Connect with us

Türk İstiklâl Mücadelesi

TÜRK İSTİKLAL HARBİNDE 5. SÜVARİ KOLORDUSU KUMANDANI FAHRETTİN ALTAY PAŞA’NIN ANLATIMIYLA BÜYÜK TAARRUZ’DA TÜRK SÜVARİSİ (1)

Published

on

GİRİŞ

Türk İstiklal Harbi Batı Cephesinde; Birinci İnönü (6-11 Ocak 1921), İkinci İnönü (26-31 Mart 1921) olmak üzere İnönü Muharebeleri, Kütahya-Eskişehir Muharebeleri (10-25 Temmuz 1921), Sakarya Meydan Muharebesi (23 Ağustos-13 Eylül 1921), Büyük Taarruz (26 Ağustos-18 Eylül 1922), Büyük Taarruzun bir safhası olarak Başkumandanlık Meydan Muharebesi (30 Ağustos 1922) cereyan etmiştir.

Büyük Taarruz’da I. ve II. Ordu ile 5. Süvari Kolordusu harp etmiştir. 5. Süvari Kolordusunun kumandanı Fahrettin [ALTAY]’dır. [1]

Büyük Taarruz’da İzmir’e ilk giren ve İzmir Hükumet Konağına Türk Bayrağını çeken Yüzbaşı Şerafettin Bey,  [5. Süvari Kolordusu 2. Süvari Tümeni 4. Alay 2 Bölük subaylarından takım komutanı] ile arkadaşları Teğmen Ali Rıza AKINCI ve Teğmen Hamdi YURTERİ’ye rahmet, minnet ve şükranlarımızı sunarak; Türk süvarilerinin İzmir’e girişi ve İzmir Valilik Konağına Türk bayrağının çekilişini kahramanımız Yüzbaşı Şerafettin Bey’in gözlemleri ve tespitleri çerçevesinde, perde arkasıyla, günü gününe yaşanan hatıraların ışığında ve biraz da sohbet lezzetiyle farklı bir görünüm hâlinde açmaya, [Büyük Taarruz, 30 Ağustos Hatıraları, Türk Süvarilerinin İzmir’e Girişi, İzmir’in Yunan İşgalinden Kurtuluşu] günlerini yeniden yaşama ve yaşatma yolunda karınca misali gayret gösterilmiştir.

https://www.drkemalkocak.com/2022/09/09/30-agustos-hatiralari-izmire-ilk-giren-suvari-mufrezesi-kumandani-serafettin-beyin-hatiralari-9-eylul-1922/

T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Dersi Öğretim Programı (Ortaokul 8. Sınıf)nda “Millî ve dinî bayramlar, mahallî kurtuluş ve kutlama günleri, önemli olaylar, belirli gün ve haftalardan yararlanılarak öğrencilerin tarihsel duyarlılıkları ile Türk milletine, Türk devletine, Türk vatanına ve Türk bayrağına sevgi, saygı ve takdir duyguları geliştirilmelidir.” [2] ve Ortaöğretim T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Dersi Öğretim ProgramındaDers içeriğine uygun olacak şekilde yerel tarih ile ilgili araştırma görevleri vererek öğrencilerin yerel tarihi ve yakın geçmişi millî tarih ile ilişkilendirmeleri sağlanmalı, bu yolla öğrencilerde millî bilinç ve tarih duyarlılığı oluşturmaya çalışılmalıdır.” [3] yönergeleri yer almaktadır.

Milli bilinç ve tarihsel duyarlılık kazanılmasına ve geliştirilmesine katkıda bulunmak üzere, Büyük Taarruz’da 5. Süvari Kolordusu Kumandanı Fahrettin [ALTAY]’ın anlatımıyla “Büyük Taarruz’da Türk Süvarisinin Kahramanlıkları”nı sunuyoruz. Metinde geçen şahıs ve yer adları, yerel tarih-milli tarih bağlamında bütünleyici/birleştirici tarih anlayışına katkıda bulunmak üzere incelenip değerlendirilmeye muhtaçtır. Mesela; Ahır dağlarından iki süvari tümeninin bir gecede geçip Yunan ordusunun arkasına sarkmasına hizmet eden Tokuşlar köyü halkı ve özellikle Hüseyin Ağa’nın hatıralarını bilenimiz, anlayıp yaşayan ve yaşatan kaç kişidir?..

—***—

Büyük Taarruzda Türk süvarisi

 20 Ağustos 1922, Pazar akşamı, Ankara’dan ansızın Akşehir‘e gelen Mustafa Kemal Paşa, İnönü’nün Karargâhına, Ordu Kumandanları Nurettin ve Şevki Paşalarla, beni çağırarak, yapılacak taarruz hakkında görüşmelerde bulundu. Ve taarruzun 26 Ağustos sabahı yapılmasını kararlaştırdı. Bu konuşmada Kemal Paşa süvarinin taarruz başlangıcında bir faydası olmayacağından, zayiat ile kuvvetten düşürülmemesini ve piyadelerimiz düşman cephesini yardıktan sonra, düşman gerilerine saldırmasını ve bu suretle, düşman ihtiyatlarının yetişmesine mani olunmasını direktif olarak vermişlerdi.

Cephe Kumandanı, orduya lazım gelen emirleri vererek, bu gece bütün birlikler, yürüyüşe başladılar. Kuzeyden, İkinci ve Dördüncü Kolordular, Çay civarında Sandıklı‘ya doğru ilerlerken, vari Kolordusu da, bunları Güneyden takip ediyordu. 2 nci Süvari Tümeni Ballık-Karadilli yolunu; 1 inci, 14 üncü Tümenler

Yalvaç – Karadilli yolunu takip ediyorlardı. Karadilli‘den sonra, üç tümen, birer gün fasıla ile birbiri arkasından gitti. 2 nci Tümen en geride idi. Baştaki 1 inci Tümen 24 Ağustos akşamı Sandıklı’ya vardığı halde, soldaki 2 nci Tümen, 25 Ağustos’ta Sandıklı’nın 15 km. güneyine gelebilmişti.

Aldığımız direktif icabı, 26 Ağustos bizim için bir bekleme günü olacaktı. Piyadelerimizin taarruzuna seyirci kalacaktık; bu hal bizi çok sıkıyordu. Bir gün evvel Sandıklı‘ya varışımda, durumu tetkike fırsat buldum. İaşemiz Dinar ambarından yapılacaktı. Nakliye kollarımız çok eksikti. Düşman cephesi yarılıp içeriye girdikten sonra, iaşe ancak köylerden satın alma suretiyle olabilecekti. Ordumuzun taarruz cephesinin sol yanını Çiğiltepe teşkil ediyordu.

Sandık‘dan Afyon‘a giden şose, Çiğiltepe‘nin Doğu yamaçlarından geçiyordu; düşman bu tepeyi şosenin doğusundaki Tınaztepe’yi kuvvetle tahkim etmişti. Arazi kendi müdafaasına çok elverişli idi. Bu arada, Yörükmezarı’ndan geçerek, Sinan Paşa Ovasına giden bir patika vardır. Bu sarp arazide ne bizden, ne de Yunanlılardan hiçbir birlik yoktu. Bu patikanın gittiği Sinan Paşa Ovasında ve düşman işgali altındaki Tokuşlar köyünde Haydar Ağa isminde bir vatanperver ile haberleşme irtibatı yapılmıştı. Bu zat, her gün bir düşman süvari kıtasının bu boğaza gelerek, patikayı gözetlediğini ve akşam olunca düşman ordugâha dönmekte olduğunu bize bildirmişti. Taarruz günü, ordunun düşman cephesini yarmasını beklemektense, bu gece boğazdan geçmeyi ve yarın, Sinan Paşa Ovanda ordu muharebesine iştirak etmeyi düşünerek, fikrimi Ordu Kumandanına bildirdim.

Orayı keşfetmekle beraber, orduya da fikrimi bildirdim. Teklifimin kabulü üzerine, 25 Ağustos’ta süvari tümenlerini harekete geçirdim:

1 inci Tümen: Çukurca-Yörükmezarı yolu ile Çanhisar istikametinde ilerlemeyecek ve Kolordunun arkası toplanıncaya kadar, düşmana kendini tanıtmamağa çalışacak ve Sinanpaşa (Sincanlı), Düzağaç, Çobanözü istikametlerini keşfettirecek.

14 üncü Tümen: Gödebez yolu ile 1 inci Tümeni takip edecek ve Yörükmezarı‘na inilecek gedikte toplanacak, Hacettepe’deki piyade taburu ile irtibatta bulunarak düşmanın bu cihetten bir ilerlemesi ihtimaline karşı, Sarıyer sırtlarında emniyet tertibatı alacaktır.

2 nci Tümen: Kolordu sahra topçu taburu ile telsiz istasyonunu emrine alarak, Kelendiras üzerinden Tekcalan sırtlarına ilerleyecek ve Çiğiltepe‘ye taarruz edecek olan 57 nci Piyade Tümenimizin sol yanını emniyet altında bulunduracak, düşmanın bu cihetten karşı taarruzu olursa, Tekcalan sırtlarını tutacak, düşmanın böyle bir hareketi olmazsa, Sinan Paşa Ovasında Kolordu ile birleşecektir. Kolordu Karargâhı 1 inci Tümeni takip edecektir.

Bu emir verildikten ve tümenler harekete başladıktan sonra, ordu umumi taarruz emri geldi. Emirde: Süvari Kolordusu bu gece Ahır dağları geçitlerine ilerleyerek, Sinan Paşa Ovasına inecek, 1. Kolordumuz; karşısındaki düşmanın sağ yan ve gerilerine taarruzla, demir yolu hattını tahrip edecek ve Altıntaş – Egret bölgesindeki ihtiyat Grubu ile Uşak Grubuna karşı keşif ve emniyet vazifelerini görecektir. Biz zaten bu emre uygun tertibat almıştık.

Köylü kılavuzların yardımı ile zifiri karanlıkta, sarp dereler boyunca, uçurum kenarlarından ve ormanlık ve taşlık araziden geçen patikada, iki süvari tümeninin tek kolda ilerlemesi, çok müşkülat ve yorgunluğu mucip olmuştu. Hayvanlar bir haftadan beri gece uykusu görmemişlerdi. 14 üncü Tümen sonu ile 2 nci Tümenin başı arasında, 15 km’den fazla bir mesafe vardı. Kolordunun bağlı birlikleri, Sandıklı-Karahisar yolunun açılmasını bekleyecekler, ondan sonra da, bize yetişmeye çalışacaklardı.

Taarruzun Birinci Günü

(26 Ağustos 1922)

Sabaha karşı, 1 inci Tümen kol başısı, emredilen yere gelmiş ve toplanmağa başlamış, ileriye keşifkollarını sürmüştü.14 üncü Tümen de, tek kolda ilerlemeye gayret ediyor ve vazifelerini yapıyordu. Doğudan ve derinden gelen top sesleri, dağlar arasında akisler yapıyor, taarruzumuzun başladığını bildiriyordu. Heyecanımız son haddi bulmuştu.

1 inci Tümen Çayırhisar‘a ilerledi, 14 üncü Tümen de, Yörükmezarı‘nda toplandı.

Biraz istirahatle, yemek ve sulama yapıldı. 1 inci Tümen taarruza hazır idi ise de, düşmanın süvari tümeni ile de karşılaşması ihtimaline karşı, yalnız başına ilerlemesini muvafık görmedim, ancak, 14 üncü Tümenin ilerlemeye hazır olacağı zamana kadar beklettim. İkisini birden ileriye sürdüm. 2 nci Tümen, sahra toplarıyla telsizi beraber sürüklemek için hayli zahmet çekmiş, nihayet muvaffak olamayarak, geriye bırakmış, Çiğiltepe Batısında topçu ateşi yemiş, büyük müşkülatla Çayırhisar’la – Kırka arasına doğru dağları aşmağa başlamıştır.

Keşif kollarımız, Sinan Paşa yönünden gelmek isteyen bir takım kadar düşman süvarisini dağıtmış ve Beşkimse civarında bir düşman demiryolu koruma kıtasını yok ederek, demiryolu ile telgraf hatlarını bozmuşlardı. Bir keşif subayının, demiryolu balast taşlarından bir parçaya, tarih yazarak bana hediye göndermiş olduğunu şükranla yâd ederim.

Keşif bölüklerine dayanak olmak üzere, 14 üncü Tümenin 3 üncü Alayı, Akçaşar köyüne sürüldü. Düşman uçakları üzerimizde uçmağa başladı. Arazinin ormanlık ve kesik olması işimize yaradı, saklanmamızı sağladı.

1 inci Tümen Sinanpaşa‘ya karşı bulunurken, 14 üncü Tümen de, Tokuşlar koruluğunu tuttu. Dumlupınar cihetinden düşmanın muhtemel ilerlemesini göz önünde tutarak, keşif kollarından gelecek haberleri ve 2 nci Tümenin ovaya inmesini beklemeye başlamıştık. Maksadım, düşman ihtiyat kolordusunun, Afyon güneyine yardıma gelmesine mani olmak üzere, Kolordumu Ayvalık-Balmahmut istikametinde ilerletmekti. Bu sırada, ordudan gelen emirde, Çiğiltepe‘de düşmanın inatla dayandığı ve Süvari Kolordusunun, bu tepeyi düşürmek üzere, Kırka-Paşaköy yönünde taarruz etmesi bildiriliyordu. Diğer tümenler başka istikamette olduğundan, yorgunluğuna bakmayarak 2 nci Tümene bu görevi verdim.

Düşman, taarruzumuzun büyük bir hazırlık sonunda yapılmış olduğunu, ancak bugün anlayabilmiş ve ihtiyatlarına emir vermişti. Bunlar harekete geçtiklerine göre, yarın için esaslı bir karşılaşma beklemeli idik. Bu gece, güzelce hazırlanmak için birliklere, iaşe kollarına emirler verildi. İşgalden kurtulduklarını gören köylü halkımız, varını yoğunu feda etmekten çekinmiyordu. Tokuşlar‘ın hamiyetli Haydar Ağası, bütün askerleri misafir etmek için gözyaşları arasında, köylüleri ile adeta yarış ediyordu. Gece, düşmanın tahrip ettiğimiz demiryolunu tamir ve muhafaza için, kuvvetler gönderdiği haberini aldık.

Taarruzun İkinci Günü

(27 Ağustos 1922)

 Bu sabah, 2 nci Tümen, karşısındaki düşmanla muharebeye başlarken, 1 inci Tümen de Balmahmut’a gelen düşmanla muharebeye tutuştu. 1 inci Tümenin, mihver yaparak ve batıdan gelmesi muhtemel kuvvetlere karşı emniyetli bulunarak, kuzeye, İlbudak Dağlarına doğru bir çevirme hareketi yapmasını uygun gördük. Yalnız, demiryolu boyunca düşman koruma kuvvetlerinin bulunması ve batıdan kesin haberlerin gelmemiş olması, bizi biraz düşündürüyordu. Uşak‘taki düşman süvari tümeninin, Dumlupınar doğusuna geleceğini tahmin ediyorduk. Bu halde, ilk iş olarak, onu ezmek icap ettiğinden, buna hazırlanmak için, ilkin Akçaşar-Bakırcık platosunda yerleşerek, demiryolunun koruma birliklerinden temizlenmesi ve batıdan daha kesin bilgiler almak lüzumlu görüldü.

Bakırcık Tepesi bu bölgenin en önemli parçasıdır. Burayı elde bulunduran taraf, Sinanpaşa Ovasına hâkim olur. Uşak cihetinden trenle gelecek bir düşman kuvveti, Küçükköy istasyonuna çıkar da, bu tepeyi tutarsa, Süvari Kolordusunun harekâtına esaslı engel olabilir. İlbudak Dağlarına geçmek için de, burası bir basamaktır. Bu sebeple, 2 nci Tümen şimdilik Akçaşar‘a 14 üncü Tümen de Bakırcık Tepesine gönderildi. Kolordu Karargâhı, 2 nci Tümeni takip etti. Düşman, Balmahmut güneyindeki hava alanını bozarak, birkaç uçağını Uşak‘a kaçırdı. Bunlar alçak uçuşla üzerimizden geçerken açtığımız ateş, isabet etmiş olacak ki, birisi düşecek gibi oldu. Ve pek alçaktan, Dumlupınar’a doğru akıp gitti.

2 nci Tümen Akçaşar’a vararak, Küçükköy‘e kadar, demiryolu koruyucuları ile savaşa girişti. 14 üncü Tümen, Elvanpaşa‘dan gelen bir tabur piyade ile düşmana karşı hazırlığa geçti. 2 nci Tümenin Küçükköy istasyonuna sürdüğü 1 nci Süvari Alayı, bu istasyonu koruyan düşman kuvvetlerine taarruz ederek, bunları püskürtmüş, istasyonu ele geçirmişti.

Bu muharebeler olurken, Akçaşar Tepesi’nde bulunuyordum. Zayıf ve hastalıklı olması sebebiyle, evvelce Konya hastahanesine göndermiş olduğumuz genç Teğmen Yıldırım Kemal, ansızın karşıma çıkıverdi ve: “Taarruz haberini alır almaz, trene atladım geldim” dedi. Her vakit karargâh arkadaşlarına neşe saçan bu İzmir çocuğunu takdirle karşıladım. Ve muhafız Süvari bölüğünde vazife görmesini söyledim. O bana cevap olarak: “Kılıcımı sallayarak İzmir’e en önde girmek isterim, beni en ilerdeki bir alaya göndermenizi rica ederim” dedi. 2 nci Tümene, oradan da, Küçükköy‘de muharebe etmekte olan, 2 nci Alaya gönderildi. İki saat sonra üzücü bir haber, bu vatan yavrusunun, Küçükköy istasyonuna hücum ederken, şehit düştüğünü bize bildirdi. İzmir’e girdiğimiz zaman, bu şanlı şehidin babasının, subaylarımıza oğlunu soruşturduğunu hiç unutamam. Kadirşinas milletimiz bu istasyona, onun adını vermekle, hem babasını, hem de arkadaşlarını tesliye etmiş oldu.

1 inci Tümen de, düşmanın cepheden Balmahmut istikametinde çekilmek isteyen aksamını dağıtarak, bir kısmını kılıçtan geçirdiğini bildirdi. Bugün topçu taburumuz ve telsizimiz, yolları düzelterek, büyük zorluklar içerisinde Çayhisar‘a yaklaştıklarını bildirdiler.

Türk İstiklâl Mücadelesi

Mukaddes İttifak: 17 Mart 1920 Tarihli İslam Âlemine Beyanname

Published

on

Bu makale, 17 Mart 1920 tarihinde Mustafa Kemal Paşa tarafından Heyet-i Temsiliye adına yayımlanan ve doğrudan İslam dünyasını hedef alan tarihi beyannameyi; içerik, vaka analizi, tarihsel coğrafya ve sosyolojik boyutlarıyla inceleyip değerlendirmektedir.

ÂLEM-İ İSLAMA BEYANNAME

         Hilafet-i mukaddese-i İslamiyenin [mukaddes İslam hilafetinin]  makarr-ı itilası [yüksek merkezi] olan İstanbul; Meclisi-i Mebusan ve bilcümle müessesat-ı resmiye-i hükumete [bütün resmi hükumet müesseselerine] de vaz’-ı yed olunmak [el konulmak] suretiyle resmen ve cebren işgal edilmiştir. Bu tecavüz, Saltanat-ı Osmaniye’den [Osmanlı saltanatından] ziyade Makam-ı Hilafette [hilafet makamında] hürriyet ve istiklallerinin istinatgâh-ı yegânesini [yegâne dayanağını] gören bütün Âlem-i İslam’a racidir [İslam Âlemine yapılmıştır]. Asya’da ve Afrika’da peygamber-i pesend-ane [peygamberin beğeneceği yolda] bir ulu himmetle [yüksek bir gayretle] hürriyet ve istiklal mücahedesinde devam eden ehl-i İslam’ın [İslam ehlinin] kuvay-ı maneviyesini [manevi kuvvetlerini] kırmak için son tedbir olarak İtilaf devletleri tarafından tevessül olunan [kalkışılan]  bu hareket, Hilafet makamını taht-ı esarete [esaret altına] alarak bin üç yüz seneden beri payidar olan ve müebbeden masun-ı zeval [yok olmaktan korunmuş] kalacağına şüphe bulunmayan hürriyet-i İslamiyeyi [İslam hürriyetini] hedef ittihaz etmektedir [almaktadır].

Mısır’ın on bine baliğ olan [on bine varan] şuheday-ı muazzezesine [aziz şehitlerine], Suriye ve Irak’ın binlerce evlad-ı muhteremesine [muhterem evladına], Azerbaycan’ın, Şimal-i Kafkasya’nın, Türkistan’ın, Afganistan’ın, İran’ın, Hindiçin’in velhasıl bütün Afrika’nın ve bütün Şark’ın bugün azim [büyük]  bir heyecan ve hiddet ve derin bir emel-i istihlas [kurtuluş emeli] ile titreyen efkâr-ı müşterekesine [ortak fikirlerine] havale edilmiş olan bu darbe-i tahkir [aşağılayıcı darbe] ve tecavüzün, düşmanlar tarafından tahmin edildiği veçhile [gibi] maneviyatı haleldar etmek değil, belki bütün şiddetiyle mucizeler gösterecek bir kabiliyet-i inkişafa [gelişme kabiliyetine] mazhar eylemek neticesini tevlid edeceğine [doğuracağına] şüphemiz yoktur. Osmanlı kuvay-ı milliyesi [milli kuvvetleri], hilafet ve saltanatın uğradığı müteselsil [zincirleme] suikastlerin başladığı günden beri devam eden samimi bir vahdet [birlik] ve tesanüt [dayanışma]  içinde vaziyeti bütün vahametine rağmen azim ve metanetle telakki etmekte [karşılamakta] ve bu son ehl-i salip [Haçlı] muhacematına [hücumlarına] karşı, bütün İslamiyet cihanının [dünya İslamlığının] hissiyat-ı müştereke-i mukavemetine [ortak mukavemet hissiyatına] emin olmaktan mütevellit [doğan] bir hiss-i mazaheretle [yardım hissiyle] azim ve imanının amil [etken] olduğu mücahedede, inayet ve muvaffakiyet-i ilahiyeye [ilahi inayet ve muvaffakiyete] mazhar olacağına itimat eylemektedir.

         Kurun-ı vustanın [Ortaçağın]  şövalye akınlarından bugünün ittifak ve itilaflarına kadar meşum [uğursuz] bir teselsül-i gunudane [gaddarlıklar zinciri] ile tevali eyleyen [devam eden] ehl-i salip [Haçlı]  feveranının bu son hamle-i sefilanesi [sefilane işi], İslamiyetin nur-ı irfan ve istiklaline [İslamiyet’in irfan ve bağımsızlık nuruna] ve hilafetin tevhit ettiği [hilafetin birleştirdiği] uhuvvet-i mukaddeseye merbut [mukaddes kardeşliğe bağlı] olan bütün Müslüman kardeşlerimizin vicdanında da aynı hiss-i takbih ve mukavemeti [beğenmeme ve mukavemet hissini] ve aynı vazife-i galeyan ve kıyamı [galeyan ve kıyam vazifesini] uyandıracağından emin olarak Cenab-ı Hakk’ın mücahedat-ı mukaddesemizde [mukaddes mücahedelerimizde] cümlemize tevfikat-ı ilahiyesini refik etmesini [ilahi yardımlarını göndermesini] ve ruhaniyet-i peygamberiye istinat eden [dayanan] teşkilat-ı müttehidemize [birleşik teşkilatımıza] muin [yardımcı] olmasını niyaz eyleriz. [1, 2, 3]

17 Mart 1336 [1920]                                                Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti

                                                                         Heyet-i Temsiliyesi namına

                                                                                   Mustafa Kemal

1. Giriş ve Vaka Analizi

16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgal edilmesi, Osmanlı Devleti’nin kalbine vurulmuş nihai bir darbedir. İşgalin ertesi günü, 17 Mart 1920’de Mustafa Kemal Paşa tarafından kaleme alınan bu beyanname, Ankara’dan İslam dünyasına hitaben yayımlanmıştır. Vaka analizi açısından bu belge, Milli Mücadele’nin sadece bölgesel bir direniş değil, uluslararası bir anti-emperyalist hareketin parçası olarak kurgulandığını ispatlar. İstanbul’un işgaliyle Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması ve resmi kurumlara el konulması, direnişin meşruiyetini Ankara’ya taşırken, bu beyanname ile hareketin manevi zemini tahkim edilmiştir.

2. İçerik Analizi ve Eleştirel Tarih Yöntemi

Beyanname, işgali yalnız bir toprak kaybı olarak değil, “İslam hürriyetini” hedef alan sistematik bir suikast olarak tanımlamaktadır. Metinde öne çıkan temel unsurlar şunlardır:

Siyasi Hedef: İşgalin Osmanlı saltanatından ziyade, bağımsızlıklarının dayanağı olarak Hilafeti gören bütün Müslümanlara yapıldığı vurgulanmaktadır.

Manevi Direnç: İtilaf Devletleri’nin bu hareketinin Müslümanların manevi kuvvetini kırmak için atılan “son tedbir” olduğu belirtilmektedir.

Haçlı Vurgusu: Mustafa Kemal, işgali “Ortaçağ’ın şövalye akınlarından bugüne devam eden uğursuz bir Haçlı feveranı” olarak tanımlamaktadır. Bu ifade, Batı emperyalizmine karşı tarihsel ve dini bir reddiye niteliğindedir.

İyimserlik ve Kararlılık: Beyanname, bu darbenin Müslümanların maneviyatını sarsmayacağını, aksine “mucizeler gösterecek bir gelişme” doğuracağını savunmaktadır.

Eleştirel Bakış: Beyannamenin Sivas Anadolu Kadınları Cemiyeti üzerinden veya çeşitli yerel gazeteler aracılığıyla yayılması, Milli Mücadele’nin halka iniş-yayılış stratejisinin bir parçasıdır. Metindeki dini dil, dönemin sosyo-politik gerçekliğiyle uyumlu olarak hem iç hem de dış kamuoyunu aydınlatma ve yönlendirme amacı gütmektedir.

3. Tarihsel Coğrafya ve Sosyolojik Perspektif

Tarihsel coğrafya açısından beyanname, Anadolu’nun sınırlarını aşan devasa bir “İslam jeopolitiği” çizmektedir. Metinde; Mısır, Suriye, Irak, Azerbaycan, Kuzey Kafkasya, Türkistan, Afganistan, İran, Hindistan ve Çin’deki Müslüman topluluklara atıflar yapılmaktadır. Bu durum, Ankara hükümetinin kendisini sadece bir devletin kurtarıcısı değil, bütün mazlum Doğu dünyasının öncüsü olarak konumlandırdığını göstermektedir.

Sosyolojik açıdan belge, sömürge altındaki Müslüman milletlerin “ortak mukavemet hissiyatına” odaklanmaktadır. İstanbul’un düşüşü, sosyolojik bir “kıyam vazifesi” (başkaldırı görevi) olarak tanımlanarak, toplumsal bir uyanışın ateşleyicisi olarak sunulmaktadır.

4. Sonuç ve Meşruiyet Bağlamı

17 Mart 1920 Beyannamesi, Milli Mücadele’nin diplomatik ve manevi cephesini güçlendirmiştir. Mustafa Kemal, bu metinle İtilaf Devletleri’nin İstanbul’daki fiziksel üstünlüğüne karşı, Ankara’dan manevi bir üstünlük hattı kurmuştur. “Ruhaniyeti peygamberiye dayanan birleşik teşkilat” vurgusu, direnişin meşruiyetini ilahi ve tarihi bir temele oturtmuştur.

DİPNOTLAR

[1] Hâkimiyet-i Milliye, 18 Mart 1336 [1920], No:16, s. 1, sütun: 2-3

http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_2/0062.pdf

[2] Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV, Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1991, s. 271-272

 [3] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 7 (1920), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 138-139

Continue Reading

Türk İstiklâl Mücadelesi

Bir Devletin Sükûtundan Milletin Kıyamına: 16 Mart 1920 Beyannamesi

Published

on

Bu makale, 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgal edilmesi üzerine Mustafa Kemal Paşa’nın Heyet-i Temsiliye adına yayımladığı beyannameyi, tarihsel süreç ve metodolojik analizler ışığında inceleyip değerlendirmektedir.

BEYANNAME

16 Mart [1]336 [1920]

         İtilaf devletlerinin şimdiye kadar memleketimizi taksime yol bulmak için tevessül ettikleri [giriştikleri] muhtelif tedabir [tedbirler] malumdur.

Evvela – Ferid Paşa ile bil-itilaf [anlaşarak] milleti müdafaasız bir halde ecnebi [yabancı] idaresine esir etmek ve memleketin muhtelif aksam-ı mühimmesini [mühim kısımlarını] galip devletler müstemleketine [sömürgelerine] ilave eylemek düşünülmüştü. Kuvay-ı Milliye’nin müzaheret-i umumiye-i milliye [genel milli yardım] ile müdafaa-i istiklal [bağımsızlığı müdafaa] hususunda gösterdiği azim ve metanet bu tasavvuru altüst etti.  

         Saniyen [İkinci olarak] – Kuvay-ı Milliye’yi iğfal [aldatmak] ve onun müsaadesiyle Şark’ta bir rüçhân [üstünlük] siyaseti takip etmek için Heyet-i Temsiliye’ye müracaat edildi. Heyet, milletin istiklalini ve mülkün tamamiyetini [memleketin bütünlüğünü] temin etmedikçe ve hususiyle [özellikle] işgal sahalarının tahliyesine teşebbüs olunmadıkça, hiçbir nev’i [tür] müzakereye [görüşmeye] yanaşmadı.

         Sülasen [Üçüncü olarak] – Kuvay-ı Milliye ile tevhid-i harekât [harekât birliği] eden hükümetlerin icraatına müdahale etmek suretiyle ve vahdet-i milliyeyi [milli birliği] sarsmak ve hainane muhalefetleri teşvik ve tezyid cüretine [cüretini artırmaya] sevk eylemek tariki takip olundu. Vahdet-i milliyenin [milli birliğin] teşkil ettiği metanet ve tesanüt karşısında bu savletler [saldırılar] de eridi.

         Rabian [Dördüncü olarak] – Mukadderat-ı memleketimiz [memleketimizin mukadderatı] hakkında endişe-âver [endişe verici] kararlar verildiğinden bahsolunmak suretiyle efkâr-ı umumiyenin tezyifine [kamuoyuna baskı yapılmaya] başlandı. Müdafaa-i namus ve memleket [namus ve memleket müdafaası] uğrunda her fedakârlığı göze almış olan Millet-i Osmaniye’nin [Osmanlı milletinin] azim ve iradesi önünde, bu tehdidat [tehditler] dahi faide vermedi. Nihayet bugün, İstanbul’u cebren işgal etmek suretiyle Devlet-i Osmaniye’nin [Osmanlı Devleti’nin] yedi yüz senelik hayat ve hâkimiyetine hitam [son] verilmek isteniliyor. Bugün Osmanlı milleti kabiliyet-i medeniyesinin [medeni kabiliyetinin], hakk-ı hayat [hayat hakkının] ve istiklalinin [bağımsızlığının] ve bütün istikbalinin [geleceğinin] müdafaasına davet ediliyor.

         Cihan-ı insaniyetin [insanlık dünyasının] inzar-ı istihsanı [takdir nazarları] ve âlem-i İslam’ın amal-ı istihlası [İslam âleminin kurtuluş emelleri], makam-ı hilafetin tesirat-ı ecnebiyeden tahlisine [yabancı tesirlerden kurtarılmasına] ve istiklal-i milliyenin [milli bağımsızlığın] mazi-i şevketimize [büyük mazimize] layık bir iman ile müdafaa ve teminine mütevakkıftır [bağlıdır]. Giriştiğimiz istiklal ve vatan mücahedesinde Cenab-ı Hakk’ın avn [yardım] ve inayeti bizimledir.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti

Heyet-i Temsiliyesi namına

Mustafa Kemal [1, 2]

1. Giriş ve Vak’a Analizi

16 Mart 1920, Türk siyasi tarihinde “resmi bir son” ile “milli bir başlangıcın” iç içe geçtiği tarihtir. 13 Kasım 1918’den beri fiilen işgal altında olan İstanbul, bu tarihte İtilaf Devletleri tarafından cebren ve resmen işgal edilmiştir. Bu vak’a, sadece toprak kaybı değil, Osmanlı Devleti’nin 700 yıllık egemenlik haklarına ve devlet cihazına indirilmiş kesin bir darbedir. Mustafa Kemal Paşa, bu durumu “Türk milletinin medeni kabiliyetine ve hayat hakkına saldırı” olarak tanımlayarak, meşruiyet zeminini Anadolu’ya taşımıştır.

2. İçerik Analizi ve Eleştirel Tarih Yöntemi

Beyanname, işgale giden süreci dört aşamalı bir “stratejik başarısızlıklar silsilesi” üzerinden analiz etmektedir:

Vesayet Girişimi: İlk olarak Damat Ferit Paşa hükümeti üzerinden milleti savunmasız bırakma ve memleketi sömürge yapma tasavvuru.

Aldatma Çabası: Heyet-i Temsiliye’yi aldatarak Doğu’da bir üstünlük siyaseti gütme girişimi; ancak Heyet-i Temsiliye bağımsızlık ve tahliye şartından ödün vermemiştir.

İç Nifak: Milli birliği sarsmak için hükümet icraatlarına müdahale ve haince muhalefetleri teşvik etme yolu.

Psikolojik Baskı: Kamuoyuna yönelik korku ve tehdit politikaları.

Eleştirel Bakış: Metinde geçen “Osmanlı Devleti’nin hayatına son verildi” ifadesi, bazı nüshalarda (Hâkimiyeti Milliye gibi) “verilmek isteniliyor” şeklinde daha esnek yer almıştır. Bu fark, Ankara’nın o anki diplomatik hassasiyeti ile halka verilen kararlılık mesajı arasındaki ince çizgiyi göstermektedir.

3. Tarihsel Coğrafya ve Sosyolojik Perspektif

Tarihsel coğrafya açısından beyanname, hitap kitlesini “Bütün Kumandanlara, Vali ve Mutasarrıflara, Belediye Riyasetlerine ve Matbuat Cemiyetlerine” yayarak İstanbul’un merkezliğini Anadolu’nun her köşesine dağıtmıştır. Sosyolojik olarak ise “Osmanlı tebaası” kavramının yerini, “namus ve memleket müdafaası uğrunda her fedakârlığı göze almış Osmanlı milleti” almıştır. Bu, pasif bir halk yığınından aktif bir direnç toplumuna geçişin ilanıdır.

4. Çok Boyutlu Meşruiyet ve Egemenlik

Beyanname, meşruiyeti üç sacayağına oturtur:

Dini Meşruiyet: Hilafet makamının yabancı etkisinden kurtarılması ve “Cenabı Hakk’ın inayeti“.

Milli Meşruiyet: Bağımsızlık ve hayat hakkının müdafaası.

Uluslararası Meşruiyet: İnsanlık dünyasının (insaniyet âleminin) takdir nazarları.

5. Sonuç

16 Mart Beyannamesi, bir teslimiyet değil, aksine topyekûn bir seferberlik çağrısıdır. Mustafa Kemal, bu metinle İstanbul’un işgalini Ankara’da kurulacak yeni meclisin (TBMM) ahlaki ve hukuki gerekçesi haline getirmiştir. 700 yıllık saltanatın sonuna vurgu yapılırken, Türk milletinin “geleceğinin müdafaasına” yapılan davet, yeni bir devletin doğum sancısıdır.

DİPNOTLAR

[1] Hâkimiyet-i Milliye, 18 Mart 1336 (1920), No:16, s. 1, sütun:1

http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_2/0062.pdf

[2] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 7 (1920), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 122-123

Continue Reading

Türk İstiklâl Mücadelesi

PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP

Published

on

Giriş

Genel Türk Tarihi kapsamında Cumhuriyet Dönemi günümüzü de ilgilendirdiğinden özel bir ilgi ve öneme sahiptir. Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi araştırmalarda, başta arşiv belgeleri olmak üzere döneme ait gazete ve mecmualar, TBMM Zabıt Cerideleri, resmi istatistikler ve diğer yayınlar ile hatıra türü eserler ana kaynak olarak kullanılmaktadır. Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi kaynak çeşitliliğinin çok fazla olduğu bir dönemi kapsamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin en önemli kaynaklarından birisi de süreli yayınlar içerisinde yer alan “Ayın Tarihi Mecmuası”dır. İlk defa Eylül 1923’te yayınlanan mecmua, Cumhuriyet Döneminin en uzun ömürlü ve içeriği bakımından en zengin süreli yayınlarından biridir. Ayın Tarihi Mecmuası, başta kronolojik çalışmalar olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasi, sosyal ve ekonomik tarihine ait son derece önemli bilgileri içermektedir. Ayrıca Cumhuriyet Dönemine ait dış politika ile ilgili çalışmalar için de vazgeçilmez bir kaynak olma özelliğini taşımaktadır. Bu çalışmada, Ayın Tarihi Mecmuası’nın tanımlanan [Ayın Tarihi, Cilt: I, No (Sayı): 2 (Teşrinievvel [Ekim]), Basım Yeri ve Yılı: Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi, Ankara, 1339 [1923], s. 136-141] künyesinde Osmanlı Türkçesi ile yayımlanan “PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP” başlıklı makale, araştırmacı tarafından çevriyazı olarak sunulmuştur.

***

PATRİKHANENİN GEÇİRDİĞİ İNKILAP

İlk Piskopos: Havarinin Şakirdi

Patrikhane müessesesinin tarih-i hayatını başlıca üç büyük devre ayırmak lazım gelir: Teşekkül devri, İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethinden evvelki devri, fetihten sonraki devri. Vaziyeti hazıra bu üçüncü devrin zeylini teşkil edecektir. Bu edvar-ı selasenin en büyüğü devr-i sani ve patrikhanenin en ziyade cismani ve milli nüfuz sahibi olduğu devir de maatteessüf devr-i ahirdir. Patrikhanenin ibtidai teşekkülü piskoposluk halindedir ve sırf ihtiyacat-ı diniye üzerine müessesdir. Elan patrik unvanına “İstanbul Başpiskoposu” takaddüm etmesi bidayet teşekkülünde patrikhanenin piskoposluk halinde bulunmasından neşet etmektedir. Kostantinopol’ün tesisinden mukaddem yani Şarki Roma İmparatorluğunun Mecusilik devrine aid olan ilk piskoposluk vefat-ı İsa’dan elli sene sonra Hristiyanlığı neşr ve telkin maksadıyla tesis edilmiş ve ilk piskopos da havariyundan Apostolos’un şakirtlerinden olup Kudüs’ten gelen Setasis Apostolos olmuştur.

İznik İçtimaı ve İlk Patrik

Malum olduğu üzere Hristiyanlık dediğimiz din-i İsa evvela Kudüs’te, ondan sonra da sırasıyla Yunanistan, Roma ve İstanbul’da yayılmıştır. Piskoposluk hali 24’üncü piskoposun zamanına kadar devam etti ve 25’inci piskoposun zamanında piskoposluk İznik’te içtima eden birinci ekümenik [bütün Hristiyan kiliselerinin murahhaslarından mürekkep umumi] Sinod’un kararıyla ekümenik patriklik ilan edildi. 25’inci piskopos da Birinci Mitrofanis aldı (315 ba’de-l-milat [Milattan sonra]). Piskoposluğun patriklik yapılmasının sebebine gelince: Miladın 300’üncü senesinde Kostantinopol’i tesis eden imparator Kostantin, bu şehri Şarki Roma İmparatorluğunun merkez-i siyasisi ilan ettiği gibi Paplık makamına tekabül edecek bir merkez-i dini de tesis etmek istemiş ve bu maksatla piskoposluğu patriklik yaptırmıştır. (325 ba’de-l-milat [Milattan sonra])  Bununla beraber Rum Patrikliği Hristiyanlıkta Papalıktan sonra gelir. Esasen o zamanlarda garp ve şark Hristiyanlığı arasında mezhep farkı yok idi. Mezhep farkı inkısam-ı siyasetten, Roma İmparatorluğunun şarki ve garbi namlarıyla ikiye ayrılmasından üç yüz sene sonra dokuzuncu asır miladında, patrik meşhur Fotiyus zamanında hades olmuştur. Patrikliğe kalb edilinceye kadar piskoposluğun vezaifi sırf dini idi ve bugün alelade bir papasın kilise içindeki işleri ne ise o idi. Fazla olarak o devirde kiliseler aynı zamanda bir de mektep vazifesini gördükleri cihetle oraya devam eden çocukları okuturdu. İlk devir burada bitiyor.

Piskoposluğu patriklik yaptıran imparator Kostantin bu yeni makam-ı diniye bir de yüksek bir paye vermek istemiş ve bu maksadın sevkiyle bir hiyerarşi [usul-i meratibe] ihdas edilmiştir ki patriklik makamı dereceat-ı ruhaniyenin en yükseğini teşkil etsin. Şimdi ikinci devre giriyoruz.

İmparatorların Tahammülü

Hemen o asır kadar süren bu ikinci devir 25’inci piskopos ve birinci patrik sayılan I. Mitrofanis’in patrikliğiyle başlıyor. Bu devir dâhilinde patrikliğin hiçbir cismani salahiyeti yoktur. Patriklik makamı imparatorluğun hududu dâhilindeki şehir ve kasabalarda ve bunların köylerinde bulunan kilise ve manastırların ve bunlara merbut emlak ve akar ve arazinin idaresiyle meşgul muhtelif ruhban heyetlerinin mercii idi. Filvaki bu ikinci devir esnasında bazı patriklerin nüfuz sahibi oldukları vakidir. Fakat bu, kendi şahıslarının imparator saraylarında mergub olmasından, bazı imparatorların hissiyat-ı diyanet perveranelerinin fazla kuvvetli olmasından ileri geliyordu. Patriklerin bu nüfuzlu zamanlarda imparator saraylarına her dediklerini kabul ettirmeye muvaffak oldukları da oluyordu. Fakat bu nüfuz vaktin imparator veya patriğin değişmesiyle veyahut ölmesiyle tahvile uğrar, azalır, çoğalırdı. Yani bu nüfuz sırf şahsi bir mesele idi.

Bundan dolayıdır ji diyanete pek mümaşatkar olmayan imparatorlar zamanında patriğin mertebesi iner, alçalır, nüfuzu azalırdı. İmparatorlar alelekser istediklerini patrik intihap ettirirlerdi. Bir rivayete nazaran imparatorların biri mergubi olan on dört yaşında bir çocuğu patrik tayin etmiştir.

Katolikten Ortodoksluğa

Bu uzun devir içinde Patrikhane tarihinde kaydedilecek en şayan-ı dikkat hadise patrikliğin Ortodoks Patrikliği namını alarak Papalıktan ayrılması olmuştur. Bu dahi ekümenik bir Sinod’un kararıyla yapılmıştır.

Bu devri yirmi dört piskoposluk da dâhil olmak üzere 158 patrik idrak etmiştir. Kurun-ı Vusta devrini kapattığı gibi Patrikhane tarihinin de ikinci devrini kapatan İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethi Patrik İkinci Atanasyus zamanında vuku bulmasıdır.

İstanbul’un Fethinden Sonra

Fetihten sonra ilk patrik malum Yenadiyus’dur. Rum tarih nüvisleri, Fatih Mehmed’in patrikhaneye yeni bir salahiyet vermediğini ve patrikhanenin Osmanlılar zamanında nail oldukları hukuk ve imtiyazatın ikinci Halife Ömer İbn’ül-Hattab Hazretlerinin, Kudüs-i Şerifin zaptında vermiş oldukları imtiyazatın aynı olduğunu iddia ediyorlar ki bu iddia patrikliğin fetihten evvel cismani bir salahiyeti olmadığını ve patrikhanenin salahiyet-i cismaniyesinin ta ikinci halifenin zamanına ait olduğunu ispat etmektedir. Hâlbuki Hazreti Ömer’in malum olan ve yalnız bir taraflı ahitnamesinde [Mezkûr ahitnamenin sureti Tarih-i Taberi’de münderiçtir] ancak emniyet ırz ve can ve mal kefalet-i İslam altına alınıyor ki bu itibar ile de Rum tarih nüvislerinin iddiay-ı vaki ihtiyaca salih olamaz. Fatih Sultan Mehmed Yenadiyus’u patrik nasp ettiği zaman kendisine yaptığı iltifatlardan başka bir de “Millet başı” unvanını vermiştir. Patriklerin Rum milleti işleriyle iştigalleri işte o zaman başladı. Patrikhane o zaman cismani salahiyet aldı. Bu, Fatih’in bir hatası olup olmadığı meselesi seddimizin haricindedir.

Cismani Teşkilat

Mamafih şu noktada burada kaydedilmelidir ki patrikler kendilerine gösterilen bu iltifatlardan bu lütuflardan metbularına karşı medyun-ı şükran olacakları yerde bu haklarını ve bu salahiyetlerini daima ve daima hükumet metbularının aleyhinde istimal etmişlerdir. Evvel emirde patriğe “Millet başı” denilince patrikhaneyi bir nevi saray-ı hükümdariye kalbettiler, patrik artık bir hükümdar oldu. Vezaifi sırf dini olan Sinod meclisinden maada “Müşavirler” namı tahtında Rum milletinin en milliyetperverlerinden mürekkep meclis-i cismani teşkil edildi. Ve patrik daima ve hatta huzur-ı hümayunda bulunduğu zamanlarda bile göğsüne iki başlı kartal resmini havi bir alamet taşıyordu. Patrikhane dâhilinde “Mabeyinciler” bulunuyor ve patrik ancak müsaade-i mahsusası istihsal edildikten sonra, bu mabeyincilerin delaletiyle ziyaret edilebiliyordu. Bu hal Meletios’un infisali zamanına kadar böylece devam etti. Patrikhanenin ancak hükümdar saraylarına mahsus teşkilattan olmak üzere bir de “Matbah-ı Amire”si var idi ki bu da son günlere kadar devam ediyordu. Patrikhane Osmanlı Devletinin inhitat safhalarında da büyük roller oynamıştır. Mesela Osmanlı Devleti ile muhtelif devletler arasında akdedilen muahedattan hiçbiri yoktur ki patrikhane hakkında bir devlet için bir takım mevad ve ahkâm-ı muzırayı ihtiva etmiş olmasın. Bu da devletin her gaileli zamanlarında, harp zamanlarında, müzakerat-ı sulhiye zamanlarında patrikhanenin düvel-i Hristiyaniyeye vuku bulan müracaat-ı mütevaliye-i tezellümkaranesinin neticesi idi. Bilhassa Tanzimat Hatt-ı Hümayunundan sonra patrikhane büsbütün milli-Yunani, siyasi-Avrupai bir mahiyet aldı.

Patrikhane Sefir(!)leri

Patrikhane kapu kahyaları hükumet nezdinde adeta bir sefir idiler. Şu farkla ki sefirler Hariciye Nazırına, kapu kahyaları da Adliye Nazırına müracaat ediyorlardı. O derecede ki mesela zabıta tarafından Rum’un biri herhangi bir sebepten dolayı tevkif edildi mi, kapu kahyası derhal Adliye Nazırına gider ve keyfiyeti adeta “protesto” ederdi.

Patrikhanenin en çok güvendiği, temas ettiği, Osmanlılar aleyhindeki tertibatta hadim olduğu devlet Rusya idi. Bununla beraber şurası da bilinmelidir ki patrikhanenin en büyük müzahiri Rusya devleti olmakla beraber onun kıblesi ve veçhe-i istikbali Yunanistan idi. Çünkü Yunanistan da Helen, Rumluk da Helendir ve Helenizmin en çok korktuğu İslamizmdir. [Son günlerde Patrikhane ile Rus kilisesi arasında yeni muaşekalar başladı. Dikkatle takip edilmek lazım gelir.]

Patrikhane Nakli Meselesi

Patrikhanenin bugünkü vaziyeti karışıktır. Vaziyet-i müstakbelesi tabii Lozan Muahedenamesinin ekalliyetler hakkındaki ahkamı dairesinde tespit edilecektir. Patrikhanenin cismani selahiyetten ve milli mahiyetten tecridi üzerine, en evvel Meletios’un kafasından çıkmış olarak Patrikhaneyi İstanbul’dan mahall-i ahara nakletmek meselesi çıktı. Buna Yunanistan da diğer otosefal kiliseler de, buradaki patrikhane erkanı da aleyhdardır. Yunanistan’ın aleyhtarlığı, patrikhanenin velev ki leş halinde olsun, İstanbul’da bulunmasında İstanbul’daki Rumlar için kuvvetli bir teselli olmasından, diğer otosefal kiliselerin aleyhtarlığı da patrikhanenin nakli halinde onun gideceği yerler, tabii olduğu üzere bir Yunan şehrinin Ortodoksluğun en büyük merci-i diniyesi mahiyetini almak itibariyle şereflenmesine mani olmak maksadından, burada kiliseler aleyhdarlığı da kendi mevkii ve memuriyetlerini kaybetmek endişesinden tevlit etmektedir.

[Türk nokta-i nazarına göre patrikhanenin nakli meselesi şayan-ı tetkiktir. Nakli halinde nereye gidecek? Eğer muhakkak Yunanistan’a giderse bizim için nakli daha muvafıktır. Eğer Rusya’ya giderse bizim için nakli gayr-i muvafıktır. Çünkü o takdirde Rusların elinde bizim aleyhimizde kuvvetli bir amil olur. Bizim en büyük gayretimiz onu zayıflatmak, nüfuz-ı maneviden tecrit etmek, leş haline getirmeye masruf olmalıdır. Burada şurasını da ilave etmek istiyorum ki Papa Eftim, patrikhanenin hükumet-i milliye nezdindeki mümessilliğini elde edebilmek için buradaki patrikhaneye Türk-Ortodoks Kilisesinin mülga olduğuna dair imzalı bir senet vermiş. Bunun tahkiki ve sübutu halinde icabının icrası lazım gelir. ]

Teneffüs Ettikçe Büyüyen Yılan

Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul’u fethinden sonra (H. 857), patrik Yenadiyus’a bahşetmiş olduğu imtiyazat, doğduğu andan itibaren teneffüs ettikçe büyüyen zehirli yılanlar gibi zaman gittikçe büyüdü, genişledi ve nihayet Fener Patrikhanesi, ruhani ve cismani meclisleriyle, vekilleriyle! Sefirleriyle velhasıl bir hükumet teşkilatının icap ettirdiği bütün teferruatıyla hilafet ve saltanat payitahtında bir fesat ocağı mahiyetinde tam 482 sene yani Lozan sulhunun akdi tarihine kadar devam etti. Lozan’da sulh muahedenamesi müzakere edilirken patrikhane meselesi de mevzu bahs oldu. Murahhaslarımız bu müzmin çıbanı kati bir ameliye ile kökünden çıkarıp atmak istediler. Patrikhanenin İstanbul hudud-ı haricine çıkarılması noktasına çok ısrar ettiler. Bir taraftan otosefal kiliseler diğer taraftan patrikhanenin İstanbul’dan kalkması işine gelmeyen Yunanlılar “Hristiyanlık namına” Avrupa ve Amerika’nın dini taassubunu tahrik için kıyamet kopardılar ve bütün Hristiyan âlemine tezellümler, protestolar ve istimdatnameler yağdırdılar.  Mezhep itibariyle Ortodoksluktan büsbütün ayrı ve hatta Ortodoksluktan müteneffir olan Anglikan kilisesi bile patrikhanenin İstanbul’da ipkası için teşebbüsatta bulundu: Anglikan mezhebinin en büyük reis-i ruhanisi bulunan İngiltere’de Kenterbori arçbişuçi bu hususta büyük nüfuz-ı ruhanisini istimal ederek Lozan’da İtilaf murahhaslarına yine “Hristiyanlık namına” mütevali ve şiddetli müracaatlarda bulunmaya devam etti. Meletios’la “Fener” denilen fesat ocağı söndürülmüş fakat enkazı olduğu yerde bırakılmış oldu.  Bu kadarı da memleket hesabına kaydedilecek büyük bir muvaffakiyettir.

Her kuvvet ve menfaat karşısında eğilmeyi, zehirli yılanlar gibi sokmak fırsatını kaçırdığı zaman dilini çıkarıp yalvarmayı asırlardan beri talim eden Rumlar, mütarekeden beri Türk izzet-i nefsini rencide eden hayâsızlıklarını patrik mahut Meletios’a yükletmek ve bu suretle işin içinden sıyrılmak istediler. Rum ırkına mahsus bütün fezayih ve desaisi nefsinde cem eden Meletios da millet-i metbusuna karşı irtikâp ettiği cinayetlerin hesabını ödemekten korkarak İstanbul’un tahliyesinden takriben iki hafta evvel-güya mezunen-Yunanistan’a savuşarak Aynaroz’a yerleşti.

Meletios Selanik’te propagandalarına devam etti ve etmektedir. Merkum patrikhanenin İstanbul’dan Aynaroz’a ve Yunanistan’da diğer bir halle nakline şahsen taraftardır. Fakat yukarıda sayılan esbaptan dolayı, gerek otosefal kiliseler gerekese Yunanlılar bu fikre muarızdırlar. Hatta Rum Ortodoksluğunun en büyük makamlarından olan Kudüs ve İskenderiye patrikleri Meletios’a taraftar değildirler. Bunlar diyor ki Miladi 325 yılında İznik’te teşekkül eden Sen Sinod İstanbul patrikliğini kabul etmiştir. Binaenaleyh bu karar mukaddestir. Buna riayet lazımdır. Meletios bir taraftan kral taraftarlarını diğer cihetten Venezilosçuları gücendirmiş olduğu cihetle resmi Yunanistan’dan bu hususta kâfi derecede müzaheret göremiyor.

Papa Eftim Efendinin Fener Darbesi

Müttefikin işgal kıtaatı İstanbul’da son günlerini yaşarken Türk mahbelikiyle hatta Orat Anadolu Rumlarının Türk-Ortodoks olduklarını iddia etmekle maruf Keskin Metropolidi Papa Eftim Efendi bir “Fener darbesi” yaparak patrikhaneye misafir olmuştur.

İstinatgâhları olan Avrupa ordusunun İstanbul’dan hasren çıkmaya mecbur olduğunu gören patrikhane erkânı telaş içinde sık sık içtimalar akdederek vaziyetini kurtarmaya çalışıyor ve vaktiyle aforoz ettikleri Papa Eftim’den şefaat diliyorlardı. Tahliyenin ferdasında [5 Teşrinievvel 339] Fener kilisesinde [Lozan sulhundan sonra Patrikhane namıyla bir müessesenin mevcudiyetini ismen olsun tanımak doğru olamayacağından sabık Patrikhaneye sadece “Fener kilisesi” demek herhalde daha muvafık olur.] akdedilen içtimada, Papa Eftim Efendinin Ankara hükumeti nezdinde patrikhane mümessil ve murahhası olarak tayinine… Ordunun istikbaline iştirak etmek üzere üç metropolit ile Papa Eftim Efendiden mürekkep bir heyetin teşkiline… Patriklik makamının münhal olduğuna ve kilisenin idare-i muvakketesini Sinod meclisinin deruhte ettiğine dair patrikhane metropolitliklere bir tamim irsaline, patrikhane kilisesi riyasetine Seylu metropoliti Evriyeniyus’un intihabına sabık Kayseri metropoliti Amurusyus’un patrik müsteşarlığına tayinine ve daha birtakım feri işlerin icrasına karar verildi. Aynı günde Papa Eftim Efendi Rum milletine nesayihi havi bir beyanname neşretti.

Papa Eftim Efendinin Vaziyeti

Bundan sonra Fener kilisesi papasları ve Sinod Meclisi hemen her gün içtimalarına devam ettiler. İlk günlerde Papa Eftim Efendiye karşı müdara ile hareket eden papaslarla Rum matbuatı mumaileyhin harekâtını zorbalık diye tavsif ederek tenkidata başladılar. Papa Eftim Efendinin hükumete karşı vaziyet-i hukukiyesi Türk Rum matbuatında münakaşa edilmeye başladı.

Mumaileyh, patrikhane tarafından hükumet nezdinde vekil ve murahhas olduğuna dair patrikhaneden bir vekâletnameyi hamilen Ankara’ya avdet etti. Patrikhanenin haiz olduğu cismani imtiyazların kâffesi ilga edilmiş olduğundan kemafü’s-sabık hükumet nezdine “sefaret” veya herhangi bir sıfat ve unvanı haiz bir vekil gönderemezdi. Bittabi Adliye Vekâleti de bu sıfatı haiz bir kimseyi kabul edemez. Adliye Vekil-i sabıkı Seyid Beyefendi de aynı veçhile hareket etti. Papa Eftim Efendinin ibraz ettiği vekâletnameyi o tarzda kabul etmedi. Fakat kiliseler de diğer müesseseler gibi kanunen şahsiyet-i hükmiyeyi haiz olduklarından bunlar,  mehakim ve mecaliste alelade davalarını takibe, müdafaa ve mehakime ile ispat ve redd-i davaya salahiyetdar ve mukavelattan musaddak vekil tayi edebilecekleri cihetle Papa Eftim Efendinin de bu şekilde ve yalnız mehakim ve mecaliste mamul olmak üzere patrikhanenin vekâlet-i kanuniyesini deruhte edebileceğini mumaileyhe tebayiğ etti. Papa Eftim Efendi de Türkçe ve Rumca matbuatta bu hususta cereyan eden münakaşata cevap olmak üzere Anadolu Ajansı ile vuku bulan bir mülakatında vaziyeti izah ederek kendisinin alelade bir vekil olduğunu ve patrikhanenin hiçbir suretle “sefir” ve murahhas”ı olmadığını söyledi.

Ayasofya Cami Kaldıkça

Papa Eftim Efendinin etrafında kopan bütün gürültülere rağmen patrikhane “bugünkü vaziyeti kurtarmak” için birtakım muvakkat tedbirler ittihaz ettiğini ve fakat istihdaf ettiği gayelerden hiçbir şey feda etmeyeceğini yeni vekil Amorusyus açıktan açığa itiraf etti. İlk günlerde bir takım beylik laflar söyleyen ve bu suretle Türklerle güya anlaşmak isteyen Amorusyus şerü’l-safi Meletios’tan daha az hain değildi. Bu papas da mütarekeden sonra Türklüğü tahkir için mümkün olan her şeyi yapmış, Türk’e karşı gayz ve adavet kusanların önünde gitmiş ve milletimizi boğmak isteyenlere maddi, manevi yardımlarda bulunmuştu. Merkum, ilk günlerde, arada hiçbir şey olmamış gibi “her şeyi unutalım, Türklerle hoş geçinmek isteriz” tarzında sözlerle yapmış olduğu hayâsızlıkların üstüne bir sünger çekmek istiyordu. Fakat bu papas bilmiyordu ki maddi menfaat ve şahsi husumetlere müteallik her şeyi afv edecek, unutacak kadar alicenap olan Türk, milli izzeti nefsine hakaret edenleri asla unutmaz ve afv edemez. Bunu anlayan Amorusyus iç yüzünü dışarı vermekte gecikmedi ve 10 Teşrinievvel [Ekim] [1]339[1923]’da Tevhid-i Efkâr muhabiriyle esnay-ı mülakatta “zanneder misiniz ki Rumluk susacaktır. İstanbul’da Ayasofya cami olarak kaldıkça, Rumlar kiliseden tahvil edilmiş camileri gördükçe her gün sizi telin edecektir… diyecek kadar küstahlığa cüret etmiştir. Aynı zamanda: “Unutmayınız ki hepinizin damarlarındaki kan Rum kanıdır, çünkü bizim kızlarımızı aldınız bizim kanımızla aşılandınız…” sözleriyle Rumlara bu cihetten olsun bir iftihar hissesi ayırmak isteyen Amorusyus Efendi İstanbul’da Hüseyin Hilmi Paşanın konağında tevlid ve “Türk’ün dizi dibinde hidmet” ettiğini ilan ederek ırkının evsafına ve nankörlüğüne kendi kendini iyi bir misal olarak göstermiş idi.

Sen Sinod’un Son Kararı

Papas Amorusyus çevirme hareketinde iflas ederek selefi Meletos’a iltihak ettikten sonra muvakkat patrik vekâletine Kirilos geldi. Mumaileyh, bu vazifeye muvakkaten intihap edildiği cihetle münhal olan patrikliğe bir papasın intihabına Sinod Meclisi karar verdi. Ve bu kararı ve tarz-ı intihabı- tarihi bir mahiyeti haiz olması itibariyle-aynen aşağıya derç ettiğimiz bir tamimle merakiz-i ruhaniyeye tebayiğ etti. Tamim şudur:

“Patriklik makam-ı alisinin münhal kaldığı 4 Teşrinievvel tarih ve 4810 numaralı Sen Sinod’un tamimi ile işar kılınmıştır. Bu kere patrikhane sırf ruhani kilise merkezi olmak sıfatındaki yeni vaziyeti üzerine yeni patriğin atideki tarzda intihabının takarrür eylediği tebliğ olunur:

  1. Patrikhane intihabına doğrudan doğruya patrikhaneye mensup olanlar ile bilfiil hidmette bulunan metropolitler ve serpiskoposlar iştirak edeceklerdir.
  2. Bunların cümlesi bila istisna tamimin yevm-i tarihinden itibaren kırk gün zarfında kendilerince münasip görülen namzedin ismini bir pusulaya yazıp o pusulayı memhur bir zarf derununa vaz ve üzerine (rey pusulasını ihtiva ediyor) ibaresi yazıldıktan sonraSen Sinod Meclisi Reisi olan Erdek Metropoliti Kalinikos’a hitaben bir kapalı mektup ile göndereceklerdir.
  3. Patrik namzedi olarak yedi sene hidmette bulunan metropolit ve serpiskoposlar gösterilecektir.
  4. Rey pusulaları, bu tamimin yevm-i tarihinden itibaren kırk birinci günde İstanbul’da bulunan metropolitlerin iştirakiyle Sen Sinod Meclisinde tasnif olunacak ve netice-i tasnifte muktezi evsafı haiz üç kişilik bir cetvel tanzim olunacaktır.
  5. Bu üç namzetten biri, İstanbul’da bulunan metropolitler ile Sen Sinod Meclisi tarafından patrikhane kilisesinde icra olunacak ayin-i ruhaniden sonra kanuni reyler ile patrik intihap olunacaktır.

Binaenaleyh baladaki mukarraratın nazar-ı itibara alınarak tayin olunan mühlet zarfında her bir metropolitin intihabatın icrası için rey pusulasını göndermesi beyan olunur.

18 Teşrinievvel 1923”

Sen Sinod’un yukarıdaki tebliğine nazaran yeni patrik intihabına gelecek ayın yirmi sekizinden itibaren başlanacaktır. “Patrikhane sırf ruhani ve kilise merkezi olmak hakkındaki yeni vaziyeti üzerine” intihap olunacak yeni patriğin bu vaziyetle mütenasip evsafı haiz olması şüphesiz ki lazımdır.  Aksi takdirde “Fener fesat mumu” yanacak ve “iki başlı kartal”ın temsil ettiği mefkûre muhafaza edilecektir.

[Ayın Tarihi, Cilt: I, No (Sayı): 2 (Teşrinievvel [Ekim]), Basım Yeri ve Yılı: Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi, Ankara, 1339 [1923], s. 136-141]

Continue Reading

En Çok Okunanlar