığı günden güne vahimleşmeye başlamıştı. Karnında su toplanması nedeniyle büyük acı çekiyordu. İdrar da güden güne azalmaya başlamıştı ki, bunların hiçbiri hayra alamet değildi.
You may like

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]

10 Kasım’da Atatürk’ü Anmak ve Anlamak

Gençliğe Hitabe’nin Dil, Tarih ve Coğrafya ile İlişkisi

26 Eylül Türk Dil Bayramı: Tarihî Arka Planı, Atatürk’ün Dil Politikaları ve Günümüze Yansımaları

Büyük Âlim Ziya Gökalp’in Vefatı

Kılıç Ali’nin Anlatımıyla Dr. Reşit Galip Olayı
Türk Tarihi
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]
Published
5 ay agoon
Kasım 17, 2025By
drkemalkocak
Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.
Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.
Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.
Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Büyük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.
İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.
İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:
Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.
Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.
Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.
Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.
Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.
Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:
Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.
28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:
Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.
Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.
Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımızın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımızın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.
İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.
Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:
Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].
Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:
Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.
Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket] ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.
Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.
Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.
Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.
diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.
Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:
1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.
2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.
27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:
Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.
İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:
Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.
diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.
Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.“
Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:
Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrıcalıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.
Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.
Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.
Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.
Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:
Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.
Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırıyor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.
Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:
Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.
Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:
Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.
Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.
Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.
Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?
Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.
Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:
Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.
[*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.
[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]
Mustafa Kemal Atatürk
10 Kasım’da Atatürk’ü Anmak ve Anlamak
Published
5 ay agoon
Kasım 10, 2025By
drkemalkocak
Özet
Bu makale, 10 Kasım’ın tarihi anlamını yalnızca bir anma günü olarak değil, aynı zamanda Atatürk’ün fikri mirasını yeniden yorumlama fırsatı olarak ele almaktadır. Atatürk’ü anmak, onu tarihi bir figür olarak yüceltmekten öte, çağdaş bir düşünce sisteminin sürekliliğini koruma çabasıdır. Bu bağlamda makale, anmanın tören boyutu ile anlamanın entelektüel boyutunu bütünleştirerek, 10 Kasım’ı bir toplum bilinci pratiği olarak analiz etmektedir.
Anahtar Kelimeler: Atatürk, 10 Kasım, Anma Kültürü, Cumhuriyet Düşüncesi, Modernleşme, Eleştirel Tarih.
Giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nde 10 Kasım, yalnızca Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü değil; aynı zamanda, bir milletin kendisini yeniden tanıma ve tarih bilincini tazeleme günüdür. 1938’den itibaren her yıl tekrarlanan bu tören, bir yas ifadesinden ziyade, modern Türk kimliğinin sürekliliğini koruma iradesinin sembolü hâline gelmiştir.
Atatürk’ü anmak, onun bıraktığı mirasın hem tarihi hem de fikri boyutlarını hatırlamaktır. Ancak onu anlamak, bu mirasın felsefi ve sosyal temellerini çağın şartlarına uyarlayabilmektir.
1. Atatürk’ü Anmak: Orta Hafızada Bir Tören

Anma olgusu, sosyal hafızanın yeniden üretim biçimlerinden biridir. 10 Kasım sabahı 09.05’te bütün ülkenin aynı anda susması, yalnızca bir “yitiriş” anını değil, bir “yeniden diriliş” bilincini temsil eder. Bu sessizlik, bireysel bir yas değil, ortak bir anlamlandırma dönemidir.
Ortak bellek teorisine göre, bir toplum, geçmişini yeniden kurgularken aslında kendisini inşa eder. Bu bağlamda 10 Kasım törenleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik inşasında önemli bir “zaman ve mekân sabitesi” görevini yapmıştır.
Bu tören, bireylerin şahsi duygularını sosyal bir çerçeveye yerleştirir. Özellikle okullarda, kamu kurumlarında ve meydanlarda yapılan törenler, genç kuşaklara Cumhuriyet’in değerlerinin aktarıldığı sembolik mekânlardır. Dolayısıyla 10 Kasım, sadece geçmişi hatırlama değil, aynı zamanda “geleceğe ait bir kimliği” gösterme ve sürdürme eylemidir.
2. Atatürk’ü Anlamak: Fikri Mirasın Yeniden Yorumu

Atatürk’ü anlamak, yalnızca tarihi olayları bilmek değil, bu olayların ardındaki fikri sistemi kavramaktır. O, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireylerden oluşan bir toplum ideali ortaya koymuştur. [1]
Bu ideal, dogmalardan arınmış bir akılcılığı ve bilime dayalı bir ilerleme anlayışını temel almaktadır. “Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” sözü, Atatürk’ün fikri mirasının özüdür.
Atatürk’ün inkılapları –özellikle eğitim, hukuk ve kadın hakları alanlarındaki dönüşümler– birer modernleşme adımı olmanın ötesinde, insanı merkeze alan bir özgürlük anlayışının yansımaslarıdır. Bu inkılaplar, “rasyonelleşme dönemi”nin Türkiye’deki göstergeleridir.
3. Vaka Analizi: 10 Kasım 1938 ve Sosyal Tepki

Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefatı, yalnızca bir devlet adamının ölümü değil, millî bir sarsıntı olarak yaşanmıştır. Ancak bu sarsıntı, kısa sürede “millî direniş bilinci”ne dönüşmüştür.
Arşiv belgelerine göre, İstanbul’da cenaze gününde sokağa çıkan yüzbinler, kendi inisiyatifleriyle yas tutma biçimleri geliştirmiştir. [2] Bu durum, anma kültürünün halk tarafından özümsendiğini göstermektedir.
1938 sonrasında 10 Kasım törenleri, devletin resmi tören çizgisinden taşarak, bireysel ve sivil hafızanın ortak alanına dönüşmüştür. Özellikle 1950 sonrası dönemde, anma biçimlerinin çeşitlendiği ve duygusal yoğunluğun kuşaklar arası aktarımında kültürel bir süreklilik sağladığı gözlemlenmiştir.
4. Eleştirel Tarih Bakış Açısıyla 10 Kasım’ın Dönüşümü

Eleştirel tarih yöntemi, geçmişi kutsallaştırmadan, onun bugüne etkilerini çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, 10 Kasım anmaları yalnızca “nostaljik bir bağlılık” değil, tarih bilinci üretiminin bir aracıdır.
Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, 10 Kasım’ın genç kuşaklar nezdinde duygusal bir etkiden ziyade sembolik bir törene dönüştüğünü ortaya koymuştur. [3] Ancak bu durum, anmanın anlamını yitirdiği anlamına gelmez; aksine, yeni kuşakların Atatürk’ü kendi çağlarının diliyle yeniden yorumlama çabası olarak görülebilir.
Dolayısıyla Atatürk’ü “anlamak”, onu tekrarlamak değil, onun yöntemini sürdürmektir: eleştirel düşünmek, sorgulamak ve daima ileriyi hedeflemek.
Sonuç
10 Kasım, yalnızca bir anma günü değil, millî bilincin yenilenme anıdır. Atatürk’ü anmak, geçmişe duyulan saygıdır; ama onu anlamak, geleceğe duyulan sorumluluktur.
Bu sebeple her 10 Kasım, Türk milletinin “düşünen ve ilerleyen insan” idealini yeniden hatırladığı bir zaman eşiğidir.
Atatürk’ün mirası, bir kişi kültü değil; bir düşünce kültürüdür. Bu kültür, her kuşakta yeniden doğar, çünkü 10 Kasım’ın sessizliğinde bir milletin sesi saklıdır.
DİPNOTLAR
- Atatürk, Nutuk, Cilt II Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1969, s. 894.
- Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri, Dolmabahçe Defterleri, 1938 Kasım Dosyası, Belge No: 27.
- Ayşe Kuruoğlu, “10 Kasım Anma Kültürünün Kuşaklar Arası Dönüşümü” Toplum ve Tarih 412 (2019), s. 67–89.
Mustafa Kemal Atatürk
Yönetimde Adalet: Kutadgu Bilig, Siyasetname, Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler’in Karşılaştırmalı Analizi
Published
6 ay agoon
Ekim 17, 2025By
drkemalkocak
Özet
Adalet, Türk-İslam siyaset düşüncesinde devletin bekasının ve toplum düzeninin en temel direği olarak kabul edilmiştir. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig (1069-1070) ve Nizamü’l-Mülk’ün Siyasetname’sinde (1091) adalet; kozmik düzen ve ahlaki temeller üzerinden ele alınırken, Koçi Bey Risalesi (1631) ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütler (1767) adlı eserinde ise daha çok mali-idari düzenin korunması ve reform ihtiyacı bağlamında işlenmiştir. Bu makalede dört eser karşılaştırılarak adaletin görevleri — meşruiyet kaynağı, toplum düzeninin garantisi, mali düzenin temeli ve devletin bekası — çerçevesinde değerlendirilmiştir.
Anahtar Kelimeler: Adalet, Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, Nizamü’l-Mülk, Siyasetname, Koçi Bey Risalesi, Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler, Türk-İslam Siyaset Düşüncesi.
Giriş
Adalet, siyaset felsefesinin en eski ve evrensel kavramlarından biridir. Antik Yunan’dan Türk-İslam siyaset geleneğine, Orta Çağ’dan Osmanlı klasik düşüncesine kadar bütün siyasal teorilerde adalet, devletin düzenini ve meşruiyetini sağlayan temel unsur olarak görülmüştür. Türk-İslam düşüncesinde de adalet, yalnızca ahlaki bir ilke değil, aynı zamanda yöneticinin görev ve sorumluluklarını belirleyen bir siyasal kurumdur.
Karahanlılar’da Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i, Selçuklu’da Nizamülmülk’ün Siyasetname’si, Osmanlı’da Koçi Bey Risalesi ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütleri, farklı dönemlerde ve şartlarda kaleme alınmış olmakla birlikte, ortak bir kavram etrafında birleşirler: adalet.
Yönetimde Adalet

1. Kutadgu Bilig’de Adalet
Yusuf Has Hâcib, adaleti devletin “dört sütunundan” biri olarak tanımlar. Hükümdarın zulümden uzak durması, fakirleri koruması ve eşitliği gözetmesi en temel yükümlülüklerdir. Eserde, adaletin Tanrı’nın rızasıyla doğrudan ilişkili olduğu belirtilmektedir:
“Beylerin halk üzerine zulmü artarsa, Tanrı’nın gazabı iner, devlet yıkılır.”

2. Siyasetname’de Adalet
Nizamülmülk’e göre adalet, “mülkün temelidir.” Devletin düzeni, hükümdarın zulümden uzak durmasına bağlıdır. Halkın şikâyetlerini doğrudan dinlemek ve kadıların bağımsızlığını korumak, adaletin somut göstergeleridir.
“Adalet mülkün temelidir; adalet giderse memleket de gider.”
3. Koçi Bey Risalesi’nde Adalet
Koçi Bey, Osmanlı’da yaşanan bozulmayı adaletin kaybına bağlamaktadır. Ona göre rüşvet, liyakatsiz atamalar ve kanun dışı uygulamalar devlet düzenini çökertmiştir. Bu sebeple adaletin yeniden tesisi için ıslahat teklif etmektedir: rüşvetin kaldırılması, tımar sisteminin eski düzenine döndürülmesi ve kadıların tarafsızlığının korunması.
“Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu, nizam bozuldu.”

4. Devlet Adamlarına Öğütler’de Adalet
Defterdar Sarı Mehmet Paşa, adaleti özellikle mali düzen üzerinden ele almaktadır. Zulümle toplanan vergilerin bereketsiz olduğunu, hazinenin bu yolla dolsa bile sonunda boşalacağını ifade etmektedir. Ona göre adalet, yalnızca şeriatın değil, aynı zamanda mali disiplinin de teminatıdır.
“Hazineyi zulümle doldurmak haramdır; sonunda hazine boşalır, halkın bedduası devleti yıkar.”
Karşılaştırmalı Analiz
- Kutadgu Bilig ve Siyasetname, adaleti metafizik, ahlaki ve kozmik bir ilke olarak görürken;
- Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler, adaleti mali-idari düzenin sağlanmasında pratik bir ıslahat unsuru olarak ele almıştır.
Yönetimde Adalet: Karşılaştırmalı Tablo (Alıntılarla)
| Eser | Adaletin Konumu | Adaletin Yöneticiden Beklentisi | Uygulama Alanı | Temel Tehdit / Bozulma Sebebi | Özgün Alıntı |
| Kutadgu Bilig (1069-1070, Yusuf Has Hâcib) | Devletin dört sütunundan biri; kozmik-dini düzenin temeli | Hükümdarın eşitliği gözetmesi, fakirleri koruması, zulümden uzak durması | Vergi adaleti, liyakat, halk ile hükümdar ilişkisi | Zulüm → devletin ömrünün kısalması | “Beylerin halk üzerine zulmü artarsa, Tanrı’nın gazabı iner, devlet yıkılır.” |
| Siyasetname (1091, Nizamülmülk) | “Mülkün temeli” olarak görülür | Halkın şikâyetlerini dinlemek, kadıları bağımsız bırakmak, zulmü engellemek | Vergi düzeni, kadılık sistemi, şikâyet mekanizması | Adaletin bozulması → kozmik ve toplumsal düzenin çöküşü | “Adalet mülkün temelidir; adalet giderse memleket de gider.” |
| Koçi Bey Risalesi (1631) | Devletin bozulma sebeplerini açıklayan merkezî unsur | Rüşvetin kaldırılması, timar düzeninin eski hâline getirilmesi, kadıların tarafsızlığı | Askeri, mali ve adli düzen | Liyakatsiz atamalar, rüşvet, kanun dışı uygulamalar | “Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu, nizam bozuldu.” |
| Devlet Adamlarına Öğütler (1767, Sarı Mehmet Paşa) | Mali ve idari düzenin bekçisi | Gelir-gider dengesinde adalet, kul hakkından sakınma, ölçülülük | Vergi toplama, hazine yönetimi, idari denetim | Zulümle toplanan vergi → halkın huzursuzluğu ve hazinenin boşalması | “Hazineyi zulümle doldurmak haramdır; sonunda hazine boşalır, halkın bedduası devleti yıkar.” |
Dört eserin ortak noktası, adaletin yokluğunun devletin çöküşüne yol açacağı fikridir. Ancak dönemler ilerledikçe, adaletin tanımı soyut bir düşünceden somut bir yönetim ilkesi ve mali düzen mekanizmasına dönüşmüştür.
Sonuç
Adalet, Türk-İslam siyaset düşüncesinde daima devletin varlık sebebi ve bekasının şartı olmuştur. Kutadgu Bilig ve Siyasetname, adaleti daha evrensel ve ahlaki bir çerçevede değerlendirirken; Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler, Osmanlı’nın çözülme döneminde adaleti ıslahatların anahtarı olarak görmüştür. Bu karşılaştırma, siyasal düşünce tarihimizde adalet kavramının sürekli varlığını, fakat içerik ve uygulama bakımından dönemin ihtiyaçlarına göre dönüşümünü açıkça göstermektedir.
Kaynakça
- Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, Çev. Reşit Rahmeti Arat, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1985.
- Nizamülmülk, Siyasetname, Çev. Mehmet Altay Köymen, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1999.
- Koçi Bey, Koçi Bey Risalesi, Haz. Zuhuri Danışman, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1972.
- Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler (Nasihatü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ), Haz. Hüseyin Algül, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.
- Halil İnalcık, Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, Eren Yayıncılık, İstanbul, 2000.
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Türk Tarihi3 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk Tarihi3 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoMustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi’ni Açış Konuşması (4 Eylül 1919)

















