Türk Tarihi
Malazgi̇rt Meydan Muharebesi̇ (26 Ağustos 1071-26 Ağustos 2025) 954. Yıldönümü
Published
3 yıl agoon
By
drkemalkocak
Anadolu’nun Türkleşmesini ve İslamlaşmasını kolaylaştıran “Malazgirt Meydan Muharebesi”nin 953. yıldönümü Türk Milletine ve Türk-İslam Âlemi’ne kutlu olsun.
Sultan Alparslan başta olmak üzere, Türk milleti, vatanı ve devletinin istiklal ve istikbali uğruna canını feda eden devlet, siyaset ve bilim adamları ile aziz şehitlerimizi minnet ve rahmetle anarım.
Görseller, metni açıklayıcı, tamamlayıcı ve destekleyici birer unsur olarak araştırmacı tarafından yerleştirilmiştir.
GİRİŞ
Alparslan, Büyük Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey’in kardeşinin oğludur. 20 Ocak 1029’da doğmuştur. Babası Davud Çağrı Bey’dir. Alparslan’ın göbek adı Mehmet, lakabı Adududdevle, künyesi Ebu Şuca’dır.
Alparslan, babasının sağlığında mertliği, cesareti ve kumandanlıktaki mahareti ile tanınmıştı. Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlı Horasan tahtında bulunan babası Çağrı Bey’in son zamanlarında idare tamamen onun eline geçmiş bulunuyordu. Babası 1059’da vefat edince Horasan tahtına çıktı ve amcası Tuğrul Bey’in evlat bırakmadan ölmesi üzerine Büyük Selçuklu tahtına oturdu. 27 Nisan 1064’te Abbasi Halifesi Kaaim Biemrullah tarafından kendisine “Sultan” ünvanı verildi. Aynı yıl, ordusu ile Bizans sınırlarına yürüdü. Gürcistan’ı kendisine tabi kıldıktan sonra Ani ve Kars’ı aldı. Sonra Merv şehrine döndü.
Ertesi yıl beylerini Anadolu’ya akına gönderdi. Bunlar, Doğu Anadolu’da Dicle ve Fırat nehirleri arasında birçok başarılar kazandı. 1067’de Anadolu sınır kumandanı Bizans ordusunu yendiği gibi Kayseri’yi alıp akınlarını Orta Anadolu’ya kadar ilerletti.
Alparslan, 1068’de bazı şehzadelerle beyleri tekrar Anadolu’ya gönderdi. Şehzadeler arasında bulunan Eryasgun oğlu Kurdcu, Sultan’ın hem amcazadesi ve hem de eniştesi idi. Bu sırada Bizans tahtına oturmuş olan Romanos Diogenes, Türk akınlarını durdurmak için bizzat sefere çıkmış bulunuyordu. 1069’da Türk akıncılarının toplu yeri olan Ahlat’ı almaya karar vererek bir kısım kuvvetleriyle o tarafa doğru yürüdü. Palu’ya vardığı zaman güneyden saldıran Türk kuvvetlerinin Malatya’da bırakmış olduğu asıl ordusunu perişan ettiklerini ve Konya şehrine girdiklerini haber aldı. Bunun üzerine hemen geri döndü. Türkleri durdurmaya Manuel Komnen’i görevlendirmişti. Manuel, Kurdcu taratından mağlup ve esir edildi.
Kurdcu, bir müddet sonra eniştesi Sultan Alparslan’a isyan edip Manuel’i ve esir aldığı diğer Bizans generallerini serbest bırakarak kendisini şiddetle takip eden Afşin’in elinden kurtulmak için Bizans’a sığındı. Afşin, ilerlemeye devam ederek Ege kıyılarıan kadar geldi. Kurdcu’yu yakalayamadı ve geri döndü.
Alparslan, 1070’te Mısır’ı zapetmeye karar vererek aynı yıl ortalarında ordusu ile Azaerbaycan’a geldi. Van Gölü’nün kuzeyinden dolaşıp Malazgirt’e ulaştı ve bu müstahkem yeri kolaylıkla aldı. Sonra güneye dönüp Diyarbakır’a yürüdü. Buraya hâkim olan Nasr ve Saad kardeşler, hemen itaatlerini arz ettiler. Sultan, güneye doğru ilerlemeye devam ederek Urfa’yı sarıp elli gün sıkıştırdı. Hükümdarı Mahmut, karşı durmadan itaatini bildirdi ve Sultan’a tabi oldu.
MALAZGİRT MEYDAN MUHAREBESİ
Bizans Oyunu
1071 yılı başlarında Bizans İmparatoru’nun elçisi gelerek barış isteğinde bulundu ve bütün şartları kabul ederek dostluk teminatı verip geri döndü. Ancak bu sadece bir oyalama idi. İmparator, onu kandırmak ve arkadan vurmak niyetinde idi. Nitekim Sultan Alparslan, Mısır üzerine varmak için Halep’ten hareketinden bir gün sonra, Romanos Diogenes’in ordusu ile doğuya doğru ilerlediğini haber aldı. Bunun üzerine ordusunun bir kısmını Suriye’yi almak üzere bırakıp kendisi süratle geri döndü.
Bizans İmparatoru önce Sivas’a varmış, sonra Erzurum’a doğru ilerlemeye başlamıştı. Erzurum’da sonra da Malazgirt üzerine varıp burasını geri aldı ve Ahlat üzerine yürüdü.
Alparslan 27 Nisan 1071’de Fırat’ı aştı. Musul-Urfa-Siverek-Diyarbakır yönünde ilerledi. Casusları vasıtasıyla Türk ordusunun harekâtını takip eden Romanos Diogenes, Alparslan’ın bu yönü tutmasından kaçmakta olduğunu sanarak sevindi, korkusu dağıldı, gururu arttı.
Sultan Alparslan’ın planı, Silvan-Garzan-Bitlis-Ahlat yolu ile Malazgirt’e varmaktı. Sanduk Bey kumandasında 10.000 kişilik bir öncü kuvvetini Ahlat üzerine yolladı. Sanduk Bey, yolda Bizans ordusunun bazı birliklerine rastlayıp bunları dağıttı. İmparator bunu haber alaınca, kumandanlarından cesaret ve kahramanlığı, ayrıca pek sağlam zırhı ile meşhur Basilak’ı onun üzerine gönderdi. Geçen çarpışmalar sonunda Bizans kuvvetleri yenildi ve Basilak esir düşerek Alparslan’a gönderildi. Sultan, ona iyi davrandı. Ordusunu gösterdi ve İmparator ordusu hakkında bilgi aldı. Sonra süratle ilerleyip Ahlat üzerinden 23 Ağustos 1071 günü Malazgirt önlerine vardı.
Bu geliş, İmparatoru şaşkına çevirmişti. Çünkü kendisi, Sultan’ın ordusu ile karşılaşmadan İran’ı alıp Horasan’a varmayı ummaktaydı.
Alparslan’ın yanında 54.000 kişilik bir ordu vardı. Bunun 4.000’ini hassa askerleri, 40.000’ini toprak dirliğine sahip süvariler ve 10.000’ini gönüllüler teşkil ediyordu.
Bizans ordusunun asker sayısı 200.000’e ulaşıyordu. Bunun çoğunluğu, çok iyi savaşan meşhur Bizans lejyonları, yani piyade askeriydi. Ayrıca süvari, istihkâm ve ulaştırma birlikleri vardı. Askerlerinin hemen hepsi zırhlı idi. Türk askerleri ise zırhlı değillerdi.
25 Ağustos günü Türk ordusu, Malazgirt Ovası’nın doğusundaki tepeleri tutmuş bulunuyordu. İki ordunun ordugâhları, Rahva ovasının doğu ve batı uçlarında bulunduğu için birbirlerini gözetleyebiliyorlardı.
Alparslan, düşmanın nispetsiz sayı üstünlüğü karşısında tereddüde kapıldı. Çünkü yenilgi ona her şeyi kaybettirebilir, hatta genç ve kudretli Selçuklu Devleti’ni ortadan kaldırabilirdi. Bu yüzden harpsiz bir anlaşma zemini aramak için Halifenin arabulucusu Elganaim ile kendi kumandanlarından Savtekin’i elçi olarak İmparatora gönderdi.
Elçiler, Romanos Diogenes’e şu haberleri getirmişlerdi:
-Sultan Alparslan, harbe hazırdır. Ancak bu topraklar iki tarafı da besleyecek kudrette olduğundan ara yerde boş yere insan kanını dökülmemesini arzu etmektedir. Aynı isteği gösterdiği takdirde İmparatorla yeni bir barış antlaşması yapmaya hazırdır.
Diogenes’in Gururu
Elçilik heyetini debdebeli bir törenle kabul eden Romanos Diogenes, büyük bir gurur içinde şu cevabı verdi:
-Ben buraya muazzam ve yenilmez bir ordu ile gelmiş bulunuyorum. Bir savaş olursa, Sultanınızın mağlup olacağı muhakkaktır. Onu; süratle, kolaylıkla ve kesinlikle yeneceğim. Bundan kimsenin şüphesi olmasın ve olamaz. Amma, kendisi eğer mutlaka barış istiyorsa şartlarımı münakaşasız kabul etmelidir. Buna, ancak böylelikle nail olabilir. Barış görüşmelerine, ancak Rey şehrinde başlayabilirim. Kendisi buradan çekilmeli ve bu şehri bana teslim etmelidir. Bundan başka, garantiler de isterim. Bunun için oğullarını ve seçeceğim kumandanlarını rehin olarak verecektir. Barışın ilk ve değişmez şartı ise Türklerin Anadolu’dan tamamen çekilmeleri ve giderken de silahlarını bana vermeleridir.
Bunlar, kabulü imkânsız şartlardı. Elçiler, bunu bildikleri için şu karşılığı verdiler:
-Sultan Alparslan’ın bu söylediklerinizi duymak bile istemeyeceğini bildiğimiz için bize verdiği yetkiye dayanarak bu şartları reddediyoruz. Eğer hakikaten barışı arzu ediyorsanız daha makul isteklerde bulununuz.
Bizans İmparatoru:
-Bu şartlar, ilk ve son tekliflerimizdir. Bunlardan fedakârlıkta bulunacağımızı ummayın. Ya bunları yahut savaşı kabul etmek zorundasınız! diye haykırdı.
Elçiler kibarca ve soğukkanlılıkla cevap verdiler:
-Bu şartları kabul etmiyoruz.
-Öyle ise silahlar konuşacaktır.
Elçiler, geri dönerek durumu Sultan Alparslan’a anlattılar.
Alparslan Allah’a Sığınıyor
İşte o zaman Türk ordusunda bulunan Hanefi imamlardan Abdülmelik oğlu Mehmet Buhari ayağa kalkıp Sultan’a hitaben şu sözleri söyledi:
-Sen Cenab-ı Hakk’ın öbür dinlere üstün ve muzaffer kılacağını vadettiği bir din uğruna savaşıyorsun. Bunun için onun bu zaferi sana vereceğini umarım. Şu halde Cuma günü bütün İslam ülkelerinde hatipler minberde iken düşmana saldır. Çünkü onlar o sırada İslam askerinin zaferi için Ulu Tanrı’ya yakarmakta bulunacaklardır.
Alparslan, bunun üzerine Allah’a sığınarak ve Türk askerinin mertlik ve cesaretine güvenerek harp kararını verdi. Esasen ordugâhını kurar kurmaz araziyi incelemiş, harp planını hazırlamıştı.
1071 yılının Ağustos ayının 26’ncı Cuma günü idi. Sultan Alparslan gazi yiğitler ile Cuma namazını kıldı. Dua etti ve ağladı. Gazi yiğitler de “Amin” deyip ağlaştılar ve birbirleriyle helalleşip ölüm eri oldular.
O zaman Alparslan’ın süslü elbiselerini çıkarıp beyaz bir örtüye bürünmüş ve serdengeçtilik alameti olarak atının kuyruğunu bağlamış olduğunu gördüler.
Askerilerine kısaca hitap etti:
-İşte Rum hükümdarı yer götürmez ordusu ile gelmiş, bizimle savaşmak istemektedir. Onlarla daha önce de savaştık. Ama nasıl savaştığımızı bilirsiniz. Biz; töremize, yasamıza ve dinimize uyduk. Kadınlara, yaşlılara ve bütün silahsız halka el kaldırmadık. Asla haddi aşmadık. Mertçe ve yiğitçe döğüştük. Savaşta bile hile yoluna tenezzül etmedik. Onlar ise daima ele geçirdikleri Türk ve İslam halkını kadın, çocuk, ihtiyar demeden öldürdüler.
Ben, bu savaşa taraftar değildim. Çünkü düşman bize sayı olarak dört misli üstündür. Gazileri boş yere kızdırmak istemedim. Ancak Rum hükümdarı kabul edilmeyecek kadar ağır şartlar ileri sürdü. Allah’ın ulu adını yüceltmek, onun imdadının her şeyden üstün olduğunu, zaferi ancak onun verebileceğini ispat etmek ve milletimizin Rum milletinden üstün olduğunu ve her zaman da üstün olacağını âleme duyurmak için döğüşeceğiz. Bu yolda ölenler şehittir, ne mutlu onlara. Kalanlar gazidir, ne mutlu onlara. İşte ben de Ulu Tanrı’dan şehitlik dileyerek kefenimi elimle giydim. Benim gibi ölmeye hazır olanlar peşimden gelsin. İstemeyenler dönüp gitsin. Ölümün kalımdan fazla olacağı bu savaşa kimseyi zorlamıyorum. Bugün Sultan ve kumandan yoktur. Ben de sizler gibi sadece bir erim. İşte yayımı kırıyorum ve oklarımı atıyorum. Düşmanla göğüs göğüse döğüşmek için yalnız kılıç, kalkan ve topuzumu alıyorum. Şehit olursam, beni düştüğüm yere gömünüz. Benden sonra oğlum Melikşah’a tabi olunuz.
Alparslan sustu. Orduda hiçbir hareket yoktu. Hiç kimse ayrılıp gitmeyi aklına getirmiyordu. Alparslan son derece memnun kaldı. Aynı zamanda askerlerinin de kendisi gibi beyazlara büründüğünü gördü. Hatipler minbere çıktığı anda Türk ordusu tekbir sesleriyle hücuma geçti.
MALAZGİRT MARŞI
Aylardan Ağustos, günlerden Cuma
Gün doğmadan evvel iklîm-i Rum’a
Bozkurtlar ordusu geçti hücuma
Yeni bir şevk ile gürledi gökler
Ya Allah… Bismillah… Allahuekber!..
Önde yalın kılıç Türkmen Başbuğu
Ardında Oğuz’un ellibin tuğu
Andırır Altay’dan kopan bir çığı
Budur, Peygamberin övdüğü Türkler…
Ya Allah… Bismillah… Allahuekber!..
Türk, Ulu Tanrı’nın soylu gözdesi
Malazgirt Bizans’ın Türk’e secdesi
Bu ses insanlığa Hakk’ın müjdesi
Bu seste birleşir bütün yürekler…
Ya Allah… Bismillah… Allahuekber!..
Nağramızdır bu gün gök gürültüsü,
Kanımızdır bugün yerin örtüsü
Gazi atlarımın nal parıltısı
Kılıçlarımızdır çakan şimşekler…
Ya Allah… Bismillah… Allahuekber!..
Yiğitler kan döker, bayrak solmaya,
Anadolu başlar, vatan olmaya…
Kızılelma’ya hey… Kızılelma’ya!!!
En güzel marşını vurmadan mehter
Ya Allah… Bismillah… Allahuekber
Niyazi Yıldırım GENÇOSMANOĞLU
Savaş Başlıyor
Meşhur meydan savaşı başladı. Sultan Alparslan ordusunu merkez, sağ kanat ve sol kanat olmak üzere üçe ayırmıştı. Merkeze kendisi kumanda edecekti. İhtiyat kuvveti ayırmamıştı. Bunun yerine her bölümün sonunda savaşa en son girecek bir kısım vardı. Merkez kuvvetleri üç bölümün en zayıfı idi. Görevi, düşmanı üzerine çekmekti. Asıl yoğun kuvvetler sağ ve sol kanatlarda toplanmış ve bunların büyük kısmı tepelerin arkasında gizlenip pusuya yatmıştı.
Plan, merkezden vurmak ve kanatlardan kuşatmaktı.
Bizans ordusu da merkez, sağ ve sol kanatlar düzenindeydi. Ayrıca önemli bir ihtiyat kuvveti ayrılmıştı. Merkez, Romanos Diogenes emrinde bulunuyordu ve Türk ordusunun tersine, asıl yoğun kuvvetler burada toplanmıştı. Sol kanatta Rumeli yaya askeri ve bu kanat ucunda Bizanslıların Uz dediği Hristiyan Oğuz Türkleri, sağ kanatta ise Anadolu askeriyle yine bu kanat ucunda Oğuzlarla akraba bulunan ve Gök Tanrı inancını muhafaza eden Peçenek Türkleri yer almış bulunuyorlardı. Tamamen süvari olan Uzlar ve Peçenekler, Bizans ordusunda ücretli asker olarak vazife görmekteydiler.
Türk hücumu, çok süratli olarak gelişti. Alparslan, süvarileriyle düşman merkez kuvvetlerine saldırmış, onların ok ateşiyle karşılanmıştı. Düşen düştü, kalan düşmana yetişip kılıç ve topuzla girişti.
Türk bahadırları aslanlar gibi döğüşüyor, önlerine çıkan düşman askerlerini tepeleyerek Bizans ordusunun saflarını parçalıyor, birliklerini birbirine katıyordu. Aynı anda Türk ordusunun sağ ve sol kanatları, pusu yerinden iki tarafa açılarak hücuma geçtiler.
Bizans ordusunda ücretli asker olarak hizmet eden Uzlar, düşman diye kendi dillerini konuşan Türklerle karşılaşınca şaşırıp kalmışlardı. Hâlbuki İmparator onları, “Araplarla döğüşeceksiniz.” diye yola çıkarmıştı. Yaralı bir Türk erinin başına toplanıp durumu ondan anlayınca başbuğları 15.000 süvari ile Türklere katılmaya karar verdi.
Türk ordusunun her bölümü muntazam birliklere ayrılmış ve düşman ordusuna her noktadan saldırmıştı. Her birlik, tanınmış bir kumandanın emrinde idi. Sultanın kardeşi Yakuti Bey ve Süleyman Şah kendi yanında bulunuyorlardı. Kutalmış oğulları başta olmak üzere, Savtekin, Sanduk, Afşin, Ahmet Şah, Altuntaş, Emir Atsız, Aksungur, Emir Danişment, Emir Mengücek, Aytekin, Emir Porsuk, Gevherayin birliklerin kumandasını üzerlerine almışlardı.
Bizans ordusunun sağ kanadına Kapadokyalı Alyates, sol kanadına Nikefor Briyennos kumanda etmekte idiler. Geride bekleyen ihtiyat kuvvetlerinin kumandanı da Andronik Dukas’tı.
Merkez kuvveti, ilk başarılı çarpışmadan sonra Alparslan’ın planına göre yavaş yavaş çekilmeye ve Bizans ordusunu da birlikte çekmeye başladı. Romanos Diogenes, bunu bir yenilgi başlangıcı sanarak merkez kuvvetlerini ihtiyatlarla da takviye edip olduğu gibi ileri sürdü. Ancak Bizans ordusu, bütün çabasına rağmen pek ağır ilerleyebiliyordu. Asıl üstünlüğü elinde tutan Sultan Alparslan, çekilmeyi istediği hızda devam ettirmekteydi.
Türk ordusunun çekiliş akşama kadar sürdü. Bu sırada Bizans ordusunun sağ ve sol kanat uçlarında bulunan Uzlarla Peçenekler, kitle halinde Türk ordusuna geçtiler. Bu durum, düşman ordusunda büyük bir karışıklık yarattı. Aynı zamanda müthiş bir hücuma geçen Türk sol kanat kuvvetleri, Bizans sağ kanadını param parça edip dağıttı. Böylece düşman ordusunun sağ kanadı açık ve savunmasız kalmıştı. Türk sağ ve sol kanatları da bu arada bütün kuvvetleriyle yüklenmişler ve önlerine çıkan birlikleri silip süpürerek geniş çapta bir kuşatma hareketine girişmişlerdi.
Romanos Diogenes ne de olsa tecrübeli bir askerdi. Bu yüzden ordusunun düşmüş olduğu tehlikeli durumu hemen s
ezdi. İlk iş olarak açıkta kalan sağ tarafını korumak için o tarafa kuvvet kaydırmak istediyse de Türk birliklerinin müdahalesi bunu önledi. Düşman ordusunda büyük bir kargaşalık başlamış, kumanda zinciri yer yer kopmuş ve irtibat bozulmuştu. Türk kanat kuvvetleri ise kuşatmayı büyük bir başarı ile devam ettiriyorlardı. Bizans İmparatoru, çıkan kargaşalığı gidermek için üst üste emirler veriyor, haberler gönderiyordu. Ancak artık bu emirlerin yerine getirilmediğini de fark etmekteydi. Bizans askerlerinin şimdi gönülden itaat edecekleri bir emir kalmış bulunuyordu: Ric’at!.. Yani geri çekiliş!.. İmparator, bir taraftan da pek fazla uzaklaşmış olduğu ordugâhının her an Türk akıncılarının baskınına uğrayacağını düşünerek ürpermekteydi. İhtiyatların çoğunu ileri sürdüğü için Bizans ordugâhı Türklerin eline geçebilir ve böylece yanlarından sonra arkası da sarılmış olurdu.
Bunun üzerine askerlerinin dört gözle beklediği emri verdi: Ric’at!.. Böylece kalan ihtiyatlarla daha geride kuvvetli bir savunma hattı kurmayı ve Türkleri püskürtüp tekrar hücuma geçmeyi tasarlıyordu.
Genel Hücum Emri
Bu aslında iyi bir plandı, daha doğrusu duruma göre yapılabilecek tek hareketti. Ancak Alparslan’ın beklediği bu idi. Hemen genel hücum emri verdi.
Böylece tepelerin ardında gizlenerek henüz savaşa girmemiş bütün kuvvetlerle beraber, kendi kumandasında bulunan merkez kuvvetleri de yakın mesafeden düşmana saldırdılar. Bizans ordusu, bu sert hücum karşısında kısa zamanda savaş düzenini tamamen kaybetti. Biraz sonra genel bozgun başladı. Ancak kaçanlar da, henüz karşı koyanlar da yıldırım gibi yetişen Türk süvarilerinin kılıçlarına hedef oluyorlardı. Bir kısmı ise kitle halinde teslim olmaya başlamıştı. Bu sırada kuşatma da tamamlanmış, sağ ve sol Türk kanatları Bizans ordugâhında buluşarak burasını zapt ve yağma etmişlerdi.
Düşman ordusu tam bir kıskaç içine alınmış bulunuyordu. Türk yiğitleri zafer neşesiyle büsbütün çoşarak her taraftan hücum ediyor, imha meydan savaşı, artık son safhasına yaklaşıyordu.
Romanos Diogenes, durumu gördüğü ve hiçbir ümit kalmadığını anladığı halde yanındaki hassa askeriyle ve şiddetli direnmekte devam ediyordu. Bu durumu, her ne olursa olsun, sonuna kadar sürdürmeye karar vermişti. Ortalık karardığı zaman her tarafı sarılmış ve bir çember içine alınmış bulunmaktaydı. Nihayet Emir Gevherayin emrindeki birliklerle ona karşı son hücuma geçerek kuvvetlerini dağıttı. Kölelerinden birisi yaralı İmparatoru yakalayarak çadırına götürdü ve zincire vurdu. Bizanslı esirlerden onun İmparator olduğunu öğrenmiş bulunuyordu.
Böylece Malazgirt Meydan Muharebesi sona ermiş, 54.000 Türk yiğidi, 200.000 kişilik düşman ordusunu mağlup ve imha etmişti. Güneş batarken harp meydanında yalnız ölüler ve yaralılar kalmıştı. Kalan düşman kuvvetleri esir alınmış, bütün silahlar, her türlü harp araçları, ordu ağırlıkları ve hazine Türklerin eline geçmişti.
Zafer, muhteşem ve noksansızdı.
Bizans İmparatorunu esir eden köle, durumu efendisi Emir Gevherayin’e haber vermişti. Romanos Diogenes, o geceyi kapatıldığı çadırda zincire vurulmuş olarak geçirdi. Artık o meşhur gururundan eser kalmamış, tamamen çöküp yıkılmıştı. Üstelik uğrayacağı akibeti ve kendisini bekleyen yeni felaketleri düşünüyordu. Türklerle savaşmaya kalkışmakla ne büyük bir hataya düştüğünü şimdi anlamaktaydı. Sultan Alparslan’ın sunduğu barışı reddetmiş, savaşla daha fazlasını elde edebileceğini sanmıştı. O muhteşem ordusuna güvenmişti. O muhteşem ordu, Türk gücü karşısında gözünün önünde eriyip yok olmuş, kendisi ise daha o sabah Bizans, yani Doğu Roma İmparatoru iken şimdi boynu, elleri ve ayakları zincirler içinde sefil bir savaş esiri haline gelmişti. Kendisini bekleyen en tabi sonucun ağır işkencelerle öldürülmek olduğunu tahmin ediyordu. Eğer böyle bir duruma uğramazsa kendisi için zincire vurulmuş olarak memleket memleket gezdirilip vahşi bir hayvan gibi demir kafeslerle teşhir edilmekten daha hafif bir akıbet düşünemiyordu. Böylece kâbuslar içinde sabahı etti. Sabahleyin köle onu Emir Gevherayin’e götürdü. O da yaralı ve zincirli İmparatoru, zafer tebriklerini kabul etmekte olan Sultan Alparslan’ın huzuruna iletti.
Bizans İmparatoru Esir Değil, Misafir
Alparslan, yanına getirilen bu perişan yaratığın muhteşem Doğu Roma İmparatoru olduğuna önce inanmak istemedi ancak daha önce yanına elçilikle gidenler, kendisini tanıdılar. Ayrıca esir Bizanslı kumandan Basilak onu görünce hemen ayaklarına kapanıp “Ey benim muhteşem efendim. Sizi bu halde gördüğüm için Allah’ın en bahtsız kulu şüphesiz ki benim!” diye ağlamaya başlayınca hiç şüphesi kalmadı.
Alparslan, bunun üzerine hemen İmparatorun zincirlerini çözdürdü. Sonra hafif olan yarasını sardırdı. Kendisine karşı saygılı davrandı. Bir esir değil, misafir bir hükümdar muamelesinde bulundu. Uğradığı felaketten dolayı teselli etti.
Bu konuda yalnız İslam kaynakları değil, Bizans, Ermeni ve Süryani kaynakları da aynı durumu naklederler. Alparslan, onun ordusu bozulduğu halde sonuna kadar mertçe savaşmasını takdir etmiş ve hakkında bir kahramana layık muamelede bulunulmasını istemişti.
Sonra konuştular. Türk ordusunda esir olarak bulunan Fransız papazı Piyer Bilin, memleketine dönüşünde anlattığına göre, bu konuşma şöyle geçmiştir:
Sultan Alparslan sordu:
-Sen beni yenmeye, Türkleri Anadolu’dan sürmeye, sonra yurdumu istilaya geldin. Savaştan önce sana sunduğum barışı kabule yanaşmadın. Çok mağrurdun ve orduna çok güveniyordun. Lakin bahtın yar olmadı. Allah’ın inayeti ve gazi yiğitlerin gayreti ile zafer bize yüz gösterdi. O muhteşem ordun bir hiç oldu ve sen elime düştün. Lakin bunun aksi olsaydı, yani ben yenilip senin eline esir düşseydim bana ne yapardın?
Romanos Diogenes tereddütsüz cevap verdi:
-Seni her sabah törenle kırbaçlatırdım.
-Bu cevaptan mert bir kimse olduğunu anladım. Peki, ya şimdi benim sana ne yapacağımı sanıyorsun?
İmparator biraz düşündü ve bu soruyu şöyle cevaplandırdı:
-İlk akla gelen beni işkencelerle öldürtmendir. Böyle yapmadığın takdirde her halde bir demir kafes içinde memleket memleket, şehir şehir dolaştırır, teşhir edersin.
Alparslan güldü:
-Hayır, bilemedin. Sana bunların hiçbirini yapmayacağım ve hiçbir kötülükte de bulunmayacağım.
Romanos Diogenes, duyduklarına inanamıyordu. Bunun için saklayamadığı bir hayretle sordu:
-Peki, ama neden?
-Çünkü ben Türküm ve bütün Türkler gibi benim de kendisini savunma yeteneği olmayana ve esirlere elim kalkmaz. Üstelik savaş meydanında sen bana layık bir rakiptin. Gerçi yenildin, lakin şerefinle yenildin. Esirim değil, misafirimsin. Bunun için de istediğin zaman kalkıp gitmekte serbestsin. Buna karşı senden istediğim, savaştan önce teklif ettiğim barıştır.
Bizans İmparatoru, bu görülmemiş ve duyulmamış büyüklük karşısında derin bir heyecana kapıldı. Ne yapacağını bilemedi. Elinde olmayarak onun ayaklarına kapanmak ve minnet duygularını bu suretle ifade etmek istediyse de, Alparslan buna engel oldu. Sonra barış görüşmeleri başladı ve kısa zamanda sonuçlandı.
Bu barışın esasları şunlardı:
- İmparator, Sultana savaş tazminatı ve fidye olarak bir buçuk milyon altın ödeyecektir.
- Bizans İmparatorları, İslam Halifelerine yılda üç yüz altmış bin altın vergi verecektir.
- Anadolu’da Türklerin elinde bulunan yerler onlarda kalacağı gibi evvelce Türklerin elinde bulunmuş iken Bizans tarafından zapt edilmiş olan yerler de geri verilecektir. Böylece iki devlet arasındaki sınır, aşağı yukarı belli oluyor ve bunu Kızılırmak teşkil ediyordu.
- Bütün Türk ve İslam esirleri serbest bırakılacaktır.
- İmparator, kızlarından birisini Sultanın oğullarından birisine nikâhla verecektir.
- Arada 50 yıl süreli bir barış bulunacaktır.
Barıştan sonra İmparator, esir kumandanlarıyla birlikte serbest bırakıldı. Ancak Bizans’a dönmeden önce hal edildiğini, yerine oğlu Mihael Parapinakis’in geçirildiğini ve Bizans’ın onun yaptığı antlaşmayı reddettiğini haber aldı. İmparatorluğu tekrar ele geçirmek için mücadeleye giriştiyse de bunu kaybetti.
Vaktiyle çok iyilik etmiş olduğu Andronik Dukas, onu yakalayıp oğlunun adamlarına teslim etti. Talihsiz İmparator Kotiyeon’a (Kütahya) götürüldü. Gözleri oyularak bir manastıra kapatıldı ve orada öldü.
Malazgirt Meydan Muharebesi ile Bizans’ın mukavemeti kırıldı. Türklerin Anadolu’da yerleşmesi ve genişlemesi gerçekleşti. Sultan Alparslan, beylerine Anadolu’nun fethini emretti. Fetihler sonucunda, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da ilk Türk beylikleri kuruldu. Bu beylikler şunlardır:
Saltukoğulları Beyliği (1072-1202)
Ebul Kasım Saltuk tarafından Erzurum merkez olmak üzere Kars ve Bayburt bölgesinde kuruldu. Süleyman Şah tarafından varlıklarına son verildi.
Mengücekoğulları Beyliği (1080-1228)
Mengücek Gazi tarafından merkez Erzincan olmak üzere Kemah ve Divriği bölgesinde kuruldu. I. Alaeddin Keykubat’ın Erzincan’ı almasıyla ortadan kalktı.
Danişmentoğulları Beyliği (1080-1178)
Ahmet Gazi tarafından Sivas merkez olmak üzere Çorum, Tokat, Amasya ve Malatya’yı içine alan bölgede kuruldu. Haçlılar ile başarıyla mücadele ettiler. II. Kılıçarslan Malatya’ya girerek varlıklarına son verdi.
Çubukoğulları Beyliği (1085-1112)
Çubuk Bey ve oğlu Mehmet Bey tarafından Fırat Nehri batısında Çemişgezek merkez olmak üzere Palu, Genç, Eğin ve Arapgir civarında kuruldu. 1112’de Artuklu hâkimiyetine girdi.
Artukoğulları Beyliği (1080-1178)
Artuk Bey ve oğulları tarafından Güneydoğu Anadolu’da kuruldu. Artuk Bey’in ölümüyle Diyarbakır (Hasankeyf), Mardin ve Harput olmak üzere üç koldan yönetildiler. Haçlılara karşı başarıyla mücadele ettiler.
Diyarbakır kolunun kurucusu Sökmen Bey’dir. Eyyubiler tarafından yıkıldı.
Mardin kolunun kurucusu İlgazi Bey’dir. Karakoyunlular tarafından yıkıldı.
Harput kolunun kurucusu Melik Ebubekir’dir. Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubat tarafından yıkıldı.
KAYNAKLAR:
Mithat SERTOĞLU, Alparslan’dan Atatürk’e Kadar Türk Zaferleri Ansiklopedisi, Yeni İstanbul Gazetesi Yayınları, Tarihsiz, İstanbul, s. 3-10
Erol KÜKÇÜOĞLU, “Başlangıcından Malazgirt Savaşına Kadar Selçuklu-Bizans Münasebetleri”, Türkler, Cilt: 4, s. 694-704
http://www.altayli.net/baslangicindan-malazgirt-savasina-kadar-selcuklu-bizans-munasebetleri.html/1-6
Claude CAHEN, “İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı”, Türkler, Cilt: 6, s. 203-213
http://www.altayli.net/islam-kaynaklarina-gore-malazgirt-savasi.html/1-4
https://drkemalkocak.wordpress.com/2017/08/27/malazgirt-meydan-muharebesi/
Faruk SÜMER-Ali Sevim, İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1971
Carole HILLENBRAND, Malazgirt Muharebesi, Çeviri: Mehmet MORALI, Alfa Basım Yayım Dağıtım Sa. Ve Tic. Ltd. Şti., İstanbul 2015
You may like

Rei̇si̇cumhur Gazi̇ Mustafa Kemal Paşa’nin Kastamonu Halk Firkasindaki̇ Konuşmasi (31 Ağustos 1925)

Rei̇si̇cumhur Hazretleri̇ni̇n Amasya Ve Tokat’ta Fevkalade İsti̇kballeri̇ [karşilanmalari] (24-25 Eylül 1924)

GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN ÇİFTLİKLERİNİ HAZİNEYE BAĞIŞLAMASI

GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN KONYA TÜRK OCAĞI’NDAKİ KONUŞMASI (20 MART 1923)

İstanbul’un Fethinin Kutlanması

Dün: 19 Mayıs 1919 Türk İstiklal Mücadelesinin Başlangıcı-Bugün: 19 Mayıs 2026 Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı

Türk Dilinin İstiklali: 13 Mayıs 1277 Fermanı’ndan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne Tarihsel Bütünlük ve Süreklilik
Giriş
Türk devlet geleneğinde dil, sadece bir haberleşme aracı değil, siyasi egemenliğin ve milli bekanın temel göstergesidir. Türk dili, tarihsel süreçte Türkistan coğrafyasından Anadolu’ya taşınan en güçlü kültürel omurgadır. Ancak Anadolu Selçuklu Devleti’nin son dönemlerinde Farsçanın bürokratik ve edebi hegemonya kurması, Arapçanın ise bilim dili olarak yerleşmesi, “yöneten” ile “yönetilen” (halk) arasında sosyolojik bir yarılmaya yol açmıştır.

Bu çalışmada, 13 Mayıs 1277 tarihinde Karamanoğlu Mehmet Bey’in “Şimden girü hiç kimesne kapuda ve divanda ve mecalis ve seyranda Türki dilinden gayri dil söylemeye” Türkçe fermanıyla başlayan, 1928 Harf İnkılabı ile yapısal bir dönüşüme uğrayan ve Gazi Mustafa Kemal’in; Sadri Maksudi Arsal’ın “Türk Dili İçin” (Ankara 1930, s. 3) adlı eserinin başına 2 Eylül 1930 tarihinde el yazısıyla kaleme aldığı şu satırlardaki “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin… Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” sözleriyle Türk milletinin bağımsızlığını korumasında olduğu gibi kültürel varlığını sürdürmesinde de dilin belirleyici bir unsur olduğunu vurgulamasıyla kurumsallaşan dil politikasının, Türk Dil Kurumu (TDK) ve Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (DTCF) eksenindeki tarihsel bütünlüğü eleştirel bir bakış açısıyla analiz edilmektedir.
1. Vaka Analizi: 13 Mayıs 1277 Fermanı
13. yüzyıl Anadolu’su, Moğol istilası altındaki Selçuklu otoritesinin sarsıldığı ve Türkmen beyliklerinin kendi kimliklerini aradığı bir dönemdir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin son dönemlerinde Farsçanın bürokratik ve edebi hegemonya kurması, Arapçanın ise bilim dili olarak yerleşmesi, “yöneten” ile “yönetilen” (halk) arasında sosyolojik bir yarılmaya yol açmıştır.
Karamanoğlu Mehmet Bey’in 13 Mayıs 1277 tarihli fermanı, Anadolu sahasında Moğol/Fars etkisine karşı bir kültürel direnç hattıdır.

Kavramlar ve Semboller
“Kapu, Divan, Meclis ve Seyran”: Bu dörtlü yapı, Devletin karar ve icra mekanizmalarını temsil etmektedir. Devletin kalbi (bürokrasi), karar mekanizması (yönetim), sosyal hayat (meclis) ve kamusal alanı (seyran) simgeler. Ferman, Türkçeyi bu alanların tamamında hâkim kılarak dili “saraydan sokağa” birleştirici bir unsur yapmıştır. Bu mekânlarda Türkçenin mecburi kılınması, bürokrasinin “millileşmesi” anlamına gelmektedir.
Türkistan Mirası: Mehmet Bey’in bu çıkışı, aslında Türkistan’dan getirilen sözlü kültürün ve Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türk ile çizdiği “Türk dilinin üstünlüğü” idealinin bir eyleme dönüşmüş halidir.
“Gayri dil söylemeye”: Bu ifade bir yasaktan ziyade, Türkistan’dan Anadolu’ya taşınan halk kültürünün devlet katında tescilidir.
Kişiler ve Kurumlar
Karamanoğlu Mehmet Bey: Kozmopolit Fars kültürüne karşı, halkın öz değerlerini ve Türkistan kökenli dil birliğini savunan “milli iradeyi” temsil etmektedir.
Selçuklu Sarayı: Dönemin aydın yabancılaşmasını ve halktan kopuk yönetim anlayışını temsil eden bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Temsil Edilen Değerler
Mehmet Bey, Selçuklu seçkinliğine karşı halkçılığı ve yerel kimliği temsil etmektedir. Bu çıkış, Osmanlı’nın kuruluş evresindeki “Yunus Emre Türkçesi“ne ve idari dile zemin hazırlayan ilk kıvılcımdır.
2. Yapısal Dönüşüm: Harf İnkılabı ve 1930 Bildirisi
20. yüzyıla gelindiğinde dil meselesi, artık sadece bir kullanım tercihi değil, modernleşme ve millet-devlet inşasının merkezidir.
Harf İnkılabı (1928): Sembolik Bir Kopuş ve Başlangıç
Yeni Türk alfabesi, halkın eğitime erişimini engelleyen seçkinci bir engelin (Arap alfabesinin fonetik uyumsuzluğu) yıkılmasıdır. Bu, 1277’deki “halkın diline dönme” idealinin teknik ve yapı tamamlayıcısıdır.
Kavramlar ve Semboller
Milli His: Tarihsel coğrafyadan gelen ortak aidiyet duygusu. Atatürk, dilin zayıflamasını “milli hissin” zayıflaması olarak görmektedir.
Özleşme: Dilin yabancı unsurlardan (Arapça ve Farsça kaidelerden) temizlenerek, kendi köklerine (Türkistan dönemi yalınlığına) dönme çabasıdır.
2 Eylül 1930: “Milli His” ve Zihniyet Devrimi
Gazi Mustafa Kemal’in el yazısıyla kayda geçirdiği şu satırlar, dilin sosyolojik derinliğini açıklamaktadır:
“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin… Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
Burada dil, “milli hafıza” sembolüdür. Gazi Mustafa Kemal, dili esir olan bir milletin zihninin de sömürgeleşeceğini vurgulayarak, 1277 ruhunu modern bir teoriyle birleştirmiştir.
3. Kurumlaşma: TDK ve DTCF’nin Stratejik Rolü
Gazi Mustafa Kemal, dil meselesini şahsi bir ideal olmaktan çıkarıp devletin beka stratejisi haline getirmek için iki temel kurum inşa etmiştir:
Türk Dil Kurumu (TDK – 12 Temmuz 1932): Dilin özleşmesi, yabancı kaidelerden arındırılması ve Türkistan’daki kadim köklerle (Orhun Yazıtları, Divan-ı Lügat-it Türk) bağ kurulması için bilimsel bir laboratuvar işlevi görmüştür.
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (DTCF – 9 Ocak 1935): İsminde “Coğrafya” ve “Tarih“in “Dil” ile yan yana gelmesi tesadüf değildir. Bu fakülte, Türk milletinin tarihsel coğrafyasını (Türkistan ve Anadolu) ve bu coğrafyadaki dil varlığını antropolojik ve filolojik olarak ispatlama görevi üstlenmiştir.
Temsil Edilen Değerler ve Anlamlar
DTCF binasının girişindeki “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” vecizesi, dil inkılabının “duygusal” bir tepki değil, bilimsel bir inşa olduğunu göstermektedir. Temsil edilen değer, evrensel bilim yöntemiyle milli kimlik inşasıdır.
4. Yansımalar ve Tepkiler:
Süreklilik: Mehmet Bey’in fermanı siyasi bir darbeyle (ölümüyle) sekteye uğratılmış olsa da, o ruh Osmanlı’nın kuruluşundaki Türkçe bilincini beslemiştir.
Yansımalar: Eğitimde fırsat eşitliği artmış, devlet ile halk arasındaki dil uçurumu kapanmıştır.
Atatürk dönemi dil hamleleri, sadece bir alfabe değişikliği değil, bin yıllık bir “kendi sesine dönme” yolculuğudur. Bu süreçte muhafazakâr çevrelerin “gelenekten kopuş” eleştirileri, sosyolojik olarak “saray dili” ile “halk dili” arasındaki eski gerilimin bir tezahürüdür.
Tepkiler: 1277’de Selçuklu bürokrasisi fermanı görmezden gelmeye çalışmış; 1930’larda ise bazı muhafazakâr çevreler “geçmişle bağın koparıldığı” eleştirisinde bulunmuştur. Ancak sosyolojik olarak her iki hamle de Türkçeyi “tebaa dili” olmaktan çıkarıp “vatandaş dili” haline getirmiştir.
Sonuç: Tarihsel Bütünlük ve Süreklilik
13 Mayıs 1277 Fermanı bir istek, 1 Kasım 1928 Harf İnkılabı bir yöntem, 1930 el yazısı metni bir felsefe, 12 Temmuz 1932 TDK ve 9 Ocak 1935 DTCF ise bu gelişmenin mektebidir. Türkistan’dan gelen dil bilinci, Anadolu’da bir beylik fermanıyla ses bulmuş, Cumhuriyet ile bir bilimsel yapıya dönüşmüştür. Her iki vaka da, Türkçeyi yabancı dillerin (Farsça-Arapça veya Batı dilleri) tahakkümünden kurtarmayı amaçlayan “dil istiklali” hareketidir. Bu süreklilik, Türk modernleşmesinin “özgün ve milli” karakterinin en somut göstergesidir.
Kaynakça
Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1969.
Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 2007.
Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, TDK Yayınları, Ankara, 1972.
Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler): Tarihleri, Boy Teşkilatı, Destanları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1999.
İbn Bîbî, El-Evâmirü’l-‘Alâ’iyye fi’l-Umûri’l-‘Alâ’iyye (Selçuknâme), çev. Mürsel Öztürk, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2014.
Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi: Türk Kültüründen Türkiye Kültürüne ve Evrenselliğe, Bilgi Yayınevi, Ankara 1990.

(Dün-Bugün-Yarın)
1. Ergenekon’dan Çıkış Sahnesi (Bozkurt – Dağlar – Atlı Savaşçılar)

Sembol
- Ergenekon: Kapalı kaderden açık tarihe geçiş
- Bozkurt: Yol gösterici kolektif bilinç
- Dağlar: Kapanmış tarih, kuşatma, zorluk
- Atlı savaşçılar: Hareket, fetih, irade, özgürlük
Anlam
Ergenekon anlatısı yalnızca bir “çıkış” miti değildir; yeniden doğuşun arketipidir [kök örneğidir].
Türk milleti burada:
- Yok olmayı kabul etmeyen,
- Mecburiyet karşısında irade üreten,
- Tarihi kader olarak değil mücadele alanı olarak gören bir özne olarak betimlenmektedir.
Atlı figürler:
- Yerleşik pasifliği değil,
- Dinamik varoluşu temsil eder.
Bozkurt:
- Bir hayvan değil,
- Milletin sezgiye dayalı aklıdır. Yani akıl + sezgi + kolektif hafıza.
Değer (Dünü Temsil Eder)
- Özgürlük
- Direnç
- Birlik
- Kök bilinci
- Töre
Bu sahne Türk milletinin ontolojik [varlık bilimi] başlangıç bilincidir.

2. Ateş – Meşale – Kitap (Bilgi, Aydınlanma, Medeniyet)
Sembol
- Ateş: Dönüştürücü güç
- Meşale: Bilinçli aydınlanma
- Kitap: Hafıza, akıl, birikim, hukuk, eğitim
Anlam
Bu bölüm, Ergenekon’daki ham gücün, artık medeniyet gücüne dönüşmesini temsil etmektedir.
Ateş burada yıkıcı değil;
- Arındırıcı
- Aydınlatıcı
- Kurucu
Kitabın içinden yükselen ateş:
- Bilginin statik değil,
- Canlı ve dönüştürücü olduğunu göstermektedir.
Bu, Türk tarihinin:
- Sadece savaşan değil,
- Devlet kuran
- Hukuk, bilim ve teşkilat üreten yönünü simgelemektedir.
Değer (Bugünü Temsil Eder)
- Akıl
- Bilim
- Eğitim
- Devlet geleneği
- Kültürel süreklilik
Burada “bugün”, modern Türk kimliğinin:
- Mitten kopmadan,
- Aklı merkeze alan aşamasıdır.
3. Türk Bayrağı (Hilal – Yıldız – Kırmızı Zemin)
Sembol
- Hilal: Devamlılık, medeniyet, koruyuculuk
- Yıldız: Bağımsızlık, yön, kaderin merkezinde olma
- Kırmızı: Kan, fedakârlık, direniş
Anlam
Bayrak bu görselde:
- Ne sadece devlet sembolü,
- Ne de yalnızca ulusal işarettir.
Ateşin içinden yükselmesi şunu anlatır:
“Bu devlet, bu millet, kolay doğmadı.”
Bayrak:
- Ergenekon’daki çıkışın,
- Kitaptaki bilginin,
- Meşaledeki aydınlanmanın somut ve siyasal ifadesidir.
Değer (Bugün ve Yarını Birleştirir)
- Egemenlik
- Bağımsızlık
- Ortak kader
- Devlet bilinci
4. Kompozisyonun Bütünü (Zamanlar Arası Süreklilik)
Bu görsel doğrusal bir tarih anlatmaz; sarmal bir tarih bilinci kurar.
Dün
- Ergenekon
- Bozkurt
- Atlı savaşçılar
- Var olma mücadelesi
Bugün
- Kitap
- Meşale
- Akıl ve eğitim
- Devlet organizasyonu
Yarın
- Ateşten doğan bayrak
- Süreklilik
- Bilinçli güç
- Kendi kaderini tayin eden millet
Buradaki en kritik mesaj şudur:
Türk milletinin geleceği, köklerini inkâr ederek değil köklerini bilinçle dönüştürerek mümkündür.
5. Sonuç
Bu görsel:
- Ne romantik bir özlemdir
- Ne de bir milliyetçi slogan
Bu görsel:
- Mit + Akıl + Devlet üçlemesinin görsel bildirisidir.
Türk milletini:
- Sadece geçmişiyle övünen değil,
- Bugünü anlayan,
- Yarını inşa etmeye muktedir bir varlık/özne olarak konumlandırmaktadır.
Türk Tarihi
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]
Published
7 ay agoon
Kasım 17, 2025By
drkemalkocak
Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.
Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.
Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.
Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Büyük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.
İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.
İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:
Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.
Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.
Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.
Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.
Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.
Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:
Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.
28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:
Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.
Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.
Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımızın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımızın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.
İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.
Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:
Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].
Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:
Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.
Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket] ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.
Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.
Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.
Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.
diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.
Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:
1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.
2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.
27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:
Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.
İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:
Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.
diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.
Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.“
Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:
Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrıcalıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.
Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.
Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.
Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.
Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:
Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.
Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırıyor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.
Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:
Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.
Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:
Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.
Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.
Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.
Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?
Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.
Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:
Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.
[*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.
[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]

Milli Mücadele Hukukunun Kurucu Metinlerinden Biri: TBMM Şer’iye Encümeni’nin Beyannamesi (9 Mayıs 1920)

Milli Mücadele Hukukunun Direniş Bildirisi: TBMM’nin İslâm Âlemi’ne Beyannamesi (9 Mayıs 1920)

Havza Tamimi [Genelgesi] (28 Mayıs 1919)
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk Tarihi3 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Türk Tarihi3 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoAli Fuat Cebesoy’un Milli Mücadele Hatıraları’na Göre Amasya Kararları-Amasya Genelgesi















