Connect with us

Mustafa Kemal Atatürk

ATATÜRK DÖNEMİNDEN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE’DE GELİŞME VE DEĞİŞMELER/DÖNÜŞÜMLER (Yaklaşım ve Yorumlar)

Published

on

Mustafa Kemal Atatürk Döneminde Türkiye

Türkiye Cumhuriyeti Devleti; 16 Ağustos 1838 Osmanlı-İngiliz Serbest Ticaret Anlaşması ile başlayan “açık pazar” uygulamasıyla Avrupalı devletlerce sömürülen, sürekli harplerin ve ekonomik çözülmenin tükenme noktasına getirdiği Türk milleti tarafından Türk İstiklal Harbi (19 Mayıs 1919- 9 Eylül 1922) sonucunda kurulmuştur.

Türk İstiklal Harbi sona erdiğinde Türkiye; nüfusu azalmış, toprakları ekilemeyen, sanayi ve ticaretten yoksun ve yıkıntı halinde bir ülkedir. Türkiye’nin gelir kaynakları, başta madenleri ve toprakları olmak üzere doğal zenginlik kaynakları yüzyıllar boyunca yabancı ülkelerce sınırsızca kullanılmıştır.

1923’ün dünyasının genel görünümü şudur: Bir tarafta sömürgeci büyük emperyalist devletler, diğer tarafta yoksul, sömürge ve yarı sömürge devletler/ülkeler, diğer bir tarafta kendisine farklı bir kurtuluş yolu tercih eden Sovyetler Birliği.

Mustafa Kemal öncülüğünde Cumhuriyet yönetimi; emperyalizm-liberalizm ve sosyalizm uygulamalarını Türkiye’nin kalkınması için uygun görmemiştir. Türk milletinin yapısına ve ülke gerçeklerine uygun, dünya ile bütünleşmeyi sağlayabilecek; özel teşebbüse yer veren ama kapitalist olmayan, devletçiliği öne çıkaran ama sosyalist olmayan veya her ikisi de olan (tabii, içtimai ve iktisadi) bir kalkınma modeli/yöntemi tercih etmiş ve uygulamıştır. Karma ekonomi, piyasa ekonomisi veya sosyal hukuk devleti adı verilen bu kalkınma yönteminde; devletçilik öne çıkarılırken özel teşebbüse yer verilip desteklenmiş, milli menfaatlere uyum gösteren yabancı sermaye denetlenerek kabul edilmiştir.

1923-1938 yılları arasında Türkiye; tarım ve hayvancılık, göçmen ve iskan, ulaşım ve bayındırlık, sağlık, eğitim, sanayi ve maliye alanlarında “kimseye muhtaç olmadan” kalkınmasını gerçekleştirmiş, 15 yılda ortalama % 8,4 büyüme sağlanmıştır.

Osmanlı Devleti’nin 1918’de 160,4 milyon altın Osmanlı Lirası dış borcu vardı. Bu borcun Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalan yerler için harcandığı kabul edilen 107,5 milyonunun ödenmesi için 1925’te Düyun-u Umumiye ile bir sözleşme yapılmıştır. Buna göre ödemeler 1929’da başlayacak 1952’de bitecek ve borç tutarından % 37 indirim uygulanacaktır. 1929 Dünya Ekonomik Krizi sebebiyle ilk taksidi ödenebilen borç, yeni şartlarla 1932’de yeniden yapılandırılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti 1953’te son borç taksidini ödeyerek Osmanlı’dan miras kalan borçlarını temizlemiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, “Batı”nın Türkiye ve Türkler için ne anlama geldiğini bütün yönleriyle değerlendirmiş ve Batı’yla bağımlılık doğuracak herhangi bir ilişki kurmamıştır. 10 Kasım 1938’den altı ay sonra Türkiye; 12 Mayıs 1939’da İngiltere, 23 Haziran 1939’da Fransa ile iki ayrı anlaşma imzalamış, bu iki anlaşma 19 Ekim 1939’da Üçlü İttifak Anlaşması’na dönüştürülmüştür. 15 yıl önce savaşılan Batı’yla ittifak içine giren Türkiye, bütün nüfuzunu Batı devletlerinin hizmetine vermiştir.

Küresel Egemen Güç: ABD

ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan Batı’nın yeni lideri olarak ortaya çıkmıştır. Dünyanın önemli bir kesimi şöyle düşünmektedir: Gelişmenin, barışın ve demokrasinin temsilcisi ABD, göz kamaştıran bir zenginliğe sahiptir. Onunla ilişkiler kurmak, dost olmak ve yardımına hak kazanmak, hür dünyaya katılarak özgür ve uygar olmanın kaçırılmayacak fırsatıdır. ABD ve Amerikan hayat tarzı, bütün dünyayı saran bir moda olmuştur. Bu modanın arkasındaki gerçek; yoksul ve güçsüze hayat hakkı tanımayan genel, yaygın, örgütlü ve güce dayanan yeni bir dünya düzenidir. Bu düzenin ekonomik ve siyasi amaçları arasında; azgelişmiş ülkelerin kendi geleceklerini tayin etme, milli menfaatlerine sahip çıkma, bağımsızlıklarını koruma gibi kavramlara yer verilmemiştir. Yeni düzen/sistem, bunları yok etmek üzere kurgulanmıştır.

Emperyalizme karşı, dünyadaki ilk milli mücadele hareketini kazanmış olan Türkiye, sosyal ve siyasi yapısı ile ekonomik ihtiyaçlarına uygun olmamasına rağmen kendi isteğiyle Yeni Dünya Düzeni’ne katılmıştır. 24 Ekim 1945’te Birleşmiş Milletler, 14 Şubat 1947’de Dünya Bankası, 11 Mart 1947’de IMF, 22 Nisan 1947’de Truman Doktrini, 4 Temmuz 1948’de Marshall Planı, 18 Şubat 1952’de NATO ve 14 Aralık 1960’ta OECD’ye üye olmuştur. Türkiye’nin katıldığı milletlerarası anlaşmaların ortak özelliği, Batı’ya bağımlılığın artması ve egemenlik haklarının aşındırılmasıdır.
Türkiye ABD ile 1 Nisan 1939’da Ekonomik İmtiyaz, 23 Şubat 1945’te Karşılıklı Yardım, 27 Şubat 1946’da Kredi, 12 Temmuz 1947’de Askeri Yardım, 27 Aralık 1949’da Eğitim, 23 Haziran 1954’te Vergi Muafiyeti konulu anlaşmaları yaparak dışa bağımlılığını artırmıştır.

1938 sonrası dışa bağımlılık döneminin başlıca özelliği; kredi veya yardım anlaşmalarının şarta bağlanması ve bu şartın her zaman üretimden uzak durmayı kapsamasıdır. Üretilmek istenen mal, bol ve ucuz, hibe olarak hazır durumdadır. Yaptırım ve yardımlar, adı ne olursa olsun, dışarıdan gelen isteklerin tamamı, Türkiye’de üretimi özellikle sanayi üretimini önlemeye yönelik tedbirler paketidir.

DP Adnan Menderes Döneminde Türkiye

Milli Şef İsmet İnönü yönetimindeki Türkiye, 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti iktidara gelinceye kadar Batı’ya bağlanma anlaşmalarını büyük oranda tamamlamıştır. DP programında; ekonomik düzen olarak liberalizm kabul edilmiş, devletçiliğin faaliyet alanı özel teşebbüse destek olmakla sınırlandırılmış, KİT’lerin uygun şartlarla özel teşebbüse devredilmesi, devletin elinde kalması gereken KİT’lerin ticari zihniyetle yönetilmesi, devletin kesin zaruret olmadıkça piyasalara karıştırılmaması benimsenmiştir.

Demokrat Parti Hükümeti, 25 Temmuz 1950’de dolaylı bir ABD-Sovyet çatışması olan Kore Savaşı’na katılma kararı almıştır. Yurt dışına savaşmak için asker gönderilmesine rağmen Meclis’te karar alınmamış, muhalefet yok sayılmış, Türkiye’nin herhangi bir ilişki ve menfaati olmayan bir savaşa girilmiştir.

Türkiye-ABD arasında 12 Kasım 1956’da Tarım Ürünleri Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre; ABD Türkiye’ye 46,3 milyon dolarlık buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, konserve, sığır eti, don yağı ve soya yağı satacaktır. Bu temel ürünler; azgelişmiş bir tarım ülkesi olan Türkiye tarafından üretilmesine rağmen ABD gibi gelişmiş bir ülkenin eşit olmayan rekabetine terk edilmiştir.

DP Hükümeti; Batı’yla bütünleşelim, aman dışarıda kalmayalım anlayışının doğal bir sonucu olarak 31 Temmuz 1959’da (AET) Avrupa Birliği’ne üye olmak için başvurmuştur. İsmet İnönü Hükümeti, 12 Eylül 1963’te AET ile Ankara Anlaşmasını imzalamıştır. İsmet İnönü, Lozan’da 1838 Ticaret Anlaşması’nın Türkiye’yi sömürgeleştirdiğini ileri sürmüş, hiçbir imtiyaz teklifini kabul etmemiş ve gümrük bağımsızlığı için çetin bir mücadele vermiş olmasına rağmen gümrüklerden ve korumacılıktan vazgeçilen Ankara Anlaşması’nı imzalamakta hiçbir sakınca görmemiştir.

Küresel Egemen Gücün Avrupa Temsilcisi: AB

Ankara Anlaşması’nın 1 Aralık 1964’ten itibaren yürürlüğe girmesiyle Türkiye-AET ilişkileri tam üyeliğe ulaşana kadar hazırlık, geçiş ve son dönem olmak üzere üç döneme ayrılmıştır. Türkiye, bu dönemlerde üzerine düşen yükümlülüklerin tamamını yerine getirmiştir.

1 Ocak 1973’te yürürlüğe giren Katma Protokol’ün imzalanmasıyla AET gerçek amacını göstermeye başlamıştır. AET, Türk sanayi ürünlerine uyguladığı gümrük vergilerini ve kısıtlamaları; pamuk ipliği, pamuklu dokuma ve rafine petrol ürünleri hariç olmak üzere kaldırmış ve kendi sanayi ürünlerinin aşamalı olarak Türkiye’ye gümrüksüz girişinin yolunu açmıştır. AET’nin, mali protokoller kapsamında Türkiye’ye on yılda yaklaşık 3,5 milyar dolar yardımda bulunması, 1 0cak 1986’dan itibaren Türk işçilerinin Avrupa’nın her ülkesinde serbestçe dolaşımı, Türk tekstil ürünlerine kota uygulanmaması hükümleri hiçbir zaman gerçekleşmemiştir.
Buna karşılık Türkiye, büyük bir istek ve kararlılıkla üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmeye devam etmiştir. Katma Protokol’ün öngördüğü yükümlülükleri yerine getirmiş olmanın heyecanıyla Türkiye, 14 Nisan 1987’de tam üyelik için başvurmuştur. AET, üyelik başvurusunu reddettiği gibi tam üyelik konusunu gündemden çıkarmıştır.

24 Ocak 1980 Kararları ve 12 Eylül Darbesi

1979’da Başbakan Süleyman Demirel, Başbakanlık Müsteşarlığına getirdiği Turgut Özal’a, yeni bir ekonomik istikrar programı hazırlama görevini vermiştir. Program kısa sürede hazırlanmıştır. Bir başka ifade ile IMF tarafından hazırlanmış olan program 24 Ocak 1980’de kamuoyuna açıklanmıştır. IMF’nin daha önce yaptıramadığı isteklerini içeren program, tarihe 24 Ocak Kararları olarak geçmiştir. Programın uygulamaları hemen etkisini göstermiş; 1980 başında 47 TL olan Amerikan Doları yıl sonunda 90 TL’na çıkmıştır. Programa karşı duyulan tepki, iç savaş durumuna getirilen terör eylemleriyle birbirine karışmıştır.

24 Ocak Kararları, 12 Eylül 1980 darbesiyle kendini gösteren demir yumrukla uygulanabilmiştir. ABD-AB’nin “demokratik desteği” ile beş kişilik Milli Güvenlik Konseyi, yasama ve yürütme gücünü birleştirerek sınırsız yetkilerle donatılmış bir yönetim sergilemiştir. Türkiye’deki siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri kapatılmış, çok sayıda insan gözaltına alınmış ve 50 kişi idam edilmiştir.

12 Eylül, Türk toplumunda çok yönlü ve çok boyutlu çöküntü meydana getirmiştir. Cumhuriyet’le kurulan millet-devlet yapısı, bu yapıyı biçimlendiren yönetim anlayışı ve siyasi işleyiş en büyük zararı görmüştür. Bağımsız iç ve dış politika, sosyal devlet anlayışı ve milli menfaatleri koruma iradesi tamamen yok edilmiştir. Siyasi bozulmanın partilere yansımasıyla bölünme, parçalanma ve yabancılaşma yaygınlaşmış, etnik ve dini-mezhep temelli siyasi partiler ortaya çıkmıştır. Siyasi partiler; varlıklarını sürdürebilmek için milli menfaatlerden taviz vermeyi alışkanlık edinmişler, yoksullaşan halk siyaset dışına itilerek etkisiz kılınmış, Türkiye’de siyaset yapılamaz olmuştur.

Gümrük Birliği Protokolü ve Getirdikleri

Türkiye, 8 Kasım 1993’te Brüksel’de yapılan Türkiye-AB Ortaklık Konseyi’ne katılmıştır. Bu toplantıda, Gümrük Birliği’nin 1995 yılında tamamlanmasını öngören bir karar alınmış ve bu karar karşılıklı yükümlülükleri tanımlayan Çalışma Programı’na dönüştürülerek kabul edilmiştir.

Türkiye’nin tam üyelik başvurusunu reddeden ve gündeminden çıkaran AB, 1994’te İsveç, Finlandiya ve Avusturya’yı üyeliğe kabul etmiş, Polonya, Macaristan ve Slovakya’yı aday üye yapmıştır. Türkiye, üyeliğe alınmayacağı açık bir biçimde ortaya çıkmış olmasına rağmen, hiçbir şey olmamış gibi üyelik umutlarını sürdürmüştür.

Türkiye’de; politikacılar, bürokratlar, büyük sermaye sahipleri ve örgütleri ile bu kesimlerin sözcülüğünü yapan akademisyenler, Gümrük Birliği’nin faydaları üzerine çok konuşmuşlar ama milli menfaatler açısından önemine hiç temas etmemişlerdir. Türk milleti; milli bağımsızlığını Batı’ya karşı verilen silahlı mücadele ile kazanmış olmasına rağmen bilgisizlik, duyarsızlık ve ihanete varan tutum ve davranışlarla ekonomik esaretin karanlığına doğru itilmiştir.

AB, içerdiği olumsuz şartlar sebebiyle Türkiye tarafından imzalanacağından emin olamadığı Gümrük Birliği Protokolü’nü, 6 Mart 1994’te Türkiye’nin önüne koymuştur. İktidarda bulunan DYP-CHP Hükümeti, Protokolü, AB’ni bile şaşırtan bir istekle ve hiç tartışmadan derhal imzalamıştır. Bu teşebbüs, Türk kamuoyuna milli bir zafer gibi sunulmuştur. AB yetkilileri o kadar şaşırmışlardır ki ne olur ne olmaz diyerek anlaşmayı yürürlüğe gireceği 1 Ocak 1996’dan iki hafta önce Avrupa Parlamentosu’na onaylatmışlardır. Bu işlem, ilk defa ve yalnızca Türkiye için yapılmıştır.

Halen yürürlükte olan Gümrük Birliği Protokolü ile Türkiye; ekonomik, siyasi ve hukuki egemenlik haklarını, üye olmadığı bir dış güce devretmeyi kabul etmiş ve kendisini Avrupa’nın bir yarı sömürgesi haline getirmiştir.

Özelleştirme Uygulamaları

Küresel egemen devletler, denetimindeki az gelişmiş ülkelerden, ihracata dayalı kalkınma yöntemleri, serbest piyasa ekonomisi, özelleştirme programları, korumacı kuralların yürürlükten kaldırılmasını ve devletin küçülmesini istemektedirler.

Gelişmiş ülkelerde; ulaşım, iletişim, enerji, madencilik, çelik, bankacılık ve kamu alanında yer alan işletmeler devlete ait veya dolaylı-dolaysız devletçe korunur durumdadır. Özellikle ileri teknoloji alanları (mikro-elektrik, biyoteknoloji, sivil havacılık, telekominikasyon, robotlar ve imalat makinaları), devletin katıksız desteği ve koruması altında faaliyet göstermektedir.

1980’den beri Türkiye’de; ihracata dayalı kalkınma modeli, serbest piyasa ekonomisi, özelleştirmeler, korumacılığın kaldırılması ve devletin küçültülmesi programları uygulanmaktadır. Yapılan milletlerarası anlaşmalar, bu tür uygulamalara yönelik bağlayıcı hükümler içermektedir. Gümrük Birliği Protokolü, KİT satışları ve dış ticaret açıklarıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik dayanakları ortadan kaldırılmaktadır.

Türk milleti, 1950’den itibaren bütün siyasi partileri denemiş, değişik oran ve sürelerle iktidara getirmiştir. Ancak hiçbir dönemde sorunlara çözüm bulunmamıştır. İktidara gelen her siyasi parti, söylediğinin tersini yapmış ve uyguladığı politikalarla sorunlara yeni sorunlar eklemiştir. Sorunları üretenlerden, sorunları çözmeleri beklenmiştir.

Günümüzde, Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten siyasi kadrolar, kamu değerleri üzerindeki karar ve uygulama yetkilerini, özelleştirmeden yana sınırsız kullanmaktadırlar. (57. Hükümetin Devlet Bakanı Yüksel Yalova, özelleştirmeye inanmayan bürokratların görevde kalmasını “vatana ihanet” saymış, 59. Hükümetin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, KİT’ler için; “babalar gibi satarım”, “parayı veren düdüğü çalar”, “Sümerbank’ı tarihten sildik” gibi sözlerle yaptıklarıyla öğünebilmiştir)

Siyasilerin, özelleştirme hakkında yasalar ve yönetim sorumluluklarıyla bağdaşmayan söz ve davranışları yanında, parlamento içi veya dışı siyasi parti yöneticileri, hükümet yetkilileri ve bürokratların bir kesimi; IMF veya Dünya Bankası’nca kararları alınan özelleştirme programlarını gözü karalıkla uygulamışlar; yaptıklarını halka başarı/zafer olarak kabul ettirmeyi başarmışlardır. Özelleştirme uygulamaları ile kamu varlıkları yabancı ortaklı holding şirketlerine devredilmiş veya zarar ettiği gerekçesiyle doğrudan kapatılmıştır. Tarım çökmüş, bankacılığa darbe yapılmış, milli şirketler satılmış, dış borç artarak çevrilemez duruma gelmiş, millet yoksullaşmıştır.

SONUÇ: NE YAPILMALIDIR?

Günümüzde, insan ve doğal zenginlik kaynaklarına sahip koskoca bir Türkiye ve Türk milleti, bağımsızlığını kaybetme derecesine gelmiş ve kimilerinin oyuncağı durumuna düşmüştür. Türk milleti, Mustafa Kemal liderliğinde aynı durumdan kendini kurtarmış ve milli varlığını, ağır bedel ödeyerek kazandığı Türk İstiklal Harbi temeline dayandırmıştır. Milli Mücadele ve Türk İnkılabı dönemleri, Türk milletine anti-emperyalist tecrübe kazandırmıştır.

Bu tecrübe/birikim, olumsuz şartlara ve görünür görünmez bozulmalara rağmen Türk milletinde varlığını sürdürmektedir. Kendi gücüne güvenmek, Türk’ün tarihten gelen doğal bir niteliği olup bu güç bilinç düzeyine çıkarılarak harekete geçirilmelidir. Türk milletinde her zaman var olan direnme gücü ve ortak değer olarak varlığını sürdüren hürriyetine düşkünlük, örgütlü bir milli hareket haline getirilerek bağımsızlık yolunda mücadele etmelidir.

Türk milleti, yabancıların belirlediği sınırlar içinde yaşamaya uzun süre katlanmayı hak etmemiştir. Türkiye’de siyaset; menfaat sağlamanın, makam ve ün elde etmenin, yabancılaşmanın aracı olmaktan çıkarılıp halk ve millet yararına verilen bir mücadele alanı olmak mecburiyetindedir. Türk milleti bu mücadeleye hazır olup kendisine öncülük edecek milli bir hareketin özlemini çekmektedir. Bu hareketi, toplum katmanlarını temsil eden milliyetçi şahsiyetler ve aydınlar ortaya koymalı ve Türk milletini milli hedeflerin gerçekleşmesi için örgütlemelidir.

1939’da başlayan taviz verme süreci Türkiye’yi bugünkü duruma getirmiştir. Mustafa Kemal, başta ekonomi olmak üzere dil, tarih, din, kültür ve siyasete kadar her alanda milli bağımsızlığı gerçekleştirme ve koruma mücadelesi vermiş; Türk milletine; bıkmadan, bağımsızlığını her ne pahasına olursa olsun koruması gerektiğini, tam bağımsızlığın ancak devletin mali bağımsızlığı ile gerçekleştirileceğini ifade etmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün; bağımsız milli kalkınma, pazar ekonomisi, korumacılık, milli kambiyo, yerli üretim, denk bütçe, sosyal devlet, milli tarım ve madencilik, karma ekonomi gibi konulardaki görüşleri, Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde özellikle azgelişmiş ülkelerde tartışılmaktadır. Çin, Rusya Federasyonu, bazı Güney Amerika ülkelerinde gerçekleştirilen ekonomik kalkınmanın temellerinde, Atatürk’ün ekonomik ve siyasi görüşlerinin etkisi görülmektedir.

Türk milleti 1939’dan beri iç ve dış saldırılara karşı direndi ve direnmeye devam etmektedir. Özellikle son 34 yılda uygulanan dış kaynaklı politikalar ile bağımsızlık yanlısı milli güçler, siyasi ve ekonomik bakımdan ezilmişlerdir. Beslenip büyütülen işbirlikçilik, çeteleşen siyaset, sınırsız haksızlık ve yolsuzluk ile Türk milletinin varlığı tartışılmaktadır. Halkın yoksulluğu giderek artmaktadır. Türkiye, Türk milletinin menfaatlerine göre yönetilememektedir. İktidar ve muhalefet boşluğu yaşanmaktadır.

Türk milletinin emperyalizme karşı direnme gücü, örgütlenmediği takdirde; milli varlık kendini koruyamaz duruma düşecektir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik tehditler uygulamaya konulmuştur. Dış kaynaklı yapay ayrılık ve düşmanlık teşebbüsleri, Türk vatandaşlarının, tarihten gelen birlik ve dayanışma anlayış ve yaşayışına kalıcı zararlar vermektedir. Buna karşılık, millete öncülük edecek milli güçler örgütsüz ve güçsüz bir duruma düşmüştür. Köylüler, işçiler, memurlar, gençler, öğretmenler, esnaf ve sanatkarlar, milliyetçi işadamları ve aydınlar; ağır ekonomik sıkıntılar içinde, umutsuz bir dağınıklık ve arayış sergilemektedirler.

Bugün, Türkiye’nin getirildiği yer, Türk milletinin istek ve ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik değildir. Bütün olumsuzluklara karşılık yaşanan bunalımın üstesinden gelecek tarihi tecrübe ve güce sahibiz. Milli birlik temelindeki tam bağımsızlık mücadelesinde, emperyalizme ve yerli uzantılarına karşı “demokrasi ve hukuk” anlayışı, irade ve kararlılığı ile tavır konulmalıdır. Kuvay-ı Milliye, Müdafaa-i Hukuk, Milli Mücadele, Türk İnkılabı anlayış ve uygulamaları ile emperyalistlere dersini veren Türk milletinin bilinçli birer ferdi olarak ideolojik tecrübe ve mücadele anlayışına sahibiz. Türk milletini tanıma ve ona güvenme, dünya siyasetini ve bölge sorunlarını kavrama, bağımsız ideoloji, tarih bilinci, bilinçli anti-emperyalist tavır, tam bağımsızlıkta kararlılık, milli birliği sağlama becerisi, siyasi örgütlenme yeteneği; mücadele anlayışımızın temel ögeleridir.

Herkes; millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisindeki ortaklık ile birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duyguları içinde, huzurlu bir hayat hakkı için, geleceğimiz için “demokrasi ve hukuk” mücadelesine girmelidir. Herkesin; vatan, millet ve devletine karşı yapabilecekleri görev ve sorumlulukları vardır. Haklarına ve geleceklerine sahip çıkarak mücadele etmeyenler, bağımsız/özgür yaşayamazlar. Milli bağımsızlığımızın korunarak maddî ve manevî varlığımızın gelişmesi için gerekli şartların hazırlanması ve milli kültürümüzün çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarılması, örgütlenmek ve mücadele etmekle gerçekleşir.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Türk Tarihi

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]

Published

on

Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.

Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.

Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.

Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Bü­yük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.

İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.

İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:

Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.

Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.

Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.

Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.

Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.

Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:

Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.

28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:

Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.

Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.

Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımı­zın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımı­zın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.

İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.

Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:

Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].

Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:

Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.

Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket]   ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.

Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.

Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.

Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.

diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.

Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:

1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.

2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.

27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:

Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.

İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:

Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.

diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.

Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.

Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:

Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrı­calıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.

Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.

Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.

Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.

Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:

Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.

Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırı­yor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.

Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:

Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.

Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:

Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.

Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.

Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.

Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?

Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.

Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:

Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.

 [*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.

[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]

Continue Reading

Mustafa Kemal Atatürk

10 Kasım’da Atatürk’ü Anmak ve Anlamak

Published

on

Özet

Bu makale, 10 Kasım’ın tarihi anlamını yalnızca bir anma günü olarak değil, aynı zamanda Atatürk’ün fikri mirasını yeniden yorumlama fırsatı olarak ele almaktadır. Atatürk’ü anmak, onu tarihi bir figür olarak yüceltmekten öte, çağdaş bir düşünce sisteminin sürekliliğini koruma çabasıdır. Bu bağlamda makale, anmanın tören boyutu ile anlamanın entelektüel boyutunu bütünleştirerek, 10 Kasım’ı bir toplum bilinci pratiği olarak analiz etmektedir.

Anahtar Kelimeler: Atatürk, 10 Kasım, Anma Kültürü, Cumhuriyet Düşüncesi, Modernleşme, Eleştirel Tarih.

Giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nde 10 Kasım, yalnızca Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü değil; aynı zamanda, bir milletin kendisini yeniden tanıma ve tarih bilincini tazeleme günüdür. 1938’den itibaren her yıl tekrarlanan bu tören, bir yas ifadesinden ziyade, modern Türk kimliğinin sürekliliğini koruma iradesinin sembolü hâline gelmiştir.

Atatürk’ü anmak, onun bıraktığı mirasın hem tarihi hem de fikri boyutlarını hatırlamaktır. Ancak onu anlamak, bu mirasın felsefi ve sosyal temellerini çağın şartlarına uyarlayabilmektir.

1. Atatürk’ü Anmak: Orta Hafızada Bir Tören

Anma olgusu, sosyal hafızanın yeniden üretim biçimlerinden biridir. 10 Kasım sabahı 09.05’te bütün ülkenin aynı anda susması, yalnızca bir “yitiriş” anını değil, bir “yeniden diriliş” bilincini temsil eder. Bu sessizlik, bireysel bir yas değil, ortak bir anlamlandırma dönemidir.

Ortak bellek teorisine göre, bir toplum, geçmişini yeniden kurgularken aslında kendisini inşa eder. Bu bağlamda 10 Kasım törenleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik inşasında önemli bir “zaman ve mekân sabitesi” görevini yapmıştır.

Bu tören, bireylerin şahsi duygularını sosyal bir çerçeveye yerleştirir. Özellikle okullarda, kamu kurumlarında ve meydanlarda yapılan törenler, genç kuşaklara Cumhuriyet’in değerlerinin aktarıldığı sembolik mekânlardır. Dolayısıyla 10 Kasım, sadece geçmişi hatırlama değil, aynı zamanda “geleceğe ait bir kimliği” gösterme ve sürdürme eylemidir.

2. Atatürk’ü Anlamak: Fikri Mirasın Yeniden Yorumu

Atatürk’ü anlamak, yalnızca tarihi olayları bilmek değil, bu olayların ardındaki fikri sistemi kavramaktır. O, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireylerden oluşan bir toplum ideali ortaya koymuştur. [1]

Bu ideal, dogmalardan arınmış bir akılcılığı ve bilime dayalı bir ilerleme anlayışını temel almaktadır. “Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” sözü, Atatürk’ün fikri mirasının özüdür.

Atatürk’ün inkılapları –özellikle eğitim, hukuk ve kadın hakları alanlarındaki dönüşümler– birer modernleşme adımı olmanın ötesinde, insanı merkeze alan bir özgürlük anlayışının yansımaslarıdır. Bu inkılaplar, “rasyonelleşme dönemi”nin Türkiye’deki göstergeleridir.

3. Vaka Analizi: 10 Kasım 1938 ve Sosyal Tepki

Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefatı, yalnızca bir devlet adamının ölümü değil,  millî bir sarsıntı olarak yaşanmıştır. Ancak bu sarsıntı, kısa sürede “millî direniş bilinci”ne dönüşmüştür.

Arşiv belgelerine göre, İstanbul’da cenaze gününde sokağa çıkan yüzbinler, kendi inisiyatifleriyle yas tutma biçimleri geliştirmiştir. [2] Bu durum, anma kültürünün halk tarafından özümsendiğini göstermektedir.

1938 sonrasında 10 Kasım törenleri, devletin resmi tören çizgisinden taşarak, bireysel ve sivil hafızanın ortak alanına dönüşmüştür. Özellikle 1950 sonrası dönemde, anma biçimlerinin çeşitlendiği ve duygusal yoğunluğun kuşaklar arası aktarımında kültürel bir süreklilik sağladığı gözlemlenmiştir.

4. Eleştirel Tarih Bakış Açısıyla 10 Kasım’ın Dönüşümü

Eleştirel tarih yöntemi, geçmişi kutsallaştırmadan, onun bugüne etkilerini çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, 10 Kasım anmaları yalnızca “nostaljik bir bağlılık” değil, tarih bilinci üretiminin bir aracıdır.

Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, 10 Kasım’ın genç kuşaklar nezdinde duygusal bir etkiden ziyade sembolik bir törene dönüştüğünü ortaya koymuştur. [3] Ancak bu durum, anmanın anlamını yitirdiği anlamına gelmez; aksine, yeni kuşakların Atatürk’ü kendi çağlarının diliyle yeniden yorumlama çabası olarak görülebilir.

Dolayısıyla Atatürk’ü “anlamak”, onu tekrarlamak değil, onun yöntemini sürdürmektir: eleştirel düşünmek, sorgulamak ve daima ileriyi hedeflemek.

Sonuç

10 Kasım, yalnızca bir anma günü değil,  millî bilincin yenilenme anıdır. Atatürk’ü anmak, geçmişe duyulan saygıdır; ama onu anlamak, geleceğe duyulan sorumluluktur.
Bu sebeple her 10 Kasım, Türk milletinin “düşünen ve ilerleyen insan” idealini yeniden hatırladığı bir zaman eşiğidir.

Atatürk’ün mirası, bir kişi kültü değil; bir düşünce kültürüdür. Bu kültür, her kuşakta yeniden doğar, çünkü 10 Kasım’ın sessizliğinde bir milletin sesi saklıdır.

DİPNOTLAR

  1. Atatürk, Nutuk, Cilt II Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1969, s. 894.
  2. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri, Dolmabahçe Defterleri, 1938 Kasım Dosyası, Belge No: 27.
  3. Ayşe Kuruoğlu, “10 Kasım Anma Kültürünün Kuşaklar Arası Dönüşümü” Toplum ve Tarih 412 (2019), s. 67–89.

Continue Reading

Mustafa Kemal Atatürk

Yönetimde Adalet: Kutadgu Bilig, Siyasetname, Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler’in Karşılaştırmalı Analizi

Published

on

Özet

Adalet, Türk-İslam siyaset düşüncesinde devletin bekasının ve toplum düzeninin en temel direği olarak kabul edilmiştir. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig (1069-1070) ve Nizamü’l-Mülk’ün Siyasetname’sinde (1091) adalet; kozmik düzen ve ahlaki temeller üzerinden ele alınırken, Koçi Bey Risalesi (1631) ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütler (1767) adlı eserinde ise daha çok mali-idari düzenin korunması ve reform ihtiyacı bağlamında işlenmiştir. Bu makalede dört eser karşılaştırılarak adaletin görevleri meşruiyet kaynağı, toplum düzeninin garantisi, mali düzenin temeli ve devletin bekası — çerçevesinde değerlendirilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Adalet, Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, Nizamü’l-Mülk, Siyasetname, Koçi Bey Risalesi, Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler, Türk-İslam Siyaset Düşüncesi.

Giriş

Adalet, siyaset felsefesinin en eski ve evrensel kavramlarından biridir. Antik Yunan’dan Türk-İslam siyaset geleneğine, Orta Çağ’dan Osmanlı klasik düşüncesine kadar bütün siyasal teorilerde adalet, devletin düzenini ve meşruiyetini sağlayan temel unsur olarak görülmüştür. Türk-İslam düşüncesinde de adalet, yalnızca ahlaki bir ilke değil, aynı zamanda yöneticinin görev ve sorumluluklarını belirleyen bir siyasal kurumdur.

Karahanlılar’da Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i, Selçuklu’da Nizamülmülk’ün Siyasetname’si, Osmanlı’da Koçi Bey Risalesi ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütleri, farklı dönemlerde ve şartlarda kaleme alınmış olmakla birlikte, ortak bir kavram etrafında birleşirler: adalet.

Yönetimde Adalet

1. Kutadgu Bilig’de Adalet

Yusuf Has Hâcib, adaleti devletin “dört sütunundan” biri olarak tanımlar. Hükümdarın zulümden uzak durması, fakirleri koruması ve eşitliği gözetmesi en temel yükümlülüklerdir. Eserde, adaletin Tanrı’nın rızasıyla doğrudan ilişkili olduğu belirtilmektedir:

Beylerin halk üzerine zulmü artarsa, Tanrı’nın gazabı iner, devlet yıkılır.”

2. Siyasetname’de Adalet

Nizamülmülk’e göre adalet, “mülkün temelidir.” Devletin düzeni, hükümdarın zulümden uzak durmasına bağlıdır. Halkın şikâyetlerini doğrudan dinlemek ve kadıların bağımsızlığını korumak, adaletin somut göstergeleridir.

Adalet mülkün temelidir; adalet giderse memleket de gider.”

3. Koçi Bey Risalesi’nde Adalet

Koçi Bey, Osmanlı’da yaşanan bozulmayı adaletin kaybına bağlamaktadır. Ona göre rüşvet, liyakatsiz atamalar ve kanun dışı uygulamalar devlet düzenini çökertmiştir. Bu sebeple adaletin yeniden tesisi için ıslahat teklif etmektedir: rüşvetin kaldırılması, tımar sisteminin eski düzenine döndürülmesi ve kadıların tarafsızlığının korunması.

Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu, nizam bozuldu.”

4. Devlet Adamlarına Öğütler’de Adalet

Defterdar Sarı Mehmet Paşa, adaleti özellikle mali düzen üzerinden ele almaktadır. Zulümle toplanan vergilerin bereketsiz olduğunu, hazinenin bu yolla dolsa bile sonunda boşalacağını ifade etmektedir. Ona göre adalet, yalnızca şeriatın değil, aynı zamanda mali disiplinin de teminatıdır.

Hazineyi zulümle doldurmak haramdır; sonunda hazine boşalır, halkın bedduası devleti yıkar.”

Karşılaştırmalı Analiz

  • Kutadgu Bilig ve Siyasetname, adaleti metafizik, ahlaki ve kozmik bir ilke olarak görürken;
  • Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler, adaleti mali-idari düzenin sağlanmasında pratik bir ıslahat unsuru olarak ele almıştır.

Yönetimde Adalet: Karşılaştırmalı Tablo (Alıntılarla)

EserAdaletin KonumuAdaletin Yöneticiden BeklentisiUygulama AlanıTemel Tehdit / Bozulma SebebiÖzgün Alıntı
Kutadgu Bilig (1069-1070, Yusuf Has Hâcib)Devletin dört sütunundan biri; kozmik-dini düzenin temeliHükümdarın eşitliği gözetmesi, fakirleri koruması, zulümden uzak durmasıVergi adaleti, liyakat, halk ile hükümdar ilişkisiZulüm → devletin ömrünün kısalması“Beylerin halk üzerine zulmü artarsa, Tanrı’nın gazabı iner, devlet yıkılır.”
Siyasetname (1091, Nizamülmülk)“Mülkün temeli” olarak görülürHalkın şikâyetlerini dinlemek, kadıları bağımsız bırakmak, zulmü engellemekVergi düzeni, kadılık sistemi, şikâyet mekanizmasıAdaletin bozulması → kozmik ve toplumsal düzenin çöküşü“Adalet mülkün temelidir; adalet giderse memleket de gider.”
Koçi Bey Risalesi (1631)Devletin bozulma sebeplerini açıklayan merkezî unsurRüşvetin kaldırılması, timar düzeninin eski hâline getirilmesi, kadıların tarafsızlığıAskeri, mali ve adli düzenLiyakatsiz atamalar, rüşvet, kanun dışı uygulamalar“Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu, nizam bozuldu.”
Devlet Adamlarına Öğütler (1767, Sarı Mehmet Paşa)Mali ve idari düzenin bekçisiGelir-gider dengesinde adalet, kul hakkından sakınma, ölçülülükVergi toplama, hazine yönetimi, idari denetimZulümle toplanan vergi → halkın huzursuzluğu ve hazinenin boşalması“Hazineyi zulümle doldurmak haramdır; sonunda hazine boşalır, halkın bedduası devleti yıkar.”

Dört eserin ortak noktası, adaletin yokluğunun devletin çöküşüne yol açacağı fikridir. Ancak dönemler ilerledikçe, adaletin tanımı soyut bir düşünceden somut bir yönetim ilkesi ve mali düzen mekanizmasına dönüşmüştür.

Sonuç

Adalet, Türk-İslam siyaset düşüncesinde daima devletin varlık sebebi ve bekasının şartı olmuştur. Kutadgu Bilig ve Siyasetname, adaleti daha evrensel ve ahlaki bir çerçevede değerlendirirken; Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler, Osmanlı’nın çözülme döneminde adaleti ıslahatların anahtarı olarak görmüştür. Bu karşılaştırma, siyasal düşünce tarihimizde adalet kavramının sürekli varlığını, fakat içerik ve uygulama bakımından dönemin ihtiyaçlarına göre dönüşümünü açıkça göstermektedir.

Kaynakça 

  1. Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, Çev. Reşit Rahmeti Arat, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1985.
  2. Nizamülmülk, Siyasetname, Çev. Mehmet Altay Köymen, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1999.
  3. Koçi Bey, Koçi Bey Risalesi, Haz. Zuhuri Danışman, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1972.
  4. Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler (Nasihatü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ), Haz. Hüseyin Algül, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.
  5. Halil İnalcık, Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, Eren Yayıncılık, İstanbul, 2000.

Continue Reading

En Çok Okunanlar