Connect with us

Türk İstiklâl Mücadelesi

Büyük Taarruz Kararı

Published

on

BÜYÜK TAARRUZ

(26 Ağustos-9 Eylül 1922)

“Nutuk”ta Büyük Taarruz

TAARRUZ KARARI

Gerçekte ordumuz ihtiyaçlarını ve eksiklerini tamamlamak üzere bulunuyordu. Ben, daha Haziran ortalarında taarruza karar vermiştim. Bu kararımı yalnız Cephe Komutanı ile Genelkurmay Başkanı ve Millî Savunma Bakanı biliyorlardı.

Bildirdiğim tarihlerde bir geziyi vesile ederek İzmit-Adapazarı yönüne hareket ettiğim zaman, Ankara’da Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleriyle görüştükten sonra, o zaman Millî Savunma Bakanı bulunan Kâzım Paşa Hazretlerini Sarıköy istasyonuna kadar birlikte götürerek oraya davet ettiğim Cephe Komutanı İsmet Paşa Hazretleriyle birlikte, taarruz için gerekli hazırlıkların sür’atle tamamlanması ile ilgili kararlar aldık.

Efendiler, artık Büyük Taarruz’dan söz açma sırası geldi. Bilirsiniz ki, Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra, düşman ordusu büyük ve kuvvetli bir grupla Afyonkarahisar-Dumlupınar arasında bulunuyordu.

Bir başka kuvvetli grubuyla da Eskişehir bölgesindeydi. Bu iki grup arasında yedek kuvvetleri vardı. Sağ kanadını, Menderes dolaylarında bulundurduğu kuvvetlerle, sol kanadını da İznik Gölü’nün kuzey ve güneyindeki kuvvetleriyle koruyordu. Denilebilir ki, düşman cephesi, Marmara’dan Menderes’e kadar uzanıyordu.

Düşman ordusunun teşkilâtı, üç kolordu ve bazı müstakil birliklerin mevcudu da üç tümeni bulmaktaydı. Biz, Batı Cephesi’ndeki kuvvetlerimizi iki ordu halinde teşkilâtlandırmış ve düzenlemiştik. Bundan başka, doğrudan doğruya cepheye bağlı teşkilâtımız da vardı.

Bizim bütün birliklerimiz on sekiz tümen idi. Bundan başka üç tümenli bir süvari kolordumuz ve daha zayıf mevcutlu iki süvari tümenimiz vardı. Teşkilâtı birbirinden farklı olan düşman iki ordu karşılaştırılırsa, iki tarafın insan ve tüfek kuvvetleri, aşağı yukarı birbirine denk bulunuyordu.

Yalnız, Yunan ordusunun makineli tüfek, top, uçak, taşıt araçları, cephane ve teknik malzeme bakımından dünyanın serbest ve kendisini destekleyen sanayiine dayanmak itibariyle hissedilir derecede üstünlüğü vardı. Diğer taraftan, bizim ordumuz süvari sayısı bakımından üstünlüğe sahip bulunuyordu.

BİRİNCİ ORDU KOMUTANI ALİ İHSAN PAŞA’NIN YARATTIĞI DURUM

Burada, sırası gelmişken bir noktayı belirtmeliyim. Ordularımızdan birinin, İkinci Ordu’nun komutanı bugün Askeri Şûra üyelerinden olan Şevki Paşa Hazretleri idi. Birinci Ordumuzun komutasını Malta’dan gelmiş olan İhsan Paşa’ya vermiştik. İhsan Paşa’nın, kendisini Divan-ı Harbe kadar götüren yersiz ve yolsuz iş ve hareketlerinden dolayı, ordu komutanlığından uzaklaştırılması gerekti. Gerçekten de Ali İhsan Paşa, ordunun disiplinini ve genel yönetimini bir çıkmaza sokacak şekilde hareket etti. Mesela, ordusundaki ast komutanları, üst komutanlara itaatsizliğe sevk edecek durumlar yarattı.

Mesela, ambarlarının mevcudunu günlerce haber vermeyerek ve haber verdirmeyerek genel beslenme sıkıntısının çekildiği bir sırada, ansızın ambarlarının boşaldığını ve açlık tehlikesi bulunduğunu bildirdi.

Ast komutanları, üstlerine karşı itaatsizliğe ve görevlerini yapmamaya kışkırtma ve bu davranışları destekleme gibi tutumları yanında, ordunun emirlere uyma ve görev duygusuyla oynayacak kadar entrikacı bir yaratılışta olduğu kanaatini de uyandırdı.

Ali İhsan Paşa’nın bilinen, kendisine has özelliklerinden başlıcaları şunlardı:

En küçük birliklere kadar bütün ordusuna, önemli önemsiz her işin ve her kararın ancak kendisi tarafından verileceğini telkin ederek, bütün ordusunda yalnız kendisinin kudret sahibi olduğunu zannettirmek. Büyüklerinden daha üstün olduğunu herkese ispat etmek endişesinde bulunmak. Büyüklerinin gerek resmî iş ve gerek özel davranış bakımından itibarlarını düşürmeye çalışmak. Savaş yönünden, tedbirde isabet ve asapta sağlamlık yönleriyle kendisini tecrübeye fırsat bulunmamış olmakla beraber, bu hususta anlaşılan karakteri şuydu: Herhangi bir başarısızlığı mutlaka astına veya üstüne yüklemek imkânını daima düşünmesi. İhsan Paşa, yumuşak ve nazik davranışlardan daha çok, sert ve resmî davranışla iş yaptırmayı gerekli bulur.

Ali İhsan Paşa’nın huyu ve ahlâkı konusunda, kendisinin kurmay başkanı iken istifaya mecbur kalan Yarbay Hâlit Bey’in (Sonradan Kastamonu Milletvekili olmuştur) Batı Cephesi Komutanlığı’na verdiği 20 Ocak 1922 tarihli resmî bir raporunun bazı bölümlerini olduğu gibi bilginize sunacağım. Hâlit Bey, Birinci Dünya Savaşı’nda, Irak’ta da Ali İhsan Paşa ile birlikte bulunmuştu. Sözünü ettiğim raporda şu cümleler vardır:

“… Komutanım Ali İhsan Paşa Hazretlerinin, geldiği günden beri ast komutanların haysiyetini ve görev yapma isteğini kıracak davranışlar içinde bulunması ve yapılan yazışmalardan anlaşılmış olacağı üzere, cepheye karşı astlara hissettirecek derecede yakışıksız bir haberleşme kapısı açması, benlik kokusu hissedilen fikir yarışına girişmesi, dünyanın değer verdiği ve saygı duyduğu cephe karargâhının nüfuzunu azaltmak istediğini anlatır bir davranış tarzını benimsemiş olması, beni ciddi olarak düşündürdü ve üzdü. Davranışlarını elimden geldiği kadar değiştirmeye çalıştım. Fakat yine büyük bir fark göremedim.

……………………………………

Ahlâkında yer etmiş benlik hastalığı, şöhret hırsı, alabildiğine kıskançlık, son derece bir bencillik sebebiyle baş olmak istediği, davranışlarından ve ast komutanlar yanında söylediği birbirine düşürücü sözlerden anlaşılıyordu. 11′inci Tümen Komutanı ….. istifamı işittikten sonra, bana, gizli bir konuşmada: (Ali İhsan Paşa’nın Malta’da iken kurtulması için Ferit Paşa’ya mektuplar yazdığını ve açıkça İngiliz mandasını kabul için saatlerce kendi karşısında konuşmalar ve münakaşalar yaptığını) söyledi. Bu ifadeyi, hareket tarzınım göz önüne alarak dikkat çekici buldum… Astlardan gelen bazı evrakı cepheye, cepheden geleni astlara olduğu gibi göndererek karşılıklı güven duygularını sarsmak şeklindeki davranışları da ayrıca dikkati çekmektedir.

Mesela, Şeyhelvan dağının kaybı hakkındaki yazışmaların aynen Beşinci Kolordu’ya ve Beşinci Kolordu’dan yazılan bazı raporların da aynen cepheye yazılması gibi…. Buna rağmen, söz konusu olayın sorumluluğunu Beşinci Kolordu Komutanı’na yüklemesi ve kendisinden cepheye şikâyette bulunması âmirlik karakteriyle bağdaştırılamaz.

Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayınlattığı hâtıraları arasında, ateşkes tarihinden bir gün önce, Musul güneyinde, Şarkat’ta esir olan Dicle Grubu’nun esaret sebebini de yalnız o zaman grup komutanı olan (Şimdi Doğu Cephesi’nde Tümen Komutanı imiş) Yarbay İsmail Hakkı Bey’in üzerine atması da bu karakterine delildir. Dicle Grubu (7, 9, 43, 18 ve 22′nci alaylarla avcı alayından) meydana gelmişti. Bunlardan başka, ayrıca 5′inci Tümen’den 13 ve 14′üncü Alaylar da parça parça esir verildi.  Ateşkesten  bir gün önce 13.000 kişinin esir verilmesi, 50 kadar topun kaybı, gerçekte kendisinin şartlara ve duruma uygun olmayarak verdiği bir emir yüzündendir. İşte bu durum, Musul vilayetinin kaybına yol açtı.

Halbuki, ateşkes olacağı bilinmekteydi. Gruba, Keyare mevziine çekilmek için talimat verilseydi, İngilizler grubu esir değil, mağlup bile edemezdi. Beşinci Tümen de gruba katılabilirdi. Ateşkes olduğu zaman, esir olan sekiz piyade alayı elde bulunur ve Musul da bizde kalırdı. Fakat sefil bir düşünce, mantığa galebe çalmıştır.

Hâtıralarında, Dicle boyundaki bütün başarı ve Townshend’in esir alınması şerefi, kendisine ait gösterilmiştir… Her başarıyı kendisine ait gösteren neşriyattan maksadı, kamuoyunu aldatmak suretiyle şöhret ve mevki sağlamaktır. Meşhur adamların hâtıralarını yayınlamak, millette övünme duygularını canlı tutar ve gereklidir. Fakat tarihin sorumlu tutacağı kimselerin hareketlerini övünülecek şeyler arasında saymak tarihi lekeler ve gelecek nesilleri yanlış düşüncelere sürükler.

General Marshall’ın: “-Yarın öğleye kadar Musul’u terk ediniz, aksi halde savaş esirisiniz!” emrini aldığı zaman o büyüklük taslayan Paşa Hazretleri, Sincar çölünü geçerek Nusaybin’e gitmek için General Marshall’dan resmî bir yazı ile kendisini korumak üzere iki zırhlı otomobil istedi ve bunların himayesinde Aşir Bey (Bugün Millî Savunma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Âşir Paşa’dır) ile beni Musul’da bırakarak Nusaybin’e gitti.  Aşiretler üzerinde hükûmetin manevi otoritesini de kırdı ve bu durumu görenlerin vicdanı sızladı. Muhafızsız Zaho yoluyla gidebilirdi, veyahut süvari alarak çölden gidebilirdi. Halep’te, İngiliz generalinden şahsı için özel tren istedi ve yolda hakarete uğramaması için trene muhafız yerleştirilmesini istemeyi de unutmadı. Gerektiğinde hayatının ve rahatının korunması için millî şerefi unutan Paşa Hazretleri’nin ahlâkına örnek olmak üzere yukarıdaki olayları dile getirdim.

…Eski komutanıma hoş görünmedim. Çünkü hırsına hizmet etmedim ve dalkavukluğunu yapmadım… Millete, Millî Ordu’yu kuran ve zaferler kazanan büyük komutanlar gibi asil ruhlu, iyi niyetli kılavuzlar, komutanlar gerekir. Orduda birlik ve uyumun bozulmasına, vazife şevkinin zayıflamasına çalışanlar, dâhî de olsalar, zararlı birer şahsiyettirler.

Ben, çekilen emekleri bildiğim… girişilen kutsal mücadelede başarıyı arzu ettiğim için, garaz ve menfaat gözetmediğime namusum ve mukaddesatım üzerine yemin ederek bunları anlatmaya cür’et ettim. İran’da, Kafkasya’da uzun süre yaverliğini yapan (şimdi Birinci Ordu Harekât Şubesi Müdürü) Binbaşı Cemil Bey, son günlerde bana: “-İyi ki Ali İhsan Paşa, Millî Mücadele’nin başlangıcında Anadolu’da bulunmadı. Malta’da bulunduğu iyi oldu. Aksi halde, mutlaka aykırı bir hareket takip ederdi.” dedi.

Paşa’nın karakterini pek iyi bilen Cemil Bey, pek doğru söylemiştir… Cenab-ı Hak’tan “Mar-ı serma-dideye Rabbim güneş göstermesin” (Tanrım, kış uykusuna yatmış yılana güneş göstermesin) dileğinde bulunurum.”

Efendiler, Ali İhsan Paşa, Meclis’teki muhalif grup ileri gelenleriyle de temas ve haberleşmelerde bulunuyordu. Kendisinin komutanlığına son verilerek hakkında kanunî işleme devam edilmek üzere Millî Savunma Bakanlığı emrine alınmasını uygun gördüğüm 18 Haziran 1922 gününün ertesinde, yani 19 Haziran tarihinde, o zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanı bulunan Rauf Bey’den, makina başında, İhsan Paşa ile ilgisini gösterir bir şifreli telgraf almıştım. Yeri gelince bilginize sunmuştum. Bu tarihlerde Adapazarı, İzmit taraflarında seyahatte bulunuyordum. Rauf Bey, telgrafında diyordu ki: “Birinci Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa’nın görevden alınarak Harp Divanı’na verilmek üzere Konya’ya gönderildiğine dair Meclis çevresinde dedikoduya sebep olan bir söylenti vardır.”

Efendiler, bir komutanın görevden alınması ve tayini veya Harp Divanı’na verilmesi işleminin, yapılmasından bir gün bile geçmeden, Meclis’ce dedikodu olabilecek bir söylenti haline gelmesi ve Meclis İkinci Başkanı’nın bu konuda benden açıklama isteyecek kadar yakından ilgilenmesi dikkat çekici değil midir? Rauf Bey’e tarafımdan gereken cevap verildi. Birinci Ordu Komutanlığı bir süre vekâletle idare edildi. Fakat birinin asil olarak tayini gerekiyordu.

Moskova Sefareti(Büyükelçiliği)nden dönmüş olan Fuat Paşa’nın Birinci Ordu Komutanlığı’nı kabul edip etmeyeceği konusunda görüşünü almak istedim. Anladım ki, cephe komutanlığı yapmış olduğundan cephe komutanının emrine girmek istemiyor. Millî Savunma Bakanı bulunan Kâzım Paşa vasıtasıyla Birinci Ordu Komutanlığı’nı, Refet Paşa’ya teklif ettirdim. Kabul etmemiş. Nihayet, o tarihlerde kayıtsız şartsız cephe emrine girerek görev yapacağını söyleyen ve açıkta bulunan Nurettin Paşa’yı Birinci Ordu Komutanlığı’na getirdik.

TAARRUZ PLANININ ANA ÇİZGİLERİ

Efendiler, düşman ordusunun cephe ve teşkilât durumu ile ona karşı Bati Cephesi’ndeki kuvvetlerimizin esas olarak iki ordu halinde kurulup düzenlenmiş olduğunu söylemiştim. Öteden beri tasarlamış olduğumuz taarruz plânımızın ana çizgilerini de arz edeyim:

Düşündüğümüz, ordularımızın ana kuvvetlerini düşman cephesinin bir kanadında ve mümkün olduğu kadar dış kanadında toplayarak, bir imha meydan muharebesi vermekti. Bunun için elverişli bulduğumuz durum, ana kuvvetlerimizi, düşmanın Afyonkarahisar yakınlarında bulunan sağ kanat grubu, güneyinde ve Akarçay ile Dumlupınar hizasına kadar olan alanlarda toplamaktı. Düşmanın en hassas ve önemli noktası orasıydı. Çabuk ve kesin sonuç almak, düşmanı bu kanadından vurmakla mümkündü.

Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, bu bakımdan gerektiği gibi bizzat incelemeler yapmışlardı. Hareket ve taarruz plânımız çok önceden tespit edilmişti.

Konya’ya gelmiş olan General Townshend’in isteği üzerine, kendisiyle görüşmek için, Ankara’dan hareket ederek 23 Temmuz 1922 akşamı Batı Cephesi Karargâhı’nın bulunduğu Akşehir’e gittim. Savaş plânı üzerinde görüşürken Genelkurmay Başkanı’nın da katılmasını uygun bulduk. Ben, 24 Temmuzda Konya’ya gittim. 27′sinde tekrar Akşehir’e gelmişti. 27/28 Temmuz gecesi birlikte yaptığımız görüşme sonunda, tespit edilmiş olan plân gereğince taarruz etmek üzere, 15 Ağustosa kadar bütün hazırlıkların tamamlanmasına çalışmayı kararlaştırdık.

28 Temmuz 1922 günü öğleden sonra yaptırılan bir futbol maçını seyretmek bahanesiyle ordu komutanları ve bazı kolordu komutanları Akşehir’e çağrıldı. 28/29 Temmuz gecesi genel olarak komutanların taarruzla ilgili görüşlerini aldım.

30 Temmuz 1922 günü Genelkurmay Başkanı ve Batı Cephesi Komutanı ile yeniden görüşerek taarruzun şeklini ve ayrıntılarını tespit ettik. Ankara’dan çağırdığımız Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa da 1 Ağustos 1922 öğleden sonra Akşehir’e geldi. Ordu hazırlığının tamamlanmasında Millî Savunma Bakanlığı’na düşen işler tespit edildi.

TAARRUZA HAZIRLIK EMRİM

Ordunun hazırlıklarının tamamlanmasını ve taarruzun bir an önce yapılmasını emrettikten sonra tekrar Ankara’ya döndüm. Batı Cephesi Komutanı, 6 Ağustos 1922′de ordularına gizli olarak taarruza hazırlık emri verdi. Genelkurmay Başkanı ve Millî Savunma Bakanı Paşalar da Ankara’ya döndüler.

Efendiler, taarruz için yeniden cepheye gitmeden önce, Ankara’da yapılması gereken bazı işler vardı. Daha taarruz emri verdiğimi Bakanlar Kurulu’na da açıkça bildirmemiştim. Artık onlara resmî olarak haber verme zamanı gelmişti. Yaptığımız bir toplantıda iç ve dış durumlarla ordunun durumunu görüşüp tartıştıktan sonra, taarruz konusunda Bakanlar Kurulu ile görüş birliğine vardık.

Önemli bir konu daha vardı. Muhalifler ordunun çürüdüğünden, kıpırdayacak durumda olmadığından, böyle karanlık ve belirsizlik içinde beklemenin sonucunun felâketten ibaret olacağı yolundaki propagandalarına alabildiğine hız vermişlerdi. Gerçi, Meclis’te bu düşünce akımının bıraktığı yankılar, zaten düşmanlardan fazlasıyla gizlemek istediğim taarruz bakımından yararlıydı. Fakat bu olumsuz propaganda en yakın ve en inanmış kimseler üzerinde bile kötü etkisini göstermeye başlamış, onlarda da kararsızlıklar uyandırmıştı.

Onları da yakında yapacağım taarruz konusunda ve altı yedi gün içinde düşmanın ana kuvvetlerini yeneceğime olan güvenim hususunda aydınlatmayı ve yatıştırmayı gerekli buldum. Bunu da yaptıktan sonra Ankara’dan ayrıldım. Genelkurmay Başkanı benden önce 13 Ağustos 1922′de cepheye gitmişti.

Ben birkaç gün sonra hareket ettim. Hareketimi belirli birkaç kişi dışında bütün Ankara’dan gizledim. Benim Ankara’dan ayrılacağımı bilenler, burada imişim gibi davranacaklardı. Hatta gazetelerle benim Çankaya’da çay ziyafeti verdiğimi de ilân edeceklerdi. Bunu şüphesiz o vakitler işitmişsinizdir. Trenle hareket etmedim. Bir gece otomobille Tuz Çölü (Şereflikoçhisar) üzerinden Konya’ya gittim. Konya’ya hareketimi, telgrafla orada kimseye bildirmediğim gibi, Konya’ya varır varmaz telgrafhaneyi kontrol altına aldırarak Konya’da bulunduğumun da hiçbir yere bildirilmemesini sağladım.

20 Ağustos 1922 günü öğleden sonra saat 16.00′da Batı Cephesi Karargâhı’nda yani Akşehir’de bulunuyordum. Kısa bir görüşmeden sonra 26 Ağustos 1922 sabahı düşmana taarruz için Cephe Komutanı’na emir verdim.

26 AĞUSTOS 1922 TAARRUZ EMRİ

20/21 Ağustos 1922 gecesi 1′inci ve 2′nci Ordu Komutanlarını da Cephe Karargâhına çağırdım. Genelkurmay Başkanı ile Cephe Komutanını da yanımda bulundurarak, taarruzun nasıl yapılacağını harita üzerinde kısa bir savaş oyunu şeklinde açıkladıktan sonra, Cephe Komutanı’na o gün vermiş olduğum emri tekrarladım.

Komutanlar harekete geçtiler. Taarruzumuz, strateji ve aynı zamanda bir taktik baskın halinde yürütülecekti. Bunun gerçekleştirilebilmesi için de kuvvetlerin yığınak ve hazırlıklarının gizli kalmasına önem vermek gerekiyordu.

Bu sebeple bütün yürüyüşler gece yapılacak, birlikler gündüzleri köylerde ve ağaçlıklar altında dinleneceklerdi. Taarruz bölgesinde, yolların düzeltilmesi v.b. çalışmalarla düşmanın dikkatini çekmemek için diğer bazı bölgelerde de benzeri yanıltıcı hareketlerde bulunulacaktı.

24 Ağustos 1922′de karargâhımızı Akşehir’den, taarruz cephesi gerisindeki Şuhut kasabasına getirttik, 25 Ağustos 1922 sabahı da Şuhut’tan savaşı idare ettiğimiz Kocatepe’nin güneybatısındaki çadırlı ordugâha naklettik. 26 Ağustos sabahı Kocatepe’de hazır bulunuyorduk. Sabah saat 5.30′da topçu ateşimizle taarruz başladı.

BAŞKOMUTAN SAVAŞI

Efendiler, 26/27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, düşmanın Karahisar’ın güneyinde 50 ve doğusunda 20, 30 kilometre uzunluğundaki müstahkem cephelerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun bütün kuvvetlerini, 30 Ağustos’a kadar Aslıhanlar yöresinde kuşattık.

30 Ağustosta yaptığımız savaş sonunda (buna Başkomutan Muharebesi adı verilmiştir), düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve esir aldık. Düşman ordusunun Başkomutanlığını yapan General Trikopis de esirler arasına girdi.

Demek ki, tasarladığımız kesin sonuç, beş günde alınmış oldu. 31 Ağustos 1922 günü ordularımız ana kuvvetleriyle İzmir’e doğru yol alırken, diğer birlikleriyle de düşmanın Eskişehir ve kuzeyinde bulunan kuvvetlerini yenmek üzere ilerliyorlardı.

ATEŞKES TEKLİFİ

Efendiler, Başkomutan Savaşı’nın sonuna kadar her gün büyük başarılarla gelişen taarruzumuzu, resmî bildirilerde pek önemsiz harekâttan ibaret gösteriyorduk. Maksadımız, durumu mümkün olduğu kadar dünyadan gizlemekti.

Çünkü, düşman ordusunu tamamen yok edeceğimizden emindik. Bunu anlayıp, düşman ordusunu felâketten kurtarmak isteyeceklerin yeni teşebbüslerine meydan vermemeyi uygun görmüştük. Gerçekten, bizim hareketimizi sezdikleri zaman ve taarruzumuzun arkasından bize başvuranlar olmuştur.

Örnek olarak, biz taarruza devam ettiğimiz sırada, Bakanlar Kurulu Başkanı olan Rauf Bey’den, Ateşkes konusunda İstanbul’dan haber geldiğini bildiren 4 Eylül 1922 tarihli bir telgraf almıştım. Verdiğim cevap aynen şöyledir:

Tel. Makama mahsustur.                                                                                                  5/9/1922

Bakanlar Kurulu Başkanlığı Yüksek Katına (Heyet-i Vekile Riyaseti Celilesi’ne)

C: Anadolu’daki Yunan ordusu kesin olarak yenilgiye uğratılmıştır. Yunan ordusunun artık yeniden ciddi bir direnişte bulunmasına ihtimal yoktur. Anadolu için herhangi bir görüşmeye gerek kalmamıştır. Ateşkes ancak Trakya için söz konusu olabilir. Bu bakımdan Eylül’ün onuna kadar doğrudan doğruya Yunan Hükûmeti veyahut İngiltere vasıtasıyla, hükûmetimize resmen başvurduğu takdirde, aşağıdaki şartlar ileri sürülerek cevap verilmelidir. Bu tarihten, yani Eylül’ün onundan sonra yapılacak başvurmaya verilecek cevap başka türlü olabilir. Bu takdirde durum bana ayrıca bildirilmelidir:

1 – Ateşkes tarihinden başlayarak on beş gün içinde Trakya, 1914 sınırlarına kadar kayıtsız şartsız Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’nin sivil memurlarına ve askeri kuvvetlerine teslim edilmiş bulunacaktır.

2 – Yunanistan’daki esirlerimiz on beş gün içinde İzmir, Bandırma ve İzmit limanlarında bize teslim edilecektir.

3 – Yunan Hükûmeti, Yunan ordusunun üç buçuk yıldan beri Anadolu’da yaptığı ve yapmakta bulunduğu tahribatı telafi etmeyi şimdiden taahhüt edecektir.

Büyük Millet Meclisi Başkanı

Başkomutan

Mustafa Kemal

ORDULARIMIZ İZMİR RIHTIMINDA İLK VERDİĞİM HEDEFE, AKDENİZ’E ULAŞTILAR

Doğrudan doğruya bana gönderilen bir telsiz telgrafta da, İzmir’deki İtilâf Devletleri konsoloslarına benimle görüşmelerde bulunma yetkisinin verildiği bildirilerek, onlarla hangi gün ve nerede buluşabileceğim soruluyordu. Buna verdiğim cevapta da, 9 Eylül 1922′de Kemalpaşa’da (O günkü adıyla Nif’te) görüşebileceğimizi bildirmiştim. Gerçekten de, söz verdiğim gün, ben Kemalpaşa’da bulundum. Fakat görüşme isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız, İzmir rıhtımında, ilk verdiğim hedefe, Akdeniz’e ulaşmış bulunuyorlardı.

Saygıdeğer Efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesini ve ondan sonra düşman ordusunu tamamen yok eden veya esir eden ve kılıç artıklarını Akdeniz’e, Marmara’ya döken harekâtımızı açıklayıcı ve vasıflandırıcı söz söylemeyi gereksiz sayarım.

Her safhasıyla düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekât Türk ordusunun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir kere daha geçiren muazzam bir eserdir.

Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklâl düşüncesinin ölümsüz bir abidesidir. Bu eseri yaratan bir milletin evlâdı, bir ordunun başkomutanı olduğumdan, mutluluk ve bahtiyarlığım sonsuzdur.

Efendiler, işte şimdi diplomasi alanına geçebiliriz. Gerçi, ordumuzun zafere ulaşacağından ümitsiz oldukları için, bu meseleyi daha önce diplomasi yoluyla çözüme bağlama kanaat ve iddiasında olanları, dediklerini yapma hususunda biraz fazlaca bekletmiş oldum. Bununla birlikte, sonunda benim de diplomasi alanında ciddî olarak çaba harcadığımı görerek memnun olmaları gerekirdi. Böyle olup olmadığını göreceğiz.

Ordularımız, İzmir ve Bursa’yı geri aldıktan sonra, Trakya’yı da Yunan ordusundan kurtarmak için İstanbul ve Çanakkale doğrultusunda yürüyüşlerine devam ederken, İngilizlerin o zamanki başbakanı bulunan Lloyd George, fiilen harbe karar vermiş bir tavırla ve yardımcı birlikler gönderilmesi isteğiyle dominyonlara müracaat etmiş. Yalnız, ondan sonra olup bitenlere bakılırsa Lloyd George’un isteğinin yerine getirilmediğini kabul etmek gerekir.

İTİLAF DEVLETLERİ’NİN 23 EYLÜL 1922 TARİHLİ ATEŞKES TEKLİFİ

Bu sıralarda, İstanbul’da Fransız Fevkalâde Komiseri bulunan General Pellé benimle görüşmek üzere İzmir’e geldi. «Tarafsız bölge» diye adlandırdığı bir bölgeye, ordularımızın girmemesinin yerinde olacağını tavsiye eti.

Millî hükûmetimizin böyle bir bölge tanımadığını, Trakya’yı da kurtarmadıkça ordularımızın durdurulmasına imkân olmadığını söyledi. General Pellé, bana, Mösyö Franklin Bouillin’un benimle görüşmek üzere gelmek istediğini bildiren, kendisine çekilmiş özel bir telgrafını gösterdi. Kendisini İzmir’de kabul edeceğimi söyledim.

Mösyö Franklin Bouillon, bir Fransız harp gemisiyle İzmir’e geldi. Fransız Hükûmeti adına, İngiliz ve İtalyan Hükûmetlerinin de uygun görmeleri üzerine, benimle görüşmeler yapmaya geldiğini söyledi. Biz Franklin Bouillon’la görüşürken, İtilâf Devletleri Dışişleri Bakanları imzasını taşıyan 23 Eylül 1922 tarihli bir nota geldi.

Bu notada iki önemli nokta yer alıyordu. Bunlardan biri askerî harekâtın durdurulmasıyla diğeri de Barış Konferansı’yla ilgiliydi.

Biz, Rumeli’de Doğu Trakya’yı millî sınırlarımıza kadar tamamen almadıkça askerî hareketten vazgeçemezdik. Ancak, yurdumuzun bu bölgesinden düşman birlikleri çıkarıldığı takdirde böyle bir harekete devam etmeye kendiliğinden gerek kalmayacaktı.

Bu notada, Venedik veya başka bir şehirde toplanacak olan İngiliz, Fransız, İtalyan, Japon, Romen, Sırp – Hırvat – Sloven Devleti ile Yunanistan’ın da çağrılacağı bir konferansa, delegelerimizi göndermeyi kabul edip etmeyeceğimiz sorulmakla birlikte, görüşmeler sırasında Boğazlardaki tarafsız bölgelere bizden asker gönderilmemesi şartıyla, Edirne dâhil olmak üzere Meriç’e kadar Trakya’nın bize iadesi ile ilgili talebimizin olumlu karşılanacağı bildiriliyordu.

Notada, boğazlardan, azınlıklardan ve Milletler Cemiyeti’ne girmemizden de söz ediliyordu.

Konferansın toplanmasından önce, Yunan birliklerinin, İtilâf Devletleri komutanlarının çizecekleri bir hattın gerisine çekilmesi için, İtilâf Devletleri’nin nüfuzunu kullanacağına söz verilmekte ve bu konuda görüşülmek üzere Mudanya veya İzmit’te bir toplantı yapılması teklif edilmekteydi.

MUDANYA KONFERANSI

29 Eylül 1922 tarihinde, bu notaya verdiğim kısa bir cevapta, Mudanya Konferansı’nı kabul ettiğimi bildirdim. Fakat Meriç Nehri’ne kadar Trakya’nın derhal bize geri verilmesini istedim.

3 Ekimde toplanmasının uygun olacağını söylediğim Mudanya Konferansı’na, Başkomutanlık adına olağanüstü yetkiyle Batı Cephesi Orduları Komutanı İsmet Paşa’yı delege tayin ettiğimi bildirdim. Bu notaya hükûmetçe de 4 Ekim 1922 tarihli etraflı bir cevap verildi. Bu cevapta, konferans yeri olarak İzmir teklif edildi. Boğazlar meselesi dolayısıyla, Rusya, Ukrayna ve Gürcistan Cumhuriyetleri’nin de daveti istendi. Diğer konular üzerindeki görüşlerimiz de ana çizgileriyle bildirildi.

Mudanya’da, İsmet Paşa’nın başkanlığı altında, İngiliz delegesi General Harrington, Fransız delegesi General Charpy, İtalyan delegesi General Monbelli’nin katıldıkları konferans toplandı. Bir hafta kadar süren tartışmalı görüşmelerden sonra, 11 Ekimde, Mudanya Ateşkes Anlaşması imzalandı. Böylece, Trakya ana vatana katılmış oldu.

Efendiler, zaferden sonra, bizim İzmir’deki siyasî temaslarımız üzerine, Ankara’da Bakanlar Kurulu’nun daha doğrusu bazı bakanların telaşlı bir duruma girdikleri fark edildi.

Askerî görevimin son bulmuş olduğunu, bundan sonraki siyasî işlerin Bakanlar Kurulu’na ait olduğunu hissettirecek şekilde, beni Ankara’ya davet ettiler. Halbuki ne askeri görevim son bulmuştu ne de siyasî ve diplomatik konularla ilgilenmek ve uğraşmaktan kendimi alabilirdim. Bu bakımdan, İzmir’den ordunun başından ve başlattığım siyasî ilişkilerden uzaklaşamazdım. Bundan dolayıdır ki, benimle görüşmek isteğinde bulunan ve bunda direnen hükûmet üyelerinin veya ilgili bakanların İzmir’e yanıma gelmelerini teklif ettim. Hükûmet Başkanı Rauf Bey’le Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey geldiler.

Rauf Bey, İzmir’de bana bazı özel dileklerini de bildirdi. Söz gelişi, Ali Fuat Paşa ile Refet Paşa’nın, zafer dolayısıyla terfi ettirilmelerini ve kendilerine uygun birer görev verilerek memnun edilmelerini rica ettiler. Bildiğiniz üzere, muharebeden önce Ali Fuat ve Refet Paşaların bu harekâta katılmaları için türlü yollarla teşebbüste bulunmuştum; fakat başaramadım. Zaferden dolayı, muharebede fiilen hizmet edip liyakat göstermiş olan komutanlar ve subaylar terfi ettirilmek ve takdir edilmek suretiyle elbette ödüllendirilmişlerdi.

Askeri harekâta katılmaktan kaçınan kimselerin de bizzat orada bulunanlarla birlikte ödüllendirilmeleri elbette kötü etki yapabilirdi. Kısacası, Rauf Bey’e dileklerini yerine getiremeyeceğimi söyledim. Fakat Ali Fuat Paşa, Meclis İkinci Başkanı bulunduğuna göre, mevkii ve görevi kendisini memnun edebilecek bir seviyede idi.

Yalnız, açıkta bulunan Refet Paşa için uygun bir görev bulmaya çalışacağıma söz verdim. Kendisini İzmir’e davet etmesini söyledim. Refet Paşa, İzmir’e gelmişti. Fakat bu geliş tam benim Ankara’ya döndüğüm geceye rastladığı için kendisiyle orada görüşme imkânı olamadı.

KAYNAK:

Nutuk II, Baskıya Hazırlayanlar: Doç. Dr. Birol EMİL-Melin HAS-ER, Kültür Bakanlığı Yayınları:389 Atatürk Serisi:2, İkinci Basılış Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1980, s.268-287

Kemal ATATÜRK, Nutuk Cilt: II 1920-1927, MEB, İstanbul 1997, s.665-680

Türk İstiklâl Mücadelesi

Havza Tamimi [Genelgesi] (28 Mayıs 1919)

Published

on

Giriş

Türk İstiklâl Mücadelesi’nin kırılma noktalarından biri olan Havza Genelgesi (28 Mayıs 1919), Mondros Mütarekesi sonrası Anadolu’da filizlenen mahallî ve dağınık mukavemet hareketlerini ulusal bir çatıda birleştiren bir başkaldırı metnidir. 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa’nın resmî yetkilerini aşarak yayımladığı bu genelge, sömürgeci müdahaleye, işgale ve İstanbul Hükümeti’nin edilgen tutumuna karşı toplumsal hafızayı harekete geçirmiştir.

1. Öncesi (Samsun’dan Havza’ya Geçiş): Tarihsel Coğrafya ve Sosyolojik Zemin

Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) sonrası Osmanlı coğrafyası, yalnızca askeri bir teslimiyeti değil, mekân ve toplum bakımından bir parçalanma dönemini tecrübe etmiştir.

Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu Kıtaatı Müfettişi olarak Samsun’a ayak bastıktan kısa süre sonra, güvenli ve telgraf hatlarının aktif olduğu iç bölgelere geçmek istemiştir. Yol üstündeki Kavak kasabasından itibaren liderlik faaliyetlerine başlamış ve 25 Mayıs 1919’da Havza’ya intikal etmiştir.

Jeopolitik ve Tarihsel Coğrafya Kırılması

15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgali, Anadolu’nun iç kesimlerinde derin bir jeopolitik güvensizlik dalgası yaratmıştır. Samsun ve çevresi (Canik Sancağı), Karadeniz’de bir Pontus Devleti kurmayı amaçlayan ayrılıkçı Rum çeteleri ile Müslüman ahali arasındaki çatışmaların merkezidir. İngilizlerin bölgedeki asayişsizliği gerekçe göstererek Mondros’un 7. maddesini işletme (stratejik noktaları işgal etme) tehdidi, Mustafa Kemal’in geniş yetkilerle bölgeye gönderilmesinin önünü açmıştır. Havza, Samsun limanındaki İngiliz askerî denetiminden ve donanma namlularından uzak, İç Anadolu’ya açılan korunaklı yapısıyla, direnişin lojistik ve stratejik ilk “güvenli bölgesi” görevini yapmıştır.

Sosyolojik Yapı ve Kolektif Sarsıntı

Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği demografik yıkım, zorunlu göçler ve ekonomik çöküş; Anadolu’da “bıkkın ama tetikte” bekleyen bir toplumsal yapı (köylülük, yerel eşraf ve taşra bürokrasisi) yaratmıştı. İzmir’in işgali, “vatanın elden gittiği” algısını somutlaştırarak yerel düzeydeki Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin sosyolojik tabanını genişletmiştir. Havza, kaplıcaları ve nispeten korunaklı yapısıyla, bu sarsıntının organize bir direnişe dönüştürüleceği ilk “güvenli bölge” olmuştur.

2. Anı: İçerik ve Vaka Analizi (28 Mayıs 1919)

Mustafa Kemal Paşa, 26 Mayıs’ta bölgenin ileri gelenleriyle halk toplantıları yapmış, 28 Mayıs 1919‘da Havza’dan askeri ve mülki amirlere gönderdiği genelgeyle, işgallere karşı protesto mitingleri düzenlenmesini resmen istemiştir.

Metnin İçerik Analizi

Genelge, üç ana pratik ve sembolik talep üzerine kurulmuştur:

1. Protesto ve Mitingler: İzmir ve diğer yerlerdeki işgallerin haksızlığının bütün ülkeye duyurulması için büyük ve heyecanlı mitingler düzenlenmelidir.

2. Büyük Devletlere ve İstanbul Hükümetine Diplomatik Baskı Telgrafları: İtilaf Devletleri temsilciliklerine ve İstanbul Hükümetine protesto telgrafları çekilerek ulusal irade beyan edilmelidir.

3. Hristiyan Ahaliye Zarar Verilmemesi/Azınlık Haklarının Korunması: Gösteriler sırasında Hristiyan halka karşı hiçbir taşkınlık ve düşmanlık yapılmamalıdır.

4. Sonrası (Mitingler, Silah Rehineleri ve Tepkiler): Genelgenin ardından Anadolu genelinde protestolar çığ gibi büyümüş, İstanbul Hükümeti ile Harbiye Nezareti Mustafa Kemal Paşa’dan hesap sormaya başlamıştır. Paşa ise Haziran başında Doğu Anadolu’daki Müdafaa-i Hukuk şubelerini organize etmeye ve Mondros gereği İtilaf Devletlerine teslim edilmesi gereken silahlara (10.000 sürgü kolu ve 12 top kaması) el koyarak direnişi fiile dökmeye başlamıştır.

3. Çok Boyutlu İçerik ve Vaka Analizi

Metinde geçen olaylar, askeri strateji ve sivil itaatsizliğin iç içe geçtiği çok boyutlu bir yapı sunmaktadır:

a. Sivil İtaatsizlik ve Millî Bilincin Uyandırılması

Mustafa Kemal Paşa, İstanbul Hükümeti’nin “sükûnet” politikasının aksine, halkı harekete geçirmeye odaklanmıştır. Havza Genelgesi, tepkilerin bireysel kalmayıp “sine-i milletten feveran eden” (milletin bağrından kopan) kitlesel protestolara dönüşmesini sağlamıştır.

b. Askerî ve Stratejik Tedbirler

Paşa, işgallerin yayılması ihtimaline karşı çete (gerilla) teşkilatlarından yararlanılmasını ve düzenli ordu birliklerinin dağıtılmadan derli toplu tutulmasını emretmiştir. Havza silah deposundaki mühimmatın halkın evlerine taşınması ve İstanbul’a gönderilecek silah parçalarına el konulması, mücadelenin lojistik altyapısını kurma hamlesidir.

c. Azınlıklar ve “Meşruiyet” PolitikasıMili

İngilizlerin Ermenileri koruma bahanesiyle verdikleri 24 Mayıs tarihli notaya karşı Mustafa Kemal Paşa, Hristiyan ahalinin can güvenliğinin taahhüt altında olduğunu savunarak işgal gerekçelerini çürütmüştür. Paşa, Batı dünyasına karşı haklılığı zedelememek adına mitinglerde Hristiyan halka yönelik düşmanca eylemlerden kaçınılmasını özellikle vurgulamıştır.

Vaka Analizi ve Stratejik Deha

Eleştirel tarih yöntemi açısından bakıldığında, üçüncü madde metnin en faydacı ve deha ürünü unsurudur. Mustafa Kemal, İtilaf Devletleri’nin Mondros’un 7. maddesini (huzursuzluk çıkan bölgeleri işgal etme hakkı) bahane ederek Anadolu’yu tamamen istila etme niyetinin farkındadır. Yerel halkın kışkırtmalara gelmesini engelleyerek, “haklıyken haksız duruma düşmeme” stratejisini işletmiş ve direnişin uluslararası hukuk zeminindeki meşruiyetini korumuştur.

4. Kişiler, Taraflar ve Temsil Ettikleri Anlayışlar

Havza Genelgesi sürecinde aktörler tek bir blok halinde değil, farklı ideolojik ve faydacı isteklerle/beklentilerle hareket etmişlerdir.

a. Mustafa Kemal Paşa ve Askerî-Bürokratik Kadro: Temsil ettikleri anlayış, “topyekûn direniş ve tam bağımsızlık“tır. Meşruiyetini saray otoritesinden değil, doğrudan halkın iradesinden (sine-i millet) almayı hedefleyen yeni bir siyasal aktör tipidir.

b. Kolordu Komutanları (Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy): Askeri kanattaki bu isimler, genelgeyi destekleyerek ordunun terhis edilmesini geciktirmişlerdir. Temsil ettikleri anlayış, “askeri-bürokratik direniş ve nizamın korunması“dır.

c. Sait Molla, Damat Ferit Paşa ve İstanbul Hükümeti: Temsil ettikleri anlayış, “saltanatın bekası için İtilaf Devletleri (özellikle İngiliz) hamiliği“dir. Onların anlayışına göre İtilaf Devletleri’ne karşı yapılacak herhangi bir başkaldırı, devletin ve hilafetin tamamen ortadan kalkmasına yol açacaktır (Garantörlük ve teslimiyetçilik).

ç. İtilaf Devletleri (İngiltere ve Fransa): Bölgedeki sömürgeci çıkarlarını korumak ve Sykes-Picot/Mondros haritasını hayata geçirerek Hindistan yolunu güvenceye almak için Anadolu’da güçlü bir merkezi ya da yerel herhangi bir ulusal gücün doğmasını engellemeye yönelmişlerdir.

5. Sonrası: Yansımalar, Tepkiler ve Meşruiyet Krizi

Havza Genelgesi, o zamana kadar yerel ve dağınık olan direniş merkezlerini (Redd-i İlhak ve Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerini) ulusal bir ağda birleştirmiştir.

Toplumsal Yansımalar ve İlk Sivil İtaatsizlik

Genelge sonrası başta Havza ve İstanbul (Sultanahmet Mitingleri) olmak üzere Anadolu’nun dört bir yanında (Bayramiç, Seydişehir, Gördes, Burdur, Ezine, Ödemiş, Denizli, Aydın, Bursa, Kalecik, Keskin, Konya, Beyşehir, Kastamonu ve Kırklareli gibi çok farklı coğrafi bölgelerde) mitingler düzenlenmiştir. Bu durum, sivil toplumun askeri bürokrasiyle eklemlendiği, toplu bir sivil itaatsizlik dalgası yaratmıştır. Sosyolojik açıdan, farklı yapıdaki “ümmet” kimliğinden, ortak kader bilincine sahip “millet” kimliğine geçişin ilk denemesi Havza’da yapılmıştır.

Siyasal Tepkiler ve Geri Çağrılma Krizi

İngiliz Yüksek Komiserliği’nin (özellikle Amiral Calthorpe ve ardından Sir John de Robeck) İstanbul Hükümeti’ne baskı yaparak Mustafa Kemal’in faaliyetlerinin durdurulmasını istemiştir. Harbiye Nezareti 8 Haziran 1919’da Mustafa Kemal’i resmen İstanbul’a geri çağırmıştır. Mustafa Kemal’in bu emre “Kordon hattı arkasındaki İstanbul’da hiçbir şey yapılamayacağı” gerekçesiyle uymayarak zaman kazanmaya çalışması, Türk askeri ve siyasi tarihinde bürokratik itaatsizliğin ve fiili ihtilal hareketinin resmen başladığının ilanıdır. Havza, nihai kararların alınacağı Amasya Genelgesi’ne giden yolu döşemiştir.

6. Eleştirel Tarih Değerlendirmesi

Geleneksel tarih yazımı Havza Genelgesi’ni pürüzsüz ve mutlak bir oy birliğiyle gerçekleşmiş bir kahramanlık anlatısı olarak sunma eğilimindedir. Ancak eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında metin, ciddi bir meşruiyet ikilemi taşımaktadır:

a. İki Başlı Yönetim Gerçekliği: Metin, “Osmanlı Devleti’nin bir süre âdeta iki elden idare edileceğini” açıkça belirtir. Resmi olarak hâlâ padişaha bağlı görünen (Yâver-i Fahrî-i Hazret-i Şehriyârî unvanını kullanan) bir müfettiş, fiilen devletin resmi dış ve iç politikasına taban tabana zıt alternatif bir iktidar merkezi kurmaktadır.

Mustafa Kemal, padişahın kendisine verdiği yetkiyi (asayişi sağlama görevi), padişahın ve hükümetin politikalarına aykırı olarak direnişi örgütlemek için kullanmıştır. Bu durum, dönemin hukuksal çerçevesi içinde bir “yetki gaspı” veya “ihtilal hamlesi” olarak okunmalıdır.

Ayrıca, genelge telgrafları incelendiğinde, Anadolu’daki bütün mülki ve askeri amirlerin genelgeye olumlu bir cevap vermediği; bir kısmının İstanbul ile bağları koparmaktan çekinerek çekimser kaldığı görülmektedir. Dolayısıyla Havza, bağdaşmış bir mutabakatın değil, Mustafa Kemal ve ekibinin taşradaki kararsız bürokrasiyi ikna, yönlendirme ve baskı araçlarıyla ulusal harekete eklemleme mücadelesinin ilk hamlesidir.

b. Propaganda Savaşları: İngilizlerin ve Ermeni Patrikhanesi’nin “Hristiyanlar katlediliyor” algısına karşı, Mustafa Kemal’in “İzmir ve Manisa’nın işgali yüzünden halk tepkili ancak Hristiyanlara düşmanlık yok” tezi, Milli Mücadele’nin sadece silahla değil, uluslararası hukuk ve diplomasi dilini de kullanarak yürütüldüğünü ispatlamaktadır.

c. Lojistik Gerçekçilik: Metindeki telgraf trafikleri ve mühimmata el koyma vakaları, Havza Genelgesi’nin sadece teorik bir protesto metni olmadığını; askeri tahkimatı, milis örgütlenmesini ve mülki idari ağı (Müdafaa-i Hukuk şubelerini) yapılandıran kapsamlı bir ihtilal programı olduğunu göstermektedir.

Kaynakça

Faik Reşit Unat, “Mustafa Kemal Paşa’ya Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişi Sıfatıyla Verilen Vazife ve Salahiyetlere Dair Bazı Vesikalar”, Mf. V. Tarih Vesikaları, Sayı: 12 (Nisan 1943), Cilt: III, s. 401-409

Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, ME Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1977, s. 239-242

Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 79 (Mayıs 1981), Gnkur. Basımevi, Ankara, 1981, Belge No: 1731, s. 8-10

Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaş Günlüğü I (Açıklamalı Kronoloji) Mondros’tan Erzurum Kongresi’ne (30 Ekim 1918-22 Temmuz 1919), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1993, s. 275-319

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 2 (1915-1919), Kaynak Yayınları, İstanbul, 1999, s. 334

Milli Egemenlik Belgeleri, “Havza Genelgesi”, TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, TBMM Basımevi, 2015, s. 6-8

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/768/Havza-Genelgesi

Continue Reading

Türk İstiklâl Mücadelesi

Meşruiyet Kavşağında Milli Devletin Doğuşu: Heyet-i Temsiliye’nin 21 Nisan 1920 Tarihli Tamimi [Genelgesi]

Published

on

Giriş

21 Nisan 1920 tarihli Heyet-i Temsiliye tamimi, Türk siyasi tarihinin en kritik meşruiyet dönüşümünü belgeleyen temel bir vesikadır. İstanbul’un işgaliyle sarsılan geleneksel otoritenin yerine Ankara merkezli yeni bir iradenin ikamesini amaçlayan bu metin, stratejik bir retorik üzerine kurgulanmıştır. Bu çalışma, tamimdeki kavram, sembol ve aktörleri analiz ederek; Mustafa Kemal Paşa’nın halkın köklü dini değerleri ile modern milli egemenlik ilkesini nasıl birbiriyle kaynaştırarak (mezcederek) yeni bir toplumsal rıza zemini inşa ettiğini incelemektedir. Belge; dini sembolizm, askeri disiplin ve halk iradesi arasında kurulan hassas dengenin, Milli Mücadele’nin hukuki ve sosyolojik meşruiyetini nasıl tahkim ettiğini ortaya koymaktadır.

TAMİM

(21 Nisan 1920)

Ankara, 21 Nisan [1]336 [1920]

Tel: Gayet aceledir.

Ankara’ya acele tezkere.

Kolordulara (14. Kolordu Vekâlet’ine)

61. Fırka Kumandanlığı’na, Refet Beyefendi’ye

Bütün Vilayetlere, Bağımsız Livalara,

Müdafaa-i Hukuk Heyeti Merkeziyelerine,

Belediye Riyasetlerine

1-Bi menni-hül-Kerim Nisan’ın yirmi üçüncü Cuma günü Cuma namazını müteakip Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi küşat edilecektir.

1 — Tanrı’nın lütfuyla Nisanın 23′üncü Cuma günü, cuma namazından sonra, Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.

2-Vatanın istiklali,  makam-ı refi-i hilafet ve saltanatın istihlası gibi en mühim ve hayati vezaifi ifa edecek olan Büyük Millet Meclisinin yevm-i küşadını Cumaya tesadüf ettirmekle yevm-i mezkûrun mübareketinden istifade ve kabl-el-küşad bil-umum Mebusin-i Kiram Hazeratiyle Hacı Bayram Veli Camii-i Şerifi’nde Cuma namazı eda olunarak envar-ı Kur’an ve salattan istifade olunacaktır. Bade-s-salat Lihye-i Saadet ve Sancak-ı Şerif’i hamilen Daire-i Mahsusa’ya gidilecektir. Daire-i Mahsusa’ya dâhil olmadan evvel bir dua kıraatiyle kurbanlar zebh olunacaktır. İşbu merasimde Camii-i Şerif’ten bed’ ile Daire-i Mahsusa’ya kadar Kolordu Kumandanlığınca kıtaat-ı askeriye ile tertibat-ı mahsusa alınacaktır.

2 — Vatanın istiklâli, yüce Hilâfet ve Saltanat makamının kurtarılması gibi en önemli ve hayati görevleri yapacak olan Büyük Millet Meclisi’nin açılış gününü cumaya rastlatmakla, o günün kutsallığından yararlanılacak ve bütün sayın milletvekilleriyle Hacı Bayram Velî Câmi-i Şerifinde cuma namazı kılınarak Kur’an’ın ve namazın nurlarından da feyz alınacaktır. Namazdan sonra, Sakal-ı Şerif ve Sancâk-ı Şerif alınarak Meclisin toplanacağı yere gidilecektir.

Meclise girmeden önce bir dua okunarak kurbanlar kesilecektir. Bu merasimde Câmi-i Şeriften başlayarak Meclis binasına kadar Kolordu Komutanlığı’nca askerî birliklerle özel tören düzeni alınacaktır.

3-Yevm-i mezkûrun te’yid-i kudsiyeti için bugünden itibaren merkez-i vilayette Vali Beyefendi Hazretleri’nin tertibiyle hatim ve Buhari-i Şerif tilavetine bed’ olunacak ve Hatm-i Şerif’in son aksamı teberrüken Cuma namazından sonra Daire-i Mahsusa önünde ikmal edilecektir.

3 — Açılış gününün kutsallığını belirtmek için bu günden başlayarak vilâyet merkezinde, Vali Beyefendi Hazretlerinin düzenleyeceği şekilde, hatim indirilmeye ve Buhari-i Şerif okunmaya başlanacak ve Hatm-i Şerifin son kısımları uğur getirsin diye Cuma günü namazdan sonra Meclis’in toplanacağı yerin önünde tamamlanacaktır.

4-Mukaddes ve mecruh vatanımızın her köşesinde aynı suretle bugünden itibaren Buhari ve Hitamat-ı Şerife kıraat edilerek Cum’a günü ezandan evvel minarelerde Salat-ı Şerife okunacak ve esnay-ı hitabede Hilafetmeabımız Padişahımız Efendimiz Hazretlerinin nam-ı nam-i Hümayunu zikredilirken Zat-ı Şevket-simat Padişahilerinin ve Memalik-i Şahaneleriyle bil-umum tebaa-i mülukanelerinin bir an evvel nail-i felah ve saadet olmaları duası ilaveten tezkar olunacak ve Cum’a namazının edasından sonra da ikmal-i hatim edilerek Makam-ı Muallay-ı Hilafet ve Saltanat’ın ve bilcümle aksam-ı vatanın halası maksadıyla vuk’u bulan mesai-i milliyenin ehemmiyet ve kudsiyeti ve her ferd-i milletin kendi vekillerinden mürekkep olan Büyük Millet Meclisi’nin tevdi eyleyeceği vezaif-i vataniyeyi ifaya mecburiyeti hakkında mev’izeler irat olunacaktır. Badehu Halife ve Padişahımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin halası, selameti ve istiklali için dua edilecektir. Bu merasim-i diniyye ve vataniyyenin ifasından ve camilerden çıkıldıktan sonra Bilad-ı Osmaniye’nin her tarafında makam-ı hükumete gelinerek meclisin küşadından dolayı resmen tebrikat icra edilecektir. Her tarafta Cum’a namazından evvel münasip suretde Mevlid-i Şerif okunacaktır.

4 — Kutsal ve yaralı vatanımızın her köşesinde bu günden itibaren aynı şekilde Hatm-i Şerifler indirilmesine ve Buhari-i Şerif okunmasına başlanarak, cuma günü ezandan önce minarelerde salâ verilecek, hutbe okunurken, Halifemiz, Padişahımız Efendimiz Hazretleri’nin mübarek adları anılırken, Padişah Efendimiz’in yüce varlıklarının, şanlı ülkesinin ve bütün tebaasının bir an önce kurtulmaları ve saadete kavuşmaları için ayrıca dua okunacak ve cuma namazının kılınmasından sonra da hatim tamamlanarak yüce Hilâfet ve Saltanat makamı ile bütün vatan topraklarının kurtuluşu için girişilen Millî Mücadele’nin önemini ve kutsallığını, milletin her bir ferdinin, kendi vekillerinden meydana gelmiş olan bu Büyük Millet Meclisi’nin vereceği vatani görevleri yapmaya mecbur olduğunu anlatan vaazlar verilecektir. Daha sonra, Halife ve Padişah’ımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin kurtuluşu, selâmeti ve istiklâli için dua edilecektir. Bu dinî ve vatanî merasim yapıldıktan ve camilerden çıkıldıktan sonra, Osmanlı vilâyetlerinin her tarafında, hükûmet konağına gelinerek Meclis’in açılmasından dolayı resmî tebrikler yapılacaktır. Her tarafta cuma namazından önce uygun şekilde Mevlid-i Şerif okunacaktır.

5-İşbu tebliğin hemen neşr ve tamimi için her vasıtaya müracaat olunacak ve serîan en ücra köylere, en küçük kıtaat-ı askeriyeye, memleketin bil-umum teşkilat ve müessesatına iblağı temin edilecektir. Ayrıca büyük levhalar halinde her tarafta ta’lik ve mümkün olan mahallerde tab’ ve teksir ve meccanen tevzi’ edilecektir.

5 — Bu tebliğin hemen yayınlanarak her tarafa ulaştırılabilmesi için her vasıtaya başvurulacak, sür’atle en ücra köylere, en küçük askerî birliklere, memleketin bütün teşkilât ve kuruluşlarına ulaştırılması sağlanacaktır. Ayrıca, büyük levhalar halinde her tarafa asılacak ve mümkün olan yerlerde bastırılıp çoğaltılarak parasız dağıtılacaktır.

6-Cenab-ı Hak’dan muvaffakiyet-i kâmile tazarru’ olunur.

6 — Yüce Tanrı’dan tam bir başarıya ulaştırması niyaz olunur.

Heyet-i Temsiliye namına

Mustafa Kemal

1. Tarihsel Bağlam

Mondros Mütarekesi sonrası Anadolu’da başlayan direniş hareketi, İstanbul’un 16 Mart 1920’de resmen işgali ve Meclis-i Mebusan’ın dağıtılmasıyla meydana gelen otorite boşluğu, Anadolu’da yeni bir meşruiyet merkezi ihtiyacını doğurmuştur. Mustafa Kemal Paşa, 21 Nisan 1920’de “gayet acele” kaydıyla yayımladığı tamim ile Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin (BMM) açılacağını bütün mülki ve askeri birimlere ilan etmiştir. Bu tamim; kolordulardan belediye riyasetlerine kadar geniş bir idari ağa hitap ederek Ankara’nın yeni siyasi merkez olduğunu tescilleyen kurucu bir belgedir.

2. Meşruiyetin İnşası: Kavramlar ve Sembollerin Rolü

Tamimin en dikkat çekici yönü, toplumsal rızayı sağlamak için kullanılan yoğun dini üsluptur. Ankara’da yeni kurulacak Meclis’in kabulünü halkın zihninde pekiştirmek için, halkın alışık olduğu dini-kültürel mukaddes değerler üzerinden  “meşruiyet dili” inşa edilmiştir:

Zamanlama ve Mekân: Açılışın Cuma gününe denk getirilmesi, açılış öncesi Hacı Bayram-ı Veli Camii’nde Cuma namazı kılınması, “günün mübarekliğinden istifade” edilmesi ile toplumun manevi hassasiyetlerinin zirve yaptığı zaman (an) kullanılarak “toplumsal rıza” sağlanması gözetilmiştir.

Manevi Seferberlik: Kur’an ve namazın nurlarından feyz alınması, Hatm-i Şerifler, Buharî-i Şerif kıraatleri ve dualar; siyasi bir eylemin “ilahi rıza” ile uyumlu olduğunu göstererek dini meşruiyet devşirir.

Mukaddes Emanetler: Namazdan sonra “Lihye-i Saadet” (Sakal-ı Şerif) ve “Sancak-ı Şerif’”in taşınarak Meclis binasına gidilmesi, yeni yapının/otoritenin “kutsal bir koruma” altında ve mukaddesatın koruyucusu olduğu mesajını güçlendirerek “tarihsel meşruiyet” oluşturmaktadır.

Bimennihülkerim: “Allah’ın yardımıyla” ifadesi, milli mesainin kutsal bir temele dayandığını göstermektedir.

Toplumsal Rızanın İnşası: Mustafa Kemal Paşa; halkın köklü dini hassasiyetleri ile modern “milli egemenlik” fikrini bu tören kurgusu içerisinde mezcederek (kaynaştırarak),  Ankara’daki yeni otoriteye karşı çıkabilecek tereddütleri gidermiş ve geniş tabanlı bir mutabakat zemini oluşturmuştur.

3. Egemenliğin Dönüşümü:

Belge, egemenliğin (karar alma ve yönetme gücünün) kaynağını hukuki bir geçiş sürecine sokmaktadır. Metinde bir yandan “Hilafet ve Saltanat makamının kurtarılması” birincil hedef olarak gösterilirken, diğer yandan bu hedefe ancak “millet ferdinin kendi vekillerinden meydana gelen Büyük Millet Meclisi” aracılığıyla ulaşılabileceği vurgulanmaktadır. Siyasi açıdan bu metin, bir “kurucu iktidar” beyannamesidir.

Büyük Millet Meclisi (BMM): Tamimde “vatanın bağımsızlığı” gibi hayati görevleri yürütecek “her millet ferdinin kendi vekillerinden meydana gelen” bir yapı olarak tanımlanmıştır. Bu, egemenliğin kaynağının “milli iradeye” kaydığının en somut göstergesidir.

Hukuki Mecburiyet: Her millet ferdinin Meclis’in vereceği “vatani vazifeleri yapmaya mecburiyeti” vurgulanarak, egemenlik yetkisinin fiilen millete geçtiği tescil edilmiştir.

Siyasi Meşruiyet: Meclis, “vatanın bağımsızlığı”, “saltanat ve hilafet makamının kurtarılması” gibi hayati görevleri yürütecek yegâne merci olarak konumlandırılmıştır.

Heyet-i Temsiliye ve Mustafa Kemal: Mustafa Kemal Paşa’nın imzası, Meclis açılana kadar fiili egemenliği yürüten, askeri ve mülki birimlere emir veren koordinatör otoriteyi temsil etmektedir.

4. Vesayet Analizi: Stratejik Koruyuculuk

Eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında, tamimdeki Padişah vurgusu stratejik bir vesayet değişimi olarak anlaşılabilir. Hilafet ve saltanat makamı “yaralı” ve “kurtarılmaya muhtaç” birer değer olarak konumlandırılırken; karar alma ve icra yetkisi “milli mesai” kavramıyla Meclis’e devredilmiştir. Hutbelerde Padişahın adının anılması ve “Zat-ı Şevketsimatı Padişahileri”nin kurtuluşu için dua edilmesi talimatı, İstanbul Hükümeti’nin etkisini kırmak için kullanılan bir yöntemdir. Halkın sadakatini sarsmadan yönetim Ankara’ya taşınmıştır. Bu sayede, Padişahın “esareti” üzerinden BMM’nin “vasi”lik rolü meşrulaştırılmıştır.

Eleştirel tarih yöntemiyle bakıldığında, tamimdeki aktörler üzerinden stratejik bir “vesayet değişimi” kurgulanmıştır:

5. Sosyolojik Yayılım ve Çok Boyutlu Etki

Tamim, sadece bir askeri emir değil, toplumun en küçük birimlerine ulaşan bir siyasi seferberlik ilanıdır:

Kapsayıcılık ve Görsel Propaganda: Talimatın “en ücra köylere ve en küçük askeri kıtalara” kadar ulaştırılması, levhalar halinde asılması ve ücretsiz dağıtılması istenerek yeni iradenin görünürlüğü artırılmıştır.

Kültürel Süreklilik: Siyasi değişim, geleneksel ritüeller (kurban kesilmesi, mevlid okunması) maskesi altında sunularak kültürel bir direncin olması engellenmiştir.

Ekonomik Mesai: Vatanın kurtuluşu için vuku bulan “milli mesai”, topyekûn bir idari ve iktisadi seferberliğin habercisidir.

6. Sonuç

21 Nisan 1920 tarihli tamim; dini meşruiyet, askeri disiplin ve demokratik temsil ilkelerini aynı potada eriten (mezceden) kurucu bir metindir. Mustafa Kemal Paşa; geleneksel sembollerle modern siyasi hedefleri kaynaştırarak, Milli Mücadele’nin hukuki ve toplumsal temelini sağlam bir zemine oturtmuştur. Belge, meşruiyetini dinden, gücünü askeri teşkilattan, geleceğini ise milletin iradesinden alan bir geçiş döneminin en somut vesikasıdır. Özünde egemenliğin kayıtsız şartsız millete geçişinin ve modern Türk devletinin fiili kuruluşunun ilk resmi beyannamesidir.

Kaynakça:

Hâkimiyet-i Milliye, 23 Nisan 1336 (1920), No:24, “Büyük Millet Meclisi Bugün AçılıyorHeyet-i Temsiliyenin Tamimi”, s. 3, sütun:1-2

    Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 14 (Aralık 1955), Vesika No: 363, “ Mevki Kumandanlığına ” (21 Nisan 36/21 Nisan 1920), s. 1-3.

    1000 Temel Eser NUTUK 1, (Baskıya Hazırlayanlar: Dr. Birol EMİL, Melin HAS ER, Mehmet Ali AYDIN), Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1973, s. 525-528

    Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 79 (Mayıs 1981), Belge No: 1747, “Tamim, Mevki Kumandanlığına” (21 Nisan 336/21 Nisan 1920), s. 85-88.

    Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 7 (1920),“Tamim, Kolordulara (14. Kolordu Vekâletine), 61. Fırka Kumandanlığına, Refet Beyefendiye, Bütün Vilayetlere, Bağımsız Livalara, Müdafaa-i Hukuk Heyeti Merkeziyelerine, Belediye Riyasetlerine” (21.436/21 Nisan 1920), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 344-345

    Continue Reading

    Türk İstiklâl Mücadelesi

    Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’da Toplanma Çağrısı: 19 Mart 1920 Tarihli Seçim Genelgesi

    Published

    on

    Giriş

    19 Mart 1920 tarihli tamim, Osmanlı Devleti’nin fiilen sona erişi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu arasındaki hukuki ve siyasi köprüyü kuran temel belgedir. 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgali, Osmanlı Devleti’nin merkezi mekanizmalarını tamamen işlevsiz bırakmıştır.  Mustafa Kemal, bu durumu devletin “üç kuvvetinin” (yasama, yürütme, yargı) ihlali olarak tanımlamaktadır. Dağılan Meclis-i Mebusan’ın ardından, milli egemenliği temsil edecek “olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin” Ankara’da toplanması zaruri hale gelmiştir.   Bu genelge, fiilen sona ermiş olan bir idari yapının yerine, halk iradesine dayalı yeni bir devlet yapısının, “egemenliğin kayıtsız şartsız millete geçiş” inşasına yönelik ilk resmi adımdır.

    1. Tarihsel Arka Plan: İşgal ve Dağılma (Öncesi)

    16 Mart 1920’de İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgal edilmesi ve ardından Meclis-i Mebusan’ın basılarak bazı milletvekillerinin Malta’ya sürülmesi, Osmanlı devlet mekanizmasını felç etmiştir. Belgede de ifade edildiği üzere, devletin yasama, yürütme ve yargı güçleri (kuvay-ı selâse-i devleti) işlevsiz kalmıştır. Bu otorite boşluğu, Milli Mücadele’nin meşru bir merkezden yönetilmesi ihtiyacını doğurmuştur.

    2. Belgenin Amacı ve Hukuki Niteliği

    Tamimin temel amacı, işgal altındaki payitahtın ve hilafetin kurtarılmasını sağlayacak tedbirleri alacak, millet tarafından yetkilendirilmiş yeni bir meclisi Ankara’da toplamaktır. Belge, sadece yeni bir seçim çağrısı değil, aynı zamanda dağılan Meclis-i Mebusan üyelerine de Ankara’ya gelme kapısını açık tutarak milli iradenin sürekliliğini hedefleyen “kurucu” bir nitelik taşımaktadır.

    3. İçerik Analizi: Seçim ve Meclis Yapısı

    Mustafa Kemal Paşa’nın imzasını taşıyan bu 12 maddelik talimatname, demokratik ve temsil gücü yüksek bir yapının temellerini atmaktadır:

    Temsil Yetkisi: Ankara’da toplanacak meclis, “fevkalade salahiyete sahip” (olağanüstü yetkili) olarak tanımlanmıştır.

    Katılımcılık: Dağılan Meclis-i Mebusan üyeleri, Ankara’ya gelebildikleri takdirde bu meclise iştirak edebileceklerdir.

    Seçim Sistemi: Seçimlerde livalar (sancaklar) esas alınacak ve her livadan beş üye seçilecektir. Seçimler; yerel idare meclisleri, belediye meclisleri ve Müdafaa-i Hukuk heyetlerinden oluşan geniş bir kurul tarafından, gizli oy ve mutlak çoğunluk esasına göre yapılacaktır.

    Siyasi Özgürlük: Her fırka, zümre veya cemiyet aday gösterebileceği gibi, her birey bağımsız olarak adaylığını açıklama hakkına sahiptir.

    Hız ve Lojistik: Seçimlerin 15 gün içinde tamamlanarak üyelerin Ankara’ya ulaşması hedeflenmiş, yol masraflarının yerel yönetimlerce karşılanması kararlaştırılmıştır.

    4. Tarihsel Coğrafya ve Sosyoloji

    Genelge, mülki amirlerin (valiler) yanı sıra doğrudan “Kolordu Kumandanlarına” da gönderilmiştir. Bu durum, işgal altındaki coğrafyada sivil idarenin baskı altında olduğu yerlerde askeri gücün seçim güvenliğini ve organizasyonunu üstlenmesi gerektiğini gösterir. Ankara’nın stratejik bir merkez olarak seçilmesini tescillemiştir. Ankara, güvenli konumu ve ulaşım imkânlarıyla Anadolu ihtilalinin kalbi haline gelmiştir. Sosyolojik açıdan ise tamim, halkın farklı kesimlerini (belediye üyeleri, cemiyet temsilcileri, sivil ve askeri bürokrasi) “mücahede-i mukaddese” (kutsal mücadele) kavramı etrafında birleştirmeyi amaçlamaktadır. “Mücahede-i mukaddese” vurgusuyla halkın mücadeleye fiilen katılımı teşvik edilmiştir. Bu durum, seçkin bir zümre hareketinden ziyade geniş tabanlı bir toplumsal sözleşme arayışının göstergesidir.

    5. Sonrası: Büyük Millet Meclisi’ne Doğru

    Bu tamim meyvelerini kısa sürede vermiş ve yaklaşık bir ay sonra, 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi Ankara’da açılmıştır. İstanbul’un temsil gücünü kaybettiği bir dönemde, bu meclis Türk milletinin tek meşru temsilcisi sıfatıyla Sevr’i reddetmiş ve Türk İstiklal Harbi’ni yönetmiştir.

    Eleştirel Tarih Yöntemiyle Değerlendirme

    Belgede kullanılan dil, hem meşruiyet zeminini korumak (padişah ve hilafeti kurtarma vurgusu) hem de fiili bir devrim gerçekleştirmek (Ankara’da bağımsız bir meclis kurmak) arasında hassas bir denge gözetmektedir. “Olağanüstü yetkili meclis” (salâhiyet-i fevkal’adeyi haiz meclis) ifadesi, aslında bir “Kurucu Meclis” tanımıdır ancak dönemin hassasiyetleri sebebiyle bu kavram doğrudan kullanılmamıştır. Bu durum, Mustafa Kemal’in stratejik dehasını ve toplumsal rızayı adım adım inşa etme yöntemini göstermektedir.

    Kaynakça

    1. 1. Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, “Tamim”, (19.3.1336/19 Mart 1920), Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1960, s. 547-548
    2. 2. Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 13 (Eylül 1955), Vesika No: 337, “ Tamim, Hey’et-i Temsiliye Riyaseti Ankara’da Olağanüstü Yetkiyi Haiz Bir Meclis Toplanması Hakkında ” (19 Mart 1336/1920), s. 1-2.
    3. 3. Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 87 (Şubat 1989), Vesika No: 2110, “Tamim, Yirminci Kolordu Kumandanlığına” (19.3.36/19 Mart 1920), s. 78-81.
    4. 4. Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 7 (1920),“Vilayetlere, Bağımsız Livalara, Kolordu Kumandanlarına, Merkeze Tamim” (19.3.36/19 Mart 1920),Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 153-154

    Continue Reading

    En Çok Okunanlar