Mustafa Kemal Atatürk
Gazi̇ Mustafa Kemal Paşa’nin Türki̇ye’ni̇n Geleceği̇ Üzeri̇ne İzmi̇r’de Halkla Konuşmasi Bölüm 1
Published
4 yıl agoon
By
drkemalkocak
(2 Şubat 1923)
GİRİŞ
T.B.M.M. Reisi Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, 2 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi için hazırlanan İkinci Kordon’daki Eski Gümrük Binasında İzmirliler ile sohbette bulunmuşlardır. Konferans salonunu, beş altı bin kadın ve erkek dinleyici doldurmuştu.
Gazi Hazretleri, saat iki buçukta başlayan ve 6 saati geçen uzun konuşmasında halktan 17 kişinin [Eski Matbuat-ı Dâhiliye Müdürü Fazlı Necip Bey, Hazır olanlardan bir şahıs, Sanatkârlardan İbrahim Hakkı Efendi, Gümrük memurlarından bir efendi, Kız Sultani Müdiresi Hanım, Maarif Müdürü Vasıf Bey, Hazır olanlardan bir şahıs, Darülmuallimin muallimlerinden Hikmet Bey, Darülmuallimin muallimlerinden Hasan Ali Bey, Muallime Melahat Hanım, Sadayı Hak Gazetesi yazarlarından Sırrı Bey, Hazır bulunanlardan bir efendi, Hazır olanlardan bir Musevi, Ahenk Gazetesi Başyazarı Şevki Bey, Darülmuallimat Edebiyat Muallimesi Nuriye Hanım, Hazır bulunanlardan bir efendi, Edirne Eski Maarif Müdürü İzmirli Rahmi Bey] çeşitli konular hakkındaki sorularına cevaplar vermiştir.
Gazi Hazretlerinin konuşmasını; açık, anlaşılır ve doğru anlatım bakımından [İzmir Bir Parola Olmuştur, Kuruluştan Çöküşe Kadar Osmanlı Devleti, Milli Mücadele, Kadının Aile ve İçtimai Heyet Hayatındaki Yeri ve Önemi, Akşehir’de Kadınlarla Hasbıhal, Türkiye Devleti, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Hükûmet, Milli Hâkimiyet, Teşkilatı Esasiye Kanunu, Dış Münasebetlerimiz, Milli İktisat ve Kalkınma, Maarif İşleri, Hars, Milli Seciye, Milliyetperverlik, Milliyet Hissi, Medreseler, Vakıflar, Halk Fırkası, İçtimai ve İktisadi Sınıflar, Ordu, Seçme ve Seçilme Hakkı ve Ödevi] başlıkları altında göstermek mümkündür.
—***—
İzmir İktisat Kongresi’ne tahsis edilen İkinci Kordon’daki dairede
2.2.339 [1923] Cuma
Başlama: 2.30 sonra
Bitiş: 9.15 sonra
Mustafa Kemal Paşa:
Muhterem İzmir halkı, aziz hemşerilerim!
Sizi böyle yakından selamlamak benim için çok büyük bahtiyarlıktır. Bundan beş ay evvel muzaffer ordumuzun içinde buraya geldiğim zaman olduğu gibi bu defa gelişimde de bütün halkın hakkımda gösterdiği samimi tezahürat cidden bende derin hisler vücuda getirmiştir. Mümkün olsaydı bütün hemşerilerimi bir arada görerek teşekkür hislerimi arz etmek isterdim.
Fakat buna maddi imkân bulunamadığı için bugün burada hazır bulunanlara, bütün heyete ait olan teşekkürlerimi de takdim ediyorum. Hakiki, içten ve vicdani olarak…
[İzmir Bir Parola Olmuştur]
Hanımlar, efendiler!
İzmir, kırk beş asırlık bir ecdat yurdudur. Bu kadar derin bir tarihe malik olan İzmir, aynı zamanda coğrafi mevkii itibariyle, iktisadi ve siyasî bakımlardan da çok büyük önemi haizdir [ehemmiyet taşımaktadır]. Bunun için bütün memleketi ve bütün milleti mahvetmek isteyen düşmanların gözleri bu kıymetli, bu tarihi, bu ehemmiyetli şehre ve bunun civarına çevrildi. Nitekim düşmanlarımız bu güzel beldeyi çiğnediler ve daha da doğusuna geçtiler. Bu hareket yalnız İzmir’e darbe vurmakla kalmadı, bütün milletin kalbine, vicdanına hançer sapladı. Bu itibarla İzmir; bütün memleketi mahvetmek için, bütün milletin heyecanlarını dağıtmak için adeta bir parola olmuştur. Düşmanlar, İzmir’e baskı yaparken, bütün milletin vicdanı sızlıyordu. Düşmanların bu hareketi bütün milletin kalbinde, vicdanında derin bir yara, kanlı bir yara vücuda getirmişti. Ve bütün kalplerin bu elemleri, bu kederleri, bütün bu acıları ifade etmek için söylediği şey, İzmir idi. Kulaklar, daima “Ah İzmir, ah İzmir” diye dolardı. Şüphe yok, çeşitli nokta-i nazardan [muhtelif bakımlardan] çok önemli olan bu İzmir, aynı zamanda gönül çekici olan bu İzmir, düşmana bırakılamazdı ve nitekim bırakılmadı. Bugün böyle bir günde, mesut bir günde hemşerilerimle karşı karşıya bulunmak saadetini tekrar ediyorum ve saadeti daima kalbimde muhafaza edeceğim.
Hanımlar, efendiler!
Ben burada, sizin karşınızda hazırlanmış bir nutuk yapmak için bulunmuyorum. Aynı zamanda size uzun veya kısa, hazır bir konferans vermek için de bulunmuyorum. Benim sizinle bulunmaktan maksadım, doğrudan doğruya halkça, kardeşçe hasbıhâlde [sohbette] bulunmaktır. Yalnız benim değil, sizin dahi söylemenizi arzu ediyorum. Dolayısıyla bu tarzda görüşeceğiz. Diğer bir noktayı da arz edeyim. Bu dakikadaki muhatabınız [karşınızda bulunan], Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi değildir veya Başkumandan değildir; sadece bir mebus Mustafa Kemal’dir (Alkışlar) ve sizi çok seven hemşeriniz Mustafa Kemal’dir. (Alkışlar) Şimdi sözü size tekrar ediyorum. Benden ne öğrenmek istiyorsanız, ne sormak istiyorsanız, çok istirham ederim, büyük bir cesaret ve serbestlikle sorunuz. Ben de kudretim olduğu kadarıyla [elimden geldiğince] sizi tatmin etmeye uğraşacağım.
Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın bu teklifi üzerine, topluluktan 17 kişi çeşitli konular/meseleler hakkında sorular sormuşlardır.
Eski Matbuat-ı Dâhiliye Müdürü Fazlı Necip Bey: Bütün vatandaşlar namına zatıâlilerine bir soru sormak istiyorum. Fakat sorumun hakkıyla dehşetini ve büyüklüğünü ve ehemmiyetini vatandaşlarıma takdir ettirmek için kısaca birkaç söz söylememe müsaade ediniz. Siz, Büyük Millet Meclisi ve yüce ordumuz bize büyük bir muzafferiyet kazandırdınız. Temiz vatan toprağını kurtardınız ve temizlediniz, vatanı kurtardınız. Bize bağımsızlığımızı, hürriyetimizi, saadetimizi iade ettiniz. Bundan dolayı söz söylemeyi fazla görüyorum. Çünkü bunu bütün millet takdir etti ve alkışladı. Fakat Paşa Hazretleri, bundan daha mühim bir vazife yapmakla büyük bir muvaffakiyet elde ettiniz ki, siz ve Büyük Millet Meclisi, o da milletin tam bağımsızlığını, hâkimiyetini, halkın hükûmetini elde etmek meselesidir. Vatan tehlikede olursa, gelecekte yine bütün millet bir birlik cephesi teşkil ederek onu müdafaa için silaha sarılır, kuvvet ile müdafaa eder.
Fakat Paşa Hazretleri, tam bağımsızlığını elde ettiğimiz halk hükûmeti mazhariyetini müdafaa ve devam ettirebilmek için henüz kâfi teşkilatımız yoktur. Bu teşkilat olmamak yüzünden, korkarım ki tehlikeli bir vaziyetteyiz. Çünkü Paşa Hazretleri bendeniz, İstanbul’da eski nazırlardan, eski paşalardan, büyük ricalden, servet sahiplerinden birçok zevat ile temas ettim ve biraz gürültücü bir adam olduğum için herkesle münakaşa ettim. Bana korku verecek şeyler söylediler, itirazlar ettiler. “Millî hâkimiyet yalnız Meclisi Mebusan’ın eline geçti. Onun üstünde bir saltanat, bir padişah, bir hükûmet kalmadı. Onları kim mesul edecek” dediler.
Efendiler, biz eğer milletin hâkimiyetini tanımıyorsak, bilmiyorsak, onu millet mesul edecek, ona milletin hâkimiyeti kâfi gelir diyebilirdik. Sonra ikinci bir itiraz yapıyorlardı; diyorlardı ki “Meclisi Mebusan’ın teşkil ettiği kabinede bağımsız bir nazır, bütün Avrupa’da oldukları gibi olmadığı için, her birini Meclisi Mebusan ayrı ayrı teşkil ediyor; bundan dolayı bir mesuliyet yoktur. Her birisi birlik ve aynı fikirde değildirler.” Sonra bizim gelenek ve inanışlarımıza da dokunarak bizi tahrik etmek istiyorlar, korkutuyorlar. Paşa Hazretleri, bu tafsilatı yapmaktan maksadım, bizim teşkilatımıza karşı bir teşkilat yoksa bile itirazlara hazırlanmış memnun olmayanlar kitleleri vardır ki, sizin bulduğunuz yeni halk hükûmeti ki kaynağından çıkan ve bütün memleketimizi bütün arazimizi sulayabilecek olan suyu yalnız kendi tarlalarına akıttırmak istiyorlar. Buna karşı vatanın ve memleketin bağımsızlığı, daimi millî hâkimiyet ile halk hükûmeti ile devam ettirebilmek için bize ne öğreteceksiniz, ne telkin edeceksiniz. Bu vatan aşkıyla, elimizdeki kıymetli ve nimetli hükûmeti nasıl devam ettirelim. Vatandaşlarımızın nazarı dikkatlerine şunu da arz ederim:
Hanımlar, efendiler, Birkaç sene evvel bir hükümdarın huzuruna değil, Babıali’de bir nazırın huzuruna çıkmak için bin türlü müşküllere maruz kalırdık. Bugün ise vatanın en büyük yüce siması olan Mustafa Kemal Paşa’ya karşı (Yaşasın sesleri, Şiddetli alkışlar) benim gibi aciz bir millet ferdi, “Paşa, bu hükûmet senin değildir bu hükûmet bizim hükûmetimiz, halkın hükûmetidir” diyebiliyoruz. (Şiddetli alkışlar) İşte bu mazhariyetimizi ve bu saadetimizi müdafaa ve muhafaza için bize akıl öğretiniz. Yarın seçim olacak; seçimlerimizde açıkgözle hareket ederek ne yapmak lâzım gelecektir bize öğretiniz.
Gazi Mustafa Kemal Paşa: Teşekkür ederim efendim. Başka efendim.
Hazır olanlardan bir şahıs: İslâm’ın kurtarıcısı; müsaadei devletleri olursa bendeleri de memleketimin ve devletin mukadderatıyla alakadar olan bir noktadaki müşkülümün hâllini zatı devletlerinden rica ediyorum. Yüce reis, bütün cihanın tasdik ettiği üzere benimle birlikte değerli hazır bulunanlar ve hatta bütün dünya büyük bir hürmetle itiraf etmektedir ki, zalim idarenin desteği ve yardımı ile memlekete girerek bu zavallı, masum milletin ellerine kelepçe, ayağına pranga vuran zalim düşmanlarımızı, siz ve zatı devletlerine destek olan arkadaşlarınız ezdi, kırdı. Millete istiklâl vaat ederek ve yol gösterici ve rehber olarak bunu da temin etti. 600 seneden beri türlü, bin türlü, hususi ve keyfi idaresiyle milleti oyuncak eden, esir eden ferdi saltanatı yıktı. Millî hâkimiyeti ilan etti. Mukadderatını millet eline aldı ve kendi mukadderatını temsilcisi olan mebuslarına verdi. Bunu da özel kanun ile tespit etti. Yarının gençliği bu muzaffer, yüce günün geleceğinden korkmakta ve tereddüttedir. Bu millete varlıklar bahşeden, köylüleri karşısına alıp büyük bir tevazu ile her türlü ihtiyaçlarını ve yaralarını dinlemek için lütfen teşrif buyuran yüce Gazi’den, bütün köylü rica ve istirham eder ki, bu millî saltanatın ebediyen bekasını temin edecek yollar ve bunlara ait hususlar tespit olunsun.
Paşa Hazretleri, Meşrutiyet’in ilanından beri kurulan meclislerimizi biliyoruz ve görüyoruz. Devletlilerince malumdur ki, halkımız cahildir ve masumdur. Bu cehalet ve masumiyetin neticesidir ki, memlekete dün mebus sıfatıyla o millet kürsüsünden hitap eden Mustafa Sabri ve emsali bugün büyük Felâketler getirmiştir. Yarını kim temin edecek ki, Mustafa Sabri veyahut o mayadaki adamlar memlekete girmesin; gençlik bunda bütün ruhuyla, bütün mevcudiyetiyle tereddüttedir. Çünkü usul olduğu üzere seçimlerimiz iki şekil üzerine cereyan etmektedir. Birincisi, zaruri olarak hükumetin müdahalesi, ikincisi birtakım hırslı şöhretlerin propaganda ve teşviki, üçüncüsü ve emsalinin propaganda ve yalanları ile teşvikleri ile oyuna sahip olmayan halkın oyunu suiistimal ile… Hükûmet, seçimlere müdahale etmiş olursa, özel kanun icabınca halkın şahsi hürriyetine tecavüz etmiş olacak ki, bu doğru olmuyor. Müdahale etmeyecek olursa, zavallı halk kendi hürriyetine, kendi oyuna sahip olmadığından, birtakımlarının elinde oyuncak oluyor ve yarın bu millete verdiğiniz bu varlığı belki herhangi bir Loyd Corc’un ve bu gibi utanmayacak şahsiyetlerin eline verecektir ki, buna da bu milletin tahammülü kalmamıştır. Yarına, bir ikinci Mustafa Kemal bulacağında tereddüttedir. (Alkışlar)
İkincisi Paşa Hazretleri, zatı devletleri her zaman büyük bir tevazu ile söylemektesiniz ki, bu milletin altı yüz seneden refah ve saadeti ve bağımsızlığı namına her türlü işkenceye, eza ve cefaya katlanan bir sınıf halk var, o da bugün belki kimsenin bakmadığı, aramadığı, sormadığı, bu zamana kadar hâllerini araştırmadığı subaylar ve memurlardır.
Paşa Hazretleri, bu millete bu bağımsızlığı temin için, zatı devletlerinin yol göstermesine ve ikazına evvelce koşan ve ondan sonra bugüne kadar vazifesini yapan, kolunu bacağını, her şeyini, bütün mevcudiyetini vermekle vazifesini yapan bu subaylar hâlâ müreffeh değildir. Buna rağmen subaylar -bütün millet bilmelidir ki- bu milletin kanıyla çizdiği Misakı Millîsini elde edinceye kadar-millet on para dahi vermese-üstündeki eşyasını satarak millî gayenin tecellisine değin, büyük Başkumandanının bir işareti üzerine daima fedakârlığa hazırdır. (Yaşasın sesleri, alkışlar) Yalnız fedakârlığına karşı ölçü ve miyar ve mikyas kabul etmeyen bu subaylar, yarın kendisi gibi evladını da süründürmek, sefil etmek, ailesini perişan etmek istemiyor. Evladını subay yapmakta, memur yapmakta, fedakârlık dersleri vermekte tereddütlüdür. Bunun da tatmin ve teminini zatı devletlerinden rica ederim Paşa Hazretleri. (Alkışlar)
Gazi Mustafa Kemal Paşa: Müsaade eder misiniz, bir şey arz edeyim. Kestirme sorular sorarsanız zamandan kazanmış oluruz.
Sanatkârlardan İbrahim Hakkı Efendi: Müsaade ederseniz bendeniz de birkaç kelime arz edeyim. Bendeniz aslen İzmirli Niyazi Efendi’nin oğluyum. Pederim sarraftır, pederimin vefatı üzerine küçük yaştan beri çektiğim işkenceler neticesinde debagat sanatında muvaffak oldum. Avrupa derilerine benzer olmak üzere deri çıkarıyorum. Sonra Bursa’da imalathanede bulundum, Paşa Hazretleri… Onun üzerine rahatsız olarak bir ay hava değişimi için buraya geldim. Düşüncelerimle birkaç sanat daha hazırladım ve bu sanatlardan da istifade etmek istiyorum. Mesela bizim memleketimizde çıkmayan bir sanat, ben bu sanatlardan da istifade edebilir miyim? Mesela bir tebeşir, mesela bir boya… Sonra tabii ben fakirim. Yalnız bu sanatları meydana getirmekle memlekete karşı hizmet etmiş olurum zannediyorum. Tabii aynı zamanda benim de geleceğim temin olunur değil mi, Paşa Hazretleri? Herkes yapabileceği işleri çıkarmakla milletine büyük hizmet etmiş olur zannediyorum. Yüksek sayenizde ümit ediyorum ki, her bir sanat, her bir şey ilerleyecektir. Sanatkârlar da müreffeh olacaktır.
Gümrük memurlarından bir efendi: Lozan Konferansı’nda delege heyetimizin Boğazlar hakkında kabul ettiği şekil bağımsızlığımıza tamamen kefil midir? Birinci sorum hu. İkincisi, Rusya ile bugün münasebetimiz nedir ve ileride nasıl olacaktır? Biz, Rusların vaziyeti hakkında tereddütlüyüz. Ruslarla İngilizler arasında kalmış olan bizler ne gibi bir yol takip edeceğiz?
Gazi Mustafa Kemal Paşa: Nasıl efendim?
Gümrük memurlarından efendi devamla: Bugün biz Ruslarla İngilizler arasında kalmışız. Bu yollardan hangisini takip edeceğiz? Sonra en ziyade bizi taciz eden şey, seçim projesinin değiştirilmesini ortaya süren Millet Meclisi’ndeki iki numaralı Müdafaai Hukuk Grubu’dur. Bu, bizim kalplerimizi vaktiyle tırmaladı ve protestolar gönderdik. Bu muhâlif grubun vaziyeti nedir? Bu hususta bizi aydınlatmanızı rica ediyorum, Paşa Hazretleri. (Alkışlar)
Kız Sultani Müdiresi Hanım: Bu muazzam inkılapta kadınlığın hareket hattı nasıl olmalıdır?
Maarif Müdürü Vasıf Bey: Paşa Hazretleri, lütfen müsaade buyurursanız gerek bendenizin beynimi az çok tereddüte sevk eden ve gerekse temas ettiğim arkadaşların beynini işgal ettiğini zannettiğim birkaç soruyu soracağım. Vahdettin’in firarı üzerine malumu devletleriniz, Osmanlı İmparatorluğu’nun öldüğü ilan edilmişti. O imparatorluk tamamen öldü mü? O imparatorluğu teşkil eden saray ve o sarayın etrafındaki menfaatperestler zümresi ve o zümrenin menfaatini temin etmek için dinî alet kabul eden zümre tamamen yıkıldı mı? Ve yeni hükûmet bu zümreleri yıkacak mıdır? Sonra Paşa Hazretleri, Osmanlı İmparatorluğu yaşarken herkeste umumi bir kanaat vardı; padişaha karşı silah atmak değil, padişahın sözünü söylerken titrememek belki bir günah idi. Görüyorsunuz ki, üç seneden beri Anadolu halkı ve köylüsü, padişahın hilafet ordusu diye gönderdiği kuvvetlere silahla karşı koydu. Ruhlarda ve fikirlerde husule gelen bu değişikliğin sebebi nedir? Bu sebepler doğrudan doğruya milletin ruhundan doğan, Türk milletinin seciyesinden doğan hakiki bir ihtiyacın mahsulü müdür? Yoksa birkaç ferdin tesiriyle meydana gelmiş bir hareket midir?
Üçüncü sorum Paşa Hazretleri, üç buçuk sene evvel İzmir’in işgaliyle haşlayan ve 16 Mart’ta İstanbul’un işgaliyle neticelenen umumi hücum karşısında Ankara’da doğan hükûmet nasıl doğmuştur? İstanbul’da hükûmet ve padişah varken ve altı yüz seneden beri Anadolu’daki halk İstanbul’a dönük olmaya alışmış iken nasıl olarak Paşa Hazretleri, Ankara’da bu kadar kudretli ve heybetli ve bu kadar cihanı hayretlere boğan bir hükûmet doğmuştur? Bunun hakiki sebepleri nedir? Az çok ve hiç şüphesiz kaniiz ki, milletin ruhundan doğan kanaatlerin mahsulüdür. Bununla beraber, lütfen bizi hususta biraz aydınlatınız.
Hazır olanlardan bir şahıs: Paşa Hazretleri, iktisat bakımından bendeniz de birkaç söz söyleyeceğim… Millet Meclisi’nde son zamanlarda yüzde 15 vergi zammıyla hariçten ithali yasaklanan eşyanın getirilmesine müsaade meselesi müzakere olunuyor. Bu nasıl olur? Eğer memlekete, yasaklanan eşya ithal olunacak olursa, bittabi mevcut hiçbir şey revaç bulamayacaktır. Biz keçe giymeliyiz, kendi malımızı kullanmalıyız. Bu takdirde harici maddeler ile rekabet edebiliriz.
Mesela zatı devletlerine arz edeyim: Pederi acizanem Isparta’da 322 [1906] senesinde bir gülyağı fabrikası açmıştı. Bu gülyağı fabrikası, 325’te [1909] şehir haricinde sekiz tane oldu. Isparta’da birçok hâlı fabrikaları da açılmıştı. Son zamanlarda hükûmetin yardımı ile yalnız… zadeler denmekle tanınmış olan bir Ispartalının fabrikası varlığını sürdürüyor. Do/ayısıyla memlekete ithali yasak olan lüks eşyanın katiyen ithal edilmemesini rica ederim. (Alkışlar)
Darülmuallimin muallimlerinden Hikmet Bey: Paşa Hazretleri, biz muallimler geleceğin mektepler tarafından doğurulacağına kaniiz. Eğer padişah hükûmeti yıkıldıysa ve onun yerine halkın hakkına dayanan bir hükûmet kurulmuş ise, hâlâ padişah ve saltanata dayanan ve onu aynen tatbik eden mektepler niçin devam ediyor? Millî eğitimin yetiştireceği heykel nedir? Türkiye nasıl bir çocuk istiyor? Maddesi, maneviyatı nasıl olacaktır? Yani millî eğitimin unsurları nedir? Acaba şimdiye kadar ortaya sürülen birtakım nazariyeler, yani kültür meselesi, hars meselesi ne demektir? Millî kültür zeminiyle orantılı bir kültür ne demektir? Acaba halk hükûmeti hâlâ padişah hükûmetinin prensiplerini, onun sevgisini, onun aşkını hâlâ mekteplerde aşılayan programları devam ettirecek midir? Bilhassa millî eğitimin yetiştirmekte olduğu ve yetiştirmek istediği Türk çocuğunun maddesi ve ruhu ne olacaktır? Bunun hakkında izahat istiyoruz. (Alkışlar)
Darülmuallimin muallimlerinden Hasan Ali Bey: Bendeniz de arkadaşını Hikmet Bey’in sorusuna küçük bir nokta ilave etmek istiyorum. Gelecekteki irfan hayatımızda medresenin mevkii ne olacaktır? Bugün fosil mevkiinde bulunan medreselerin irfan hayatı bundan sonra nasıl olacaktır? Zatıâlileri bu hususta ne düşünüyor, bunu öğrenmek istiyorum. (Alkışlar)
Muallime Melahat Hanım: Paşa Hazretleri, en büyük bir inkılabı yapan ve pek çok kadın muallimlere ihtiyacı olan bu memlekette, muallimelere olan ihtiyaçlarımızı temin etmek için ne gibi bir prensip ve nasıl tedbirler düşünülüyor. Lütfen izah buyurulur mu? (Alkışlar)
Sadayı Hak Gazetesi Yazarlarından Sırrı Bey: Kadınların seçimlere ve siyasî hayata karışmaları taraftarı mısınız? Bu hususta ne düşünüyorsunuz, bunu anlamak istiyorum…
Hazır bulunanlardan bir efendi: Paşam, bendeniz Aydın Demiryolu Kampanyası’ndayım. Her memlekette azami tesir yapan şey, nakliye vasıtalarıdır. Bilhassa askerlikte ve her şeyde… Dolayısıyla memleketimizde azami faydalarla açılan şirketler, pek yersiz imtiyazlara sahip olan şirketler hâlâ devam etmektedir ve hunların devam etmemesi için ne düşünüyorsunuz? (Alkışlar)
Hazır bulunanlardan bir zat: Paşa Hazretleri, zatı devletlerince teşkil edilecek olan Halk Fırkasının maarif siyaseti ne olacaktır?
Hazır olanlardan bir Musevi: Paşa Hazretleri, Türkiye’nin felâketlerine ortak, saadetleriyle mesut olan Museviler hakkındaki fikirleri?
Ahenk Gazetesi Başyazarı Şevki Bey: Paşa Hazretleri, Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun birinci maddesinde “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” “İdare usulü halkın mukadderatını bizzat idare etmesi esasına dayanır” deniyor. Bugün mevcut olan idare, hiç şüphesiz eski idare usulü sistemidir. Belediye, Müdafaai Hukuk ve daha diğer birçok seçimlerde eski idare usulüne uyularak seçimler icra edilmektedir ve seçimlerde birtakım zümre tahakkümü meydana getirilmektedir. Bunun giderilmesi için ne düşünülüyor?
Darülmuallimat Edebiyat Muallimesi Nuriye Hanım: Paşa Hazretleri, Türk kadınlığının ruhundaki büyük sızıyı açmak istiyorum. Türk kadınlığı, içinde öyle bir sızı, öyle bir yara ve elem saklıyor ki, gizliyor ki, bunu ancak şimdi açabiliyoruz, muhterem Paşa.
Bu kadar büyük inkılaba sebep olan büyük ve muhterem şahsiyetleri yetiştiren analar, doğuran analar veyahut kardeşlerini her zaman için sınır boylarına gönderen kadınlar, her zaman için öteden beri sefil bir hâldedir. Onların erkekler gibi hür, muhterem ve temiz bir hakkı, onların da erkekler gibi hür ve mukaddes bir hakkı olmayacak mıdır? (Alkışlar)
Hazır bulunanlardan bir efendi: İzmit’te irat buyurulan nutku devletlerinde milletin terhis edilecek subaylara pek parlak bir gelecek hazırladığını vaat buyurdunuz. Terhis edilecek subaylar bundan tamamıyla memnun oldular. Fakat Paşa Hazretleri ordunun bir de milis namıyla birkaç yüz kişilik subayları vardır. Onlar terhis edileli aylar geçtiği hâlde durumlarının iyileştirilmesi vasıtaları hazırlanmamıştır; hiçbir şeyleri düşünülmemiştir yahut düşünüldüğü hissettirilmemiştir. Bunlar için ne düşündüğünüzü sorabilir miyim?
Edirne Eski Maarif Müdürü İzmirli Rahmi Bey: Zatı devletlerine bir şey soracağım. Malumu devletleri, bir milletin, bir devletin esas bünyesi köylülerdir. Millî çoğunluğu teşkil ve temsil eden köylülerdir. Şehirleri besleyen köylülerdir. Ordunun yüzde seksenini teşkil eden, köylülerdir. Harp cephelerinde vücutlarını kanlı düşmanlara hedef eden köylülerdir. (Yaşa sesleri, alkışlar) Memleketi, şehirlileri besleyen köylülerdir. Bu zavallı, masum ve irfanen geri olan unsur için Millet Meclisi’mizde ne düşünülüyor? Bu unsuru çok geri görüyorum, Paşa Hazretleri. Çok zavallı görüyorum, Paşa Hazretleri. Bu unsur kuvvetlendirilmezse, durumu iyileştirilmezse hayat yoktur, Paşa Hazretleri. Bu unsur masumdur. Bunu irfanen yükseltelim. Yükseltmek için ne icap ediyorsa yapılmasını, temsil buyurduğunuz Millî Meclis namına arz ve istirham ediyorum Paşa Hazretleri. (Sürekli alkışlar)
Gazi Mustafa Kemal Paşa: Münasip görürseniz, evvela şimdiye kadar sorduğunuz sorulara cevap vereyim. Zamana göre, icap ederse başka sorular da sorabilirsiniz. (Hay hay sesleri)
Arkadaşlar, bütün sorduğunuz sorulara, sizi endişelendiren noktalara, umumi kadrolar içinde cevap vermeye çalışacağım ve muvaffak olursam çok büyük memnuniyet hissedeceğim.
[Kuruluştan Çöküşe Kadar Osmanlı Devleti]
Efendiler, bilirsiniz ki hayat demek, mücadele demektir, çarpışma demektir. Hayatta muvaffakiyet, mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, kuvvete, kudrete dayanan bir keyfiyettir. İnsanların bütün meşgul olduğu meseleler, bütün maruz kaldığı [karşılaştığı] tehlikeler ve bütün elde ettiği muvaffakiyetler, umumi bir mücadelenin dalgaları tarafından meydana gelmiştir. Herkesçe malumdur [bilinmektedir] ki, insanlığın bizce malum olan çarpışması, Doğu kavimlerinin Batı kavimleri üzerine hücumuyla, taarruzuyla başlar.
Hanımlar, Efendiler,
Doğu kavimlerinden bahsettiğim zaman, bunların başında ve en kuvvetlisinin Türk unsuru olduğunu cümlemiz [hepimiz] hepimiz bilmeliyiz. (Yaşasın Türkler sesleri, alkışlar)
Bütün Avrupa’yı baştanbaşa çiğneyen ve Paris’e kadar giden, Türklerdir. (Alkışlar) Fakat her taarruza karşı, daima mukabil taarruz düşünmek lâzımdır. Bunu, asker olanlar çok iyi bilir. Vuku bulan [yapılmış] taarruza karşı, mukabil taarruz düşünmeden hareket edenlerin akıbeti [sonu], mutlaka mağlup olmaktır, hezimete uğramaktır, yok olmaktır.
Türklerin İslâm’dan evvel ve İslâm’dan sonraki tasarruflarını tetkik edebiliriz [inceleyebiliriz] ve bu takdirde Türk ve İslâm taarruzundan bahsedebiliriz. Türkler bilhassa İslâm olduktan sonra Avrupa’nın içine yine yeni taarruzlar yapmışlardır. Ondan evvel İslâm olarak İslâmiyet namına Batı’ya taarruz eden, Avrupa’ya taarruz eden, -biliyorsunuz- Araplardır. Fakat Batı âlemi bütün bu muvaffakiyetler ve darbeler karşısında mukabil [karşı] taarruza geçmek kati lüzumunu hissetti ve mukabil taarruza başladı. Evvela Araplara vuku bulan bu mukabil taarruz, Endülüs’te acı ve Felâket dolu bir mağlubiyetle başladı. Fakat orada bitmedi. Bütün İslâm âlemi, Afrika kuzeyinde takip oluna oluna bugüne kadar geldi. Takip devam etti ve Osmanlı Türklerine intikal etti.
Biliyorsunuz ki, Selçuki devletinin beylerinden biri olan Osman Gazi, kendi namına bir devlet teşkil etti [kurdu]. Bu noktadan başlayan Osmanlı devleti, Selçuki tacı ve tahtına konduktan sonra, İstanbul’u dahi zapt ederek [ele geçirerek] Doğu Roma İmparatorluğu’nun tacını dahi başına koydu ve altı yedi asır dünya yüzünde mevcut oldu [varlığını korudu]. Sorduğunuz sorulara temas edebilmek için bu Osmanlı tarihinin bazı noktalarını hep beraber hatırlamayı teklif edeceğim. Osmanlı devleti, yaklaşık dört sene evvel yok oldu, tarihe intikal etti. Ondan evvel mevcut olan Selçuki devleti de, Türk ve İslâm olan Selçuki devleti de tıpkı Osmanlı devleti gibi mahvoldu, yok oldu, tarihe geçti.
Efendiler, hanımlar,
Bunun sebeplerini izah edebilmek için bu devletlerin bilhassa Osmanlı devletinin takip etmek istediği umumi siyaseti hatırlatmak istiyorum. Denilebilir ki, Osmanlı devletinin, devlet siyaseti olarak, millet siyaseti olarak, halk siyaseti olarak, belli, açık bir siyaseti mevcut değildi. Devletin başına geçen taç sahipleri [hükümdarlar], kendi arzularına, heveslerine göre bir nevi [çeşit] siyaset icat ederlerdi ve o siyasetin peşinden bütün milleti sürükler, götürürlerdi. Malumdur [bilinir] ki, harici siyasetin muvaffak olabilmesi için onun dayandığı bir dâhili teşkilat olmak lâzım gelir. Dâhili [iç] siyaset, dâhili teşkilat kuvvetli olmazsa, takip olunan harici [dış] siyasetlerin bütün muvaffakiyetleri geçicidir, derhâl sönmeye mahkûmdur.
Osmanlı devletinde göze çarpan bir iki siyaset vardır. Mesela, Fatih’in siyasetini ele alalım: Fatih, ne olursa olsun Batı Roma’yı idaresi altına almak, büyük bir imparatorluk vücuda getirmek [kurmak] istiyordu. Bütün mesaisini [çalışmalarını] bu istikamete sevk etmişti. Aslî unsur olan Türkü, yalnız bu gayenin elde edilmesi için istihdam etmişti. Böyle bir siyasetin dayandığı teşkilat ne idi? Bittabi [tabiatıyla] aslî unsur ile yetinmek ve aslî unsuru içine alan teşkilat ile yetinmek mümkün olamazdı. Bu sebeple Fatih, fethettiği bütün memleket ahalisinden istifade etmek [faydalanmak] istedi. Fakat onlar, kendi unsuru olmadığından, bittabi kendi unsuruna ait olabilecek hususlardan başka şeyleri onlara tatbik etmek [uygulamak] lâzım gelirdi. Her zapt olunan [elde edilen] yerde başlı başına ve fakat ayrı ayrı birtakım mevcudiyetler [varlıklar] yerinde bırakılmıştı. Fakat yerinde bırakılan bu mevcudiyetler âdeta bütün o imparatorluk içinde bir gün intikam almak fırsatını bekleyen ayrı ayrı bir hükûmet hâlinde idi. Nitekim fırsat çıktığında hiçbirisi istifade etmekten geri kalmadı.
Mesela diğer bir Osmanlı imparatorunun siyasetini nazarı dikkate alalım. Mesela, Selim’in siyasetini nazarı dikkate alalım. O ise bütün İslâm âlemini bir noktada birleştirerek sevk ve idare etmeyi düşündü ve bunun neticesi olarak Suriye’yi zapt eti, Mısır’ı zapt etti ve Mısır’daki halifenin sıfatını da kendi şahsına ilave etti.
Fakat bundan sonra diğer bir Osmanlı hükümdarının siyasetini arayalım. Belki ikisini birden yapmak istemiştir: Hem Batı’yı zapt etmek, Viyana’ya kadar gitmek, Viyana’da mesela bir Osmanlı valisi bulundurmak; diğer taraftan da bütün İslâm âlemini birleştirmek… Böyle gayet geniş, büyük, sultanlara ve hükümdarlara yakışır bir siyaset…
Arkadaşlar, bu siyaset, Türk unsurunun hayatının, topluluğunun, saadetinin gerektirdiği bir siyaset değildir. Bu, yalnız bu milletin her nasılsa başına geçmiş ve onu nasılsa tahakkümü altına almış bir şahsın, kendi ihtirasını tatmin için tatbik ettiği bir siyaset idi. Onun için şahıslar değiştikçe, şahıslar söndükçe bu siyaset de sönmüştür. Ancak millet her birini ayrı ayrı elde etmeye çalışarak, kendi kuvvetini, kendi kudretini, her şeyini vermiş ve kendi hayatı ile ve kendi evi ile meşgul olmaya vakit bulamamıştır. Bu izahattan çıkan noktalar şudur:
Bir unsur için, bir millet için takip olunabilecek siyaset ne olmalıdır? Kendimizi ele alalım: Biz dinî bir siyaset takip edebiliriz. Biz millî bir siyaset takip edebiliriz. Veyahut hem millî ve hem de dinî bir siyaset takip edebiliriz. Dinî siyaset takip edelim dediğimiz zaman, herkesçe malum olan ifadesiyle söylemek lâzım gelirse, İslâm birliği siyaseti demektir.
Umumi olarak millî bir siyasetten bahsettiğimiz zaman Turani bir siyaset demektir veyahut her ikisi… Her İslâm için, bütün Müslümanların bir noktada birleşmesi ve hep beraber çalışarak kuvvetli olması, mesut olması, muhakkak arzu edilir. Fakat dünyada elde edilmesi mümkün olmayan hedeflere yürümek, insanları çok aldatmıştır, çok aldatır. İnsanlar parlak olan siyasetlere doğru mutlaka yürümek ve oraya ulaşmak ister. Çünkü parlak olan şeyler caziptir [çekicidir]. Bu dediğim nokta da parlaktır, caziptir. Fakat hayat hayallere dayanamaz; hayat maddiyata dayanır. Herhangi bir millet hayatını muhafaza için, hayat vasıtalarını elde etmek ve düzenlemek için adım attığı zaman seçtiği hedef hayali olursa elbette muvaffak olamaz. Bu, asırların ve asırlarca yaşamakta olan insanların, belki çok acı, çok kanlı hadiseler ile ve belki çok büyük Felâketlerle bulmuş olduğu bir neticedir. Büyük bir cesaretle söylüyorum ki, dünyanın bugünkü umumi şartlarına ve asrın, insanların kafasında yapmış olduğu bugünkü değişikliklere göre, bütün İslâm âleminin şimdiye kadar vehmedildiği gibi bir noktadan sevk ve idaresine maddi imkân yoktur ve olamaz. (Alkışlar) Bunu bu kadar kuvvetli söyleyebilmek için çok şey bilmeye, çok şey düşünmeye, çok şey hatırlamaya hacet yoktur. Çünkü bu olmamıştır ve olamayacaktır, dediğim zaman bu benim ifadem değildir; tarihin ifadesidir, vakaların ve hadiselerin ifadesidir; en nihayet ilmin, aklın, mantığın ifadesidir. Arkadaşlar, bin üç yüz şu kadar seneden beri bu nazariye, nerede ve ne vakit tatbik kabiliyeti bulabilmiştir?
Pekâlâ, biliyorsunuz ki, daha Cenabı Peygamber’in irtihalinin ertesi günü derhâl herkes, hatta her ufak kabile başka başka şeyler düşünmeye başladılar. Ve bilhassa İslâm memleketleri genişledikten sonra, Suriye’de yaşayanlar başka, Irak’ta, Mısır’da yaşayanlar başka ve her yerde yaşayanlar başka başka düşünmek mecburiyetindeydiler ve öyle düşündüler. Fakat mutlaka hepsini bir noktada toplamak isteyenler, daima aynı histe, aynı dinî histe bulunan insanları yekdiğerine çarpıştırarak yekdiğerini öldürtmekten başka ve sonu gelmeyen kan döktürmekten başka hiçbir netice alamamışlardır. Hadisenin ve tarihin ifade ettiği bu şeyi, arz ettiğim gibi ilim ve fen de kabul etmez.
Bugün başka başka muhitlerde yaşayan insanlara ve o muhitlerin vermiş olduğu zihniyete ve mizaçlara vesaireye bakılırsa, bütün bu muhtelif cinsteki insanların her hâlde aynı suretle sevk ve idaresinin mümkün olduğunu tasavvur etmek, hakikaten fenni gerçekleri reddetmek demektir ki, buna da imkân yoktur. O hâlde kendimiz için bir siyaset tasavvur edildiği zaman -ki, buna bir arkadaşımın sorusundan ilham aldım- gelecekte nasıl bir siyaseti takip edeceğiz? Gelecekte takip edeceğimiz siyaseti tespit için ben açıklıkla arz ediyorum:
Hiçbir vakitte böyle bir siyaset hatırıma gelemez. Çünkü böyle bir siyaset tatbik edilemez. Ve böyle bir siyasî istikameti takibe girişmiş olanların hepsi bizzat kahrolmuştur ve muvaffak etmek istedikleri insan kitlesini mutlaka Felâkete sevk etmişlerdir. (Alkışlar) Geniş ve şümullü [şümullü], yani Turani bir millî siyaset, efendiler (bir özür dilemek mecburiyetindeyim, efendiler dediğim zaman beyefendiler ve hanımefendiler demektir). (Alkışlar)
Türkler aynı kaynaktan doğmuşlardır. Fakat bütün dünya yüzünde, dünyanın muhtelif kıtalarında vatan sahibi olmuşlardır. Dolayısıyla bu kadar geniş bir sahada bulunan muhtelif Türk parçalarını aynı zihniyetle, yani eski zihniyetle bir noktada birleştirerek idare etmek dahi tatbik kabiliyetine sahip olmayan bir nazariyedir. Böyle bir nazariyeyi tatbik mevkiine koymak isteyenler, şimdiye kadar muvaffak olamamışlardır. Bu iki istikamet hakkında değerlendirmeler menfi [menfi] olunca, tatbik kabiliyeti olan üçüncü bir istikamete gözümüzü çevirmek lâzımdır. O da şudur:
Her insan kitlesinin, makul olan, mantıki olan bir sınır dâhilinde tamamen bağımsız, yani haricin manen ve maddeten her türlü tecavüzlerinden korunmuş olarak, müreffeh [varlıklı] ve mesut olmak için çalışmayı temin edecek bir istikamet tespit etmesi meselesi…
Efendiler, bu siyasetin içinde hem dinî siyaset vardır, hem de millî siyaset vardır. Dolayısıyla biz, karma ve fakat tatbik kabiliyeti olan, makul bir siyaset takip etmiş olmalıyız. Eğer İslâmlardan, Kur’an’ı yüceltmek dinî bir vazife olarak talep olunuyorsa, hiç şüphe yok ki, Müslümanlar ne kadar kuvvetli, kudretli ve fakat bütün bu kudret ve kuvvet ne kadar dimağen [akılca] yüksek olursa, ilmen, fennen gelişmiş bulunursa, bittabi Kur’an’ı yüceltmeyi o kadar çok iyi yapmasını bilir ve Allah ancak bu mesai tarzından daha çok memnun olabilir. Bütün Müslümanlara da ne yapmak lâzım geleceğine dair kuvvetli ve maddi bir misal gösterilmiş olur.
Efendiler, Dünya yüzünde mevcut bütün İslâm âlemini bir an için gözden geçirelim: Hepsinin ne hâlde bulunduğunu zannederim ki, içimizde bilmeyen bir fert yoktur. Hepsi esirdir, sefildir ve hakiki refah ve saadetten yoksundur. Bugün dünyada bağımsızım diyen İran devleti veya Afgan devleti dahi hakiki saadetten çok uzaktır.
Bir Osmanlı devleti vardı. O da en nihayet yok olmaya mahkûm oldu. Ne için? Çünkü millet kendi hayatıyla ve kendi eviyle hiçbir vakit meşgul olmadı; daima hayali birtakım hedeflere karşı sürüklendi ve kendi kendini sürükledi, en nihayet bu hâl ve vaziyete düştü.
Efendiler, insanlar kendiliğinden bu gibi hareketlerin faili olamaz, olmak istemez. Çünkü itiraf etmek lâzımdır ki, insanlar her şeyden evvel, evvela kendi menfaatini düşünür. Kendi hayat vasıtalarını, kendi refah ve saadet vasıtalarını temin etmemiş olan bir insanın başkalarının hayatıyla alâkadar olmasını kabul etmek o kadar mantıki değildir. İnsanların böyle düşünmesi de pek meşru ve caizdir. Yalnız meşru ve caiz olmayan, reddedilen şey, menfaatini diğerlerinin menfaatinden fazla düşünmesidir. Bu, makul seviyede oldukça caizdir. O hâlde bütün bu İslâm âlemini yok olmaya ve sefalete ve rezalete sevk eden sebepleri ve illetleri [etkenleri] tetkik edecek [inceleyecek] ve tahlil edecek olursanız, mutlaka kendi arzuları değildir. Fakat kendi hayat vasıtalarını temin ettikten sonra ve bunun pek çok üzerine çıktıktan sonra birçok insanların, kayıtsız şartsız, düşünmeksizin ve irdelemeksizin kendi arzusuna, kendi emeline tabi olduğunu gören birtakım insanların fiilleri ve hareketleridir. Hakikaten Osmanlı devletinin ve Selçuk devletinin ve ondan evvel gelmiş olan Türk ve İslâm devletlerinin idare tarzlarını tetkik edecek veya hatırlayacak olursanız, görürüz ki, mahiyeti itibariyle dediğim şekildedir. Yani millet kendi arzu ve emeli için değil, fakat başkalarının arzu ve emeli için hareket etmektedir.
Efendiler, biliyorsunuz ki, insanlarda bir arzu, bir meyletme [eğilim], bir irade vardır. Her insanda bu vardır ve bu manevi bir şeydir. O iradenin tatbik vasıtası olan diğer bir şey daha vardır ki, ona da hâkimiyet [egemenlik] derler. İnsanlar iradesine sahip olabilmek için, iradesi doğrultusunda hareket edebilmek ve çalışabilmek için mutlaka hâkimiyetine sahip olmak mecburiyetindedir. Eğer hâkimiyeti başkasına gasp ettirmiş ise, iradesinin tatbik vasıtası elinde değildir. Ona kim malik [sahip] olmuş ise, artık diğerlerinin hâkimiyetleri ellerinde değildir. Hepsinin iradesine malik olanın iradesi, umumun iradesi yerine kaimdir [geçer]. Dolayısıyla bütün mütalaaları [düşünceleri, görüşleri] bir noktada özetlemek lâzım gelirse, mahv ve yok olduğunu, sefil olduğunu gördüğümüz bu toplulukların, mahv ve yok olma sebepleri, kendi iradelerine malik bulunmamış olmalarıdır. Onun başkaları tarafından gasp edilmiş olması veya başkalarına terk ve tevdi edilmiş olmasıdır. Bir içtimai heyet [içtimai heyet], bir devlet müessesesi, bu hatadan yakasını kurtarmaksızın, herhangi bir şekilde teessüs ederse etsin, her hâlde netice itibariyle Felâkete mahkûmdur. Biliyorsunuz ki, Osmanlı devleti saltanat devresini, haşmetini, debdebesini yaşadıktan sonra düşmeye başladı. Bu düşüş birçok darbelere göğüs germeyi lüzumlu kıldı ve saldırıların neticesinde zaman zaman uyanışlar hâsıl oldu. Zaman zaman bu Felâketin önüne geçilmek için çareler düşünüldü; memlekette birçok iyileştirmek yapmak fikirleri hayal edildi ve buna teşebbüs edenler de bulundu. Mesela III. Mustafa zamanında ilk defa olmak üzere Avrupakâri [Avrupa’da olduğu gibi] bir iyileştirme nazarı dikkate alındı. Fakat o muvaffak olamadı. Ondan sonrakiler de çalıştılar, tam olarak hiçbir vakitte muvaffakiyet hâsıl olamadı. En nihayet meşrutiyeti elde etmek için yapılan inkılapta dahi muvaffakiyet hâsıl olamadı. Neden? Çünkü hâkimiyetini daima ve kayıtsız şartsız milletin elinde bulunduran bir şekil değil, fakat ya tamamen bir adamın elinde veya birkaç kişinin elinde bulundurmaktan başka bir hükûmet şekline başvurulmamıştı [girişilmemişti].
Efendiler, Osmanlı devleti tarihe karıştı. Ondan evvelki devletler de tarihe karıştı. Fakat gerek o devletleri ve gerek Osmanlı devletini tesis eden aslî unsur, hayatını muhafaza etti; daima hayatını muhafaza etti. (Alkışlar) Çünkü aslî unsurun, milletin, gerçekte kendisini sevk ve idare eden hükûmet tarzıyla, hükûmet heyetiyle, hükûmet şekliyle kati alâkası yoktu. Dolayısıyla bunların tamamı mahkûm oldukları gibi yok olmuşlardır. Ancak aslî unsurun bir zararı vardır ki, o da böyle birtakım hareketlerin faili olmakla, kendini düşünememeye mahkûm kalmasıdır. Bittabi bu zarar, çok büyük bir zarardır.
Nihayet Harbi Umumi içinde milletimizde büyük bir teyakkuz ve uyanış belirmeye başladı. Harbi Umumi’ye girerken ne olacağı belli değildi. Fakat çok büyük vaatler vardı. Az zamanda çok büyük ve parlak zaferlere nail olacağız zannediliyordu. Bunu böyle zannedenler, bu zanlarını millete kabul ettirmek için çok çalışıyorlardı. Mesela dört ay, altı ay kadar kısa bir zaman zarfında bütün bu meselelerin halledilip neticelendirilebileceği kanaati hemen hemen umumiydi. Ben ordu kumandanlıklarından birinde bulunduğum zaman ordunun açlığa ve sefalete mahkûm olduğunu gördüm. Bunu telafi ettirebilmek için icap edenlere danıştığım zaman bana dediler ki, “vakaa biz çok para vaat ettik, çok erzak vaat ettik, ama müddetin bu kadar uzayacağını bilmediğimizden vaat ettik. Yoksa müddetin bu kadar, bir sene, iki sene, üç sene, dört beş sene uzayacağını bilseydik, biz derdik ki, bu mümkün değildir.”
Fakat efendiler, bunu demek isteselerdi de diyemezlerdi. Çünkü öyle bir hükûmet şekli, öyle bir idare tarzı vardı ki, hiç kimsenin o idareye karşı söz hakkı yoktu. Millet girdiği badirenin mahiyetini anlayamazdı, anlayamamakta da mazurdu. Fakat ne vakit ki, ordular, kendi memleketimizi, anavatanı, kendi evlerimizi muhafazada gevşeklik gösterip de Galiçya’da, Romanya’da, Makedonya’da, İran’da, Turı Sina çöllerinde erimeye başladı, o zaman uyanış hâsıl oldu. Nihayet umumi mağlubiyet oldu ve bir mütareke yapıldı. Belki bu mütareke ile bir dereceye kadar memleketin menfaatleri ve milletin şeref ve haysiyeti temin olunabilirdi. Yalnız artık Osmanlı devleti ve bu devleti teşkil eden millet, taarruz edenler gözünde her türlü insani haklardan yoksun görülüyordu. Bunlara karşı verilen sözü tutmamak, hiçbir şeyi icap ettirmeyebilirdi. Çünkü muhatapları hakiki hâlde [gerçekte] bir millet değildi. Belki o milletin başında ve o milleti her suretle sevk ve idare edebilir mahiyette birtakım insanlardan ibaretti. Yalnız o insanları elde etmek veyahut yalnız o insanlar üzerinde etkili olmak, hâkim olmak, memleketimiz ve milletimiz üzerinde arzu edilen baskıları yapmaya kâfi gelebilirdi. Hepimizce malumdur ki, İtilaf devletleri bu mütarekename hükümlerine katiyen riayet etmeye lüzum görmediler. İstanbul’u, Kilikya’yı ve her tarafı işgal ettiler. Ve aynı zamanda bu güzel İzmir’i de işgal ettiler. İstanbul’da ismen bir halife ve padişah ve bunun etrafında yine ismen bir hükûmet muhafaza edildi ve bunu muhafaza için çok çalıştılar. Çünkü bunları muhafaza etmek kendi menfaatları icabı idi.
Birçok acı vakalar karşısında ve zaten Harbi Umumi’nin üst üste darbeleriyle etkilenmiş olan, uyanmış olan millet ve bu milletin içinde birçok izan sahibi, çok acı düşünceler karşısında kaldılar. İki hareket tarzı vardı. Birisi yapacak hiçbir şey kalmamış olduğuna kanaat etmek; ikincisi yapacak hiçbir şey yoktur, tek bir şey kalmıştır, o da ölmek… Fakat hiç olmazsa vatan hissiyle, millet hissiyle, insanlık his ve şerefiyle ölmek… İnsan gibi ölmek, namuskârane ölmek ve bunu tercih etmek vardı. Yahut düşmanlara, bütün İslâm âlemini zincirle bağlayan ve ayakları ile çiğneyen insanlara boynumuzu uzatmak vardı. Bittabi bizim milletimiz, böyle ağır bir sefalet ve Felâkete boyun eğemezdi, uzatamazdı. Bizim umumi Felâketimiz hiçbir zamanda, hiçbir vakitte milletimizin izzet hislerinden mahrum olması neticesi değildir. Belki milleti izzet hissinden uzak tutmak isteyenlerin yapmış oldukları sahtekârane hareketlerin neticesi idi. (Alkışlar) Çok tabii olarak milletin verebileceği karar, artık dünya yüzünde yaşayacak yüzümüz kalmamıştır, mezara gömülmelidir. Efendiler, bir insan ve insanlardan meydana gelen herhangi bir içtimai heyet ölmeye karar verirse yaşamak için, behemehâl [mutlaka] yaşar. (Alkışlar) Fakat ölmemeye çalışanlar ve ölümden kaçanlar yaşamak için, mutlaka ölürler. Ölümün yalnız maddi olması bahis konusu değildir, manen dahi ölünür…
Bütün vicdan sahipleri, izan [ileri görüş] sahipleri, verilmiş olan, tabii olarak verilmesi lâzım gelen bu kararı nasıl tatbik edeceğini düşünmekle meşgul oluyordu. Ben o sıralarda İstanbul’a gelmiştim. Ondan daha evvel Adana’da bulunuyordum. Yıldırım Orduları kumandanı olarak.
Müsaade buyurursanız, bir noktaya temas etmek üzere kendimden bahsedeceğim. Ben, umumi vaziyetin felâket uçurumuna yaklaşmış olduğunu gördüm, daha çoktan görmüştüm. Yapılan itilafname [anlaşma] veya mütarekename ile de hiçbir şeyin temin edilmemiş olduğunu ve edilemeyeceğini dahi gördüm. Sonradan yapılacak olan şeyin bir an evvel yapılmasından başka bir çare olmadığında da tam kanaate vardım. Ve bunun için o zaman hilafet ve saltanat tahtında oturan zata doğrudan doğruya bir şey yazdım ve dedim ki, filan ve filan adamlardan meydana gelen bir hükûmet heyeti yapınız ve beni dedim o hükûmetin içinde başkumandan yapınız. Ve isimlerini saydığını insanların da her birine ayrı ayrı yazdım: “Herhalde bu taç sahibi ile konuşunuz, dediğim şekilde bir hükûmet heyeti yapınız ve beni de çağırınız. Bana başkumandanlık sıfatını veriniz.” Bu zavallı insanlar, bu hasis ruhlu insanlar, zannettiler ki, ben hakikaten bir başkumandanlık istiyorum. Yalnız böyle kuru bir unvanı almak arzusundayım.
Arkadaşlar, ben böyle bir unvan için o makamı istemiyordum. Ben o makamı yıkmak için oraya gitmek istiyordum. (Alkışlar, bravo sesleri) Hakikaten benim gördüğüm manzarayı gördükten sonra yapılacak şey, derhâl bütün kuvvetimizi, bütün harp vasıtalarımızı, bütün servet kaynaklarımızı -ki İstanbul’da toplanmıştı- bunların tamamını bir an evvel Anadolu’ya atmak ve derhâl hükûmeti Anadolu’ya nakletmek ve mütarekename hükümlerine muhâlif vuku bulan en ufak bir harekele karşı derhâl kuvvet kullanmak lâzım geliyordu. Ve ben onu yapmak istiyordum. Nitekim mütarekeyi müteakip ben Halep ve Katma arasında, ordumuzun süngüleriyle çizmiş olduğu hattı geçmek isteyen İngilizlere karşı derhâl süngü ile karşı koymakta tereddüt göstermedim. Ve nitekim İskenderun Körfezi’ne yaklaşmak isteyen düşman donanmasına ateş ettim. Benim bu harekâtım İstanbul’da benim dediğim kişilerin yapınış olduğu heyette tereddüt ve heyecan hâsıl elli. Benim bu müracaatıma şu yolda bir cevap verildi: Denildi ki: “İnşallah sulhtan sonra arkadaşlığımız Allah’ın lütfundan beklenir.” Bunu söyleyen zavallı insan, artık sulhun yakında vukuuna [olacağına] kanaat etmiş bir insandı. Ben de cevap vermekte tereddüt etmedim ve dedim ki, “Sizin hayal ettiğiniz sulh çok uzaktır. Ve sizin bu hâl ve vaziyetinizle böyle bir sulh temin edilemez. Çok korkarım ki, çok nefis sandalyenizin düşman tesiri altında olduğunu bizzat göreceksiniz.” Hakikaten çok geçmedi, öyle oldu.
Ve işte bunu müteakip idi ki, artık benim İstanbul’a gitmemde bir beis [sakınca] kalmadı. Orada da birçok zevat ile aynı derdi dertleştik. Fakat artık İstanbul öyle bir mahal olmuştu ki, orada bizim ruhlarımız, vicdanlarımız, arzularımız, hislerimiz faaliyete geçemezdi. Artık İstanbul, fiilen ve maddeten esir olmuştu. Düşman süngüleri her köşede ve bütün bakışları tehdit ediyordu. Düşman donanmalarının topları sağa ve sola, bütün memleketin köşelerine doğrultulmuştu. Herkes mahkûm idi. Herkes içinde padişah ve onun etrafında hükûmetim diyen insanların hepsi mahkûm idi. Herkes ve herkes mahkûm idi.
Ancak teessüf edilecek ve lanetlenecek bir şey varsa, bu adamlar bu rezil vaziyeti hissetmiyorlardı; hissetmeyen, padişah ve halife olan zattı, onun etrafındaki menfaatperestlerdi. (Kahrolsunlar sesleri) İşte onun için artık orada yapılacak bir şey yoktu. Yapılacak şey, mutlaka anavatanın içerisine girmek ve milletin sinesine, kucağına atılmak ve onlarla hemhâl ve hemdert olarak en son kararının alınmasına teşebbüs etmekle mümkün olacaktı.
You may like
Türk Tarihi
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]
Published
5 ay agoon
Kasım 17, 2025By
drkemalkocak
Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.
Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.
Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.
Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Büyük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.
İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.
İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:
Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.
Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.
Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.
Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.
Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.
Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:
Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.
28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:
Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.
Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.
Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımızın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımızın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.
İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.
Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:
Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].
Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:
Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.
Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket] ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.
Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.
Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.
Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.
diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.
Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:
1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.
2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.
27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:
Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.
İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:
Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.
diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.
Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.“
Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:
Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrıcalıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.
Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.
Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.
Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.
Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:
Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.
Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırıyor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.
Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:
Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.
Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:
Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.
Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.
Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.
Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?
Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.
Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:
Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.
[*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.
[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]
Mustafa Kemal Atatürk
10 Kasım’da Atatürk’ü Anmak ve Anlamak
Published
5 ay agoon
Kasım 10, 2025By
drkemalkocak
Özet
Bu makale, 10 Kasım’ın tarihi anlamını yalnızca bir anma günü olarak değil, aynı zamanda Atatürk’ün fikri mirasını yeniden yorumlama fırsatı olarak ele almaktadır. Atatürk’ü anmak, onu tarihi bir figür olarak yüceltmekten öte, çağdaş bir düşünce sisteminin sürekliliğini koruma çabasıdır. Bu bağlamda makale, anmanın tören boyutu ile anlamanın entelektüel boyutunu bütünleştirerek, 10 Kasım’ı bir toplum bilinci pratiği olarak analiz etmektedir.
Anahtar Kelimeler: Atatürk, 10 Kasım, Anma Kültürü, Cumhuriyet Düşüncesi, Modernleşme, Eleştirel Tarih.
Giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nde 10 Kasım, yalnızca Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü değil; aynı zamanda, bir milletin kendisini yeniden tanıma ve tarih bilincini tazeleme günüdür. 1938’den itibaren her yıl tekrarlanan bu tören, bir yas ifadesinden ziyade, modern Türk kimliğinin sürekliliğini koruma iradesinin sembolü hâline gelmiştir.
Atatürk’ü anmak, onun bıraktığı mirasın hem tarihi hem de fikri boyutlarını hatırlamaktır. Ancak onu anlamak, bu mirasın felsefi ve sosyal temellerini çağın şartlarına uyarlayabilmektir.
1. Atatürk’ü Anmak: Orta Hafızada Bir Tören

Anma olgusu, sosyal hafızanın yeniden üretim biçimlerinden biridir. 10 Kasım sabahı 09.05’te bütün ülkenin aynı anda susması, yalnızca bir “yitiriş” anını değil, bir “yeniden diriliş” bilincini temsil eder. Bu sessizlik, bireysel bir yas değil, ortak bir anlamlandırma dönemidir.
Ortak bellek teorisine göre, bir toplum, geçmişini yeniden kurgularken aslında kendisini inşa eder. Bu bağlamda 10 Kasım törenleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik inşasında önemli bir “zaman ve mekân sabitesi” görevini yapmıştır.
Bu tören, bireylerin şahsi duygularını sosyal bir çerçeveye yerleştirir. Özellikle okullarda, kamu kurumlarında ve meydanlarda yapılan törenler, genç kuşaklara Cumhuriyet’in değerlerinin aktarıldığı sembolik mekânlardır. Dolayısıyla 10 Kasım, sadece geçmişi hatırlama değil, aynı zamanda “geleceğe ait bir kimliği” gösterme ve sürdürme eylemidir.
2. Atatürk’ü Anlamak: Fikri Mirasın Yeniden Yorumu

Atatürk’ü anlamak, yalnızca tarihi olayları bilmek değil, bu olayların ardındaki fikri sistemi kavramaktır. O, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireylerden oluşan bir toplum ideali ortaya koymuştur. [1]
Bu ideal, dogmalardan arınmış bir akılcılığı ve bilime dayalı bir ilerleme anlayışını temel almaktadır. “Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” sözü, Atatürk’ün fikri mirasının özüdür.
Atatürk’ün inkılapları –özellikle eğitim, hukuk ve kadın hakları alanlarındaki dönüşümler– birer modernleşme adımı olmanın ötesinde, insanı merkeze alan bir özgürlük anlayışının yansımaslarıdır. Bu inkılaplar, “rasyonelleşme dönemi”nin Türkiye’deki göstergeleridir.
3. Vaka Analizi: 10 Kasım 1938 ve Sosyal Tepki

Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefatı, yalnızca bir devlet adamının ölümü değil, millî bir sarsıntı olarak yaşanmıştır. Ancak bu sarsıntı, kısa sürede “millî direniş bilinci”ne dönüşmüştür.
Arşiv belgelerine göre, İstanbul’da cenaze gününde sokağa çıkan yüzbinler, kendi inisiyatifleriyle yas tutma biçimleri geliştirmiştir. [2] Bu durum, anma kültürünün halk tarafından özümsendiğini göstermektedir.
1938 sonrasında 10 Kasım törenleri, devletin resmi tören çizgisinden taşarak, bireysel ve sivil hafızanın ortak alanına dönüşmüştür. Özellikle 1950 sonrası dönemde, anma biçimlerinin çeşitlendiği ve duygusal yoğunluğun kuşaklar arası aktarımında kültürel bir süreklilik sağladığı gözlemlenmiştir.
4. Eleştirel Tarih Bakış Açısıyla 10 Kasım’ın Dönüşümü

Eleştirel tarih yöntemi, geçmişi kutsallaştırmadan, onun bugüne etkilerini çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, 10 Kasım anmaları yalnızca “nostaljik bir bağlılık” değil, tarih bilinci üretiminin bir aracıdır.
Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, 10 Kasım’ın genç kuşaklar nezdinde duygusal bir etkiden ziyade sembolik bir törene dönüştüğünü ortaya koymuştur. [3] Ancak bu durum, anmanın anlamını yitirdiği anlamına gelmez; aksine, yeni kuşakların Atatürk’ü kendi çağlarının diliyle yeniden yorumlama çabası olarak görülebilir.
Dolayısıyla Atatürk’ü “anlamak”, onu tekrarlamak değil, onun yöntemini sürdürmektir: eleştirel düşünmek, sorgulamak ve daima ileriyi hedeflemek.
Sonuç
10 Kasım, yalnızca bir anma günü değil, millî bilincin yenilenme anıdır. Atatürk’ü anmak, geçmişe duyulan saygıdır; ama onu anlamak, geleceğe duyulan sorumluluktur.
Bu sebeple her 10 Kasım, Türk milletinin “düşünen ve ilerleyen insan” idealini yeniden hatırladığı bir zaman eşiğidir.
Atatürk’ün mirası, bir kişi kültü değil; bir düşünce kültürüdür. Bu kültür, her kuşakta yeniden doğar, çünkü 10 Kasım’ın sessizliğinde bir milletin sesi saklıdır.
DİPNOTLAR
- Atatürk, Nutuk, Cilt II Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1969, s. 894.
- Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri, Dolmabahçe Defterleri, 1938 Kasım Dosyası, Belge No: 27.
- Ayşe Kuruoğlu, “10 Kasım Anma Kültürünün Kuşaklar Arası Dönüşümü” Toplum ve Tarih 412 (2019), s. 67–89.
Mustafa Kemal Atatürk
Yönetimde Adalet: Kutadgu Bilig, Siyasetname, Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler’in Karşılaştırmalı Analizi
Published
6 ay agoon
Ekim 17, 2025By
drkemalkocak
Özet
Adalet, Türk-İslam siyaset düşüncesinde devletin bekasının ve toplum düzeninin en temel direği olarak kabul edilmiştir. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig (1069-1070) ve Nizamü’l-Mülk’ün Siyasetname’sinde (1091) adalet; kozmik düzen ve ahlaki temeller üzerinden ele alınırken, Koçi Bey Risalesi (1631) ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütler (1767) adlı eserinde ise daha çok mali-idari düzenin korunması ve reform ihtiyacı bağlamında işlenmiştir. Bu makalede dört eser karşılaştırılarak adaletin görevleri — meşruiyet kaynağı, toplum düzeninin garantisi, mali düzenin temeli ve devletin bekası — çerçevesinde değerlendirilmiştir.
Anahtar Kelimeler: Adalet, Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, Nizamü’l-Mülk, Siyasetname, Koçi Bey Risalesi, Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler, Türk-İslam Siyaset Düşüncesi.
Giriş
Adalet, siyaset felsefesinin en eski ve evrensel kavramlarından biridir. Antik Yunan’dan Türk-İslam siyaset geleneğine, Orta Çağ’dan Osmanlı klasik düşüncesine kadar bütün siyasal teorilerde adalet, devletin düzenini ve meşruiyetini sağlayan temel unsur olarak görülmüştür. Türk-İslam düşüncesinde de adalet, yalnızca ahlaki bir ilke değil, aynı zamanda yöneticinin görev ve sorumluluklarını belirleyen bir siyasal kurumdur.
Karahanlılar’da Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i, Selçuklu’da Nizamülmülk’ün Siyasetname’si, Osmanlı’da Koçi Bey Risalesi ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütleri, farklı dönemlerde ve şartlarda kaleme alınmış olmakla birlikte, ortak bir kavram etrafında birleşirler: adalet.
Yönetimde Adalet

1. Kutadgu Bilig’de Adalet
Yusuf Has Hâcib, adaleti devletin “dört sütunundan” biri olarak tanımlar. Hükümdarın zulümden uzak durması, fakirleri koruması ve eşitliği gözetmesi en temel yükümlülüklerdir. Eserde, adaletin Tanrı’nın rızasıyla doğrudan ilişkili olduğu belirtilmektedir:
“Beylerin halk üzerine zulmü artarsa, Tanrı’nın gazabı iner, devlet yıkılır.”

2. Siyasetname’de Adalet
Nizamülmülk’e göre adalet, “mülkün temelidir.” Devletin düzeni, hükümdarın zulümden uzak durmasına bağlıdır. Halkın şikâyetlerini doğrudan dinlemek ve kadıların bağımsızlığını korumak, adaletin somut göstergeleridir.
“Adalet mülkün temelidir; adalet giderse memleket de gider.”
3. Koçi Bey Risalesi’nde Adalet
Koçi Bey, Osmanlı’da yaşanan bozulmayı adaletin kaybına bağlamaktadır. Ona göre rüşvet, liyakatsiz atamalar ve kanun dışı uygulamalar devlet düzenini çökertmiştir. Bu sebeple adaletin yeniden tesisi için ıslahat teklif etmektedir: rüşvetin kaldırılması, tımar sisteminin eski düzenine döndürülmesi ve kadıların tarafsızlığının korunması.
“Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu, nizam bozuldu.”

4. Devlet Adamlarına Öğütler’de Adalet
Defterdar Sarı Mehmet Paşa, adaleti özellikle mali düzen üzerinden ele almaktadır. Zulümle toplanan vergilerin bereketsiz olduğunu, hazinenin bu yolla dolsa bile sonunda boşalacağını ifade etmektedir. Ona göre adalet, yalnızca şeriatın değil, aynı zamanda mali disiplinin de teminatıdır.
“Hazineyi zulümle doldurmak haramdır; sonunda hazine boşalır, halkın bedduası devleti yıkar.”
Karşılaştırmalı Analiz
- Kutadgu Bilig ve Siyasetname, adaleti metafizik, ahlaki ve kozmik bir ilke olarak görürken;
- Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler, adaleti mali-idari düzenin sağlanmasında pratik bir ıslahat unsuru olarak ele almıştır.
Yönetimde Adalet: Karşılaştırmalı Tablo (Alıntılarla)
| Eser | Adaletin Konumu | Adaletin Yöneticiden Beklentisi | Uygulama Alanı | Temel Tehdit / Bozulma Sebebi | Özgün Alıntı |
| Kutadgu Bilig (1069-1070, Yusuf Has Hâcib) | Devletin dört sütunundan biri; kozmik-dini düzenin temeli | Hükümdarın eşitliği gözetmesi, fakirleri koruması, zulümden uzak durması | Vergi adaleti, liyakat, halk ile hükümdar ilişkisi | Zulüm → devletin ömrünün kısalması | “Beylerin halk üzerine zulmü artarsa, Tanrı’nın gazabı iner, devlet yıkılır.” |
| Siyasetname (1091, Nizamülmülk) | “Mülkün temeli” olarak görülür | Halkın şikâyetlerini dinlemek, kadıları bağımsız bırakmak, zulmü engellemek | Vergi düzeni, kadılık sistemi, şikâyet mekanizması | Adaletin bozulması → kozmik ve toplumsal düzenin çöküşü | “Adalet mülkün temelidir; adalet giderse memleket de gider.” |
| Koçi Bey Risalesi (1631) | Devletin bozulma sebeplerini açıklayan merkezî unsur | Rüşvetin kaldırılması, timar düzeninin eski hâline getirilmesi, kadıların tarafsızlığı | Askeri, mali ve adli düzen | Liyakatsiz atamalar, rüşvet, kanun dışı uygulamalar | “Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu, nizam bozuldu.” |
| Devlet Adamlarına Öğütler (1767, Sarı Mehmet Paşa) | Mali ve idari düzenin bekçisi | Gelir-gider dengesinde adalet, kul hakkından sakınma, ölçülülük | Vergi toplama, hazine yönetimi, idari denetim | Zulümle toplanan vergi → halkın huzursuzluğu ve hazinenin boşalması | “Hazineyi zulümle doldurmak haramdır; sonunda hazine boşalır, halkın bedduası devleti yıkar.” |
Dört eserin ortak noktası, adaletin yokluğunun devletin çöküşüne yol açacağı fikridir. Ancak dönemler ilerledikçe, adaletin tanımı soyut bir düşünceden somut bir yönetim ilkesi ve mali düzen mekanizmasına dönüşmüştür.
Sonuç
Adalet, Türk-İslam siyaset düşüncesinde daima devletin varlık sebebi ve bekasının şartı olmuştur. Kutadgu Bilig ve Siyasetname, adaleti daha evrensel ve ahlaki bir çerçevede değerlendirirken; Koçi Bey Risalesi ve Devlet Adamlarına Öğütler, Osmanlı’nın çözülme döneminde adaleti ıslahatların anahtarı olarak görmüştür. Bu karşılaştırma, siyasal düşünce tarihimizde adalet kavramının sürekli varlığını, fakat içerik ve uygulama bakımından dönemin ihtiyaçlarına göre dönüşümünü açıkça göstermektedir.
Kaynakça
- Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, Çev. Reşit Rahmeti Arat, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1985.
- Nizamülmülk, Siyasetname, Çev. Mehmet Altay Köymen, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1999.
- Koçi Bey, Koçi Bey Risalesi, Haz. Zuhuri Danışman, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1972.
- Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler (Nasihatü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ), Haz. Hüseyin Algül, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.
- Halil İnalcık, Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, Eren Yayıncılık, İstanbul, 2000.
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Türk Tarihi3 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk Tarihi3 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoMustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi’ni Açış Konuşması (4 Eylül 1919)











