Connect with us

Türk İstiklâl Mücadelesi

Büyük Taarruz Kararı

Published

on

BÜYÜK TAARRUZ

(26 Ağustos-9 Eylül 1922)

“Nutuk”ta Büyük Taarruz

TAARRUZ KARARI

Gerçekte ordumuz ihtiyaçlarını ve eksiklerini tamamlamak üzere bulunuyordu. Ben, daha Haziran ortalarında taarruza karar vermiştim. Bu kararımı yalnız Cephe Komutanı ile Genelkurmay Başkanı ve Millî Savunma Bakanı biliyorlardı.

Bildirdiğim tarihlerde bir geziyi vesile ederek İzmit-Adapazarı yönüne hareket ettiğim zaman, Ankara’da Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleriyle görüştükten sonra, o zaman Millî Savunma Bakanı bulunan Kâzım Paşa Hazretlerini Sarıköy istasyonuna kadar birlikte götürerek oraya davet ettiğim Cephe Komutanı İsmet Paşa Hazretleriyle birlikte, taarruz için gerekli hazırlıkların sür’atle tamamlanması ile ilgili kararlar aldık.

Efendiler, artık Büyük Taarruz’dan söz açma sırası geldi. Bilirsiniz ki, Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra, düşman ordusu büyük ve kuvvetli bir grupla Afyonkarahisar-Dumlupınar arasında bulunuyordu.

Bir başka kuvvetli grubuyla da Eskişehir bölgesindeydi. Bu iki grup arasında yedek kuvvetleri vardı. Sağ kanadını, Menderes dolaylarında bulundurduğu kuvvetlerle, sol kanadını da İznik Gölü’nün kuzey ve güneyindeki kuvvetleriyle koruyordu. Denilebilir ki, düşman cephesi, Marmara’dan Menderes’e kadar uzanıyordu.

Düşman ordusunun teşkilâtı, üç kolordu ve bazı müstakil birliklerin mevcudu da üç tümeni bulmaktaydı. Biz, Batı Cephesi’ndeki kuvvetlerimizi iki ordu halinde teşkilâtlandırmış ve düzenlemiştik. Bundan başka, doğrudan doğruya cepheye bağlı teşkilâtımız da vardı.

Bizim bütün birliklerimiz on sekiz tümen idi. Bundan başka üç tümenli bir süvari kolordumuz ve daha zayıf mevcutlu iki süvari tümenimiz vardı. Teşkilâtı birbirinden farklı olan düşman iki ordu karşılaştırılırsa, iki tarafın insan ve tüfek kuvvetleri, aşağı yukarı birbirine denk bulunuyordu.

Yalnız, Yunan ordusunun makineli tüfek, top, uçak, taşıt araçları, cephane ve teknik malzeme bakımından dünyanın serbest ve kendisini destekleyen sanayiine dayanmak itibariyle hissedilir derecede üstünlüğü vardı. Diğer taraftan, bizim ordumuz süvari sayısı bakımından üstünlüğe sahip bulunuyordu.

BİRİNCİ ORDU KOMUTANI ALİ İHSAN PAŞA’NIN YARATTIĞI DURUM

Burada, sırası gelmişken bir noktayı belirtmeliyim. Ordularımızdan birinin, İkinci Ordu’nun komutanı bugün Askeri Şûra üyelerinden olan Şevki Paşa Hazretleri idi. Birinci Ordumuzun komutasını Malta’dan gelmiş olan İhsan Paşa’ya vermiştik. İhsan Paşa’nın, kendisini Divan-ı Harbe kadar götüren yersiz ve yolsuz iş ve hareketlerinden dolayı, ordu komutanlığından uzaklaştırılması gerekti. Gerçekten de Ali İhsan Paşa, ordunun disiplinini ve genel yönetimini bir çıkmaza sokacak şekilde hareket etti. Mesela, ordusundaki ast komutanları, üst komutanlara itaatsizliğe sevk edecek durumlar yarattı.

Mesela, ambarlarının mevcudunu günlerce haber vermeyerek ve haber verdirmeyerek genel beslenme sıkıntısının çekildiği bir sırada, ansızın ambarlarının boşaldığını ve açlık tehlikesi bulunduğunu bildirdi.

Ast komutanları, üstlerine karşı itaatsizliğe ve görevlerini yapmamaya kışkırtma ve bu davranışları destekleme gibi tutumları yanında, ordunun emirlere uyma ve görev duygusuyla oynayacak kadar entrikacı bir yaratılışta olduğu kanaatini de uyandırdı.

Ali İhsan Paşa’nın bilinen, kendisine has özelliklerinden başlıcaları şunlardı:

En küçük birliklere kadar bütün ordusuna, önemli önemsiz her işin ve her kararın ancak kendisi tarafından verileceğini telkin ederek, bütün ordusunda yalnız kendisinin kudret sahibi olduğunu zannettirmek. Büyüklerinden daha üstün olduğunu herkese ispat etmek endişesinde bulunmak. Büyüklerinin gerek resmî iş ve gerek özel davranış bakımından itibarlarını düşürmeye çalışmak. Savaş yönünden, tedbirde isabet ve asapta sağlamlık yönleriyle kendisini tecrübeye fırsat bulunmamış olmakla beraber, bu hususta anlaşılan karakteri şuydu: Herhangi bir başarısızlığı mutlaka astına veya üstüne yüklemek imkânını daima düşünmesi. İhsan Paşa, yumuşak ve nazik davranışlardan daha çok, sert ve resmî davranışla iş yaptırmayı gerekli bulur.

Ali İhsan Paşa’nın huyu ve ahlâkı konusunda, kendisinin kurmay başkanı iken istifaya mecbur kalan Yarbay Hâlit Bey’in (Sonradan Kastamonu Milletvekili olmuştur) Batı Cephesi Komutanlığı’na verdiği 20 Ocak 1922 tarihli resmî bir raporunun bazı bölümlerini olduğu gibi bilginize sunacağım. Hâlit Bey, Birinci Dünya Savaşı’nda, Irak’ta da Ali İhsan Paşa ile birlikte bulunmuştu. Sözünü ettiğim raporda şu cümleler vardır:

“… Komutanım Ali İhsan Paşa Hazretlerinin, geldiği günden beri ast komutanların haysiyetini ve görev yapma isteğini kıracak davranışlar içinde bulunması ve yapılan yazışmalardan anlaşılmış olacağı üzere, cepheye karşı astlara hissettirecek derecede yakışıksız bir haberleşme kapısı açması, benlik kokusu hissedilen fikir yarışına girişmesi, dünyanın değer verdiği ve saygı duyduğu cephe karargâhının nüfuzunu azaltmak istediğini anlatır bir davranış tarzını benimsemiş olması, beni ciddi olarak düşündürdü ve üzdü. Davranışlarını elimden geldiği kadar değiştirmeye çalıştım. Fakat yine büyük bir fark göremedim.

……………………………………

Ahlâkında yer etmiş benlik hastalığı, şöhret hırsı, alabildiğine kıskançlık, son derece bir bencillik sebebiyle baş olmak istediği, davranışlarından ve ast komutanlar yanında söylediği birbirine düşürücü sözlerden anlaşılıyordu. 11′inci Tümen Komutanı ….. istifamı işittikten sonra, bana, gizli bir konuşmada: (Ali İhsan Paşa’nın Malta’da iken kurtulması için Ferit Paşa’ya mektuplar yazdığını ve açıkça İngiliz mandasını kabul için saatlerce kendi karşısında konuşmalar ve münakaşalar yaptığını) söyledi. Bu ifadeyi, hareket tarzınım göz önüne alarak dikkat çekici buldum… Astlardan gelen bazı evrakı cepheye, cepheden geleni astlara olduğu gibi göndererek karşılıklı güven duygularını sarsmak şeklindeki davranışları da ayrıca dikkati çekmektedir.

Mesela, Şeyhelvan dağının kaybı hakkındaki yazışmaların aynen Beşinci Kolordu’ya ve Beşinci Kolordu’dan yazılan bazı raporların da aynen cepheye yazılması gibi…. Buna rağmen, söz konusu olayın sorumluluğunu Beşinci Kolordu Komutanı’na yüklemesi ve kendisinden cepheye şikâyette bulunması âmirlik karakteriyle bağdaştırılamaz.

Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayınlattığı hâtıraları arasında, ateşkes tarihinden bir gün önce, Musul güneyinde, Şarkat’ta esir olan Dicle Grubu’nun esaret sebebini de yalnız o zaman grup komutanı olan (Şimdi Doğu Cephesi’nde Tümen Komutanı imiş) Yarbay İsmail Hakkı Bey’in üzerine atması da bu karakterine delildir. Dicle Grubu (7, 9, 43, 18 ve 22′nci alaylarla avcı alayından) meydana gelmişti. Bunlardan başka, ayrıca 5′inci Tümen’den 13 ve 14′üncü Alaylar da parça parça esir verildi.  Ateşkesten  bir gün önce 13.000 kişinin esir verilmesi, 50 kadar topun kaybı, gerçekte kendisinin şartlara ve duruma uygun olmayarak verdiği bir emir yüzündendir. İşte bu durum, Musul vilayetinin kaybına yol açtı.

Halbuki, ateşkes olacağı bilinmekteydi. Gruba, Keyare mevziine çekilmek için talimat verilseydi, İngilizler grubu esir değil, mağlup bile edemezdi. Beşinci Tümen de gruba katılabilirdi. Ateşkes olduğu zaman, esir olan sekiz piyade alayı elde bulunur ve Musul da bizde kalırdı. Fakat sefil bir düşünce, mantığa galebe çalmıştır.

Hâtıralarında, Dicle boyundaki bütün başarı ve Townshend’in esir alınması şerefi, kendisine ait gösterilmiştir… Her başarıyı kendisine ait gösteren neşriyattan maksadı, kamuoyunu aldatmak suretiyle şöhret ve mevki sağlamaktır. Meşhur adamların hâtıralarını yayınlamak, millette övünme duygularını canlı tutar ve gereklidir. Fakat tarihin sorumlu tutacağı kimselerin hareketlerini övünülecek şeyler arasında saymak tarihi lekeler ve gelecek nesilleri yanlış düşüncelere sürükler.

General Marshall’ın: “-Yarın öğleye kadar Musul’u terk ediniz, aksi halde savaş esirisiniz!” emrini aldığı zaman o büyüklük taslayan Paşa Hazretleri, Sincar çölünü geçerek Nusaybin’e gitmek için General Marshall’dan resmî bir yazı ile kendisini korumak üzere iki zırhlı otomobil istedi ve bunların himayesinde Aşir Bey (Bugün Millî Savunma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Âşir Paşa’dır) ile beni Musul’da bırakarak Nusaybin’e gitti.  Aşiretler üzerinde hükûmetin manevi otoritesini de kırdı ve bu durumu görenlerin vicdanı sızladı. Muhafızsız Zaho yoluyla gidebilirdi, veyahut süvari alarak çölden gidebilirdi. Halep’te, İngiliz generalinden şahsı için özel tren istedi ve yolda hakarete uğramaması için trene muhafız yerleştirilmesini istemeyi de unutmadı. Gerektiğinde hayatının ve rahatının korunması için millî şerefi unutan Paşa Hazretleri’nin ahlâkına örnek olmak üzere yukarıdaki olayları dile getirdim.

…Eski komutanıma hoş görünmedim. Çünkü hırsına hizmet etmedim ve dalkavukluğunu yapmadım… Millete, Millî Ordu’yu kuran ve zaferler kazanan büyük komutanlar gibi asil ruhlu, iyi niyetli kılavuzlar, komutanlar gerekir. Orduda birlik ve uyumun bozulmasına, vazife şevkinin zayıflamasına çalışanlar, dâhî de olsalar, zararlı birer şahsiyettirler.

Ben, çekilen emekleri bildiğim… girişilen kutsal mücadelede başarıyı arzu ettiğim için, garaz ve menfaat gözetmediğime namusum ve mukaddesatım üzerine yemin ederek bunları anlatmaya cür’et ettim. İran’da, Kafkasya’da uzun süre yaverliğini yapan (şimdi Birinci Ordu Harekât Şubesi Müdürü) Binbaşı Cemil Bey, son günlerde bana: “-İyi ki Ali İhsan Paşa, Millî Mücadele’nin başlangıcında Anadolu’da bulunmadı. Malta’da bulunduğu iyi oldu. Aksi halde, mutlaka aykırı bir hareket takip ederdi.” dedi.

Paşa’nın karakterini pek iyi bilen Cemil Bey, pek doğru söylemiştir… Cenab-ı Hak’tan “Mar-ı serma-dideye Rabbim güneş göstermesin” (Tanrım, kış uykusuna yatmış yılana güneş göstermesin) dileğinde bulunurum.”

Efendiler, Ali İhsan Paşa, Meclis’teki muhalif grup ileri gelenleriyle de temas ve haberleşmelerde bulunuyordu. Kendisinin komutanlığına son verilerek hakkında kanunî işleme devam edilmek üzere Millî Savunma Bakanlığı emrine alınmasını uygun gördüğüm 18 Haziran 1922 gününün ertesinde, yani 19 Haziran tarihinde, o zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanı bulunan Rauf Bey’den, makina başında, İhsan Paşa ile ilgisini gösterir bir şifreli telgraf almıştım. Yeri gelince bilginize sunmuştum. Bu tarihlerde Adapazarı, İzmit taraflarında seyahatte bulunuyordum. Rauf Bey, telgrafında diyordu ki: “Birinci Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa’nın görevden alınarak Harp Divanı’na verilmek üzere Konya’ya gönderildiğine dair Meclis çevresinde dedikoduya sebep olan bir söylenti vardır.”

Efendiler, bir komutanın görevden alınması ve tayini veya Harp Divanı’na verilmesi işleminin, yapılmasından bir gün bile geçmeden, Meclis’ce dedikodu olabilecek bir söylenti haline gelmesi ve Meclis İkinci Başkanı’nın bu konuda benden açıklama isteyecek kadar yakından ilgilenmesi dikkat çekici değil midir? Rauf Bey’e tarafımdan gereken cevap verildi. Birinci Ordu Komutanlığı bir süre vekâletle idare edildi. Fakat birinin asil olarak tayini gerekiyordu.

Moskova Sefareti(Büyükelçiliği)nden dönmüş olan Fuat Paşa’nın Birinci Ordu Komutanlığı’nı kabul edip etmeyeceği konusunda görüşünü almak istedim. Anladım ki, cephe komutanlığı yapmış olduğundan cephe komutanının emrine girmek istemiyor. Millî Savunma Bakanı bulunan Kâzım Paşa vasıtasıyla Birinci Ordu Komutanlığı’nı, Refet Paşa’ya teklif ettirdim. Kabul etmemiş. Nihayet, o tarihlerde kayıtsız şartsız cephe emrine girerek görev yapacağını söyleyen ve açıkta bulunan Nurettin Paşa’yı Birinci Ordu Komutanlığı’na getirdik.

TAARRUZ PLANININ ANA ÇİZGİLERİ

Efendiler, düşman ordusunun cephe ve teşkilât durumu ile ona karşı Bati Cephesi’ndeki kuvvetlerimizin esas olarak iki ordu halinde kurulup düzenlenmiş olduğunu söylemiştim. Öteden beri tasarlamış olduğumuz taarruz plânımızın ana çizgilerini de arz edeyim:

Düşündüğümüz, ordularımızın ana kuvvetlerini düşman cephesinin bir kanadında ve mümkün olduğu kadar dış kanadında toplayarak, bir imha meydan muharebesi vermekti. Bunun için elverişli bulduğumuz durum, ana kuvvetlerimizi, düşmanın Afyonkarahisar yakınlarında bulunan sağ kanat grubu, güneyinde ve Akarçay ile Dumlupınar hizasına kadar olan alanlarda toplamaktı. Düşmanın en hassas ve önemli noktası orasıydı. Çabuk ve kesin sonuç almak, düşmanı bu kanadından vurmakla mümkündü.

Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, bu bakımdan gerektiği gibi bizzat incelemeler yapmışlardı. Hareket ve taarruz plânımız çok önceden tespit edilmişti.

Konya’ya gelmiş olan General Townshend’in isteği üzerine, kendisiyle görüşmek için, Ankara’dan hareket ederek 23 Temmuz 1922 akşamı Batı Cephesi Karargâhı’nın bulunduğu Akşehir’e gittim. Savaş plânı üzerinde görüşürken Genelkurmay Başkanı’nın da katılmasını uygun bulduk. Ben, 24 Temmuzda Konya’ya gittim. 27′sinde tekrar Akşehir’e gelmişti. 27/28 Temmuz gecesi birlikte yaptığımız görüşme sonunda, tespit edilmiş olan plân gereğince taarruz etmek üzere, 15 Ağustosa kadar bütün hazırlıkların tamamlanmasına çalışmayı kararlaştırdık.

28 Temmuz 1922 günü öğleden sonra yaptırılan bir futbol maçını seyretmek bahanesiyle ordu komutanları ve bazı kolordu komutanları Akşehir’e çağrıldı. 28/29 Temmuz gecesi genel olarak komutanların taarruzla ilgili görüşlerini aldım.

30 Temmuz 1922 günü Genelkurmay Başkanı ve Batı Cephesi Komutanı ile yeniden görüşerek taarruzun şeklini ve ayrıntılarını tespit ettik. Ankara’dan çağırdığımız Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa da 1 Ağustos 1922 öğleden sonra Akşehir’e geldi. Ordu hazırlığının tamamlanmasında Millî Savunma Bakanlığı’na düşen işler tespit edildi.

TAARRUZA HAZIRLIK EMRİM

Ordunun hazırlıklarının tamamlanmasını ve taarruzun bir an önce yapılmasını emrettikten sonra tekrar Ankara’ya döndüm. Batı Cephesi Komutanı, 6 Ağustos 1922′de ordularına gizli olarak taarruza hazırlık emri verdi. Genelkurmay Başkanı ve Millî Savunma Bakanı Paşalar da Ankara’ya döndüler.

Efendiler, taarruz için yeniden cepheye gitmeden önce, Ankara’da yapılması gereken bazı işler vardı. Daha taarruz emri verdiğimi Bakanlar Kurulu’na da açıkça bildirmemiştim. Artık onlara resmî olarak haber verme zamanı gelmişti. Yaptığımız bir toplantıda iç ve dış durumlarla ordunun durumunu görüşüp tartıştıktan sonra, taarruz konusunda Bakanlar Kurulu ile görüş birliğine vardık.

Önemli bir konu daha vardı. Muhalifler ordunun çürüdüğünden, kıpırdayacak durumda olmadığından, böyle karanlık ve belirsizlik içinde beklemenin sonucunun felâketten ibaret olacağı yolundaki propagandalarına alabildiğine hız vermişlerdi. Gerçi, Meclis’te bu düşünce akımının bıraktığı yankılar, zaten düşmanlardan fazlasıyla gizlemek istediğim taarruz bakımından yararlıydı. Fakat bu olumsuz propaganda en yakın ve en inanmış kimseler üzerinde bile kötü etkisini göstermeye başlamış, onlarda da kararsızlıklar uyandırmıştı.

Onları da yakında yapacağım taarruz konusunda ve altı yedi gün içinde düşmanın ana kuvvetlerini yeneceğime olan güvenim hususunda aydınlatmayı ve yatıştırmayı gerekli buldum. Bunu da yaptıktan sonra Ankara’dan ayrıldım. Genelkurmay Başkanı benden önce 13 Ağustos 1922′de cepheye gitmişti.

Ben birkaç gün sonra hareket ettim. Hareketimi belirli birkaç kişi dışında bütün Ankara’dan gizledim. Benim Ankara’dan ayrılacağımı bilenler, burada imişim gibi davranacaklardı. Hatta gazetelerle benim Çankaya’da çay ziyafeti verdiğimi de ilân edeceklerdi. Bunu şüphesiz o vakitler işitmişsinizdir. Trenle hareket etmedim. Bir gece otomobille Tuz Çölü (Şereflikoçhisar) üzerinden Konya’ya gittim. Konya’ya hareketimi, telgrafla orada kimseye bildirmediğim gibi, Konya’ya varır varmaz telgrafhaneyi kontrol altına aldırarak Konya’da bulunduğumun da hiçbir yere bildirilmemesini sağladım.

20 Ağustos 1922 günü öğleden sonra saat 16.00′da Batı Cephesi Karargâhı’nda yani Akşehir’de bulunuyordum. Kısa bir görüşmeden sonra 26 Ağustos 1922 sabahı düşmana taarruz için Cephe Komutanı’na emir verdim.

26 AĞUSTOS 1922 TAARRUZ EMRİ

20/21 Ağustos 1922 gecesi 1′inci ve 2′nci Ordu Komutanlarını da Cephe Karargâhına çağırdım. Genelkurmay Başkanı ile Cephe Komutanını da yanımda bulundurarak, taarruzun nasıl yapılacağını harita üzerinde kısa bir savaş oyunu şeklinde açıkladıktan sonra, Cephe Komutanı’na o gün vermiş olduğum emri tekrarladım.

Komutanlar harekete geçtiler. Taarruzumuz, strateji ve aynı zamanda bir taktik baskın halinde yürütülecekti. Bunun gerçekleştirilebilmesi için de kuvvetlerin yığınak ve hazırlıklarının gizli kalmasına önem vermek gerekiyordu.

Bu sebeple bütün yürüyüşler gece yapılacak, birlikler gündüzleri köylerde ve ağaçlıklar altında dinleneceklerdi. Taarruz bölgesinde, yolların düzeltilmesi v.b. çalışmalarla düşmanın dikkatini çekmemek için diğer bazı bölgelerde de benzeri yanıltıcı hareketlerde bulunulacaktı.

24 Ağustos 1922′de karargâhımızı Akşehir’den, taarruz cephesi gerisindeki Şuhut kasabasına getirttik, 25 Ağustos 1922 sabahı da Şuhut’tan savaşı idare ettiğimiz Kocatepe’nin güneybatısındaki çadırlı ordugâha naklettik. 26 Ağustos sabahı Kocatepe’de hazır bulunuyorduk. Sabah saat 5.30′da topçu ateşimizle taarruz başladı.

BAŞKOMUTAN SAVAŞI

Efendiler, 26/27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, düşmanın Karahisar’ın güneyinde 50 ve doğusunda 20, 30 kilometre uzunluğundaki müstahkem cephelerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun bütün kuvvetlerini, 30 Ağustos’a kadar Aslıhanlar yöresinde kuşattık.

30 Ağustosta yaptığımız savaş sonunda (buna Başkomutan Muharebesi adı verilmiştir), düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve esir aldık. Düşman ordusunun Başkomutanlığını yapan General Trikopis de esirler arasına girdi.

Demek ki, tasarladığımız kesin sonuç, beş günde alınmış oldu. 31 Ağustos 1922 günü ordularımız ana kuvvetleriyle İzmir’e doğru yol alırken, diğer birlikleriyle de düşmanın Eskişehir ve kuzeyinde bulunan kuvvetlerini yenmek üzere ilerliyorlardı.

ATEŞKES TEKLİFİ

Efendiler, Başkomutan Savaşı’nın sonuna kadar her gün büyük başarılarla gelişen taarruzumuzu, resmî bildirilerde pek önemsiz harekâttan ibaret gösteriyorduk. Maksadımız, durumu mümkün olduğu kadar dünyadan gizlemekti.

Çünkü, düşman ordusunu tamamen yok edeceğimizden emindik. Bunu anlayıp, düşman ordusunu felâketten kurtarmak isteyeceklerin yeni teşebbüslerine meydan vermemeyi uygun görmüştük. Gerçekten, bizim hareketimizi sezdikleri zaman ve taarruzumuzun arkasından bize başvuranlar olmuştur.

Örnek olarak, biz taarruza devam ettiğimiz sırada, Bakanlar Kurulu Başkanı olan Rauf Bey’den, Ateşkes konusunda İstanbul’dan haber geldiğini bildiren 4 Eylül 1922 tarihli bir telgraf almıştım. Verdiğim cevap aynen şöyledir:

Tel. Makama mahsustur.                                                                                                  5/9/1922

Bakanlar Kurulu Başkanlığı Yüksek Katına (Heyet-i Vekile Riyaseti Celilesi’ne)

C: Anadolu’daki Yunan ordusu kesin olarak yenilgiye uğratılmıştır. Yunan ordusunun artık yeniden ciddi bir direnişte bulunmasına ihtimal yoktur. Anadolu için herhangi bir görüşmeye gerek kalmamıştır. Ateşkes ancak Trakya için söz konusu olabilir. Bu bakımdan Eylül’ün onuna kadar doğrudan doğruya Yunan Hükûmeti veyahut İngiltere vasıtasıyla, hükûmetimize resmen başvurduğu takdirde, aşağıdaki şartlar ileri sürülerek cevap verilmelidir. Bu tarihten, yani Eylül’ün onundan sonra yapılacak başvurmaya verilecek cevap başka türlü olabilir. Bu takdirde durum bana ayrıca bildirilmelidir:

1 – Ateşkes tarihinden başlayarak on beş gün içinde Trakya, 1914 sınırlarına kadar kayıtsız şartsız Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’nin sivil memurlarına ve askeri kuvvetlerine teslim edilmiş bulunacaktır.

2 – Yunanistan’daki esirlerimiz on beş gün içinde İzmir, Bandırma ve İzmit limanlarında bize teslim edilecektir.

3 – Yunan Hükûmeti, Yunan ordusunun üç buçuk yıldan beri Anadolu’da yaptığı ve yapmakta bulunduğu tahribatı telafi etmeyi şimdiden taahhüt edecektir.

Büyük Millet Meclisi Başkanı

Başkomutan

Mustafa Kemal

ORDULARIMIZ İZMİR RIHTIMINDA İLK VERDİĞİM HEDEFE, AKDENİZ’E ULAŞTILAR

Doğrudan doğruya bana gönderilen bir telsiz telgrafta da, İzmir’deki İtilâf Devletleri konsoloslarına benimle görüşmelerde bulunma yetkisinin verildiği bildirilerek, onlarla hangi gün ve nerede buluşabileceğim soruluyordu. Buna verdiğim cevapta da, 9 Eylül 1922′de Kemalpaşa’da (O günkü adıyla Nif’te) görüşebileceğimizi bildirmiştim. Gerçekten de, söz verdiğim gün, ben Kemalpaşa’da bulundum. Fakat görüşme isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız, İzmir rıhtımında, ilk verdiğim hedefe, Akdeniz’e ulaşmış bulunuyorlardı.

Saygıdeğer Efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesini ve ondan sonra düşman ordusunu tamamen yok eden veya esir eden ve kılıç artıklarını Akdeniz’e, Marmara’ya döken harekâtımızı açıklayıcı ve vasıflandırıcı söz söylemeyi gereksiz sayarım.

Her safhasıyla düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekât Türk ordusunun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir kere daha geçiren muazzam bir eserdir.

Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklâl düşüncesinin ölümsüz bir abidesidir. Bu eseri yaratan bir milletin evlâdı, bir ordunun başkomutanı olduğumdan, mutluluk ve bahtiyarlığım sonsuzdur.

Efendiler, işte şimdi diplomasi alanına geçebiliriz. Gerçi, ordumuzun zafere ulaşacağından ümitsiz oldukları için, bu meseleyi daha önce diplomasi yoluyla çözüme bağlama kanaat ve iddiasında olanları, dediklerini yapma hususunda biraz fazlaca bekletmiş oldum. Bununla birlikte, sonunda benim de diplomasi alanında ciddî olarak çaba harcadığımı görerek memnun olmaları gerekirdi. Böyle olup olmadığını göreceğiz.

Ordularımız, İzmir ve Bursa’yı geri aldıktan sonra, Trakya’yı da Yunan ordusundan kurtarmak için İstanbul ve Çanakkale doğrultusunda yürüyüşlerine devam ederken, İngilizlerin o zamanki başbakanı bulunan Lloyd George, fiilen harbe karar vermiş bir tavırla ve yardımcı birlikler gönderilmesi isteğiyle dominyonlara müracaat etmiş. Yalnız, ondan sonra olup bitenlere bakılırsa Lloyd George’un isteğinin yerine getirilmediğini kabul etmek gerekir.

İTİLAF DEVLETLERİ’NİN 23 EYLÜL 1922 TARİHLİ ATEŞKES TEKLİFİ

Bu sıralarda, İstanbul’da Fransız Fevkalâde Komiseri bulunan General Pellé benimle görüşmek üzere İzmir’e geldi. «Tarafsız bölge» diye adlandırdığı bir bölgeye, ordularımızın girmemesinin yerinde olacağını tavsiye eti.

Millî hükûmetimizin böyle bir bölge tanımadığını, Trakya’yı da kurtarmadıkça ordularımızın durdurulmasına imkân olmadığını söyledi. General Pellé, bana, Mösyö Franklin Bouillin’un benimle görüşmek üzere gelmek istediğini bildiren, kendisine çekilmiş özel bir telgrafını gösterdi. Kendisini İzmir’de kabul edeceğimi söyledim.

Mösyö Franklin Bouillon, bir Fransız harp gemisiyle İzmir’e geldi. Fransız Hükûmeti adına, İngiliz ve İtalyan Hükûmetlerinin de uygun görmeleri üzerine, benimle görüşmeler yapmaya geldiğini söyledi. Biz Franklin Bouillon’la görüşürken, İtilâf Devletleri Dışişleri Bakanları imzasını taşıyan 23 Eylül 1922 tarihli bir nota geldi.

Bu notada iki önemli nokta yer alıyordu. Bunlardan biri askerî harekâtın durdurulmasıyla diğeri de Barış Konferansı’yla ilgiliydi.

Biz, Rumeli’de Doğu Trakya’yı millî sınırlarımıza kadar tamamen almadıkça askerî hareketten vazgeçemezdik. Ancak, yurdumuzun bu bölgesinden düşman birlikleri çıkarıldığı takdirde böyle bir harekete devam etmeye kendiliğinden gerek kalmayacaktı.

Bu notada, Venedik veya başka bir şehirde toplanacak olan İngiliz, Fransız, İtalyan, Japon, Romen, Sırp – Hırvat – Sloven Devleti ile Yunanistan’ın da çağrılacağı bir konferansa, delegelerimizi göndermeyi kabul edip etmeyeceğimiz sorulmakla birlikte, görüşmeler sırasında Boğazlardaki tarafsız bölgelere bizden asker gönderilmemesi şartıyla, Edirne dâhil olmak üzere Meriç’e kadar Trakya’nın bize iadesi ile ilgili talebimizin olumlu karşılanacağı bildiriliyordu.

Notada, boğazlardan, azınlıklardan ve Milletler Cemiyeti’ne girmemizden de söz ediliyordu.

Konferansın toplanmasından önce, Yunan birliklerinin, İtilâf Devletleri komutanlarının çizecekleri bir hattın gerisine çekilmesi için, İtilâf Devletleri’nin nüfuzunu kullanacağına söz verilmekte ve bu konuda görüşülmek üzere Mudanya veya İzmit’te bir toplantı yapılması teklif edilmekteydi.

MUDANYA KONFERANSI

29 Eylül 1922 tarihinde, bu notaya verdiğim kısa bir cevapta, Mudanya Konferansı’nı kabul ettiğimi bildirdim. Fakat Meriç Nehri’ne kadar Trakya’nın derhal bize geri verilmesini istedim.

3 Ekimde toplanmasının uygun olacağını söylediğim Mudanya Konferansı’na, Başkomutanlık adına olağanüstü yetkiyle Batı Cephesi Orduları Komutanı İsmet Paşa’yı delege tayin ettiğimi bildirdim. Bu notaya hükûmetçe de 4 Ekim 1922 tarihli etraflı bir cevap verildi. Bu cevapta, konferans yeri olarak İzmir teklif edildi. Boğazlar meselesi dolayısıyla, Rusya, Ukrayna ve Gürcistan Cumhuriyetleri’nin de daveti istendi. Diğer konular üzerindeki görüşlerimiz de ana çizgileriyle bildirildi.

Mudanya’da, İsmet Paşa’nın başkanlığı altında, İngiliz delegesi General Harrington, Fransız delegesi General Charpy, İtalyan delegesi General Monbelli’nin katıldıkları konferans toplandı. Bir hafta kadar süren tartışmalı görüşmelerden sonra, 11 Ekimde, Mudanya Ateşkes Anlaşması imzalandı. Böylece, Trakya ana vatana katılmış oldu.

Efendiler, zaferden sonra, bizim İzmir’deki siyasî temaslarımız üzerine, Ankara’da Bakanlar Kurulu’nun daha doğrusu bazı bakanların telaşlı bir duruma girdikleri fark edildi.

Askerî görevimin son bulmuş olduğunu, bundan sonraki siyasî işlerin Bakanlar Kurulu’na ait olduğunu hissettirecek şekilde, beni Ankara’ya davet ettiler. Halbuki ne askeri görevim son bulmuştu ne de siyasî ve diplomatik konularla ilgilenmek ve uğraşmaktan kendimi alabilirdim. Bu bakımdan, İzmir’den ordunun başından ve başlattığım siyasî ilişkilerden uzaklaşamazdım. Bundan dolayıdır ki, benimle görüşmek isteğinde bulunan ve bunda direnen hükûmet üyelerinin veya ilgili bakanların İzmir’e yanıma gelmelerini teklif ettim. Hükûmet Başkanı Rauf Bey’le Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey geldiler.

Rauf Bey, İzmir’de bana bazı özel dileklerini de bildirdi. Söz gelişi, Ali Fuat Paşa ile Refet Paşa’nın, zafer dolayısıyla terfi ettirilmelerini ve kendilerine uygun birer görev verilerek memnun edilmelerini rica ettiler. Bildiğiniz üzere, muharebeden önce Ali Fuat ve Refet Paşaların bu harekâta katılmaları için türlü yollarla teşebbüste bulunmuştum; fakat başaramadım. Zaferden dolayı, muharebede fiilen hizmet edip liyakat göstermiş olan komutanlar ve subaylar terfi ettirilmek ve takdir edilmek suretiyle elbette ödüllendirilmişlerdi.

Askeri harekâta katılmaktan kaçınan kimselerin de bizzat orada bulunanlarla birlikte ödüllendirilmeleri elbette kötü etki yapabilirdi. Kısacası, Rauf Bey’e dileklerini yerine getiremeyeceğimi söyledim. Fakat Ali Fuat Paşa, Meclis İkinci Başkanı bulunduğuna göre, mevkii ve görevi kendisini memnun edebilecek bir seviyede idi.

Yalnız, açıkta bulunan Refet Paşa için uygun bir görev bulmaya çalışacağıma söz verdim. Kendisini İzmir’e davet etmesini söyledim. Refet Paşa, İzmir’e gelmişti. Fakat bu geliş tam benim Ankara’ya döndüğüm geceye rastladığı için kendisiyle orada görüşme imkânı olamadı.

KAYNAK:

Nutuk II, Baskıya Hazırlayanlar: Doç. Dr. Birol EMİL-Melin HAS-ER, Kültür Bakanlığı Yayınları:389 Atatürk Serisi:2, İkinci Basılış Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1980, s.268-287

Kemal ATATÜRK, Nutuk Cilt: II 1920-1927, MEB, İstanbul 1997, s.665-680

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Türk İstiklâl Mücadelesi

Amasya Tamimi[Genelgesi]’nin Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in Kuruluşundaki Rolü

Published

on

Giriş

22 Haziran 1919 tarihinde yayımlanan Amasya Tamimi, Türk istiklâl hareketinin askeri bir direniş evresinden siyasal, meşru ve kurumsal bir ihtilal devresine geçişini simgeleyen kurucu bir belgedir. Bu çalışma, Tamim’in muhtevasını eleştirel tarih yöntemi, siyaset sosyolojisi ve tarihsel coğrafya bakış açısından sorgulamaktadır. Çalışmada, metnin ihtiva ettiği kavramlar, semboller ve kişiler arası değer çatışmaları analiz edilerek, belgenin Saltanatın tasfiyesine ve Cumhuriyet’in ilanına giden yoldaki kurumsal ve felsefi rolü çok boyutlu bir yaklaşımla ortaya konulmaktadır.

Meşruiyet Karargâhının Taşraya Taşınması

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından imzalanan Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918), Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenlik haklarını fiilen ortadan kaldıran ve coğrafyayı İtilaf Devletleri’nin işgal menziline sokan bir dönüm noktasıdır.  İstanbul’daki merkezi hükümet, mütareke şartlarının ve başkentteki yabancı askeri denetimin baskısı altında kalarak devletin asli vazifesi olan koruma ve egemenlik görevlerini yerine getiremez hale gelmiştir. Bu durum, tebaa ile hükümdar arasındaki ananevi sadakat sözleşmesini sarsmış ve toplumda derin bir kargaşa ve siyasal meşruiyet krizi doğurmuştur.

Dokuzuncu Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla başlayan gelişme, Anadolu’da dağınık halde bulunan sivil ve askeri direniş merkezlerini (Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak cemiyetleri) ortak bir siyasal program etrafında birleştirme arayışına sahne olmuştur. Bu arayışın aydınlatıcı, hukuki ve askeri bildirisi niteliğindeki Amasya Tamimi, 22 Haziran 1919’da kaleme alınarak telgraf hatları vasıtasıyla bütün sivil ve askeri makamlara tebliğ edilmiştir.

Amasya Tamimi’nin, basit bir askeri genelge olmanın ötesinde, bir imparatorluktan ulus-devlete geçiş hareketini başlatan ve Cumhuriyet’in kurumsal yapısını inşa eden anayasal bir ilk metin olduğu görülmektedir.

1. İçerik ve Vaka Analizi

Amasya Tamimi, siyaset sosyolojisi ve hukuk felsefesi açısından kusursuz bir mantık ve devrimci silsile takip etmektedir. Metin önce mevcut yapının iflasını ilan etmekte (gerekçe), ardından kurtarıcı özneyi tanımlamakta (yöntem/ilke) ve son olarak bu iradenin kurumsallaşacağı mekânı ve usulü tespit etmektedir (hareket).

  1. Gerekçe ve Siyasal İflasın İlanı

Vatanın tamamiyeti, milletin istiklâli tehlikededir. Hükümet-i merkeziyemiz itilâf devletlerinin tesir ve murakabesi altında mahsur bulunduğundan deruhte ettiği mesuliyetin icâbâtını ifa edememektedir. Bu hal milletimizi ma’dum tanıttırıyor.”

İçerik ve Vaka Analizi: Bu madde, klasik egemenlik teorisinde devletin meşruiyetini sağlayan “koruma karşılığı itaat” ilkesinin bizzat merkez tarafından ihlal edildiğinin beyanıdır. İstanbul Hükümeti’nin “mahsur” olması, onun siyasi iradesinin ipotek altında olduğunu ve hukuken geçersizleştiğini göstermektedir. “Ma’dum” (yok edilmiş/hiç kılınmış) kavramının seçilmesi, uluslararası alanda Osmanlı toplumunun siyasi bir özne olmaktan çıkarılıp nesneleştirilme tehlikesine karşı bir alarm zili görevi yapmaktadır.

Cumhuriyet’e Etkisi: Bu teşhis, egemenliğin mekânını ve merkezini değiştirmenin meşru gerekçesini ortaya koymuştur. Eğer merkez etkisiz ise çevre (taşra/millet) kendi kaderini tayin etmekle yükümlüdür.

  • Kurucu İlke ve İhtilal Bildirgesi

Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Milletin hal ve vaziyetini der-pîş etmek ve sadâ-yı hukukunu cihana işittirmek için her türlü tesir ve murâkabeden âzâde bir heyet-i milliyenin vücudu elzemdir.”

İçerik ve Vaka Analizi: Bu madde, Türk siyasi düşünce tarihinin en devrimci hamlesidir. Yüzyıllardır Tanrı adına hüküm sürme anlayışının temsilcisi padişahın mutlak iradesine karşı, kurtarıcı güç olarak “milletin azim ve kararı” beyan edilmiştir. Bu ifade, “genel irade” kavramının Türk modernleşme sahasındaki somut yansımasıdır. “Heyet-i milliye” (milli/ulusal kurul) teklifi ise, etkisini yitirmiş bürokrasiye karşı alternatif, sivil ve ulusal bir hükümet modelinin ilk çekirdeğidir.

Cumhuriyet’e Etkisi:Milletin kararı” vurgusu, Saltanatın tasfiyesine ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete devredileceği Cumhuriyet yönetimine giden felsefi köprünün ifadesidir. Karar yetkisi saraydan alınarak millete verilmiştir.

  • Kurumsallaşma ve Güvenlik

Bunun için b’il-muhabere her taraftan vaki olan teklif ve arzuy-ı milli üzerine Anadolu’nun bi’l-vücuh en emin mahalli olan Sivas’ta millî bir kongrenin serian in’ikadı takarrür etmiştir. Bunun için tekmil Vilayat-ı Osmaniye’nin her livasından ve fırka ihtilafatı nazarı dikkate alınmaksızın muktedir ve milletin itimadına mazhar üç kadar zatın sürat-ı mümküne ile yetişmek üzere hemen yola çıkarılması icap etmektedir. Her ihtimale karşı bunun bir sırr-ı millî halinde tutularak dağdağaya mahal verilmemesi ve lüzum görülen mahallerde seyahatin mütenekkiren icrası lazımdır.

İçerik ve Vaka Analizi: İhtilalin teorik düzeyi, bu maddelerle fiili ve kurumsal bir yapılanmaya dönüştürülmektedir. “Fırka ihtilafatı nazarı dikkate alınmaksızın” (parti ayrımı gözetmeksizin) ifadesi, İkinci Meşrutiyet döneminden miras kalan İttihatçı-İtilafçı kamplaşmasının yarattığı sosyolojik yarılmayı, “millî/ulusal beka” paydasında birleştirmeyi/pekiştirmeyi hedeflemektedir. “Sırr-ı millî” (milli/ulusal sır) kavramı ise, istihbarat savaşlarının sürdüğü mütareke döneminde harekâtın güvenliğini sağlama gayreti ve tedbiridir.

2. Kavramlar, Semboller ve Tarihsel Anlam Dünyası

Amasya Tamimi’nin terminolojisi, ananevi Osmanlı idari lisanı ile modern ulus-devlet teorisinin karmaşık bir sentezidir.

Vatan ve Millet Sembolizmi: Klasik monarşilerde vatan, hükümdarın mülkü; millet ise dini aidiyetlere göre bölünmüş tebaa (ümmet) topluluğudur. Tamim’de “Vatan“, sınırları netleştirilmesi ve korunması gereken jeopolitik, dünyevi bir mekân olarak; “Millet” ise ortak hak arayışında (sadây-ı hukuk) birleşen siyasi bir özne olarak yeniden kurgulanmıştır.

Telgraf Hatları ve Ağ Toplumu: Tamim, matbu bir bildiri olmanın ötesinde, şifreli telgraf hatları üzerinden Anadolu’ya gönderilmiştir. Siyaset sosyolojisi açısından telgraf, mütareke döneminin getirdiği kopukluğu aşarak, merkezden uzak taşra birimleri arasında eşzamanlı bir “ortak bilinç” ve direnç ağı inşa etmiştir.

Belediyeler ve Seçim Meşruiyeti: Delegelerin seçimi için “Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ve belediye riyasetleri” yetkilendirilmiştir. Osmanlı taşrasında nispi de olsa seçimle iş başına gelen tek sivil kurum belediyelerdi. Bu kurumların harekete dâhil edilmesi, kurulacak yeni iktidar merkezinin tabandan gelen demokratik bir meşruiyete dayanacağının en net sembolüdür.

3. Kişiler, Kurumlar ve Temsil Ettikleri Değerler Dünyası

Tamim, tek bir karizmatik/etkileyici liderin diktesi değil; Osmanlı askeri-bürokratik seçkininin “vatansever” kanadının ortak mutabakat metnidir.

Kişiler / KurumRolü/ KonumuTemsil Ettiği Değerler Sistemi
Mustafa Kemal Paşa9. Ordu Müfettişi, Metnin MimarıKurucu akılcılık, hukuki meşruiyetçilik, ihtilalci deha.
Hüseyin Rauf Bey (Orbay)Eski Bahriye Nazırı, Popüler LiderMondros’un yarattığı yıkıma karşı vicdani kefaret, milli haysiyet.
Ali Fuat Paşa (Cebesoy)20. Kolordu Komutanı (Ankara)Düzenli ordunun direnişe uyumu, askeri gerçekçilik.
Kâzım Karabekir Paşa15. Kolordu Komutanı (Erzurum)Doğu cephesinin askeri güvencesi, mahalli direnişin millileşmesi.
İstanbul Hükümeti“Mahsur ve aciz” merkezTeslimiyetçilik, monarşik beka, edilgen sığınmacılık.
Belediyeler/ CemiyetlerTaban örgütleri ve delege seçicilerYerel sivil itaatsizlik, taban demokrasisi, yasal-akla uygun meşruiyet.

4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji Açısından Çok Boyutlu Analiz

Tarihsel Coğrafya Bakış Açısı: Mekânın Jeopolitik Kalkan Olması

Mekân, tarihi gelişmelerin edilgen bir sahnesi değil; kişilerin eylemlerini sınırlayan veya genişleten yapı unsurudur. Amasya Tamimi’nin kaleme alındığı Saraydüzü Kışlası, Yeşilırmak’ın açtığı derin vadilerle korunan, coğrafi açıdan savunulması kolay bir sığınaktır.

Daha da önemlisi, metinde Sivas’ın “Anadolu’nun bi’l-vücuh en emin mahalli” olarak ilan edilmesidir. İstanbul, İtilaf donanmasının namluları altında “merkez” vasfını ve stratejik derinliğini kaybetmiştir. Sivas ise; işgal altındaki Batı ve Güney bölgelerine güvenli bir mesafede, demiryolu ve telgraf hatlarının kesişim noktasında, hinterlandı güçlü bir coğrafi kale niteliğindedir. Erzurum ise Kafkas cephesinden kalan terhis edilmemiş düzenli ordunun varlığıyla askeri bir güvence alanıdır. Coğrafya, emperyalizme karşı bir “derinlik savunması” anlayışıyla yeniden düzenlenmiştir.

Siyaset Sosyolojisi Bakış Açısı: Otorite Tiplerinin Çatışması

Amasya Tamimi, Türkiye’deki egemenlik yapısında köklü bir kırılmaya işaret etmektedir. İstanbul Hükümeti ve Saltanat, gücünü dini ve ananevi anlayış ve kaynaklardan alan “Ananevi Otorite“yi temsil etmektedir. Tamim ise delegelerin seçimle belirlenmesini, kongrelerin toplanmasını ve hukuki hakların (sadâ-yı hukuk) aranmasını şart koşarak “Yasal-Gerçek Otorite“nin inşasını başlatmıştır. Bu, tebaadan yurttaşa, saray idaresinden Meclis idaresine geçişin sosyolojik zeminidir.

5. Yansımalar, Tepkiler ve Siyasal Kriz

Amasya Tamimi’nin ilan edilmesi, mütareke düzeninin temsilcileri arasında bir şok dalgası yaratarak safların netleşmesine yol açmıştır.

a. İstanbul ve Saray Çevresinin Tepkisi

Damat Ferit Paşa kabinesi ve Dâhiliye Nazırı Ali Kemal, Tamim’i saltanatın mutlak otoritesine karşı bir “isyan ve ihtilal girişimi” olarak tanımlamıştır. Ali Kemal, taşra valiliklerine gönderdiği tamimle Mustafa Kemal’in azledildiğini, emirlerinin dinlenmemesi gerektiğini bildirmiştir. Saray, mülki amirleri Padişah ile Anadolu’daki komutanlar arasında bir seçim yapmaya zorlamıştır. Bu kriz, Mustafa Kemal’in resmi görevlerinden ve askerlik mesleğinden istifa ederek tamamen sivil bir ihtilalciye dönüşmesini hızlandırmıştır.

b. İtilaf Devletleri’nin Tepkisi

İngiliz istihbaratı, Anadolu’da dağınık halde bulunan Kuvayı Milliye çetelerinin düzenli subaylar eliyle merkezi ve siyasi bir organizasyona (Heyet-i Milliye) dönüştürülmeye çalışıldığını fark etmiştir. Paris Barış Konferansı’nda Osmanlı topraklarını taksim etmeye hazırlanan müttefikler için Tamim, diplomatik masayı devirecek askeri ve siyasi bir durdurma hamlesi olarak algılanmıştır.

c. Taşra Bürokrasisinin Yarılması

Anadolu’daki valiler ve mutasarrıflar arasında derin bir kararsızlık ve sadakat krizi baş göstermiştir. Konya Valisi Cemal Bey gibi saltanat çizgisine sıkı sıkıya bağlı isimler Tamim’in delege toplama emrine direnirken; Ankara Valisi Vekili Defterdar Yahya Galip Bey gibi bürokratlar bütün baskılara rağmen ihtilalin lojistik ve idari destekçisi olmuşlardır.

Sonuç: Cumhuriyet’in Kurucu Şifresi

Eleştirel tarih yöntemiyle değerlendirildiğinde Amasya Tamimi, Milli Mücadele’nin askeri strateji belgesi olmanın çok ötesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesini içeren anayasal bir çekirdektir. Metnin merkezinde yer alan “milletin azim ve kararı” ilkesi, 1921 Anayasası’nın (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” maddesine dönüşmüş, oradan da 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile nihai kurumsal biçimine kavuşmuştur. Tamim, hanedanın egemenlik hakkını tasfiye ederek yerine milletin iradesini ikame eden, Türk modernleşmesinin ve kurucu ihtilalinin en esaslı metnidir.

Kaynakça

Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele I [Mutlakiyete Dönüş1918-1919], İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s. 285-308.

Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, 1. Cilt, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1987, 295-300.

Sabahattin Selek, Milli Mücadele 1, Örgün Yayınevi, İstanbul, 2002, s. 315-326.

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 3 (1919), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 105-108.

Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı 79 (Mayıs 1981), Belge No 1733, Gnkur. Basımevi, Ankara.

Amasya Tamimi, Milli Egemenlik Belgeleri, TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, TBMM Basımevi, Ankara, 2015, s. 9-14. [Metin içi atıflar bu resmi yayındaki orijinal ve günümüz Türkçesi sayfalarına dayanmaktadır].

Continue Reading

Türk İstiklâl Mücadelesi

Milli Mücadele Hukukunun Kurucu Metinlerinden Biri: TBMM Şer’iye Encümeni’nin Beyannamesi (9 Mayıs 1920)

Published

on

Giriş

Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı neticesinde imzalamış olduğu Mondros Mütarekesi, Türk tarihinin en derin siyasi, askeri ve toplumsal krizlerinden birini beraberinde getirmiştir. İtilaf Devletleri’nin, özellikle de İngiltere’nin, mütareke şartlarını tek taraflı yorumlayarak Anadolu ve Rumeli topraklarını işgale başlaması, Osmanlı egemenlik haklarını fiilen ortadan kaldırmıştır. Bu dönemin kırılma noktası 16 Mart 1920’de payitaht İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgal edilmesi, Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması ve milli iradeyi temsil eden mebusların tevkif edilerek Malta’ya sürgüne gönderilmesidir.

İstanbul’un işgali, saltanat ve hilafet merkezini prangaya vururken, Türk milletinin mukavemet merkezini de kaçınılmaz olarak Anadolu’ya kaydırmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısıyla 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi (BMM), sadece yasama organı değil, aynı zamanda işgale karşı direnişi yöneten kurucu ve ihtilalci bir meclis niteliğindedir. Ancak Ankara’daki bu yeni yönetim, hem işgal devletlerinin askeri tehdidiyle hem de İstanbul hükümetinin (Damat Ferit Paşa kabinesi) Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi vasıtasıyla yayımladığı ve “Kuvayı Milliye unsurlarının katledilmesinin şer’an caiz, hatta farz olduğunu” ihtiva eden fetvalarla karşı karşıya kalmıştır. İç isyanların Anadolu’yu yangın yerine çevirdiği bu meşruiyet krizinde, BMM kendi hukuki ve dini meşruiyetini halk nezdinde tescil etmek amacıyla manevi cephaneliğini devreye sokmuştur.

Bu çalışmada, BMM’nin açılışından kısa bir süre sonra, 9 Mayıs 1920 tarihinde Şer’iye Encümeni (Din İşleri Komisyonu) tarafından hazırlanan ve Kırşehir Mebusu Müfid Efendi tarafından Meclis kürsüsünde okunan “Memleket Dâhiline Beyanname” eleştirel tarih yöntemi, tarihsel coğrafya ve sosyolojinin imkânlarıyla tahlil edilmiştir. Beyanname, dönemin sosyo-politik hareketleri, kullanılan dini-siyasi kavramlar ve semboller ekseninde incelenerek, kurucu meclisin Anadolu halkını ortak bir ülkü etrafında birleştirme yöntemini ortaya koymaktadır.

1. Vaka Açısından Tarihsel Arka Plan ve İçerik Analizi

Beyanname, 9 Mayıs 1920 günü öğleden sonra saat 6’da açılan, riyasetini Reisisani (İkinci Başkan) Celaleddin Arif Bey’in yaptığı BMM’nin 13. toplantısının 4. celsesinde okunmuş ve kabul edilmiştir. Metnin altında BMM Reisi Mustafa Kemal’in imzası bulunmakta olup, belge dönemin resmi yayın organı olan Hâkimiyeti Milliye gazetesinin 17 Mayıs 1920 tarihli 30. sayısında neşredilmiştir.

Metnin içerik yapısı incelendiğinde, klasik İslam amme hukuku metinlerinin üslubuna sadık kalındığı, ancak içeriğin tamamen anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı bir siyasal bildiriye dönüştürüldüğü müşahede edilmektedir. Beyanname, kâinatın Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının bir tezahürü olduğu, insanın ise bu düzenin (nizam-ı âlem) bekasını sağlamakla görevli kılındığı belirtilerek başlamaktadır. Metne göre, toplumsal düzenin ve adaletin tesisi, ulemanın şer’i hükümlerine ve İslam siyasetine uymakla mümkündür.

Bu teorik girişin ardından metin hızla somut siyasi gerçekliğe yönelmektedir. Hedef tahtasına doğrudan İngilizler oturtulmuştur. İngilizlerin “İslamiyet’i yeryüzünden kaldırmak” gibi haince bir maksatla İstanbul’u işgal ettiği, halifeyi esir aldığı ve milli bağımsızlığı ihlal ettiği açıkça ilan edilmektedir. Bu işgal karşısında Müslümanların ne şekilde hareket etmesi gerektiği, Kur’an-ı Kerim’den getirilen ayetlerle (Nahl: 125, Bakara: 191 ve Al-i İmran: 103) temellendirilmektedir.

Beyannamenin can damarını, İstanbul Hükümeti’nin “isyan” olarak nitelediği halk hareketine getirilen şer’i meşruiyet teşkil etmektedir:

Milletin uyanış sinesinden doğmuş olan Kuvayı Milliye’nin hareketi her yönden şer’i şerife uygun olmakla beraber düşman âlemi gözünde hayat hakkına sahip olduğumuzu ispata kâfi bir meseledir.”

Metnin son bölümünde ise Anadolu’da baş gösteren iç isyanlara ve kışkırtmalara temas edilmektedir. İstanbul muhitindeki bazı “bedtıynetlerin” (kötü yaratılışlıların) İngiliz parası ve tahakkümüyle halkı kandırdığı, Müslümanlar arasına nifak soktuğu belirtilerek Hucurât Suresi’nin 6. ayeti uyarınca yalan haberlere itibar edilmemesi gerektiği vurgulanmaktadır. Metin, dünyadaki 300 milyondan fazla Müslüman’ın tek sığınağının Anadolu olduğunu belirterek tam bir birlik ve tesanüt çağrısıyla son bulmaktadır.

2. Kavramlar, Semboller ve Derin Anlamları

Eleştirel tarih yöntemi açısından metinde seçilen kelimeler, dönemin zihniyet dünyasını ve inşa edilmek istenen yeni siyasal dili anlamak adına kritik önemdedir.

Hilafet Sırrı ve Nizam-ı Âlem: Klasik Osmanlı siyasetnamesinin temel taşları olan bu kavramlar, dünyada adaletin sağlanması ve kargaşanın önlenmesi için meşru bir siyasi otoritenin varlığını şart koşmaktadır. Beyannamede bu kavramlar, Ankara’daki meclisin mevcut durumu koruma değil, aksine bozulan dünya düzenini (İngiliz işgaliyle bozulan nizamı) yeniden tesis etme görevini üstlendiğini meşrulaştırmak için kullanılmıştır.

Kuvayı Milliye (Milli Kuvvetler): Metinde bu kavram, “milletin uyanış sinesinden doğmuş” bir yapı olarak kutsanmaktadır. İstanbul’un “asi” veya “çete” olarak nitelediği bu güçler, beyanname vasıtasıyla “şer’i şerife (İslam hukukuna) tamamen uygun” meşru bir ordu seviyesine çıkarılmıştır.

Fitne ve Katil (Bakara 191): Metinde zikredilen “Fitne, insan öldürmekten daha kötüdür” ayeti, muazzam bir belagati tersyüz etmeyi barındırmaktadır. İstanbul hükümeti Ankara’dakileri “fitneci ve asi” ilan ederken, Şer’iye Encümeni bu ayetle asıl fitnenin “vatanı işgal eden İngilizler ve onlara boyun eğen işbirlikçiler” olduğunu ilan etmiştir. İşgale karşı savaşmak, katliam değil, fitneyi ortadan kaldıran meşru bir müdafaa olarak sunulmuştur.

İstidad-ı Milli /Toplumsal İstidat: Metinde şer’i delillerin yanı sıra modern sosyolojik ve siyasi kavramlara da yer verilmiştir. “Milli toplumsal kabiliyet/yetenek” anlamına gelen bu ifadeler, Türk milletinin kendi kaderini tayin etme gücüne ve hürriyet karakterine yapılan erken dönem atıflardır.

Beni Mustalık Vakası ve “Fasık” Benzetmesi: Hucurât Suresi’nin 6. ayetinin tefsiri sadedinde anlatılan tarihi vaka, tam bir psikolojik harp aracıdır. Yanlış/yalan istihbarat yüzünden Müslümanların birbirini kırmak üzere olduğu bu kıssa üzerinden, İstanbul’dan gelen fetva ve bildirilerin “fasık(günahkâr/bozguncu) haberi” niteliğinde olduğu ima edilmiş, Anadolu halkına “Ankara’ya karşı silah kuşanmayın, aldatılıyorsunuz” mesajı verilmiştir.

3. Kişiler, Kurumlar ve Temsil Ettikleri Değer Dünyası

Beyanname metninde ve arka planında yer alan kişiler, çökmekte olan bir imparatorluğun küllerinden yeni bir devlet çıkaran yapıyı gözler önüne sermektedir.

Kişiler ve Kurumlar Tablosu

Kişi / KurumMetindeki/Tarihteki RolüTemsil Ettiği Anlayış ve Değerler
BMM Şer’iye EncümeniBeyannameyi kaleme alan dini-hukuki komisyon.İslam hukukunu (fıkıh), milli bağımsızlık savaşıyla uzlaştıran meşrutiyetçi-modernist ulema anlayışı.
Mustafa Kemal PaşaBMM Reisi olarak metnin altındaki en üst siyasi/askeri imza.Milli egemenlik, tam bağımsızlık, faydacı liderlik ve halkı ortak paydada birleştirme stratejisi.
Müfid Efendi (Kırşehir Mebusu)Metni meclis kürsüsünde heyecanla okuyan hatip ve din adamı.Anadolu ulemasının saltanatın mutlakiyetçiliğine karşı milli direnişin yanında saf tutması.
Celaleddin Arif BeyOturumu yöneten meclis ikinci başkanı, hukukçu.İstanbul Hukuk Mektebi eski müdürü olarak meclisin hukuki meşruiyetini ve anayasal sürekliliği temsil.
Hamdullah Suphi Bey (Antalya Mebusu)Beyannamenin iç hitap olmasını öneren, İslam dünyasına ayrı hitap hazırlayan kişi.Türk milliyetçiliği (Türk Ocakları geleneği) ile İslam dünyasının dayanışmasını (Pan-İslamizm) stratejik harmanlayan aydın duruşu.
İngilizler ve “Bedtıynetler”İşgalci güç ve İstanbul’daki işbirlikçi merkez unsurları.Emperyalizm, sömürgecilik, şahsi menfaat uğruna milli ve dini mukaddesatı feda eden kozmopolit teslimiyetçilik.

4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji Açısından Analiz

Tarihsel Coğrafya Perspektifi: Ankara – İstanbul İkilemi

Coğrafi açıdan metin, jeopolitik bir eksen kaymasının vesikasıdır. Yüzyıllardır İslam dünyasının jeopolitik ve manevi merkezi olan İstanbul, metinde artık “düşman tarafından fiilen işgal edilmiş“, “askerleri silahsızlandırılmış“, “İngiliz kanunlarının çiğnediği” bir mağduriyet coğrafyası olarak tasvir edilmektedir. Buna mukabil Ankara, “milletin sağlam bir bina gibi birleştiği“, meşru şer’i ve milli kararların alındığı, kurtarıcı ve koruyucu yeni bir “merkez üs” olarak inşa edilmektedir.

Metindeki coğrafi algı sadece Anadolu ile sınırlı değildir; “bütün yerkürede mevcut 300 milyonu aşkın Müslüman” ifadesiyle evrensel bir İslam coğrafyası tasavvuru çizilmektedir. Anadolu, bu devasa coğrafyanın ayakta kalan “son sığınağı” olarak tanımlanmaktadır. Bu durum, jeopolitik bir savunma hattının en uç ve en hayati noktasının Anadolu coğrafyası olduğunu ilan etmektedir.

Tarihsel Sosyoloji Bakış Açısı: Ulema ve Halkın Hareketliliği

Sosyolojik açıdan 1920 Anadolu’su, okuma-yazma oranının son derece düşük olduğu, kitle iletişim araçlarının kısıtlı kaldığı ve geleneksel dini değerlerin toplumsal davranışları doğrudan belirlediği bir yapıya sahiptir. Böyle bir toplumda halkı harekete geçirmenin ve cepheye sürmenin yolu, akli-hukuki gerekçelerden ziyade (ulus-devlet, cumhuriyet, demokrasi vb.), karizmatik ve geleneksel otorite kalıplarını kullanmaktan geçmektedir.

Şer’iye Encümeni, din sosyolojisinin bu gerçeğini çok iyi okumuştur. Metinde modern bir kavram olan “bağımsızlık” (istiklal), dini bir mecburiyet olan “şer’i lüzum” ve “cihad” ile eklemlenmiştir. Halkın yabancılaşmasını önlemek adına meclisin meşruiyeti, “Cuma günü dualarla açılması” teyidiyle pekiştirilmiştir. Sosyolojik bağlamda bu metin, elitler (aydınlar/subaylar) ile taşra (halk/ulema) arasında bir toplumsal sözleşme denemesidir.

5. Yansımalar ve Tepkiler

9 Mayıs 1920 tarihli bu beyanname, Anadolu’da ve İslam dünyasında geniş yankılar uyandırmıştır:

Anadolu’daki İç İsyanlara Etkisi: Beyannamenin neşredilmesi ve ardından Anadolu ajansı, ulema ve seyyar vaizler vasıtasıyla köylere kadar ulaştırılması, Damat Ferit hükümetinin fetvalarının yarattığı kafa karışıklığını büyük ölçüde gidermiştir. Anzavur İsyanı, Bolu-Düzce-Gerede olayları gibi iç ayaklanmalara katılan halk tabanının bir kısmı, Ankara’nın “dinsiz/asi” olmadığını, aksine halifeyi kurtarmaya çalıştığını bu beyannameler kanalıyla idrak ederek saf değiştirmiştir.

Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi ve Anadolu Ulemasının Desteği: Şer’iye Encümeni’nin bu çıkışı, Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi’nin daha önce yayımladığı karşı fetvayı tahkim etmiş, Anadolu’daki yüzlerce müftü ve din adamının Milli Mücadele’ye olan desteğini alenileştirmiştir.

İslam Dünyasındaki Akisleri: Hamdullah Suphi Bey’in önerisiyle bu beyannamenin ikiz sürümü olarak hazırlanan “Bütün İslam Âlemine Beyanname“, özellikle Hint Müslümanları, Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında karşılık bulmuştur. Ankara’nın emperyalizme karşı direnişi, sömürge altındaki diğer Müslüman milletler için bir meşale vazifesi görmüş, Hilafet Komiteleri aracılığıyla Anadolu’ya maddi ve manevi yardımların akmasını hızlandırmıştır.

Sonuç

9 Mayıs 1920 tarihli BMM Şer’iye Encümeni Beyannamesi, Türk kuruluş felsefesinin sadece batılı değerler dizisiyle değil, aynı zamanda çok güçlü bir teolojik-politik meşruiyet zeminiyle başladığını ispatlayan tarihi bir belgedir.

Eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında; metnin o günkü varoluş mücadelesinde (İngiliz işgali ve iç isyanlar kıskacında) kitleleri bir arada tutan muazzam bir harç vazifesi gördüğü anlaşılmaktadır. Din ve vatan müdafaasını tek bir potada eriten bu kurucu metin, Ankara’daki ihtilalci meclisin hem geleneksel değerlere ne kadar hâkim olduğunu hem de bu değerleri faydacı ve sosyolojik bir deha ile milli bağımsızlık gayesine nasıl hizmet ettirebildiğini en açık şekilde ortaya koymaktadır.

Kaynakça

Hâkimiyet-i Milliye, 17 Mayıs 1336 (1920), No: 30, “ÂLEM-İ İSLAMA HİTAB-Büyük Millet Meclisi Şer’iye Encümeni tarafından tertip olunarak Meclis Heyet-i Umumiyesince bittasvip memleketin bilcümle aksamına neşri karargir olan beyanname”, s. 1, sütun: 1-2; s. 2, sütun: 1-2.

T.B.M.M. ZABIT CERİDESİ, 9.5.1336 (1920), Devre: I, Cilt: 1, İçtima Senesi: 1, s. 246-250

Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV,B.M.M Şer’iye Encümeni Tarafından Hazırlanan ve Mecliste Kabul Edilen İslam Âlemine Beyanname”, Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1991, s. 334-337.

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 8 (1920),Büyük Millet Meclisi Şer’iye Encümenince Hazırlanan Memleket Dâhiline Beyanname”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2004, s. 198-201

Continue Reading

Türk İstiklâl Mücadelesi

Milli Mücadele Hukukunun Direniş Bildirisi: TBMM’nin İslâm Âlemi’ne Beyannamesi (9 Mayıs 1920)

Published

on

Giriş

Mondros Mütarekesi’nin ardından Osmanlı coğrafyasının fiilen işgale uğraması ve 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgal edilerek Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması, Türk milletinin egemenlik ve beka mücadelesinde bir dönüm noktası olmuştur. Bu karışıklık ortamında Ankara’da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), yalnızca askeri bir cephe örgütlemekle kalmamış, aynı zamanda ulusal ve uluslararası meşruiyet zeminini inşa etmek amacıyla yoğun bir diplomasi ve propaganda faaliyeti yürütmüştür. Hamdullah Suphi (Tanrıöver) tarafından kaleme alınan ve 9 Mayıs 1920’de TBMM tarafından kabul edilen “İslâm Âlemi’ne Beyanname“, bu stratejik arayışın en somut tarihsel vesikalarından biridir. Bu makalede, söz konusu metin; eleştirel tarih yöntemi, tarihsel coğrafya ve sosyolojinin imkânlarıyla analiz edilmek suretiyle içerdikleri vaka, kavram, sembol, aktör ve kurumsal yapılar çerçevesinde çok boyutlu bir değerlendirmeye tabi tutulmuştur.

1. Vaka Analizi ve Tarihsel Arka Plan

Beyanname, yapısal olarak sömürgeci İtilaf devletlerinin (özellikle İngiltere ve Fransa) ve onların taşeronu konumundaki Yunanistan’ın Anadolu’daki işgal hareketlerini, mezalimini ve bu dönemde İstanbul Hükümeti ile hilafet makamı üzerinde kurdukları baskıyı teşhir etmek üzere hazırlanmıştır.

İşgal Altındaki İstanbul ve Meclisin Ankara’ya İntikali: Metinde, İstanbul’un “düşman silahlarının gölgesi altına düştüğü“, askerlerin uykularında şehit edildiği ve mebusların tutuklanarak sürgüne gönderildiği vurgulanmaktadır. Bu durum, TBMM’nin Ankara’da açılmasının lüks bir tercih değil, “ecnebi tahakküm ve tazyikinden hür bir kısım memlekete çekilme” mecburiyetinden doğan şer’î ve millî bir meşruiyet adımı olduğunu savunmaktadır.

Hükümetlerin Düşürülmesi ve İş Birlikçi Yönetim: Milli Mücadele’ye sempati duyan ya da işgale direnen Rıza ve Salih Paşa hükümetlerinin İngiliz baskısıyla istifaya zorlanması ve ardından “her şeyi Garb’ın adaletinden bekleyecek kadar anlayışsız, iradesiz bir adamın” (Damat Ferit Paşa) sadarete getirilmesi, vaka analizinin merkezinde yer almaktadır.

Anadolu’daki Parçalanma Senaryosu: İngiliz emperyalizminin, sömürgeleştirdiği Hindistan ve Mısır arasındaki hattı güvenceye almak amacıyla Anadolu’yu tampon/boşluk haline getirme siyaseti güttüğü tespiti yapılmaktadır. Bu doğrultuda Batı Anadolu’da Yunan ordusunun, Güney Anadolu’da (Adana, Maraş, Antep, Urfa) ise Fransız subayları komutasındaki Ermenilerin katliamlarına dikkat çekilerek topyekûn bir imha tehdidi tanımlanmaktadır.

2. Kavramlar, Semboller ve Anlam Dünyası

Beyanname, hitap ettiği kitlenin (İslam Dünyası) zihnî ve dinî yapısına uygun yoğun bir sembolik dil kullanmaktadır. Metindeki kavram ağı, meşruiyet üretimini dinî yükümlülükler (farz) ve tarihsel süreklilik üzerinden sağlanmaktadır.

Sembolik Karşıtlıklar Dünyası

Metin, coğrafi ve manevi kavramları ikili bir karşıtlık ilişkisi içinde inşa etmektedir:

Direniş / İslam CephesiSömürgeci / İşgalci Cephe
Din-i Mübin’in son askeri  Ölüm kuvvetleri / İstila orduları  
Ezelî gazâ ve cihat toprakları (Anadolu)  Gayz, kin ve şütûm ufukları 
Hakkı hürriyet / Hakkı hayat  İğfal, desise ve ifsat  
Saday-ı hakiki / Saday-ı şer’i  Kizb ve riyâ gürültüleri  

Anahtar Sembollerin Anlamları

Darülhilâfe ve Kıblegâh: İstanbul, Şam, Kurtuba, Kahire ve Bağdat’ın tarihsel düşüş silsilesinin son halkası; “İslam’ın son Darülhilâfesi” olarak konumlandırılmaktadır. Hicaz, Yemen, Filistin ve Irak’ın kaybedilmesiyle İslam dünyasının kalbinin (Kıblegâh, Ravza-i Nebevi) İngiliz hattı (“şehrâhı”) tarafından kuşatıldığı söylenerek jeopolitik bir panik duygusu tetiklenmektedir.

Korkunç Bir Salip (Haç): Balkan Muharebeleri’nden beri Müslümanları katleden düşman unsurlar “kızıl, korkunç bir salip” olarak nitelendirilmektedir. Bu sembol, mücadelenin yalnızca toprak değil, dünyevi bir emperyalizm maskesi takmış modern bir Haçlı Seferi olduğunu ima etmektedir.

Küsuf-ı Tamma (Tam Tutulma): İslam dünyasının mevcut durumu, güneşi kararmaya yüz tutmuş bir “küsuf” (tutulma) olarak betimlenmektedir. Anadolu direnişi, bu güneşin yeniden parıldamasını sağlayacak yegâne manevi merkezdir.

3. Kişiler, Kurumlar ve Temsil Ettikleri Değerler

Metinde adı geçen aktörler, sosyolojik olarak iki ana kutba ayrılarak belirtilmiştir:

Müdafaa ve Meşruiyet Kutbu

Mustafa Kemal ve TBMM: “Millet Meclisi”, ecnebi baskısından uzak, halkın iradesini ve “hakkı hayatını” savunan meşru, hür otoritedir. Mustafa Kemal, Meclis Reisi sıfatıyla bu hür iradenin kurumsal liderliğini temsil etmektedir.

Anadolu Mücahitleri ve Halk:Analar, kız kardeşler, çocuklar ve ihtiyarlar” ile örülen halk mücadelesi, sivil ve topyekûn bir direnişi, “civanmert evlatları” sembolize etmektedir.

Rıza ve Salih Paşalar: Namus ve hamiyet sahibi, Halife ve milletin emniyetine mazhar olmuş meşru asker-bürokrat tipolojisini temsil etmektedirler.

Anadolu Uleması (Müftü ve Müderrisler): Din-i mübinin hakiki sesini duyuran, işgal altındaki bir halifenin esir olduğunu ve ona yardımın farz olduğuna fetva veren şer’î meşruiyet unsurudur.

İşgal ve İhanet Kutbu

İngiltere ve İblisane Siyaset:Riya” ve “küstahlık” ile malul, vaatlerini on günde çiğneyen, sömürgeci evrensel aklı temsil etmektedir. “İblisane fikirlerin” (Müslümanı Müslümana kırdırma) kaynağıdır.

Yunan Ordusu / Eşkıya Sürüleri / Seffah Katiller: Batı’nın koruması altında cürm-i meşhut (suçüstü) halinde katliam yapan, Mora ve Teselya’dan beri Müslüman kanı döken “sefil ve vahşi” bir taşeron yapıdır.

İradesiz Sadrazam (Damat Ferit) ve Vatansızlar: İngiliz emrinde çalışan, Şeyhülislamlık makamını (makam-ı ifta) kendi mücahitlerine karşı fetva silahı olarak kullanan, “idraksizlik, cehalet ve öfke” içindeki yerli iş birlikçilerdir.

4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji Bakış Açısı

Jeopolitik Bir Sığınak Olarak Anadolu

Tarihsel coğrafya açısından beyanname, Anadolu’yu sadece Türklerin değil, evrensel İslam coğrafyasının mazlumları için bir “Darülaman” (Güvenli Sığınak) olarak tanımlamaktadır. Kırım’dan, Bosna-Hersek’ten, Kafkasya’dan, Balkanlar’dan gelen ve düşman önünden kaçan “matrut” (kovulmuş) muhacirlerin birleştiği son vahadır. Anadolu’nun düşmesi, sadece bir devletin yıkılması değil; Asya ve Avrupa’daki bütün Müslüman mülteci nüfusun sosyolojik olarak imhası anlamına gelmektedir.

Hilafet Sosyolojisi ve Sömürge Karşıtı Söylem

Beyanname, sömürge altındaki Mısır ve Hindistan Müslümanlarına doğrudan seslenerek, İngiliz emperyalizminin “İslam’ın başını İslam’ın eliyle ezme” stratejisini deşifre etmektedir. Sosyolojik açıdan metin, Ankara’daki meclisin Halife’ye asi olmadığını aksine “Makam-ı Hilafeti düşman esaretinden kurtarmak” için savaştığını beyan ederek, sömürgelerdeki Müslüman tebaanın İngiliz ordusunda asker olarak Anadolu’ya karşı kullanılmasının önüne geçmeyi hedeflemektedir. Yavuz Sultan Selim’in “İslam birliği” (İttihad-ı İslam) fikrine atıf yapılması, meclisin pan-İslamist kartı taktik ve ideolojik bir kalkan olarak masaya sürdüğünü göstermektedir.

5. Yansımalar ve Tepkiler

Ankara Hükümeti’nin bu beyannamesi, İstanbul Hükümeti’nin ve Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’nin Kuva-yı Milliyecileri “katli vacip asi kâfirler” olarak ilan eden İngiliz güdümlü fetvalarına bir karşı-tezdir.

İç Yansımalar: Anadolu uleması (Bilecik Müftüsü Mehmet Nuri Efendi ve Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi öncülüğünde) karşı-fetvalar yayımlayarak beyannamedeki “Esir halifenin hükümleri ve yayımladığı fetvaları geçersizdir, cihat farzdır” tezini şer’î olarak tescillemiştir. Bu durum Anadolu halkının direnişe katılımındaki tereddütleri kırmıştır.

Dış Yansımalar: Beyanname; Hint Müslümanları Hilafet Hareketi üzerinde büyük bir infial yaratmış, Britanya İmparatorluğu’nun Müslüman sömürgelerinde isyan ve protesto dalgalarına yol açmıştır. Hindistan’dan Ankara’ya gönderilen maddi ve manevi yardımların meşruiyet zemini bu nevi beyannamelerle tahkim edilmiştir.

Sonuç

9 Mayıs 1920 tarihli İslâm Âlemi’ne Beyanname, askeri açıdan kuşatılmış, lojistik açıdan zayıf bir meclisin, retorik ve diplomasiyi nasıl bir savunma silahına dönüştürebildiğini kanıtlayan bir eleştirel tarih belgesidir. Hamdullah Suphi’nin tahrik edici/kışkırtıcı ve edebi üslubu, Mustafa Kemal’in stratejik dehasıyla birleşerek, Anadolu direnişini yerel bir başkaldırı olmaktan çıkarıp evrensel bir sömürge karşıtı (anti-emperyalist) İslami mukavemet olarak tanımlamıştır. Metin; tarihsel coğrafyayı bir sığınak sosyolojisiyle birleştiren, hilafet meşruiyetini işbirlikçi saraydan alıp direnen halka teslim eden kurucu bir bildiri niteliğindedir.

Kaynakça

Hâkimiyet-i Milliye, 13 Mayıs 1336 (1920), No: 29, “Büyük Millet Meclisinin İslam Âlemine Hitabı”, s. 1, sütun: 1-4; s. 2, sütun: 1.

T.B.M.M. ZABIT CERİDESİ, 9.5.1336 (1920), Devre: I, Cilt: 1, İçtima Senesi: 1, s. 248-249

Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV,Büyük Millet Meclisinin Bütün İslam Âlemine Beyannamesi”, Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1991, s. 338-341.

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 8 (1920),Büyük Millet Meclisinin Bütün İslam Âlemine Beyannamesi”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2004, s. 202-205

Continue Reading

En Çok Okunanlar