Connect with us

Mustafa Kemal Atatürk

GAZİ MUSTAFA KEMAL’İN MİLLETVEKİLİ SEÇİLME HAKKINDAN MAHRUM EDİLMESİ TEŞEBBÜSÜ

Published

on

GİRİŞ

Türk İstiklal Harbi (Milli Mücadele)’nin başarıya ulaşmasından ve barışın gerçekleşmesinden sonra yeni bir seçimin yapılacağı herkes tarafından bilinmekte ve beklenmektedir. Mustafa Kemal Paşa’ya göre Meclis, Milli Mücadele başarıya ulaşana kadar milletten yetki almıştır. Şimdi bu başarı sağlandığına göre, Meclisin kendini yenilemesi gereklidir.

2 Aralık 1922’de Erzurum Mebusu Süleyman Necati, Mersin Mebusu Selahattin ve Canik Mebusu Emin Beyler, TBMM’ye Milletvekili Seçimi Kanunu’nun 15’inci maddesinin değiştirilmesi yönünde bir önerge sunmuşlardır. Bu önergenin, Mustafa Kemal Paşa’nın seçilmesini engelleyecek bir içerik taşıması, TBMM’de sert tartışmalara yol açmıştır. Değiştirilmesi teklif edilen söz konusu maddede, “Millet Meclisi’ne aza seçilebilmek için Türkiye’nin bugünkü sınırları dâhilinde doğmuş olmak şarttır. Muhacereten [göç ederek] gelenlerden Türk ve Kürtler yerleşim tarihinden itibaren bir bölgede beş yıl ikamet etmişler ise intihap olunabilirler.” hükmü öngörülmüştür.

Milletvekili Seçimi Kanunu’nda değişiklik önergesi Meclis gündemine geldiğinde, söz alan Mustafa Kemal Paşa, söz konusu önergenin, doğrudan doğruya kendisini vatandaşlık haklarından mahrum etmek amacı doğrultusunda hazırlandığını belirterek şu açıklamayı yapmıştır:

“Maalesef doğum yerim bugünkü Türkiye sınırlarının dışında kalmıştır. Bunun sebebi, Misak-ı Milli sınırlarının tam olarak gerçekleştirilememesidir. Ayrıca herhangi bir bölgede beş yıl süreyle ikamet etmedim. Bunun sebebi de çeşitli cephelerde mücadele etmek suretiyle vatana hizmet etmiş olmamdır.”…. Beni vatandaşlık hukukundan ıskat etmek salahiyeti bu efendilere nereden verilmiştir? Bu kürsüden resmen Heyet-i Alinize, bu efendilerin daireleri intihabiyeleri [seçim çevreleri] halkına ve bütün millete soruyorum ve cevap istiyorum.”

Mustafa Kemal Paşa’nın bu tepkisi üzerine söz alan Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey, bu önergeden Mustafa Kemal Paşa’nın vatandaşlık hakkından mahrum edilmesini düzenleyen bir anlam çıkarmasına hayret ettiğini belirterek, “Paşa’nın vatanı her yer ve herkesin kalbidir. Fakat Paşa Hazretleri de bu kalplere hürmet etmelidir ki rica ederim, Türkiye’de artık Arnavut mebus, Arap mebus bulunmayacaktır.” demiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın, anılan maddenin açık olduğunu ve yoruma gerek olmadığını ifade etmesine karşılık, Hüseyin Avni Bey, Süleyman Necati Bey ve Emin Bey, önerge üzerinde açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu açıklamalarda, teklifi hazırlarlarken Mustafa Kemal Paşa’yı hatırlarına getirmedikleri, Türk kökenli olmayan mebusların Meclise girmesini engellemek istedikleri ve Mustafa Kemal Paşa’nın müstesna olduğu yönünde ifadelerde bulunmuşlardır. Ancak Hüseyin Avni Bey konuşmasının bir yerinde, “Teklif-i kanuniler usulü dairesinde encümene gider, encümen kararını verir. Eğer Mustafa Kemal Paşa’yı Meclis feda ederse o da feda edilsin. Söz Meclisindir.” diyerek kanun teklifinin, Mustafa Kemal Paşa’ya ayrıcalık sağlayacak bir hükmü bulunmadığını itiraf etmiştir. [1]

Milletvekili Seçimi Kanunu’nda değişiklik içeren önerge ve önerge hakkındaki görüşmeler basına da yansımıştır. Meclis’teki tartışmalar kamuoyuna yansıyınca, Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısına uyan birçok kişi ve kurum, Meclis Başkanlığı’na protesto mahiyetinde telgraflar çekmişler ve tepkilerini dile getirmişlerdir. Önergeyi veren mebusların seçim çevrelerindeki halk da bu önergeyi kınayan ve Mustafa Kemal Paşa’nın yanında olduklarını belirten telgraflar çekmişlerdir. Elaziz, Arapkir, Zonguldak, Sinop, Ankara, Devrek, Ünye, Sivas, Keban, İstanbul, Dersim, Daday, Diyarbakır, Muş, Erzurum, Mersin, Urfa, Adana, İçel, Karaman, Mecidiye, Feke, Göksun, Eskişehir, Kangal, Ayıntap, Kayseri, Iğdır, Osmaniye ve Beyşehri’nden çekilen telgraf metinleri Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nin 10, 11, 12, 13, 14, 15, 18, 19 ve 20 Kânunuevvel(Aralık) 1338(1922) tarihli nüshalarında “Mustafa Kemal’in Vatanı!..” başlığı altında yayımlanmıştır. [2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10]

MİLLETVEKİLİ SEÇİMİ KANUNU’NUN 15’İNCİ MADDESİNİN DEĞİŞİKLİĞİ HAKKINDAKİ KANUN TEKLİFİ ÜZERİNDE GÖRÜŞMELER

Dün[02.12.1922], Büyük Millet Meclisi’nde, İntihab-ı Mebusan[Milletvekili Seçimi] Kanunu’nun (15)inci maddesinin tadili[değiştirilmesi] hakkında verilmiş olan bir takrir[önerge], pek heyecanlı ve hararetli bir müzakereyi intac[netice verme, doğurma] eylemiştir. Selahaddin Bey (Mersin), Emin Bey (Canik), Süleyman Necati Bey (Erzurum) tarafından verilen bu takrirde (15)inci maddenin şu suretle tadili talep olunuyordu:

[Millet Meclisi’ne aza intihap olunabilmek için Türkiye’nin bugünkü hudutları dâhilindeki mahalli ahalisinden olmak veya mebus intihap olunacağı daire-i intihabiyede bulunmak meşruttur. Muhacereten gelenlerden Türkler ve Kürtler tarih-i iskânlarından itibaren beş sene mürur etmiş ise intihap olunabilirler. Diğer bilumum anasırın Türkiye’de doğmuş olanları bu haktan müstefit olurlar.]

Bu takririn kıraatı üzerine Büyük Millet Meclisi Reisi Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri kürsüye gelerek Meclis’in derin bir teessür içinde dinledikleri şu beyanatta bulunmuşlardır:

Efendim! Bu teklif-i kanuni bir maksad-ı mahsusu ihtiva ediyor ve bu maksad-ı mahsus doğruca şahsıma taalluk[ilişiği, ilgisi olma, ait olma]  ettiğinden müsaade ederseniz birkaç kelime ile fikrimi arz etmek istiyorum.

Erzurum mebusu Süleyman Necati ve Mersin mebusu Selahaddin ve Canik mebusu Emin Bey efendiler tarafından teklif olunan layiha-i kanuniye[kanun tasarısı] doğrudan doğruya benim şahsımı vatandaşlık hukukundan ıskat[düşürme, düşürülme, yok etme]  etmek nokta-i nazarına[görüşüne] matuftur[yöneltilmiştir]. (Haşa sesleri)

Yusuf Ziya Bey (Bitlis)-Hatıra gelmez.

Salih Efendi (Erzurum)-Şahsın çok muhteremdir.

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri devamla-On beşinci maddede yazılı olan satırları gözden geçirecek olursanız orada deniliyor ki:

“Büyük Millet Meclisi’ne aza intihab olunabilmek için Türkiye’nin bugünkü hududları dahilindeki memalik ahalisinden olmak meşrutdur veya daire-i intihabiye dahilinde mütemekkin olmak meşrutdur. Ondan sonra muhacereten gelenlerden Türk ve Kütler tarih-i iskanlarından itibaren beş sene mürur etmiş ise intihab olunabilirler. Maalesef mahall-i tevlidim bugünkü hududlar haricinde kalmış bulunuyor. Saniyen herhangi bir daire-i intihabiyenin beş sene mütemekkini dahi değilim. Memalik-i tevlidim bugünkü hudud-ı millimizin dışında kalmıştır.

Fakat bu böyle ise bunda katiyyen bir kasd ve kabahatim yoktur. (Haşa Paşa Hazretleri sesleri) Bunun sebebi bütün memleketimizi, milletimizi mahv ve müzmehil[yok] etmek isteyen düşmanların harekatında muvaffak olmaktan kısmen men’ edilememiş olmasıdır.

Eğer düşmanlar tamamen maksadlarına muvaffak olmuş olsalardı Allah muhafaza etsin buraya vaz’ül-imza[imza koyan] olan efendilerin dahi memleketleri hudud haricinde kalabilirdi. Bundan başka, bu maddenin talep ettiği şartı haiz bulunmuyorsam, beş sene mütemadiyen bir daire-i intihabiyede sakin olamamış isem o da bu vatana ifa ettiğim hidmet yüzündendir.

Eğer bu maddenin taleb ettiği şartı ihraza[almaya, kazanmaya, elde etmeye] çalışsa idim İstanbul’u kazandırmaktan ibaret olan Arıburnu ve Anafartalar’daki müdafaatımı yapmamaklığım lazım gelirdi. Eğer ben bir yerde beş sene oturmağa mahkum olmuş olsa idim Bitlis ve Muş’u aldıktan sonra Diyarbekir istikametinde tevsi’[genişletme, genişletilme] eden düşmanın karşısına çıkmamaklığım, Bitlis ve Muş’u kurtarmaktan ibaret olan vazife-i vataniyemi yapmamaklığım lazım gelirdi. Bu efendilerin taleb ettiği şeraiti[şartları] ihraz etmek istese idim Suriye’yi tahliye eden orduların enkazından Haleb’de bir ordu teşkil ederek düşmana karşı müdafaa etmemekliğim ve bugün hudud-ı milliye dediğimiz hududu fiilen tesbit etmemekliğim lazım gelirdi. Zannediyorum ki ondan sonraki mesai cümlenin malumudur. Hiçbir yerde beş sene oturmayacak kadar sarf-ı mesai etmiş bulunuyorum. Ben zannediyorum ki bu hidmetimizden dolayı milletimin muhabbetine ve teveccühüne mazhar oldum. (Hay hay sesleri) Belki bütün alem-i İslam’ın muhabbet ve teveccühüne mazharım. Binaenaleyh bu teveccühata mukabil vatandaşlık hukukundan ıskata ma’ruz kalacağımı asla hatıra getirmezdim. Tahmin ediyorum ve ediyordum ki ecnebi düşmanlar bana suikasd etmek suretiyle de memleketimdeki hidmetimden beni tecride çalışacaklardır. Fakat hiçbir zaman hatır ve hayalime getirmezdim ki Meclis-i Aliye’de velev iki üç kişi olsun aynı zihniyette bulunabilsin. Binaenaleyh ben anlamak istiyorum. Bu efendiler daire-i intihabiyeleri halkının ciddi olarak …

İhsan Bey (Cebel-i Bereket)-Paşa Hazretleri kime soruyorsunuz, iki üç kişinin galat[yanlış, yanılmış] ifadesi umum-ı meclise aid olabilir mi?

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri-Buraya vaz’ül-imza olan efendilere söylüyorum. Bilmek istiyorum ki bu efendiler daire-i intihabiyeleri halkının ciddi olarak tecüman-ı fikir ve hissi midirler? Yine bu efendilere karşı söylüyorum mebus olmak itibariyle tabii şamil bir sıfatı cami bulunuyorlar. Binaenaleyh demek istiyorum ki millet bu efendilerle hem fikir midir ? (Katiyyen sesleri)

Saniyen efendiler, beni vatandaşlık hukukundan ıskat etmek selahiyeti bu efendilere nereden verilmiştir? Bu kürsüden resmen Heyet-i Aliyenize ve bu efendilerin daire-i intihabiyeleri halkına ve bütün millete soruyorum ve cevab istiyorum.

İhsan Bey (Cebel-i Bereket)- Siz münci-i[kurtaran, halaskar] millet ve müceddid-i[yenileyeni, yenileyici bir şekil ve suret vereni, kurucusu] devletsiniz.

Hüseyin Avni Bey (Erzurum)- Efendiler ortada bir teklif-i kanuni vardır. Her fikir muhterem ve mübecceldir[yüceltilmiş, saygı gösterilmiş, yüce, ulu]. Herkes memleketin selamet ve saadeti için arzu ettiğini teklif eder ve serbesttir. Esasen teklif-i kanuniler hemen kat’iyetle kabul edilmiş mahiyette olmadığından Paşa Hazretlerinin bu işten istisna ve zatlarını vatandaşlık hukukundan ıskat edecek bir mana telakki buyurmalarına hayret ediyorum. Türkiye milleti Paşa Hazretlerini kendilerinin timsali  yaptıktan sonra Paşa’nın vatanı her yer ve herkesin kalbidir. Fakat Paşa Hazretleri de bu kalblere hürmet etmelidir ki rica ederim Türkiye’de artık Arnavud mebus, Arab mebus bulunmayacaktır. (Hay hay sesleri) (Alkışlar) Paşam! Vatandaşlıkta başkalarına kıyas ederseniz bu hususta afvınıza mağruren arz ediyorum ki pek yanlış düşünürsünüz. Siz kalbimize girmiş tarihi temsil etmek mevkiinde dururken başkalarının bir menfaati için şahs-ı devletlerini ileri sürmeyi menafi’-i memleketle kabil-i telif görmüyoruz.

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri-Hüseyin Avni Bey madde sarihtir, tefsire hacet yoktur.

Hüseyin Avni Bey (Erzurum) devamla-Paşa Hazretleri şahsınız bunun içerisine girmemiştir ve giremez. Onlarda da o telakki yoktur. (Şiddetli alkışlar) Yalnız burada bir şey vardır. Şahs-ı devletlerini ileri sürerek diğerlerinin bundan istifade etmesine imkan yoktur. Mustafa Kemal Paşa Hazretleri kimseye mukayese edilemez. Teklif-i kanuniler usul-ı dairesinde encümene gider. Encümen kararını verir. Eğer Mustafa Kemal Paşa’yı meclis feda[11] ederse o da feda edilsin. Söz meclisindir. Yoksa üç beş arkadaşımızın hüsn-i niyetle ve gayet muhakkak meşru bir dava hakkında vermiş oldukları takriri bu şekilde tefsir etmemelerini hassaten rica ederim. Kalbimizden çıkacağınız gün atmakta tereddüt etmeyiz. Fakat siz her gün yaşayacaksınız. Esasen bu hususaa isti’cal[acele] olunmaması lazımdır. Paşa Hazretleri arkadaşlarımızın evvel-be-evvel[her şeyden evvel] fikrini sormadan kendilerini dilhun[içi kan ağlayan] edecek vaziyette beyan-ı hal etmelerini bendeniz muvafık bulmam. Arkadaşlarımızı hususi olarak davet edib fikirlerini sormalı idi. O zaman zannediyorum ki benim burada arkadaşlarımın hesabına tercüman olan vicdanımın hakiki doğrularını siz kendilerinden de duyacaktınız. Burada yalnız bir şey olmuştur. Keza müsame-i dahili hilafına şöyle bir müzakere açılmıştır. Bunu na-mücmel[uzun ve çok sözle anlatılmış] görmekteyim. Paşa Hazretleri de bilirler ki o arkadaşlar en samimi insanlardır ve işe en evvel başlamış ve nihayetinde de milleti yaşatmak için en ziyade hidmet eden onlardır. Paşam evvel olduğu gibi en son yine o arkadaşlar ellerini sizin ellerinize vererek beraber çalışacaklardır. Gayemiz budur. Su-i tefehhüme[yanlış anlamaya] mahal yoktur. O su-i tefehhümler icabı ne diyeceğim artık bir şey bulamıyorum. Artık Paşa Hazretleri sizi ben onlarla da temin ediyorum. Meclisimize sizi timsal yaptıktan sonra kendinizi vatandaşlık hukukundan hariç telakki etmek demek bu mesele ile katiyyen alakadar değildir. Hatıra gelmemiştir. Biz Paşa Hazretleri bilmünasebe arz ediyorum. Asırlardan beri Arablara harac verdik. Bu millet çalıştı. Mekke şerefası köylerimizi ziyaret için geldikleri zaman göğsümüze sardığımız insanların kendiniz de kumandanı olduğunuz Arabistan’dan bizi nasıl kovduklarını kendiniz de gördünüz.

Arnavud komiteci ile bütün mevcudiyetimizle hudud bekçiliğini yaptık. Oradan nasıl kovulduğumuzu bilirsiniz? Geçen sene buradan bir Türk evladı gitti. Sokmayın bu insanları dediler. Artık böyle adamlara mebusluk veremeyiz. Mebusum diye milletin hakkını hiçbir zaman isti’mal[kullanma] edemez. (Alkışlar) Ben daire-i intihabiyede[seçim çevresinde] oturmadım o gayede değildim buyurdunuz. Siz herhangi noktada çalışırsanız orası sizin hakk-ı intihabiyenizi temin etmiştir. Vatandaşlık şu veya bu memlekette oturmak esası üzerine değildir. Burada kürsü-i millette yegane söz sahibi Türk ve Kürd olacaktır. (Her Türkiyeli sesleri) Siz o seciyeyi taşıdıkça ebediyyen sizi ser-efraz[başını yukarı kaldıran, yükselten, benzerlerinden üstün olan] olarak başımızda tutacağız. Ta ki bu gayeden inhiraf[dönme, sapma] etmeyiniz. (Şiddetli alkışlar) Siz bundan inhiraf ettiğiniz zaman sizi atmak da bizim için bir vazife olur.

Celal Nuri Bey (Gelibolu)-Bunu ne hatıra getiriyorsunuz?

Hüseyin Avni Bey (Erzurum)-Ben riyakar değilim. Olur, insandır belki hata eder. Riyakar değilim. Samimi söylüyorum. (Yaşa sesleri) Bu arkadaşlarımdan hassaten istirham ediyorum ve kendileri de benim şu taşıdığım hisden başka hiçbir his taşımadığını ve taşımak imkanı olmadığını hissediyorsa, Paşa Hazretlerinden istirham ediyorum bu su-i tefehhüme[yanlış anlamaya] nihayet vererek bu müzakereyi kapatalım. Milletin size hürmeti la-yezaldir[zevalsiz, bitimsiz, sonsuz].

Gazi Mustafa Kemal Paşa (Ankara)-Hüseyin Avni Bey biraderimizin söylediği sözlere bu madde tercüman olmuyor. Beyefendinin söyledikleri başka şeylerdir.

Şevket Bey (Bayezid)-Siz müstesnasınız Paşa…

Mustafa Kemal Paşa (devamla)-Benim müstesna olduğuma dair bir kanun yoktur ve müstesna olamam.

Necati Bey (Erzurum)-Bu layiha-ı kanuniyi verdikten sonra, esas maksadı müsaid bir zamanda izah edecektim. Paşa Hazretleri gibi şahsiyet-i mümtazesi, bütün milletin kalbinde yaşayan bir zat-ı aliye karşı teklifimizin şu şekilde bir telakkiye ma’ruz kıldığından dolayı müteessirim. O nokta-ı nazarı bir tarafa bırakıyorum. Şimdi bu mesele hakkında izahat-ı lazimede bulunacağım.

Efendiler; ma’lumunuzdur ki alelade ferdler nihayet vatanın biz cüz’üdür. Onlar cüz’ü la-yetecezza[parçalanmaz, bölünmez, bütün] kabilinden birer insandırlar. Tarih yapan insanlar bir mevki sahibirler. Tarih yapan insanların vatanı, yalnız falan kıt’a-i arziyede oturmak değildir. Onların rabıtaları gayr-i kabil[imkânsız, olamaz] infikak[ayrılma, çözülme] olan tarihin alakası gibi büyük ve bir timsal-i vatandırlar. Binaenaleyh böyle bir kanun mevzu’ bahs olurken Paşa Hazretleri gibi en büyük bir şahsiyet-i mümtazeyi haiz bir zatı pek ziyade takdir edenlerden ve hatta en evvel takdir edenlerden olmak üzere benim hatırıma gelmez. Efendiler bunu ancak namussuzlar yapar ve ancak bu milletle alakası olmayan menfaatperest, vicdanlarını, hayatlarını, namuslarını satmış olanlar yapar. (Bravo sesleri) (Alkışlar)

Ben vatanın aciz bir ferdiyim. Vatanımdan başka bir şeye gönül vermemişimdir. Binaenaleyh bu vatanı yaşatmakta amil olan bir zatın-belki iddia da edebilirim-çok arkadaşlarımdan ziyade nazarımda mevki’ vardır. Ve bu, beni bilenlerce ve bütün kalbimi ve hayatımı görenlerce ma’lumdur. Böyle bir şeyi hatırımdan geçiremem ve benden böyle bir fikir sadır olamaz. Bendeniz demin de arz ettiğim gibi Paşa Hazretleri nazarımda alelade bir vatandaş değildir. Fakat bu maddeyi niçin teklif ettiğimizi arz edeyim:

Önümüzde, koca bir Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazı vardır, bu enkazın avamilini[sebeplerini]  tedkik edersek buna sebeb, büyük Türk milletinin benliğinin çiğnenmesi ve Türklüğün yabancılar elinde kalmasıdır. (Bravo sadaları) Efendiler rica ederim bakınız; dünyanın her yerinde de öyledir… Bir Fransız tebaası ben Fransızım demekten başka bir şey diyebilir mi? Orada bir Fransızlık vardır. Bir kül vardır. Tarihi açınız halbuki bizde böyle olmamıştır. Boşnak Mehmed Paşa, Çerkes Veli Paşa gibi adamlar göreceğiz, hiç Türk yok.

Her ırk kendi hürriyet-i milliyesiyle bu heyet-i ictima’iye içinde yaşamış ve mevkiler ihraz[alma, kazanma, elde etme, erişme]  etmiştir ve bunun neticesinde de Türklük mahv olmuştur.

Bundan sonra Türkiye hududu dahilinde vatandaşlık tesis etmek mecburiyetindeyiz. Artık bu enkaz altında kalmış olan bu hatalarımızı tekrar edemeyiz. Bu teklifin saiki budur. O his, o maddede yazıldığı kadar basit değildir. O maddede muhtelif arkadaşlar arasında bu mahzurlar nazar-ı dikkate alınarak bazı kayıtlar konulmuştur. Bu hususta sırası geldiği zaman esbab-ı mucibesini arz edeceğim. Göreceksiniz bu vatanperverane bir his ile yapılmıştır. Bu veya şu şekildedir. Namuslu bir arkadaşınız olmak sıfatıyla bunu kabul etmem. Biz böyle telakki[şahsi anlayış, şahsi görüş]  ediyoruz. Bunu başka türlü te’vil[sözü çevirme, söze ayrı mana vermeye kalkışma] ve telakki edenler varsa, namussuzluğu onlar irtikab[kötü bir iş işleme]  etmişlerdir yoksa biz değil… (Bravo sadaları, alkışlar)

Emin Bey (Canik)-Muhterem arkadaşlarım!.. Teklifte imzası mevzu’ bahs olan efendilerden birisi de bendenizim. Hüseyin Avni Bey biraderimizle Necati Bey biraderimizin izahatı zannederim maksadımızı tamamen anlatmıştır. Fakat şahsım itibariyle şunu söylüyorum ve bütün mukaddesatımla temin ediyorum ki, o madde yazılırken hiçbir vakit Paşa Hazretlerinin ismi hatıra gelmemiştir ve gelmesi ihtimali de esasen yoktur ve o maddeden böyle bir şey de anlaşılamaz. Çünkü Paşa Hazretleri değil beş seneden, on seneden daha uzun zamandan beri bu vatana hidmet [iş, hizmet, vazife] etmiş, birçok muvaffakiyetler vücuda getirmiş Türklük timsali bir zattır, ben tekrar kemal-i samimiyetle ve bütün mukaddesatımla temin ederim ki, Paşa Hazretlerinin isimleri o madde esnasında mevzu’ bahs olmamış ve hatıra gelmemiştir.

İkinci noktaya gelince: Bendeniz Samsun mebusu olmak sıfatıyla ve kemal-i cüretle ilan ederim ki ve beni intihab eden zevatın tercüman-ı hissiyatı olarak söylüyorum ki: Benim memleketimden bir Arab ve bir Arnavud mebus olamaz ve olması imkanı yoktur ve ben bu sözü söylemekle bütün milletin hissine tercümanım. İşte meydan, bundan on sene sonra da yirmi sene sonra da bu hal, artık bu kadar, bizim düşündüğümüz Türkiye Türklerindir; bu memlekette yaşayan insanlarındır. Bundan haric olanlar: Arnavud dindaşlarımız, Arab dindaşlarımız giderler memleketlerinde hidmet ederler, memleketlerinin huzur ve rahatlarına çalışırlar, biz de iftihar ederiz. Paşa Hazretlerinin tarz-ı telakkilerinden müteessir oldum. Vallahi efendim hatırıma böyle bir şey gelmedi; döndüm kaldım.

Paşa ki bizi kurtaran ve bu memleketi kurtaran bir şahıstır. Biz nankör olalım ki böyle bir telakki sahibi olalım. Nasıl olur ki böyle bir fikir hatıra gelsin.

Yusuf Ziya Bey (Bitlis)-Bütün cihanın takdirine mazhardırlar.

Süleyman Sırrı Bey (Yozgad)-Türkiye’nin müncisidirler [kurtarıcısıdırlar].

Emin Bey devamla- Rica ederim biz de müslümanız biz de kadirşinas adamlarız. İyilikleri hiçbir zaman unutmayız. Böyle bir şeyi hatıra getirmektense ölmek bizim için daha iyidir. Eğer biz muhalefette bulunduğumuzdan dolayı bir şey hatıra geliyorsa ki rica ederim biz şimdiye kadar bu memleketin saadetini muhill[dokunan, sakatlayan, bozan] hiçbir muhalefet göstermedik zannındayım. Hariçte belki Paşa Hazretlerini-iddia ederim-hepinizden fazla seviyorum.

Nafiz Bey (Canik)- Efendim bu mesele esasen mevzu’ bahis değildir.

İhsan Bey (Cebel-i Bereket)- Milli ve dini bünyede bir yara açtınız, tedavi ettirmek için söz söyleyiniz Reis Bey…

Reis-Rica ederim söylemeyiniz demedim ki… [12]

Dün[03.12.1922] Büyük Millet Meclisi’nde, İntihab-ı Mebusan Kanunu’nun 15’inci maddesi ile açılan müzakerat üzerine cereyan eden heyecanlı müzakeratı yazmış ve fakat kesret-i münderecatımız üzerine ma-ba’dını[devamını, sonrasını] bugüne bırakmış idik. Bugün gerek bu müzakeratın ma-ba’dını, derc ediyoruz.

Hüseyin Avni Bey (Erzurum)-Efendim bu meseleyi Paşa Hazretleri açtılar. Ve arkadaşlar da fikirlerini arz ettiler. Eğer Paşa Hazretleri bunun üzerine kendi telakkilerini tashih buyurdularsa mesele bu kadar, müzakere kâfidir. Ve ortada bir şey mevcut değildir. Eğer başkaları, diğer bir tarzda düşünüyorlarsa ebediyen düşünsünler, böyle bir şey yoktur… yoktur… (Müzakere kâfi sesleri)

İlyas Sami Bey (Muş)-Rica ederim bir adam müzakere kâfidir diyemez bu mesele tenevvür[aydınlık olma] etsin.

Reis-Müzakere kâfidir demedim ki…

Hilmi Bey-Buyurun.

Nafiz Bey (Canik)- Meselenin Hilmi Beye ne taalluku[ilişiği, ilgisi olma] vardır. İmza sahipleri söz söylemiştir. Paşa Hazretleri de su-i tefehhümlerini mecliste izah buyurmuşlardır. Hilmi Beye neden söz veriyorsunuz?

Nafiz Bey (Canik)-Efendim, Hilmi Beye ne taalluku vardır?

Reis-Efendim encümene gidecek, orada tadilat görecek ondan sonra müzakere olunabilir. Müsaade buyurursanız müzakerenin kifayetine dair bir takrir geldi. (Hayır sesleri)

Tunalı Hilmi Bey-Reis Beyefendi evvel emirde burada kürsüye çıkan bir arkadaşa karşı nasıl bir söz istimal[kullanma] edilmiştir. Bu söz zemin ve zaman muvafık mıdır, değil midir? Buna dair riyaset icap eden cevabı versinler.

Nafiz Bey-Cevabını ben vereyim. Misal olarak Hilmi Beye veya bendenize taalluku yoktur.

Reis-Siz taalluku yok farz ediyorsunuz, başkaları taalluku farz eder. Müsaadenizle müzakerenin kifayetini reye koyacağım. (Kâfi sesleri) Kifayetin aleyhinde bir kişi vardır söylesin.

İlyas Bey (Muş)-Efendim bu mesele kanun layihası dolayısıyla mevzu bahis olmuştur. Bu mevzu bahis olan şey tarih-i hayatımızda gayet mühim bir hatve-i inkılabiyeye taalluku itibariyle değil, başka noktadan ve belki başka cihetlerden gayet mühim bir meseledir. Ve mesele tenevvür etmeli ondan sonra yine encümene gitmelidir. Arz edeyim: Efendim zaman zaman mevzu bahis olan bu meselenin tarihimizde açtığı ve açacağı acıları nazar-ı dikkatinize arz ediyorum. Bakınız iki kısa kelime ile arz edeceğim. Bir kere bütün Rum ve Ermenileri içimize almak için Osmanlı sıfatını kabul etmişiz.

Necib Bey (Ertuğrul)-Aynı, tabi ki.

İlyas Sami Bey (Muş)-Kemal-i hürmetle rica ediyorum bendeniz dinlediğim gibi siz de beni dinleyiniz. Osmanlı demişiz, Ermeni ve Rum’u kabul ederek hepsini teşmil etmişizdir. Bu uzakta değil, yakın bir mazidedir. Şimdi de ne diyoruz. Hüseyin Avni Beye ihtiram ettiğim efkârını ve diğer bir arkadaşın hâkimiyet-i millîyeyi temsil eden şu kürsüde hala iki anasırdan, hala milletten bahsederek bir millete şu daireyi hasrediyor. Hududumuz budur. Bu hududun dâhilinde yaşamak sıfatına malik anasırlarımız da şudur diyoruz, böyle tahlil ediyoruz. Böyle kasd-ı nazar eden diğerinden mahrum olur. Efendiler bu devlet Kanun-ı Esasisi’nde yazmış ki bu devlet bir İslam devletidir. (Gürültüler) İslamiyet’in rehberi… (Gürültüler) Rica ederim efendim dinleyiniz. Ne kadar söyleseniz boştur.

Reis-Kifayetin aleyhine söylemeyin.

İlyas Sami Bey-Evet efendim şimdi bir kelime ile cevap vermekle zannettiniz ki fikrimi söylemekten vaz geçirirsiniz. Paşa Hazretleri kendi şahsı için endişeye düşmemiştir. Öyle zannetmeyin meclisin kalbinde yaşayan Paşanın mevki için bir su-i zandır. Ve bu Paşa için söylenmemiştir.

Hüseyin Avni Bey (Erzurum)-Sen kimseyi Paşanın gölgesine alma. Bundan istifade etmek istenilir.

İlyas Sami Bey (devamla)- Söyleyeceğim Paşa şeraitinde bir adam tasavvur[zihinde şekillendirme, kurma] ediniz. Hiçbir yerde durmamış, tavattun[yerleşme, yurt tutma, yurtlanma] edememiş, şimdi bunu halledelim.

Avni Bey (Saruhan)-Dışarıda bir milyon Türk var.

İlyas Sami Bey-Ben bu memlekette doğmuşum, bu memlekette büyümüşüm ve bu memlekette okumuşum, bu memleket beni yetiştirmiştir. Kendi insanıma hitap ediyorum. Heyet-i alinize diyorum ki kozmopolit bunlar birer kelimedir. Su-i meşheret, su-i ahlak[ahlak kötülüğü, kötü ahlak] bu kelimedir. Kelimenin tasrihini kimse hiçbirimize veremez, rehberimiz bize ne diyor. Yalnız efendiler rehberimiz Kanun-i Esasimizde (Kanun-i Esasi yoktur, paçavradır. Sesleri) diyor ki neslimden gelen bana tabi olmazsa, vatanperver olmazsa, muteber değildir. Öyle ise efendiler kısa bir şey söyleyeceğim. Bu memlekete gözünü dikmiş (Onlar bizim sesleri) sizin ağuşunuza atılacak ne İslamlar, ne İslamların har-ı muhitleri vardır. Arabın hakkı yoktur, Arnavudun hakkı yoktur, demek kelimedir.

Necib Bey (Ertuğrul)-Neticesini gördük.

İlyas Sami Bey-devamla Bu sözlerin mikyası tatlı kelimedir, manası yoktur. (Gürültülü patırdılar) Gürültünün fazlası yoktur. Gayet yanlış bir sözdür.

Bundan sonra müzakere kafi görülmüştür. [13]

SONUÇ

Mustafa Kemal Paşa’ya çekilen telgrafların gazetelerde yayımlanarak kamuoyu ile paylaşılması, 3 Nisan 1923 tarihindeki Meclis oturumunda,  Hüseyin Avni Bey, “Bu telgrafların sureti vürudu ve tanzimi hakkında bir şey söylemeyeceğim.” diyerek söz konusu telgrafların düzenlenişi ile ilgili şüpheleri olduğunu ima etmiş, Muhalif Grup (II. Grup)’tan Siverek Mebusu Mustafa Lütfi Bey ve Erzincan Mebusu Hüseyin Bey söz konusu telgrafları “Sipariş” ve “Ismarlama” olarak değerlendirmişlerdir. [14]

Muhalif Grup milletvekilleri, Mustafa Kemal Paşa’nın bütün Türk halkının kalbinde yer edindiğini ve bu kanunun düzenleniş amacının onunla hiçbir ilgisi olmadığını ifade etmişlerdir. Ancak Mustafa Kemal Paşa’nın Türk halkının kalbinde yer edinmiş olduğunu gösteren bu telgraflardan rahatsız olmaları ve bu telgrafları “Sipariş” ve “Ismarlama” olarak değerlendirmeleri ile kanunun hazırlanış amacı hakkında Meclis’te söyledikleri sözlerin tutarlı ifadeler olmadığını göstermiştir.

Muhalif grubun, tartışmalara sebep olan Milletvekili Seçimi Kanunu’ndaki değişiklik önergesi, son ciddi girişimi olmuştur. Çünkü bundan kısa bir süre sonra Meclisin yenilenmesi yönündeki karar muhalif grubun da katılımıyla çıkmıştır. Yapılan seçimler sonucunda, Mustafa Kemal Paşa’ya karşı sert bir muhalefet yürüten muhalif grup üyelerinden hiçbiri İkinci Meclis’te yer almamıştır.

DİPNOTLAR

[1] TBMM ZABIT CERİDESİ, Devre:1, Cilt:25, İçtima Senesi:3, s.159-164

https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c025/tbmm01025149.pdf

[2] Hakimiyet-i Milliye, 10 Kanunuevvel 1338(1922), No:682, s.1, sütun:5-6

http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_6/0327.pdf

[3] Hakimiyet-i Milliye, 11 Kanunuevvel 1338(1922), No:683, s.1, sütun:5-6

http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_6/0330.pdf

[4] Hakimiyet-i Milliye, 12 Kanunuevvel 1338(1922), No:684, s.1, sütun:5-6

http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_6/0333.pdf

[5] Hakimiyet-i Milliye, 13 Kanunuevvel 1338(1922), No:685, s.1, sütun:5-6

http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_6/0336.pdf

[6] Hakimiyet-i Milliye, 14 Kanunuevvel 1338(1922), No:686, s.1, sütun:5-6

http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_6/0339.pdf

[7] Hakimiyet-i Milliye, 15 Kanunuevvel 1338(1922), No:687, s.1, sütun:5-6

http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_6/0342.pdf

[8] Hakimiyet-i Milliye, 18 Kanunuevvel 1338(1922), No:689, s.1, sütun:5-6

http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_6/0348.pdf

[9] Hakimiyet-i Milliye, 19 Kanunuevvel 1338(1922), No:690, s.1, sütun:5-6

http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_6/0351.pdf

[10] Hakimiyet-i Milliye, 20 Kanunuevvel 1338(1922), No:691, s.1, sütun:5-6

http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_6/0354.pdf

[11] Hakimiyet-i Milliye, 3 Kanunuevvel 1338(1922), No:676, s.1, sütun:5-6

http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_6/0309.pdf

[12] Hakimiyet-i Milliye, 3 Kanunuevvel 1338(1922), No:676, s.4, sütun:1-2

http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_6/0311.pdf

[13] Hakimiyet-i Milliye, 4 Kanunuevvel 1338(1922), No:677, s.4, sütun:1-3

http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_6/0314.pdf

[14] TBMM ZABIT CERİDESİ, Devre:1, Cilt:28, İçtima Senesi:4, s.328

https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c028/tbmm01028017.pdf

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Türk Tarihi

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]

Published

on

Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.

Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.

Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.

Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Bü­yük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.

İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.

İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:

Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.

Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.

Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.

Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.

Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.

Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:

Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.

28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:

Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.

Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.

Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımı­zın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımı­zın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.

İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.

Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:

Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].

Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:

Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.

Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket]   ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.

Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.

Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.

Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.

diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.

Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:

1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.

2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.

27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:

Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.

İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:

Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.

diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.

Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.

Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:

Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrı­calıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.

Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.

Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.

Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.

Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:

Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.

Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırı­yor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.

Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:

Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.

Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:

Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.

Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.

Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.

Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?

Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.

Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:

Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.

 [*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.

[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]

Continue Reading

Mustafa Kemal Atatürk

10 Kasım’da Atatürk’ü Anmak ve Anlamak

Published

on

Özet

Bu makale, 10 Kasım’ın tarihi anlamını yalnızca bir anma günü olarak değil, aynı zamanda Atatürk’ün fikri mirasını yeniden yorumlama fırsatı olarak ele almaktadır. Atatürk’ü anmak, onu tarihi bir figür olarak yüceltmekten öte, çağdaş bir düşünce sisteminin sürekliliğini koruma çabasıdır. Bu bağlamda makale, anmanın tören boyutu ile anlamanın entelektüel boyutunu bütünleştirerek, 10 Kasım’ı bir toplum bilinci pratiği olarak analiz etmektedir.

Anahtar Kelimeler: Atatürk, 10 Kasım, Anma Kültürü, Cumhuriyet Düşüncesi, Modernleşme, Eleştirel Tarih.

Giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nde 10 Kasım, yalnızca Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü değil; aynı zamanda, bir milletin kendisini yeniden tanıma ve tarih bilincini tazeleme günüdür. 1938’den itibaren her yıl tekrarlanan bu tören, bir yas ifadesinden ziyade, modern Türk kimliğinin sürekliliğini koruma iradesinin sembolü hâline gelmiştir.

Atatürk’ü anmak, onun bıraktığı mirasın hem tarihi hem de fikri boyutlarını hatırlamaktır. Ancak onu anlamak, bu mirasın felsefi ve sosyal temellerini çağın şartlarına uyarlayabilmektir.

1. Atatürk’ü Anmak: Orta Hafızada Bir Tören

Anma olgusu, sosyal hafızanın yeniden üretim biçimlerinden biridir. 10 Kasım sabahı 09.05’te bütün ülkenin aynı anda susması, yalnızca bir “yitiriş” anını değil, bir “yeniden diriliş” bilincini temsil eder. Bu sessizlik, bireysel bir yas değil, ortak bir anlamlandırma dönemidir.

Ortak bellek teorisine göre, bir toplum, geçmişini yeniden kurgularken aslında kendisini inşa eder. Bu bağlamda 10 Kasım törenleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik inşasında önemli bir “zaman ve mekân sabitesi” görevini yapmıştır.

Bu tören, bireylerin şahsi duygularını sosyal bir çerçeveye yerleştirir. Özellikle okullarda, kamu kurumlarında ve meydanlarda yapılan törenler, genç kuşaklara Cumhuriyet’in değerlerinin aktarıldığı sembolik mekânlardır. Dolayısıyla 10 Kasım, sadece geçmişi hatırlama değil, aynı zamanda “geleceğe ait bir kimliği” gösterme ve sürdürme eylemidir.

2. Atatürk’ü Anlamak: Fikri Mirasın Yeniden Yorumu

Atatürk’ü anlamak, yalnızca tarihi olayları bilmek değil, bu olayların ardındaki fikri sistemi kavramaktır. O, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireylerden oluşan bir toplum ideali ortaya koymuştur. [1]

Bu ideal, dogmalardan arınmış bir akılcılığı ve bilime dayalı bir ilerleme anlayışını temel almaktadır. “Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” sözü, Atatürk’ün fikri mirasının özüdür.

Atatürk’ün inkılapları –özellikle eğitim, hukuk ve kadın hakları alanlarındaki dönüşümler– birer modernleşme adımı olmanın ötesinde, insanı merkeze alan bir özgürlük anlayışının yansımaslarıdır. Bu inkılaplar, “rasyonelleşme dönemi”nin Türkiye’deki göstergeleridir.

3. Vaka Analizi: 10 Kasım 1938 ve Sosyal Tepki

Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefatı, yalnızca bir devlet adamının ölümü değil,  millî bir sarsıntı olarak yaşanmıştır. Ancak bu sarsıntı, kısa sürede “millî direniş bilinci”ne dönüşmüştür.

Arşiv belgelerine göre, İstanbul’da cenaze gününde sokağa çıkan yüzbinler, kendi inisiyatifleriyle yas tutma biçimleri geliştirmiştir. [2] Bu durum, anma kültürünün halk tarafından özümsendiğini göstermektedir.

1938 sonrasında 10 Kasım törenleri, devletin resmi tören çizgisinden taşarak, bireysel ve sivil hafızanın ortak alanına dönüşmüştür. Özellikle 1950 sonrası dönemde, anma biçimlerinin çeşitlendiği ve duygusal yoğunluğun kuşaklar arası aktarımında kültürel bir süreklilik sağladığı gözlemlenmiştir.

4. Eleştirel Tarih Bakış Açısıyla 10 Kasım’ın Dönüşümü

Eleştirel tarih yöntemi, geçmişi kutsallaştırmadan, onun bugüne etkilerini çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, 10 Kasım anmaları yalnızca “nostaljik bir bağlılık” değil, tarih bilinci üretiminin bir aracıdır.

Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, 10 Kasım’ın genç kuşaklar nezdinde duygusal bir etkiden ziyade sembolik bir törene dönüştüğünü ortaya koymuştur. [3] Ancak bu durum, anmanın anlamını yitirdiği anlamına gelmez; aksine, yeni kuşakların Atatürk’ü kendi çağlarının diliyle yeniden yorumlama çabası olarak görülebilir.

Dolayısıyla Atatürk’ü “anlamak”, onu tekrarlamak değil, onun yöntemini sürdürmektir: eleştirel düşünmek, sorgulamak ve daima ileriyi hedeflemek.

Sonuç

10 Kasım, yalnızca bir anma günü değil,  millî bilincin yenilenme anıdır. Atatürk’ü anmak, geçmişe duyulan saygıdır; ama onu anlamak, geleceğe duyulan sorumluluktur.
Bu sebeple her 10 Kasım, Türk milletinin “düşünen ve ilerleyen insan” idealini yeniden hatırladığı bir zaman eşiğidir.

Atatürk’ün mirası, bir kişi kültü değil; bir düşünce kültürüdür. Bu kültür, her kuşakta yeniden doğar, çünkü 10 Kasım’ın sessizliğinde bir milletin sesi saklıdır.

DİPNOTLAR

  1. Atatürk, Nutuk, Cilt II Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1969, s. 894.
  2. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri, Dolmabahçe Defterleri, 1938 Kasım Dosyası, Belge No: 27.
  3. Ayşe Kuruoğlu, “10 Kasım Anma Kültürünün Kuşaklar Arası Dönüşümü” Toplum ve Tarih 412 (2019), s. 67–89.

Continue Reading

Mustafa Kemal Atatürk

Yönetimde Adalet: Kutadgu Bilig, Siyasetname, Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler’in Karşılaştırmalı Analizi

Published

on

Özet

Adalet, Türk-İslam siyaset düşüncesinde devletin bekasının ve toplum düzeninin en temel direği olarak kabul edilmiştir. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig (1069-1070) ve Nizamü’l-Mülk’ün Siyasetname’sinde (1091) adalet; kozmik düzen ve ahlaki temeller üzerinden ele alınırken, Koçi Bey Risalesi (1631) ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütler (1767) adlı eserinde ise daha çok mali-idari düzenin korunması ve reform ihtiyacı bağlamında işlenmiştir. Bu makalede dört eser karşılaştırılarak adaletin görevleri meşruiyet kaynağı, toplum düzeninin garantisi, mali düzenin temeli ve devletin bekası — çerçevesinde değerlendirilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Adalet, Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, Nizamü’l-Mülk, Siyasetname, Koçi Bey Risalesi, Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler, Türk-İslam Siyaset Düşüncesi.

Giriş

Adalet, siyaset felsefesinin en eski ve evrensel kavramlarından biridir. Antik Yunan’dan Türk-İslam siyaset geleneğine, Orta Çağ’dan Osmanlı klasik düşüncesine kadar bütün siyasal teorilerde adalet, devletin düzenini ve meşruiyetini sağlayan temel unsur olarak görülmüştür. Türk-İslam düşüncesinde de adalet, yalnızca ahlaki bir ilke değil, aynı zamanda yöneticinin görev ve sorumluluklarını belirleyen bir siyasal kurumdur.

Karahanlılar’da Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i, Selçuklu’da Nizamülmülk’ün Siyasetname’si, Osmanlı’da Koçi Bey Risalesi ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütleri, farklı dönemlerde ve şartlarda kaleme alınmış olmakla birlikte, ortak bir kavram etrafında birleşirler: adalet.

Yönetimde Adalet

1. Kutadgu Bilig’de Adalet

Yusuf Has Hâcib, adaleti devletin “dört sütunundan” biri olarak tanımlar. Hükümdarın zulümden uzak durması, fakirleri koruması ve eşitliği gözetmesi en temel yükümlülüklerdir. Eserde, adaletin Tanrı’nın rızasıyla doğrudan ilişkili olduğu belirtilmektedir:

Beylerin halk üzerine zulmü artarsa, Tanrı’nın gazabı iner, devlet yıkılır.”

2. Siyasetname’de Adalet

Nizamülmülk’e göre adalet, “mülkün temelidir.” Devletin düzeni, hükümdarın zulümden uzak durmasına bağlıdır. Halkın şikâyetlerini doğrudan dinlemek ve kadıların bağımsızlığını korumak, adaletin somut göstergeleridir.

Adalet mülkün temelidir; adalet giderse memleket de gider.”

3. Koçi Bey Risalesi’nde Adalet

Koçi Bey, Osmanlı’da yaşanan bozulmayı adaletin kaybına bağlamaktadır. Ona göre rüşvet, liyakatsiz atamalar ve kanun dışı uygulamalar devlet düzenini çökertmiştir. Bu sebeple adaletin yeniden tesisi için ıslahat teklif etmektedir: rüşvetin kaldırılması, tımar sisteminin eski düzenine döndürülmesi ve kadıların tarafsızlığının korunması.

Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu, nizam bozuldu.”

4. Devlet Adamlarına Öğütler’de Adalet

Defterdar Sarı Mehmet Paşa, adaleti özellikle mali düzen üzerinden ele almaktadır. Zulümle toplanan vergilerin bereketsiz olduğunu, hazinenin bu yolla dolsa bile sonunda boşalacağını ifade etmektedir. Ona göre adalet, yalnızca şeriatın değil, aynı zamanda mali disiplinin de teminatıdır.

Hazineyi zulümle doldurmak haramdır; sonunda hazine boşalır, halkın bedduası devleti yıkar.”

Karşılaştırmalı Analiz

  • Kutadgu Bilig ve Siyasetname, adaleti metafizik, ahlaki ve kozmik bir ilke olarak görürken;
  • Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler, adaleti mali-idari düzenin sağlanmasında pratik bir ıslahat unsuru olarak ele almıştır.

Yönetimde Adalet: Karşılaştırmalı Tablo (Alıntılarla)

EserAdaletin KonumuAdaletin Yöneticiden BeklentisiUygulama AlanıTemel Tehdit / Bozulma SebebiÖzgün Alıntı
Kutadgu Bilig (1069-1070, Yusuf Has Hâcib)Devletin dört sütunundan biri; kozmik-dini düzenin temeliHükümdarın eşitliği gözetmesi, fakirleri koruması, zulümden uzak durmasıVergi adaleti, liyakat, halk ile hükümdar ilişkisiZulüm → devletin ömrünün kısalması“Beylerin halk üzerine zulmü artarsa, Tanrı’nın gazabı iner, devlet yıkılır.”
Siyasetname (1091, Nizamülmülk)“Mülkün temeli” olarak görülürHalkın şikâyetlerini dinlemek, kadıları bağımsız bırakmak, zulmü engellemekVergi düzeni, kadılık sistemi, şikâyet mekanizmasıAdaletin bozulması → kozmik ve toplumsal düzenin çöküşü“Adalet mülkün temelidir; adalet giderse memleket de gider.”
Koçi Bey Risalesi (1631)Devletin bozulma sebeplerini açıklayan merkezî unsurRüşvetin kaldırılması, timar düzeninin eski hâline getirilmesi, kadıların tarafsızlığıAskeri, mali ve adli düzenLiyakatsiz atamalar, rüşvet, kanun dışı uygulamalar“Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu, nizam bozuldu.”
Devlet Adamlarına Öğütler (1767, Sarı Mehmet Paşa)Mali ve idari düzenin bekçisiGelir-gider dengesinde adalet, kul hakkından sakınma, ölçülülükVergi toplama, hazine yönetimi, idari denetimZulümle toplanan vergi → halkın huzursuzluğu ve hazinenin boşalması“Hazineyi zulümle doldurmak haramdır; sonunda hazine boşalır, halkın bedduası devleti yıkar.”

Dört eserin ortak noktası, adaletin yokluğunun devletin çöküşüne yol açacağı fikridir. Ancak dönemler ilerledikçe, adaletin tanımı soyut bir düşünceden somut bir yönetim ilkesi ve mali düzen mekanizmasına dönüşmüştür.

Sonuç

Adalet, Türk-İslam siyaset düşüncesinde daima devletin varlık sebebi ve bekasının şartı olmuştur. Kutadgu Bilig ve Siyasetname, adaleti daha evrensel ve ahlaki bir çerçevede değerlendirirken; Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler, Osmanlı’nın çözülme döneminde adaleti ıslahatların anahtarı olarak görmüştür. Bu karşılaştırma, siyasal düşünce tarihimizde adalet kavramının sürekli varlığını, fakat içerik ve uygulama bakımından dönemin ihtiyaçlarına göre dönüşümünü açıkça göstermektedir.

Kaynakça 

  1. Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, Çev. Reşit Rahmeti Arat, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1985.
  2. Nizamülmülk, Siyasetname, Çev. Mehmet Altay Köymen, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1999.
  3. Koçi Bey, Koçi Bey Risalesi, Haz. Zuhuri Danışman, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1972.
  4. Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler (Nasihatü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ), Haz. Hüseyin Algül, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.
  5. Halil İnalcık, Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, Eren Yayıncılık, İstanbul, 2000.

Continue Reading

En Çok Okunanlar