Türk İnanç ve Gelenekleri
TÜRK DESTANLARI 1: YARATILIŞ DESTANI
Published
3 yıl agoon
By
drkemalkocak
GİRİŞ
Destanlar, milletlerin din, fazilet ve milli kahramanlık maceralarının manzum hikâyeleridir. Bu maceralar, milletlerin tarihten önceki devirlerinde veya tarihlerinin kuruluşu asırlarında başlar; bazan tarih boyunca devam eder.
Kahramanları arasında; tanrılar, tanrıçalar; gün ışığından, su köpüğünden yaratılmış; bir Bozkurt’un çocuğu olmuş veya ağaç karnında doğmuş, mukaddes insanlar bulunan bu destanlar; ilk bakışta, ilk insanların hayal âlemini tanıtan masallar gibi görünür. Ancak, derin görenler, bu masalların yapılarında, milletleri, faziletleri, fikir ve sanatları meydana getiren büyük medeniyet inşasının temel taşlarını bulurlar; insanlık tarihinin nasıl başlayıp nasıl geliştiğini bir masal atmosferi içinde öğrenirler.
Eski milletlerin destan devirlerinde mitoslarla destanlar yan yana yahut art arda doğar. Destanların meydana gelişinde efsanelerin ve efsane devirlerinin büyük tesiri olur. Destanlar içinde zengin mitoloji unsurları bulunur.
[Tarih öncesi çağlarda tanrılar veya tanrılaştırılmış insanlar hakkında söylenerek zamanla inanış haline gelen efsaneye mitos (mythos) denilmektedir. Mitoslarda tanrılar ve insanlarla birlikte devlerin, cinlerin, perilerin ve diğer masal yaratıklarının da hikâyeleri yer alır. (Bu kelimenin aslı Yunancadır.) Bir milletin mitoslarını inceleyen bilime mitoloji (mythologie), bir milletin mitoslarının bütününe de o milletin mitolojisi denir. Türk mitolojisi, Yunan mitolojisi, Mısır mitolojisi gibi.]
Destanlar, gerek tarih, gerek fikir ve sanat bakımından büyük değer taşırlar; tarihi aydınlatır, fikir ve sanat hayatına kaynaklık ederler. Bazı milletlerin millet haline gelmeleri tarihin çok eski çağlarında olmuştur. Bunların hayatı, tarihten önceki zamanlara uzanır. Böyle milletlerin tarihlerinin başlangıcını bulmak ekseriya mümkün değildir.
Destanlar, tarihleri bu ölçüde eskilere uzanan milletlerin ilk çağlarını bize birtakım mitolojik menkıbeler halinde anlatırlar. Bunlar gerçek olmasalar, hatta gerçeğe uymasalar bile, milletlerin kendi milli mazileri hakkında neler bilip neler düşündüklerini haber vermek bakımından önemlidirler.
Bununla beraber, destan, tarih demek değildir. Destan, kökü tarihe dayanan, ilhamını tarihten alan bir halk edebiyatı ürünüdür. Destanlar, halk şairleri, saz şairleri tarafından, sazlarla birlikte söylenir bir sözlü edebiyat ürünüdür ki, genellikle aydınlar tarafından yazılan tarihler yanında ve tarihi olaylar karşısında halk kütlelerinin duygu ve düşüncelerini yansıtırlar. Bir başka söyleyişle destanlar, halk gözüyle görülen, halk ruhuyla duyulan ve halk hayalinde masallaştırılan tarihlerdir. Bazı milletler, milli mizaçları icabı, destanlarında tarih gerçeklerinden uzaklaşmaz ve halk diliyle söylenmiş birer tarih gibi, destanlarını tarihe uyan bir ifade ile söylerler. Türk milletinin destanlarında bu vasıflar üstündür. Böyle destanların tarihe yardımı tarihi aydınlatması daha kuvvetli olur.
Destanların, hele mitosların fikir ve sanat hayatına kaynak oluşları daha önemlidir.
Destanlarda milletlerin dinleri, türlü inanışları, Tanrı veya tanrılar karşısındaki davranışları; yaşadıkları coğrafyanın özellikleriyle birleşmiş duygu ve düşünceleri yer alır.
Yine destanlarda, insanların iyilikleri faziletleri yanında kötülükleri, fesat ve ihtirasları hatta tanrıların bile bir takım beşeri yanılmalara benzer uygunsuz hareketleri, kıskançlıkları, aşk, ihtiras ve cinayet vak’alarına katılışları görülmektedir. Böyle destanlarda insanlık komedyası veya insanlık dramı kudretle yankılanır.
Destanlar, milletlerin, büyük işler yapmak için kendilerine güven duymalarında; türlü sosyal ve tarihi sebeplerle uzaklaştıkları milli benliklerine dönmelerinde; yeniden büyük millet olmak, hürriyet ve istiklallerini korumak için davranıp kalkınmalarında da rol oynamaktadır.
Her milletin destanı yoktur. Bazı milletler, destan edebiyatına yapma destanlar(epopée artificielle)la katılmışlardır. Değişik Avrupa milletlerine mensup fikir ve sanat adamlarının da birçoğu, ilhamlarını eski Yunan, Latin ve Şark milletlerinin destanlarından veya mitolojilerinden almışlardır.
Çünkü bir milletin destanı, tabii (epopée natürelle) ve milli destanı olabilmesi için o milletin tarihinde şu şartların bulunması gerekir:
- Millet, halk hayalinin efsaneler yaratmaya elverişli bulunduğu, en eski ve iptidai devirlerde yaşamış olmalıdır.
- O milletin tarihinde unutulmaz tabiat olayları, büyük savaşlar, göçler, istilalar, yeni coğrafyalarda vatan kuruşlar gibi halk hayat ve hafızasını nesillerce meşgul edecek hadiseler bulunmalıdır.
Çünkü insanlar, insanlığın bu ilk devirlerinde cemiyet ve tabiat olaylarını ya derin bir korku, ya büyük hayranlıkla seyrederlerdi. Hiçbir hadisenin sebebi bilinmeyen bu çağlarda her olay çok mühim, çok meraklı ve mutlaka Tanrıyı düşündüren; esrarla, hikmetli bir mana taşırdı: Gök gürlemesi Tanrının hiddetiydi; yıldırımlar, tufanlar veya susuzluklar Tanrının cezasıydı. İnsanlar, Tanrı diye, güneşe, ateşe tapıyorlar; kendilerinin bir ağaç karnından çıktıklarına, bir Bozkurt’tan türediklerine inanıyorlardı. Böyle çağlar, acı tatlı, bütün gerçeklerin türlü hayallerle süslenip efsaneleştiği zamanlardı.
Topluluk arasında ateş yakmayı bulmak, maden eritmek, canavar öldürmek gibi yararlıklar gösterenlere “tabii insan” gözüyle bakılmıyordu. Onlarda Tanrı kanı, Tanrı kudreti bulunduğu düşünülüyor; tanrılardan yardım gördükleri söyleniyordu.
Bu ölçüde zengin bir hayal içinde yaşayan insanların başına geçerek, başka kabileler veya başka milletlerle savaşan; zaferler ve ülkeler kazanan kahramanların da rütbesi yalnız serdarlık veya hükümdarlık değildi. Böyle kahramanların tanrılığına, tanrılarla olan yakınlığına hele Tanrı yardımı gördüklerine dair derin inanış vardı.
İşte hakikat dünyasında böyle bir hayal âlemi yaratan ilk insanlar, önemli buldukları her vak’ayı türlü hayallerle süsleyerek birbirlerine anlattılar. Meraklı vak’alar anlatmak, meraklı vak’alar dinlemek ve bunların sebeplerini öğrenmek eski bir ihtiyaçtır.
Bunun içindir ki ilk şairler her şeyden çok kahramanlık şiirleri şöylemiş, böyle vak’alarda yararlıkları görülen din ve savaş kahramanlarını öven türküler sıralamışlardır.
Bu şiirler, bol vak’alı, bol maceralı ve çok defa olandan ziyade hayal edileni dillendiren, küçük manzum efsanelerdir.
Bunlar, manzum oldukları, musikiyle söylendikleri için halk dilinde ve halk hafızasında uzun müddet yaşamışlardır. Aynı vak’alar, yeni ve benzer hadiselerle büyüyüp tazelenmiştir. O kadar ki destan şiiri, nice hadiselerin sebepleri anlaşıldığı; tabiiliğine alışıldığı devirlerde bile, yer yer aynı kuvvetle devam etmiş; milletlerin hayatında büyük ve devamla bir destan geleneği yaratmıştır.
Dağlık yerlerin, ormanların hayat kaygısı, destan duygusu başka; bozkırlarla çöllerin insanları ve destanları başkadır. Deniz kıyılarının insanlara duyurduğu, düşündürdüğü, hayal ettirdiği destan maceraları, sularla, köpüklerle; yontulmuş kayalarla düşünülen maceralardır. Bozkır destanları, bu iklimlerin sertliğini, bu iklimlerde yaşayan insanların hür duygularını söyler. Coğrafya, üzerinde taşıdığı milletlerin dillerini de işler.
Bazı milletlerin kelimeleri, çevik hareketler, kesin emirler kadar tok seslerle işlenir. O kadar ki milletlerin destanları; dillerini meydana getiren musikiyle birleşerek ve birbirini bütünleyerek söylenir.
*
Destanlar, tarih boyunca, milletlerin halk şairleri tarafından, gerek dil, gerek nazım yapısı bakımından, önce, iptidai terennümler halinde söylendi. Destan devrinin diğer şiirleriyle birlikte, yazı olmadığı için, bir sözlü edebiyat geleneği meydana getirerek gelişti.
Destan türküleri, halk arasında yayılıp söylenirken yeni ilavelerle zenginleşip büyüyerek bir tek şairin değil, bütün bir milletin ortak eseri haline girdi. Her yeni ağız, her yeni hayal, bu destanlara yalnız vak’a olarak değil, dil ve söyleyiş bakımından da gittikçe güzelleşen parçalar katıyordu.
Zaman ilerledikçe destan hayatları, destan gelenekleri zenginleşen milletlerin aydınlan arasında büyük destan şairleri yetişti.
Destan şairleri, milletlerinin efsane çağlarında, destan devirlerinde, bu devirlerin zafer ve şeref sahifelerinde yaşayan şairlerdir: Kendileri, daha ileri, daha yeni çağlarda yetiştikleri halde ruhları, geçmiş zamanda dolaşır; insanlığın destan devirlerini o günlerde yaşamış gibi duyar yahut hatırlarlar.
Bu şairler halk hafızasında ölmezleşen destan şiirlerini toplar, onlara kendi hafızalarında büyük yer ayırırlar. Tarih vak’alarından, eşsiz duygu, düşünce efsaneleri yaratan halk dehasının hayranıdırlar. Bütün varlıklarıyla destanların büyüsüne tutulur, onları hem asıllarına sadık kalmak, hem daha ileri diller ve şekillerle bir bütün halinde söylemek için harekete geçerler; milletlerin efsanevi tarihi manasındaki milli destanları söyler yahut yazarlar. [1]
*
YARATILIŞ DESTANI
Daha hiçbir şey yokken Tanrı Kayra Han’la uçsuz bucaksız su vardı. Kayra Han’dan başka gören, sudan başka görünen yoktu. Ay, yıldızlar, gök ve toprak yaratılmamıştı. Bütün tanrıların en büyüğü, varlıkların başlangıcı, insanoğullarının da ilk atası, Tanrı Kayra Han’ın bu sade sudan âlemde canı sıkılıyordu. O, yalnızlık içinde düşünürken suda bir dalga belirdi. (Akine) Ak Ana (denilen bir kadın hayali görünerek) Tanrı’ya “Yarat! dedi, yine suya gömüldü.
Bunun üzerine Kayra Han, kendine benzer bir varlık yaratarak Kişi adını koydu. Kayra Han’la Kişi, sonsuz suyun semasında iki siyah kaz gibi, rahatça uçmaya koyuldular. Fakat Kişi bundan memnun olmadı. Hayatında değişiklik aradı. İlk olarak kendisini yaratandan daha yüksekte uçmaya kalktı. Onun bu duygusunu sezen Tanrı, Kişi’den uçma gücünü aldı. Kişi suya yuvarlandı. Boğulmak üzereyken yaptığına pişman olarak Tanrıdan imdat diledi.
Tanrı “Yüksel!” emrini verdi. Kişi suyun derinliğinden çıktı ve Tanrının yine suyun içinden yükselttiği bir yıldıza oturarak batmaktan ve boğulmaktan kurtuldu.
Kişi, artık uçamaz diye, Tanrı Kayra Han dünyayı yaratmayı düşündü. Kişi’ye suyun dibine dalıp bir avuç toprak çıkarmayı emretti. Fakat o, bu toprağı çıkarırken de kötülükler düşündü: Toprağın bir kısmını ağzına saklayarak ileride kendisi için gizli bir dünya yaratmayı tasarladı. Avcundaki toprağı su yüzüne serpince Tanrı Kayra Han, toprağa “Büyü!” emrini verdi. Bu toprak dünya oldu. Fakat “Büyü!” emrini alınca Kişi’nin ağzındaki toprak da büyümeğe başladı. O kadar büyüdü ki Tanrı “Tükür!” buyurmasaydı kişi boğulacaktı.
Kayra Han’ın tasarladığı dünya önce dümdüz topraktı. Fakat Kişi’nin ağzından dökülen ıslak toprak dünyaya fırlayarak yeryüzünü bataklıklar ve tepeciklerle örttü. Buna çok kızan Tanrı, Kişi’yi kendi ışık âleminden kovdu ve ona Şeytan: Erlig adını verdi.
Sonra, yerden dokuz dallı bir ağaç bitirerek her dalın altında ayrı bir adam yarattı. Bunlar dünyadaki dokuz insan cinsinin ataları oldular.
Toprağın yeni insanları güzel ve iyiydiler. Erlig onları kıskandı. Kayra Han’dan onları kendine vermesini istedi. Tanrı razı olmadı. Fakat şeytan, onları kötülüğe sürükleyerek, kendine çekmeyi biliyordu. Kayra Han, şeytana kapılan insanların bu akılsızlığına kızarak onları kendi hallerine bıraktı. Erlig’i yeniden lanetliyerek, toprak altındaki karanlıklar dünyasının üçüncü katına sürdü. Kendisi için de göğün on yedinci katında bir nur âlemi yaratarak oraya çekildi. İnsanları büsbütün baş boş bırakmamak için de onlara doğru yolu gösterecek bir melek gönderdi.
Erlig, Tanrı Kayra Han’ın semasını görünce, o da kendisi için bir gök yaratmak istedi ve (birçok yalvarışlarla) Tanrıdan bu izni aldı.
Erlig’in tebaası, yani kandırdığı fena ruhlar, gökle yer arasındaki yeni dünyada Kayra Han’ın dünyasındaki insanlardan daha iyi (daha serbest) yaşıyorlardı. Bu durum Kayra Han’ın canını sıktı. Erlig’in dünyasını yıkmak için oraya kahraman Mandişere‘yi gönderdi. O, kuvvetli mızrağıyla vurarak, korkunç gök gürültüleri arasında bu dünyayı parça parça etti.
Parçalanan bu dünya aynı gürültülerle, Erlig ve insanlar için yaratılan ilk dünyanın üzerine yıkıldı. İri, dünya parçaları yeryüzünün biçimini bütün bütün bozdular. Eski düz dünya, şimdi yüksek dağlar, derin boğazlar, balta girmez ormanlarla dolmuştu.
Kayra Han, Erlig’i dünyanın en alt katına sürdü. Orada ne güneş, ne ay, ne de yıldız ışığı vardı. Tanrı, Erlig’e dünyanın sonuna kadar orada oturmayı emretti.
Tanrı Kayra Han, şimdi, on yedinci kat gökten kâinatı idare etmektedir. Diğer gök katlarından yedinci katta Gün Ana, altıncı katta Ay Ata oturmaktadır.
*
Yaratılış destanının ana çizgileri bunlardır. Bu masal XIX. asırda Prof. W. Radloff tarafından, Şamani Altay Türkleri arasında derlenmiştir. [Wilhelm Radloff, Sibirya’dan, Çeviren: Prof. Dr. Ahmed TEMİR, Cilt 1, İstanbul 1954-1956] Henüz diğer Asya ve dünya mitolojisiyle mukayeseli ciddi bir tetkiki yapılmamış olan bu Yaratılış Destanında Türk mitolojisi, Türk düşünüş ve inanışı bakımından mühim çizgiler vardır.
Bunlar arasında Kişi’nin, kendisini yaratandan daha yükseklerde uçmaya kalkması ve hayatında durmaksızın değişiklik arayan ruhta olması, derin bir insanlık görüşünün ifadesidir.
Fakat bundan daha mühim bir çizgi, Tanrı’ya bile yaratma ilhamının bir kadın hayali tarafından verildiğini düşünen fikri ve estetik görüştür.
Yalnız bu görüş, üzerinde hassasiyetle durmağa değer bir manaya sahiptir. Yunan mitolojisinde kadının ve kadın tanrıların gerek doğuşları gerek çevrelerinde yarattıkları aşk, ihtiras ve sanat hayatlarıyla nasıl âlemler dolduran bir vazife gördükleri çok iyi bilinir.
Bir misal olarak Aphrodite‘nin doğuşu böyle bir mana taşır. Latinlerin Venus dedikleri bu güzellik tanrıçası, tanrı kanıyla deniz köpüğünden doğmuştur: Semada iki Tanrı vuruşmuşlar, bunlardan birinin kanı Akdeniz’in sularına dökülmüş; deniz, Tanrı kanını saygıyla taşıyarak, onu köpüren dalgalarıyla itip sahile götürmüştür. Kıbrıs kıyılarına yaklaşınca da yolda Tanrı kanıyla deniz köpüğünün birleşmesinden bedenlenen Aphrodite, kanatlı meleklerin ihtiramla karşıladıkları bir ilahe olarak karaya ayak basmıştır. Eski Yunan hayaline, kadın güzelliği ve Tanrı fikriyle Akdeniz estetiğinin verdiği ilhamla işlenen bu efsane, XV. asır İtalyan ressamı Botticelli‘nin Venüs’ün Doğuşu tablosunda bütün güzelliğiyle canlıdır. Aynı konuda Batı sanatının her bölümünde pek çok eser verilmiştir.
Buna mukabil, Türk yaratılış masalında Tanrı’nın hayalinde canlanıp ona yaratma ilhamı veren kadın için gerek dünya, gerek Türk sanat ve tefekkürü hareketsiz kalmıştır.
Yaratılış efsanesinde eski Türkler’in Tanrı Kayra Han tasavvurundaki tek tanrı inanışı; bütün varlıkları ve diğer tanrıları, tek ve büyük bir kudretin yarattığı inancı, bilhassa Türk iman hayatının sonraki asırları bakımından ayrıca mühimdir.
İlk insanların dokuz dallı bir ağaç altında, dokuz insan soyunun ataları olarak yaratıldığını belirten, gerek sayı gerek hayal bakımından çok manalı kompozisyon da, muhteşem bir ağaç ve insan tablosudur.
Yaratılış masalının türlü rivayetlerinde, bunlardan başka, Türkler tarafından kabul edilmiş çeşitli dinlerin; eski ve yeni, türlü inanışların izleri vardır. [2]
DİPNOTLAR
[1] Nihad Sami BANARLI, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi I, M.E.B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1983, s. 1-8
[2] A. g. e., s. 12-13
You may like

Malazgi̇rt Meydan Muharebesi̇ (26 Ağustos 1071-26 Ağustos 2025) 954. Yıldönümü

Rei̇si̇cumhur Gazi̇ Mustafa Kemal Paşa’nin Kastamonu Halk Firkasindaki̇ Konuşmasi (31 Ağustos 1925)

Rei̇si̇cumhur Hazretleri̇ni̇n Amasya Ve Tokat’ta Fevkalade İsti̇kballeri̇ [karşilanmalari] (24-25 Eylül 1924)

GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN ÇİFTLİKLERİNİ HAZİNEYE BAĞIŞLAMASI

GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN KONYA TÜRK OCAĞI’NDAKİ KONUŞMASI (20 MART 1923)

İstanbul’un Fethinin Kutlanması
Türk Tarihi
Öğretim Programı ve Ders Kitaplarında Ahilik
Published
7 ay agoon
Eylül 27, 2025By
drkemalkocak
Özet
Ahilik, XIII. yüzyıldan itibaren Anadolu’da toplum düzeninin, iş ahlakının ve dayanışmanın temeli olmuş; günümüzde de öğretim programlarında değerler eğitimi ve tarih öğretimi kapsamında yerini korumuştur. Bu makalede Ahiliğin öğretim programlarında nasıl işlendiği, güncel ders kitaplarındaki örneklerle birlikte analiz edilmiştir. Amaç, Ahiliğin hem tarihi bilgi hem de ahlaki değer aktarımındaki rolünü ortaya koymaktır.
Anahtar Kelimeler: Ahilik, öğretim programı, ders kitapları, değerler eğitimi, iş ahlakı
Giriş
Ahilik, Ahi Evran’ın öncülüğünde Anadolu’da kurulan ve ekonomik hayatın yanı sıra sosyal adaletin sağlanmasında önemli rol oynayan bir kurumdur. [1] Bu teşkilat, esnaf ve sanatkârların hem meslekî hem ahlaki yönden yetişmelerini sağlamış, kardeşlik ve yardımlaşma ilkelerini yaygınlaştırmıştır. [2] Cumhuriyet döneminden itibaren Ahilik, tarihî ve kültürel bir miras olarak öğretim programlarında yer almış ve değerler eğitimi açısından özel bir önem kazanmıştır.
1. Öğretim Programlarında Ahilik
İlköğretim (Sosyal Bilgiler):
4. ve 5. sınıf Sosyal Bilgiler derslerinde Ahilik, yardımlaşma, dayanışma, meslekî eğitim ve kültürel miras bağlamında işlenmektedir. [3]
Ortaöğretim (Tarih):
9. sınıfta “Anadolu’da Beylikler Dönemi” ve “sosyal-ekonomik hayat” başlıklarıyla Ahilik yer almakta, 10. sınıfta Osmanlı’nın kuruluşunda Ahilerin desteği vurgulanmaktadır. [4]
Meslekî ve Teknik Eğitim Programları:
Ahilik, iş ahlakı ve meslekî disiplinin kurumsal modeli olarak ele alınmaktadır.
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi:
Ahilik, İslam’ın kardeşlik, adalet ve helal kazanç ilkeleriyle ilişkilendirilmektedir.
2. Ders Kitaplarında Ahilik
Sosyal Bilgiler 5. Sınıf (MEB, 2019)
Türkler Anadolu’ya yerleştikten sonra, şehirlerde esnaf ve zanaatkârlar Ahilik adı verilen teşkilatlar kurdular. Ahiler, dürüstlük, yardımlaşma, dayanışma, kardeşlik gibi değerleri yaygınlaştırdılar. Ahi teşkilatına giren gençler hem meslek öğrendi hem de iyi insan olmayı öğrendiler.”
Burada Ahilik, değerler eğitimi çerçevesinde sunulmaktadır.
Tarih 9. Sınıf (MEB, 2020)
“Anadolu’da Türk beylikleri döneminde kurulan Ahilik teşkilatı, ekonomik ve sosyal hayatın düzenlenmesinde önemli rol oynamıştır. Ahiler, esnaf ve sanatkârların meslekî eğitimini üstlenmiş, fiyat ve kalite kontrolü yaparak halkı korumuştur. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda da Ahilerin desteği etkili olmuştur.”
Burada Ahilik, ekonomik düzenin ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda destekleyici unsuru olarak işlenmektedir.
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi 10. Sınıf (MEB, 2021)
“Ahilik, İslam’ın kardeşlik, adalet ve yardımlaşma ilkelerini hayata geçiren bir teşkilattır. Ahiler, mesleklerini helal kazanç ve dürüstlük üzerine inşa etmişlerdir. Günümüzde ticaret ahlakı açısından Ahilik, örnek alınması gereken bir kurumdur.”
Burada Ahilik, ahlak ve dinî değerler üzerinden örnek olarak verilmektedir.

Meslekî ve Teknik Anadolu Liseleri – Meslek Ahlakı Dersi (MEB, 2018 Programı)
“Ahilik, meslek ahlakının kurumsallaşmış hâlidir. Ahi Evran tarafından Anadolu’da kurulan bu teşkilat, çırak, kalfa ve usta düzeniyle iş disiplini oluşturmuştur. Bugün iş hayatında kullanılan meslekî etik kuralların temelinde Ahilik ilkeleri vardır.”
Burada Ahilik, modern meslek ahlakının kaynağı olarak gösterilmektedir.
3. Öğrencilere Kazandırılmak İstenen Değerler
- Dürüstlük
- Yardımlaşma
- Adalet
- Meslek disiplini
- Toplumsal sorumluluk
Bu değerler, özellikle 2018 Öğretim Programı’nda açıkça belirtilmiştir. [5]
4. Vaka Analizi – 2018 Tarih Öğretim Programı
2018’de güncellenen tarih öğretim programında Ahilik, “Türk kültür ve medeniyetinin sürekliliği” bağlamında ele alınmıştır. Burada amaç yalnızca bilgi kazandırmak değil; öğrencilerin geçmişten günümüze taşınabilecek iş ahlakı ve dayanışma kültürü değerlerini özümsemesini sağlamaktır.
Sonuç
Ahilik, öğretim programı ve ders kitaplarında üç farklı boyutta işlenmektedir:
- Tarihî bir kurum olarak – Anadolu ve Osmanlı’daki rolüyle,
- Değerler eğitimi aracı olarak – dürüstlük, yardımlaşma ve kardeşlik ilkeleriyle,
- Meslekî eğitim modeli olarak – modern iş ahlakına kaynaklık eden yönüyle.
Bu üç boyut, Ahiliğin sadece geçmişe ait bir örgütlenme değil, günümüz eğitim sisteminde de toplum değerlerinin aktarılmasında yaşayan bir miras olduğunu göstermektedir.
Dipnotlar
[1] M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (Ankara: Diyanet Yay., 1976), s. 241.
[2] Ahmet Yaşar Ocak, Türkiye’de Ahilik ve Bektaşilik (İstanbul: İletişim Yay., 2000), s. 52.
[3] MEB, İlköğretim Sosyal Bilgiler Dersi Öğretim Programı (Ankara: MEB Yay., 2018), s. 37.
[4] MEB, Ortaöğretim Tarih Dersi Öğretim Programı (Ankara: MEB Yay., 2018), s. 55.
[5] MEB, Değerler Eğitimi Kılavuzu (Ankara: MEB Yay., 2018), s. 22.
Kaynakça
Köprülü, M. Fuad. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. Ankara: Diyanet Yay., 1976.
Ocak, Ahmet Yaşar. Türkiye’de Ahilik ve Bektaşilik. İstanbul: İletişim Yay., 2000.
MEB. İlköğretim Sosyal Bilgiler Dersi Öğretim Programı. Ankara: MEB Yay., 2018.
MEB. Ortaöğretim Tarih Dersi Öğretim Programı. Ankara: MEB Yay., 2018.
MEB. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi 10. Sınıf Ders Kitabı. Ankara: MEB Yay., 2021.
MEB. Meslek Ahlakı Dersi Öğretim Programı. Ankara: MEB Yay., 2018.
MEB. Sosyal Bilgiler 5. Sınıf Ders Kitabı. Ankara: MEB Yay., 2019.
MEB. Tarih 9. Sınıf Ders Kitabı. Ankara: MEB Yay., 2020.
Türk Tarihi
Ahiliğin Siyasi, Sosyal, Ekonomik ve Kültürel Temelleri
Published
7 ay agoon
Eylül 27, 2025By
drkemalkocak
(Vaka Analizleri ile)
Özet
Ahilik, XIII. yüzyıldan itibaren Anadolu’da ortaya çıkan, siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla toplum düzenini şekillendiren çok yönlü bir kurumdur. Bu makalede Ahiliğin temel özellikleri vaka analizleriyle ele alınarak, Osmanlı’nın kuruluşundaki rolü ve Türk-İslam kültürüne katkısı değerlendirilmektedir.

Giriş
Ahilik, kökeni fütüvvet anlayışına dayanan, Ahi Evran’ın önderliğinde Anadolu’da kurumsallaşan bir teşkilattır. Yalnızca bir meslek örgütlenmesi değil, aynı zamanda siyasi düzen, sosyal adalet, ekonomik denetim ve kültürel birlik sağlayıcı bir yapıdır.
1. Siyasi Temeller ve Vaka Analizleri
Vaka 1 – Kırşehir’de Ahi Evran ve Moğol Baskısı: Moğol istilası sonrası Anadolu’da siyasi otorite sarsılmış, şehirler büyük kargaşaya sürüklenmiştir. Bu dönemde Ahi Evran, Kırşehir’de Ahiliği bir direnç unsuru haline getirmiş, halkın can ve mal güvenliğini sağlamak için Ahiler askeri görev üstlenmiştir.

Vaka 2 – Osmanlı Devleti’nin Kuruluşunda Ahiler: Osman Gazi, devletin meşruiyetini güçlendirmek için Ahi Şeyh Edebali’nin manevi desteğini almış, Ahiler ise Bursa ve çevresinde Osmanlı’ya siyasi destek vermiştir. Böylece Ahilik, yeni devletin siyasi yapısının temellerine katkıda bulunmuştur.
2. Sosyal Temeller ve Vaka Analizleri
Vaka 1 – İbn Battuta’nın Anadolu Seyahatnamesi: 1330’larda Anadolu’ya gelen seyyah İbn Battuta, Anadolu’da Ahilerin misafirperverliğini gözlemlemiştir. Gittiği her şehirde Ahi zaviyelerinde ücretsiz konaklamış, yemek ve barınma imkânı bulmuştur. Bu, Ahiliğin sosyal dayanışmayı kurumsallaştırdığının en somut göstergesidir.
Vaka 2 – Ahilerin Yoksullara Yardımı: Ahilik teşkilatı, özellikle kıtlık yıllarında, her esnafın kazancından belirli bir payı yoksullara aktarmasını zorunlu kılmıştır. Bu sistem, toplumda açlık ve yoksulluğun büyük ölçüde engellenmesini sağlamıştır.

3. Ekonomik Temeller ve Vaka Analizleri
Vaka 1 – Yiğitbaşı Denetimleri: Ahilikte yiğitbaşı adı verilen görevliler, çarşı pazarı denetleyerek malın kalitesini ve fiyatını kontrol ederdi. Örneğin, Kastamonu’da kayıtlara geçen bir olayda, hileli mal satan bir esnaf, Ahilik teşkilatı tarafından meslekten men edilmiştir.
Vaka 2 – Usta-Çırak Sistemi: Konya’da deri işçiliği yapan Ahi zaviyelerinde çıraklar, yalnızca deri işçiliği değil, aynı zamanda “ahlak eğitimi” alarak yetişmiştir. Bu, Ahiliğin ekonomik faaliyetleri ahlaki bir çerçeveye oturttuğunu göstermektedir.
4. Kültürel Temeller ve Vaka Analizleri
Vaka 1 – Fütüvvetnameler: Ahiler, meslek ahlakını düzenleyen yazılı metinler oluşturmuşlardır. Örneğin, Ahi Şerafeddin’in Fütüvvetnamesi’nde “müşteriyi aldatmamak, helal kazanca riayet etmek, sanatını ibadet bilmek” gibi kurallar açıkça yer almaktadır.
Vaka 2 – Kültürel Kimliğin Korunması: Antalya, Kütahya, Kastamonu ve Sinop gibi şehirlerde Ahiler, sadece ekonomik düzen değil aynı zamanda kültürel dayanışmayı da sağlamıştır. Bu şehirlerde Ahilerin zaviyeleri, aynı zamanda edebî sohbetlerin, dini derslerin ve kültürel faaliyetlerin merkezi olmuştur.
Sonuç
Ahilik, Anadolu’da toplum düzenini sağlayan bir “medeniyet kurumu”dur. Vaka analizleri göstermektedir ki, Ahilik siyasi istikrarın sağlanmasında, sosyal dayanışmanın güçlendirilmesinde, ekonomik düzenin kurulmasında ve kültürel kimliğin korunmasında belirleyici olmuştur. Bugün iş ahlakı, sosyal adalet ve dayanışma üzerine yapılan tartışmalarda Ahilik ilkeleri hâlâ geçerliliğini korumaktadır.
Kaynakça:
Köprülü, M. Fuad. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar.
Ocak, Ahmet Yaşar. Türkiye’de Ahilik ve Bektaşilik.
Gölpınarlı, Abdülbaki. Fütüvvetnameler.
Gömeç, Saadettin Yağmur. Türk Kültür Tarihi.
İbn Battuta. Rıhlet İbn Battuta (Seyahatname).
Türk İnanç ve Gelenekleri
DEDE KORKUT HİKÂYELERİNDE KADIN TİPLERİ (2)
Published
3 yıl agoon
Nisan 6, 2023By
drkemalkocak
4. Kadına Sevgi ve Saygı
a. Dede Korkut’ta yer alan erkeklerin, kadınlara karşı derin bir sevgi beslediği, bu derin sevginin göstergesi olarak kadınlara iltifatlar yaptığı görülmektedir. Bu iltifat sözlerinden, kadınların el üstünde tutulduğu ve her zaman güzellikle anıldığı anlaşmaktadır. Bu iltifatların birçok örneği bulunmakta ve en çarpıcısı Dirse Han Oğlu Boğaç Han Destanı‘nda görülmektedir:
“Dirse Han evine geldi. Çağırıp hatununa söyler, görelim hanım ne söyler:
Beri gel başımın bahtı evimin tahtı
Evden çıkıp yürüyünce servi boylum
Topuğunda sarmaşınca kara saçlım
Kurulu yaya benzer çatma kaşlım
Çift badem sığmayan dar ağızlım
Kavunum yemişim düvleğim [küçük kavun, güzel kokan küçük kavun]
Görüyor musun neler oldu” (Ergin, 1971, s. 10)
b. Kadına karşı duyulan/gösterilen sevginin diğer bir göstergesi eş/koca baskısının görülmemesi/olmamasıdır. Eş/koca/nişanlı ölme ihtimalinin olduğu bir olaya karışmadan önce kadının üstündeki haklarını/hükümlerini kaldırmaktadır. Erkek, eğer ölürse eşinin normal hayatına devam etmesi yönünde tavsiyelerde bulunmaktadır. Kadının aile ve toplum hayatındaki vazgeçilmezliğini gösteren bencillikten uzak bu anlayış/davranış, Dede Korkut’ta üç defa yer almaktadır.
Birincisi, Kazan Bey’in Oğlu Uruz Bey’in Esir Düştüğü Destan’da, Uruz helalliğinin üstündeki hükmü, bencillik yapmadan kaldırmakta ve kadının normal hayatına devam etmesini istemektedir. Koca baskısı yoktur:
“Üç ayda varmazsam öldüğümü o vakit bilsin
Aygır atımı boğazlayıp aşımı versin
El kızı helâllime izin versin
Bana sakladığı gelin odasına başkası girsin
Anam benim için mavi giyip kara sarınsın
Kudretli Oğuz ilinde yasımı tutsun” (Ergin, 1971, s. 113)
İkincisi, Uşun Koca Oğlu Segrek’in Destanı‘nda, Segrek eşinin üstündeki hakkı/hükmü kaldırmaktadır. Burada koca baskısının olmadığı görülmektedir:
“Kız sen beni bir yıl bekle, bir yılda gelmezsem iki yıl bekle, iki yılda gelmezsem üç yıl bekle, gelmezsem o vakit benim öldüğümü bilesin, aygır atımı boğazlayıp aşımı ver, gözün kimi tutarsa, gönlün kimi severse ona var dedi.” (Ergin, 1971, s. 207)
Üçüncüsü, Duha Koca Oğlu Deli Dumrul Destanı‘nda, Deli Dumrul öldükten sonra eşinin yalnız kalmamasını öğütlemekte ve bütün malını mülkünü başka biriyle rahat yaşaması için eşine bırakmaktadır. Eşinden çocuklarını babasız büyütmemesini dilemektedir. Deli Dumrul, öldükten sonra eşinin ve çocuklarının rahat yaşamasını düşünmektedir. Burada, koca baskısının olmadığı açıkça görülmektedir:
“Sürdü helâllisinin yanına geldi, der:
Biliyor musun neler oldu
Gökyüzünden al kanatlı Azrail uçup geldi
Benim beyaz göğsümü bastırıp kondu
Benim tatlı canımı alır oldu
Babama ver dedim can vermedi
Anama vardım can vermedi
Dünya şirin can tatlı dediler
Şimdi
Yüksek yüksek kara dağlarım sana yaylak olsun
Soğuk soğuk sularım sana içme olsun
Tavla tavla koç atlarım sana binek olsun
Penceresi altın otağım sana gölge olsun
Katar katar develerim sana yük taşıyıcı olsun
Ağıllarda beyaz koyunum sana şölen olsun
Gözün kimi tutarsa
Gönlün kimi severse
Sen ona var
İki oğlancığı öksüz koyma” (Ergin, 1971, s. 130)
Verilen üç örnekte görüldüğü gibi kocalar, baskı ve bencillik yapmadan sevdiklerinin kendilerinden sonra da rahat yaşamasını dilemektedir. Bu durum kadına duyulan sevgi ve saygının bir göstergesi olarak görülmektedir.
c. Dirse Han Oğlu Boğaç Han Destanı‘nda; kadına duyulan saygının ortaya çıktığı sözler yer almaktadır: Çocuğu olmayan Dirse Han, Tanrı tarafından lanetlendiğini düşünmektedir Bu lanetin sebebini ise sadece karısına yüklemediğinden, lanetin kendisinden ötürü de olabileceğini düşünmektedir. Dirse Han, sadece kadını suçlu görebileceği yerde, bunu yapmamakta ve sorumluluğu paylaşmaktadır. Buradaki kadın-erkek eşitliği anlayışı/davranışı, sağlıklı aile ve toplum hayatının önemli bir göstergesidir.
“… oğlu kızı olmayana Tanrı Teâlâ beddua etmiştir, biz de beddua ederiz, belli bil dediler. Senden midir, benden midir, Tanrı Teâlâ bize bir topaç gibi oğul vermez nedendir dedi, …” (Ergin, 1971, s. 11)
5. Güçlükleri Çözümleyici Kadın
a. Dede Korkut’ta kadın, aile ve toplum hayatında karşılaşılan güçlüklerin çözümlenmesinde etkin rol oynamaktadır. Erkek, bir güçlükle karşılaştığında kadını danışılacak bir makam olarak görmektedir. Güçlüğün çözümünde, kadının gösterdiği yolu/yöntemi uygulamaktadır. Örneğin; Dirse Han Oğlu Boğaç Han Destanı‘nda, Dirse Han üzerlerindeki laneti nasıl kaldırmaları gerektiği konusunda karısına danışmaktadır. Kadın, bilgisi ile Dirse Han’a çözümünü sunmakta ve Dirse Han bu çözümü uygulmaktadır. Ardından kadının getirdiği çözüm ile güçlük ortadan kalkmakta ve lanet bozulmaktadır:
“… oğlu kızı olmayanı kara otağa kondurun, kara keçe altına doşeyin, kara koyun yahnisinden önüne getirin, yerse yesin, yemezse kalksın gitsin, onun ki oğlu kızı olmaya Tanrı Teâlâ ona beddua etmiştir, biz de beddua ederiz demiş. Ben varınca gelerek karşıladılar kara otağa kondurdular, kara keçe altıma döşediler, kara koyun yahnisinden önüme getirdiler, oğlu kızı olmayana Tanrı Teâlâ beddua etmiştir, biz de beddua ederiz, belli bil dediler. Senden midir, benden midir, Tanrı Teâlâ bize bir topaç gibi oğul vermez nedendir dedi. Söyledi:
Han kızı yerimden kalkayım mı
Yakan ile boğazından tutayım mı
Kaba ökçemin altına atayım mı
Kara çelik öz kılıcımı elime alayım mı
Öz gövdenden başını keseyim mi
Can tatlılığını sana bildireyim mi
Alca kanını yer yüzüne dökeyim mi
Han kızı sebebi nedir söyle bana
Müthiş gazap ederim şimdi sana
Dedi.
Dirse Hanın hatunu söylemiş, görelim ne söylemiş. Der: Hey Dirse Han, bana gazap etme, incinip acı sözler söyleme, yerinden kalk, alaca çadırını yer yüzüne diktir, attan aygır, deveden erkek deve, koyundan koç kes, İç Oğuzun Dış Oğuzun beylerini başına topla, aç görsen doyur, çıplak görsen donat, borçluyu borcundan kurtar, tepe gibi et yığ, göl gibi kımız sağdır, büyük ziyafet ver, dilek dile, olur ki bir ağzı dualının hayır duası ile Tanrı bize bir topaç gibi çocuk verir dedi.
Dirse Han dişi ehlinin sözü ile büyük bir ziyafet verdi, dilek diledi. Attan aygır, deveden erkek deve, koyundan koç kestirdi. İç Oğuz, Dış Oğuz beylerini başına topladı. Aç görse doyurdu. Çıplak görse donattı. Borçluyu borcundan kurtardı. Tepe gibi et yığdı, göl gibi kımız sağdırdı. El kaldırdılar, dilek dilediler. Bir ağzı dualının hayır duası ile Allah Teâlâ bir çocuk verdi. Hatunu hamile oldu. Bir nice müddetten sonra bir oğlan doğurdu.” (Ergin, 1971, s. 10-12)
Burada, aile hayatında sadece erkeğin sözünün geçmediği, aynı zamanda kadının da en az erkek kadar sözünün geçtiği görülmektedir. Özellikle kadının çözüm yolunu göstermesi ile güçlüğün çözümlenmesi, kadının bilgeliğini pekiştirmektedir.
b. Begil Oğlu Emren’in Destanı‘nda; Begil, Han’ı ile yaşadığı sıkıntıyı eşine anlatmaktadır. Bu sıkıntı karşısında eşinin kendisine sunduğu yolu/yöntemi uygulamakta ve sıkıntıyı çözmektedir. Bu örnek, kadının bilgeliğini pekiştirmesi bakımından dikkat çekmektedir.
“Hatun der: Yiğidim bey yiğidim, padişahlar Tanrının gölgesidir, padişahına asi olanın işi rast gelmez, arı gönülde pas olsa şarap açar, sen gideli hanım çapraz yatan alaca dağların avlanmamıştır, ava bin gönlün açılsın dedi. Begil baktı hatun kişinin aklı, sözü iyidir. Cins atını çektirip sıçradı bindi, ava gitti.” (Ergin, 1971, s. 188)
6. Alp Kadın
a. Dede Korkut’ta kadın, aile ve toplum hayatında anneliği, fedakârlığı, hoşgörüsü ve kahramanlığı ile kendisini göstermektedir. Kadın, erkeklere söz geçirmesi, kılıç kuşanması ve kendi başına karar verebilmesi ile erkekten bağımsız etkin bir karakter olarak görünmektedir. Bu özelliklere sahip kadın, “alp kadın” olarak adlandırılmaktadır. Alp kadın tipi ilk olarak Dirse Han Oğlu Buğaç Han Destanı‘nda yer almaktadır. Dirse Han ile gönderdiği oğlunu dönüşte Dirse Han’ın yanında göremeyen anne üzüntü içine düşmektedir. Ne olduğunu araştırmakta ve gerekirse kendisinin harekete geçebileceğini ifade etmektedir:
“… Dirse Hanın yüzüne baktı. Sağ ile soluna göz gezdirdi, oğlancığını görmedi. Kara bağrı sarsıldı, bütün yüreği oynadı, kara süzme gözleri kan yaş doldu. Çağırıp Dirse Hana söyler, görelim hanım ne söyler:
Beri gel başımın bahtı evimin tahtı
Han babamın güveyisi
Kadın anamın sevgisi
Babamın anamın verdiği
Göz açıp da gördüğüm
Gönül verip sevdiğim
A Dirse Han
Kalkarak yerinden doğruldun
Yelesi kara cins atına sıçrayıp bindin
Göğsü güzel koca dağa ava çıktın
İki vardın bir geliyorsun yavrum hani
Karanlık gecede bulduğum oğul hani
Çıksın benim görür gözüm a Dirse Han yaman seğiriyor
Kesilsin oğlanın emdiği süt damarım yaman sızlıyor
Sarı yılan sokmadan akça tenim kalkıp şişiyor
Yalnızca oğul görünmüyor bağrım yanıyor
Kuru kuru çaylara su saldım
Kara elbiseli dervişlere adaklar verdim
Aç görsem doyurdum çıplak görsem donattım
Tepe gibi et yığdım göl gibi kımız sağdırdım
Dilek ile bir oğul zorla buldum
Yalnız oğul haberini a Dirse Han söyle bana
Karşı yatan Ala Dağdan bir oğul uçurdunsa söyle bana
Taşkın akan koşan sudan bir oğul akıttınsa söyle bana
Aslan ile kaplana bir oğul yedirdinse söyle bana
Kara giyimli azgın dinli kâfirlere bir oğul aldırdınsa söyle bana
Han babanım katına ben varayım
Ağır hazine bol asker alayım
Azgın dinli kâfire ben varayım
Paralanıp cins atımdan inmeyince
Yenim ile alca kanımı silmeyince
Kol but olup yer üstüne düşmeyince
Yalnız oğul yollarından dönmeyeyim
Yalnız oğul haberini a Dirse Han söyle bana
Kara başım kurban olsun bugün sana” (Ergin, 1971, s. 18-19)
Dirse Hanın hatunu bu sözlerinden sonra, hiçbir erkekten yardım almadan oğlunu aramaya gider. Kırk ince kızı yanına alarak sorumluluk üstlenir. Bu kadın, yeri geldiğinde ince anne, yeri geldiğinde savaşçı olmaktadır. Oğlu için her şeyi göze alabileceği ve karşısında kimsenin duramayacağı anlaşılmaktadır:
“Dirse Hanın hatunu çekildi geri döndü. Dayanamadı, kırk ince kızı beraberine aldı, büyük cins ata binip oğlancığını aramağa gitti. Kışta yazda karı buzu erimeyen Kazılık Dağına geldi çıktı. Alçaktan yüce yerlere koşturup çıktı.” (Ergin, 1971, s. 19)
Kimseden yardım almadan kendi işini kendi gören ve söz konusu oğlu olunca tehlikeye atılmaktan çekinmeyen Dirse Han’ın hanımı, alp kadın tipini temsil etmektedir.
b.Kam Püre Oğlu Bamsı Beyrek Destanı‘nda; başka bir alp kadın yer almaktadır. Banı Çiçek bilgeliği ile Beyrek’i, Banı Çiçek’in dadısıyım diye kandırır ve alp olup olmadığını denemektedir. Beyrek ile ok atmakta ve çekişmektedir. Banı Çiçek’in, bir erkekten geri kalmadığı, bilgeliği, becerisi, cesareti ve kahramanlığı aşağıdaki ifadelerden anlaşılmaktadır:
“Kız der: O öyle insan değildir ki sana görünsün dedi, amma ben Banı Çiçeğin dadısıyım, gel şimdi seninle ava çıkalım, eğer senin atın benim atımı geçerse onun atını da geçersin, hem seninle ok atalım, beni geçersen onu da geçersin ve hem seninle güreşelim, beni yenersen onu da yenersin dedi. Beyrek der: Pekâlâ, şimdi atlanın.
İkisi atlandılar, meydana çıktılar. At teptiler, Beyreğin atı kızın atını geçti. Ok attılar, Beyrek kızın okunu geride bıraktı. Kız der: Bre yiğit benim atımı kimsenin geçtiği yok, okumu kimsenin geride bıraktığı yok, şimdi gel seninle güreş tutalım dedi.
Hemen Beyrek attan indi. Kavuştular, iki pehlivan olup birbirine sarmaştılar.” (Ergin, 1971, s. 61)
Bamsı Beyrek, aile ve toplum hayatında etkin ve yiğitlikte kendisinden geri kalmayacak bir alp kadın istemektedir. Bu durumda, alp kadınların beyler tarafından istendiği ve kadında alplığın beklenilen bir özellik olduğu anlaşılmaktadır.
“Beyrek der: Baba bana bir kız alı ver ki ben yerimden kalkmadan o kalkmalı, ben kara koç atıma binmeden o binmeli, ben hasmıma varmadan o bana baş getirmeli, böyle kız alı ver baba bana dedi.” (Ergin, 1971, s. 62)
c. Bir başka alp kadın, Kazan Bey’in Oğlu Uruz Bey’in Esir Olduğu Destan‘ında yer almaktadır. Burla Hatun eşine sevgi ve sadakatle bağlıdır. Buna karşılık oğlundan haber vermezse Kazan’ı “karalamak” ile tehdit etmektedir. Oğlu için kocasını dahi karşısına alan Burla Hatun oğlu için hiçbir şeyi yapmaktan kaçınmamaktadır. Aktif bir rol oynayarak kendi başına; hiçbir erkekten yardım almadan, kâfirden bile korkmadan oğlu için harekete geçeceğini bildirmektedir:
“Beri gel Salur beyi Salur güzelliği
Başımın bahtı evimin tahtı
Han babamın güveyisi
Kadın anamın sevgisi
Babamın anamın verdiği
Göz açıp da gördüğüm
Gönül verip sevdiğim
Bey yiğidim Kazan
Kalkarak yerinden doğruldun
Oğlun ile yelesi kara cins atına sıçrayıp bindin
Göğse güzel koca dağlar önüne ava çıktın
Boynu uzun büyük geyiğini tutup yıktın
Semiz etini yüklettin geri döndün
İki vardın bir gelirsin yavrum hani
Karanlık gecede bulduğum oğlum hani
Bir beyim görünmez bağrım yanar
Asılan asılan kayalardan Kazan oğlan uçurdun mu
Talı Sazın aslanına yedirdin mi
Yoksa kara dinli kafire uğrattın mı
Ak ellerini kollarından bağlattın mı
Kafirin önünce yürüttün mü
Dili damağı kuruyup dört yanına baktırdın mı
Kara gözden acı yaşını döktürdün mü
Kadın ana bey baba diye bağırttın mı (Ergin, 1971, s. 105-106)
…..
Azgın dinli kâfirlere
Bir oğul tutturdunsa söyle bana
Han babamın yanma ben varayım
Ağır asker bol hazine alayım
Paralanıp cins atımdan inmeyince
Yenim ile alca kanımı silmeyince
Kol but olup yeryüzüne düşmeyince
Yalnız oğul haberini almayınca
Kâfir yollarından dönmeyeyim, dedi.” (Ergin, 1971, s. 108)
Burla Hatun, oğlunu kurtarmak ve Kazan’ a yardım için kızlarını da yanına alarak kılıç kuşanıp savaşa girmektedir. Kâfirlerin peşinde kılıç sallayarak, beyi Kazan’ı zor durumdan kurtarmakta ve savaşın kazanılmasında etkili rol oynamaktadır:
“Meğer hanım boyu uzun Burla Hatun oğlancığını andı, kararı kalmadı. Kırk ince belli kız çocuğu ile kara aygırını çektirdi, sıçrayıp bindi, kara kılıcını kuşandı. Başımın tacı Kazan gelmedi diye izini izledi gitti. Gele gele Kazan’a yakın geldi. Kazan helâllisini tanımadı. Han kızının üzerine geldi.
…
At üstünde beklemeyip koşturan Kazan
Senin belin olmuş
Üzengiyi toplamayan dizin olmuş
Han kızı helâllini tanımayan gözün ölmüş
Bunalmışsın sana nolmuş
Çal kılıcını yetiştim Kazan” (Ergin, 1971, s. 116-117)
Burla Hatun, savaştan ve savaşmaktan korkmamaktadır. Burla Hatun örneği, kadının toplumda arka planda ve bir erkekten geri kalmadığını, oğlu veya eşine yardım için düşünmeden tehlikeye atılabildiğini göstermektedir.
ç. Bir diğer alp kadın, Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı Destanı‘nda görülmektedir. Kanlı Koca yurdunu bırakacağı soyunu sürdüreceği oğlu Kan Turalı’yı evlendirmek istemektedir. Kan Turalı bu isteği kabul etmekte fakat bir şartı olduğunu ileri sürmektedir. Kan Turalı alp kadın ile evlenmek istemektedir. Bu durumda, alp kadın – normal kadın ayrımı ve alp kadının diğer kadınlardan daha üstün ve istenen kadın olduğu ortaya çıkmaktadır:
“Oğlan der: Baba mademki beni evlendireyim diyorsun, bana lâyık kız nasıl olur? Kan Turalı der: Baba ben yerimden kalkmadan o kalkmış olmalı, ben kara koç atıma binmeden o binmiş olmalı, ben kanlı kâfir eline varmadan o varmış bana baş getirmiş olmalı dedi. Kanglı Koca der: Oğul sen kız istemezmişsin, bir yiğit bahadır istermişsin.” (Ergin, 1971, s. 134)
Aynı destanda, alp kadın tipine örnek olarak Selcen Hatun yer almaktadır. Selcen Hatun, Kan Turalı’nın tam istediği gibidir fakat Kan Turalı’nın, bu alp hatuna ulaşabilmesi için çeşitli engelleri/güçlükleri aşması beklenmektedir. Kısacası erkeğin, bu alp kadını hak etmesi gerekli görülmektedir. Aile ve toplum hayatında, alp kadına ulaşma yolunda engellerin ortaya çıkması ve bu engellerin aşılması mecburiyeti, alp kadının ne kadar değerli olduğunu gösteren bir gerçektir.
“Meğer Tırabuzan tekürünün [tekfurunun] bir fevkalâde güzel dilber kızı var idi. Sağına soluna iki çift yay çekerdi. Attığı ok yere düşmezdi. O kızın üç canavar kalınlığı kaftanlığı [başlığı, çeyizliği] var idi. Kim o üç canavarı bastırsa yense öldürse kızımı ona veririm diye vâd eylemişti.” (Ergin, 1971, 135-136)
Destanda yer alan Seken Hatun alp kadın tipinin güçlü örneklerinden biridir. Öngörüsü yüksek, savaşçılık özelliği güçlü olan bir karakteri temsil etmektedir. Selcen Hatun, erkeğin uyuyarak ortaya çıkardığı aksaklığı, öngörüsü ve savaşçılığı ile tamamlamakta ve eviyle erkeğini korumaktadır. Altı yüz kâfirin karşısında Selcen Hatun yer almaktadır:
“O zamanda Oğuz yiğitlerine ne kaza gelse uykudan gelirdi. Kan Turalı’nın uykusu geldi, uyudu. Uyurken kız der: Benim âşıklarım çoktur, ansızın dörtnala gelmesin, tutup yiğidimi öldürmesinler, akça yüzlü ben gelini tutup babamın anamın evine iletmesinler dedi. Kan Turalı’nın atının giyimini sessizce tuttu giydirdi. Kendisi de giyimini sessizce tuttu giyindi. Mızrağını eline aldı, bir yüksek yere çıktı, bekledi. (Ergin, 1971, s. 149-150)
…
Selcen Hatun at oynattı Kan Turalı’nın önüne geçti.
…
Burada Selcen Hatun at sürdü. Hasmını bastırdı. Kaçanını kovalamadı, aman diyeni öldürmedi. Öyle sandı ki düşman bastırıldı. Kılıcının kabzası kan içinde otağa geldi.” (Ergin, 1971, s. 151)
Bu olaylar sonucunda, kurtarılmayı kendine yediremeyen Kan Turalı, Selcen Hatun’a meydan okumaktadır. Selcen Hatun’un kahramanlıklarını anlatıp kendisini küçük düşüreceğini zannederek onu öldürmek istemektedir. Bu durumu alçakgönüllülükle karşılayan Seken Hatun, Kan Turalı’yı ikna etmeye çalışmaktadır. Bir türlü ikna olmayan Kan Turalı karşısında, Selcen Hatun da çekişmeyi kabul etmekte ve ilk oku atmaktadır. Selcen Hatun, öyle usta ok atıcısıdır ki Kan Turalı’nın başındaki bitler korkudan ayağına kadar inmektedir. Bu usta ok atışından sonra Selcen Hatun Kan Turalı’nın kendisiyle barışmasını sağlamaktadır:
“Selcen Hatun Kan Turalı’yı at arkasına aldı çıktı. Giderken Kan Turalı’nın fikrine bu geldi ki:
Kalkıp ey Selcen Hatun doğrulduğunda
Yelesi kara cins atına bindiğinde
Babamın ak otağının eşiğine indiğinde
Oğuzun ela gözlü kızı gelini destan anlattığında
Herkes sözünü söylediğinde
Sen orada durasın övünesin
Kan Turalı perişan oldu
At arkasına aldım çıktım diyesin
Gözüm döndü gönlüm gitti
Öldürürüm seni
dedi. Selcen Hatun durumun ne olduğunu bilip söylemiş, görelim hanım ne söylemiş:
Der:
Bey yiğit
Övünürse erkek ovunsun aslandır
Övünmeklik kadınlara bühtandır
Övünmekle kadın erkek olmaz
Alaca yorgan içinde seninle sarmaşmadım
Tatlı damak tutarak emişmedim
Al duvağımın altından söyleşmedim
Tez sevdin tez usandın kavat oğlu kavat
Kadir Allah bilir ben sana
Munisim yarım kıyma bana
dedi. Kan Turalı der: Yok, elbette öldürmem gerektir dedi. Kız hiddetlendi, der: Bre kavat oğlu kavat, ben aşağı kulpa yapışıyorum, sen yukarı kulpa yapışıyorsun, bre kavat oğlu, okunla mı, kılıcınla mı, gel beri konuşalım dedi.
…
Kız bir oku Kan Turalı’ya attı. Şöyle ki başında olan bit ayağına indi. İleri gelip Selcen Hatunu kucaklayıp barışmışlar, emişmişler.” (Ergin, 1971, s. 155-156)
Selcen Hatun, Kazan’ın hatunundan bir derece daha ileri alplık özelliği göstermektedir. Kazan ve Kan Turalı, en büyük düşman olan uyku gafletine yakalanmışlardır. Kan Turalı uyusa da hatunu uyanık olduğundan esir düşmekten kurtulmuştur. Kazan’ın hatununun böyle bir davranışı olmadığından Kazan esir düşmüştür. Selcen Hatun’un öngörüsü ve uyanıklığı ile diğer alp kadınlardan bir derece daha önde olduğu anlaşılmaktadır.
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk Tarihi3 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Türk Tarihi3 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoMustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi’ni Açış Konuşması (4 Eylül 1919)


















