Maarifimizde İstikamet
Öğretmen Okullarının Kuruluşu
Published
2 yıl agoon
By
drkemalkocak
16 Mart, Türk Millî Eğitimi Tarihinde, öğretmen yetiştirmede kurumlaşma adımının atıldığı günün yıldönümüdür.
Bu münasebetle Türk Millî Eğitiminin genel amaç ve temel ilkelerinin gerçekleştirilmesinde-özellikle öğretmen yetiştirme ve istihdamı- verimli ve kalıcı hizmetlerde bulunan şahsiyetler ile öğretmenlerden baki âleme göç etmiş bulunanlara rahmet, yaşayan şahsiyet ve öğretmenlerimize sağlık, mutluluk ve başarılar dilerim.
“Öğretmen Okulu”nun kuruluşu ve yaygınlaşması hakkındaki bilgi ve açıklamalar ile Salname-i Nezaret-i Maarif-i Umumiye (SNMU) 1316 (1898)’dan Darülmuallimin ve Darülmuallimat Programı (haftalık ders çizelgesi) ve Darülmuallimin Nizamnamesi aşağıda sunulmuştur.
DARÜLMUALLİMİN [1]

Tanzimat Döneminde, eğitimin modernleştirilmesi yolunda yapılan çalışmalara rağmen, ilköğretimde istenilen başarının gerçekleşmemesinin en önemli sebebi olarak öğretmen yokluğu gösterilmiştir. Modern eğitim görmüş öğretmenlerin yokluğu sebebiyle öğretmen ihtiyacı medrese mezunlarından karşılanmıştır. Rüşdiyelerin modern eğitim anlayışına uygun öğretim yapabilmeleri, medrese dışında öğrenim görmüş öğretmenlerin yetiştirilmesini gerekli kılmıştır. İstanbul’da Fatih semtinde 16 Mart 1848’de sıbyan ve rüşdiye mekteplerine öğretmen yetiştirmek üzere “Darülmualimin-i Rüşdi” açılmıştır. Darülmuallimin-i Rüşdi’nin açıldığı ilk yıllarda öğretmen kadrosu, rüşdiye mezunlarının azlığı ve bunların genellikle devlet kurumlarında istihdam edilmeleri sebebiyle yine medrese kökenli kimselerden meydana gelmiştir.
Sıbyan mektepleri yeni usulde eğitime başladıktan sonra, bu okulların öğretmen ihtiyacını karşılamak üzere 1868’de İstanbul’da öğrenim süresi iki yıl olan “Darülmuallimin-i Sıbyan” açılmıştır.
1869 Nizamnamesinde; ilk, orta ve yüksekokulların öğretmen ihtiyacını karşılamak üzere İstanbul’da “Büyük Darülmuallimin” kurulması öngörülmüştür. Bu okulun idadi, rüşdi ve sıbyan şubelerini ihtiva edeceği ve idadi kısmının edebiyat ve fünun şubelerine ayrılacağı belirtilmiştir.

Sıbyan okulları ve kız rüşdiyelerine öğretmen yetiştirmek üzere, sıbyan ve rüşdiye şubelerinden meydana gelen “Darülmuallimat”, İstanbul’da Ayasofya’da 26 Nisan 1870 tarihinde açılmıştır.
Maarif Nezareti’nce 14 Mart 1874 tarihinde, “Büyük Darülmuallimin”in sıbyan, rüşdiye ve idadiye adlarıyla üç dereceli olmak üzere kurulması kararlaştırılmıştır. Nizamnamenin 54-61’inci maddelerinde; okutulacak dersler belirtilmiş ve mezunlarının isterlerse daha üst basamakta öğrenimlerine devam ederek idadi öğretmeni olabilmeleri esası kabul edilmiştir.
Sultan II. Abdülhamit döneminde, eğitim-öğretimi İstanbul dışında diğer vilayetlere yaygınlaştırma kapsamında ilk teşebbüs 1880 yılında yapılmıştır. İstanbul dışında ilk darülmuallimin, Kosova vilayetinde “Darülmuallimin-i Sıbyan” olarak açılmıştır.
Maarif Meclisi 11 Kasım 1882 tarihli toplantısında, maarif müdürü bulunan 10 vilayet merkezinde darülmuallimin açılmasını kararlaştırmıştır. Buna göre 1885-1886 yıllarında Edirne, Kosova, Manastır, Aydın, Bursa, Halep, Mamuretülaziz, Erzurum, Sivas, Amasya, Musul, Van ve Bolu’da olmak üzere 14 darülmuallimin-i sıbyan açılmıştır.
Taşra darülmuallimlerinin öğretmen kadrosu son derece sınırlı kaldığından okulun yönetim işleri, okulun tek öğretmeni olan müdür tarafından yürütülmüştür. Osmanlı ülkesinde darülmuallimlerin sayısı, 1899-1904 yılları arasında 20’ye ulaşmıştır. 1899-1900 öğretim yılında bu okullardaki öğretmen sayısı 20, 1900-1901 öğretim yılında 24 ve 1903-1904 öğretim yılında 43’tür. Örnek olarak Ankara Darülmuallimin İbtidai Şubesi öğretmenleri ile öğrenci sayıları aşağıda gösterilmiştir.
1898-1903 Yılları Arasında Ankara Darülmuallimin İbtidai Şubesi Muallimleri ve Öğrenci Sayıları
| YIL | MUALLİM | TALEBE |
| H.1316-M.1898 | Raşid Efendi | 15 |
| H.1317-M.1899 | Raşid Efendi | 10 |
| H.1318-M.1900 | Abdurrahim Efendi | 10 |
| H.1319-M.1901 | Abdurrahim Efendi | 14 |
| H.1321-M.1903 | Abdurrahim Efendi | 17 |
—***—
DARÜLMUALLİMİN PROGRAMI [2]
İbtidaiye Şubesi
| Esami-i Derus | Birinci Sene Haftada | İkinci Sene Haftada |
| Kur’an-ı Kerim ma Tecvid ve Fıkh-ı Şerif | 4 | 3 |
| Türkçe Kavaid ve İmla | 3 | – |
| Usul-ı Tedris | – | 1 |
| İnşa | – | 2 |
| Arabi Sarf ve Nahv | 2 | 2 |
| Kavaid-i Farisi | 2 | 2 |
| Fransızca | – | 1 |
| Hesab | 2 | 2 |
| İlm-i Eşya | 1 | 1 |
| Coğrafyay-ı Umumi ve Osmani | 2 | 2 |
| Tarih-i İslam | 2 | 1 |
| Hüsn-i Hat | 1 | 1 |
| Yekûn | 19 | 18 |
Rüşdiye Şubesi
| Esami-i Derus | Birinci Sene Haftada | İkinci Sene Haftada |
| Kavaid ve İmla | 1 | – |
| Usul-ı Tedris | 1 | 2 |
| İnşa | 1 | 1 |
| Arabi | 3 | 3 |
| Farisi | 1 | 1 |
| Fransızca | 2 | 2 |
| Hesab | 2 | 2 |
| Usul-ı Defteri | 1 | 1 |
| Cebir | 1 | 1 |
| Hendese | 1 | 1 |
| Hikmet | 1 | 2 |
| Mevalid | 1 | 1 |
| Coğrafya | 2 | 1 |
| Tarih | 2 | 2 |
| Hüsn-i Hat | 1 | 1 |
| Resim | 1 | 1 |
| Ulum-ı Diniye | – | 2 |
| Yekûn | 22 | 24 |
Aliye Şubesi
| Esami-i Derus | Birinci Sene Haftada | İkinci Sene Haftada | Üçüncü Sene Haftada |
| Ulum-ı Diniye ve Şerh-i Akaid | 1 | 1 | 2 |
| Edebiyat-ı Osmaniye | 1 | 1 | 1 |
| Kitabet-i Resmiye | – | 1 | 1 |
| Usul-ı Tedris | – | – | 1 |
| Edebiyat-ı Arabiye | 1 | 1 | 1 |
| Edebiyat-ı Farisiye | 1 | 1 | 1 |
| Fransızca | 4 | 4 | 3 |
| Hesab | 2 | – | – |
| Usul-ı Defteri | 1 | 1 | – |
| Cebir-i Adi ve İla | 2 | 1 | 1 |
| Hendese | 1 | 2 | 1 |
| Müsellesat | 1 | 1 | – |
| Tersimat-ı Riyaziye | – | – | 2 |
| Kozmoğrafya | – | 1 | 1 |
| Makine | – | 1 | 1 |
| Himet-i Tabiiye | 2 | 2 | 1 |
| Mevalid-i Sülase | 2 | 1 | 2 |
| Coğrafyay-ı Umumi ve Osmani | 1 | 1 | 1 |
| Tarih-i Umumi ve Osmani | 1 | 1 | 1 |
| Kimya | Kimyay-ı Gayr-i Uzvi 2 | Kimyay-ı Uzvi 2 | Tahlilat-ı Kimyevi 1 |
| Kavanin | 1 | 1 | 1 |
| Ulum-ı Servet | – | 1 | 1 |
| Yekûn | 24 | 25 | 24 |
DARÜLMUALLİMAT PROGRAMI [3]
(Mevad-ı Tedrisiyenin Senelere Taksimi)
| Mevad-ı Tedrisiye | Her Sınıfta Bir Hafta Zarfında Okunacak Derslerin Adedi | ||
| Birinci Sene Haftada | İkinci Sene Haftada | Üçüncü Sene Haftada | |
| Tecvid ve Kur’an-ı Kerimde Tatbikatı | 2 | 1 | 1 |
| Ulum-ı Diniye | 2 | 2 | 2 |
| Arabi | 2 | 2 | 2 |
| Farisi | 1 | 1 | 1 |
| Kaavaid-i Osmaniye | 1 | 1 | 1 |
| Kitabet ve Tatbikat-ı Kavaid | 1 | 1 | 2 |
| Hüsn-i Hat | 1 | 1 | 1 |
| Usul-ı Tedris | 2 | 1 | 1 |
| Ahlak | – | 2 | 1 |
| İlm-i Eşya | 1 | 1 | 1 |
| Mevalid ve Ulum-ı Tabiiye | – | 1 | 1 |
| Hıfzıssıhha | – | 1 | 1 |
| İdare-i Beytiye | 1 | 2 | 2 |
| Hesab | 2 | 1 | 1 |
| Hendese | 1 | 1 | 1 |
| Resim | 1 | 1 | 1 |
| Coğrafya | 2 | 1 | 1 |
| Tarih | 1 | 1 | 1 |
| Musiki | 1 | 1 | 1 |
| El Hünerleri | 4 | 3 | 3 |
| Yekûn | 26 | 26 | 26 |
DARÜLMUALLİMİN NİZAMNAMESİ [4]
(Maarif-i Umumiye Nizamnamesinin İkinci Faslının Darülmuallimîn Hakkındaki Mevadını Tadilen Kaleme Alınan Nizamname)
(Layiha)
Birinci Madde-Darülmuallimîn iptidaiye ve rüşdiye ve âliye namıyla ve her birinin müddet-i tahsiliyesi ikişer sene olmak itibariyle üç şubeye münkasım olmak ve irade-i seniyye ile mansub [naspolunmuş, konmuş, dikilmiş] ve maarife mensup bir müdürün idaresinde bulunmak üzere müceddeden teşkil olunmuştur.
İkinci Madde-İbtidaiye şubesine şart-ı duhûl sarf, nahiv, kıraet-i Türkiye, hat, imlâdan imtihan vermek ve hüsn-i ahlâk ashabından olmak ve sinni yirmiden dûn [aşağı] ve otuzdan efzûn [fazla, çok] olmamak ve sakat ve malûl bulunmamak ve ileride sınıfına göre açılacak muallimliği kabulden istinkâf eder ise müddet-i tahsiliyesinde aldığı maaşın hakk-ı istirdadını temin eylemektir. Sakat ve malûl olmamak ve istirdat maaşı temin eylemek şartları rüşdiye ve âliye şubelerinde dahi muteber olacaktır.
Üçüncü Madde-İbtidaiye şubesinde kıraet olunacak derûs balâda münferiden programda gösterilmiştir.
Dördüncü Madde-Rüşdiye şubesine şart-ı duhûl iptidaiye şubesinden şahadetname almak ve hariçten talep olanların yedlerinde mekâtib-i idadiye şahadetnameleri var ise ibraz eylemek yoğ ise iptidaiye şubesi şahadetnamelileri mertebesinde şifahen ve tahriren imtihan vermek ve ahlâk-ı mazbut ve sinni yirmiyi mütecaviz bulunmaktır.
Beşinci Madde-Rüşdiye şubesinde tedris olunacak dersler balâdaki programda münferiden gösterilmiştir.
Darülmuallimîn-i Aliye Şubesi
Altıncı Madde-Bu şube edebiyat ve fünun şubelerini havidir. Rüşdiye şubesinden edebiyat sınıfına kayıt olunacaklar belagat-ı arabiyeden şifahi ve bir vak’a tasviriyle Türkçe makale yazdırılarak tahriri imtihan verecekleri gibi hariçten dâhil olacakların rüşdiye şubesinde tedris olunan ulum ve fünundan dahi ayrıca imtihan vermeleri lazım ve fünun sınıfına rüşdiye şubesinden geçecek olanlar için o şubede tedris olunan ulum-ı riyaziye ve hükmiyeden vermiş oldukları imtihanda sülasen numroyu kazanmış olmaları ve evvelce mekatib-i idadiyeden mülazemet ruusuyle veya mekteb-i sultani veyahut rüşdiye şubesinden mezun olup da fünun-ı mezkurede sülasenden ziyade numro ahz edenlerin tekrar imtihandan istiğnaları için şahadetnameleri tarihinden itibaren bir sene zarfında müracaat etmiş bulunmaları meşruttur.
Yedinci Madde-Edebiyat sınıfında tedris olunacak dersler ber-vechi bala programda zikr olunmuştur.
Sekizinci Madde-Fünun sınıfında okunacak dersler yine balada programda gösterilenlerdir.
Dokuzuncu Madde-Darülmuallimîn talebesi cümlesi muvazzaf olmak üzere yüz kırk nefer ile tahdit edilip altmışı iptidaiye ve kırkı rüşdiye ve kırkı aliye şubelerinde bulunacak ve iptidaiye şubesinde bulunacaklara şehri ellişer ve rüşdiye şubesinde bulunacaklara yetmişer ve aliye şubesinde bulunacaklara yüzer guruş maaş ita edilecektir.
Onuncu Madde-Her şube derslerinin tekmilinde o şubeden şahadetname verilecektir.
On Birinci Madde-İbtidaiye şubesi ve rüşdiye şubesine ve rüşdiye şubesi aliye şubesine mahreçtir fakat iptidaiye şubesinde ikmal-i tahsil edenlerden rüşdiye şubesine ve rüşdiye şubesinde ikmal-i tahsil edenlerden aliye şubesine nakli ihtiyar etmeyenler için bulunduğu şubeye mahsus mekâtibde muallimlik etmek üzere şahadetnamelerine işaret olunacaktır.
On İkinci Madde-Rüşdiye mektepleri üç sınıfa taksim ile her sınıf iki derecede muallimle idare olunacaktır. Her sınıf mekteb-i rüşdiyede muallim-i evvel birinci derecede sani ve salis kaç muallime lüzum var ise onların cümlesi ikinci derecede muallim addedilecektir.
On Üçüncü Madde-Darülmualimînin iptidaiye ve rüşdiye şubelerinden mezun olduktan sonra başka bir mesleğe sülûk edenler yahut sınıfına göre muvazzaf olarak mekatib-i umumiyede istihdam olunmak üzere teklif olunan muallimliği kabülden bila-mucip istinkâf eyleyenler muallimliğe mahsus hukuk ve imtiyazattan sakıt olacaklar ve müddet-i tahsillerinde maarif veznesinden almış oldukları maaşatı kâmilen iade edeceklerdir.
On Dördüncü Madde-Darülmuallimînden neşet etmiş olanların mekatib-i umumiyede muallim olmak için sairlerine hakk-ı rüçhanı olacaktır.
On Beşinci Madde-Darülmuallimînden mezun olanlar ibtida muallimlik sınıfı meyanında terakki edip sonra mekatib-i idadiye ve maarif müdürlüğü gibi maarifçe münasibi veçhile her nev’i memuriyete tayin olunacaklardır. Fakat terakkiyat-ı mevude beş sene ifay-ı hüsn-i hidmete mütevakkıftır.
On Altıncı Madde-Talebeye bir defaya mahsus olmak üzere her şubeye mahsus olan kitaplar meccanen verilecektir.
On Yedinci Madde-Darülmuallimîn talebesinin imtihanlarında kavaid-i teminiye vazı ve sonra muallimliğe tayin olunmak üzere intihap mazbatalarının tanzimi ve aleyhlerinde vaki olacak şikayatın tedkiki ve azl ve becayişlerinin kanuna tevfiki münhasıran meclis-i maarife aittir.
On Sekizinci Madde-Darülmuallimîn müdürü ve muallimin ve memurini meclis-i maarifçe intihap ve maarif nezareti makamından tasdik ve imtihanlar dahi meclis-i mezkûrun nezaret ve malumatı tahtında icra olunur.
On Dokuzuncu Madde-Darülmualimînin bir muntazam kütüphane ve nümunehanesi olacağı gibi hikmet-i tabiye ve kimya ve tersimat-ı riyaziye ile topoğrafya ve tarih-i tabiyeye müteallık alat ve edevat ve levayıh-ı mukteziye dahi mükemmel olacaktır.
Yirminci Madde-Mektebin her ayda vukuatını mübeyyin meclise müzekkere vermek ve meclisçe verilecek talimata tevfik hareket etmek üzere Darülmualimînin bir müfettiş-i mahsusu bulunacaktır.
Yirminci Birinci Madde-İşbu nizamnamenin icrasına Maarif Nezareti memurdur.
—***—
DİPNOTLAR
[1] Asuman KOÇAK, Salnamelere Göre Ankara Vilayeti (1871-1907), Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Yakınçağ Tarihi Bilim Dalı Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi (Danışman: Doç. Dr. Şennur ŞENEL), Ankara, 2013, s. 167-168
[2] Salname-i Nezaret-i Maarif-i Umumiye (SNMU) 1316 (1898), 1. Defa, 1316 Sene-i Hicriyesine Mahsustur, Matbaa-i Amire, s. 127-129
http://www.tufs.ac.jp/common/fs/asw/tur/htu/data/HTU1931-01/index.djvu
[3] A. g. e., s. 453
http://www.tufs.ac.jp/common/fs/asw/tur/htu/data/HTU1931-02/index.djvu
[4] A. g. e., s. 130-134http://www.tufs.ac.jp/common/fs/asw/tur/htu/data/HTU1931-01/index.djvu
Maarifimizde İstikamet
İLK MEKTEPLERDE TARİH TEDRİSATI [ÖĞRETİMİ]
Published
1 ay agoon
Aralık 18, 2025By
drkemalkocakGiriş

Tedrisat Mecmuası, R. 1325/M. 1910 yılında İstanbul Matbaa-i Amirede Osmanlı Türkçesi ile yayımlanmaya başlamıştır. Dönemin Maarif Nezareti adına Darü’lmuallimin Heyet-i Talimiyesi tarafından dergi önceleri ayda bir defa, ardından her ayın on beşinde çıkarılmaya başlanmıştır. 43. sayıdan itibaren on beş günde bir yerine, tekrar ayda bir yayımlanmıştır. Dergi, önceleri Tedrisat-ı İbtidaiye Mecmuası adıyla yayınlanmış, 19. sayıdan itibaren adı Tedrisat Mecmuası olarak değiştirilmiştir.
Dönemin “Darü’l-muallimin” müdürleri, dergide başyazar olarak yazılarını kaleme almışlardır.
Derginin muhtevası, 44. sayıya kadar “malumat-ı umumiye” ve “ders numuneleri” olmak üzere iki bölümden ibarettir. İlk bölümde teorik olarak verilen bilgiler ve yapılan açıklamalar ikinci bölümde pratiğe dökülmüştür. 44. sayıdan sonra bu iki bölüm yerine bir bütün hâlinde açıklamalar yapılmıştır. 20. sayıdan sonra “Kısm-ı Resmi” adı altında Maarif Nezaretinin resmi yazılarını içeren bir bölüme yer verilmiştir. 24. sayıdan itibaren “şuun-ı maarif/dar’ül-muallimin şuunu” adıyla yer alan bölümde eğitim bilimleri ile ilgili gelişmelere ait makaleler bulunmaktadır. Bu bölüme düzenli olarak her sayıda yer verilmemiştir.

Aşağıda, derginin tanımlanan [Tedrisat Mecmuası, Sayı:67, İstanbul, Mayıs 1341 (1925), s. 317-338] künyesinde öğrenci başarısının ölçülmesine yönelik yayımlanan “İLK MEKTEPLERDE TARİH TEDRİSATI” başlıklı makale araştırmacı tarafından Osmanlı Türkçesi’nden çevriyazı olarak sunulmuştur.
***
Epeyce zamandan beri tarih okuturum. Her dersin bidâyetinde [başında] geçen dersin hülâsasını tekrar ettirmek usûlüne sadık kaldığım gibi her sene-i tedrisiye [öğretim yılı] bidâyetinde geçen senenin derslerini umûmi [genel] bir nazarla [bakışla] gözden geçirmek ve çocuklara birkaç derste icmâl ettirmek kaidesini de ihmâl etmedim. Fakat bu tekrarlamalarda elde ettiğim netayic [neticeler, sonuçlar] hiçbir vakit sarf ettiğim mesaiye [yaptığım çalışmaya] tekabül etmedi [karşılık olmadı]. Çok zaman meyus [ümitsiz] oldum. Arzu ettiğim neticeyi elde edemediğimden mütevellit [dolayı] bir ızdırabla [acıyla] düşündüm. “Çocuklar neden muvaffak olamıyorlar?”
Bu sual, çok zaman beni meşgul etti. Müteaddit [birçok, çeşitli] tecrübelerimde bu sualime cevap olabilecek bazı izlere tesadüf ettim. Bilhassa son senelerde bu izleri teyit edecek [doğrulayacak] müşahhas [somut] misallere de şahit oldum. Tereddüt ettim. Acaba çocuklardaki bu muvaffakiyetsizlik [başarısızlık] hususi [özel] midir? Yoksa muhtelif hocaların dest-i terbiyetinde [elinde eğitimde] bulunan çocuklar da aynı evsafı [niteliği] mı haizdir [sahiptir]? İşte bu tereddüt [kararsızlık] bizi, yukarıdaki suali biraz umumileştirerek [genelleştirerek] diğer mektepler arasında da bir tahkik yapmağa [araştırmaya] sevk etti. Bu tetkik [inceleme] tecrübesini sene-i dersiye [öğretim yılı] sonuna tesadüf ettirmek daha tam bir netice çıkarabilmek ümidini artıracağı cihetle bu sene 27 Mayıs [1]341[1925]’de iki mektebin üç sınıfında tarih okuyan (150) talebesi arasında bir anket yaptık. Her sınıfın seviyesine göre sualler tertip edip sorduk. Sorduğumuz sualler şunlardır?
Beşinci sınıfa [Bu sınıftaki talebe Kurun-ı Cedide [Yeniçağ] okumuştur.]
1-Kristof Kolomb Amerika’yı keşfetmeseydi Harb-i Umûmi’de [Birinci Dünya Savaşı’nda] ihtimal mağlup olmazdık diyorlar. Siz ne dersiniz?
2-Memleketimizden kovulan hükümdarlara: (Siz kendi rahatınızı kendiniz bozdunuz, şikâyete hakkınız yoktur.) demişler, hükümdarlar da: (Hayır bizim rahatımızı milletlerimiz yıktı.) demişler. Bunların hangisi doğrudur?
3-İnsanların gözleri en uzak, en küçük şeyleri görmeye müsait olsaydı hangi şeyleri icat etmeğe lüzum kalmazdı? İnsanlarda o zaman nasıl bir değişiklik olurdu?
4-İnsanlarda para merakı olmasaydı şimendifer ihtira [icat] edilemezdi diyorlar. Bu, doğru mudur?
Dördüncü sınıfa [Talebe bu sınıfta Kurun-ı Evveli ve Vusta [İlkçağ ve Ortaçağ] okumuştur.]
1-İnsanlar için Karaköy köprüsünü yapmak mı güç olmuştur. Yoksa Sultanahmet Meydanı’ndaki yazılı büyük taşı yapıp dökmek mi?
2-Ayasofya yapıldığı zaman Bakırköyü’ndeki taş ocaklarından taş almak istemişler. Bakırköyü’ndeki Türkler taş vermemiş. Mimarlar başka yerden taş bulup Ayasofya’yı yapmışlar. Bakırköylülerin bu hareketi doğru mudur?
3-Ispartalılar çocuklarını hırsızlığa teşvik ederlermiş. Biz ise hırsızları hapsediyoruz. Şimdiki hırsızlar diyorlarmış ki: (Ah ne olurdu biz de Ispartalı olsaydık…) Bunların düşüncesi doğru mudur?
4-Asurilerin kale muharebelerinde kullandıkları toplar, bizim İstanbul’u zapt ederken kullandığımız toplardan küçük mü idi, büyük mü idi?
Üçüncü sınıfa [Talebe Türk Tarihi okumuştur.]
1-Biz İstanbul’u zapt ederken atılan büyük topların sesini benim babam işitmiş, bana anlattı. Sizin babanız da işitmiş mi, size anlattı mı?
2-Sakarya Muharebesi’nde Yeniçeriler hangi silahlarla harp ettiler?
3-Büyük Reşit Paşa âlim bir adammış. Acaba Erkek Muallim Mektebi’nde mi okudu, yoksa Galatasaray Mektebi’nde mi?
4-Eski dedelerimiz ayaklarına yemeni ve pabuç giyerlermiş, neden fotin giymiyorlardı? Bu, daha rahat değil midir?
5-Barbaros Hayreddin Paşa mı milletine çok hizmet etmiştir. Yoksa Namık Kemal Bey mi? Hangisi evvel, hangisi sonra hizmet etmiştir?
Bu suallere verilen cevapların hepsini burada neşretmeğe imkân yoktur. Yalnız (müspet [olumlu/başarılı] ve menfilerden [olumsuzlardan/başarısızlardan]) birer ikişer numune [örnek] yazmak bir fikir verebilir. Çocukların bu yazıları, diğer terbiyevi nukat [nokta/esas] nazarından [bakımından] da mühim birer tetkik zemini olabilir ise de biz burada yalnız tarih nokta-i nazarından [anlayışından] tetkik edeceğiz.
Beşinci sınıfın birinci suale (müspet) cevapları
1-Doğru değildir. Çünkü bir def’a harb-i umûmide bizi mağlup etmeğe çalışanlar, Amerika yerlileri değildir. Bunlar, Amerika’nın keşfini müteakip oraya para hırsıyla veya eza ve cefadan bizar kalarak giden Avrupalılardır. Bunlar mürur-ı zamanla orada hükûmet kurdular ve hükûmetleri harb-i umumide itilâf devletlerine yardım etti. Hem bizim mağlubiyetimize neden yalnız bunlar sebep olsun? Almanlar mahsurdu, Bulgarlar bitkin bir hâle geldi. Biz ise birçok cephede yardıma muhtaç bir hâlde kaldık. Amerika olmasaydı mağlubiyetimiz yine olacaktı ama belki biraz geç…
2-Hayır, doğru değildir. Çünkü keşiften sonra Amerika’ya gidenlerin çoğu İngiliz’di. Bunlar oraya gitmeseydi Avrupa’da kalacaklardı. Yine mağlup olacaktık.
3-Doğru değildir. Çünkü Kristof Amerika’yı keşfetmeseydi başka bir seyyah keşfedecekti. Onları da yine İngilizler kandıracaktı. Eğer Almanya Amerika’nın vapurunu batırmasaydı veya batırdıktan sonra Amerika’nın gönlünü yapsaydı Amerika tehlikesini kaldırmış olurdu. Fakat biz belki yine mağlup olurduk. Çünkü her taraftan mahsur kalmıştık.
Birinci suale beşinci sınıfların (makûs) cevapları
1-Doğrudur. Çünkü biz Almanlarla beraberdik. Almanlar Fransızları eyice ezmişti. Amerikalılar harbe karışmasaydı yüzde yüz galip gelecektik. Çünkü Almanlar kuvvetli idi. Amerikalılar geldi, işimiz bozuldu. Ve harb-i umumide mağlup olduk.
2-Kristof Kolomb Amerika’yı keşfetmeseydi bu kıta malum olmayacaktı. Ve aynı zamanda orada birçok hükûmetler olmayacaktı. Harb-i umumide de bize fenalık etmeyecekler, biz de mağlup olmayacaktık
3-Doğru değil. Kolomb Amerika’yı Dünya’nın yuvarlak olduğunu ispat için keşfetti. Eğer Amerika’yı keşfetmeseydi Dünya’nın yuvarlak olduğunu bilmezdik.
İkinci suale her iki mektebin 37 talebesi müttefikan [birlikte] müspet cevap vermişlerdir. Bunlardan yalnız bir numune zikretmek kâfidir.
1-Doğru değildir. Eğer hükümdarlar milletlerine zulüm ve istibdatla muamele etmeseydi rahatları bozulmazdı. Çünkü milletler vaktiyle onları bu mevkie getirdikleri zaman, bize iyi baksın, bizi idare etsin diye getirmişlerdi. Onlar “Ben Allah’ın vekiliyim.” diyerek kendilerine bir süs verdiler, milleti unuttular, millet de bu hayırsız uşakları başından attı.
Diğer cevaplar hemen umumiyetle bu tipe yakındır.
Beşinci sınıfın üçüncü suale (müspet) cevabı
1-Birinci teleskop, ikincisi mikroskoptur. Çünkü teleskop semadaki uzak yıldızları görmeye yarar. Hâlbuki insanın gözü bunları gördükten sonra teleskoba ihtiyacı kalmaz. Mikroskop ise içtiğimiz şeylerin, kanımız vesairenin tetkikine yarar. Gözümüz bunları gördükten sonra neye yarar?
Huylar değişirdi. Sebebi fena huylu adamlar başka kimselerin en ince yerlerini görürlerdi. Mikropları gördükçe birçok hastalıktan kurtulurduk. Fakat titiz olurduk. Ahlâk alt üst olur. Bugün başka insan olurduk.
2-Dürbün, teleskop, mikroskop gibi aletleri icada hiç lüzum kalmazdı. Herkes temiz olurdu. Çünkü mikropları görür ve onlardan iğrenirdi[k]. Sonra herkesin her şeyden malumatı olurdu.
Beşinci sınıfın üçüncü suale (makûs) cevabı
1-İnsanların gözleri müsait olsaydı: Hindistan, Amerika’nın keşfine lüzum kalmazdı. Çünkü biz Amerika’yı gözümüzle görürdük. Sonra pusulanın da ehemmiyeti kalmazdı. Çünkü denizden karayı görmek kabil olurdu. Kıskançlık gibi ahlâk doğardı.
Diğer cevaplar hep bu tipe yakındır. Bunun için diğer bir numune zikrine lüzum görülmemiştir.
Beşinci sınıfın dördüncü suale müspet cevapları:
1-Bu sual bir cihetten doğru, bir cihetten yanlıştır. Her fert para için bir şeyi icat etmez. Milletine iyilik etmek, nam kazanmak ve yine milletinin bir ihtiyacını temin için de icat eder. Ve şimdiye kadar olan keşiflerin çoğu böyledir. Fakat bazı kimseler de para kazanacağım diye çalışır, bir şeyi keşf ve ihtira [icat] eder.
Diğer çocuklar bu sualin cevabında keşf ve ihtiralara yalnız ihtiyacın sebep olduğunu söylemekle en kestirme cevap vermiş oluyorlar.
Makûs cevap verenler ise:
1-Evet ortada para sevdası olmasaydı şimendifer icat olunmazdı. Çünkü bir adam der ki: Benim param var neden ben uzaklara gideyim? Der evden dışarıya çıkmazdı ve herkes tembel, miskin olurdu.
Diyorlar veya:
2-Doğrudur. Çünkü para olmasaydı şimendifer makineleri yapılamazdı. Demiri çıkarmak için para lâzımdır. Tesfiye etmek [işlemek] için para lâzımdır.
Demekle meseleyi pratik ve sathî bir nokta-i nazarla muhakeme etmektedir. Dördüncü sınıf cevaplarından da ikişer, üçer numune zikredecek olursak mesele çok uzayacaktır. Bunun için yalnız müspet ve menfilerinden birer misal zikredeceğiz.
Dördüncü sınıfın birinci suale müspet cevapları
1-İnsanlar için Karaköy köprüsünü yapmak daha kolay olmuştur. Çünkü Sultanahmet meydanındaki taş, köprüden daha eskidir. Medeniyet gittikçe işi kolaylaştırır ve insanlara kolaylık verir. Dikilitaş medeniyet daha ilerlemeden yapılmıştır ve insanlara güç olmuştur.
Diğer müspet cevaplar hemen aynı muhakemeye istinat ediyor. Bu cevabın menfileri:
1-Dikilitaş kolay, köprü zordur. Çünkü başka memleketlerden getirdiler, denizin dibine dalgıçlar indirdiler ve denize bağladılar. Ve böylece zorlukla yaptılar. Dikilitaş ise bir parçadan ibarettir. Nasıl olsa yapılır.
Makûsların çoğunda aynı tarz muhakeme mevcuttur.
Dördüncü sınıfın ikinci suale müspet cevapları:
1-Ayasofya yapılırken Bakırköyü’nde Türkler yoktu. Bizanslılar vardı. Eğer Ayasofya’yı Türkler yapsaydı ve Bakırköyü’nde de Türkler bulunsaydı da taş vermeselerdi o zaman bir kabahat olurdu.
Bu çocuk şayan-ı dikkat olan muhakemesiyle dürüst bir cevap verdiği halde ekseriyeti teşkil eden ve aksine cevap veren talebeden birisi de:
1-Bakırköyü’ndeki Türklerin bu hareketi doğru değildir. Çünkü o vakit kilise diye yapıyorlardı. Türkler memleketimizde böyle bir kilise yapılmasını istemediler ve taş vermediler. Yaptıkları bu hareket doğrudur ama sonradan Türklerin camii olunca mahzun ve pişman olmuşlardır.
Demekle hatadan hataya düşüyor ve farkında olmaksızın bir de azab-ı deruni hissediyor.
Dördüncü sualin cevabında çocuklar çok müşkülâta tesadüf etmişlerdir. Cevapların birisinde:
1-Ispartalılar bu fena âdeti yapıyor diye biz de mi yapalım? Hırsızlar bu fena huydan kurtulmak için çalışmıyorlar da Ispartalılar gibi olmayı düşünüyorlar. Isparta’nın terbiyesi öyle imiş. Biz neden öyle olalım? Zaten Ispartalı olsaydılar çalacak para bulamazlardı. Dayak yiye yiye canları çıkardı. Bunlar doğru düşünmüyor. Bunlar için en doğru düşünce çalışıp elinin teriyle yaşamaktır.
Demekle dimağının inkişaf ettiğini gösterdiği hâlde ekseriyeti teşkil eden menfi cevaplardan birisinde de çocuk:
1-Efendim, Ispartalılar hiçbir vakit çocuklarını hırsızlığa teşvik etmezlerdi. Daha çok terbiye ederlerdi. Onlar namuslu adamlardı. Bizimkiler ise hem hırsızlık ederler sonra da pişman olurlar. Birkaç kere de hapis edilirler.
Demekle ne söylediğinin farkındadır. Ne de yaptığının…
Talebe üçüncü sualin cevabında da aynı nispette muvaffakiyetsizlik göstermişlerdir. Bunlar meyanında şu cevaplar şayan-ı dikkattir:
1-Asurilerin topları üç direk arasına asılmış bir zincir, zincirin ucunda da bir topuz vardır. Onlarla kaleyi yıkmak için topuzu sallarlar kale duvarına çarparlardı. Hâlbuki Fatih’in topları böyle değildi. Onlar demirdendi. Ve gülle atarlardı.
1-Asurilerin kale muharebelerinde kullandıkları toplar, tabii bizimkinden çok küçüktür. Çünkü o zaman biz İstanbul’u zapt ederken medeniyet çok ilerlemişti. Diyor.
Çocuklar burada sualin şekline aldanmışlar ve mademki Asuriler askerdi topları da vardır. Fakat eski oldukları için küçüktü. Neticesine varmışlardır.
Üçüncü sınıfın cevapları ise bunlardan daha şayan-ı dikkattir.
İlk suale müspet cevap verenlerden yalnız bir tanesi şöyle düşünmüştür:
1-İstanbul, çok eski zamanda zapt edildi. Şimdi benim babam kırk yaşındadır. Babam o zaman doğmamıştı. Onun için işitmemiş, bana anlatmadı. Diyor. Diğer birisi de:
1-Benim babam o zaman askerdi, işitmiş, bana anlattı. Diyor.
Çocuğun babası ihtimal askerdi. Harpteki top seslerini anlatmış olabilir. Fakat çocuk bu hatıratını karıştırdı.
İkinci sualin cevabında da aynı hâller nazar-ı dikkati celp etmektedir. Bunlardan bir talebe:
1-Sakarya muharebesinde Cumhuriyet ordusu harp etti. Topla, tüfenkle, süngü ile harp etti. Yeniçeriler çoktan ortadan kalkmıştı.
Demekle tarihe olan rüştünü ispat ettiği hâlde müspetlerin iki mislini teşkil eden menfilerde çocuk hemen umumiyetle hatıratını karma karışık etmektedir. Bunlardan birisi:
1-Sakarya muharebesinde yeniçeriler okla, mızrakla, kılıçla, balta ile harp ettiler. Diyor.
Bunlar, üçüncü sualin cevabında da aynı hâli göstermektedirler.
1-Büyük Reşit Paşa büyük adamdı. Fakat ne Erkek Muallim Mektebinde okudu. Ne de Galatasaray’da, o, başka bir mektepte okudu, mahalle mektebinde o zaman böyle mektepler yoktu.
Demekle hakikate yaklaştığı hâlde müspet cevapların iki mislini teşkil eden menfi cevaplarda ise:
1-Büyük Reşit Paşa Erkek Muallim Mektebinde okudu. Demekle ya Darülmuallimin’e teveccüh göstermekte veya: “Galatasaray’da okudu” demekle topçu olduğunu izhar etmektedir.
Dördüncü sualin cevabında çok şayan-ı dikkattir ki hemen umumiyetle muvaffak olmuşlardır. 41 müspet cevaba karşı 11 menfi ile neticelenen bu cevapların birinde:
1-Eski zamanlarda medeniyet çok yoktu fotin yapmazlardı. Onun için ayaklarına yemeni giyerlerdi. Yapsalardı tabii kundura giyerlerdi. Daha rahat olurdu. Deniyor ve sanat tarihini anlamaya başladığını ihsas ediyor. Menfilerden birisinde ise şöyle deniyor:
1-O vakit fotin yoktu. Yemeni ucuz olduğu için onu giyerlerdi.
Beşinci sualin cevabında ise çocuklar yine hatıratını karıştırıyor ve yukarıdaki cevaplarda muvaffakiyet gösteren bir çocuk şöyle cevap veriyor:
1-Barbaros denizde, Namık Kemal Bey de şairlikte hizmet etti. Fakat Namık Kemal Bey daha evvel hizmet etti.
Çocukların hemen hepsi aynı hataya düşmektedir. 52 çocuktan 15 çocuk yakın cevaplar vermişlerdir:
1-Barbaros denizcilikte hizmet etti ve çok hizmet etti. Namık Kemal Bey de bizi ve memleketi padişahların zulmünden kurtarmak için hizmet etti. Barbaros daha evvel hizmet etti.
Bu cevapların tasnifinde şöyle bir netice hâsıl oluyor:
Beşinci sınıf talebeleri birinci suale 8 müspet 29 menfi,
Beşinci sınıf talebeleri ikinci suale 37 müspet,
Beşinci sınıf talebeleri üçüncü suale 23 müspet 14 menfi,
Beşinci sınıf talebeleri dördüncü suale 16 müspet 21 menfi
Netice: 84 müspet, 64 menfi;
Dördüncü sınıf talebeleri birinci suale 38 müspet 17 menfi,
Dördüncü sınıf talebeleri ikinci suale 2 müspet 53 menfi,
Dördüncü sınıf talebeleri üçüncü suale 17 müspet 38 menfi,
Dördüncü sınıf talebeleri dördüncü suale 14 müspet 41 menfi
Netice: 79 müspet, 149 menfi;
Üçüncü sınıf talebeleri birinci suale 13 müspet 39 menfi,
Üçüncü sınıf talebeleri ikinci suale 17 müspet 35 menfi,
Üçüncü sınıf talebeleri üçüncü suale 19 müspet 33 menfi,
Üçüncü sınıf talebeleri dördüncü suale 41 müspet 11 menfi
Üçüncü sınıf talebeleri beşinci suale 15 müspet 37 menfi
Netice: 105 müspet, 155 menfi.
Bunlar da hülâsa edilirse 628 cevaptan 260 müspet, 368 menfi cevap elde edilmiştir. Müspet cevaplar, menfilerin ancak sülâsenine [üçte birine] karib [yakın] bir kısmını teşkil etmektedir. Bu hâle nazaran iki mektebin tarih okuyan “150” talebesi üzerinde tatbik edilen bu anket menfi bir netice vermiş demektir. Eğer mümkün olsaydı da çocuk adedini teksir etseydik [çoğaltsaydık] ve bu yoklamayı sene-i dersiye bidayetinde [öğretim yılı başında] yapsaydık bu tespit daha tenezzül edecekti [belirleyici olacaktı]. Çünkü bu iki mektebin şerâit-i terbiye ve tedrisiyesi [eğitim ve öğretim şartları] diğer mekteplerden daha üstün görülmekte olduğu gibi çocuklar, hâl-i hazırda birçok hamule-i tarihiyeyi [tarihi bilgiye] de haiz [sahip] bulunmaktadır. Evet, suallerin bazıları yüksek görülebilir. Buna rağmen meseleyi muhakemeye alışmış olan bir talebe için yüksek olmadığını cevaplar göstermektedir.
Muvaffak [başarılı] olan çocuklar sınıfın en yüksek talebesi telakki [kabul] edilse bile- nerede kaldı ki bunların hepsi böyle değildir-tarih dersi yalnız bunlar için müfit [faydalı] olmuş demektir. Biz derslerin muvaffakiyetini yüzde nispetiyle tayin etmemiz lâzımken burada tespit ahadlar [birler, 1-9’a kadar olan sayılar] arasında dönmektedir. Bu ise hiç olmazsa bazı mekteplerde tarih tedrisinin [öğretiminin] menfi [olumsuz] bir netice verdiğini göstermektedir. Acaba bu, neden neşet etmektedir [kaynaklanmaktadır]? İşte biz bu sualin cevabını çocuklardan almak istedik ve şu vaziyetimizle onlara sorduk ve dedik ki: Çocuklar, size daha iyi tarih okutabilmek için ne suretle hareket edelim? Hangi usulden, hangi yoldan gidelim? Dedik. Onlar da bize bir takım cevaplar verdiler. Vaz’ı masumeleriyle [masun durumlarıyla] dertlerini anlatmak istediler. İşte biz bu satırları, bunların derdini anlatmak için yazdık. Kavl-i mücerretle [delilsiz, kanıtsız] hareket etmek istemedik. Her hükmü-muvakkat da olsa-tecrübeye istinat ettirdik [dayandırdık]. Tecrübemiz yanlış ise hükmümüz de yanlıştır. Biz tecrübemizde devam edeceğiz. Ve hatalarımızı görmeye çalışacağız. Bu hususta bizi ikaz eden muhterem üstadım Cevdet Beyefendiye payansız [sonsuz] teşekkürler ederim.
Biz çocukların cevaplarındaki lisan-ı hâlden az çok şu manaları anlamaya çalıştık:
1-Çocuk maziyi ancak kendi tecrübesi nispetinde anlayabilir.
2-Hadisat-ı maziye [geçmişteki olaylar], kendisinden biraz geride ve mesafesini tayin güç olan bir noktada mütekarib huzmeler [yaklaşan demetler] hâlinde toplanır.
3-Bu huzmeler ziyası [ışığı] kendisi için daima müphemdir [belirsizdir]. Her huzmeyi, hareketi istikametinde takiple tenvir eder[aydınlatır].
4-Asar-ı bakiye [kalıntılar] bu huzmelerin ipuçları, hayatındaki müşabihleri [benzerlikleri] ise rehberidir.
5-Hadisatın cereyanında müntaki teselsülle tebâid-i hisseder. [Sebeb-i evvel, netice sonra, bir neticenin diğerine merbutiyeti [bağlılığı] gibi.]
6-Çocuğu kendisi ve ancak mensup olduğu cemaat alâkadar eder. Diğer cemaatlerin mânası onca sönüktür. Kendisiyle alâkadar oldukları nispette ziyadar olurlar [ilgi duyarlar, öğrenirler, aydınlanırlar].
7-Zaman mikyası [ölçeği] çocuk için daima yuvarlak hesaptır.
8-Çocukta müsaade [izin] ve müsamahakârlık [hoş görme] yoktur. Kendisinden başka türlü düşünenleri afv edemez.
Filhakika [hakikatte] bu cevaplar tetkik edildiği [incelendiği] zaman görülür ki çocuklar zaman nispetlerini tayinde daima ve ekseriyetle hataya düşüyorlar. Bilhassa şayan-ı dikkat olan bir cihet de:
Vekâyin münasebetlerini [olayların bağlantılarını/ilişkilerini], esbap [sebepler] ve neticelerini dürüst olarak tayin edememeleridir. Harb-i umumideki mağlubiyetimizi Amerika’nın keşfinde arayan masum, son asır muharebatındaki [muharebelerindeki] keyfiyet-i harbiyeyi [harbin niteliğini/cereyanını] yakinen bilememektedir. Keza: İnsanların gözleri başka şerâit tahtında [şartlar altında] rüyet hassasına [görme duyusuna] malik [sahip] olsaydı, ne gibi netayiç [neticeler] ve ne gibi ihtiyaç tevlit edecekti [doğacaktı] bunu tayinde mütereddittir [kararsızdır].
Çocuklar tecrübi bir insiyakla [içgüdüyle] daima kemiyete [sayıya, niceliğe] ehemmiyet atfederler [önem verirler]. Onların hayattaki tecrübeleri ancak bu kadarına mezuniyet [izin] vermektedir. Mektep ise insiyakı tenvire [aydınlatmaya] imkân hazırlayamamıştır. Harb-i Umûmi’de kemiyeten [sayıca] bizim tarafın fazla olduğunu söylediğiniz zaman mağlubiyetimize hayret etmekten kendini alamaz. Tedris anında keyfiyetin daima mühim rol oynadığını, ne yaptığını bilen bir dimağ olmadıkça eldeki silahın bir odun parçasından farkı olmadığını söylesek bile çocuk bunu ancak kendi nefsinden kıyas ederek niçin benim elimdeki bir silah odun parçasından farksız olsun der. Bu sizin hükmünüzü dimağında iptal eder. Veya onda yalnız bir hatıra olarak kalır. Hatıra ise her an sönebilir. Keza: Şimendiferin ihtiraını [icadını] sırf para gibi maddi bir saikin tesirine tabi tutması her günkü maddi tecrübesinin bir neticesidir. Mektep bunu da tenvir edememiştir. Veya hariçteki tesirat [dıştaki tesirler] mektebin nurunu söndürmeğe kâfi gelmiştir. Tarihte bu gibi mesailin [meselelerin] halline hiç imkân verilmemiştir. Çocuk, muharebe yığınları ve kendisine hiçbir şey ifade etmeyen muahede [antlaşma] maddeleri arasında bunalmış kalmıştır. Tarih okumaktan maksat eğer geçmiş olan adamların yaptıklarını birer birer sayıp dökmek demek ise bir Amerikalı mürebbinin [eğitimcinin] dediği gibi “Ölüleri olmuş olan vukuatıyla medfun bırakmalıdır.” Çocuğun hâl [şimdiki/yaşadığı durum] ve istikbali [geleceği] varken tarih, ancak bunları tenvir [aydınlatma] nokta-i nazarından [bakımından] tedris ve tetkik edilebilirken [öğretilir ve incelenebilirken] onu bir masal derecesine indirmek tabiatıyla çocuklara hiç müfit [faydalı] olmamak demektir. Çocuk bir cemiyetin malıdır. Biz bu cemiyeti çocuğa tanıtmamız lâzımdır. Fakat nasıl?.. İşte mesele buradadır. İçindeki yaşadığı cemiyeti çocuğa tanıtmak gayet müşküldür. Çünkü çok girift [karışık] ve muazzeldir [ayıplanmıştır, paylanmıştır, azarlanmıştır]. Vak’ayi henüz bizden uzaklaşmadığı için onu olduğu gibi görebilmek çocuk için müşkül bir iştir. O hâlde bugünü tetkik imkânı çocuk için müşkül ise onu bilvasıta [araçla] izah etmek zarureti vardır. O vasıta da bugünkü şerâit-i ictimaiyeyi [sosyal/toplum şartlarını] ihzar eden [gösteren] hadisat-ı maziyedir [geçmişteki olaylardır].
O hâlde tarih, bugünü izah eden bir sebep, bir vasıta gibi tetkik edilecektir. Nokta-i istinat [dayanak noktası] bu olunca hâldeki [şimdiki] müessesat-ı ictimaiyeyi [toplum kurumlarını] tetkik ederken [incelerken] maziden [geçmişten] istimdat edeceğiz [yardım isteyeceğiz]. İşte bu tetkik ve istimdat ameliyesini nasıl tatbik ve icra edeceğimizi biraz düşünmek lâzımdır. Biz çocuğa bugünkü cemiyetin heyet-i mecmuasını [toplum yapısını] arz eder ve bunu izah seddinde mazinin heyet-i mecmuasını imdada çağırırsak tarih hiç bizim işimize yaramayacaktır. Çünkü bu takdirde müşkülü müşkül ile izaha çalışacağız. Bu vaziyette biz; bir şehri ziyarete giden seyyahın uzaktan o şehrin heyet-i umumiyesini [tamamını] görmekle iktifa etmesi vaziyetindeyiz. Bir şehirden maksat, yalnız taş binalar ve menazır-ı tabiye [doğal görünüş] ise o şehirdeki müessesat-ı ictimaiyenin [toplum kurumlarının] hiç kıymeti yoksa onu ziyaret külfetine değmeyeceği gibi cemiyet-i beşeriyeyi [insan topluluklarını] de bu tarzdaki tetkikimizin bir kıymeti olmayacak demektir. Çünkü çocuk bu muazzam işi kavrayamayacaktır. Onun dimağı bunu anlamakta her zaman izhar-ı acz edecektir [yetersizlik gösterecektir, başarısız olacaktır].
Eğer biz cemiyet-i beşeriyeyi, elan [şimdi, henüz] yaşayan, canlı ve müteharrik [hareketli] bir kuvvet mecmuası diye telakki edecek [kabul edecek] ve onu tetkike bu nokta-i nazardan başlayacaksak o hâlde çocuğu bu kuvvetlerin ve bu hareketlerin istikameti cihetinde harekete getirmemiz lâzımdır. Çocuğu aynı zamanda ve muhtelif, belki de makes [akseden] istikamette hareket eden kuvvetlerin arkasından koşturacak olursak bitap düşüreceğiz ve ona hiçbir şeyi izah edememekten mütevellit [doğan] ızdırab-ı deruni [derin ıztırap] ile çırpınıp duracağız. Binaenaleyh [dolayısıyla]: Heyet-i mecmua-ı beşeri millet enmuzeclerine [tiplerine, örneklerine] ayırarak tetkik etmek yine bir heyet-i mecmuayı tetkikten farksızdır. Böyle yapılmayıp da müessesat-ı ictimaiye birer birer tetkik edilse o müessesat ki cemiyet dediğimiz kuvvet mecmuasının hareketi istikametleridir. Çocuğu bu istikametlerde yürüterek evvela birini tetkik etsek, mesela tarz-ı maişeti alsak, bugünkü şeraitini tetkik vesilesiyle kablettarih [tarih öncesi] zamanlara kadar insek ve sonra tedricen yükselerek yine hâle avdet etsek sonra da meselâ ahlâk müessesesini alsak tetkik vesilesiyle hâlden maziye intikal ederek kablettarihe kadar nüfuz ve yine hâle avdet etsek cemiyeti çocuğa müspet bir surette tanıtmış olmaz mıyız? Bu müesseseler tetkik edildikten sonra sıra ile diğer müessesat-ı ictimaiyeyi [sosyal kurumları], silah, harp, âdat-ı din, sanat, sanayi nefise [güzel sanatlar], tarz-ı telebbüs [giyinme biçimi] gibi mevzuları tetkik zımnında [maksadıyla] beşeriyetle bu vadilerde karşı karşıya gelsek, onların hangi ihtiyaç ve hangi ızdıraplarla ne gibi hamlelerde bulunduğunu biz de adım adım takip etsek ve aynı ızdırap, aynı ihtiyacı çocukla beraber biz de hissetsek daha yoluyla, daha usulüyle bir tetkik yapmış olmaz mıyız? Ve acaba o zaman çocuk, Asuriler zamanında topun mevcudiyetini kabul etmek hatasına düşer mi?..
Bizim bu tarzda çizdiğimiz esas, tahkik ve tetkik usulüne de uygundur. Elektriği tetkik ettiğimiz zaman mevzumuzu onun hadisat ve tezahüratı teşkil eder. Bunun tekemmül ve terakkisinde filân zatın müessir olması ise ikinci derecede bir mesele olduğu gibi işte bizim mevzu bahsettiğimiz bu yeni tarzdaki tarih programında da hadisat-ı maziye, müessesat-ı ictimaiye programın birinci numerosunu teşkil edeceklerdir. Milletler ki o müessesata ayrı ayrı birer eser ilâve etmeleri lâzımdır. Bunlar programın ikinci veya üçüncü numerosunu işgal etmelidir.
Evet, bu müessesatın hiçbiri müstakil olmayabilir. Biri diğerinin ya sebep ya neticesidir. İşte biz bu münasebetlerin nispetini tayin için bu tarzı kabul ediyoruz. Maişetin [yaşayışın], ahlâk ve âdat üzerindeki tesirini ancak maişeti tetkik ettiğimiz zaman hissedilen zaruretler neticesinde anlayabiliriz. Ve bu suretle müessesatın nasıl doğduğunu, nasıl yaşadığını ve elân nasıl yaşamakta olduğunu ancak bu tarzda bir tetkikle anlayabiliriz. Eğer bugünkü tarih derslerimiz bu tarzda takip edilseydi çocuk şimendiferin ihtiraını paraya taalluk etmezdi [bağlamazdı]. Rüyet-i şerâiti [görme şartları] değiştiği zaman Amerika’yı gözüyle görmezdi. Ayasofya yapıldığı zaman Bakırköyü’nde Türk’ün mevcudiyetini kabul etmezdi.
Ispartalıları ahlâksız telakki etmezdi. Sakarya’da yeniçerilere mızrak, ok kullandırmazdı.
Bu hatalar, cemiyet-i beşeriyeyi tanıtacağız diye çocuğun dimağına bir oradan, bir buradan malumat istif etmeğe çalışmamızdan neşet eden [doğan, kaynaklanan] hatalardır. Bu hatalar hem programa hem kitaplara, hem de mektebe ait hatalardır.
Çocukların bu muvaffakiyetsizliğini görmek, vazifesine merbut [bağlı] her hocayı müteessir eder [üzer]. Tarih okumak vak’ayı sırasıyla saymak demek olmayınca, tabir-i diğerle [başka ifadeyle] tarih okutmak bir takım malumat listesi vermek olmayınca bu gibi tarihi muhakemelerde çocukların muvaffakiyetsizliği tarih tedrisatının muvaffakiyetsizliği addedilmelidir [kabul edilmelidir]. Nitekim Ayasofya’nın inşası meselesinde çocukların malumatsız olmadıkları şu suretle tebeyyün etmiştir [ortaya çıkmıştır].
Sorduğumuz o sualin cevabını çocuklar yazıp bitirdikten sonra onlara şöyle bir sual daha tevcih ettik [yönelttik]:
“Biz İstanbul’u aldığımız zaman Ayasofya var mıydı, yok muydu? Ve o zamana kadar Ayasofya yapılalı çok olmuş muydu?”
Bu sual üzerine çocuklar hem gülüyorlar hem de evvelki suale verdikleri cevabı tashih için benden müsaade istiyorlardı. Yani evvelki cevaplarının hata olduğunu bu ikinci sual ile anlamış oluyorlardı. Demek ki bunlarda malumat noksanlığı da yoktu. Evet, belki bunların masum dikkatini sualin tarzı aldatmış olabilir. Hâlbuki vazifemiz dikkatin bu gafletini izale değil midir? Acaba buna fırsat verebildik mi?
Asuriler zamanında topun mevcudiyetini kabul eden çocuk, esliha müessesesini [silah kurumunu] tarık-ı tekâmülündeki [gelişimindeki] harekâtı [hareketleri] esnasında takip ve tetkik etmediği için bu gaflete düşmüştür. Bu da malumat noksanlığından tevlit eden bir hata değildir. Çünkü o suali de şöyle bir sual ile kontrol ettik:
“Asuriler, muharebelerde ne gibi silâh kullanırlardı?” Bunun cevabını şu tarzda vermişlerdir: “Ok, mızrak, kılıç, kaleleri yıkmak için mancınık, ateş püskürtme makineleri…”
Beşinci sınıf talebeleri hükûmet ve hükümdar sualinde müttefikan muvaffak olmuşlardır. Bunun izahı güç değildir. Çocuk mektebe dâhil olduğu ve tarih okumağa başladığı günden beri tarihi bu cepheden tetkik etmiş binaenaleyh [dolayısıyla] gafleti zail olmuştur. Çocuğun bu tarzda noksan inkişafı tarihten matlup olan gayeyi inhiraf ettirmektedir. Çocuk tarihte hükûmet ve hükümdarlarla ancak diğer müesseseler kadar alâkadar olabilir.
Çocuğun; insanların ahlâkıyla meşgul olması hükümdarlarla meşgul olmasından daha mı az ehemmiyetlidir?
İşte bu nokta-ı nazardan cemiyeti çocuğa noksan ve hatta yanlış tanıtıyoruz. Onu cemiyette en son alâkadar eden müesseselerle meşgul edip de her gün çocuğun hayatına yeni bir ruh nefh eden [veren] müessesatı; meselâ mektep müessesesini, ilim müessesesini ihmal etmek mekteplerdeki tarih tedrisinden gayenin ne olduğunu sarahatle [açıkça] tayin etmemekten neşet eder [meydana gelir]. Bugünkü cemiyet, böyle gördüğümüz gibi mi başlamıştır? Ve asırlardan beri böyle mi yaşamıştır? Yoksa birçok müşterek mesai neticesinde, birçok zaruretler ve ihtiyaçlar neticesinde mi hâl-i tekemmüle vasıl olmuştur. Ve bu cereyan henüz hâl-i tevakkufta mıdır? Yeni bir takım zaruretler yeni hamleler tevlit etmekte midir?.. Bunları tetkike imkân hazırladık mı?
Ispartalılar hangi zaruretle hırsızlığı tecviz edebilmişlerdir [caiz, uygun görmüşlerdir]? Asuriler mabutlarını nasıl intikamcı, hunhar telakki edebilmişlerdir? Türkler nasıl bir ihtiyaçla demire tapmış, kurdu mukaddes tanımıştır? Bunların bu telakkileri [anlayışları] bugünkü tefekküratımıza [düşüncelerimize] uymakta mıdır? O hâlde bunlar ahlâksız, dinsiz vahşi insanlar mıdır? Bizden sonra geleceklerin bizi de böyle telakki etmeyeceklerini ne ile temin edebiliriz?
Çocuklar, bu meselelere ait cevaplarında tamamen masumdur. Çünkü onları bu meseleler üzerinde uğraştırmadık. Çocuk küçük bir filozoftur. Her gün başımızı ağrıtan “niçin”leri, felsefesini itmam [tamamlamak] için yaptığı hamlelerdir. Biz bunu tatmin edebiliyor muyuz?
Tarih işte çocuğun bu “niçin”lerine cevap verebilmelidir. Dimağının bu inkişaf [gelişme] ve elâstikiyetini [esnekliğini] temin için tarihin yapacağı bu vazifeyi diğer hiçbir ders yapamamaktadır.
Cemiyet-i beşeriyenin zaruretlerini idrak edebilen dimağlar, tarihi hamlelerden haz duyarlar. İrticâı aksülâmelleri [yansımaları] kanun-ı tabiata isyan diye telakki ederler.
Bilhassa bizim gibi böyle birçok inkılap ve tahavvüllere [değişmelere] muhtaç olan bir milletin efradında [fertlerinde] zihnin bu inkişaf ve elâstikiyeti temin edilmezse her adımımızda bir mâniaya tesadüf etmek, her tahavvülün neticesinde bizi daima gerileten aksülâmellere şahit olmak zarureti vardır. Bu vazife ilk mekteplere düşen ilk vazifedir.
Amerikalı ruhiyatçı üstadın: “Yirmi beş yaşından sonrakilerin dimağı yenilikleri kabul etmez.” demesi bizim mevzumuzla alâkadar değil midir? Binaenaleyh: Tarih tedrisini bu nokta-i nazardan görmek, programlarını kitaplarını o suretle tertip etmek, muallimlerini o suretle hazırlamak çok lâzım ve çok mühimdir.
Vakıa son programlarda bir yenilik yapılmak istendi fakat o da başka mahzurlar tevlit etti [doğurdu]:
Meselâ Türk tarihine ait olan kısımda müfredat lüzumundan fazla elastiki yapıldı. Müfredatta eski mevzuların değişmiş birer şekli kabul edildi. Milletle, milletin müessesatıyla pek az meşgul olundu. Ve bilnetice müelliflerin, tedris ile meşgul olanların elinde baziçe [oyuncak, eğlence ] oldu. Ayrı ayrı müelliflerin kitabını takip mecburiyetinde kalan çocuklar, ayrı ayrı kanaatler edindiler. Bu vahdetsiz tedris de menfaat yerine mazarrat tevlit etti. Bundan başka son programda diğer bir yenilik yapılmak istendi. O da: Hâlden başlayarak maziye doğru gitmek… Program bu vaziyette tespit edildi. Tarihte vakayi [olaylar] birbirinin netice-i tabiyesidir [doğal sonucudur]. İşte bu vakayi bir tertibe tabi tutulmadı. Bunun neticesinde her müellif kitabında kendi arzusuna göre hareket etti. Hadisat-ı tarihiye [tarihi olaylar] birbirine tedahül etti [karıştı]. Okuyan çocuklar da hangi vak’a evvel hangisi sonra olduğunu tayinde tereddüt etti. Muallimler ise hangi kitap tavsiye edildiyse onu okutmak mecburiyetinde kaldı. Onlar da bu vakayı tertip ve tasnife imkân bulamadılar. Bulamazlardı çünkü bir muallimin bu işi yapabilmesi için vakti ve nakdi müsait olması lâzımdır. Mütalaa için muallime lüzumu kadar vakit verilmemiştir. Mütalaa zamanını yaratsa bile arzu ettiği kitabı tedarik etmekte müşkülât çekmektedir. Bunun neticesinde muallim her günkü derslerine hazırlanmadan girmekte ve binaenaleyh: Çocuklar için yazılmış olan kitapta ne bulursa ya aynen kıraat ederek ders vermekte veya kitaba bakarak aynen tekrir etmektedir. Hocaların dersi kitaptan takip ettiğini gören çocuklar ise “ben de sonra kitaptan okurum” diyerek sınıfta tekrir olunan derse ehemmiyet vermemektedir. Eve gittiği zaman kitaptaki bahisleri aynen ezber etmektedir. Bu hâl, talebenin çalışkan olduğuna göredir. Hâlbuki talebe tenbel olursa kitabı da okumağa lüzum görmüyor ve bilnetice tarihten hiçbir hisse alamıyor.
Şu hâle nazaran çocukların ellerine kitap verileceğine hiç vermemek muvafıktır. Çocuklar için kitap yazılacağına muallimler için kitap yazmak en doğru bir harekettir. Bu muallimler kitabı, ilk mekteplerdeki tarih tedrisinin gayesine uygun olmalıdır. Kitap, ders ders yazılmalı ve her dersin sonunda ders hülâsaları bulunmalı. Ders nasıl verileceğine dair izahat ve vesaik bulunmalı, hocayı bu suretle çalışmaya mecbur etmelidir. Başka memleketler bunu çoktan takdir etmişler ve bu gibi hoca kitaplarını muktedir muallimlere telif ettirmişler, hocalara meccanen [ücretsiz] tevzi etmektedirler [dağıtmaktadırlar]. Bizim gibi; hocanın mesaisinden azamî istifadeye muhtaç olan milletler ise bu hatt-ı hareketi çoktan ihtiyar etmeleri lâzımdı. Maalesef elân böyle bir hareket meşhut olmamaktadır [görülmemektedir].
Muallimin şerâit-i hususiyesinin [özel şartlarının] mükemmel olduğunu, yani vakdî, nakdî müsait olduğunu kabul edelim, çalışkan olduğunda da tereddüt etmeyelim. Bu takdirde bu muallim ne yapacaktır? Talebesini tarih dersinden yükseltmek için her gün hazırlanacaktır. Nereden?.. Ya liseler için yazılmış olan kitaptan veya herhangi bir kitaptan… Bu takdirde muallim kitabın usulünü kabul edecek demektir. O kitabın takip ettiği fikri, o kitaptaki sırayı takip mecburiyetindedir. Takip etmese dersinin insicamını [akışını, gidişini] gaip etmekten korkacaktır, neticede çocuklara yüksek bir takım malumat arz edilmiş olacak ve çocuklar bundan hiçbir şey istifade etmeyecektir. İşte bugünkü tarih tedrisatının muvaffakiyetsizliğinin sırları… Ne program, ne kitap, ne de muallim hiçbir vakit çocuğun anladığı tarihi vermemektedir. Kitapların fenalığı yüzünden çocuklarımız mütalaa zevkini de duymamaktadır. İşte bu programın ve bu kitapların hatasıdır ki küçük yaştaki üçüncü sınıf talebelerini tamamen zillete sevk etmiştir.
İstanbul’un fethi kendilerine anlatıldığı zaman heyecandan el çırpan ve yerinde oturamayan bu talebeler, o zamanda benim babamın yaşamış olduğuna kail olmalarında tamamen haklıdırlar. Çünkü bu yaştaki çocuklar için mazi bir küldür, onun daha evvel ve daha sonrası yoktur. Bu ders verildiği zaman, İstanbul’un hangi tarihte fethedildiğini, şimdiye kadar elimizde kaç sene kaldığını bütün çocuklarla beraber hesap etmiş ve yuvarlak hesap olarak “500” senedir elimizde kaldı demiştik. Bunu defterlerine de kaydetmeyi unutmamışlardı. Buna rağmen, benim babamın top seslerini işitmiş olmasını kabulde tereddüt etmemiştir. Çünkü İstanbul’un fethi de, benim babam da onlar için bir mazidir. Ve hepsi kendisinden biraz geride cereyan etmiş bir hâdiseden ibarettir. Sakarya muharebesinde yeniçerilerin bulunduğunu ve ok, mızrak kullanarak muzafferen harp ettiğini çocuk kabul etmiştir. Çocuk bu hareketinde de haklıdır. Çünkü Sakarya muharebesini, İstiklâl harbini yeniçerilerin lağvı bahsinden daha evvel görmüştür. Kitabında daha evvel yazılmıştır. Çocuk için evvel görülen ve evvel okunan şey evveldir. Ders esnasında biz ne kadar birinin evvel, diğerinin sonra olduğunu söylersek söyleyelim. Bunlar çocuk için hafıza yükünden fazla bir şey değildir. Günün vakası sayılabilecek kadar bize yakın olan ve kendisi için çok yerleri muzlim [karanlık, bilinmeyen] olmayan İstiklâl Harbinde çocuk bu kadar gaflete düşerse kendisinden ve daha evvel geçen vak’ayi hakkındaki hatalarını tabii bulmak icap eder. Bakınız fotin meselesinde hataya düşmemişlerdir. El ile tutulup göz ile görülebilen bir hâdisedir, bugün bile ayakkabının şekli daima tahavvül etmektedir [değşmektedir]. Binâenaleyh: Çocuk bunu düşünmekte mâniaya tesadüf etmemiştir. Bundan başka bu çocuklar geçen sene ikinci sınıfta bulundukları zaman kendilerine kabl-et-tarih [tarih öncesi] hayat biraz anlatılmıştır. Binâenaleyh: Bugünkü hâl-i medeniyetin tedricen [yavaş yavaş] bu hâle geldiği hakkında pek mücmel [kısa ve az] bir fikirleri vardır. İşte bu cevaplarındaki hükümleri bu fikre istinat etmiştir. Bu, bize tarih tedrisinde hangi yolu ihtiyar edeceğimizi [seçeceğimizi] pekiyi tayin eder. İşte çocuk bu tarzda muhtelif müessesat-ı ictimaiyeyi [sosyal kurumları] ayrı ayrı tetkik etseydi ve her hâdiseyi daha evvelkine rabt ederek [bağlayarak] yürüseydi bugünkü zillete düşmeyecekti. Namık Kemal Bey’i Barbaros Hayreddin’e takaddüm etmesi gibi gafletlere düşmeyecekti. Kabl-et-tarih hâdisatın çocukları diğer hâdisattan daha ziyade alâkadar ettiğini tarih okutan her muallim bilir. Hâlbuki programımızda buna hiç yer verilmemiştir. Kabl-et-tarih hadisattır ki çocuğa bugünkü medeniyetin manasını izah eder. Cemiyet-i beşeriyenin hangi zaruretler neticesinde doğduğunu kabl-et-tarih hadisattan daha iyi izah edecek bir numuneye tesadüf edilemez. Vak’a çocuğa biz cemiyeti anlatacağımız zaman sanki bir takım tasavvur ve faraziyelerle izaha çalışırız. Bu, çocuk için nihayet bir faraziyedir. Tesiri ise tasavvurdan ibaret kalır.
Çocuk hayalen bugünkü medeniyetten mahrum olmamalı, eski insanlarla hemhâl olmalı, o zaman bugünkü medeniyetin manasını anlayacaktır. Muktedir ve coşkun bir muallim çocukların benliğine tamamen hâkim olur. Onları beşeriyetin bu ızdırap günlerine kadar götürür. Onlara medeniyeti katre katre [damla damla] içirerek hatve hatve [adım adım] takip eder. Ve cemiyetimizin manasını anlatmış olur.
Çocuğun etrafında her şey ona daha evvelkini evvel, daha sonrakini sonra görmeyi telkin eder. Bizzat kendisi “ben geçen sene ikinci sınıfta idim. İkinci sınıfın derslerini daha evvel gördüm. Dün bugünden daha evveldir, dünkü dersi de daha evvel okudum. Birinci ders, üçüncü dersten daha evveldir. Birinci dersi daha evvel gördüm.” diye düşünür. Tecrübesi ona bunu telkin eder. Bir gün herhangi bir sebeple çocuklara ihsas etmeden birinci dersi okutmamış olsanız da ikinci veya üçüncü derse girseniz derhal bu ikinci veya üçüncü dersin birinci ders olduğu zehabına düşmekte tereddüt etmezler. Üçüncü dersin hocası sınıfa girdiği zaman hayretlerini izhardan kendilerini men edemezler. Bu, çocuk için tabiidir. Onların yanında ne kadar saat olursa olsun birinci ders saatinin geçtiğini saatinde görse bile saatinin yanlışlığına ihtimal verir. Birinci dersin geçtiğine ihtimal vermez. Tarihten herhangi bir bahsi anlattığınız zaman o bahse takaddüm eden bahsi sehven unutmuş olsanız da ders esnasında o bahse avdet etseniz [dönseniz] bu iki bahsin ikisi de çocuk için anlaşılmamıştır. Eğer anladıklarına kanaat eder de derse devam edersek ancak kendimizi aldatmış oluruz. Meğer uzun zaman geçmeli ve o bahisler hakkında edindiği intibalar kesb-i zafiyet etmeli. O zaman bu bahis hakkında dürüst, yeni intibalar verirsek o bahis hakkında hâsıl olan teşevvüşü [karışıklığı] izale ettiğimize kanaat edebiliriz. Bu hâller, bize tarih dersinde takip edeceğimiz hatt-ı hareketi tayin eder. Bu telkinat çocuğa her şeyin bir sistem ve intizam dâhilinde yürüdüğü fikrini vermektedir. Biz bu yoldan inhiraf ettiğimiz zaman çocuğun fikriyatı alt üst olur, gördüğümüz zilletlere düşer. Evet, mazi çocuk için bir küldür. Bu külün [bütünün] bazı cüz’lerini [parçalarını] bazı hususta tetkik etmek istiyorsak o cüz’i hâldeki müşabihine [benzerine] rabt ederek [bağlayarak] tetkik zarureti vardır. Fakat hâl-i hâlde, mazi ise kendi mevkiinde kalmak şartıyla… Bu ise ancak ders verildiği zaman muallimin yapacağı bir hareket, bir manevradır. Çocuğun ruhunu istediği noktaya getirmek ve o noktada istediği fikri kabul ettirebilmek için muallim elan çocuğu benliğinden yakalamalı, bunun için de tamamen çocukla muallim hemhâl olmalı, onun insiyak [içgüdü] ve enterelerini (?) çok yakından bilmelidir. Bu sırra vakıf olduktan sonra çocuk ruhu bizim gideceğimiz yolu bize gösterir. Çocuğun hareketlerini kendi mıntıkamızın çizdiği hatlarla tahdide çalıştıkça bu muvaffakiyetsizlik devam edecek demektir.
Ali Fahreddin
İstanbul: Erkek Muallim Mektebi Tatbikat Muallimlerinden
[Tedrisat Mecmuası, Sayı:67, İstanbul, Mayıs 1341 (1925), s. 317-338]
https://www.tufs.ac.jp/common/fs/asw/tur/htu/data/HTU2197-07/index.djvu
Maarifimizde İstikamet
Kılıç Ali’nin Anlatımıyla Dr. Reşit Galip Olayı
Published
2 yıl agoon
Haziran 26, 2024By
drkemalkocak
Giriş
Ayşe Afet İnan’[1]ın “1933 yılının 23 Nisan Çocuk Bayramı idi. O, heyecanla Çankaya Köşkü’ne geldiği vakit, Atatürk’ün yanında bana bir kâğıt uzattı ve şunları anlatmaya başladı:
“Sabahleyin ilk bayramlaşmayı kızlarımla yaptım. Onlara bir şeyler söylemek istediğim vakit, bir ant meydana çıktı. İşte Cumhuriyetimizin 23 Nisan çocuklarına armağanı” dedi. Kâğıtta şöyle yazıyordu:
Türküm, doğruyum, çalışkanım. Yasam: Küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak; yurdumu, budunumu özümden çok sevmektir. Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
Bu sözler, Türk çocukları tarafından o yıldan beri tekrarlanmaktadır. Vatanperver Dr. Reşit Galip, evvela bir baba olarak bu hisleri duymuş, sonra da Milli Eğitim Bakanı olarak okul çocuklarına bu andı içirmişti.

O, 6 Mart 1934 gününde, daha bu ülkeye çok yararlı olabilecek bir çağda vefat etti. Ulus, bu gibi feragatli değerlere her zaman muhtaçtır. Dr. Reşit Galip’in kişiliğinde Türk Tarih Kurumu, kurucu bir üyesini, vatan, idealist bir evladını kaybetmiştir.” [2] ifadeleriyle tanımladığı Dr. Reşit Galip [3], Mustafa Kemal’in isteği üzerine 19 Eylül 1932-13 Ağustos 1933 tarihleri arasında Maarif Vekilliği yapmıştır.
Mustafa Kemal’in 17-19 Mart 1923 tarihlerinde yaptığı Mersin gezisinde, Millet Bahçesi’nde Türk Ocağı’nın düzenlediği açık hava toplantısında Dr. Reşit Galip, Mersin Türk Ocağı Başkanı ve Hükumet Tabibi olarak konuşma yapmıştır. Dr. Reşit Galip’in konuşmasını dinleyen Mustafa Kemal, konuşmayı cevaplandırmak üzere kürsüye çıkmış ve aşağıdaki konuşmayı yapmıştır [4]:
Mersin’de Halka Nutuk
(17 Mart 1923)
Mersin, 17 [Mart 1923] (A. A.) – Gazi Paşa Hazretleri Mersin Millet Bahçesi’nde Mersinliler namına Doktor Reşid Bey’in nutkundan pek mütehassis olmuşlar ve halka hitaben bir çeyrek saat irad-i nutuk [nutuk irat] buyurmuşlardır. Paşa Hazretleri’nin bu nutuklarından zapt edilebilen aksamı [kısımları] ber-vech-i atidir [aşağıdadır]:

“Aziz kardeşler,
Genç ve çok kıymetli doktorumuz Reşit Bey’in sözleri bence iki nokta-i nazardan [bakımdan] kabil-i taksimdir [taksim edilebilir].
Birincisi doğrudan doğruya kalbinin, vicdanının ve muhterem Mersin halkının vicdanının, benim kalbimdeki hissiyata tercüman olan hissiyatıdır. Buna teşekkür ile iktifa edeceğim [yetineceğim]. Hakikaten muhterem Doktor’un dediği gibi, benim için dünyada en büyük mevki ve mükâfat milletin bir ferdi olarak yaşamaktır. Eğer Cenabı Hak beni bunda muvaffak etmiş ise, şükür ve hamtlar ederim. Bugün olduğu gibi ömrümün nihayetine kadar milletin hadimi [hizmetçisi] olmakla iftihar edeceğim.
Muhterem Mersin halkı, bugün hakkımda gösterdiğiniz samimi ve heyecanlı tezahürattan size ayrıca teşekkür ederim. Ayrıca itiraf etmek mecburiyetindeyim ki, geldiğim günden bu ana kadar hissiyatımın, memnuniyetimin derecesini biliyorum, müsterih ve emin bulunuyorum ki, her taraftaki kardeşlerimiz gibi burada da bana muhabbet ve itimat eden kardeşler var. Mersinliler, memleketiniz Türkiya’nın çok mühim bir noktası bulunuyor, çok mühim bir ticaret noktasıdır. Memleketiniz bütün dünya ile Türkiya’nın en mühim bir irtibat noktasıdır. Bunu sizler benden iyi biliyorsunuz. Memleketinize sahip olabilmek için çektiğiniz elemler, azaplar, mahrumiyetler büyük olmuştur. Bunu sizler takdir edersiniz. Hepimiz arzu edelim ki, acı günler tekerrür etmesin. Buna hakikaten layık olmak lazımdır. Muharebe meydanlarında kıymetli evlatlarımızın süngü ve silahlarının muzafferiyeti kâfi değildir. Bu muzafferiyet ve muvaffakiyet çok büyüktür. Ancak hakiki refah ve saadete sahip olabilmek için, asıl bundan sonra çalışmak lazımdır. Sizin için zafer ve terakki [ilerleme] sahası iktisadiyatta, ticarettedir. Bunu takdir ediyorsanız, çok çalışmaya mecbursunuz. Aksi takdirde memleketin sahib-i hakikisi [hakiki sahibi] olduğunuzu söyleseniz bile, kimseyi inandıramazsınız. Bu hakikatle dolu sözlerim, fakat bu hakikati ifade ediyorum. Gönül arzu eder ki, burada bir saat, bir gün değil, uzun müddet kalayım, daha hususi hasbıhaller yapalım [özel görüşüp dertleşelim]. Fakat şimdilik buna imkân yoktur. Sözümü kesmek mecburiyetindeyim. Son söz olmak üzere bu memleketin hakiki sahibi olunuz, diyeceğim. Burada geçirdiğim saatler benim için pek kıymetli olmuştur. Derin muhabbetlerle hepinize veda ediyorum; Allah’a ısmarladık arkadaşlar.”
Paşa Hazretleri ve maiyeti erkânı saat üçü on beş geçe bahçeden istasyona ve üç buçukta hususi trenle Tarsus’a hareket buyurdular.
***
Kılıç Ali’[5]nin Anlatımıyla Dr. Reşit Galip Olayı

Bu [17-19 Mart 1923 tarihlerinde yapılan] Mersin gezisinden bir hayli sonra, Hamidiye kruvazörü ile Mudanya’dan Trabzon’a gidiyorduk. Hamdullah Suphi Bey de (Tanrıöver) bizimle birlikteydi. Tam Sinop limanına gireceğimiz sırada, boş bulunan birkaç milletvekilliği için adayların durumu konuşuluyordu. Gazi, hemen Reşit Galip’i hatırladı:
“Mersin’de bir doktor görmüştük. Adı Ragıp mıydı neydi?“
Hamdullah Suphi Bey, Reşit Galip’le ilgili kanaatlerini, onun yurtseverliğini kendine özgü güzel konuşma şekliyle anlattı. Reşit Galip’in adaylığı bu şekilde Hamidiye kruvazöründe kararlaştırılmış oldu. Gazi, bu geziden Ankara’ya döner dönmez Reşit Galip’in adaylığı için hemen emir verdi.
O yıllarda milletvekili adayları, Bakanlar Kurulu ve partinin genel yönetim kurulu ile grup yönetim kurulu üyelerinden oluşan Parti Divanı tarafından belirlenir ve ilan edilirdi. Ben de partinin Genel Yönetim Kurulu Üyesi olduğum için bu divana dâhildim. Başbakan Fethi Okyar’ın başkanlığında toplanan Parti Divanı’nda Dr. Reşit Galip’in adaylığı görüşüldü. Bazı itirazlar oldu. Arkadaşlar bunun Gazi tarafından istendiğinden haberdar değillerdi. Buna rağmen bütün arkadaşlar oylarını sonuçta Reşit Galip’e verdiler. Bu adaylığa sadece Sağlık Bakanı Dr. Refik Bey (Saydam) karşı çıkmıştı. Divan toplantısından sonra bir aralık Refik Bey’in koluna girdim. “Niçin muhalif kaldınız?” diye sordum. Gazi’nin arzusu olduğunu anlattım. Bana aynen şunları söyledi:

“Kılıç Ali, belki doğru yapmadım. Fakat ben gidip bizzat Gazi’ye niçin muhalif kaldığımı arz edeceğim. O zaman hiç şüphe etmem ki beni haklı bulacaklar ve mazur göreceklerdir.“
Hemen arkasından şunları ekledi:
“Bu adamı çok iyi bilirim. Şimdi bir köy doktorunu milletvekili yapıyoruz. Yarın milletvekilliği kendisine az gelecek. Bakan olmak isteyecek. Bakan olursa o da az gelecek başbakanlık isteyecek! Başbakan olursa. . . “
Kolumdan çıktı ve “Ondan sonra ne isteyeceğini artık sen anla” diyerek başını titrete titrete yürüdü, odadan çıkıp gitti.
Reşit Galip’in adaylığı ilan edildi, milletvekili seçildi. Meclis’e gelir gelmez İstiklal Mahkemesi üyesi oldu. Birlikte çalış tık. Ahlakı, yurtseverliği ve başarılı çalışmalarından dolayı kendisini saygıyla anmak görevimdir.
Reşit Galip, okumayı ve çalışmayı çok seven kültürlü bir gençti. Vaktiyle Türk Ocakları’nın yıllık kongrelerinde yaptığı gibi milletvekili olduktan sonra sık sık kürsüye çıkar, güzel konuşur, görüş ve düşüncelerini söylemekten, savunmaktan çekinmezdi. Çok olumlu görüş ve düşünceleri vardı. Cesur bir adamdı. Meclis’te tartışmalara katılmaktan zevk alırdı. Meclis’te ve parti toplantılarında yaptığı konuşmalarla giderek dikkati çekmeye başladı.
Reşit Galip’in bir parti toplantısında, doğu illerinden söz edilirken, Kürtlük konusunu gündeme getirerek, hükümetin o illerde halkı rencide ettiğini ileri sürmesi İsmet Paşa ile arasının açılmasına sebep olmuştu. Hele parti toplantısı sırasında, “İsmet Paşa bunları duymuyor. Aslında duymak gücüne sahip değildir” diye bağırmasını İsmet Paşa hiçbir zaman affetmeyecekti.
Atatürk o sıralarda Türk tarihiyle ilgileniyor, bu konuya büyük önem veriyordu. Ülkenin tanınmış tarihçilerini ve profesörlerini davet ediyor, toplantılar, görüşmeler ve araştırmalar yapıyordu. Bu arada Reşit Galip’ten de yararlanıyordu. Reşit Galip ise Atatürk’ten aldığı her görevi büyük bir özenle yerine getiriyordu. Bu nedenle de Atatürk’ün dikkatini çekmeyi başarmıştı. Gerek Meclis çalışmalarında ve devrimler konusunda, gerekse bilim alanında gösterdiği başarılarla Atatürk’ün sevgisini ve güvenini kazanmıştı. Dolayısıyla O’nun çevresine de girmiş oldu. Her akşam sofrada ve yapılan gezilerde arkadaşlar arasında bulunurdu. Fakat Atatürk’ün çevresine girip onun yakını olduktan sonra tavırları değişmeye başladı. Yavaş yavaş yakın arkadaşlarını bile beğenmez olmuştu. Sadece milletvekili olarak kalmış olmasını takdir edilememesine bağlıyordu. Dr. Refik Saydam’ı haklı çıkarır gibiydi.
Atatürk, gezilerinin birinde Reşit Galip’i de yanına alarak İstanbul’a getirmiş, kendisini Dolmabahçe Sarayı’nda konuk ediyordu. Bir gece hep birlikte Beyoğlu’ndaki Turkuvaz lokantasına gittik. Bu lokanta, Bolşevik ihtilalinden kaçıp Türkiye’ye sığınmış olan Beyaz Ruslardan bir karı-koca tarafından açılmıştı. Lokantanın bütün çalışanları da Beyaz Rus’tu. İyi Rus ailelerinden oldukları yüzlerinden anlaşılıyordu. Görüntü ve adamların tavırları Atatürk’ün pek hoşuna gitmişti. Lokantanın sahibi ile sahibesini yanına çağırdı. Böyle güzel düzenlenmiş bir lokanta açtıkları için kendilerini kutladı.
Atatürk, her vatandaşın konforlu bir evde çoluk çocuğuyla refah içinde yaşamasını, güzel lokantalarda oturup yemek yemesini, güzel bir gazinoda eğlenmesini isterdi. Bir vatandaşının, bir yakınının bir eve sahip olduğunu, hele bu evin konforunun yerinde bulunduğunu görünce çok memnun olurdu. Halkın yemek yediği, eğlendiği yerlerin de Avrupai tarzda yapılmasından, konforlu ve temiz olmasından hoşlanırdı. Ankara’da Karpiç’te, İstanbul’da Park Otel, Tokatlıyan ve Turkuvaz’da, temiz salonlarda, temiz masalarda neşe içinde yemek yiyenleri görünce çok mutlu olurdu. Bu çeşit yerlerin sayısının artmasını arzulardı. Turkuvaz sahipleri de bunu bildikleri için Atatürk’ten yardım rica ettiler. Atatürk bu ricaya şu karşılığı verdi:
“Mademki yapılacak daha başka yeniliklere maddi imkânları yoktur, o halde büyük bir şehrin ihtiyacını karşılayabilecek bu yeniliğe bankalar yardım etmelidir.”
Daha sonra, sofrada bulunan Hasan Saka’ya şu emri verdi:
“Hasan Bey! Yarın İş Bankası’yla görüşünüz. Durumu birlikte inceleyiniz. Bu müesseseye mümkün olan yardımı yapsınlar. Bu şekilde İstanbul rahat edebilecek güzel bir yer kazanmış olur.“
Hemen şunu eklemeyi de ihmal etmedi:
“Tabii bankanın yapacağı bu yardım, bankanın usul ve teamülüne uygun olsun.”
Hasan Saka Bey bu işle meşgul oldu. İş Bankası bu müesseseye yardım için çok uğraştı. Fakat müessesenin sahipleri teminat gösteremedikleri için kredi verilemedi.
Turkuvaz’da servis yapan Madam Vera, hizmeti ve güler yüzlülüğüyle Atatürk’ün çok kez iltifatına mazhar olmuştu. Bu nedenle Madam Vera adı, özellikle o gece sofrada bulunanların belleğinde kalmış olmalıdır. Bu arada Reşit Galip’in de belleğinde ve anılarında iz bıraktığını sonradan anlamıştık.
***

Reşit Galip Bey, aynı zamanda Ankara Halkevi başkanlığını da üstlenmişti ve bu görevi büyük bir hevesle yapıyordu. Özellikle tiyatro alanında bir yenilik yapmak istiyor, buna çok önem veriyordu. Hatta Atatürk’ün takdirini kazanan bir piyes seyrettirmeyi başarmıştı. Fakat o zaman Milli Eğitim bakanı olan Esat Bey, Reşit Galip’in bu alandaki yenilik teşebbüslerine daima engel oluyordu. Reşit Galip’in bakanlıktan istedikleri reddediliyordu. Reşit Galip sık sık bunları bana anlatır, Esat Bey’den acı acı şikâyet ederdi.
Milli Eğitim Bakanı Esat Bey (Sagay), piyade albaylığından emekli eski bir askerdi. Harbiye’de uzun yıllar Almanca hocalığı yapmıştı. Balkan Savaşı sırasındaki fırka kumandanlığından sonra emekliye ayrılmış, ordu donanma pazarı müdürlüğüne getirilmişti. Mütarekede İstanbul Belediye Cemiyeti’ne üye seçilmiş, sonunda ikinci devrede milletvekili seçilerek Meclis’e gelmişti. Harbiye’de Atatürk’ün de hocalığını yapmış olduğu için Atatürk ona “hocam” diye hitap ederdi.
Esat Bey olgun, tecrübeli, dürüst ve nazik bir insandı. Milli Eğitim Bakanlığı’na getirildiğinde kendisinden çok olumlu işler ve yenilikler beklenmişti. Zaman geçtikçe bunların hiçbiri olmayınca Atatürk bile hayal kırıklığına uğramıştı. Sırası geldikçe Esat Bey’i uyarıyordu. Esat Bey’in artık uzun süre bakanlıkta kalamayacağı anlaşılmıştı.
***
Turkuvaz lokantasına gittiğimiz geceden dokuz-on gün sonra Dolmabahçe Sarayı’nda akşam yemeğindeydik. Davetliler arasında Bolu Milletvekili Hasan Cemil, Reşit Galip, Cevat Abbas, diğer bazı arkadaşlar ve ben bulunuyorduk. Sofradan önce Reşit Galip odama geldi. Çok önem verdiği ve üzerinde özenle çalıştığı Akın piyesi için Milli Eğitim Bakanı’nın yine gereksiz ve anlamsız bazı zorluklar çıkardığını anlattıktan sonra, Esat Bey’i kastederek şöyle dedi:
“Bu adama karşı o kadar doluyum ki kendimi zapt edemeyeceğim. Belki bir falso yaparım. Onun için sofraya gelmek istemiyorum.”
Ben de kendisine şu cevabı verdim:
“Şayet dediğin gibi kendini tutamayacaksan gelme. Atatürk seni sorarsa idare ederim.”
Fakat Reşit Galip sonradan ne düşündüyse, geldi sofraya oturdu. Sofrada tarih konuları üzerinde sohbet ediliyordu. Atatürk özellikle Hasan Cemil Bey’in hazırladığı bazı tezler hakkında verdiği bilgiyi dikkat ve takdirle dinliyordu. Reşit Galip ise çok neşesizdi. Söylenenleri dinlemiyor, dikkatimi çekecek kadar alkol alıyordu. Sohbetin konusu bir ara halkevlerinin çalışmalarına intikal etti. Reşit Galip Bey fırsattan yararlanarak, Milli Eğitim Bakanı’nın halkevlerine çıkardığı güç lüklerden şikâyete başladı. Biraz da alkolün etkisiyle Esat Bey’i çok ağır ve acı şekilde eleştirdi.
Atatürk çok nazik bir ev sahibiydi. Sofradaki konuklarının rencide edilmesine asla izin vermezdi. Reşit Galip’in Milli Eğitim bakanına karşı dolu olmasını anlıyordu. Esat Bey’i rencide edici sözler söylememesi için konuyu değiştirmeye çalışıyordu. Reşit Galip Bey ise konuyu daha da alevlendiriyor ve giderek saldırganlaşıyordu. Bir ara Atatürk’e şöyle hitabetti:
“Atatürk! Milli Eğitimi ve gençliği bu softa zihniyetli insanlardan ancak sen kurtarabilirsin.”
Atatürk’ün artık sabrı tükenmişti. İstemeye istemeye Reşit Galip’e şunları söylemeye mecbur oldu:
“Reşit Galip! Bunlar nasıl sözlerdir? Sizi bu şekilde konuşmaktan menediyorum. Artık susunuz.”
Reşit Galip o kadar kendinden geçmiş durumdaydı ki, ne söylediğini, ne yaptığını bilmiyordu. Atatürk’ün bu uyarısına cevap verdi:
“Bu sofra millet sofrasıdır, bir yere gidemem.”
Atatürk hala nezaketini bozmuyordu:
“O halde siz kalınız. Ben gidiyorum.” diyerek ayağa kalktı. Sofradan ayrılarak salonun yanı başındaki çalışma odasına gitti.

Kötü olmuştu. Reşit Galip Bey, Esat Bey’i eleştirmeye hala devam ediyordu. Onun bu aşırı hareketlerine son vermek için Cevat Abbas’la birlikte düşündük, sofracıya derhal yemek getirmesini söyledik. Fakat kimsede yemek yiyecek hal ve iştah kalmamıştı. Yemekler çabucak yenildi. Konuklar ayrılıp gittikleri halde Reşit Galip hala inatla söylenip duruyor, masadan bir türlü kalkmıyordu. Bir ara Turkuvaz gecesi aklına gelmiş olacak ki, “Lokanta sahiplerine paralar veriliyor. Madam Veralara iltifat ediliyor. Bizim halimizi gören yok” diye saçmalamaya başladı. Dayanamadım:
“Reşit, bana bak. Şimdi hemen odana gidecek misin, yoksa biz seni gönderelim mi?“
Alkolün etkisi biraz azalmış olacak ki, uyarımı ciddiye aldı. Sofradan kalktı. Bu kez de salonun yanındaki kırmızı odaya girdi. Orada Genel Sekreter Tevfik ve Başyaver Rusuhi Beylere derdini dökmeye başladı. Sonunda sabaha doğru odasına götürüldü ve yatırıldı.
Ertesi sabah uyanır uyanmaz Reşit Galip’in durumunu öğrenmek istedim. Bana şu kartı bırakarak sabahın erken saatinde saraydan çıkıp gitmiş:
“Biliyorum, hatam büyüktür. Bunun telafisi ve tamiri çarelerine başvurmak üzere Ankara’ya gidiyorum.”
Giderken Tevfik Bey’e uğramış. Ankara’ya gitmek için yataklı trenden bilet alacağını, ancak parası olmadığını söyleyerek on beş lira borç istemiş.
Hataları affetmesini bilen Büyük Atatürk, ertesi gün bize şöyle diyordu:
“Zavallı Reşit Galip! Esat Bey’den ne kadar güçlük görmüş, ne kadar çile çekmiş ki kendini tutamayacak hale geldi. Kim bilir şimdi ne kadar sıkılıyordur. Kendisini teselli etmeli.”
Reşit Galip’in sabah erken saatlerde Ankara’ya gitmek üzere saraydan ayrıldığını ve bana bir kart bıraktığını arz ettim, kartı okudum. Parası olmadığı için Tevfik Bey’den de on beş lira ödünç aldığını duyunca Atatürk çok üzüldü:
“On beş lira mı verilir? Çok ayıp olmuş. Tevfik biraz fazlaca vermeliydi.”
Reşit Galip, hiç de elinde olmayarak ve istemeyerek yaptığı bu hareketten sonra, Keçiören’deki evinin çok sevdiği kütüphanesine kapandı. Kendini tümüyle okumaya verdi.
***
Aradan aylar geçmişti. Bir gün Çankaya’da sofrada birdenbire Atatürk’ün aklına Reşit Galip geldi. Bana sordu:
“Kılıç, Reşit Galip ne âlemde?“
“Kütüphanesine çekilmiş üzgün bir durumda emirlerinizi bekliyor” dedim.
“Acaba şimdi, şu dakikada ne durumda bulunuyor?” “Efendim şimdi anlar arz ederim.”
Sofradan kalktım. Anlıyordum ki bu gece Reşit Galip’i görmek istiyordu. Nitekim öyle de oldu.
Arkamdan bağırmaya başladı:
“Durumunu sormaya gerek yok. Hemen kalksın gelsin.”
Gece yarısı olmuştu. Reşit Galip’e bunu telefonla müjdeledim. Çok geçmeden Çankaya’ya geldi. Atatürk’ün elini, Atatürk de onun yüzünü öptü. Sofra birden şenlendi. Reşit Galip’in tekrar sofraya davet edilmesi hepimizi sevindirmişti.
Bir süre sonra Atatürk’ün maiyeti olarak İstanbul’a gitmiştik. Reşit Galip Bey de Atatürk’ün konuğu olarak yine Dolmabahçe Sarayı’ndaydı. O akşam sofra resmi salonda kurulmuş, orada toplanılmıştı. Tesadüfen Milli Eğitim Bakanı Esat Bey de davetliler arasındaydı. Atatürk bir ara kendisine dönerek şöyle dedi:
“Hocam, Maarif işleri hala düzelemedi. Aradan hayli zaman geçtiği halde, ben sizde bunu düzeltecek ve Maarif’te gerekli yenilikleri yapacak bir faaliyet göremiyorum.”
Esat Bey fena halde ürktü. “Bütçe beni çok sıkıyor, bu yüzden iş çıkarmak mümkün olamıyor efendim” deyince Atatürk büsbütün kızdı:
“Bu ne biçim cevaptır? Eski Osmanlı Devleti’nin Maarif nazırları da mektepler olmasaydı maarifi iyi idare ederdim derlermiş. Onların zihniyetiyle aranızdaki fark nedir? Bu zihniyetle benim istediğim maarif idare edilebilir mi?“
Atatürk, sözlerini şöyle sürdürdü.
“Anlıyorum ki, siz bu işi idare edemeyeceksiniz. Hemen istifa ediniz ve yerinize şimdi bana bir aday teklif ediniz!“
Esat Bey bu öneri karşısında şaşırdı ve bocaladı. Atatürk yerinden kalktı. Esat Bey’i alarak, salonun yanındaki somaki odaya çekildi. Reşit Galip sofrada tam yanımda oturuyordu. Güçlü bir önseziyle kulağına şunu söyledim:
“Reşit, Milli Eğitim bakanı oluyorsun!“
Ve ekledim:
“Şayet Milli Eğitim bakanı olursan Antep’e bir yatılı lise açmayı vaat ediyor musun?“
Reşit Galip “Söz veriyorum” dedi ve sigara paketinin arkasına şunları yazdı, altını imza etti ve bana verdi:
“Milli Eğitim bakanı olursam behemehâl Gazianteplilere bir lise açmayı Kılıç Ali’ye vaat ediyorum.”
Atatürk, Esat Bey’le birlikte sofraya döndü. Konuyu tekrar açtı ve Esat Bey’e sordu:
“Tabii şimdiye kadar aday düşündünüz. Adayınız kimdir söyleyiniz.”
Esat Bey ayağa kalkarak cevap verdi:
“Efendimiz! Adayı o kadar uzaklarda aramaya gerek yok. (Reşit Galip’i göstererek) İşte adayım huzurunuzdadır. Reşit Galip Beyefendi’dir. Bu iş için her bakımdan güveninizi kazanmış genç bir arkadaşımızdır.”
Bu senaryonun somaki odada Atatürk tarafından hazırlandığı ve Esat Bey’e dikte ettirildiği anlaşılıyordu. Atatürk gülümsedi:
“Teşekkür ederim. Çok isabetli oldu. Öteden beri benim de adayım o idi.”
Esat Bey bir odaya çekilerek istifasını yazdı, getirip Atatürk’e takdim etti. Bundan Başbakan İsmet Paşa’nın tabii haberi yoktu. Atatürk onu da telefonla haberdar etti ve Esat Bey’den boşalan Milli Eğitim Bakanlığı’na Aydın Milletvekili Reşit Galip’in getirilmesi konusundaki görüşünü sordu. Gece yarısı olmuştu. İsmet Paşa henüz olumlu veya olumsuz cevap vermemişti. Reşit Galip çok heyecanlıydı. Ben kendisini sürekli yatıştırmaya çalışıyordum. Bir taraftan da İsmet Paşa’dan cevap alınması için yaver beylere sürekli haber gönderiyordum. Sonunda İsmet Paşa’dan aşağı yukarı şu şekilde bir cevap geldi:
“Reşit Galip Bey arkadaşımız hiç şüphesiz ki Milli Eğitim Bakanlığı için yeterlidir. Ancak kendileri daha genç denebilecek bir çağda iken uykularım sırasında haberdar olmak ve duymak kabil olmayan bazı idari ve siyasi yolsuzlukların sorumluluğuna katılmak uygun mudur? Bunu düşünüyorum. Mamafih emir ve irade yine şefimindir.”
Bir Reformcunun Sonu
İsmet Paşa’dan gelen bu cevap, bir parti toplantısında Reşit Galip’in “Hükumet Başkanı uyuyor ve işitemiyor” sözüne bir karşılıktı. İsmet Paşa, o sözü unutmamış ve sırası gelince taşı gediğine koymuştu. Atatürk bunu anladı, “İsmet Paşa taşı gediğine koydu” dedi. Fakat işin peşini bırakmadı. İsmet Paşa’ya güzel bir cevap verdi. Çok geçmeden İsmet Paşa’dan Reşit Galip’e yazılı olarak şu telgraf gelecekti:
“Maarif Vekili Reşit Galip Beyefendi Hazretleri’ne,
Esat Bey’in istifası üzerine boşalan Maarif Vekilliği’ne zat-ı devletleri seçilerek keyfiyet yüksek onaya sunulmuştur. Hemen Ankara’ya teşrifleriniz rica olunur.”
Formalite bu şekilde tamamlanmış oldu ve Reşit Galip Ankara’ya giderek görevine başladı.
Reşit Galip Bey, Milli Eğitim bakanlığı görevini büyük bir şevk ve hevesle yapıyordu. Ancak gün geçtikçe şaşırmaya ve şımarmaya başladı. Bir zamanlar Refik Saydam’ın, hakkında söylediklerini adeta doğrular gibiydi. Çok geçmedi, bakanlıktan istifaya mecbur edildi.
Bu durum Reşit Galip’in çok ağırına gitmişti. Bundan sonra onu ortada görmek mümkün olmadı. Köşesine çekildi. Bütün yakın dostlarıyla ilişkisini kesti. Evinin kütüphanesine karyolasını, yatağını attı, günlerini okuyarak, inceleyerek geçirmeye başladı.
Bir gece Atatürk’le birlikte Akın piyesini seyretmeye Ankara Halkevi’ne gitmiştik. Perde arasıydı. Meğer Reşit Galip de oradaymış. Beni görünce koştu, yanıma geldi. Atatürk’ü çok özlediğini söyledi. Ben de memnun olacağını bildiğim için durumu Atatürk’ e arz ettim. Orada Reşit Galip’i kabul etti, iltifatta bulundu.
Reşit Galip. Atatürk’ün yanından çıktıktan sonra tekrar yanıma geldi. Benimle hayli dertleşti, içini döktü:
“Hastayım. Müthiş soğuk almışım. Piyesten çok, uzaktan bile olsa Atatürk’ü bir kez daha göreyim diye geldim. İzin ver de gideyim. Fazla kalıp başına bir iş çıkarmayayım.“

Öpüştük, ayrıldık. Bu genç, namuslu, vatansever ve inkılapçı insan, iki gün sonra zatürreye yakalandı. Zaten ciğerlerinden rahatsızdı. Bütün çabalara rağmen kurtarılamadı ve çok sevdiği kütüphanesinin bir köşesindeki basit karyolasında bir hafta sonra hayata gözlerini kapadı. Üniversitede reform onun bakanlığı döneminde gerçekleşmiş, yabancı uzmanlar onun zamanında getirilmişti. [6]
DİP NOTLAR:
[1] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/ayse-afet-inan-1908-1985/
[2] Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s. 287
[3] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/resit-galip-baydur-1893-1934/
[4] Hâkimiyet-i Milliye, 21 Mart 1923, No: 769, s. 2, sütun: 6
Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 15 (1923), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005, s. 222-223
[5] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/kilic-ali-suleyman-asaf-1888-1971/
[6] Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, Derleyen: Hulusi Turgut, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2007, 289-298

Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa’dan
Samsun’da Öğretmenlere Nutuk
(22 Eylül 1924)
Giriş
Her türlü külfet ve nimet dengesizliğine rağmen öğretmenlik mesleğini sevgi, heyecan, hoşgörü ve saygı değerleriyle bütünleştirerek idealist bir anlayışla yaşayan ve yaşatan meslektaşlarımın “Öğretmenler Günü”nü tebrik ederim…
Osmanlı Devleti döneminde, asiler dahi öğretmenlerine el kaldırmamış, öğretmeninin tavsiye ve telkini ile isyanı bastırmakla görevli kişilere teslim olmuşlardır.
1923-1938 döneminde milletvekili maaşlarının az olduğu ve artırılması gerektiği gündeme gelmiş ve artış oranı Atatürk’e sorulmuştur. Merhum Atatürk’ün verdiği cevap akıl sahiplerine ibret vericidir, insana, eğitim-öğretime ve öğretmene verilen değerin çarpıcı sonucudur:
Artış, öğretmen maaşını geçmesin!..
Gazi Mustafa Kemal Paşa, 24 Mart 1923’te Kütahya Sultanisi’nde Öğretmenlere yaptığı konuşmada “Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri milletin istikbalini [geleceğini] yoğuran irfan ordusu. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir, feyizlidir, muhteremdir; fakat bu iki ordudan hangisi daha kıymetlidir, hangisi yekdiğerine müreccahtır [tercih edilir]. Şüphesiz böyle bir tercih yapılamaz, bu iki ordunun ikisi de hayatidir.” sözleriyle Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Eğitim Ordusunun önemini ve vazgeçilmezliğini ifade etmiştir. Savunma ve Eğitim Bakanlıklarının önünde yer alan “Milli” sıfatının anlam ve öneminin kaynağı açıkça anlaşılmaktadır.
O halde Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının sosyal ve ekonomik hakları ne ise Türk Eğitim Ordusu mensuplarının sosyal ve ekonomik hakları da öyle olmalıdır.
Başta Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Türk Milli Eğitimine hizmet etmiş öğretmen, yönetici ve müfettişlerimizden fani âlemden baki âleme göç edenlere Yüce Tanrı’dan rahmet niyaz eder, minnet ve şükranlarımı sunar; yaşayanlara sağlık, mutluluk, başarı ve huzur dolu ömürler dilerim.
***

Samsun: 23 [Eylül 1924] (A. A.) – Reisicumhur Hazretleri 22 Eylül’de [1924] Samsun’da kıtaat-ı askeriyeyi [askeri kıtaları], kışlaları teftiş etmiş ve gördüğü intizam ve talim ve terbiyenin mükemmeliyetinden beyan-ı memnuniyet [memnuniyetlerini beyan] etmişler[dir]. Badehu [ondan sonra] bütün Samsun muallime ve muallimlerinin toplandığı İstiklal Ticaret Mektebi’ne gidilerek orada Gazi Paşa Hazretleri’nin şerefine verilen bir çay ziyafetinde pek samimi iki saat geçirilmiştir. Ziyafete piyano refakatiyle talebe tarafından teganni olunan [söylenen] milli şarkılarla başlanmış ve bir muallime ve üç muallim tarafından nutuklar irat olunmuştur. Reisicumhur Hazretleri cevaben bütün samiini [dinleyicileri] pek teheyyüç [heyecanlandıran] ve mütehassis eden atideki [aşağıdaki] nutku irat buyurmuşlardır:
“Muhterem Hanım, Muhterem Beyefendiler,
Bu çay ziyafetini tertip edenlere suret-i mahsusada [özel olarak] teşekkür ederim. Bu vesile beni Samsun’un çok münevver [aydın] bir muhitinde bulundurmuş oldu. Bu vesile, beni dimağları [beyinleri] ilim ve fen ile müzeyyen [süslü], kıymetli insanlardan mürekkep [meydana gelen] bir heyetin huzurunda bulunmakla pek mesut etti.
Efendiler, dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit [yol gösterici] aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekâmülünü [gelişmesini] idrak etmek ve terakkiyatını [ilerlemelerini] zamanında takip eylemek şarttır.

Bin, iki bin, binlerce sene evvelki ilim ve fen lisanının çizdiği düsturları, şu kadar bin sene sonra bugün aynen tatbike çalışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir. Çok mesut bir his ile anlıyorum ki, muhataplarım bu hakikatlere nüfuz etmişlerdir. Mesudiyetim yükseliyor. Şununla ki, muhataplarım taht-ı talim ve terbiyelerinde [talim ve terbiyeleri altında] bulunan yeni nesli de bu hakikatin nurlarıyla doğuşuna müessir [etkili] ve amil [etken] olacak surette yetiştireceklerini vaat eylemişlerdir. Bu, cümlemiz [hepimiz] için iftihara değer bir noktadır.
Muhterem efendiler, hemşiremiz hanımefendi ve ondan sonra beyanatta bulunan
muhterem ve hassas arkadaşlarımız uzak maziyi çok güzel işaretle tavzih ettiler [açıkladılar]. Yakın mazinin acılarını da hakikaten kalpleri dilhun edecek [kan ağlatacak] tarzda beyan buyurdular. Bu vesile ile şahsıma çok teveccühatta [teveccühkâr] bulunmak nezaketini ibraz buyurdular [gösterdiler]. Bu teveccühatın [teveccühlerin] samimi kalplerden çıkması itibariyle şüphesiz çok memnunum, mütehassisim ve müteşekkirim. Yalnız sizden olan bir şahsa sizden fazla ehemmiyet atfetmek, her şeyi bir ferd-i milletin [milletin bir ferdinin] şahsiyetinde temerküz ettirmek [toplamak], maziye [geçmişe], hale [bugüne], istikbale [geleceğe], bütün bu edvara [devirlere] ait bir heyet-i içtimaiye [toplum] mesailinin [meselesinin] tavzih [açıklanmasını] ve tebarüzünü [ortaya konulmasını], bu yüksek bir heyet-i içtimaiyenin [topluluğun] münferit [tek başına, mütevazi] bir şahsiyetinden beklemek, elbette ki layık değildir; elbette ki lazım değildir.
Muhterem kardeşler! Memleket ve milletin hayat ve atisine [geleceğine] olan muhabbet ve hürmetimden dolayı huzurunuzda bir nokta-ı hakikati [hakikat noktasını dinleyiciler] izaha mecburum.
Vatandaşlar, vatanınızda herhangi bir şahsı, istediğinizi sevebilirsiniz! Kardeşiniz gibi, arkadaşınız gibi, babanız gibi, evladınız gibi, sevgiliniz gibi sevebilirsiniz. Fakat bu sevgi sizi, mevcudiyet-i milliyenizi [milli mevcudiyetinizi/milli varlığınızı], bütün muhabbetlerinize rağmen, herhangi bir şahsa, herhangi bir sevdiğinize vermeye saik olmamalıdır [sevk etmemelidir]. Bunun aksine hareket kadar büyük hata olamaz. Ben, mensup olduğum büyük milletimin böyle bir hatayı artık irtikâp etmeyeceğine [işlemeyeceğine] dair kemal-i itimat [tam itimat] sahibi olmakla müsterih [gönlüm/içim rahat] ve müftehirim [iftihar ediyorum].
Arkadaşlar, ben ve benim gibi birçok vatandaşlar, kardeşler, bundan beş, beş buçuk sene evvel vatan ve millet ümitsiz bir felakete düştüğü zaman, muvazzaf [vazifeli] oldukları, vicdan, namus, haysiyet hissiyle mükellef bulundukları vazifeyi yapmak mevkiinde kaldılar. Bunu bittabi yapacaklardı. Yapmaları mecburi idi, vicdani idi, insani idi, namusu milli [milli namus] icabı idi. Ben bu mukaddes esasların haricinde hareket edebilir miydim?
Efendiler, elbette edemezdim. Türk milletinin hakiki hiçbir ferdi bu icabatın [icapların] haricinde hareket edemezdi. Ben elbette bu acı manzara karşısında vicdanımın emirlerine muhalif, namusu milliyemizin [milli namusumuzun] hilafında [karşısında/aykırı] hareket edemezdim. Mensubiyetiyle [mensubu olmakla] müftehir bulunduğum [iftihar ettiğim] yüksek heyet-i içtimaiyenin [toplumun] yüksek haysiyetine elbette münafi [aykırı] hareket edemezdim.
Bence mensup olmakla müftehir bulunduğum milletin hiçbir ferdi bu icab-ı namustan [namus icabından] asla inhiraf etmemiştir [ayrılmamıştır]. Eğer bundan müstesna gösterilenler varsa, emin olunuz aziz ve namuskâr vatandaşlar; onların kalp ve vicdanı milletimizin müşterek vicdan-ı tenezzühünden [temiz vicdanından] hiç ilham alamamış, kapkara, sefil vicdanlardır.
Efendiler, bizim milletimiz derin, büyük bir maziye sahiptir. Milletimizin hayat-ı asarını [hayat eserlerini] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı-yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan büyük Türk devrine kavuşturur. Bütün bu edvara [devirlere] dikkat buyurunuz, Türk kendi ruhunu, benliğini, hayatını unutmuş, nereden geldiği belirsiz birtakım reislerin şuursuz vasıtası olmak mevkiine düşmüştür. Türk milleti kendi benliğini, kendi dimağını, kendi ruhunu unutur gibi olmuş ve bütün mevcudiyetiyle herhangi bir maksada, neticesi zillet olan, esaret olan, fisebilillah [karşılık beklemeksizin] köle olmaya müncer olan [götüren] hakir bir hedefe sürüklenmiştir. Millet maatteessüf [ne yazık ki] bu hal-i gafleti [gaflet halini] çok sürdürdü. Bu yüzden her türlü sefaletlere ve mahkûmiyetlere uğramaktan kendini kurtaramadı. Bütün bu tebaiyetleri; aldığı gayr-i milli [milli olmayan] terbiyenin icabatı [icapları] olduğunu fark etmeksizin, mehakim [sağlam] bir terbiyenin eseri olduğu kanaatiyle tatbik ediyordu. Esas-ı terbiye [terbiyenin esası], hedef ve mahiyet-i terbiye [terbiyenin hedefi ve mahiyeti] ne büyüktür. Bu hususta istikamet yanlış ise ve koskoca bir millet emniyet ve itimat ettiği kitaplardan şahit göstererek, rehber olduklarını iddia edenlerin sözlerine inanarak yürürse ve bu yürüyüş istikameti kendilerini mahv ve izmihlale [yok olmaya] düşürürse, kabahat; bu istikameti takip eden nezih, ahlaklı, fedakâr, rehberlerine itimat eden zavallı halktan ziyade, rehberlere ait değil midir?
Efendiler, söz söyleyen arkadaşlarımızdan biri bana nereden ilham ve kuvvet aldığımı sordu. Bu sualine [sorusuna] kısa bir cevap vermek isterim. Bilirim ki, bugünkü intibahı [uyanışı], düne, maziye medyunuz [borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımızın, mürebbilerimizin; ruh ve dimağlarımızın [beyinlerimizin] inkişafında [gelişiminde] feyizli tesirleri vardır. Gerçi biz, belki burada bulunanların kâffesi [tamamı] dünyaya geldiğimiz zaman bu topraklar üzerinde yaşayanlarla beraber, kahhar [kahredici] bir istibdadın pençesi içinde idik. Ağızlar kilitlenmiş gibi idi. Muallimler, mürebbiler yalnız bir noktayı dimağlara yerleştirmeye mecbur tutulmakla idi: Benliğini, her şeyini unutarak bir heyulaya boyun eğmek, onun kulu, kölesi olmak. Bununla beraber, tahattur etmek [hatırlamak] lazımdır ki, o tazyik altında dahi, bizi bugün için yetiştirmeye çalışan hakiki ve fedakâr muallimler ve mürebbiler eksik değildi. Onların bize verdikleri feyiz elbette esersiz kalmamıştır. Şimdi burada bir zatıâliye tesadüf ettim. O, benim rüştiye birinci sınıfında muallimim idi. Bana henüz iptidai [temel] şeyleri öğretirken istikbal [gelecek] için ilk fikirleri de vermişti.

Efendiler, izah etmek istiyorum ki, ilk ilham ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından, terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın [ilhamların] mazhar-ı inkişaf [gelişmeye mazhar] olması, millet ve memlekete hizmet edebilecek kudret ve kabiliyeti bahşedebilmesi için, millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla her an takviye olunmak lazımdır. Bu fikir ve duyguların menba [kaynağı] bizzat memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek ve onun icabatına [icaplarına] mevcudiyetini hasretmeyi hareket düsturu bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır. Bir milletin efradında [fertlerinde] hâkim olması, riayet edilmesi icap eden milletin müşterek arzusu, ortak fikridir. Bir insan memleket ve milletine nafi [faydalı] bir iş yaparken, gözünden bir an uzak bulundurmamaya mecbur olduğu düstur milletin hakiki temayülüdür [eğilimidir].
Binaenaleyh [dolayısıyla] efendiler, arkadaşımızın sorduğu ilham ve kuvvet kaynağı milletin kendisidir. Milletin müşterek [ortak] temayülünün [eğiliminin], umumi [genel] fikri olduğunu münkir [inkâr eden] olanlar da vardır. Bu gibileri cümleniz [hepiniz] çok işitmişsinizdir. Bu gibiler, memleket ve milletle alakasız ve gafil insanlardır. Memleketimizin ve milletimizin başına gelmiş olan bunca felaketler hiç şüphe etmemelidir ki, bu gafil insanların memleketin talih ve iradesini ellerinde tutmuş olmalarından ileri gelmiştir.
Efendiler, bir heyet-i içtimaiyenin [toplumun] mutlaka müşterek [ortak] bir fikri vardır. Eğer bu her zaman ifade ve izhar [1] edilmiyorsa [ortaya konulmuyorsa], onun adem-i mevcudiyetine [mevcut olmadığına] hükmolunmamalıdır. O, fiiliyatta behemehâl [mutlaka] mevcuttur. Varlığımızı, istiklalimizi [bağımsızlığımızı] kurtaran bütün afal [fiiller] ve harekât [hareketler], milletin müşterek fikrinin, arzusunun, azminin yüksek tecellisi eserinden başka bir şey değildir.
Arkadaşlar, bugün vasıl olduğumuz [ulaştığımız] netice şüphe yok, çok şayan-ı memnuniyet [memnuniyet] ve ümid-i bahşdır [ümit vericidir]. Fakat bu memnuniyeti mahfuz tutabilmek için, ümitleri saha-ı fiiliyata [fiiliyat sahasına] koyabilmek için bundan sonra dikkat edilecek noktalar da çoktur. Son söz söyleyen hoca efendinin beyanatından ilham alarak arz edeyim ki, en mühim, en esaslı nokta terbiye meselesidir. Terbiyedir ki, bir milleti hür, müstakil [bağımsız], şanlı, ali bir heyet-i içtimaiye [yüksek bir toplum] halinde yaşatır veya bir milleti esaret ve sefalete terk eder.
Efendiler, terbiye kelimesi yalnız olarak kullanıldığı zaman herkes kendince maksut bir medlule [kast olunan bir manaya] intikal eder. Tafsilata girişilirse terbiyenin hedefleri, maksatları tenevvü eder [çeşitlilik gösterir]. Mesela dini terbiye, milli terbiye, beynelmilel [milletlerarası] terbiye. Bütün terbiyelerin hedef ve gayeleri başka başkadır. Ben burada yalnız yeni Türk Cumhuriyeti’mizin yeni nesle vereceği terbiyenin milli terbiye olduğunu katiyetle ifade ettikten sonra diğerleri tevakkuf etmeyeceğim [üzerinde durmayacağım]. Yalnız işaret etmek istediğim manayı kısa bir misal ile izah edeceğim.
Efendiler, yeryüzünde üç yüz milyonu mütecaviz [aşkın] İslam vardır. Bunlar ana baba, hoca terbiyesiyle terbiye ve ahlak almaktadırlar. Fakat maalesef hakikat-i hadise [hadisenin hakikati] şudur ki, bütün bu milyonlarca insan kitleleri şunun veya bunun esaret veya zillet zincirleri altındadır. Aldıkları manevi terbiye ve ahlak onlara bu esaret zincirlerini kırabilecek meziyet-i insaniyeyi [insani meziyeti] verememiştir, veremiyor. Çünkü terbiye hedefleri milli değildir.
Efendiler, milli terbiyenin ne demek olduğunu bilmekte artık herhangi bir tenevvüş [karışıklık] kalmamalıdır. Bir de milli terbiye esas olduktan sonra, onun lisanını, usulünü, vasıtalarını da milli yapmak zarureti gayr-i kabulü münakaşadır [münakaşa kabul etmez]. Milli terbiye ile inkişaf [geliştirilmek] ve ila [yükseltilmek] edilmek istenilen genç dimağları [beyinleri] bir taraftan da paslandırıcı, uyuşturucu, hayali zevaitle [lüzumsuz şeylerle] doldurmaktan dikkatle içtinap etmek [kaçınmak] lazımdır.
Hoca efendi bu fikrini izah için “Vettini vezzeytuni ilah…” ayetini kendince tefsir ettiler [yorumladılar]. İncir ve zeytin çekirdeğinden düstur çıkardılar. Birindeki kesire [çokluğa] diğerindeki vahdeti [tekliğe] işaret ettiler. Ayetin medlulü [manası] bu mudur, değil midir, bir şey demeyeceğim. Yalnız bu seyahatim esnasında tesadüfen bu ayetin manasını ben diğer bir hoca efendiden sormuştum.
Bunun için yarım saat kadar mütalaaya [düşünmeye/araştırmaya] ihtiyaç olduğunu söyledi. Ömrünü medariste [medreselerde] ulum-ı diniye [dini ilimler] tedris ve tedrisiyle [okumak ve okutmakla] geçiren bir zat bir kitabın bir satırını Türkçe ifade edebilmek için böyle bir ihtiyaç dermeyan ederse [öne sürerse], millet, efrad-ı millet [milletin fertleri] ne desin? Onun için efendiler, genç neslin beyni yorulmadan, onun her şeyi ahz [almaya] ve özümlemeye müsait [yatkın] elvahı hakikat izleriyle tezyin olunmalıdır [süslenmelidir].
Muhterem efendiler, bu içtimada [toplantıda] söylenen sözler o kadar hissiyatıma, rikkatime mucip [sebep] oldu ki, samiimde [kulağımda] o kadar ilahi bir ahenk vücuda getirdi ki, bunu bozmamak için bir kelime bile telaffuz etmek niyetinde değildim. Fakat huzurunuzun ruhumda hâsıl ettiği gayr-i kabil-i zapt [zapt edilemez] haz ve his beni beyan-ı hissiyat ve efkâra [hissiyat ve fikrimi beyana] sevk etti. Beni dinlemek zahmetine katlandığınızdan, cümlenize [hepinize] teşekkürler ederim.”
Ziyafetten avdetinde halk pek müteheyyiç ve hassas on binlerce kitleler halinde fenerlerle şehri dolaştıktan sonra Reisicumhur Hazretlerinin ikametgâhları önünde toplanmışlar ve Gazi Hazretlerini şiddetle alkışlamışlardır. Halktan birisi Samsunluların Reisicumhur Hazretlerine hissiyat-ı tazimkaranesini arz etmiş ve Gazi Paşa Hazretleri teşekkür etmişlerdir. Halk saatlerce şehrin sokaklarını dolaşarak icray-ı şadımani eylemişlerdir. [2]
DİPNOTLAR
[1] Hâkimiyet-i Milliye, 25 Eylül 1924, No: 1230, s. 1, sütun: 3-5
[2] Hâkimiyet-i Milliye, 25 Eylül 1924, No: 1230, s. 2, sütun: 4
file:///C:/Users/admin/Downloads/0208.pdf
[1, 2] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 17 (1924-1925), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005, s. 44-48
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri3 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi3 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Tarihi Toplantılar4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk Tarihi3 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk Tarihi3 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi3 yıl agoMustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi’ni Açış Konuşması (4 Eylül 1919)













