Türk Tarihi
CUMHURİYETTEN GÜNÜMÜZE TARİH ANLAYIŞINDA MEYDANA GELEN GELİŞMELER
Published
4 yıl agoon
By
drkemalkocak
Cumhuriyetten günümüze tarih anlayışını, siyasî iktidarların hükûmet programları ve bu programlara göre eğitim ve kültür alanındaki uygulamalar biçimlendirmiştir. Tarih anlayışını çerçeveleyen uygulamalarda, iç ve dış politika etkileyici ve düzenleyici rol oynayabilmiştir. Buna göre, Cumhuriyetten günümüze tarih anlayışını, programlara ve ders kitaplarına yansımalarını gerçekleşme durumuna göre başlıca dört zaman sürecinde inceleyebiliriz :
1. Türk Tarih Tezinin Etkisinde Millileştirme Dönemi (1923-1938)
Cumhuriyetle başlayan Yeni Toplum Düzeni, Gökalp’in düşüncelerinin etkisinde şekillenmiştir. Gökalp, bir otokton düşünür özelliği ile Türk İnkılâbı’nın manevî babası olarak kabul görmektedir. Gökalp, Osmanlı toplumunun ortak bir din etrafında birleşen, fakat millet seviyesine henüz ulaşmamış, ümmet kimliğine sahip olduğunu ileri sürmüştür. Tek başına dinî inançlar milletleşme süreci için yeterli olamadığından; milletleşme olgusu için dil, kültür ve duyguda birlik temel hareket noktasıdır. Ümmetten millete geçiş, dilde ve duyguda birliğe ulaşmakla gerçekleşebilir. Batı, bu çizgiyi takip etmiş ve millet seviyesine yükselmiştir .
Eğitimin amacı, millî devleti gerçekleştirmekti. Bu özelliği ile eğitim, Türk İnkılâbı’nın elinde yeni bir araç konumundadır. İdeal bir toplum için, öncelikle plânlanmış ve düzenlenmiş bir eğitim ön plânda yer almaktadır. Eğitimden iki amacı gerçekleştirmesi beklenmektedir. Bunlar:
a. Ümmetten millete geçişin plânlanması,
b. Millî kültür ekseni etrafında milletleşme sürecinin hazırlanmasıdır. Bunun için, hareket noktası olarak “millî kültür“ kavramının ve kaynaklarının belirlenmesi gerekmektedir. Öncelikle, kültürün Asyatik yapısına yönelinmiş, dil ve tarih tezlerine dayalı yeni bir kimlik anlayışı ortaya konulmuştur.
Türk İnkılâbı, dil ve tarih tezleri ile din de Gökalp’in gündeme getirdiği ladini (laicus) kavramıyla yeni bir biçime kavuşmuştur. Bu durumda, Türk İnkılâbı’nın köklere dönmek suretiyle Batılılaşma çizgisinde yürümeyi hedeflediği söylenebilir. Bu dönemde millî eğitim; dil, tarih ve din alanında yapılan düzenlemeler için taşıyıcı görevini üstlenmiştir.
Türk toplumu, dilde, duyguda ve düşüncede köklere yönelik bir tarih şuuru kazanmak suretiyle milletleşme sürecine ulaşabilmiştir. Milletleşme, tasada ve kıvançta ortak duyguların bir yansımasıdır. Millî dil; millî tarih ve millî kültürün meydana gelişini gerçekleştirmiştir.
Gökalp, Yeni Toplum Düzeni için İslâmlaşma, Türkleşme ve Batılılaşma tezini ileri sürmüş ve belirli bir süre etkli olmuştur. Cumhuriyet yönetimi, bir süre sonra Laikleşme, Batılılaşma ve Türkleşme sloganlarını benimseyerek Gökalp’ten ayrılmıştır .
Atatürk döneminde, milletleşme sürecinde takip edilen millî eğitim politikası temelde bir kimlik arayışı biçiminde tezahür etmiştir. Günümüzde, kimi kişi ve grupların, resmî teori/resmî tez diye niteledikleri yargılar, aslında milletleşme olgusunun bir restorasyonu olarak kabul edilebilir. Dil ve tarih şuurunun canlanışı, milliyetçiliğin yükselişidir. Bu kapsamda, yapılan uygulamalara aşağıdaki çarpıcı örnekleri verebiliriz:
Türk Tarih Kurumu aracılığında, Gazi Mustafa Kemal’in çok yakın ilgisi ve bir takım Avrupalı Türkologların desteğiyle Türk Tarih Tezi ortaya atıldı. Buna göre, dünyadaki bütün medeniyetlerin temeli tabiî (doğal) sebeplerle Orta Asya’daki ana yurtlarından ayrılmak mecburiyetinde kalan Türkler tarafından taşınan Türk Medeniyetidir. Türk Tarih Tezi’yle meydana getirilmek istenen millete, tarih vasıtasıyla millî şuur aşılanmak hedeflenmiştir.
1934-1935 öğretim yılında Atatürk’ün görevlendirmesiyle Ankara ve İstanbul Üniversitelerinde İnkılâp Tarihi okutan CHP Umumî Kâtibi Recep Peker derslerinde “sosyalizm ve sınıf zihniyetinin reddi ile kan ve ırk“ temalarını işlemiştir. Peker’in ifade ettiği “İnsanlık tarihi yirminci yüzyıla açılırken … tek bir şey, Türk kanı bütün bu gürültüler içinde temiz kalmıştı … Dünyaya kahramanlık örneği gösteren Osmanlı ordusunun yüksekliği… bu orduları yaratan bay Türk milletinin kanındaki yücelikten ileri geliyordu“ anlayışını Türk Tarih Tezi’nin kurumlaşması çerçevesinde değerlendirmek gerekir.
1930’lu yılların ırkçı temalarını yansıtan bu anlayışın Atatürk tarafından telkin edildiği, Atatürk’ün de ırkçı olduğu, bunu “Bir Türk dünyaya bedeldir“, “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki kanda mevcuttur“ sözlerinin ispatladığı ileri sürülmüştür . Bu sözler, ırkçı ifadeler olmayıp Türklüğü kendisine unutturulmuş bir topluma millî şuur aşılamaya, onun parçalanmış haysiyetini tamir etmeye yöneliktir. Bununla birlikte, 1930’lu yıllarda esen ırkçı havanın Atatürk’ün iradesi dışında estiğini söylemek de mümkün değildir. Atatürk, “Türk Irkı“ üzerine antropolojik araştırmalar yapılması için bizzat Afet İnan’a emir vermiştir. Bunun üzerine Afet İnan, “Türkiye Halkının Antropolojik Karakterleri ve Türkiye Tarihi: Türk Irkının Vatanı Anadolu (64.000 kişi üzerine anket)“ adlı doktora tezini hazırlamıştır.
Bu türden bilimsel araştırmaların uygulamaları da yapılmıştır. 1 Ağustos 1935’te Mimar Sinan’ın mezarı açılmış, iskelet üzerinde “biyolojik ve morfolojik“ incelemeler yapıldıktan sonra kapatılmıştır . O dönemde yayınlanan kitaplar ile yapılan kongrelerde, bol rakamlı ve bol hesaplı ölçme işlemleri görülmektedir. Bu işlemler, Türklerin “Brakisefallerin Alpli adı verilen en ileri zümresine mensup“ bulunduğunu ispatlamaya yöneliktir .
Pittard, Roland Dixon gibi kimi yabancı Türkologların eserlerine dayanılarak yapılan bu yayınları, Türk Tarih Kongrelerinde sunulan tebliğler de desteklemiştir. Birinci Türk Tarih Kongresinde Tıp Fakültesi Antropoloji Müderrisi Şevket Aziz (Kansu) Bey, kürsüye sıraladığı dört kafatası üzerinde yaptığı bilimsel incelemelerin sonuçlarını sunduktan sonra, kürsüye üç kişilik bir aileyi çıkarmıştır : “ Efendiler, müsaade ederseniz, size şimdi hiçbir istifa (seçme) zihniyeti takip etmeden, bir Türk ailesini göstereceğim. Mini mini yavruları ile bir genç kadın ve bir genç erkeği tesadüfen buldum ve getirdim. Size göstereyim. Ankara’nın biraz şimalinde Bağlum köyünden Abdullah’ı, kadınını ve küçük yavrularını takdim ediyorum. İşte, ince ve uzun burunlu, brakisefal ve antropoloji kitaplarında bu karakterde tavsif edilen halis dağlı adam. Türk adamı (alkışlar). Abdullah koyu olmayan gözlere, buğdaydan daha açık renkli kumral bıyıklara ve beyaz bir tene sahiptir. Fakat, işte yavruları, saçları altın renkli olan bu yavru Türk ırkına mensuptur (alkışlar). İşte Alp adamı, Orta Asya’dan gelmiş olan adam (alkışlar). Bizim ecdadımıza bağlı adam “ .
Kansu’nun bu sözleri, ilk bakışta kafatasçılığı dile getirmektedir. Fakat, o dönemin şartları göz önüne alındığında, Bağlum köyünden bir aile örneklemine göre ifade edilen bu sözler, üstün ırk iddiasına değil, eşit ırk iddiasına göre değerlendirilmelidir. Batı (Avrupa)ya, gene batının fizikî antropoloji silâhıyla cevap verilmektedir.
Milletleşme sürecinde tarih aracılığı ile bir kimlik kazandırılmaya çalışılmaktadır. Söylendiği gibi Türklerin sarı ırktan (dolayısıyla ikinci sınıf) olmadığını göstermek için dayanak aranırken, bu tezi savunmakta olan bir takım Avrupalı Türkologların bulunduğu büyük bir memnuniyetle görülmüş ve hemen bu kişilere sorulmuştur. Bu Türkologların gerçek bilim adamları mı, yoksa ırkçı teorilerin temsilcileri mi oldukları, ikinci sınıf görülmek istenmekten, aşağılanmaktan kurtulmak isteyen Türk milleti için önemli değildir. Çünkü, bu Türkologlar batılı bilim adamlarıdır ve onlar söylediğine ve kabul ettiklerine göre inanmak gerekmektedir. O günlerin ortamı da, bu inanmaya çok uygun şartları taşımaktadır. Milletleşme sürecinin yaşandığı bu dönemde, İtalya ve Almanya başta olmak üzere bütün Avrupa’da Nazi etkisi görülmekte, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin çoğunda diktacı tutumu sergileyen hükûmetler bulunmaktadır.
Cumhuriyet dönemi hükûmet programlarında eğitim ve kültür politikaları, Atatürk’ün ve dönemindeki fikir ve Devlet adamlarının koydukları esaslara göre tespit edilmiş ve uygulanmıştır. Atatürk’ün ölümünden sonra ise, Atatürk ilkeleri esas olmasına ve Millî Eğitim Bakanlığı programlarına yansımasına rağmen, hükûmetler döneminde aynı titizlik ve cesaretle uygulama imkânı bulamamıştır.
Fevzi, Çakmak başkanlığında, 25 Nisan 1920’de kurulan Muvakkat İcra Encümeni’nin programı 3 Mart 1920’de açıklanmıştır. Dr. Rıza Nur’un Maarif Vekili olduğu İcra Heyeti programındaki esaslar şunlardır :
“ Maarif işlerindeki gayemiz; çocuklarımıza verilecek terbiyeyi her manası ile dinî ve millî bir hâle koymak ve onları cidal-i hayatta muvaffak kılacak, istinadgâhlarını kendi nefislerinde bulduracak kudret-i teşebbüs ve itimad-ı nefis gibi seciyeler verecek, müstahsil bir fikir ve şuur uyandıracak bir derece-i âliyeye i’sâl eylemek, tedrisat-ı resmiyeyi, bütün mekteplerimizi en ilmî, en asrî olan esasat ile kavâin-i sıhhiye dairesinde yeniden tanzim ve programlarını ıslah etmek, mizac-ı millete ve şerâit-i coğrafiye ve iklimiyemize, ananât-ı tarihiye ve ictimaiyemize muvafık ilmî ders kitapları meydana getirmek, halk kütlesinden lügatları toplayarak dilimizin kamusunu yapmak, bizde ruhu milliyi nemalandıracak âsâr-ı tarihiye, ebediye ve ictimaiyeyi erbâbına yazdırmak, âsâr-ı atika-ı milliyeyi tescil ve muhafaza eylemek, garb ve şarkın müellefât-ı ilmiye ve fenniyesini, dilimize tercüme ettirmek, hasılı bir milletin hıfzı hayat ve mevcudiyeti için en mühim âmil olan maarif umûruna dikkat ve gayret-i mahsusa ile çalışmaktır. Bugün ise ilk işimiz mekâtibi mevcudeyi hüsn-i idare etmektir “.
22 Kasım 1924 tarihinde kurulan ikinci Fethi Okyar hükûmetinde Maarif Vekili Şükrü Saraçoğlu’dur. Hükûmetin programı şöyledir :
“Meclis-i Alinizin yüksek karariyle tevhid-i tedrisât esaslarını kabul ederek selamet yolunu bulmuş olan Maarifimizi aynı yolda yürütmek ve Türk vatanına talim ve terbiyenin muhtaç olduğu intizam ve inzibat altında yeknesak terbiye ve tahsil ile mücehhez, hayat için hazırlanmış gençler yetiştirmek gayemiz olacaktır. Halkımızın maarife karşı gösterdiği büyük alâkayı bihakkın tatmin edebilmek üzere muallim noksanının telâfisine çalışmak ve alelumum mektep programlarıyla mektep teşkilâtının istikrarını temin için lüzumsuz tebeddülâttan ictinap etmek vazifemizdir “.
8 Kasım 1928’de kurulan dördüncü İsmet İnönü Hükûmetinin Millî Eğitim Bakanlıklarını sırasıyla Mustafa Necati, İsmet İnönü, Vasıf Çınar ve Cemal Hüsnü Taray yapmıştır. Hükûmetin programı şöyledir :
“Türk harflerinin bütün vatandaşlara kapılarının önünde ve işlerinin başındaöğretilebilmesi için daha bu sene içinde millet mektepleri teşkilâtı yapacağız. Bu teşkilât şehir ve köy, bütün yurdu kaplayaak, vatandaşların işlerinin maişetlerinin en müsait devirlerinde ve yanlarında ya iki aylık ya da dört aylık kurslar açılacak, şehirde ve köyde mekteplere,muayyen ictima mahallerine gelmeğe vakitleri müsait olmayan vatandaşlar için seyyar muallim teşkilâtı yapılacak; devletin en büyüğünden en küçüğüne kadar bütün memurları millet mektepleri teşkilâtında ihtiyaca göre çalışacaklar. Reisicumhur Hazretleri millet mektepleri teşkilâtının umumî reisliğini ve başmuallimliğini kabul buyurmuşlardır. Bu teşkilât ile bir senede vatandaşların maişet hayatındaki düzeni hiç sarsmaksızın geçkin yaşlara birkaç yüzbin nüfusu okutabileceğimizi hesap ediyoruz…”
1 Kasım 1937’de kurulan Celâl Bayar Hükûmetinde Millî Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’dır. Hükûmetin programı şöyledir :
“Parti programımızdaki direktiflere göre, millî kültür sistemimizin inkişafına azami gayret vereceğiz. İlköğretim her bakımdan üzerinde en çok duracağımız ve en çok ehemmiyet vereceğimiz mevzudur. Aile ocağından sonra millî kültür ile ilk temas ilk okullarda başlıyor. Genç vatandaşlar her şeyi benimseyen ve henüz kabiliyeti teessüs etmemiş olan taze zekâsı ile ancak en doğruyu en iyiyi ve en güzeli öğretecek bir müesseseye emanet edilebilir. İlk tahsilde alınan fena intibaları müteakiben düzenleyebilecek âli bir tahsil sistemi henüz icad edilmemiştir. Fena bir ilk öğretim, fena bir hayata başlayış demektir. Bu genç vatandaşın karakterinin teşekkülüne mani olur ve hatta bozabilir, bunun içindir ki, ilköğretime en çok ehemmiyet vereceğiz. En kıymetli en iyi yetişmiş ve en kıymetli elemanlarımızı bu işte ve bu iş için adam yetiştirmekle kullanacağız. İyi bir ilkokul öğretmenini en yüksek bir okul öğretmeninden mahiyet itibari ile daha az mühim bir vazife almış saymıyoruz ve kendilerini hayatı ile refahları ile ve bu mühim vazifeyi başarış kabiliyetleri ile en yakından alâkadar olmakta devam edeceğiz… “
“… Millî kültür bakımından büyük önemi olan ve şefin ilim ve kültür sahasında en büyük abidelerinden biri hâlinde daima yükselecek bulunan tarih ve dil araştırmalarımıza ve bunlarla alâkadar işlere hususî ehemmiyet vermeğe devam edeceğiz..”
2. Kültürde Hümanizma Akımının Etkili Olduğu Dönem (1938-1950)
Bu dönemde; Atatürk döneminde gerçekleştirilmesine çalışılan millî tarih ve millî kültüre dayalı Asyatik kökenli milliyetçilik ideolojisi, “Kültürde Hümanizma“ teziyle millî köklerden koparılarak Greko-Lâtin kaynaklara dönüşmüştür. Millî kültür politikası yerine Türk Hümanizması olarak bilinen akım, millî kültür tezinin alternatifi olmuştur. Böylece, çok isabetli ve rasyonel kararlarla başlatılan milletleşme olgusu, suyu geçerken at değiştirme anlamında bir çıkışla millî köklerden koparılarak Greko-Lâtin kaynaklara yönlendirilmiştir .
Eğitimin yön değiştirmesi denilebilecek bu sapma Türk milletini Batıya değil, Batının köklerini meydana getiren kültlere götürmüştür. 1923-1938 yılları arasında devam eden millî eğitim politikası, farklı bir eksene dayandırılmak suretiyle, kimliğinden soyutlanarak “ünversalizme“ dönüştürülmüş; yeryüzünde “tek medeniyet ve kültür vardır“ ilkesine bağlı kültür hümanizması modeli Türk eğitim sisteminin programlarını etkilemiştir. Bu programın özellikleri şöyle sıralanabilir:
a. Sistemli ve sürekli bir çeviricilik,
b. Bizden önce bu yollardan geçen milletlerden alınacak dersler,
c. Tarihimizi bu yönde aydınlatmak.
Tarih kitapları ile kültür eserlerinde Rönesans ve Reform hareketlerine daha çok yer verildiği, Lâtin-Yunan hümanizması ayrıntılı bir biçimde ele alınmış olmasına rağmen, Atatürk’le başlayan Orta Asya’ya yönelik millî kültür geleneği devreden çıkarılmıştır. Hümanist politika, tarih öğretiminde ağırlığını daha açık bir biçimde hissettirmiştir. Nitekim, 15 – 21 Şubat 1943 tarihleri arasında Ankara’da toplanan İkinci Maarif Şûrasının açılış konuşmasında Maarif Vekili Hasan Ali Yücel, tarih programlarının (muhtevanın) yüklü oluşu sebeplerini şöyle sıralamaktadır :
“… a) Türk milletinin en eski ve geniş tarihe malik olması,
b) Garp medeniyetine olan alâkalarımız dolayısıyla garp milletleri tarihi üzerinde durmamız,
c) Bütün tarih boyunca kurduğumuz devletlerin ve başka milletlerle olan münasebetlerimizin çokluğu,
d) Cumhuriyet ve İnkılâp tarihimizi çocuklarımızın yetişmesi bakımından teferruatlı şekilde okutmak lüzumu… “
9 Temmuz 1942’de kurulan birinci Şükrü Saraçoğlu Hükûmetinde Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’dir. Hükûmet programı Türklük şuuru ile başlamakta ve yapılan hamleler sıralanmaktadır :
“ Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar lâakal o kadar vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız…”
Avrupa’da faşizm çöktükten sonra, ülkemizde ırk teması üzerinde yapılan biyolojik ve morfolojik ölçmeler son bulmuştur. İkinci Dünya Savaşı içinde Başbakan Saraçoğlu’nun ifade ettiği ırk ve kan temaları, Almanların Stalingrat mağlubiyetinden sonra işitilmez olmuştur. Türk Milliyetçiliğinin temsilcilerinden Alparslan Türkeş’in de içinde bulunduğu birçok kişi “Irkçılar ve Turancılar“ nitelemesiyle 1944’te kovuşturmaya uğramışlardır. Bu arada Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetinin Sovyetlerle olan ilişkileri bozulmuş, hükûmetin A.B.D.’ye yaklaşma teşebbüsleri başlamıştır. Bunun üzerine, Alparslan Türkeş ve arkadaşları Askerî Yargıtayın kararı ile hapisten çıkmışlardır. Milletleşme sürecinde, milliyetçi ideolojinin yükselmesi ve sapmalar göstermesi üzerinde, iç ve dış politika ilişkilerinin düzenleyici rolünün bulunduğunu söylemek gerekmektedir .
Böylece, ülkemiz 1923-1950 döneminde üç önemli köklü değişiklik yaşadı. Birincisi, Osmanlıdan Cumhuriyete geçiş önemli bir sosyo – kültürel sancıyla gerçekleştirilmiştir. İkincisi, ümmetten millete dönüşüm, ferdî olmaktan ziyade toplumun tarihî kimliğini etkileyen temellerin hareketlenmesini sağlamıştır. Üçüncüsü, yeni bir düzen, yeni bir kimlik aşılama süreci başlatmıştır. 1923-1950 yılları arasındaki 27 yıllık süre içinde ortaya çıkan bu üç radikal atılım istikrarlı, akılcı ve köklere yönelik bir millî eğitim politikasının uygulanmasını engellemiştir. Bu durum, 1950’ler sonrasında, millî kimliğini kazanmış bir eğitim politikası yerine, bu üçlü eğilimin yansımasına sebep olmuştur.
3. Çok Partili Hayat-Demokratikleşme Dönemi (1950-1980)
Bu dönem; birinin yaptığını öteki yıkan ve bu çelişkili kültür politikası dolayısıyla eğitim felsefesi çizgisinin belirsizlikler içine çekildiği bir dönemdir .
“Çok partili döneme geçiş ile birlikte, yeni iktidar Devrimleri tutan ve tutmayan devrimler olarak yargılamış, özellikle Atatürk Milliyetçiliği ve Laiklik ilkesinden verilen ödünler genişleyerek günümüze kadar gelmiştir. Bu durum, doğal olarak ders kitaplarına yansımış ve başlangıçta ırksal ve dinsel olarak ayrı ayrı görüntüler sergileyen ideolojik etkiler 1980’den sonra Türk – İslâm Sentezi adı altında uzmanlaşmış görünmektedir“ .
Bu dönemde, Osmanlı ve ümmet ideolojisinden ayıklanma süreci sonucunda Batıya açılma ve yalnızca Batıcılaşma süreci yanında, Kültürde Hümanizma taraftarları tek kültür ve tek medeniyet anlayışına dayanarak bir bayrak altında toplanmışlardır.
Türk Millî Eğitim Sisteminin oluşumunda; millî kültür politikası, Türk Hümanizması ve Batılılaşma tezine dayalı bu üç eğilim derin izler bırakarak etkili olmuştur. Yerinde bir ifadeyle nesiller “deneme tahtası“ görevini üstlenmişlerdir. Bir nesil belirli bir süre millî kültür ortamında yetişmiş, ondan sonraki ikinci nesil Greko-Lâtin köklerin etkisinde kalmıştır. Diğer üçüncü nesil, kendilerinden önceki eğitim politikasının silik izlerini taşımakla birlikte yalnızca Batılılaşmayı bir inanç sistemi olarak benimsemiştir.
Bu dönemde yapılan uygulamaların göstergesi olarak aşağıdaki çarpıcı örnekleri verebiliriz:
22 Mayıs 1950 ve 30 Mart 1951 tarihlerinde kurulan birinci ve ikinci Adnan Menderes Hükûmetlerinin programlarında “millî bir dava hâline getirilen maarif sisteminden ve bir vatan ideali“ nden bahsedilmekte ve şöyle denilmektedir :
“ Maddî bakımdan ne kadar ilerlemiş olursa olsun, millî, ahlâkî sarsılmaz esaslara dayanmayan, ruhunda manevî kıymetlere yer vermeyen bir cemiyetin, bugünkü karışık dünya şartları içinde kötü akibetlere sürükleneceği tabiidir. Talim ve terbiye sisteminde bu gayeyi gözönünde bulundurmayan, gençliğini millî karakterine ve an’ anelerine göre manevî ve insanî kıymetlerle techiz edemeyen bir memlekette ilmin ve teknik bilginin yayılmış olması, hür müstakil bir millet olarak yaşamanın teminatı sayılamaz. Yıllardan beri sarih bir istikâmetten ve rasyonel bir plândan mahrum olduğu için mütemadî değişikliklere, sarsıntılara uğrayan maarifimizin, milletçe katlanılan büyük maddî fedakârlıklara mütenasip bir verimlilik arzetmediği açık bir hakikattır. Hükûmetimiz, parti programımızda tespit edilmiş esaslar dairesinde, bu büyük millî davayı bir kül hâlinde ehemmiyetle ele almış bulunuyor. Tamamıyle demokratik bir ruh ile ve ilmin son neticelerine göre tespit edilecek geniş ve teferruatlı bir plân için maarif nimetini memleketin her tarafına müsavi şartlarla yaymayı temin edecek kanun tasarılarını hazırlıklarımız biter bitmez yüksek tasvibinize arzedeceğiz “.
“ Gençliğini millî karakterine ve an’anelerine göre manevî, insanî kıymetlerle techiz edemeyen bir memlekette ilmin ve teknik bilginin yayılmış olması, hür ve müstakil bir millet olarak yaşamanın teminatı sayılamaz. Gençliğimizin vatan ideali etrafına toplanmasını hareket noktası olarak alıyoruz “.
3 Kasım 1965 ve 27 Temmuz 1977 tarihlerinde kurulan birinci ve beşinci Süleyman Demirel Hükûmetleri programlarında, millî eğitimde millî şuurun hâkim kılınması ve toplumun bütün kesimlerine yaygınlaştırılması ön görülmektedir :
“ Millî eğitim politikamızın temeli; vatandaşın bir kül hâlinde kalıkınabilmesine, maddî ve manevî hayatını techiz ederek ve millî şuuru hâkim kılarak yetişmesine yardım etmektir…”
“ Eğitimin milliliğine büyük önem veriyoruz. Millî Eğitimde temel hedefimiz, milletimizin bütün fertlerini, Türk Milletinin millî, manevî, ahlâkî, insanî, sosyal ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren, ailesini, vatanını ve milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış hâline getirmiş büyük ve şanlı tarihimizle iftihar eden, milletimizin geleceğine güvenle bakan, her türlü taklitçilikten uzak, millî, şahsiyetini müdrik, ilim, teknik ve medeniyet yarışında insanlığa örnek olmayı hedef alan vatandaşlar olarak yetiştirmektir…”
1950-1980 döneminde liselerde okutulan tarih kitaplarında yer alan ünite/konuların ağırlıkları, dönemin geçerli anlayışını örnekleyebilecek niteliktedir.
Tarih Lise I. Sınıf (Talim ve Terbiye Kurulunun 08.09.1950;153, 16.01.1959;6 sayılı kararları)
Ünite / Konular Yer
Verilen Sayfalar
Sayfa Sayısı
Ağırlık
%
I. ÜNİTE (Konu: 1) TARİH ÖNCESİ DEVİRLER, TARİH DEVİRLERİ 5-15 11 4.5
I. ÜNİTE (Konu: 2) TARİH ÖNCESİ DEVİRLERİ 16-21 5 2.5
II. ÜNİTE (Konu: 1) TÜRKLERİN ANAYURDU ve GÖÇLER 22-30 9 3.7
II. ÜNİTE (Konu: 2) ÇİN ve HİNT UYGARLIKLARI 31-38 8 3.3
III. ÜNİTE (Konu: 1) ÖN ASYA ve MISIR MEZOPOTAMYA 39-60 22 9.1
III. ÜNİTE (Konu: 2) ANADOLU 61-85 25 10.4
III. ÜNİTE (Konu: 3) MISIR 86-107 22 9.1
III. ÜNİTE (Konu: 4) İRAN 108-113 6 2.5
III. ÜNİTE (Konu: 5) FENİKELİLER ve İBRANİLER 114-120 7 2.9
IV. ÜNİTE (Konu: 1) EGE BÖLGESİ EGE UYGARLIĞINA TOPLU BİR BAKIŞ GİRİT ve MİKEN UYGARLIKLARI 121-128 8 3.3
IV. ÜNİTE (Konu: 2) XII. – VI. YÜZYILLAR ARASINDA YUNAN TARİHİ 129-145 17 7
IV. ÜNİTE (Konu: 3) V. YÜZYILA KADAR YUNAN TARİHİ 146-156 11 4.5
IV. ÜNİTE (Konu: 4) IV. YÜZYILDA YUNAN TARİHİ 157-168 12 5
IV. ÜNİTE (Konu: 5) BÜYÜK İSKENDER ve HELLENİZM DEVRİ 169-177 9 3.7
V. ÜNİTE (Konu: 1) ROMA TARİHİ ESKİ İTALYA, ETRÜSKLER ve ROMA’NIN KURULUŞU 178-190 13 5.4
V. ÜNİTE (Konu: 2) ROMA CUMHURİYETİ ve SAVAŞLARI 191-207 17 7
V. ÜNİTE (Konu: 3) İÇ SAVAŞLAR ve CUMHURİYETİN YIKILIŞI 208-215 8 3.3
V. ÜNİTE (Konu: 4) İMPARATORLUK DEVRİ ve İMPARATORLUĞUN YIKILIŞI 216-229 14 5.8
V. ÜNİTE (Konu: 5) ROMA UYGARLIĞI 230-245 16 6.6
TOPLAM 241 241 100
Tablonun incelenmesinden anlaşılacağı gibi Tarih Lise I. Sınıf ders kitabında Türklerin Anayurdu ve Göçleri % 3.7, Ön Asya ve Mısır Uygarlıkları % 34, Yunan Uygarlığı % 23.5 ve Roma Uygarlığı % 28.1 oranında yer kaplamaktadır.
Tarih Lise II. Sınıf (Talim ve Terbiye Kurulunun 07.09.1951;128, 03.07.1957;149 sayılı kararları)
Ünite / Konular Yer
Verilen Sayfalar
Sayfa
Sayısı
Ağırlık
%
I. ÜNİTE (Konu: 1) M.S. V. YÜZYILDAN VIII. YÜZYILA KADAR AVRUPA ve YAKIN DOĞU TARİHİNE GENEL BİR BAKIŞ KAVİMLER GÖÇÜ 5-13 9 4.2
I. ÜNİTE (Konu: 2) DOĞU ROMA İMPARATORLUĞU 14-30 17 7.9
II. ÜNİTE MÜSLÜMANLIKTAN ÖNCE TÜRKLER 31-43 13 6
III. ÜNİTE İSLÃM TARİHİ 44-83 40 18.7
IV. ÜNİTE (Konu: 1) BÜYÜK MÜSLÜMAN TÜRK DEVLETLERİ 84-90 7 3.3
IV. ÜNİTE (Konu: 2) BÜYÜK SELÇUKLU İMPARATORLUĞU 91-109 19 8.9
V. ÜNİTE (Konu: 1) VIII. YÜZYILDAN XII. YÜZYILA KADAR AVRUPA 110-126 17 7.9
V. ÜNİTE (Konu: 2) HAÇLI SEFERLERİ 127-135 9 4.2
VI. ÜNİTE ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ 136-167 32 14.9
VII. ÜNİTE MISIR ve SURİYE’DE KURULAN TÜRK DEVLETLERİ 168-174 7 3.3
VIII. ÜNİTE TÜRK – MOĞOL ve TİMUR İMPARATORLUKLARI 175-186 12 5.6
IX. ÜNİTE OSMANLI DEVLETİNİN KURULUŞU 187-216 30 14
X. ÜNİTE XIV. YÜZYILDA AVRUPA 217-218 2 0.9
TOPLAM 214 214 100
Tablonun incelenmesinden anlaşılacağı gibi Tarih Lise II. Sınıf ders kitabında Avrupa Tarihi % 35.8, İslâm Tarihi % 18.7, Türk Tarihi % 42.5 oranında yer kaplamaktadır.
Tarih Lise I
Ünite / Konular Yer
Verilen Sayfalar
Sayfa Sayısı
Ağırlık
%
I- TARİH, ÖNEMİ, TARİH ÖNCESİ ve TARİHİ ÇAĞLAR BAŞLANGICI 1-8 8 3.3
II- ESKİ ÖNASYA MEDENİYETLERİ 9-37 29 12
III- ADALAR DENİZİ MEDENİYETİ 38-74 37 15.4
IV- TÜRK TARİHİ ve KÜLTÜRÜ 77-240 154 69.2
TOPLAM 240 240 100
Tablonun incelenmesinden anlaşılacağı gibi % 51.6 oranındaki Yunan ve Roma Uygarlığına % 15.4 oranında yer verilmiştir.
4. Türk – İslâm Sentezi Anlayışının Etkili Olduğu Dönem (1980-….)
Bu dönemde; “çok partili geçiş ile oluşum tohumları atılan, MC hükûmetleri döneminde semiren Türk-İslâm Sentezi, 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’nin hazırladığı ortam sayesinde (devletin tüm mekanizmalarında olduğu gibi) ders kitaplarında da millî kültür raporundaki amaçlar çerçevesinde kendini gösterdi. Bozulmuş olan millî kültürü devlet eliyle onarmak ve korumak amacıyla, ideal bir yaşam biçimi olarak görülen Türk – İslâm Sentezi düşüncesi Sosyal Bilimlere ait ders kitaplarına enjekte edilerek istenilen insan tipinin yetiştirilmesi hedeflendi “ .
Ders programları ve kitaplarında muhtevanın belirlenmesi ve biçimlenmesinde en büyük etkiyi siyasî iktidarlar ve ve bu iktidarların ülkeye ve dünyaya bakış açılarının oluşturduğu söylenebilir. Burada birİ tez, diğeri sentez olmak üzere iki ana etkinin söz konusu olduğu ifade edilmektedir :
1. Türk Tarih Tezi
Cumhuriyetin ilk yılları, 1920’nin sonları ve 1930’lu yıllar boyunca, Millî Mücadelenin Batıya karşı savunmasında, Türk milletinin kültürel boyuttaki devamının göstergesi olarak ortaya konulmuştur. Türklüğün dünyaya atalığını ve önderliğini işlemiş, milletleşme sürecindeki görevini yerine getirmiştir.
2. DPT’nin 1983 tarihli Millî Kültür Raporu ile Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun 1986’da kabul ettiği “ Kültür Unsurlarının ve Kültür Politikasının Tespitinde Uygulanacak Yöntem ve Sorumluluklar “ adlı raporda ifade edilen ve sistemleştirilmeye çalışılan Türk – İslâm Sentezidir.
Bu dönemde; 1982 Anayasasının 134’üncü maddesine dayanılarak “Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılâplarını, Türk kültürünü, Türk tarihini ve Türk dilini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak amacıyla; Atatürk’ün manevî himayesinde, Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde, Başbakanlığa bağlı; Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk Kültür Merkezi’nden oluşan, kamu tüzel kişiliğine sahip Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu“ kurulmuştur.
Aynı maddede “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun; kuruluşu, organları, çalışma usulleri ve özlük işleri ile kuruluşuna dahil kurumlar üzerindeki yetkileri kanunla düzenlenir“ hükmü ön görülmüştür.
Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun kuruluşu, hizmet ve faaliyetleri ile ilgili ilkeleri ve organları; görev, yetki ve çalışma usulleri ile özlük işleri 2876 sayılı kanunla düzenlenmiştir.
Kanunun 4’üncü maddesine göre, Yüksek Kurumun ve bağlı kuruluşlarının bütün hizmet ve faaliyetlerinde Anayasa çerçevesinde uygulanacak ilkeler şunlardır:
a. Millî mücadele ruhu ve bilinci içerisinde; Atatürkçü düşünceye, Atatürk ilke ve inkılâplarına, Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar var olma şuuruna, kişilerin ve milletin refahına, toplumun mutluluğu inancına, millî kültürümüzü çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkarma azim ve kararlılığına bağlı kalmak ve sahip olmak,
b. Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, ortak ve bölünmez bir bütün hâlinde, millî kültür ve ülküler etrafında toplanmasını güçlendirecek doğrultuda hareket etmek,
c. Millî dayanışma ve bütünleşmede Atatürkçü düşünce, Atatürk ilke ve inkılâplarını, kültür, dil ve tarih değerlerini, birleştirici bir güç olarak göz önünde tutmak; bu değerlere karşı girişilecek her türlü yabancı ve bölücü akımların bilimsel yoldan çürütülmesini esas almak,
d. Kültür, dil ve tarihî değerlerimizin bilimsel yoldan ortaya çıkarılmasını, belgelenmesini, araştırılıp incelenmesini esas almak,
e. Toplumda yaratılan bütün maddî ve manevî kültür değerlerinin; sürekli, düzenli ve kapsamlı bir şekilde birikimini ve gelecek kuşaklara aktarılmasını temel kabul etmek,
f. Millî bütünlük ve güvenlik gereklerini, millî ahlâk değerlerini ve millî gelenekleri koruyucu ve gözetici doğrultuda hareket etmek,
g. Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkaracak, O’nu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirecek, kuşaklar arası anlayışta ve söyleyişte birleştirici yönde hareket etmek,
h. Türk tarihini ve Türkiye tarihini ve bunlarla ilgili konuları, Türklerin medeniyete hizmetlerini inceler ve elde edilen sonuçları yayarken, millî tarihimizin ve millî tarih değerlerimizin birleştirici bir güç olduğunu esas almak ve Türk milletini şanlı geçmişine yaraşan tarihine sahip kılmak.
1983 Ortaöğretim Kurumları Tarih Programına göre hazırlanan ders kitaplarından Tarih Lise I hakkında değerlendirme şöyle yapılmaktadır :
“ Selahattin Dikmen – Kemal Koçak Tarih I Lise kitaplarında İbrahim Kafesoğlu Altan Deliorman ve Yılmaz Öztuna’nın 1976 yılı ders kitaplarında kelimesi kelimesine aynı düşünceyi naklediyorlar. Görüldüğü gibi günümüz ders kitabı yazarlarının büyük bölümü bir inanç ekolü olarak 1976 yılı ders kitabı yazarlarını izlemekte olup aynı doğrultuda II. İdeoloji Harekâtını Lise Tarih kitaplarında başlatmış görünmektedir “.
SSCB’nin dağılmasıyla 1991’de Türk Cumhuriyetleri ve Türk Toplulukları bağımsızlıklarını ilân ettiler. Buna ilişkin konular, ortaokul ve lise tarih programlarına ve ders kitaplarına girmiştir .
29 Ekim-3 Kasım 1992 tarihleri arasında Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te Eğitim Bakanları Toplantısı yapıldı. Toplantıda dil ve tarih birliği üzerinde durulmuş ve bu çerçevede ortak tarih programı çalışmaları için ayrı bir toplantı yapılması kararlaştırılmıştır. Bunun üzerine, beş Türk Cumhuriyeti temsilcilerinin katılımıyla 26 Kasım-3 Aralık 1992’de Yalova’da yapılan toplantıda, Ortak Tarih Komisyonu ilkokul, ortaokul ve lise programlarına alınması gerekli görülen muhtevayı belirlemiştir .
Türk Tarih Kurumunun öncülüğünde, 5-9 Eylül 1994’te Ankara’da “Türk Dünyası Tarih Araştırmaları Kongresi“ toplanmıştır. 1992’de başlayan resmî görüşmelerin bir devamı olarak düşünülen toplantıya, Türk cumhuriyetleri ve topluluklarından 65 tarihçi katılmıştır. Kongrede, Ortak bir Türk Tarihinin nasıl yazılabileceği ya da yazılıp yazılamayacağı tartışılmıştır. Ortak bir Türk Tarihi yazılmasının tek yolunun karşılıklı tarih malzemeleri üzerinde uzun süreli çalışmaktan geçtiği, Türk kültür tarihi ile ülkelerin tek tek tarihinin ayrı ayrı çalışma alanları olduğu birçok tarihçi tarafından ortaya konmuştur.
Özbek tarihçilerin bir kısmı “Türk“ sözüne karşı çıkmış, Azerilerin önemli bir kısmı ile Türkmen tarihçilerin bazıları, özellikle kültür tarihinde sürekliliği olan gerçekliğin Türklük olduğunu vurgulamışlardır. Ortak Türk Tarihinin yazılmasında, Kırgız tarihçiler “Türk“ adına karşı çıkmamışlar, büyük ve orta ölçekli hedeflerin şimdilik bir yana bırakılmasını istemişler ve arkeoloji alanında Türk bilim adamlarına çağrıda bulunmuşlardır.
You may like

(Dün-Bugün-Yarın)
1. Ergenekon’dan Çıkış Sahnesi (Bozkurt – Dağlar – Atlı Savaşçılar)

Sembol
- Ergenekon: Kapalı kaderden açık tarihe geçiş
- Bozkurt: Yol gösterici kolektif bilinç
- Dağlar: Kapanmış tarih, kuşatma, zorluk
- Atlı savaşçılar: Hareket, fetih, irade, özgürlük
Anlam
Ergenekon anlatısı yalnızca bir “çıkış” miti değildir; yeniden doğuşun arketipidir [kök örneğidir].
Türk milleti burada:
- Yok olmayı kabul etmeyen,
- Mecburiyet karşısında irade üreten,
- Tarihi kader olarak değil mücadele alanı olarak gören bir özne olarak betimlenmektedir.
Atlı figürler:
- Yerleşik pasifliği değil,
- Dinamik varoluşu temsil eder.
Bozkurt:
- Bir hayvan değil,
- Milletin sezgiye dayalı aklıdır. Yani akıl + sezgi + kolektif hafıza.
Değer (Dünü Temsil Eder)
- Özgürlük
- Direnç
- Birlik
- Kök bilinci
- Töre
Bu sahne Türk milletinin ontolojik [varlık bilimi] başlangıç bilincidir.

2. Ateş – Meşale – Kitap (Bilgi, Aydınlanma, Medeniyet)
Sembol
- Ateş: Dönüştürücü güç
- Meşale: Bilinçli aydınlanma
- Kitap: Hafıza, akıl, birikim, hukuk, eğitim
Anlam
Bu bölüm, Ergenekon’daki ham gücün, artık medeniyet gücüne dönüşmesini temsil etmektedir.
Ateş burada yıkıcı değil;
- Arındırıcı
- Aydınlatıcı
- Kurucu
Kitabın içinden yükselen ateş:
- Bilginin statik değil,
- Canlı ve dönüştürücü olduğunu göstermektedir.
Bu, Türk tarihinin:
- Sadece savaşan değil,
- Devlet kuran
- Hukuk, bilim ve teşkilat üreten yönünü simgelemektedir.
Değer (Bugünü Temsil Eder)
- Akıl
- Bilim
- Eğitim
- Devlet geleneği
- Kültürel süreklilik
Burada “bugün”, modern Türk kimliğinin:
- Mitten kopmadan,
- Aklı merkeze alan aşamasıdır.
3. Türk Bayrağı (Hilal – Yıldız – Kırmızı Zemin)
Sembol
- Hilal: Devamlılık, medeniyet, koruyuculuk
- Yıldız: Bağımsızlık, yön, kaderin merkezinde olma
- Kırmızı: Kan, fedakârlık, direniş
Anlam
Bayrak bu görselde:
- Ne sadece devlet sembolü,
- Ne de yalnızca ulusal işarettir.
Ateşin içinden yükselmesi şunu anlatır:
“Bu devlet, bu millet, kolay doğmadı.”
Bayrak:
- Ergenekon’daki çıkışın,
- Kitaptaki bilginin,
- Meşaledeki aydınlanmanın somut ve siyasal ifadesidir.
Değer (Bugün ve Yarını Birleştirir)
- Egemenlik
- Bağımsızlık
- Ortak kader
- Devlet bilinci
4. Kompozisyonun Bütünü (Zamanlar Arası Süreklilik)
Bu görsel doğrusal bir tarih anlatmaz; sarmal bir tarih bilinci kurar.
Dün
- Ergenekon
- Bozkurt
- Atlı savaşçılar
- Var olma mücadelesi
Bugün
- Kitap
- Meşale
- Akıl ve eğitim
- Devlet organizasyonu
Yarın
- Ateşten doğan bayrak
- Süreklilik
- Bilinçli güç
- Kendi kaderini tayin eden millet
Buradaki en kritik mesaj şudur:
Türk milletinin geleceği, köklerini inkâr ederek değil köklerini bilinçle dönüştürerek mümkündür.
5. Sonuç
Bu görsel:
- Ne romantik bir özlemdir
- Ne de bir milliyetçi slogan
Bu görsel:
- Mit + Akıl + Devlet üçlemesinin görsel bildirisidir.
Türk milletini:
- Sadece geçmişiyle övünen değil,
- Bugünü anlayan,
- Yarını inşa etmeye muktedir bir varlık/özne olarak konumlandırmaktadır.
Türk Tarihi
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]
Published
5 ay agoon
Kasım 17, 2025By
drkemalkocak
Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.
Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.
Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.
Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Büyük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.
İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.
İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:
Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.
Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.
Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.
Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.
Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.
Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:
Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.
28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:
Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.
Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.
Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımızın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımızın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.
İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.
Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:
Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].
Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:
Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.
Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket] ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.
Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.
Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.
Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.
diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.
Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:
1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.
2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.
27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:
Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.
İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:
Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.
diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.
Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.“
Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:
Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrıcalıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.
Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.
Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.
Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.
Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:
Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.
Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırıyor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.
Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:
Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.
Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:
Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.
Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.
Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.
Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?
Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.
Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:
Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.
[*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.
[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]
Türk Tarihi
İstanbul’un İtilaf Devletleri Tarafından Fiilen İşgali (13 Kasım 1918)
Published
5 ay agoon
Kasım 16, 2025By
drkemalkocak
Giriş
13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul Boğazı’na girişi, Osmanlı tarihinin son döneminin en kritik olaylarından biridir. Mondros Mütarekesi imzalanmış olsa da, İstanbul’a uygulanan fiilî işgal, mütareke hükümlerinin ötesine geçen bir kontrol mekanizması yaratmıştır. Bu olay, yalnızca askerî hâkimiyetin kurulduğu bir an değil; Osmanlı yönetiminin meşruiyet kaybı, şehir düzeninin dönüşümü, sosyal moral çöküşü ve eşzamanlı olarak milli direniş fikrinin doğuşunu simgeleyen bir dönemeçtir.
Bu çalışma aşağıdaki sorulara cevap aramaktadır:
İşgale giden yolda hangi diplomatik, askerî ve psikolojik mekanizmalar rol oynamıştır?
13 Kasım 1918, Osmanlı egemenliği açısından hangi kırılmayı temsil etmektedir?
Fiilî işgal ile resmî işgal arasında nasıl bir fark vardır ve tarih yazımı bu ayrımı neden sıklıkla göz ardı etmektedir?
İşgal İstanbul’un toplumsal hafızasında nasıl bir iz bırakmıştır?
Bu olay, Millî Mücadele’nin fikri zeminini hangi açılardan tetiklemiştir?
1. Mondros Mütarekesi’nin Siyasal Anatomisi ve İşgale Giden Süreç
1.1. Eleştirel Tarih Yöntemi Açısından Mütareke Maddelerinin Yorumu
Mütarekenin 7. maddesi, belirsizliği sebebiyle diplomatik genişletmeye en açık maddedir. İngiliz belgeleri “İstanbul’un düzeni tehlikede” yorumunu meşru kabul ederken, Osmanlı heyeti bu maddeyi yalnızca savaş bölgeleri için geçerli görmüştür.
Burada “metin ile niyet” arasındaki boşluk işgale zemin hazırlamıştır.
1.2. Boğazlar Sorununun Uluslararası Boyutu
Boğazların kontrolü, İngiltere’nin 19. yüzyıldan itibaren benimsediği deniz üstünlüğü stratejisinin çekirdek unsurudur.
- İngiltere: Boğazların uluslararasılaştırılması
- Fransa: İstanbul üzerinde kültürel nüfuz
- İtalya: Akdeniz’de denge unsuru
- Yunanistan: “Megali Idea” bağlamında fırsat arayışı
İstanbul, yalnızca Osmanlı Devleti için değil, Büyük Güçler arası hegemonya mücadelesinin kesişim noktasıdır.
1.3. Osmanlı Devleti’nin Yapısal Çöküşü
1918 sonbaharında Osmanlı’nın:
- bütçe açığı,
- ordunun dağılması,
- gıda krizi,
- bürokratik çöküş,
gibi yapısal sorunları işgale zemin hazırlamıştır.
Eleştirel tarih yöntemi bu noktada “işgal”i yalnızca dış müdahale değil, iç zayıflığın sonucu olarak da ele alır.
2. 13 Kasım 1918: İtilaf Devletleri Donanmasının İstanbul’a Girişi

2.1. Donanmanın Kompozisyonu
İngiliz arşivlerine göre Boğaz’a giren filo:
- 22 İngiliz
- 12 Fransız
- 17 İtalyan
- 4 Yunan
- Yardımcı gemiler
toplam 55–61 gemi arasında değişmektedir.
Bu güç gösterisi yalnızca askerî değil, psikolojik bir şok stratejisidir.
2.2. Tanıklıklar: Mustafa Kemal ve İstanbul Halkı

Mustafa Kemal’in Haydarpaşa’da gördüğü manzara karşısında söylediği:
“Geldikleri gibi giderler.”
ifadesi, askeri liderlik psikolojisi açısından bir “direniş çerçevesi” inşa etmiştir.
Halide Edib ise bu günü “şehrin ruhunun esir alındığı gün” olarak tanımlar.
2.3. Şehir Sosyolojisi Açısından İşgalin Tasviri

İşgal günü:
- Galata Köprüsü’nde toplanan kalabalığın sessizliği
- Tophane rıhtımına indirilen birlikler
- İstanbul polisinin pasifize oluşu
- Pera’daki gayrimüslim cemaatlerin temkinli kutlamaları
gibi unsurlar şehir sosyolojisinin “eşzamanlı çoklu duygular” barındıran yapısını ortaya koyar.
3. Vaka Analizleri: İşgalin Çok Boyutlu Etkileri
Vaka 1: Osmanlı Yönetim Aygıtının Çöküşü ve Tevfik Paşa’nın Görevlendirilmesi
Tevfik Paşa’nın getirilmesi İngilizlerin “ılımlı, denetim altına alınabilir hükümet” arayışıyla uyumludur.
Bu, klasik sömürge stratejisinin bir türüdür: Yerel yönetimi tamamen devirmeden etkisiz kılmak.
Vaka 2: Polis Teşkilatının Yeniden Düzenlenmesi
İngiliz subayları polis merkezlerinde denetim noktaları kurmuş, atamalara müdahale etmiş, “güvenilir” görülen isimleri öne çıkarmıştır.
Bu durum fiilî işgalin “hiyerarşi kırma stratejisi”dir.
Vaka 3: Basının Kontrol Altına Alınması
Peyam-ı Sabah gibi gazeteler İngiliz yanlısı çizgiye evrilmiş; İleri ve Yeni Gün gibi gazeteler baskı altına alınmıştır.
Bu, modern anlamda enformasyon savaşının erken bir örneğidir.
4. Fiilî İşgal – Resmî İşgal Ayrımı: Tarih Yazımı Eleştirisi

Türk tarih yazımında “öğretim kolaylığı” gerekçesiyle İstanbul’un yalnızca 16 Mart 1920’de işgal edildiği aktarılır. Ancak:
- egemenlik kaybı,
- idari müdahale,
- askerî sınırlama,
- polis ve basın kontrolü,
ölçütleri dikkate alındığında 13 Kasım 1918 tam nitelikli bir fiilî işgaldir.
Eleştirel tarih yazımı, devletlerin “resmî söylem”leri ile arşiv gerçekleri arasındaki farkı açığa çıkarır.
5. İşgalin Psikolojik ve Toplumsal Etkileri
5.1. Moral Çöküş ve Mill Kimliğin Yeniden İnşası

İşgal, İstanbul halkında:
- yenilmişlik,
- belirsizlik,
- öfke,
- utanç,
- milliyetçi uyanış
gibi duyguları aynı anda tetiklemiştir.
5.2. Aydınlar Üzerindeki Etkiler
Ahmet Emin Yalman, Halide Edib, Celal Nuri gibi yazarların günlüklerinde:
- “Öfke”
- “Aşağılanma”
- “Direniş gerekliliği”
temaları baskındır.
5.3. Millî Mücadele’nin Psikolojik Kaynağı
Mustafa Kemal’in 1918–1919 arasında İstanbul’da yaptığı temaslar, işgal psikolojisinden doğan direniş enerjisini Anadolu’ya taşıyan bir “fikri köprü” oluşturmaktadır.
Sonuç: 13 Kasım 1918’in Tarihi Konumlandırılması

Bu makalenin kapsamlı analizi göstermiştir ki:
- İstanbul’un işgali diplomatik, askerî, psikolojik ve idari boyutları olan çok katmanlı bir harekettir.
- 13 Kasım 1918, 16 Mart 1920’den bağımsız düşünülemez; ancak bu ilk tarih egemenlik kaybının başlangıcıdır.
- Bu olay, milli kimliği yeniden kuran bir “travmatik başlangıç anı”dır.
- Millî Mücadele’nin ruhu, bu işgal gününde şekillenmiştir.
Kaynakça
Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, M. E. B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1977, s. 54-57
Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü I, TTK Yayınları, TTK Basımevi, Ankara, 1993, s. 24-26
Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I (Mutlakıyete Dönüş 1918-1919), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 79-114
Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul 1918-1923, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.
Zekeriya Türkmen, “İstanbul’un İşgali ve İşgal Dönemindeki Uygulamalar (13 Kasım1918-16 Mart 1920)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XVIII, Temmuz 2002, Sayı: 53, s. 319-372
Abdurrahman Bozkurt, “İstanbul’un İşgali”, Atatürk Ansiklopedisi
https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/690/%C4%B0stanbul’un-%C4%B0%C5%9Fgali
En Çok Okunanlar
Türkler ve Zaferleri4 yıl agoAnafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat [Görüşme] (1)
Maarifimizde İstikamet4 yıl agoAİLE KUCAĞINDA VATAN TERBİYESİ
Türk Tarihi4 yıl ago6 EKİM İSTANBUL’UN KURTULUŞ GÜNÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoİSTİKLÂL MARŞI’NIN YAZILIŞI ve MİLLÎ MARŞ OLARAK KABULÜ
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoLOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Türk Tarihi3 yıl agoKIZI FERİDE HANIMEFENDİ İLE DAMADI MUHİDDİN AKÇOR, İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZİ ANLATIYOR…
Türk Tarihi3 yıl agoCABER KALESİ [TÜRK MEZARI (MEZAR-I TÜRK)]
Türk İstiklâl Mücadelesi4 yıl agoMustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi’ni Açış Konuşması (4 Eylül 1919)











