Mustafa Kemal Atatürk
Gazi̇ Mustafa Kemal Paşa’nin Türki̇ye’ni̇n Geleceği̇ Üzeri̇ne İzmi̇r’de Halkla Konuşmasi Detaylı Anlatım
Published
4 yıl agoon
By
drkemalkocak
(2 Şubat1923)
“Efendiler! Biliyorsunuz ki, bizde bir kanaat meselesi vardır. Kanaatkâr olmak nazariyesi vardır. Bu çok yanlıştır. Bu nazariye, haddizatında [aslında], delalet ettiği manadan uzaklaştırılmıştır. Kastedilen, anlaşılan ile bağdaşmaz. Kanaatkâr olmak demek, fakir olmak, az şey ile yetinmek demek değildir. Bunu bir tarafa bırakalım. Diğer taraftan bunu çürüten bir şey daha vardır. İnsanlar çok çalışmaya mecburdur. Niçin çalışacak? Gaye, hayatın gerektirdiği her şeyi tedarik etmek ve en iyi tarzda tedarik etmektir. Bu ise zengin olmayı hedef tutmakla mümkündür. Bir insan ve bir içtimai heyet zengin olacağım dediği zaman, ne kadar çok şey lâzım olduğunu görecek ve onların her birini ayrı ayrı tedarik edecek, en iyi vaziyete, mükemmel bir vaziyete ulaştırmak mecburiyetini duyacaktır. Bunu şiar edinelim. Milletimizi zengin etmek lâzımdır. Kuvvetli kılmak için… Zengin olan muvaffak olur. Bu millet, muvaffak olmak istiyorsa zengin olacaktır. Kanaatkârlıktan bahseden insanlara -ki hepimizin kulağına fısıldadıkları- mütalaa tarzlarının yanlış olduğunu avazımız çıktığı kadar bağıralım. Çünkü böyle hareket etmezsek, çünkü o miskince tasavvurların tatbikatına koyulursak, o zaman en miskin vaziyette kalırız. Ve bu kadar miskin vaziyette kalan insanlar da, ali insanlardan meydana gelen içtimai heyetler karşısında yalnız uşak olmaya mahkûm kalır.“
GİRİŞ
T.B.M.M. Reisi Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, 2 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi için hazırlanan Eski Gümrük Binasında İzmirliler ile sohbette bulunmuşlardır. Konferans salonunu, beş altı bin kadın ve erkek dinleyici doldurmuştu. Gazi Hazretleri, saat iki buçukta başlayan ve 6 saati geçen uzun konuşmasında halktan 17 kişinin [Eski Matbuat-ı Dâhiliye Müdürü Fazlı Necip Bey, Hazır olanlardan bir şahıs, Sanatkârlardan İbrahim Hakkı Efendi, Gümrük memurlarından bir efendi, Kız Sultani Müdiresi Hanım, Maarif Müdürü Vasıf Bey, Hazır olanlardan bir şahıs, Darülmuallimin muallimlerinden Hikmet Bey, Darülmuallimin muallimlerinden Hasan Ali Bey, Muallime Melahat Hanım, Sadayı Hak Gazetesi Yazarlarından Sırrı Bey, Hazır bulunanlardan bir efendi, Hazır olanlardan bir Musevi, Ahenk Gazetesi Başyazarı Şevki Bey, Darülmuallimat Edebiyat Muallimesi Nuriye Hanım, Hazır bulunanlardan bir efendi, Edirne Eski Maarif Müdürü İzmirli Rahmi Bey] çeşitli konular hakkındaki sorularına cevaplar vermiştir. Gazi Hazretlerinin konuşmasını; açık, anlaşılır ve doğru anlatım bakımından [İzmir Bir Parola Olmuştur, Kuruluştan Çöküşe Kadar Osmanlı Devleti, Milli Mücadele, Kadının Aile ve İçtimai Heyet Hayatındaki Yeri ve Önemi, Akşehir’de Kadınlarla Hasbıhal, Türkiye Devleti, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Hükûmet, Milli Hâkimiyet, Teşkilatı Esasiye Kanunu, Dış Münasebetlerimiz, Milli İktisat ve Kalkınma, Maarif İşleri, Hars, Milli Seciye, Milliyetperverlik, Milliyet Hissi, Medreseler, Vakıflar, Halk Fırkası, İçtimai ve İktisadi Sınıflar, Ordu, Seçme ve Seçilme Hakkı ve Ödevi] başlıkları altında göstermek mümkündür.
—***—
[Dış Münasebetlerimiz]
Arkadaşlar! Bu bahse ara verebilmek için diğer bir arkadaşımızın dahi sorusuna cevap vermek lâzımdır; o da Rusya ile vaziyetimiz, münasebetimiz nedir vesaire?
Efendiler! Rusya ile bugün mevcut olan umumi münasebetimiz tamamen dostanedir ve samimidir. Bu samimiyetin bozulduğuna veyahut esasen mevcut bulunmadığına dair şayialar yok değildir. Fakat bunların hiçbirisinin aslı esası yoktur. Çünkü Türkiye ile Rusya’nın münasebetleri zaman zaman hâsıl olan, değişen, sönen hislere bağlanmış değildir. Hakiki düşüncelere, hakiki görüşlere ve tabii sebeplere dayanmaktadır. Ve bu sebepler ve şartlar o kadar tabii ve kuvvetlidir ki, ne Türkiye’de ve ne de Rusya’da şahsi siyasetler yapmak isteyenler -ki bu siyasetleri ve bu esasları ihlale yönelik olan siyasetler demek istiyorum- katiyen muvaffak olamaz. Ve nitekim huna teşebbüs edenler olmuştur. Bu gibi hususi ve mahdut teşebbüsler daima sönmeye ve bertaraf edilmeye mahkûmdur. Çünkü iki milletin görüş ve kanaat hasılaları [neticeleri] yekdiğerine temas hâlindedir. Bu hasılaların temadisini [sürmesini, sürekliliğini] esasen o hasılanın içinde cüziyat [az] kabilinden olan hususi görüşler ihlal edemez [bozamaz].
Türkiye ile Rusya arasındaki münasebetler her gün daha ziyade esaslaşmaktadır ve daha çok esaslaşacaktır. Arkadaşımızın sorusundan ufak bir endişe duydum. İhtimal yanılmıyorum, endişe şu noktada görüldü: Yani Rusya ile dostluğumuz yok ise veya bozdurulursa; diğer taraftan da İngiltere’nin takip ettiği görüş bilinmektedir. Bunun üzerine böyle bir vaziyet içinde biz ne yapabiliriz, ne olacağız’?
Arkadaş ve arkadaşlar! Sizi temin ederim ki, hiç korkmayınız. Biz bütün dostluğumuz ile beraber, Rusya’ya dayanarak yürüyen bir millet değiliz. Başlı başına yürüyen bir milletiz. Kati olarak arz ediyorum ki, bu millet, İngiltere’den korkmaz efendiler! Eğer İngiltere bu milleti korkutmakla şu veya bu istikamete döndürmeye çalışmak hevesinde ise -ki bugüne kadar öyle idi- bundan çabuk dönsün, lâzımdır. Çünkü takip etmek istediği istikamete kendisi bizzat dâhil olmuştur. (Yaşasın sesleri, alkışlar) Milletimiz namusludur. Namuslu muhataplar ister. (Yaşa sesleri ve alkışlar)
Umumi siyasî vaziyeti tamamlamak için belki hatırınıza gelir, Fransızlarla ne hâldeyiz? İtalyanlarla ne hâldeyiz? Diğerleri ile ne hâldeyiz? Kısa cevaplarla arz edeyim. Fransızlarla malum bir anlaşmamız vardır. Fakat Fransızlar da Lozan Konferansı’nda İngilizlerle beraber ve hem de tamamen beraber olarak yürümüştür ve yürümektedir, efendiler. Bilhassa kapitülasyonlar meselesinde onlardan daha ileri gitmişlerdir. (Kahrolsunlar) İtalyanlar da öyledir. Kapitülasyonlarda en son ısrar edenler İtalyanlar olmuşlardır. Henüz sarih [açık] bir şey ifade etmek istemiyorum. İnşallah ümit etmek istiyorum ki, yakında bu menfi gördüğümüz zihniyetleri değişir ve hakikaten insan gibi düşünürler. Hak nedir? Adalet nedir? Takdir ederler. Karşımızda korkutmakla, aldatmakla yürüyen değil, bilakis, namusluca muhatap bulunmakla iş hâllolunur, bir millet olduğunu takdir ederler. (Alkışlar) Arkadaşlar, sulhu elde edebilmek için, -fakat daima benim dediğim manada, çünkü bunu kötüye yoranlar vardır-zannediyorlar ki, bizim milletimiz bezgin bir hâle gelmiştir. Her ne olursa olsun sulh yapmak istiyor. Güya hükûmet heyeti veya oradaki murahhaslarımız, milletin hakiki arzusu hilafında olmak üzere, şöyle böyle şeylerle uğraşıyorlar… Hayır, öyle değildir. Siz milletsiniz ve söyleyiniz, çok ciddi olarak söyleyiniz. Bu sebepler ve şartlar dâhilinde sulhu kabul eder misiniz? (Hayır, sesleri) Bittabi [tabiatıyla] hükûmet bütün imkânlara başvuracaktır. Hiçbir vakitte lüzumsuz harbe girmek istemeyecektir. Bir gün işitirseniz ki harp hareketi başlamıştır, bilesiniz ki, bunun yegâne, hakiki ve kati mesulleri muhataplarımızdır. Biz hiçbir vakitte o mesuliyetin sahibi olmayacağız. Perdesi, şekli, rengi ne olursa olsun, herhalde mesul onlardır. Esasen şimdiye kadar da onlardı ve ne olursa yine onlar olabilir.
Arkadaşlar, bu millet ve ordusu, esasen Misakı Millî muhteviyatını kuvvetiyle ve teşebbüslerindeki muvaffakiyetleriyle maddeten elde etmiştir. Bundan sonra bahis mevzuu [söz konusu] olan şey, bizi imha etmek isteyenlerle iyi münasebetlere girmektir ki, o münasebetler bizim kadar onlar için faydalıdır. Er geç o da olacaktır. Mutlaka sulh olacaktır.
Arkadaşlar, artık medeniyet dünyasının, medeniyet dünyasının bu kadar nefretlerle dolu fikirlerin müessiri [tesir edeni, iz bırakanı] olmasına ihtimal veremiyorum. Ve hakikaten görülüyor ki, bütün memleketlerin halkları, hatta İngiliz milleti samimi olarak sulh istiyor. Ancak bu milletlerin hakiki arzularının hâsıl olamaması [elde edilemeyişi], o milletleri sevk ve idare eden ve o milletleri temsil eden insanların o milletlerle aynı kanaatte, fikirde, histe ve görüşte bulunmamalarındandır. Yani milletlerinin hakiki arzularının tercümanı bulunmamalarıdır. Fakat böyle bir şekil ilelebet devam edemez. Milletler, hakikatlerin icap ettirdiği hareket hattını, siyaset yolunu kendi adamlarına kendi siyasî ricaline takip ettirecektir.
Belki, Balkanlar vaziyeti de hatırınıza gelebilir. Biliyorsunuz ki, Balkanlar dâhilinde mevcut hükûmetlerden biri müstesna olmak üzere -Yunanlılar müstesna olmak üzere- Yugoslavya ile Romanya ve Bulgaristan ile alışverişimiz yoktur. Bizce temenni olunur ki, onlarla dost olalım. Onlar bizimle dost olsunlar. Türkiye’nin dostluğu onlar için çok faydalıdır. Ve bu memleketlerde Türkiye’nin dostluğunun kıymetini takdir edenler vardır. Fakat gariptir, her yerde olduğu gibi, güzel ve büyük hakikatler ve kanaatler, biraz müşkülat göğüslenmedikçe tatbik sahası bulamıyorlar. Balkan hükûmetlerinin fiilen düşmanımız olanlarla birleşip aleyhimizde tasavvur ve harekâtta bulunabilmeleri de bazılarının hatırına gelebilir. Bundan da katiyen endişe etmeyiniz. Esasen buna çalışanlar olsa bile muvaffak olmaları güçtür. Eğer muvaffak olurlarsa, bu muvaffakiyet rolör [rol sahibi] olanlara, yani fail olanlara ait kalır. Fakat buna rıza gösterenlerin nihayete kadar zarar göreceklerine hiç şüphe edilmesin. (Alkışlar) Esasen böyle tasavvurun fiile dönüşmesi bizim üzerimizde asla ve asla hiçbir tesir yapamaz. (Alkışlar) Bizim hedefimiz gayet açıktır. Ve bizi oraya yetiştireceğine emin olduğumuz istikamet, çok doğru ve haklıdır. Biz ne olursa olsun o istikameti takip edeceğiz. Ve mutlaka o hedefe ulaşacağız. (Alkışlar)
[Milli İktisat ve Kalkınma]
Arkadaşlar! Diyorum ki, maddeten muvaffak olduk. Usulen ve resmen muvaffakiyetimiz mutlaka ifade olunacak… Fakat nede muvaffak olduk? Neye muvaffak olduk? Eğer bütün bu mesai [çalışma] ve fedakârlık ve azim, rehavet içinde [insan gibi yaşamak] için ise hiçbir mana ifade etmez. Kabul etmek lâzımdır ki, asıl kurtuluşa ulaşmak, mücadeleyi tatil etmekle değil, ilelebet mücadeleyi devam ettirmekle mümkün olacaktır.
İçinizde zan ve farz eden bulunmasın ki, harp ve düşmanca hareketler son bulunca işler bitmiştir. Hayır… Hakiki mücadele ve belki daha güç mücadeleler o zaman başlayacak. Bu suretle muvaffak olunacak, hakiki kurtuluş temin edilecektir. Arkadaşlar! Geleceğe ait mücadele safhaları çoktur ve geniştir. Bütün bu çok kelimeleriyle ifade etmek istediğim şey, aslında bir kelime ile ifade edilebilir. Millet fakirdir. Millet zengin olmak mecburiyetindedir. Milletin zengin olması demek, her türlü meseleleri halletmiş olması demektir. (Alkışlar)
Efendiler! Biliyorsunuz ki, bizde bir kanaat meselesi vardır. Kanaatkâr olmak nazariyesi vardır. Bu çok yanlıştır. Bu nazariye, haddizatında [aslında], delalet ettiği manadan uzaklaştırılmıştır. Kastedilen, anlaşılan ile bağdaşmaz. Kanaatkâr olmak demek, fakir olmak, az şey ile yetinmek demek değildir. Bunu bir tarafa bırakalım. Diğer taraftan bunu çürüten bir şey daha vardır. İnsanlar çok çalışmaya mecburdur. Niçin çalışacak? Gaye, hayatın gerektirdiği her şeyi tedarik etmek ve en iyi tarzda tedarik etmektir. Bu ise zengin olmayı hedef tutmakla mümkündür. Bir insan ve bir içtimai heyet zengin olacağım dediği zaman, ne kadar çok şey lâzım olduğunu görecek ve onların her birini ayrı ayrı tedarik edecek, en iyi vaziyete, mükemmel bir vaziyete ulaştırmak mecburiyetini duyacaktır. Bunu şiar edinelim. Milletimizi zengin etmek lâzımdır. Kuvvetli kılmak için… Zengin olan muvaffak olur. Bu millet, muvaffak olmak istiyorsa zengin olacaktır. Kanaatkârlıktan bahseden insanlara -ki hepimizin kulağına fısıldadıkları- mütalaa tarzlarının yanlış olduğunu avazımız çıktığı kadar bağıralım. Çünkü böyle hareket etmezsek, çünkü o miskince tasavvurların tatbikatına koyulursak, o zaman en miskin vaziyette kalırız. Ve bu kadar miskin vaziyette kalan insanlar da, ali insanlardan meydana gelen içtimai heyetler karşısında yalnız uşak olmaya mahkûm kalır.
Efendiler, bizim milletimiz böyle fakir değildi, bizim memleketimiz böyle harabe hâlinde değildi. Bilakis, mamur idi ve milletimiz çok zengin idi. O hâlde zengin olabilmek için bizi fakirliğe, sefalete sevk etmiş olan sebeplerin ne olduğunu düşünelim ve onlardan kurtulmaya bakalım. Bir arkadaşımızın sorusuna cevap vermek için şu başlangıcı yaptım ve çok ehemmiyet vermek isledim; o da bir sanatkâr arkadaşımızın. Şurada ve burada sanatla meşgul olmuş ve fazla gayret göstermiş, çok öğrenmiş… Acaba bundan sonra memleketimizde mevcut olmayan sanatlarla da iştigal edebilecek [meşgul olabilecek] midir? Ve neticede sanatkârlar mesut ve müreffeh olacak mıdır?
Arkadaşlar! Sanatkârların mesut ve müreffeh olmaması yüzündendir ki, bu millet, bu fakirliğe, bu zarurete düşmüştür. Hakikaten, sanat ve sanat müesseseleri başlı başına bir milleti zengin eden veya fakir eden, bir memleketi mamur [bayındır] eden veya harap hâle sokan bir meseledir. Ve bizim fakru zaruret içinde olduğumuzun sebepleri dahi bu arz ettiğim meseleye başlı başına bağlı olduğunu görebilirsiniz. Biliyorsunuz ki, bizim memleketimizde sanayi bahis konusu olduğu zamanda hatıra gelen şey, tezgâhlardır. Çok ufak şeylerdir. Biz her şeyi evlerdeki, köylerdeki, şurada ve buradaki tezgâhlarda yapmışızdır ve hâlâ yapıyoruz. Hâlbuki buna mukabil Avrupa’da, medeni dünyada büyük sanat merkezleri görünmüştür. O kadar ki, bizim ufak tezgâhlarımızın, ufak sanat evlerimizin vücuda getirmiş olduğu mahsul, bu azametli sanat müesseseleri karşısında ölmeye mahkûm kaldı. Ve dolayısıyla rekabet edemeyecek bir hâle gelmiştir. Paralarımız da hu suretle harice gitmiştir.
Diğer taraftan sanatlarımız da çürümüştür, mahvolmuştur. Zengin olabilmek için behemehâl sanatlarımızı ilerletmek, genişletmek mecburiyetindeyiz. Buna muvaffak olabilmek için sanatkârlarımızı çok iyi yetiştirmek ve onları başımız üstünde tutmak lâzımdır. Sanatkâra malik olmayan bir millet en büyük uzvundan mahrum kalır. Onun için hiç merak buyurmayın, şimdiye kadar çalıştığımız çok büyük bir mesaidir. Memleketin en mesutlarından biri olacaksınız. Bizi daha fakirliğe, zarurete sevk eden sebepleri arayalım. Mühim olarak şu hatıra gelebilir: Bizim için çok debdebeli olan taarruzlarımızdan sonra mukabil taarruza duçar olunduğunu [uğranıldığını] arz etmiştim. Ve bunun neticesi olarak asırlardan beri terk etmekte olduğumuz memleketler dâhilinde bir umumi göç vakidir. Unsur-i aslî, terk ettiği yerlerde sabit mallarını bir defa mahvolmaya [yok olmaya] mahkûm bırakıyor ve hicret [göç] hâli dolayısıyla nakil olunabilecek mallarını da mahvediyordu. Bu da milletin umumi servetinde büyük yekûn teşkil etmiştir ve milletin serveti böylelikle heba olmuştur. Böyle göçe mahkûm edilen ırktaşlarımız vaktiyle bir daire dâhilinde kesif bir hâlde bulunsalar ve hayati mesailerini orada sarf etselerdi, bu felâkete ve bu fakirliğe düşmeyeceklerdi. Diğer bir sebep, millet kendi işi ile iştigal edeceği yerde, birtakım fatihlerin peşinde dolaştırılmıştır. Bu itibarla fetihleri yapmak için memleketimizde çalışan eller, kollar azalmıştır. Ve hariçte ölüp gelmemek yüzünden daima noksana mahkûm kalmıştır. Ve bu harekâtı yapabilmek için memlekete ve memleketin içine sarf edilmek lâzım gelen birçok paralar heba edilmiştir.
Diğer bir mesele: Bizim memleketimiz Şark’ın ve Garb’ın arasındadır. Bir zamanlar, Süveyş Kanalı açılmadan evvel ve oraları bizim elimizde bulunduğu zaman ve de Kafkasya’da şimendifer yapılmadan evvel bütün Şark ve Garp arasındaki ticari hatlar memleketimizin dâhilinden geçerdi. Bunlar zamanın vasıtalarıyla, kervanlarıyla daima faaliyet hâlinde bulunuyordu. Bilirsiniz, birçok kervansarayımız varmış. 7000 kişi ve daha ziyade insanları alabilecek kadar kervansaraylarımız varmış. Memleketimiz böyle nakliye ve ticaret güzergâhıymış. Bu, memlekete çok servet temin ediyormuş. Vaktaki [ne vakit ki] Kafkasya şimendiferleri yapıldı. Süveyş Kanalı açıldı, bunlar elimizden gitti. Muvasala [ulaşım] hatları değişti, kolaylık ve sürat peyda etti [kazandı]. Biz bunun farkında olmadık. Bekledik ki, Şark’tan Garb’a ve Garp’tan Şark’a kervanlar gelsin. Fakat kervanlar gelmedi, o kervanların geçtiği yollar harap oldu ve kervansaraylar harap ve türap oldu.
Ağzımız havaya açık olarak kaldık. Ve neticede millet parasız ve sefil kaldı. Diğer bir nokta daha… ve belki bu nokta ile bir arkadaşımıza cevap vereceğiz. Şimendiferlerden bahsetmişlerdi.
Efendiler, memleketi fakru zarurete mahkûm eden en mühim sebeplerden birisi de asrın icap ettirdiği nakliye vasıtalarından mahrumiyetimizdir. Yani şimendiferden mahrumiyetimizdir. Yollardan ve işleyen otomobillerden mahrumiyetimizdir. Sahillerimizde işleyen ve harice gidip gelebilecek vapurlardan mahrumiyetimizdir. Yollarımız yoktur, şimendiferlerimiz yoktur, gemilerimiz yoktur. Ne vardır? Develer vardır, kağnılar vardır ve merkepler vardır. Bunlarla istiyoruz ki, bütün medeni dünyaya karşı mevcudiyetimizi muhafaza edelim ve istiyoruz ki, bunlarla medeni dünyanın mesaisiyle müsabaka edelim. Buna imkân var mıdır? Yoktur efendiler!
İzmir’de her gün Amerikalılara un için kaç para veriyorsunuz, biliyor musunuz? (Hazır olan Vali Abdülhalik Bey cevap veriyor: Üç bin lira) Bu, günde üç bin lira. Bunu ayda ve senede hesap ederseniz, göreceksiniz ki, 1,5 milyon lira yalnız İzmir’imiz Amerika’ya veriyor. Ne için? Ekmek yapmak için! Efendiler, bakınız Konya bir hazinedir ve hazine olan çok yerlerimiz vardır. Her yerimiz hazinedir. Fakat kabil midir [mümkün müdür] ki, bir livanın mahsulünü diğer bir livaya nakilde müşkülata uğramayalım. Çünkü yol yoktur ve seri [çabuk işleyen] vasıtalar yoktur. Amerika ile memleketimiz içinde müsabaka edemiyoruz. Amerika, İzmir’e Konya’dan daha yakındır. Niçin? Çünkü asri, fenni vasıtaları vardır.
Efendiler! Asrın mevcutları ile mücadele edebilmek kabiliyeti ve bu mücadelede muvaffak olabilmek kabiliyeti, en son medeniyet ve tekniğe yetişmeye karar vermekle mümkündür. Ordumuz muvaffaktır. Çünkü ordumuzu teşkil eden milletin evlatları öyle bir unsurun mahsulüdür ki, ezeli asırlardan beri ruhu, bütün benliğiyle askerdir ve kahramandır. Fakat muvaffak olabilmesi için bu koskoca kahramanlık hiçbir vakitte kâfi gelmezdi. Muvaffak olmuş isek, hiç şüphe etmeyiniz ki, ordumuzun elindeki tüfek düşmanımız elindeki tüfekten aşağı değildir de ondan. Top, mitralyöz aşağı değildir. Talim ve terbiye aşağı değildir. Bunların hepsinde yüksek olduğumuz için muvaffak olduk. Muvaffak olabilmek için her hususta ordu gibi kemal [olgunluk] derecesine ve bunun üstüne çıkmak gerekir. Ordudaki kemal derecesi ne ile olmuştur? Hiç şüphe yok ki, asri ve fenni vasıtaları tamamen almakla ve bihakkın [hakkıyla] tatbik etmekle. Ziraatte de muvaffak olmak istiyorsak, ticarette muvaffak olmak istiyorsak, sanayide muvaffak olmak istiyorsak, onlar ne yapmaktadır, ne gibi vasıtalara müracaat etmektedir? Derhâl onları alacağız ve tatbik edeceğiz.
Arkadaşlar! Bizim memleketimiz bir ziraat memleketidir. Dünyanın en güzel ve en mükemmel ziraat memleketidir. Fakat bizim memleketimiz sadece bir ziraat memleketi olmakla kalmaz. Baştan nihayete kadar keşfedilmemiş ve istifade edilmemeye mahkûm maden hazineleri ile doludur. Bunların hepsini açmak, işletmek, para yapmak lâzımdır. Baştan nihayete kadar dünyanın en güzel yetiştiği kabiliyetle araziye malikiz. Fakat biliyorsunuz ki, ormanlarımız metruk [terk edilmiş] bir hâlde, senelerden ve asırlardan beri mahvedilmeye, yakılmaya, berbat edilmeye mahkûmdur. Şüphe yok, bütün bunları istifade edilir hâle koymak lâzımdır. Fakat en büyük kabiliyetimizi azami derecede süratle geliştirmek icap eder. O da ziraat meseleleridir. Ve zaten millet bununla iştigal etmektedir [meşgul olmaktadır]. Bunda şimdiye kadar yapılagelmekte olan usullerle bir netice almanın imkânı yoktur. Azami netice alabilmek için, esasen muhtaç olduğumuz noktaları araştırmalı, bulmalı ve tatbik etmelidir. Bir kere insan bulmak lâzımdır. Biliyorsunuz ki, bizim memleketimiz Almanya’dan iki kere büyüktür. Almanya’nın iki mislidir. Hâlbuki Almanya’nın belki, yetmiş-seksen milyon nüfusu vardır. Bizim sekiz milyon nüfusumuz vardır. Seksen milyon nüfusa malik olan bir memleketin iki mislinde sekiz milyon nüfus vardır; yaklaşık. O hâlde bu koskoca memleketi bu sekiz milyon işleyemez, işletemez. El lâzımdır işlemek için. Fakat burada bir noktayı hatırlamak lâzımdır. Böyle olmakla beraber, yeni Türkiye Devleti eski Osmanlı Devleti’nden, eski Osmanlı İmparatorluğu’ndan daha, pek çok kuvvetlidir. Zira sonu gelmeyen ufuklara şamil, büyük imparatorluğun içinde aslî unsur kendi evi, tarlası, öküzü ve koyunu ile değil, fakat uzak evlerin bekçiliği ile meşguldü. Beklerdi, beklerdi, en nihayet vücudunu, kemiğini el topraklarında terk ederdi.
Efendiler! Süveyş Kanalı açılalı takriben [yaklaşık] 45 sene zarfında Anadolu evladından Yemen’e gidip ölenlerin miktarını biliyor musunuz? Bir buçuk milyondur. Bu, mazbut [kayıtlı] bir tarzda tespit olunan miktardır. Buna ilave yapınız. Suriye’yi beklemek için, Irak’ı beklemek için, Afrika’yı beklemek için ve birtakım yerleri beklemek için verdiğimiz, heder ettiğimiz evlatlarımızın miktarını düşününüz. Şimdilik bu bekçilikten kurtulmuş oluyoruz. Ve kesif bir hâlde kendi topraklarımızın içinde bulunuyoruz ve şüphesiz ki, eskisinden kuvvetliyiz. Fakat bu da kâfi değildir. Zira o kuvvet hakiki bir kuvvet değildir. Eğer öyle olsaydı mevcudiyetini muhafaza eder ve tesirlerini devam ettirebilirdi. Biz daha kuvvetli olmak mecburiyetindeyiz ve olacağız. Fakat bu insanları sekiz milyondan seksen milyona çıkarmak lâzımdır ve şüphe yok, bunu temin etmek için icap eden vasıtalara müracaat edilecektir; sıhhi, iktisadi vesaire… Fakat biz bunu bekleyemeyiz. Bunu beklemekle beraber, insan noksanını, el noksanını başka bir şeyle telafi etmek mecburiyetindeyiz ki, o da fennin bahşetmiş olduğu vasıtalardır. Onun adına makine derler. On beş kişinin, yüz kişinin yapabileceği fen kuvvetine müracaat etmek mecburiyetindeyiz. Ziraatten bahsettik, sanattan bahsettik, ticarete temas ettik, yollardan konuştuk; zannediyorum ki, bütün bunlara kısa bir tabirle iktisadiyat derler. İktisadiyat demek, bence insanın, içtimai heyetin muhtaç olduğu şeyleri temin etmek için ve bunu temin ettikten sonra da insanlığın icabı olarak daha fazlasını da temin edebilmek için yapılması lâzım gelen şeylerdir.
Yapılması lâzım gelen şeylerin de çok olduğu anlaşılıyor. Yol yapacağız, şimendiferler, limanlar yapacağız. Sonra ziraatimizde tamamen asri ve fenni vasıtalar kullanarak onu yükselteceğiz. Sonra sanatkârlarımızı yetiştireceğiz. Onların sanat mahsullerinden istifade edeceğiz. Dünya ile rekabete girebilecek tarzda hareket edeceğiz. Tabii bu da fabrikalarla olacaktır. Mesainin mahsulünden hariçle temasla azami ve hakiki istifadeyi temin edebilmek için de araya aracılar koymayacağız. Şimdiye kadar felâket sebeplerinden birisi de, milletimizle hariç arasında yabancıların aracı olmasıdır. Bu aracılığın adına ticaret derler. Bilhassa harici ticarette mühim olan bu şeyin dâhili ticarette de ehemmiyeti o kadar büyüktür. Maalesef [ne yazık ki], harici ticarette nasıl olmuş ise, dâhili ticarette de yine bir kısım kişiler millet arasına girmiştir. O hâlde ticaretimize iyi bir cereyan [yol] vermek lâzım gelir.
Milletin bunu bizzat eline alması ve yükseltmesi lâzım gelir. Bütün bu şeyleri idrak etmek ve bunların faydalarını takdir etmek ve bunların icaplarını yapabilmek için bir şey lâzımdır; o da bilmektir. İnsanlar, cahil olan insanlar, bu dediğimiz şeylerin hiçbirisini yapamaz. Kabul etmek lâzımdır ki, milletimiz şimdiye kadar lüzumu derecesinde cehaleti [bilgisizliği] izale [yok] yok edememiştir. Umumi denecek derecede bir cehalet vardır. O hâlde her şeyden evvel bu umumi cehaleti yok etmek lâzımdır. Bunu yok etmekle beraber, daha başka şeyler bilmek gerektir. Bu da maarifimize bir şekil, bir faaliyet vermekle mümkün olacaktır.
You may like
Türk Tarihi
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]
Published
5 ay agoon
Kasım 17, 2025By
drkemalkocak
Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.
Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.
Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.
Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Büyük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.
İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.
İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:
Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.
Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.
Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.
Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.
Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.
Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:
Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.
28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:
Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.
Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.
Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımızın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımızın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.
İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.
Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:
Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].
Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:
Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.
Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket] ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.
Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.
Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.
Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.
diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.
Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:
1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.
2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.
27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:
Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.
İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:
Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.
diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.
Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.“
Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:
Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrıcalıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.
Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.
Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.
Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.
Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:
Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.
Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırıyor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.
Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:
Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.
Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:
Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.
Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.
Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.
Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?
Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.
Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:
Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.
[*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.
[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]
Mustafa Kemal Atatürk
10 Kasım’da Atatürk’ü Anmak ve Anlamak
Published
5 ay agoon
Kasım 10, 2025By
drkemalkocak
Özet
Bu makale, 10 Kasım’ın tarihi anlamını yalnızca bir anma günü olarak değil, aynı zamanda Atatürk’ün fikri mirasını yeniden yorumlama fırsatı olarak ele almaktadır. Atatürk’ü anmak, onu tarihi bir figür olarak yüceltmekten öte, çağdaş bir düşünce sisteminin sürekliliğini koruma çabasıdır. Bu bağlamda makale, anmanın tören boyutu ile anlamanın entelektüel boyutunu bütünleştirerek, 10 Kasım’ı bir toplum bilinci pratiği olarak analiz etmektedir.
Anahtar Kelimeler: Atatürk, 10 Kasım, Anma Kültürü, Cumhuriyet Düşüncesi, Modernleşme, Eleştirel Tarih.
Giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nde 10 Kasım, yalnızca Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü değil; aynı zamanda, bir milletin kendisini yeniden tanıma ve tarih bilincini tazeleme günüdür. 1938’den itibaren her yıl tekrarlanan bu tören, bir yas ifadesinden ziyade, modern Türk kimliğinin sürekliliğini koruma iradesinin sembolü hâline gelmiştir.
Atatürk’ü anmak, onun bıraktığı mirasın hem tarihi hem de fikri boyutlarını hatırlamaktır. Ancak onu anlamak, bu mirasın felsefi ve sosyal temellerini çağın şartlarına uyarlayabilmektir.
1. Atatürk’ü Anmak: Orta Hafızada Bir Tören

Anma olgusu, sosyal hafızanın yeniden üretim biçimlerinden biridir. 10 Kasım sabahı 09.05’te bütün ülkenin aynı anda susması, yalnızca bir “yitiriş” anını değil, bir “yeniden diriliş” bilincini temsil eder. Bu sessizlik, bireysel bir yas değil, ortak bir anlamlandırma dönemidir.
Ortak bellek teorisine göre, bir toplum, geçmişini yeniden kurgularken aslında kendisini inşa eder. Bu bağlamda 10 Kasım törenleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik inşasında önemli bir “zaman ve mekân sabitesi” görevini yapmıştır.
Bu tören, bireylerin şahsi duygularını sosyal bir çerçeveye yerleştirir. Özellikle okullarda, kamu kurumlarında ve meydanlarda yapılan törenler, genç kuşaklara Cumhuriyet’in değerlerinin aktarıldığı sembolik mekânlardır. Dolayısıyla 10 Kasım, sadece geçmişi hatırlama değil, aynı zamanda “geleceğe ait bir kimliği” gösterme ve sürdürme eylemidir.
2. Atatürk’ü Anlamak: Fikri Mirasın Yeniden Yorumu

Atatürk’ü anlamak, yalnızca tarihi olayları bilmek değil, bu olayların ardındaki fikri sistemi kavramaktır. O, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireylerden oluşan bir toplum ideali ortaya koymuştur. [1]
Bu ideal, dogmalardan arınmış bir akılcılığı ve bilime dayalı bir ilerleme anlayışını temel almaktadır. “Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” sözü, Atatürk’ün fikri mirasının özüdür.
Atatürk’ün inkılapları –özellikle eğitim, hukuk ve kadın hakları alanlarındaki dönüşümler– birer modernleşme adımı olmanın ötesinde, insanı merkeze alan bir özgürlük anlayışının yansımaslarıdır. Bu inkılaplar, “rasyonelleşme dönemi”nin Türkiye’deki göstergeleridir.
3. Vaka Analizi: 10 Kasım 1938 ve Sosyal Tepki

Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefatı, yalnızca bir devlet adamının ölümü değil, millî bir sarsıntı olarak yaşanmıştır. Ancak bu sarsıntı, kısa sürede “millî direniş bilinci”ne dönüşmüştür.
Arşiv belgelerine göre, İstanbul’da cenaze gününde sokağa çıkan yüzbinler, kendi inisiyatifleriyle yas tutma biçimleri geliştirmiştir. [2] Bu durum, anma kültürünün halk tarafından özümsendiğini göstermektedir.
1938 sonrasında 10 Kasım törenleri, devletin resmi tören çizgisinden taşarak, bireysel ve sivil hafızanın ortak alanına dönüşmüştür. Özellikle 1950 sonrası dönemde, anma biçimlerinin çeşitlendiği ve duygusal yoğunluğun kuşaklar arası aktarımında kültürel bir süreklilik sağladığı gözlemlenmiştir.
4. Eleştirel Tarih Bakış Açısıyla 10 Kasım’ın Dönüşümü

Eleştirel tarih yöntemi, geçmişi kutsallaştırmadan, onun bugüne etkilerini çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, 10 Kasım anmaları yalnızca “nostaljik bir bağlılık” değil, tarih bilinci üretiminin bir aracıdır.
Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, 10 Kasım’ın genç kuşaklar nezdinde duygusal bir etkiden ziyade sembolik bir törene dönüştüğünü ortaya koymuştur. [3] Ancak bu durum, anmanın anlamını yitirdiği anlamına gelmez; aksine, yeni kuşakların Atatürk’ü kendi çağlarının diliyle yeniden yorumlama çabası olarak görülebilir.
Dolayısıyla Atatürk’ü “anlamak”, onu tekrarlamak değil, onun yöntemini sürdürmektir: eleştirel düşünmek, sorgulamak ve daima ileriyi hedeflemek.
Sonuç
10 Kasım, yalnızca bir anma günü değil, millî bilincin yenilenme anıdır. Atatürk’ü anmak, geçmişe duyulan saygıdır; ama onu anlamak, geleceğe duyulan sorumluluktur.
Bu sebeple her 10 Kasım, Türk milletinin “düşünen ve ilerleyen insan” idealini yeniden hatırladığı bir zaman eşiğidir.
Atatürk’ün mirası, bir kişi kültü değil; bir düşünce kültürüdür. Bu kültür, her kuşakta yeniden doğar, çünkü 10 Kasım’ın sessizliğinde bir milletin sesi saklıdır.
DİPNOTLAR
- Atatürk, Nutuk, Cilt II Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1969, s. 894.
- Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri, Dolmabahçe Defterleri, 1938 Kasım Dosyası, Belge No: 27.
- Ayşe Kuruoğlu, “10 Kasım Anma Kültürünün Kuşaklar Arası Dönüşümü” Toplum ve Tarih 412 (2019), s. 67–89.
Mustafa Kemal Atatürk
Yönetimde Adalet: Kutadgu Bilig, Siyasetname, Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler’in Karşılaştırmalı Analizi
Published
6 ay agoon
Ekim 17, 2025By
drkemalkocak
Özet
Adalet, Türk-İslam siyaset düşüncesinde devletin bekasının ve toplum düzeninin en temel direği olarak kabul edilmiştir. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig (1069-1070) ve Nizamü’l-Mülk’ün Siyasetname’sinde (1091) adalet; kozmik düzen ve ahlaki temeller üzerinden ele alınırken, Koçi Bey Risalesi (1631) ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütler (1767) adlı eserinde ise daha çok mali-idari düzenin korunması ve reform ihtiyacı bağlamında işlenmiştir. Bu makalede dört eser karşılaştırılarak adaletin görevleri — meşruiyet kaynağı, toplum düzeninin garantisi, mali düzenin temeli ve devletin bekası — çerçevesinde değerlendirilmiştir.
Anahtar Kelimeler: Adalet, Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, Nizamü’l-Mülk, Siyasetname, Koçi Bey Risalesi, Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler, Türk-İslam Siyaset Düşüncesi.
Giriş
Adalet, siyaset felsefesinin en eski ve evrensel kavramlarından biridir. Antik Yunan’dan Türk-İslam siyaset geleneğine, Orta Çağ’dan Osmanlı klasik düşüncesine kadar bütün siyasal teorilerde adalet, devletin düzenini ve meşruiyetini sağlayan temel unsur olarak görülmüştür. Türk-İslam düşüncesinde de adalet, yalnızca ahlaki bir ilke değil, aynı zamanda yöneticinin görev ve sorumluluklarını belirleyen bir siyasal kurumdur.
Karahanlılar’da Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i, Selçuklu’da Nizamülmülk’ün Siyasetname’si, Osmanlı’da Koçi Bey Risalesi ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütleri, farklı dönemlerde ve şartlarda kaleme alınmış olmakla birlikte, ortak bir kavram etrafında birleşirler: adalet.
Yönetimde Adalet

1. Kutadgu Bilig’de Adalet
Yusuf Has Hâcib, adaleti devletin “dört sütunundan” biri olarak tanımlar. Hükümdarın zulümden uzak durması, fakirleri koruması ve eşitliği gözetmesi en temel yükümlülüklerdir. Eserde, adaletin Tanrı’nın rızasıyla doğrudan ilişkili olduğu belirtilmektedir:
“Beylerin halk üzerine zulmü artarsa, Tanrı’nın gazabı iner, devlet yıkılır.”

2. Siyasetname’de Adalet
Nizamülmülk’e göre adalet, “mülkün temelidir.” Devletin düzeni, hükümdarın zulümden uzak durmasına bağlıdır. Halkın şikâyetlerini doğrudan dinlemek ve kadıların bağımsızlığını korumak, adaletin somut göstergeleridir.
“Adalet mülkün temelidir; adalet giderse memleket de gider.”
3. Koçi Bey Risalesi’nde Adalet
Koçi Bey, Osmanlı’da yaşanan bozulmayı adaletin kaybına bağlamaktadır. Ona göre rüşvet, liyakatsiz atamalar ve kanun dışı uygulamalar devlet düzenini çökertmiştir. Bu sebeple adaletin yeniden tesisi için ıslahat teklif etmektedir: rüşvetin kaldırılması, tımar sisteminin eski düzenine döndürülmesi ve kadıların tarafsızlığının korunması.
“Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu, nizam bozuldu.”

4. Devlet Adamlarına Öğütler’de Adalet
Defterdar Sarı Mehmet Paşa, adaleti özellikle mali düzen üzerinden ele almaktadır. Zulümle toplanan vergilerin bereketsiz olduğunu, hazinenin bu yolla dolsa bile sonunda boşalacağını ifade etmektedir. Ona göre adalet, yalnızca şeriatın değil, aynı zamanda mali disiplinin de teminatıdır.
“Hazineyi zulümle doldurmak haramdır; sonunda hazine boşalır, halkın bedduası devleti yıkar.”
Karşılaştırmalı Analiz
- Kutadgu Bilig ve Siyasetname, adaleti metafizik, ahlaki ve kozmik bir ilke olarak görürken;
- Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler, adaleti mali-idari düzenin sağlanmasında pratik bir ıslahat unsuru olarak ele almıştır.
Yönetimde Adalet: Karşılaştırmalı Tablo (Alıntılarla)
| Eser | Adaletin Konumu | Adaletin Yöneticiden Beklentisi | Uygulama Alanı | Temel Tehdit / Bozulma Sebebi | Özgün Alıntı |
| Kutadgu Bilig (1069-1070, Yusuf Has Hâcib) | Devletin dört sütunundan biri; kozmik-dini düzenin temeli | Hükümdarın eşitliği gözetmesi, fakirleri koruması, zulümden uzak durması | Vergi adaleti, liyakat, halk ile hükümdar ilişkisi | Zulüm → devletin ömrünün kısalması | “Beylerin halk üzerine zulmü artarsa, Tanrı’nın gazabı iner, devlet yıkılır.” |
| Siyasetname (1091, Nizamülmülk) | “Mülkün temeli” olarak görülür | Halkın şikâyetlerini dinlemek, kadıları bağımsız bırakmak, zulmü engellemek | Vergi düzeni, kadılık sistemi, şikâyet mekanizması | Adaletin bozulması → kozmik ve toplumsal düzenin çöküşü | “Adalet mülkün temelidir; adalet giderse memleket de gider.” |
| Koçi Bey Risalesi (1631) | Devletin bozulma sebeplerini açıklayan merkezî unsur | Rüşvetin kaldırılması, timar düzeninin eski hâline getirilmesi, kadıların tarafsızlığı | Askeri, mali ve adli düzen | Liyakatsiz atamalar, rüşvet, kanun dışı uygulamalar | “Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu, nizam bozuldu.” |
| Devlet Adamlarına Öğütler (1767, Sarı Mehmet Paşa) | Mali ve idari düzenin bekçisi | Gelir-gider dengesinde adalet, kul hakkından sakınma, ölçülülük | Vergi toplama, hazine yönetimi, idari denetim | Zulümle toplanan vergi → halkın huzursuzluğu ve hazinenin boşalması | “Hazineyi zulümle doldurmak haramdır; sonunda hazine boşalır, halkın bedduası devleti yıkar.” |
Dört eserin ortak noktası, adaletin yokluğunun devletin çöküşüne yol açacağı fikridir. Ancak dönemler ilerledikçe, adaletin tanımı soyut bir düşünceden somut bir yönetim ilkesi ve mali düzen mekanizmasına dönüşmüştür.
Sonuç
Adalet, Türk-İslam siyaset düşüncesinde daima devletin varlık sebebi ve bekasının şartı olmuştur. Kutadgu Bilig ve Siyasetname, adaleti daha evrensel ve ahlaki bir çerçevede değerlendirirken; Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler, Osmanlı’nın çözülme döneminde adaleti ıslahatların anahtarı olarak görmüştür. Bu karşılaştırma, siyasal düşünce tarihimizde adalet kavramının sürekli varlığını, fakat içerik ve uygulama bakımından dönemin ihtiyaçlarına göre dönüşümünü açıkça göstermektedir.
Kaynakça
- Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, Çev. Reşit Rahmeti Arat, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1985.
- Nizamülmülk, Siyasetname, Çev. Mehmet Altay Köymen, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1999.
- Koçi Bey, Koçi Bey Risalesi, Haz. Zuhuri Danışman, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1972.
- Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler (Nasihatü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ), Haz. Hüseyin Algül, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.
- Halil İnalcık, Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, Eren Yayıncılık, İstanbul, 2000.
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Türk Tarihi3 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk Tarihi3 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoMustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi’ni Açış Konuşması (4 Eylül 1919)











