Connect with us

Mustafa Kemal Atatürk

ATATÜRK ve TÜRK TARİH TEZİ

Published

on

ATATÜRK VE TÜRK TARİH TEZİ

Yrd. Doç. Dr. Kemal KOÇAK (*)

Mustafa Kemal Atatürk’te tarihe, özellikle Türk tarihine karşı ilgi ve sevgi, Manastır Askerî İdâdisi (Lise)’nde öğrenci iken tarih öğretmeninin etkisi ve teşvikiyle başlamış ve hayatı boyunca sürmüştür. [1]

  1. TÜRK TARİH TEZİNİ GEREKLİ KILAN SEBEPLER
  2. Osmanlı Devleti’nin Paylaşılmasında Tarihî Dayanaklar

1918 Paris Barış Konferansına gelinceye kadar, devletlerarası ilişkilerde geçerli olan kural, kazanan devletin fetih hakkı ile ele geçirdiği yerde kalması ve hâkimiyetini sürdürmesiydi. A.B.D. Cumhurbaşkanı Wilson’un 14 maddelik bildirisinde milliyet ilkelerine saygı gösterilmesi gerektiğini öngören bir madde bulunmaktaydı. Bu bildiriden sonra, dünya haritasının milliyetler esasına göre düzeltilmesi anlayışı yayılmaya başladı. Wilson bildirisinde Türkler hakkında, “Türklerin çoğunlukta bulunduğu yerde bağımsız bir Türk devleti varlığını sürdürecektir” [2] hükmünde bir madde yer almıştı. Bu madde hükmüne dayanılarak İstiklâl Harbi öncesinde kurulan cemiyetlerin adı “Müdafaa-i Hukuk-u Milliye” olduğu gibi, bu cemiyetlerin amaçlarından biri de bulundukları yerde Türklerin çoğunlukta bulunduklarını ispatlamak yolunda faaliyet göstermek olmuştur.

1918 Paris Barış Konferansında, Wilson bildirisinde Türkler hakkında yer alan madde hükmü dikkate alınmadı. İtilâf Devletleri, Birinci Dünya Harbi esnasında kendi aralarında yaptıkları antlaşmalar gereğince Türkiye’yi paylaşmak için harekete geçtiler.

Yunanlılar, coğrafya ve medeniyet belgelerine başvurarak Batı Anadolu’da; Fransızlar Haçlı Seferlerinden sonra bir Frank devleti kurulmasını, İtalyanlar ise Roma İmparatorluğunun mirasçıları olduklarını ileri sürerek Güney Anadolu’da hak iddia ettiler. [3] Doğu Anadolu’da bir Kürt ve Ermeni devleti kurulması için tarihe başvuruldu.

Osmanlı Devleti’ndeki Türk olmayan çeşitli topluluklar ve Müslüman Araplar, birçok tarihçinin de yardımıyla dünya kamuoyunu Türklere karşı kışkırtmakta öncülük ettiler. Kasten çarpıtılarak ortaya konulan bu yanlış tarih bilgisi üzerine Sevr Antlaşması hazırlandı ve Osmanlı Devleti’ne imzalatıldı.

Türkiye, Türk İstiklâl Harbi neticesinde maddî olarak bağımsızlığına kavuştu ve bu durumu Lozan Antlaşması ile dünyaya tescil ettirdi. Buna rağmen, Mustafa Kemal’in kafasından, yukarıda belirtildiği gibi tarihin Türkler aleyhine değiştirilmesi ve iftiralarla doldurulması anlayışı silinmemişti.

Nitekim Lozan Antlaşması’ndan sonra bile bazı emperyalist devletlerin öne sürdükleri fikirler ve tâkip ettikleri politikalar, bu devletlerin Türk toprakları üzerindeki emellerinden vazgeçmediklerini göstermiştir. [4]

  • Dünya Kamuoyunda Türkler Aleyhindeki Yanlış Bilgi ve Propagandalar

Türkler İslâm dünyası içine girdikten sonra, İslâmiyetin yayılmasında ve korunmasında yüzyıllarca öncülük etmişlerdir. Buna karşılık, Türklerin tarih içindeki görevi yeterince değerlendirilmemiş, meydana getirdikleri medeniyet eserleri Arap, Fars ve Bizans’a mal edilmiştir. Türk’ün kendisi de Türk sözünü kaba ve avam anlamında kullanmıştır. Türklük ve Türk tarihi “Osmanlılık” adı ve gururu altında kaybolmuş ve hatta eski kitapların bazıları da Türk’ten “Etraki biidrâk” diye söz etmişlerdir. Göktürk kitâbelerinde yer alan “Ey Türk budunu, titre ve kendine dön!” tavsiyesi, ancak Cumhuriyet devrinde suûrlu bir şekilde duyulmuş ve ele alınmıştır.

Ernest Renan tarafından ileri sürülmüş olan, daha sonra da bazı Arap tarihçileri tarafından da savunulan şu iddialar ilgi çekicidir:

  1. Dokuzuncu ve onuncu yüzyıllarda İslâm dünyasına en parlak devrini yaşattıran ilim hareketi, Türk olmayan unsurların eseridir.
  2. Parlak bir gelişme göstermiş olan bu ilim hareketi, Selçuk Türklerinin Ön Asya’yı istilâ etmeleri sonucunda durmuş, bu durum İslâm dünyasının çöküşüne sebep olmuştur. [5]

Bazı Avrupalı düşünürler, Türklerin sarı ırka mensup, ikinci sınıf bir insan tipi oldukları görüşünü dünyaya yaymışlardı. Osmanlı çağı Türkiye’si ile Batılılar arasında yüzyıllar boyu sürmüş olan sert tarihî ilişkilerin sonucunda, dinî veya siyasî düşüncelerle Türklerin sarı ırktan olduklarının kabulü, onların medenî yetenekten yoksun olduğu anlayışını da birlikte getirmekteydi.

Batılı birçok tarihçi ve siyaset adamı, Türklerin hiçbir medeniyet eseri meydana getirmediğini, Avrupa’da ordu kurmuş bir insan topluluğu olduğu fikrini ileri sürmüştü. Hatta Türklerin Avrupa’dan Asya’ya kovulması gereken barbarlar olduğu bile ispatlanmaya çalışılmıştı.

Bu görüş ve anlayışla hareket eden bir tarihçi için, Türklerin İslâmiyete girmeden önce kendilerine özgü bir kültüre sahip olduklarını kabul etmeye imkân bulunmamaktaydı. [6]

Türkiye’de tarihe bilimsel açıdan yaklaşılmadığı ve tarih kitapları Batılı yazarların eserlerinden yapılan çevirilerle yazıldığından, yukarıda belirtilen yanlış anlayış ve inanışlar ülkemize de girmiş ve yaygınlaşmış bulunmaktaydı.

Nitekim 1918 Paris Barış Konferansı’nda da, Türklerin her türlü medenî vasıf ve yetenekten yoksun, uygarlık düşmanı, kötülük kaynağı ve medenî milletler arasında yerinin olmadığı ileri sürülmüştü.

İngiliz devlet adamı Gladstone, “dünya yüzünden Türklerin kötülüklerini kaldırmanın bir tek çaresi vardır ki, o da dünya yüzünden kendi vücutlarının kaldırılmasıdır” [7]  demekten kendini alamamıştı.

Açıklanan bu sebeplerle, Türkler haklı olarak akıl almaz bir aşağılık duygusuna kapılmışlardı. Türkleri bu aşağılık duygusundan kurtarmak kendine olan güvenini yeniden kazandırmak gerekliydi.

Mustafa Kemal, Türkiye’de öğretim kurumlarında devam etmekte olan eski tarih eğitim ve öğretimi yerine millî tarihin esas alınması gerektiğini, ruhunda çoktan beri duymaktaydı. Millî tarih aynı zamanda Türk İstiklâl Harbi’nin manevî gücünü de oluşturacaktı. Bunun için Mustafa Kemal’in iki amacı bulunuyordu:

  1. Türk milletinin şanlı ve şerefli mazisinden gurur duyması ve kendine güvenmesi gerçeğinin aşılanması,
  2. Türk milletinin geçmişte güçlü devletler kurduğu ve parlak medeniyetler meydana getirdiği, yaşadığı Anadolu topraklarının asıl sahibinin kendileri olduğunu öğretmek ve böylece millet ile ülke arasındaki ilişkinin gelişmesini hızlandırmak. [8]
  1. MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN TARİHE YÖNELMESİ

Mustafa Kemal, Türk İstiklâl Harbi’nde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ve halkla yaptığı toplantılarda yeri ve zamanı geldikçe, Türk tarihi hakkındaki gerçek bilgileri kendisine özgü ateşli uslûbu ile herkese duyurmaya ve manevî gücümüzü yükseltmeye, millî şuurun bu yolla şahlanmasına büyük önem vermiştir..

Saltanatın kaldırıldığına dair T.B.M.M.’nde 1 Kasım 1922 tarihinde verilen karar münâsebetiyle irâd ettiği tarihî nutkunda Mustafa Kemal, Türk tarihi ile ilgili olarak milletine şöyle seslenmiştir:

“Efendiler ! Bu insanlık dünyasında yüz milyondan fazla nüfustan oluşan azim bir Türk milleti vardır ve bu milletin dünya üzerindeki genişliği ölçüsünde tarih içinde de bir derinliği vardır. …  En belirli ve en kesin maddî tarih kalıntılarına dayanarak beyan edebiliriz ki, Türkler 15 yüzyıl önce Asya’nın göbeğinde muazzam devletler kurmuşlar ve insanlığın her türlü kabiliyetlerini kendilerinde toplamış bir unsurdur. Elçilerini Çin’e gönderen ve Bizans’ın elçilerini kabul eden bir Türk devleti ecdadımız olan Türk milletinin teşkil eylediği bir devlet idi. …Hicretin dördüncü yüzyılında idi ki, Selçuk hükûmeti nâmı altında muazzam bir Türk devleti kuruldu; bu devletin nâmı altında icrây-ı faaliyet eden Türkler, bir taraftan Kafkasya’ya, diğer taraftan güneye İran ve Irak’a ve Suriye’ye ve batıya Anadolu’ya nüfuz eyledi. Gerçekten bu Türk devleti beşinci hicret asrı ortalarında Maveraünnehir ve Harezm’i, Şam ve Mısır’ı ve Anadolu kıt’asının çoğunu ve birçok memleketleri zapt ile sınırını Kâşgar’dan ve Seyhun mecrasından Akdeniz ve Kızıl Deniz ve Umman Denizi’ne kadar genişletti ve Bağdat’ta bulunan Abbasî halifelerini kendi idaresine aldı.” [9]

19 Eylül 1923’te, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Profesörler Kurulu, o zamanki adı ile İstanbul Darülfünunu Edebiyat Medresesi Meclisi Müderrisîni, Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi ve Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine Fahrî Edebiyat Profesörlüğü unvanı verilmesini kararlaştırmıştı.

Mustafa Kemal, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin Fahrî Profesörlük beratını sunmak üzere Ankara’ya gelen heyete: “Mektep sıralarından beri çok sevdiği tarih ile daima meşgul olduğunu, bu itibarla Fahrî Müderrisliğin edebiyattan ziyade tarihe ait olmasını daha münasip olacağını” söylemiştir. [10]

Mustafa Kemal’in heyette bulunan Şemsettin Günaltay’a dönerek “Tarihçilerle çok konuşacağız” cümlesini sözlerine eklediğine tanık olmaktayız. [11] Bu ifade bize, onun 1919’dan itibaren başladığı tarih çalışmalarını, daha 1923 yılında düşünmekte olduğunu göstermektedir.

22 Eylül 1924’te Samsun’da İstiklâl Ticaret Okulunu ziyaretten sonra Mustafa Kemal Paşa öğretmenlere hitâben şöyle demiştir:

“Efendiler ! Bizim milletimiz derin bir maziye mâliktir. Milletimizin esas hayatını düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden çok Selçuklu Türklerine ve ondan önce bu devirlerin her birine muadil olan büyük Türk devrine kavuşturur…” [12]

1924 yılında Adana’ya yaptığı bir gezide Mustafa Kemal Paşa, İskenderun Sancağı ile ilgili olarak; “Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz” biçiminde bir demeç vermiştir. Buradaki “kırk asır”ın dile kolay geldiği için söylenmiş bir söz olmadığı açıktır. Bu “dört bin yıllık Türk yurdu” dediği “Sancak”a (İskenderun ve Antakya bölgesi), vefatından az önce, Atatürk “Hatay” adını vermekle daha derin bir anlam kazandırmıştır. Anadolu’da İsa’dan 2000, zamanımızdan 4000 yıl önce yazılmış çivi yazılı tabletlerde Anadolu’ya Hatti adı verildiği bilinmektedir. Bu ülkede yaşayanlara da Hattili denildiği anlaşılmıştır. Anadolu’ya daha sonra gelen Hititler de ülkelerine Hatti demişlerdir. Erken bir tarihte, Hatay bölgesi Hatti ülkesinin, yani Anadolu’nun bir parçası olmuştur. Birinci Dünya Harbi’nden sonra Misâk-ı Millî sınırları içinde bulunan ve yukarıda belirtildiği gibi eski tarihte Anadolu’nun bir parçasını teşkil etmiş olan bu bölgeye Hattena veya Hatti adları veriliyordu. “Sancak”a Atatürk tarafından eski tarihî ve gerçek adı tekrar kazandırılmakla, Anadolu’nun ve Türklüğün bir parçası olduğu esası ebedileştirilmiş olmaktadır. [13]

1928’de Afet İnan Mustafa Kemal’e, Türk ırkının sarı ırka mensup ve Avrupa zihniyetine göre ikinci sınıf bir insan tipi olduğunu yazan Prof. E. Pittard’ın “Les Races et L’histoire” (Irklar ve Tarih) adlı eserini göstererek bunun doğru olup olmadığını sordu. Mustafa Kemal de doğru olamayacağını, üzerinde çalışmak gerektiğini belirtti. [14]

Bu olay Mustafa Kemal’in Türk tarihi konusundaki çalışmalarını toplamasına yol açmıştır. Bu çalışmalarında Mustafa Kemal’in 1928’lerde aydınlatılmasını istediği ve ilmî çözümler aradığı konular şunlardı:

  1. Türkiye’nin otokton halkı kimlerdir? Bu ülkede ilk medeniyet nasıl ve kimler tarafından kurulmuştur?
  2.      Türklerin cihan tarihindeki yeri ve medeniyet tarihine hizmetleri nelerdir?
  3. Türklerin Anadolu’da bir aşiretten devlet çıkarmaları mümkün olmadığına göre, onların Anadolu’da varoluşlarının gerçek açıklaması nasıl olmalıdır?
  4. İslâm tarihinin gerçek yönü ile Türklerin İslâm tarihindeki yerleri ve rolleri nedir? [15]

1929’dan sonra tarih alanında en yeni kitapların bulunduğu bir kütüphane kuruldu. Mustafa Kemal, milletvekillerinin de katıldığı geniş bir araştırıcı grubuyla birlikte Türk tarihi çalışmalarına başladı.

  1. MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN TARİH ALANINDA YAPTIĞI ÇALIŞMALARIN SONUÇLARI

1925’te Ziya Gökalp’in “Türk Medeniyeti Tarihi” adlı eseri, Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekâleti tarafından yayımlandı ve liselerde ders kitabı olarak okutuldu. Türk medeniyetinin İslâmiyetten önceki devrini konu edinen bu eser, ilmî bir iddia taşımaktan çok, o günün ihtiyaçlarına cevap vermek için yazılmıştır. [16] Atatürk’ün, “Vücudumun babası Ali Rıza Efendi, heyecanlarımın babası Namık Kemal, fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tir.” [17] dediği, büyük Türkçünün söz konusu eseri, Türkleri millî tarih anlayışına yaklaştırmak istemesi bakımından önemliydi. Fakat Türk tarihini dünya tarihinden soyutlamaktaydı. Amacı Türk düşüncesinde Batı düşüncesini temel kılmak olan Türk inkılâbının ruhuna uymuyordu. Bu sebeple 1927-1928’de Herbert George Wells’in, dünya tarihine yeni bir boyut kazandıran “The Outline of History” adlı eseri Türk Hükûmetince Türkçe’ye çevirtilerek “Cihan Tarihihin Ana Hatları” adıyla yayımlandı.

Wells’in bu eseri, dünya tarihini bir bütün olarak ele almanın yanında, tarihe hâkim olan ya da hâkim olması gereken temel ilkeleri vurgulaması bakımından da öenmli bir değişiklik gösteriyordu. Wells, dünya tarihini kavimlerin, milletlerin ya da devletlerin tarihi olarak değil, insanların ve insanlığın tarihi olarak görmekte; bütün insanlık bir tek ortak kökene sahiptir, ortak yol boyunca ilerlemiştir ve ortak bir amaca yaklaşılmaktadır sonucunda varmaktaydı. [18]

23 Nisan 1930’da Ankara’da toplanan altıncı “Türk Ocakları Kurultayı”, Türk Tarih Kurumu’nun kurulmasında ilk adım olması bakımından önem taşımaktadır. Mustafa Kemal’in isteğiyle, 28 Nisan Pazartesi günkü kurultay toplantısında Bayan Afet İnan, Türk tarihinin eskiliğini, Türk milletinin kurduğu büyük medeniyetleri konu alan bir konuşma yaparak kırk imzalı bir önerge vermiştir. Bu önergede, “Türk tarih ve medeniyetini ilmî surette tetkik etmek için hususî ve daimî bir heyetin teşkil edilmesine karar verilmesini ve bu heyetin azâsını seçmek selâhiyetinin Mekez Heyeti’ne bırakılmasını teklif ederiz” denilmekteydi. [19]

İkinci oturumda Yasa Encümeninin okunan raporunda, Türk Ocakları Tüzüğüne: “Merkez Heyeti Türk tarih ve medeniyetini ilmî bir surette tetkik ve tetebbu eylemek vazifesiyle mükellef olmak üzere bir Türk Tarih Heyeti teşkil eder” maddesinin eklenmesi teklif edildi. Bu madde hükmü gereğince, Türk Tarih Kurumu’nun çekirdeği olan “Türk Ocağı Türk Tarihi Tetkik Heyeti” kuruldu.

Mustafa Kemal’in himayesi altında işe başlayan heyet, daha önce okullar için fasiküller hâlinde bastırılan tarih notlarından faydalanarak, on bir bölümden oluşan 606 sayfalık “Türk Tarihinin Ana Hatları” adlı eseri bastırdı. Bu eser; evrenden, dünyanın meydana gelişinden, insanın ortaya çıkışından başlayarak Türk ırkını ve Türk tarihini en eski çağlardan Cumhuriyete kadar kısaca ele almaktaydı. Yalnız yüz olarak bastırılıp ilgili tarihçilerin ve aydınların tenkidine sunulan bu eser, Türk tarihi hakkında yepyeni bir görüşü ortaya atmıştır. [20] Genellikle “Tarih Tezi” diye adlandırılan bu tez şöylece özetlenebilir:

“Türk milletinin tarihi şimdiye kadar tanıtılmak istenildiği gibi yalnız Osmanlı tarihinden ibaret değildir. Türk’ün tarihi çok daha eskidir.” [21]

“Türk ırkı Anadolu’da ilk devlet kuran bir millettir. Bu ırkın kültür yurdu ilk zamanlarda iklimi müsait olan Orta Asya idi. İklim tabiî şartlar dahilinde değişti. Taşı cilâlamayı bulan, ziraat hayatına erişen, madenlerden istifadeyi keşfeden bu halk kütlesi göç etmeye mecbur kaldı. Orta Asya’dan şarka, güneye, batıda Hazar denizinin kuzey ve güneyine olmak üzere yayıldı. Gittikleri yerlerde yerleştiler, kültürlerini oralarda kurdular.

Bazı mıntıkalarda otokton oldular, bazılarında otokton olan diğer ırk ile karıştılar. Avrupa’da tesadüf ettikleri ırk tipi dolikosefal idi. Irak, Anadolu, Mısır ve Ege medeniyetlerinin ilk kurucuları Orta Asyalı brakisefal ırkın mümessilleridir. Biz Türkler de onların çocuklarıyız.” [22]

Türk kavminden olan Sümer ve Hititler ise Orta Doğu’da kurulan medeniyetlerin öncüleridir. Anadolu bundan dolayı çok eski zamanlardan beri bir Türk ülkesidir.” [23]

Bu eserin “Türk Tarihine Medhal” ve “Orta Asya” bölümlerinden oluşan 74 sayfalık bir broşür, “Türk Tarihinin Ana Hatları Medhal Kısmı” adı altında Maarif Vekâleti’nce 1931 yılı başında 30.000 adet bastırılarak okullara dağıtıldı. [24]

Türk Tarihinin Ana Hatları adlı eserin ilk sayfasında kitabın niçin yazıldığı şöyle ifade edilmektedir:

“Bu kitap muayyen bir maksat gözetilerek yazılmıştır.

Şimdiye kadar memleketimizde neşrolunan tarih kitaplarının çoğunda ve onlara mehaz olan Fransızca tarih kitaplarında Türklerin dünya tarihindeki rolleri şuurlu veya şuursuz olarak küçültülmüştür. Türklerin, ecdat hakkında böyle yanlış malûmat alması, Türklüğün kendini tanımasında, benliğini inkişaf ettirmesinde zararlı olmuştur. Bu kitapla istihdaf olunan asıl gaye,  bugün bütün dünyada tabiî mevkiini istirdat eden ve bu şuurla yaşayan milletimiz için zararlı olan bu hataların tashihine çalışmaktır; aynı zamanda bu, son büyük hadiselerle ruhunda benlik ve birlik duygusu uyanan Türk milleti için millî bir tarih yazmak ihtiyacı önünde atılmış ilk adımdır.” [25]

Eserin “Türk Tarihine Medhal” bölümünün sonunda da Türk milletine şöyle seslenilmektedir:

“Gazi Mustafa Kemal Hazretleri, tarihî nutuklarının sonunda gençliğe hitap ederek memleketin maruz kalabileceği vahim ihtimalleri ve bütün tehlikeleri saydıktan sonra; “Ey Türk İstikbâlinin Evlâdı, işte bütün ahval ve şerait içinde dahi vazifen İstiklâl ve Cumhuriyeti kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” buyurmuşlardı.

“Türkün tarihî azametinin mümtaz timsali büyük reisi, bu notların toplanması ve bir araya getirilmesi için çalışanları, bu mesaiye sevkeden irşatları ve rehberlikleri ile şimdi hatırlattığımız hitabelerine şu cümleleri ilâve buyurmuş oluyorlar:

“Ey Türk Milleti ! Sen yalnız kahramanlık ve cengâverlikte değil, fikirde ve medeniyette de insanlığın şerefisin. Tarih, kurduğun medeniyetlerin sena ve sitayişleriyle doludur. Mevcudiyetine kasteden siyasî ve içtimaî amiller birkaç asırdır yolunu kesmiş, yürüyüşünü ağırlaştırmış olsa da, on bin yıllık fikir ve hars mirası, ruhunda bakir ve tükenmez bir kudret hâlinde yaşıyor. Hafızasında binlerce ve binlerce yılın hatırasını taşıyan tarih, medeniyetin safında lâyık olduğun mevkii sana parmağıyla gösteriyor, oraya yürü ve yüksel ! Bu senin için hem bir hak, hem de bir vazifedir.” [26]

Türk Ocağı Türk Tarih Heyeti, Haziran 1930- Mart 1931 tarihleri arasında sekiz resmî toplantı yapmıştır. Bu zaman süresince, tarihî konular Gazi Mustafa Kemal’in çevresinde ve yaptığı toplantılarda konuşulmuş, çalışmalar ilerlemiştir. [27]

1931 Nisanının başlarında Türk Ocaklarının kapanması üzerine, “Türk Ocağı Türk Tarihi Tetkik Heyeti”nin tüzel kişiliği ortadan kalktı. Bunun üzerine heyet üyeleri İçişleri Bakanlığı’na başvurarak, 15 Nisan 1931’de “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti”ni kurdular. Mustafa Kemal’in himayesi altında çalışmalarına devam eden bu cemiyetin adı, dil inkılâbından sonra 1935 yılında “Türk Tarih Kurumu”na çevrildi. Kurumun nizamnamesinde amacı ve bu amaca ulaşmak için kullanacağı yol şu şekilde belirtilmiştir:

“Madde 3- Cemiyetin maksadı, Türk tarihini tetkik ve elde edilen neticeleri neşir ve tamim etmektir.

Madde 4- Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti maksadına ermek için aşağıdaki vasıtaları kullanır:

  1.     Toplanıp ilmî müzakerelerde bulunmak,
  2.     Türk tarihinin menbalarını araştırıp bastırmak,
  3. Türk tarihini aydınlatmaya yarayacak vesikayı ve malzemeyi elde etmek için gereken yerlere araştırma ve keşif heyetleri göndermek,
  4. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti mesaisinin semerelerini her türlü yollarla neşre çalışmak.”  [28]

Türk Tarih Kurumu, ilk iş olarak liseler için dört ciltlik bir tarih kitabı hazırladı. Bu kitabın ilk basımı 1931 sonbaharında gerçekleşti ve liselerde okutulmaya başladı. [29]

Mustafa Kemal, liseler için hazırlanan Tarih II (Orta zamanlar) adlı kitapta, İslâm tarihi konusunda yazılanları yeterli bulmayarak “Muhammed’in Hayatı ve Savaşları” bölümünü yeniden yazdı. [30]

Dört ciltlik lise tarihinin “Osmanlılar dışındaki Türk Devletleri” bölümlerini Prof. Dr. Fuat Köprülü, “Cumhuriyet Tarihi”ni içine alan dördüncü cildini de Tevfik Bıyıklıoğlu ile Doktor Reşit Galip yazmıştır. [31]

Lise tarih kitapları genellikle öğretmenlerce iyi karşılanmış, bu sebeple öğretmenlerin büyük çoğunluğu tarih tezine heyecanla sarılmışlardır. Ortaokullarda da okutulan bu kitapların pedagoji bakımından öğrencilere ağır gelmesi üzerine, iki yıl sonra, Millî Eğitim Bakanlığı’nca bu kitaplara göre ortaokullar için ayrıca üç ciltlik daha küçük tarih kitapları ile ilkokullar için yeni kitaplar yazdırılmıştır. [32]

14 Şubat 1932’de Mustafa Kemal’in Türk Tarih Kurumu’na verdiği direktifler arasında özellikle şu dört konu yer almaktaydı:

  1. Türk Tarihinin Ana Hatları adlı büyük kitabın son incelemeler ve belgeler dikkate alınarak yeniden yazılması,
  2. Liseler için hazırlanan dört ciltlik tarih kitaplarında gerekli düzeltmeler yapılarak yeni baskılarının 1932-1933 öğretim yılına yetiştirilmesi,
  3. İlkokullar için yeni tarih kitapları yazdırılması,
  4. Birinci Türk Tarih Kongresi’nin toplanması. [33]

Yapılan çalışmalar neticesinde birçok konularda araştırmaların yetersizliği sebebiyle “Türk Tarihinin Ana Hatları” kitabının kısa bir süre içinde yazılamayacağı, çeşitli bölüm ve devirler yazıldıkça, bunlardan yayınlanma değeri olanların yayınlanmasına karar verildi. Bu sebeple, Türk Tarih Kurumu’nun yayın dizilerinin sekizincisi bu eserlere ayrıldı. Konular gereğince işlendikten sonra bunlardan yararlanılarak “Türk Tarihinin Ana Hatları” yazılacaktı. Bunlardan ilki, İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın yazdığı “Anadolu Beylikleri” adlı eserdir ve 1937’de yayımlanmıştır. [34]

Mustafa Kemal, yeni tarih görüşünün ve tarih öğretiminde tutulacak yolun öğretmenlere anlatılması için Temmuz ayında tarih öğretmenlerine bir kurs düzenlenmesini 14 Şubat 1932’de Türk Tarih Kurumu’na bildirdi. Düzenlenecek “Tarih Öğretmenleri Kursu” ile okutulmaya başlanan tarih kitapları hakkında öğretmenlerin ve profesörlerin düşünceleri öğrenilecekti. Bu toplantıya sonradan “Birinci Türk Tarih Kongresi“  adı verildi ve toplantının tutanakları da bu başlık altında yayımlandı. [35]

Kongre, Maarif Vekâleti ile birlikte düzenlenmiş, İstanbul Darülfünunu (Üniversitesi) tarih müderris(profesör)leri ile lise, ortaokul ve öğretmen okulları tarih öğretmenleri davet edilmiş, kongrenin bütün giderleri adı geçen vekâletçe karşılanmıştır. [36]

Kongre, 2 Temmuz 1932 Cumartesi günü saat dokuzda Ankara Halkevi tiyatro salonunda Maarif Vekili Esat Bey tarafından açılmış, 11 Temmuz 1932 Pazartesi günü öğleden sonra yine Esat Bey’in konuşmasıyla sona ermiştir.

Birinci Türk Tarih Kongresi’ne sadece Türk profesör ve öğretmenleri katıldığından kongrenin milletlerarası bir niteliği bulunmamaktaydı. Birinci Türk Tarih Kongresi’nin önemi, Türk Tarih Kurumu’nun kuruluşu ile ortaya atılan yeni “Türk Tarih Tezi”nin, kurum üyeleri tarafından profesörler ile öğretmenlere açıklanması ve tartışılmasıdır. Kongre, kurumun çalışma metotları ile amacını belirtmesi bakımından ayrı bir önem taşımaktadır. Kısa bir süre sonra yayımlanan kongre tutanaklarının başında aşağıdaki kısa sunuş bölümü yer almaktadır. [37]

“Türkiye Cumhuriyeti, Türk kültür faaliyetleri arasında millî tarihe en büyük mevkiî vermiştir. 15 yıl önce Türk’ün varlığını tarihten, adını dillerden ve kitaplardan kaldırmaya yeltenenlere karşı Türk’ün yüksek varlığını gösteren Büyük Şef Gazi Mustafa Kemal Hazretleri, Türk yurdunu ve istiklâlini dünya tarihine şeref verecek bir kudretle kurtardıktan sonra, ona hakikî millî tarihini de öğretmek istedi. Dünyaya ilk medeniyet ışığını veren, cihan medeniyet tarihinin her safhasında ve beşerî faaliyetlerin her sahasında yaratıcı varlığının bin bir delilini gösteren Türk milletinin tarihini ilmî vesikalarla tespit ve neşretmek üzere kurduğu Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’ni yüksek himayesine aldı. Karanlıkları yırtan ve asırlara hâkim olan dehâsının derin kaynaklarlından ilham alan cemiyet, geceyi gündüze katarak onun çizdiği anahtarlar üzerinde Türk tarihini araştırdı ve Türk gençliğine dört ciltlik bir tarih kitabı verdi. Türk tarihine ve cihan tarihinin umumî görünüşüne yeni bir ışık ve yeni bir manâ veren bu tarih kitaplarını okutmak vazifesini üzerlerine almış Türk muallimlerine cemiyetin Türk tarihi sahasında yaptığı ilmî tetkiklerin neticelerini göstermek ve mekteplerimizdeki tarih derslerine verilecek yeni veçheler hakkında meslektaşlar arasında bir fikir ve hedef birliği vücuda getirmek üzere, 1932 senesi temmuzunda Ankara’da Birinci Türk Tarih Kongresi’ni topladı. En asil gayeye hayatlarını vakfetmiş olan yüzlerce meslektaş, memleketin her tarafından Ankara’ya koştular. Büyük Gazi’nin yüce ve kutlu varlığı ile aydınlattığı samimi bir çalışma havası içinde millî davayı sarsılmaz bir iman ile kuvvetlendirerek iş başına döndüler.

İşte bu kitap, dokuz gün süren kongre esnasında nasıl çalışıldığını, bilgi âlemimizin millî tarihe nasıl bir bakışla baktığını, millî davanın ne kadar derin temellere dayandığını göstermek için çıkıyor. Türk millî tarihine yeni ufuk açan emeklerin bir angısı olmak üzere bastırıldı.” [38]

Birinci Türk Tarihi Kongresi’nde, Türklerin medeniyet ve İslâm tarihindeki rolleri üzerinde durulmuş, Türkler hakkındaki yanlış iddialar çürütülmeye çalışılmış, Türklerin üstün bir ırka mensup oldukları ve Ortaçağ İslâm Medeniyetinde büyük rol oynadıkları ispatlanmıştır. [39]

Mutafa Kemal, tarih alanındaki çalışmalarını yoğunlaştırırken dil meseleleri üzerinde de durmuştur.

12 Temmuz 1932’de (Birinci Türk Tarih Kongresi’nin sona erdiği gün), amacı Türk dilini millileştirmek olan Türk Dil Kurumu kurulmuştur. [40]

1933’ten itibaren Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti, tarih araştırmalarını ve yayınlarını devam ettirmek amacıyla başka kurumlar meydana getirmiştir. Bunlardan üçü, Millî Eğitim Bakanlığı’nca kurulmuş olan “ Eski Eserler ve Müzeler Dairesi”, “Tercüme Bürosu” ve “Kültür Bürosu”dur. Birinci kurum kazıları yönetmek, ikincisi birçok dilden tarihî eserleri de içeren klâsikleri çevirmek, üçüncüsü ise eski yazıdan yeni yazıya transkripsiyon yoluyla çevrilmiş başlıca Türk tarihi kitaplarının edisyonlarını yayınlamak için kurulmuştu. Basın Yayın ve Turizm Bakanlığı’na bağlı özel bir dairede Türk Sanat Tarihi ve folkloru konusunda yazılan eserler yayımlanmıştır.

Mutafa Kemal, Batı medeniyetine ayak uydurabilmek için, öncelikle Batı üniversite sistemini Türkiye’ye sokmak gerektiğine inanmıştı. O zaman tek üniversitemiz olan İstanbul Darülfünunu’nun modernleştirilmesi görevini Millî Eğitim Bakanı Doktor Reşit Galib’e vermiştir. [41]

Üniversite reformu için İsviçreli Profesör Albert Malche rapor hazırlamakla görevlendirilmiştir. Malche hazırladığı raporu 1931’de ülkemize gelerek sunmuştur. Almanya’dan gelen patolojik anatomi profesörü Philip Schwartz’ın da bu konuda yardımları dokunmuştur.

1933 yılında Türkiye’ye Avrupa’dan ve özellikle Almanya’dan büyük bir beyin göçü başlamıştır. [42]

Mutafa Kemal Atatürk, tarih ve dil kurumlarını akademi yapmak konusundaki düşüncesini gerçekleştirmek üzere 1935 yılında ilk adımı attı. 14 Haziran 1935’te Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen 2795 sayılı kanunla Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi kuruldu ve resmî hüviyetini kazandı.

Atatürk, bir üniversite için lüzumlu bütün fakültelerin Ankara’da kurulmasını bir ihtiyaç olarak zaruri görmekteydi.

Tarih ile coğrafya arasındaki sıkı iş birliğine inanmış olan Gazi Mustafa Kemal, Ankara’da kurulacak fakülte için ilk isim olarak “Tarih-Coğrafya”yı düşünmüştü. Daha sonra fakültenin adına dil kısmı şu sebeplere dayanılarak eklenmiştir:

  1. Türk ve Türkiye tarihine kaynaklık edecek bütün eski dillerin öğretimi ve tetkik merkezleri fakültede kurulmalıdır. Bu maksatla yabancı uzmanlar ülkemizde Türk talebelerini bu çeşitli kollarda eğitmelidir.

Bunun için Orta Asya Türk Tarihi ile Çince’den başlayarak Sinoloji, Sümeroloji, Hititoloji, klâsik dillerden Lâtince, Yunanca, Arapça ve Farsça kürsüleri fakültenin kuruluş programında yer almıştır.

Aynı zamanda bu eski dillerin incelenmesiyle, Türk tarihi kaynaklarından bizzat Türklerin faydalanması sağlanacak; bu dillerin eski ve yeni Türkçe ile karşılaştırılmaları imkânı mümkün olacaktı. Bu esaslara göre kurulacak kürsülerde bir yandan filolojik eğitim yapılırken, diğer taraftan tarihimizin ana kaynaklarını bugünkü dilimize çevirebilecek gençlerin yetişmesi gerekli görülmüştür.

  • Dil bakımından Atatürk’ün ikinci amacı, bütün lehçeleriyle Türk dilinin dünkü ve bugünkü durumunu tespit etmekti. Bunu yanında dil teorilerinin incelenmesi ve Türk dilinin bu teorilerdeki yerinin belirtilmesi gerekmekteydi.

Bu dil meseleleri yanında Atatürk, çağımızın kültür dillerinin bilimsel temellerini, edebiyatını ve filolojisini de öğrenmek gerektiğini düşünmüş, bu hususların ilk programda yer almasını kararlaştırmıştır.

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin kuruluş kanunu TBMM’de görüşülürken Atatürk’ün bu işlerle yakından ilgilenmekte olduğu resmen açıklanmıştır. [43]

Gazi Mutafa Kemal, tarih çalışmaları için şu konulara önem verilmesi gerektiğini belirtmiştir:

  1.     Türk tarihinin ana kaynaklarını araştırmak,
  2.     Arkeoloji vasıtasıyla yeni bilgiler sağlamak,
  3. Tarihte ve bugün, ırkî karakterleri antropolojik metotlarla tespit etmek.

Tarihe yardımcı ilimlerden arkeoloji, antropoloji ve etnoloji; Türk tarihi açısından yepyeni çalışma alanlarıydı. Bu alanlarda yabancı uzmanlarca inceleme yapılmakta ve ülkemizin zenginlikleri bize ve dünya ülkelerine bu şekilde tanıtılmaktaydı. Gençlerimizin bu alanlarda kendi ülkemizde akademik seviyede yetişebilmeleri için arkeoloji, antropoloji ve etnoloji bölümlerinin İstanbul Üniversitesi’nden daha geniş bir programla Ankara’da yeni açılacak fakültede yer alması gerekliydi. [44]

Arkeoloji bölümünün tarihe yardımcı olacağı düşünülmekle birlikte, ülkemizin zenginliklerini ortaya çıkaran bir merkez olması da tasarlanmıştı.

Abidin Özmen’den sonra 11 Haziran 1935’te Kültür Bakanı olan Saffet Arıkan, Atatürk’ten yeni kurulacak fakülte hakkında sürekli yeni direktifler almaktaydı.

Gazi Mustafa Kemal, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi binasını dış yapısı ile olduğu kadar iç mimarisiyle de ilgilenmiştir. [45] Fakültenin tüzük ve programlarının hazırlanması için, bütün dünyadaki üniversitelerin tüzük ve programları getirtilmiş ve kendisine sunulmuştur. Bugün fakültenin dekanlık odasında bulunan bu vesikalar, 1934-1935 yılları arasındaki dünya üniversitelerine aittir. Atatürk, yöneticilerin bu programlardan yararlanarak millî bir senteze ulaşmalarını arzu etmiştir.

Fakültenin eğitici kadrosunu, çalışacakları alanlarda Avrupa’da uzmanlıklarını tamamlayan Türk öğretim üyeleri ve sözleşme ile getirilen yabancı ünlü bilginler ve profesörler meydana getirmekteydi. [46]

9 Ocak 1936 Perşembe günü, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin açılış töreni Ankara Halkevi’nde yapıldı. Maarif Vekili Saffet Arıkan’ın açış konuşmasından sonra, Afet İnan “Tarihe Giriş” konulu ilk dersini verdi.

Türk Tarih Kurumu, “Türk ve Türkiye tarihini aydınlatmaya yarayacak belge ve malzemeyi elde etmek için gereken yerlere inceleme, kazı ve bunlarla ilgili araştırma yapma üzere gereken kişileri tek olarak veya heyet hâlinde gönderir” hükümlü amacını gerçekleştirmek üzere 1935 yılından itibaren kazılara başlamıştır. Kurumun kendi parası ve kendi elemanlarıyla yaptığı ilk kazı Alacahöyük kazısıdır. Altın, gümüş ve bronzdan ev ve kült eşyasını bilim dünyasına tanıtan bu kazı, Anadolu’nun binlerce yıl önceki büyük medeniyetini meydana çıkartması bakımından önem taşımaktadır. Kazılardan Türk ce cihan tarihi için önemli sonuçlar alınmıştır. Türk Tarih Tezi, yeni araştırmalar ve kazılarla gittikçe kuvvetlenmiş, birçok yeni meselelerin bilim dünyasının araştırma ve tenkidine sunulması ihtiyacı doğmuştur. [47]

Bu ihtiyacı karşılamak için 20-25 Eylül 1937 tarihleri arasında İstanbul’da yabancı bilginlerin de katılmalarıyla İkinci Türk Tarih Kongresi toplandı. Kongrede, “Türk Tarih Tezi” uzun tartışmalara sebep olmuş ve tezin ilmî nitelikte olduğu kabul edilmiştir.

1936’da Üçüncü Dil Kurultayı’ndan Türk Dil Teorisi-Güneş Dil Teorisi-ortaya atılmış ve tartışılmıştır. [48] Sadri Maksudi Arsal’ın Türk Ocaklarınca yayımlanan “Türk Dili İçin” adlı eserinin başında: “Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır!” diyen Atatürk, bu tutumu ile “Türk milletinin kendini tanıma gücünü yenilemek üzere, atalarının özüne, ilham kaynağına dönmüştür. Türk Dil Tezi, Türk Tarih Tezinden çıkan bir gerekçedir. Türk milleti meydana getirdiği kültür eserlerinin adını ve bu eserlere bağlı fikir sistemlerini, göç sırasında birlikte götürmüş ve içlerine girdiği kavimlere de yaymıştır.” [49] Türk Dil Tezi, Türk Tarih Tezi içinde gelişmiş ve millî kaynaklara dönüşü gerçekleştirme yolunda büyük ölçüde katkılarda bulunmuştur.

DİPNOTLAR

(*) (E) Kastamonu Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Eğitimi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi mkemalkocak@gmail.com, drkkocak@gmail.com

[1] Kemal Balkan, “Atatürk ve Tarih Bilimi”, Millî Kültür, Nisan 1981, s.2

[2] Enver Ziya Karal, “Tanzimattan Bugüne Kadar Tarihçiliğimiz”, Felsefe Kurumu Seminerleri, Türk Tarih Kurumu Basımevi Ankara, 1977, s.256

[3] Karal, a. g. m., s.257

[4] Afet İnan- Enver Ziya Karal, Atatürk Hakkında Konferanslar, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1946, s. 58

[5] Şemsettin Günaltay, “İslâm Dünyasının İnhitatı Sebebi Selçuk İstilası mıdır?”, İkinci Türk Tarih Kongresi, Kenan Matbaası, İstanbul, 1943, s. 350

[6] M. Fuat Köprülü, “Ortazaman Türk Hukukî Müesseseleri”, a. g. e., s.385

[7] Bekir Sıtkı Baykal, “Atatürk ve Tarih”, Belleten, Cilt: XXXV, Sayı: 140, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1971, s. 537

[8] Kemal Balkan, a. g. m., s. 3

[9] A. g. y.

[10] Baykal, a. g. m., s.352

[11] Şemsettin Günaltay, “Atatürk’ün Tarihçiliği ve Fahrî Profesörlüğü Hakkında Bir Hatıra”, Belleten, Cilt: III, Sayı: 10, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1939, s. 274

[12] Millî Eğitim Bakanlığı, Atatürk’ün Maarife Ait Direktifleri, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1985, s. 20

[13] Balkan, a. g. y.

[14] Uluğ İğdemir, Cumhuriyetin 50. Yılında Türk Tarih Kurumu, TTK Basımevi, Ankara, 1973, s. 3

[15] Afet İnan, “Atatürk ve Tarih Tezi”, Belleten, Cilt: III, Sayı: 10, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1939, s. 244-245

[16] Ziya Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi (Hazırlayanlar: İsmail Aka-Kâzım Yaşar Kopraman), Kültür Bakanlığı Yayınları, Güneş Matbaacılık A. Ş., İstanbul, 1976, s. 12

[17] Şerafettin Turan, Atatürk’ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1989, s. 18

[18] A. g. e., s.38-43

[19] İğdemir, a. g. e., s. 4

[20] A. g. e., s.5

[21] İnan-Karal, a. g. e., s. 63

[22] Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1981, s. 61-62

[23] İğdemir, a. g. e., s. 5

[24] A. g. e., s. 5-6

[25] Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, s. 73-74

[26] A. g. y.

[27] İnan, a. g. e., s. 199

[28] A. g. e., s. 201

[29] T.C. Maarif Vekâleti, Millî Talim ve Terbiye Dairesinin 23.9.1931 tarih ve 140 numaralı kararı

[30] Şerafettin Turan, a. g. e., s. 29

[31] İğdemir, a. g. e., s. 9

[32] A. g. e., s. 15; “Türk Tarih Kurumu’nun Kuruluşuna ve Yedi Yıllık Çalışmalarına Dair Bir Hülâsa”, İkinci Türk Tarih Kongresi, s. 33

[33] İğdemir, a. g. e., s. 23

[34] A. g. e., s. 11

[35] A.g. y.

[36] A. g. e., s. 13

[37] A. g. y., s. 13-14

[38] Yusuf Akçura, “Tarih Yazmak ve Tarih Okutmak Usullerine Dair”, Birinci Türk Tarih Kongresi Konferanslar, Müzakere Zabıtları, T.C. Maarif Vekâleti, 1932, s. 577-607

[39] İnan, a. g. e., s. 20

[40] Aydın Sayılı, “Atatürk, Bilim ve Üniversite”, Belleten, Cilt: XIV, Sayı: 177, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1981, s. 38

[41] Sayılı, a. g. m., s. 39

[42] İnan, a. g. e., s. 229

[43] A. g. e., s. 232

[44] A. g. y.

[45] A. g. e., s. 232

[46] A. g. e., s. 233

[47] İkinci Türk Tarih Kongresi, s. 37

[48] Şemsettin Günaltay-Hasan Reşit Tankut, Dil ve Tarih Tezlerimiz Üzerine Gerekli Bazı İzahlar, Devlet Basımevi, İstanbul, 1938, s. 3

[49] Orhan Türkdoğan, “50. Yılında Atatürk’ün Dil ve Tarih Tezi”, Türk Millî Eğitiminin Dünü, Bugünü ve Geleceği, Bimaş Matbaacılık, Ankara, 1979, s. 47

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Özel Günler ve Anlamları

Sivas Kongresi Beyannamesi: Millî İrade, Vatan, Egemenlik ve Siyasal Meşruiyetin İnşası

Published

on

Özet

Sivas Kongresi Beyannamesi, 11 Eylül 1919 tarihinde yayımlanan ve Mondros Mütarekesi sonrasında Anadolu’da gelişen Millî Mücadele hareketini bölgesel direnişlerden ülke ölçeğinde bir siyasal programa dönüştüren temel belgelerden biridir. Beyanname yalnızca askerî bir direniş metni değil; vatanın bütünlüğü, millî bağımsızlık, millî irade, temsil, siyasal meşruiyet, cemiyetlerin birleşmesi, gayrimüslimlerin hukukunun korunması ve dış yardımın şartları gibi konuları aynı çerçevede ele alan bir siyasal-toplumsal sözleşme niteliğindedir.

Bu makalede Sivas Kongresi Beyannamesi, klasik kronolojik anlatının ötesinde; içerik ve vaka analizi, kavram tarihi, semboller, kişiler ve kurumlar, tarihsel coğrafya, sosyoloji ve eleştirel tarih yöntemi birlikte kullanılarak incelenmektedir. Temel tez, Beyannamenin Osmanlı Devleti’nin hukuken henüz ortadan kalkmadığı bir ortamda, onun siyasî bütünlüğünü savunurken aynı zamanda millî iradeyi devlet yönetiminin meşruiyet ölçütü hâline getiren bir geçiş belgesi olduğudur. Bu bakımdan metin, Osmanlı siyasal dili ile ortaya çıkmakta olan millî egemenlik anlayışı arasında önemli bir köprü kurmuştur.

Anahtar Kelimeler: Sivas Kongresi, Sivas Kongresi Beyannamesi, Millî Mücadele, millî irade, millî egemenlik, vatan, Kuvayı Milliye, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, manda, Temsil Heyeti, tarihsel coğrafya.

Giriş

1919 yılı, Osmanlı Devleti açısından askerî yenilginin siyasal ve hukukî sonuçlarının ağırlaştığı; Anadolu açısından ise yeni bir siyasal meşruiyet arayışının şekillendiği bir dönemdir. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi sonrasında İtilaf Devletleri’nin Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde uyguladığı işgal ve müdahaleler, İstanbul hükümetinin etkisizliği ve farklı bölgelerde ortaya çıkan Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak örgütlenmeleri yeni bir siyasî durum meydana getirmişti.

22 Haziran 1919 tarihli Amasya Tamimi, bağımsızlığın ve vatan bütünlüğünün tehlikede olduğunu ilan ederek çözümün milletin azim ve kararında aranacağını ortaya koymuştur. Amasya’da Sivas’ta millî bir kongre toplanması kararlaştırılmıştır. [1] TBMM’nin yayımladığı belge derlemesinde Amasya Tamimi’nin Sivas Kongresi’ni doğrudan hazırlayan bir aşama olarak yer alması, bu belgeler arasındaki siyasî sürekliliği açık biçimde göstermektedir.

Sivas Kongresi 4 Eylül 1919’da Sivas Sultânîsi’nde başlamış, 11 Eylül’de sona ermiştir. Kongrenin delege sayısı konusunda tarih yazımında farklı rakamlar bulunması, Millî Mücadele’nin ilk dönemindeki temsil meselesinin ne kadar karmaşık olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. [2] Kongrede Erzurum Kongresi’nin bölgesel çerçevesi genişletilmiş, Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmiş ve Temsil Heyeti’nin bütün vatanı temsil ettiği kabul edilmiştir. [3]  

11 Eylül 1919 tarihli Beyanname işte bu dönüşümün siyasî metnidir.

1. Beyannamenin Tarihsel Bağlamı

Sivas Kongresi, çok geniş bir toplumsal ve coğrafi bunalımın ürünüdür.

1918 sonrasında üç temel gelişme aynı anda yaşanmıştır:

  1. Merkezî devlet otoritesinin zayıflaması,
  2. Anadolu’nun farklı bölgelerinde yerel direniş örgütlerinin ortaya çıkması,
  3. Bu yerel örgütlenmelerin ortak bir siyasal programa bağlanması ihtiyacı.

Erzurum Kongresi bu gelişmenin özellikle Doğu Anadolu’daki örgütlenme aşamasını temsil ederken Sivas Kongresi, hareketi Anadolu ve Rumeli ölçeğine taşımıştır. Sivas Kongresi’nin temel görevlerinden biri Erzurum Kongresi kararlarının bütün Anadolu ve Rumeli’ye yayılması olarak tanımlanmaktadır. [4]

Dolayısıyla Sivas Kongresi’ni yerel direnişlerin ulusal siyasete dönüşme noktası olarak değerlendirmek mümkündür.

Bu dönüşümün belgedeki en önemli göstergelerinden biri, Erzurum Kongresi’ndeki “Şarkî Anadolu” vurgusunun Sivas’ta bütün vatanı kapsayacak şekilde genişletilmesidir. Böylece siyasî temsilin coğrafi sınırları yeniden tanımlanmıştır. [5]

2. Beyannamenin Yapısı ve İçerik Analizi

Sivas Kongresi Beyannamesi on maddeden ibarettir. Ancak maddeleri yalnızca tek tek kararlar şeklinde okumak yerine onları dört temel blok içerisinde değerlendirmek mümkündür:

A. Vatan ve coğrafya

1, 3 ve 6. maddeler.

1. Yüce Osmanlı Devletiyle İtilaf devletleri arasında resmi olarak kabul edilmiş mütarekenamenin onaylandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde kalan ve her noktasına güçlü İslam çoğunluğu yerleşmiş bulunan Osmanlı ülkesi kesimleri, birbirinden ve Osmanlı topluluğun-dan ayrılması mümkün olmayan ve hiçbir sebeple, bölünme kabul etmez bir bütün oluşturur. Sözü edilen ülkelerde yaşayan bütün İslam unsurları birbirlerine karşılıklı saygı ve fedakârlık duygularıyla dolu sosyal ve kanunî haklarıyla çevre şartlarına bütünüyle saygılı öz kardeştirler.

3. Osmanlı ülkelerinin herhangi bir parçasına karşı meydana gelecek müdahale ve işgale ve özellikle vatanımız içinde bağımsız birer Rumluk ve Ermenilik kurma amacına dönük hareketlere karşı Aydın, Manisa, Balıkesir cephelerinde yapılan millî savaşta olduğu gibi birleşik olarak savunma ve direnme esası meşru kabul edilmiştir.

6. İtilaf devletlerince mütareke metninin onaylandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde kalıp büyük İslam çoğunluğunun yerleşmiş olduğu ve hürriyeti ve medeniyet üstünlüğü Müslümanlara ait bulunan mülk birliğimizin parçalanması görüşünden bütünüyle vazgeçilmek suretiyle bu topraklar üzerindeki tarihimiz, ırkımız ve dinimiz ve coğrafi haklarımıza saygı gösterilmesini ve buna aykırı girişimlerin hükümsüz bırakılmasını ve bu suretle hak ve adalete dayanan bir karar alınmasını bekleriz.

B. Siyasal egemenlik ve meşruiyet

2, 5 ve 8. maddeler.

2. Osmanlı toplumunun bütünlüğünün ve millî bağımsızlığımızın sağlanması ve yüce hilafet ve padişahlık makamının korunması için millî güçleri yapıcı ve millî iradeyi hâkim kılmak, kesin esastır.

5. Osmanlı hükümeti bir dış baskı karşısında ülkemizin herhangi bir parçasını terk veya ihmal etmek mecburiyetinde bulunduğu takdirde hilafet ve saltanat makamıyla vatan ve milletin korunması ve bütünlüğünü sağlayacak her türlü tedbir alınmıştır.

8. Milletlerin kendi kaderlerini kendilerinin belirttikleri bu tarihsel çağda Hükümeti Merkeziyemizin millî iradeye bağlı olması zorunludur. Çünkü millî iradeye dayanmayan herhangi bir hükümet kurulunun kendine göre ve kişisel kararlarına ulusça uyulmadıktan başka dışarıda da geçerli olmadığı ve olamayacağı şimdiye kadar belgelenmiş, işlev ve sonuçlarıyla tanıtlanmıştır. Bundan dolayı ulusun içinde bulunduğu sıkıntı ve kuşkudan kurtulmak çarelerine kendisinin girişmesine gerek kalma dan Hükümeti Merkeziyemizin Milli Meclisi hemen ve bir an kaybetmeden toplaması ve bu suretle ulusun kaderi ve ülke için alacağı bütün kararları Milli Meclis’in denetimine sunması zorunludur.

C. Toplumsal düzen ve hukuk

4 ve  9. maddeler.

4. Öteden beri aynı vatan içinde birlikte yaşadığımız Müslüman olmayan bütün unsurların her türlü hukuku, eşitlikleri tamamıyla korunmuş olduğundan adı geçen unsurlara siyasî hâkimiyet ve toplum dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilmesi kabul edilmeyecektir.

9. Vatan ve Milletimizin uğradığı işkence ve elemlerle ve tamamen aynı amaç ve niyetle millî vicdandan doğan millî ve vatanî derneklerin birleşmesinden meydana gelen bütün toplum bu kere (Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti) unvanıyla adlandırılmıştır. Bu dernek, her türlü particilik akımlarından ve kişisel ihtiraslardan tamamıyla uzak ve arınmıştır. Bütün Müslüman vatandaşlarımız bu cemiyetin tabiî üyelerindendir.

D. Örgütlenme ve iktidar

9 ve 10. maddeler.

9. Vatan ve Milletimizin uğradığı işkence ve elemlerle ve tamamen aynı amaç ve niyetle millî vicdandan doğan millî ve vatanî derneklerin birleşmesinden meydana gelen bütün toplum bu kere (Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti) unvanıyla adlandırılmıştır. Bu dernek, her türlü particilik akımlarından ve kişisel ihtiraslardan tamamıyla uzak ve arınmıştır. Bütün Müslüman vatandaşlarımız bu cemiyetin tabiî üyelerindendir.

10. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin 4 Eylül 1919 tarihinde Sivas şehrinde toplanan genel kongresi tarafından kutsal amacını izlemekle genel kuruluşları idare için bir temsil heyeti seçilmiş ve köylerden il merkezlerine kadar bütün milli kuruluşlar güçlendirilmiş ve birleştirilmiştir.

Bu yapı, Beyannamenin yalnızca “işgale karşı direniş bildirisi” olmadığını göstermektedir.

3. “Vatan” Kavramı: Coğrafyanın Siyasallaştırılması

Beyannamenin birinci maddesi, Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırları esas almaktadır.

1. Yüce Osmanlı Devletiyle İtilaf devletleri arasında resmi olarak kabul edilmiş mütarekenamenin onaylandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde kalan ve her noktasına güçlü İslam çoğunluğu yerleşmiş bulunan Osmanlı ülkesi kesimleri, birbirinden ve Osmanlı topluluğun-dan ayrılması mümkün olmayan ve hiçbir sebeple, bölünme kabul etmez bir bütün oluşturur. Sözü edilen ülkelerde yaşayan bütün İslam unsurları birbirlerine karşılıklı saygı ve fedakârlık duygularıyla dolu sosyal ve kanunî haklarıyla çevre şartlarına bütünüyle saygılı öz kardeştirler.

“Osmanlı ülkesi kesimleri … bölünme kabul etmez bir bütün oluşturur.” [6]

Bu ifade son derece önemlidir. Çünkü metin, vatanı yalnızca etnik veya kültürel bir kategori olarak değil, belirli bir tarihsel-siyasal coğrafya olarak tanımlamaktadır.

TBMM’nin 2015 tarihli Millî Egemenlik Belgeleri derlemesinde Beyannamenin Osmanlıca aslı 28-29. sayfalarda, günümüz Türkçesi 30-31. sayfalarda yayımlanmıştır. Birinci madde özellikle 30. sayfada vatanın bütünlüğünü ve Müslüman nüfusun toplumsal birlik anlayışını vurgulamaktadır. [7]

Burada tarihsel coğrafya açısından üç unsur görülmektedir: sınır, nüfus, tarihsel hak.

Böylece coğrafya → vatan → siyasal hak zinciri kurulmaktadır.

Bu yaklaşım daha sonra Misak-ı Millî’de farklı biçimde sistemleştirilecek olan sınır anlayışının da önemli öncüllerinden biridir.

4. “Millî İrade” Kavramı: Meşruiyetin Kaynağının Değişmesi

Beyannamenin en önemli kavramlarından biri irade-i milliyedir.

İkinci maddede millî güçlerin etkin, millî iradenin ise hâkim kılınması kesin esas olarak belirlenmiştir. [8]

Buradaki dönüşüm, Osmanlı siyasal düzeni açısından son derece önemlidir.

Çünkü metin bir yandan: Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü, hilafeti, saltanatı korumayı savunurken diğer yandan devlet yönetiminin meşruiyetini millî iradeye bağlamaktadır.

Bu sebeple Sivas Beyannamesi’ni doğrudan “cumhuriyetçi bir anayasa metni” olarak nitelendirmek anakronik olur. Ancak onu yalnızca “saltanat yanlısı bir belge” olarak değerlendirmek de metnin siyasî yeniliğini görmezden gelmek olur.

Daha doğru yaklaşım şudur: Beyanname, Osmanlı monarşik meşruiyet çerçevesinin içinde millî iradeyi yükselterek yeni bir siyasal meşruiyet alanı açmıştır.

Bu sebeple metin, 1919’un şartları içerisinde bir geçiş belgesi niteliğindedir.

5. Saltanat ve Hilafet: Muhafazakâr Dil ile Devrimci Siyaset Arasındaki Gerilim

Beyannamenin dikkat çekici özelliklerinden biri, millî iradeyi savunurken aynı zamanda “hilafet ve saltanat makamının korunması“nı açıkça ifade etmesidir. [9]

Bu durum bazen tarih yazımında bir çelişki olarak değerlendirilmiştir.

Oysa 1919 bağlamında bu iki kavramın aynı metinde bulunması anlaşılabilir bir siyasal stratejidir.

Mustafa Kemal ve Kongre kadrosu henüz: Osmanlı Devleti’nin hukukî varlığını reddetmemekte, padişahlığı kaldırma hedefini açıklamamakta, hilafeti tasfiye etmeyi gündeme getirmemekteydi.

Bunun yerine mücadele, devleti kurtarma ve vatanı koruma çerçevesinde meşrulaştırılmaktadır.

Dolayısıyla burada bir “ikili dil” kullanılmaktadır:

Geleneksel meşruiyet: Hilafet + saltanat + Osmanlı Devleti.

Yeni meşruiyet: Millet + millî irade + temsil + kongre.

Sivas Beyannamesi’nin tarihsel önemi tam da bu iki meşruiyet biçimini aynı metinde bir araya getirmesidir.

6. Manda ve Himaye Meselesi: Bağımsızlığın Sınırı

Sivas Kongresi’nin en çok tartışılan konularından biri Amerikan mandası meselesidir.

Kongrede Amerikan mandasını isteyen bir muhtıra yirmi beş delege tarafından imzalanmış, konu sert tartışmalara yol açmış ve reddedilmiştir. [10]

Burada eleştirel tarih yöntemi açısından önemli bir noktaya dikkat etmek gerekmektedir:

Manda tartışmasını yalnızca “bağımsızlık isteyenler ile bağımsızlık istemeyenler” şeklinde basitleştirmek doğru değildir.

Manda fikrini savunanların önemli bir bölümü, içinde bulunulan askerî ve ekonomik şartlar altında Amerikan desteğinin ülkenin parçalanmasını önleyebileceğini düşünmektedirler.

Dolayısıyla tartışmanın gerçek ekseni: Bağımsızlık mı manda mı? sorusundan ziyade, Bağımsızlık hangi araçlarla ve hangi uluslararası güç dengesi içerisinde korunabilir? sorusudur.

Sivas Kongresi’nin sonucu, dış yardımın tamamen reddedilmesi değil, siyasî egemenlik ve vatan bütünlüğünü sınırlayacak bir vesayet ilişkisinin reddedilmesi şeklinde okunmalıdır.

Nitekim Erzurum Beyannamesi’nin 7. maddesinde bağımsızlık ve vatan bütünlüğü korunmak şartıyla teknik, sanayi ve ekonomik yardım alınabileceği belirtilmiştir. [11]

7. Milletimiz insancıl, çağdaş amaçları yücelten ve fenne uygun, sanat ile ilgili ve ekonomik durum ve gereksinmemizi değerlendirir. Bundan dolayı devletimizin ve milletimizin iç ve dış bağımsızlığı ve vatanımızın bütünlüğü saklı kalmak koşulu ile altıncı maddede açıklanan sınır içerisinde millî esaslara saygılı ve ülkemize karşı yayılma isteği beslemeyen herhangi bir devletin fenne uygun, sanat ile ilgili ekonomik yardımı- nı kıvançla karşılarız ve bu hakça ve insanca koşulları içeren bir barışın da ivedi karar altına alınması insanlığın esenliği ve dünyanın dirlik ve düzenliği adına alacağımız milli isteğimizdir.

Bu ayrım önemlidir. Yardım ≠ vesayet.

7. Gayrimüslimler Meselesi: Hukuk, Eşitlik ve Siyasal Egemenlik

Beyannamenin dördüncü maddesi, Müslüman olmayan unsurların hukuk ve eşitliklerinin korunacağını belirtirken, siyasî egemenliği ve toplumsal dengeyi bozacak ayrıcalıklara karşı çıkmaktadır. [12]

Bu madde iki farklı düzlemi birbirinden ayırmaktadır:

1. Hukukî hakların korunması

Gayrimüslimlerin can, mal ve hukuk güvenliği.

2. Siyasal imtiyazların reddi

Yabancı müdahalesine veya ayrıcalıklı siyasal statüye yol açabilecek düzenlemelerin reddedilmesi.

Bu ayrım, dönemin Osmanlı millet sistemi, kapitülasyonlar ve azınlık hakları tartışmaları dikkate alınmadan anlaşılamaz.

Beyanname böylece “eşit hukuk” ile “siyasal egemenlik” arasında bir denge kurmaya çalışmaktadır.

Ancak eleştirel tarih açısından burada önemli bir sınırlılık da vardır: Metnin vatandaşlık dili henüz modern, dünyevi ve birey merkezli yurttaşlık kavramına ulaşmış değildir. “Müslüman vatandaşların” cemiyetin doğal üyeleri olduğu yönündeki ifade, dönemin toplumsal-siyasal kategorilerinin hâlâ güçlü biçimde dinî kimlik üzerinden kurulduğunu göstermektedir. [13]

Bu sebeple Beyannameyi doğrudan 20. yüzyılın sonraki vatandaşlık anlayışıyla özdeşleştirmek anakronik olur.

8. Kuvayı Milliye: Meşru Direnişin Kurumsallaşması

Üçüncü madde, Aydın, Manisa ve Balıkesir cephelerindeki millî mücadeleyi örnek göstererek birleşik savunma ve direnişi meşru kabul etmektedir. [14]

Burada önemli bir siyasal dönüşüm meydana gelmektedir.

Yerel silahlı direnişler: yerel tepki → millî savunma → meşru siyasî araç haline getirilmektedir.

Bu sebeple Kuvayı Milliye sadece askerî bir yapı değildir.

Aynı zamanda: merkezî hükümete alternatif bir otorite, yerel toplumların kendini savunma mekanizması, millî iradenin sahadaki silahlı biçimi olarak ortaya çıkmaktadır.

9. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti: Dağınık Toplumdan Siyasal Örgüte

Beyannamenin dokuzuncu maddesi, çeşitli millî ve vatanî cemiyetlerin Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirildiğini ilan etmektedir. [15]

Bu kararın sosyolojik önemi büyüktür.

1919 öncesinde direniş: İzmir’de, Balıkesir’de, Erzurum’da, Trabzon’da, İstanbul’da, Kilikya’da, Karadeniz’de farklı örgütler ve yerel aktörler tarafından yürütülmekteydi.

Sivas Kongresi bunları ortak bir siyasî çatıya bağlamıştır. Bu sebeple Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kuruluşu, toplumsal hareketliliğin kurumsallaştırılması açısından değerlendirilmelidir.

10. Temsil Heyeti: Kongreden İktidara Geçiş

Beyannamenin onuncu maddesi Temsil Heyeti’nin seçilmesini ve millî teşkilatların köylerden vilayet merkezlerine kadar güçlendirilip birleştirilmesini öngörmektedir. [16]

Bu karar, Sivas Kongresi’nin en kritik kurumsal sonucudur.

Çünkü burada yalnızca: “Millet mücadele edecektir.” denilmemektedir.

Aynı zamanda: Bu mücadeleyi yönetecek temsilî bir organ kurulmuştur.

Bu sebeple Temsil Heyeti’ni sadece “kongre sekretaryası” gibi değerlendirmek doğru değildir.

Nitekim kongre sonrasında Ali Fuat Paşa’nın Batı Anadolu Umum Kuvayı Milliye Komutanlığı’na getirilmesi, Temsil Heyeti’nin fiilî yürütme gücüne dönüşmeye başladığını göstermektedir. [17]

Bu gelişme, daha sonra Ankara’da TBMM hükümetinin kurulacağı siyasal gelişmenin önemli bir ara aşamasıdır.

11. Tarihsel Coğrafya Açısından Sivas

Sivas’ın kongre merkezi olarak seçilmesi tesadüfî değildir.

Sivas: Anadolu’nun merkezî ulaşım güzergâhları üzerinde, Doğu ile Batı Anadolu arasında, Karadeniz ve İç Anadolu bağlantılarına sahip, İstanbul’dan görece uzak, askerî ve idarî açıdan önemli bir konuma sahiptir.

Amasya Tamimi’nde Sivas’ın Anadolu’nun “en emin” yerlerinden biri olarak görülmesi de bu coğrafi düşünceyi yansıtmaktadır. [18]

Dolayısıyla Sivas’ın seçilmesi üç anlam taşımaktadır: Coğrafî merkezilik → güvenlik → siyasî temsil.

Sivas böylece sadece kongrenin toplandığı şehir değil, Anadolu’nun siyasî merkezileşme sürecinin sembolik mekânı hâline gelmiştir.

12. Sosyolojik Boyut: “Millet” Nasıl İnşa Edildi?

Sivas Beyannamesi’nde “millet” hazır ve değişmez bir sosyolojik gerçeklik olarak değil, belirli söylemler aracılığıyla oluşturulan bir siyasal topluluk olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu topluluğun birleştirici unsurları: ortak vatan, ortak tehlike, ortak tarih, karşılıklı fedakârlık, millî irade, örgütlenme, savunma olarak tespit edilmiştir.

Beyanname böylece farklı bölgesel toplulukları tek bir siyasî özne hâline getirmeye çalışmıştır.

Buradaki kritik kavram “millî uyanış“tır.

Beyannamenin girişinde kongrenin, iç ve dış tehlikelerin meydana getirdiği “millî uyanış“tan doğduğu ifade edilmektedir. [19]

Bütün milletçe bilinen dış ve iç tehlikelerin doğurmuş olduğu millî uyanıştan doğan kongremiz aşağıdaki kararları almıştır.

Dolayısıyla “millet“, yalnızca nüfus toplamı değildir. Tehlike karşısında siyasallaşan toplumsal iradedir.

13. Semboller ve Anlamları

Sembol/KavramBeyannamedeki anlamıTarihsel görevi
VatanBölünmez coğrafyaSiyasal sınır
Millî iradeMeşruiyet kaynağıYeni siyasal otorite
Kuvayı MilliyeDireniş gücüFiilî savunma
Hilafetİslâmî-siyasal meşruiyetGeleneksel meşruiyet
SaltanatOsmanlı devlet devamlılığıHukukî süreklilik
KongreTemsil ve müzakereAlternatif siyaset
Temsil HeyetiMillî hareketin yürütücü organıİktidarın kurumsallaşması
Anadolu ve RumeliÜlke bütünlüğüBölgesel sınırların aşılması
30 Ekim 1918 sınırıTarihsel coğrafyaMillî sınırın referansı
MandaDış vesayet ihtimaliBağımsızlığın sınırı

14. Kişiler ve Kurumlar

Mustafa Kemal Paşa

Sivas Kongresi bağlamında Mustafa Kemal’in rolü yalnızca kongre başkanlığı değildir.

O: kongrenin toplanmasını sağlayan, farklı cemiyetleri ortaklaştıran, Temsil Heyeti’nin başında bulunan, İstanbul hükümetiyle mücadele eden, millî irade söylemini siyasî programa dönüştüren başlıca aktördür.

Hareketin toplumsal tabanı: yerel eşraf, belediyeler, Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri, askerî kadrolar, din adamları, gazeteciler, eski mebuslar, bölgesel direniş örgütleri gibi çok çeşitli aktörlerden meydana gelmektedir.

Rauf Bey

Rauf Bey, Erzurum ve Sivas kongreleri arasında önemli bir siyasî bağlantı unsurudur.

Özellikle eski Osmanlı devlet yapısı ile Anadolu hareketi arasındaki geçişi temsil eden aktörlerden biridir.

Bekir Sami Bey, Mazhar Müfit Bey ve diğer delegeler

Delegeler, Anadolu hareketinin tek merkezden yönetilen bir yapı olmadığını göstermektedir.

Kongrede farklı: bölgesel, siyasî, askerî, toplumsal çıkarlar temsil edilmiştir.

Nitekim tarih araştırmaları kongre delegelerinin sayısı, temsil ettikleri bölgeler ve katılım biçimleri konusunda önemli farklılıklar bulunduğunu göstermektedir. [20]

15. İstanbul Hükümeti ve Damat Ferit Paşa

Sivas Kongresi’nin karşısındaki temel siyasî güç İstanbul hükümetidir. Damat Ferit Paşa hükümeti, Anadolu hareketini devlet otoritesine karşı bir tehdit olarak görmektedir.

Kongrenin bastırılması için Ali Galip olayı bunun en önemli örneklerinden biridir. Ali Galip’in Sivas üzerine yürütülmeye çalışılması, merkezî hükümetin Anadolu’daki kongre hareketini denetleme teşebbüslerinden biridir. Teşebbüsün başarısız olması, Temsil Heyeti’nin siyasî ağırlığını artırmıştır. [21]  

Daha sonra İstanbul ile haberleşmenin kesilmesi ve Damat Ferit hükümetinin istifası, Sivas Kongresi’nin yalnızca fikri değil, doğrudan siyasî sonuçlar doğuran bir güç merkezi hâline geldiğini göstermiştir. [22]

16. Kongrenin Tepkileri ve Yansımaları

Sivas Kongresi’nin etkileri birkaç düzeyde ortaya çıkmıştır.

1. Anadolu’da

Müdafaa-i Hukuk örgütlerinin birleşmesi, millî hareketin daha koordineli hâle gelmesini sağlamıştır.

2. İstanbul’da

İstanbul hükümeti Anadolu üzerindeki otoritesini kaybetmeye başlamıştır.

3. Uluslararası düzeyde

İtilaf Devletleri Anadolu’daki hareketin artık yalnızca yerel bir direniş olmadığını fark etmek durumunda kalmıştır.

4. Basın alanında

İrade-i Milliye gazetesinin çıkarılması kararı, siyasî mücadelenin basın ve kamuoyu alanına taşınmasını sağlamıştır. [23]  

Bu gelişme, modern siyasal hareketlerin yalnızca askerî ve idarî kurumlarla değil, kamuoyu üretimiyle de şekillendiğini göstermektedir.

17. Eleştirel Tarih Açısından Sivas Beyannamesi

Sivas Beyannamesi üzerine tarih yazımında iki uç yaklaşım görülebilir.

Birinci yaklaşım, metni doğrudan Cumhuriyet’in kuruluş belgesi olarak yorumlama eğilimindedir.

İkinci yaklaşım ise onu Osmanlı devlet bütünlüğünü savunan geleneksel bir metin olarak değerlendirebilir.

Her iki yaklaşım da metnin tamamını açıklamakta yetersizdir.

Çünkü 1919’da henüz: saltanat kaldırılmamış, hilafet kaldırılmamış, Cumhuriyet ilan edilmemiş, TBMM açılmamış, Misak-ı Millî kabul edilmemiştir.

Buna rağmen: millî irade, temsil, millet, meşruiyet, millî teşkilat, Temsil Heyeti gibi kavramlar siyasal pratiğin merkezine yerleşmektedir.

Bu sebeple Beyannameyi sonradan gerçekleşecek gelişmelerin tamamını önceden ilan eden bir belge olarak okumak anakroniktir.

Daha doğru okuma şudur:

Sivas Beyannamesi, Osmanlı siyasal düzeninin çözülme döneminde ortaya çıkan iktidar boşluğunu millî irade ve temsil kavramlarıyla doldurmaya çalışan bir geçiş programıdır.

18. Sivas Beyannamesi ve Millî Egemenliğe Giden Hat

Belgenin tarihsel çizgisi şu şekilde kurulabilir:

Amasya Tamimi (22 Haziran 1919)

↓
Erzurum Kongresi (23 Temmuz–7 Ağustos 1919)

↓
Sivas Kongresi (4–11 Eylül 1919)

↓
Temsil Heyeti’nin ülke ölçeğinde siyasî aktör hâline gelmesi

↓
Amasya Görüşmeleri (20–22 Ekim 1919)

↓
Misak-ı Millî (1920)

↓
TBMM’nin açılması (23 Nisan 1920)

↓
Millî egemenlik esasına dayanan yeni devlet düzeni

Bu çizgide Sivas Kongresi bir eşiktir.

Erzurum’daki bölgesel örgütlenme ile Ankara’daki millî meclis hükümeti arasında önemli bir geçiş noktasıdır.

TBMM’nin kendi yayımladığı Millî Egemenlik Belgeleri derlemesi de Havza, Amasya, Erzurum ve Sivas belgelerini Misak-ı Millî ile birlikte millî egemenliğin gelişimindeki kilometre taşları olarak değerlendirmektedir. [24]

19. Beyannamenin Tarihsel Önemi

Sivas Kongresi Beyannamesi’nin önemi beş başlıkta toplanabilir:

1. Coğrafî bütünlük

Vatan kavramı belirli tarihsel sınırlar içerisinde tanımlanmıştır.

2. Siyasal bütünlük

Yerel cemiyetler Anadolu ve Rumeli çapında tek bir örgütte birleştirilmiştir.

3. Meşruiyet

Millî irade devlet yönetiminin temel meşruiyet ölçütlerinden biri hâline getirilmiştir.

4. Kurumsallaşma

Temsil Heyeti, millî hareketin merkezî organı hâline gelmiştir.

5. Bağımsızlık

Manda ve dış vesayet düşüncesi reddedilerek siyasî egemenliğin korunması esas alınmıştır.

Sonuç

Sivas Kongresi Beyannamesi, Türk Millî Mücadele tarihinin yalnızca askerî direniş boyutunu değil, siyasî, hukukî, toplumsal ve coğrafî yeniden yapılanmasını anlamak bakımından temel kaynaklardan biridir.

Beyanname bir taraftan Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü, hilafet ve saltanat makamını savunurken, diğer taraftan millî iradeyi siyasî meşruiyetin merkezine yerleştirmiştir. Bu iki unsurun aynı belgede bulunması bir çelişkiden çok, 1919’un geçiş döneminin karakteristik özelliğidir.

Metin henüz Cumhuriyet’i ilan etmez; fakat Cumhuriyet’e giden siyasî zemini hazırlayan kavramları güçlendirir.

Henüz saltanatı kaldırmaz; fakat yönetimin millet iradesine tabi olması gerektiğini savunur.

Henüz TBMM’yi kurmaz; fakat Temsil Heyeti aracılığıyla alternatif bir siyasî merkez oluşturur.

Henüz Misak-ı Millî’yi ortaya koymaz; fakat Mondros sınırlarını esas alan vatan tasavvuruyla onun fikri ve siyasî zeminini güçlendirir.

Dolayısıyla Sivas Beyannamesi’nin tarihsel anlamı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin tek başına başlangıç noktası olması değil; eski siyasal meşruiyet biçimleri ile yeni millî egemenlik anlayışının aynı metin içerisinde karşılaşmasını sağlamasıdır.

Eleştirel tarih açısından en önemli sonuç da budur: Sivas Kongresi, hazır ve tamamlanmış bir “Cumhuriyet projesinin” ilanı olmaktan ziyade, savaş, işgal, devlet otoritesinin zayıflaması, yerel direnişler, uluslararası baskı ve temsil bunalımının içinden yeni bir siyasal düzenin adım adım inşa edildiği tarihsel laboratuvardır.

Bu açıdan 11 Eylül 1919 tarihli Beyanname, “vatanın kurtarılması” ile “iktidarın yeniden tanımlanması” gelişmelerini aynı siyasî metinde birleştiren bir kurucu belgedir.

Dipnotlar

[1] Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, Millî Egemenlik Belgeleri, der. Sefer Yazıcı, TBMM Basımevi, Ankara, Ağustos 2015, Eserde Amasya Tamimi’nin günümüz Türkçesi 13–14. sayfalardadır.

[2] Haluk Selvi, “Sivas Kongresi” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Cilt 37, İstanbul, 2009.

[3] Selvi, “Sivas Kongresi.”

[4] Selvi, “Sivas Kongresi.”

[5] TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, Millî Egemenlik Belgeleri, s. 23–25, 30–31.

[6] TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, Millî Egemenlik Belgeleri, 30.

[7]    A.g.e.,  s. 30.

[8]   A.g.e., s. 30.

[9]   A.g.e., s. 30.

[10] Selvi, “Sivas Kongresi.”

[11] TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, Millî Egemenlik Belgeleri, s. 24.

[12]  A.g.e., s. 30–31.

[13]  A.g.e., s. 31.

[14]  A.g.e., s. 30.

[15]  A.g.e., s. 31.

[16]  A.g.e., s. 31.

[17] Selvi, “Sivas Kongresi.”

[18] TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, Millî Egemenlik Belgeleri, s. 13.

[19]   A.g.e., 30.

[20] Fatih M. Sancaktar, “Sivas Kongresi (4–11 Eylül 1919) Delegelerine Dair Bazı Tespitler” Tarih Dergisi, Sayı: 71 (28 Ağustos 2020), s. 473-496.

[21] Selvi, “Sivas Kongresi.”

[22]   A.g.e.

[23]   A.g.e.

[24] TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, Millî Egemenlik Belgeleri, s. 3–5.

Kaynakça

Kemal ATATÜRK, Nutuk, Cilt: III Vesikalar, M. E. B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1982, s. 945-949, Vesika: 54

Mazhar Müfit KANSU, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, I. Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1997, s. 207-221

Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı, Millî Egemenlik Belgeleri, Derleyen Sefer Yazıcı, TBMM Basımevi, Ankara, 2015.

Fatih M. Sancaktar, “Sivas Kongresi (4–11 Eylül 1919) Delegelerine Dair Bazı Tespitler” Tarih Dergisi, Sayı: 71 (28 Ağustos 2020), s. 473-496.

Haluk Selvi, “Sivas Kongresi” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Cilt 37, İstanbul, 2009.

S. Esin Dayı, “Erzurum Kongresi Beyannamesinden Sivas Kongresi Beyannamesine”, Sivas Kongresi II. Uluslararası Sempozyumu (2 Eylül 2023-Sivas), Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, 2004, s. 53-68.

Firdes Temizgüney, “Sivas Kongresi”, Atatürk Ansiklopedisi, 28 Şubat 2021

Continue Reading

Türkler ve Zaferleri

FAHRETTİN ALTAY’IN HATIRALARINDA BÜYÜK TAARRUZ VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ

Published

on

Özet

Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Milli Mücadele’nin askerî bakımdan kesin sonuç üreten en önemli safhasıdır. 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da gerçekleşen Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve ardından gelen takip harekâtıyla Yunan ordusunun Anadolu’daki askerî varlığının tasfiyesine dönüşmüştür. Bu dönemde Fahrettin Altay Paşa’nın komuta ettiği 5. Süvari Kolordusu, Yunan ordusunun gerilerine sızarak ulaştırma ve haberleşme hatlarını kesmiş, çekilme yollarını tehdit etmiş ve takip harekâtında belirleyici bir rol üstlenmiştir.

Bu makalenin amacı, Büyük Taarruz’u yalnızca bir askerî zafer olarak değil, mekân, insan, kurum, komuta, lojistik, hafıza, sembol ve siyasal meşruiyet ilişkileri içerisinde incelemektir. Çalışmanın temel birincil kaynağı Fahrettin Altay’ın 10 Yıl Savaş ve Sonrası, 1912–1922 adlı hatıratıdır. Altay’ın anlatısı, doğrudan olayların içinde bulunmuş bir kolordu komutanının tanıklığı olması bakımından büyük değer taşımaktadır. Bununla birlikte hatıratın olaylardan yıllar sonra kaleme alınmış olması, kişisel hafıza, seçici hatırlama, kendini konumlandırma ve geriye dönük anlamlandırma sorunlarını da beraberinde getirmektedir.

Makalenin temel tezi, Altay’ın hatıralarında Büyük Taarruz’un yalnızca cephede kazanılmış bir muharebe olarak değil, sürat, hareketlilik, coğrafyaya hâkimiyet, komuta koordinasyonu, askerî disiplin ve millî iradenin birleşmesiyle ortaya çıkan stratejik bir dönüşüm olarak temsil edildiğidir. Özellikle süvari, Altay’ın anlatısında klasik bir savaş sınıfı olmaktan çıkarak hareket, haberleşme, kuşatma, psikolojik üstünlük ve stratejik derinlik kavramlarının taşıyıcısı hâline gelmiştir.

Anahtar Kelimeler: Fahrettin Altay, Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi, 5. Süvari Kolordusu, Dumlupınar, Kocatepe, Sincanlı Ovası, askerî tarih, tarihsel coğrafya, Millî Mücadele, hatırat, eleştirel tarih.

GİRİŞ

26 Ağustos 1922 sabahı başlayan Büyük Taarruz, Millî Mücadele’nin askerî kaderini değiştiren bir stratejik harekât olmuştur. Türk ordusu yaklaşık bir yıl boyunca Sakarya Zaferi sonrasında yeniden teşkilatlanmış, insan gücü, silah, mühimmat, iaşe ve ulaştırma bakımından eksikliklerini gidermeye çalışmış ve kesin sonuçlu bir taarruz için hazırlanmıştır. 26 Ağustos’ta başlayan harekât 30 Ağustos’taki Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile kesin bir aşamaya ulaşmış; 1 Eylül’de verilen takip emriyle Yunan ordusunun Anadolu’dan çıkarılması hedefi doğrudan takip harekâtına dönüşmüştür. Resmî askerî tarih anlatılarında Büyük Taarruz’un planında baskın, kuvvetlerin belirli bir bölgede yoğunlaştırılması ve Yunan ordusunun geri çekilme yollarının kesilmesi temel unsurlar arasında gösterilmektedir.

Bu olayın hatırat kaynakları içerisindeki önemli tanıklarından biri Fahrettin Altay’dır. Altay, savaşın doğrudan karar ve uygulama mekanizmalarından birinin içinde yer almış; 5. Süvari Kolordusu’na komuta etmiştir. Dolayısıyla onun anlatısı yalnızca “savaşı gören” bir kişinin tanıklığı değildir. Altay aynı zamanda savaşın planlanması, birliklerin intikali, süvari harekâtı, düşman gerisine sızma ve takip safhasının komutanlarından biridir.

Altay’ın hatıratının özel niteliği, kendisinin de ifade ettiği üzere, gördüklerini ve yaşadıklarını tarih sırasıyla aktarma iddiasıdır. Bununla birlikte tarihçinin görevi, hatıratın “gerçeği söylediği” varsayımından hareket etmek değil, hatıratın nasıl bir gerçeklik kurduğunu sorgulamaktır. Bu sebeple Altay’ın anlatısı üç düzlemde okunmalıdır:

  1. Olayın kendisi,
  2. Olayın Altay tarafından hatırlanışı,
  3. O hatırlamanın sonraki kuşaklara hangi anlamı aktardığı.

Bu üç düzlem birbirinden ayrılmadığında hatırat ile tarihsel gerçeklik birbirine indirgenmiş olur.

1. FAHRETTİN ALTAY’IN HATIRATINDA TARİHSEL TANIKLIK VE HAFIZA

Fahrettin Altay’ın 10 Yıl Savaş ve Sonrası adlı eseri, Balkan Savaşları’ndan Millî Mücadele’nin sonuna kadar uzanan geniş bir askerî-siyasî tecrübe alanını kapsamaktadır.

Altay’ın hatıraları, geleneksel savaş tarihinden farklı olarak yalnızca “hangi birlik nerede savaştı?” sorusuna cevap vermemektedir. Komutanların davranışları, askerlerin psikolojisi, ulaşım sorunları, coğrafî şartlar, haberleşme, yerel halkın tutumu ve komutanlar arasındaki ilişkiler anlatının içerisinde yer almaktadır.

Bu durum hatıratı sosyal tarih açısından da önemli hâle getirmektedir. Ancak hatıratın temel sınırlılığı unutulmamalıdır: Hatıra, olayın kendisi değildir.

Altay 1922’de yaşadığı olayları daha sonraki yıllarda yeniden kurmaktadır. Bu sebeple anlatı, olayların kronolojik sıralamasını korusa bile sonradan kazanılmış anlamların geçmişe aktarılması ihtimalini taşımaktadır.

Bu bakımdan Altay’ın hatıralarındaki “Büyük Zafer“, yalnızca 1922 yılındaki bir askerî sonuç değil, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra anlamı daha da belirginleşen bir tarihsel dönüm noktasıdır.

2. BÜYÜK TAARRUZ’UN STRATEJİK ARKA PLANI

Sakarya Meydan Muharebesi’nin ardından Türk ve Yunan orduları arasında yaklaşık bir yıllık bir hazırlık dönemi olmuştur. Bu dönem, yüzeysel olarak bir “bekleme dönemi” gibi görünse de gerçekte Türk ordusunun yeniden yapılanma dönemidir.

Türk tarafında üç temel problem bulunmaktadır: insan gücü, silah ve mühimmat, lojistik ve ulaştırma.

Bunlara bir de stratejik problem eklenmiştir: Kesin sonuçlu taarruz nerede yapılacaktır?

Büyük Taarruz’un başarısının temelinde, Yunan ordusunun savunma sisteminin belirli bir noktada aşılması ve Türk ordusunun esas kuvvetlerinin bu bölgede yoğunlaştırılması bulunmaktadır.

Resmî askerî kaynaklar, 26 Ağustos taarruzunda Türk ordusunun ağırlık merkezinin Afyonkarahisar’ın güneyindeki bölgede oluşturulduğunu ve Yunan ordusunun gerilerine yönelik süvari harekâtının planın tamamlayıcı unsuru olduğunu belirtmektedir.

Altay’ın hatıratındaki önemli meselelerden biri de bu stratejik tasarımın hareket unsurudur.

Süvari burada yalnızca piyadenin önünden giden bir kuvvet değildir.

Süvari: keşif + kuşatma + haberleşme kesme + ulaşım hatlarını tahrip + psikolojik baskı + takip görevlerinin tamamını üstlenmektedir.

3. TARİHSEL COĞRAFYA: AFYON–SİNCANLI–DUMLUPINAR HATTI

Büyük Taarruz’un anlaşılması için haritaya bakmak yeterli değildir; arazinin askerî davranış üzerindeki etkisinin incelenmesi gerekmektedir.

Afyonkarahisar, Dumlupınar, Sincanlı Ovası, Ahır Dağları, İlbulak Dağı ve Uşak istikameti, birbirinden bağımsız yerler değildir. Bunlar bir harekât coğrafyası meydana getirmektedir.

Türk stratejisinin önemli unsurlarından biri, Yunan ordusunun cephe hattını yalnızca önünden değil, arkasından da tehdit etmektir.

Bu noktada 5. Süvari Kolordusu’nun Ahır Dağları üzerinden geçirilmesi son derece önemlidir.

Altay’ın anlatısı, coğrafyanın askerî bir “engel” olmaktan çıkarılıp stratejik avantaja dönüştürüldüğünü göstermektedir. Süvarilerin sarp geçitlerden geçirilmesi, Yunan savunmasının beklemediği bir doğrultudan geriye sarkmayı mümkün kılmıştır. Altay’ın ilgili anlatısı 1970 baskısında özellikle 331–332. sayfalardaki bölümle ilişkilendirilmektedir. Nitekim Büyük Taarruz üzerine yapılan çalışmalarda da Altay’ın bu bölümüne atıf yapılmaktadır:

“Süvari Kolordusu da aynı gece hareketle 24 Ağustos akşamı kötü yollardan Sandıklı’ya vardı. Sandıklı’ya vardığımız zaman Afyon güneyindeki dağların hâkim tepelerinin düşman tarafından iyice tahkim edildi­ğini ve üstün kuvvetlerle tutulduğunu gördük.

Kafalarımız düşmanın açığını yakalayıp ve kahredici darbeyi bir an önce indirebilmenin çarelerini araştırmakla meşguldü, düşündüğümüz tek şey ise zaferdi.

Bundan önceki bir önemli olayda olduğu gibi bu sefer de gene keşif birliklerine görev verirken bir taraftan da kendim keşfe çıktım. Yaptığım bu keşifler sırasında Çiğiltepe batısında Ahir dağlarında ormanlık ve sarp arazide Yörük Mezarından geçerek Sinanpaşa Ovası’na inen bir patikanın mevcudiyetini öğrendim. Şunu da anlamıştım ki bu gedik düşman tarafından tahkim edilmekte ihmale uğramıştır.

Bu yolun Sinanpaşa Ovası’na çıktığı yerdeki Tokuşlar köyünde Haydar Ağa isminde birisi bizim 6. Tümen Komutanı Nazmi Beyle irtibatta bulunuyor, önemli haberleri bildiriyordu. Ona bir teğmen göndererek gediğin düşman tarafından nasıl muhafaza edildiğini sordurdum. Bir taraftan da Ordu Kumandanlığından piyadelerin cepheyi yarmalarına intizardan ise bu gece bu patikadan hareketime müsaade etmesini rica ettim. Muvafakat cevabını alınca da hiç vakit kaybetmeden I. Tümen ile 14. Tümeni birbiri ardından harekete geçirdim. 15 Kilometre gerideki 2. Tümen de bunları takip edecekti. Kılavuzların yardımı ile gece yürü­yüşüne koyularak süvari kolordusunun tek koldan ormanlık ve çok fena bir keçi yolundan ilerlemesi ve bu yürü­yüşü düşmandan saklayabilmek için ayrıca uğraşması hakikaten hayli güç oldu. I. Tümenin arkasında karargâh arkadaşlarımla giderken kolbaşına geçmek istedim, Uçurum ve karanlıklar arasında bu daracık yoldan ileri geçmem bile mesele oldu. Yolda keşiften dönmekte olan teğmene rastladım ve Haydar Ağadan aldığı bilgiyi sordum. Teğmenin anlattıklarından düşmanın yalnız gündüzleri bu gediği bir bölük süvari ile tuttuğu geceleri ise Sinanpaşa’ya çekildiği anlaşılıyordu. Sabahın erken saatlerinde I. Tümen kolbaşı vadinin ovaya çıktığı noktaya varmıştı, 14. Tümen de arkadan ilerlemekteydi.”

Burada tarihsel coğrafyanın temel ilkesi ortaya çıkmaktadır: Coğrafya savaşı belirlemez fakat savaşın mümkün olan ve olmayan hareketlerini belirler.

Ahır Dağları, Yunan açısından doğal koruma alanı olarak değerlendirilirken Türk komuta heyeti tarafından gizli geçiş güzergâhına dönüştürülmüştür.

Bu sebeple Büyük Taarruz’un başarısı yalnızca asker sayısıyla açıklanamaz.

4. 5. SÜVARİ KOLORDUSU VE FAHRETTİN ALTAY

Fahrettin Altay’ın anlatısının merkezinde 5. Süvari Kolordusu bulunmaktadır. Kolordunun görevi, klasik anlamda cephe savaşına katılmaktan çok daha geniştir.

Esas hedef: Yunan ordusunun gerisini parçalamaktır.

Bu sebeple Altay’ın askerî anlayışında “sürat” temel kavramlardan biridir.

Süvari: düşmanın haberleşmesini kesmek, demiryolunu tahrip etmek, köprüleri kullanılmaz hâle getirmek, telgraf hatlarını kesmek, çekilme yollarını kontrol etmek, düşman birlikleri arasında panik oluşturmak suretiyle Yunan ordusunun cephedeki direncini arkadan çözmeye başlamıştır.

Bu noktada 5. Süvari Kolordusu’nun harekâtı, modern savaşın “cephe” kavramının sınırlarını aşmaktadır. Savaş artık yalnızca iki ordunun karşı karşıya gelmesi değildir.

Cephe + cephe gerisi + ulaşım + haberleşme + psikoloji aynı savaş alanının parçaları hâline gelmiştir.

Altay’ın anlatısında süvari bu sistemin hareketli unsurudur.

5. 26 AĞUSTOS: BASKIN VE HAREKET

26 Ağustos sabahı Kocatepe’den başlayan taarruz, Türk ordusunun stratejik planının uygulamaya geçirilmesidir.

Resmî kaynaklara göre topçu ateşi erken saatlerde başlamış, ardından piyade birlikleri Yunan mevzilerine yönelmiştir. 5. Süvari Kolordusu ise Ahır Dağları’nı aşarak Yunan cephesinin gerisine sarkmıştır.

Bu durum iki ayrı hareketin birleşmesini ortaya çıkarmaktadır: Cepheden yarma ve geriden kuşatma.

Başarı bu ikisinin zamanlamasının birleşmesinden doğmuştur.

Altay’ın anlatısının askerî açıdan önemli yönlerinden biri, süvarilerin yalnızca düşmanla doğrudan çatışmaya girmediğini, savaşın iletişim ve ulaşım sistemini hedef aldığını göstermesidir.

Demiryolu burada stratejik bir semboldür. Demiryolu: ordu + ikmal + haberleşme + merkezî komuta + geri çekilme arasındaki bağlantıyı sağlayan damar konumundadır.

Bu damarın kesilmesi, Yunan ordusunun yalnızca fiziksel hareket kabiliyetini değil, komuta bütünlüğünü de zayıflatmıştır.

6. SİNCANLI OVASI: CEPHE GERİSİNİN SAVAŞ ALANINA DÖNÜŞMESİ

Süvari Kolordusu’nun Sincanlı Ovası’na çıkışı Büyük Taarruz’un en dikkat çekici harekâtlarından biridir.

Süvarilerin Yunan hatlarının arkasında görünmesi, düşmanın zihninde savaş alanının sınırlarını ortadan kaldırmıştır.

Artık Yunan askeri için güvenli bir “arka” bulunmamaktadır. Bu durum askerî psikoloji açısından önemlidir.

Çünkü bir ordunun savaşma gücü yalnızca silah ve asker sayısıyla değil, kaçış ve ikmal ihtimaline duyduğu güvenle de ilgilidir.

Süvari baskısı: güven duygusunu → belirsizliğe, düzeni → paniğe, geri çekilmeyi → dağılmaya dönüştürmüştür.

Altay’ın hatıralarında süvarinin hareketi bu sebeple yalnızca taktik bir başarı değildir. Bu aynı zamanda psikolojik savaştır.

7. DUMLUPINAR VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ

26 Ağustos’taki yarma harekâtının ardından 27–29 Ağustos günlerinde Türk ordusunun hedefi, Yunan kuvvetlerinin düzenli biçimde geri çekilerek yeni bir savunma hattı kurmasını engellemektir.

30 Ağustos’ta Dumlupınar çevresinde savaş kesin sonuç aşamasına ulaşmıştır.

Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin stratejik anlamı, Yunan ordusunun ana kuvvetlerinin imha veya esir edilmesiyle ortaya çıkmıştır. 26–30 Ağustos arasındaki harekâtın temel stratejisi düşmanın ana kuvvetlerini imha etmektir ve 30 Ağustos’ta bu hedef gerçekleşmiştir.

Bu sebeple 30 Ağustos’u yalnızca “bir muharebe günü” olarak değerlendirmek eksiktir.

30 Ağustos: Büyük Taarruz’un askerî sonucunun kesinleştiği gün olduğu kadar, Yunan ordusunun Anadolu’da stratejik üstünlüğünün sona erdiği gündür.

8. “BAŞKOMUTANLIK” KAVRAMININ SİYASAL VE SEMBOLİK ANLAMI

“Başkomutanlık Meydan Muharebesi” adı yalnızca askerî bir isim değildir. Başkomutanlık kavramı, savaşın askerî ve siyasî iktidarının tek bir stratejik merkezde birleşmesini temsil etmektedir.

Bu merkez Mustafa Kemal Paşa’dır.

Fakat burada eleştirel tarih açısından önemli bir ayrım yapılmalıdır.

Zaferi yalnızca Mustafa Kemal’in şahsî iradesine indirgemek tarihsel süreci basitleştirir.

Çünkü savaşın gerçek yapısında: Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Fahrettin Altay Paşa, Nurettin Paşa, Yakup Şevki Paşa, kolordu ve tümen komutanları, kurmay subaylar, erler, TBMM, cephe gerisindeki lojistik örgütlenme, Anadolu halkının üretim ve taşıma kapasitesi birlikte bulunmaktadır.

Resmî kaynaklar da Büyük Taarruz sırasında Genelkurmay Başkanlığını Fevzi Çakmak’ın, Batı Cephesi Komutanlığını İsmet İnönü’nün, 1. Orduyu Nurettin Paşa’nın, 2. Orduyu Yakup Şevki Paşa’nın ve Süvari Kolordusu’nu Fahrettin Altay’ın yönettiğini belirtmektedir.

Dolayısıyla Başkomutanlık kavramı, tek kişilik bir savaş değil, merkezî stratejik komuta ile kolektif askerî uygulamanın birleşimidir.

9. KİŞİLER VE TEMSİL ETTİKLERİ ANLAYIŞLAR

a. Mustafa Kemal Paşa: Stratejik irade

Altay’ın hatıralarındaki Mustafa Kemal, yalnızca emir veren bir başkomutan değildir.

O: risk alan, karar veren, coğrafyayı değerlendiren, komutanlar arasında koordinasyon sağlayan, zamanlamayı belirleyen bir stratejik aktör olarak görünmektedir.

Büyük Taarruz’un resmî tarih anlatılarında da Mustafa Kemal’in Kocatepe’den başlayarak savaşın kritik aşamalarında cepheye yakın biçimde harekâtı yönettiği vurgulanmaktadır.

b. Fevzi Paşa: Kurmay akıl

Fevzi Çakmak, ordunun genel stratejisinin ve kurmay koordinasyonunun temsilcisidir. Bu sebeple zaferin yalnızca ön cephedeki cesaretle değil, kurmay planlamasıyla da ilişkili olduğu görülmektedir.

c. İsmet Paşa: Cephe koordinasyonu

İsmet Paşa’nın rolü, farklı orduların ve birliklerin ortak strateji içerisinde hareket ettirilmesidir. Bu bakımdan “cephe komutanlığı“, stratejik kararın operasyonel düzeye aktarılması anlamına gelir.

d. Fahrettin Altay: Hareketli savaş

Altay’ın temsil ettiği temel askerî değer: hareket kabiliyetidir.

Süvari, onun anlatısında disiplinli, hızlı ve coğrafyaya uyum sağlayan bir kuvvet olarak ortaya çıkmaktadır.

e. Mehmetçik: Kolektif fedakârlık

Hatıratın insanî boyutunda asker, yalnızca “mevcut” değildir. Asker: yürür, savaşır, açlık ve yorgunlukla mücadele eder, süngü hücumuna katılır, ölür veya yaralanır.

Bu sebeple zafer anlatısının toplumsal temeli, subay kadrosunun ötesinde erlerin fiziksel dayanıklılığıdır.

10. KAVRAMLAR VE SEMBOLLER

a. Süvari

Altay’ın anlatısında süvari, “hareket” sembolüdür.

Süvari: hız + keşif + kuşatma + baskın + takip anlamlarını bir arada taşır.

b. At

At, yalnızca ulaşım aracı değildir. Anadolu’nun geniş ve yol dışı coğrafyasında hareket özgürlüğünün sembolüdür.

3c. Dağ

Ahır Dağları, Yunan savunması açısından doğal engel; Türk ordusu açısından ise aşılması gereken ve sonunda stratejik avantaja çevrilen coğrafî eşiktir.

d. Demiryolu

Demiryolu modern savaşın lojistik omurgasıdır. Süvarilerin demiryolu hatlarına yönelik harekâtı, düşmanın maddî altyapısını hedef almaktadır.

e. Kocatepe

Kocatepe, zaman içerisinde Büyük Taarruz’un hafızadaki başlangıç sembolüne dönüşmüştür. Burada mekân, tarihsel hafızanın taşıyıcısıdır.

f. Dumlupınar

Dumlupınar, kesin sonuç kavramının sembolüdür.

Kocatepe: başlangıç, Dumlupınar: kesin sonuç, İzmir: takibin siyasî ve askerî tamamlanışı olarak okunabilir.

11. TARİHSEL SOSYOLOJİ: ORDU VE TOPLUM

Büyük Taarruz’u yalnızca askerî bir örgütün başarısı olarak açıklamak yeterli değildir. Ordu, Anadolu toplumunun kaynaklarına dayanmaktadır.

Asker: köyden, kasabadan, şehirden, ailesinden gelmektedir.

Bu sebeple cephedeki başarı, cephe gerisinin üretim kapasitesinden bağımsız değildir. İaşe, ulaşım, hayvan, yem, giyecek ve mühimmat gibi unsurlar savaşın görünmeyen altyapısını meydana getirmiştir.

Burada Büyük Taarruz’un sosyolojik karakteri ortaya çıkar: Devletin sınırlı maddî kapasitesi ile toplumun seferber edilen kaynakları birleşmiştir.

Bu bağlamda Büyük Taarruz, yalnızca “ordu ile Yunan ordusu arasındaki savaş” değildir. Aynı zamanda: Anadolu toplumunun ekonomik ve sosyal kaynaklarının askerî hedef doğrultusunda örgütlenmesidir.

12. YUNAN ORDUSU: ASKERÎ ÜSTÜNLÜK VE STRATEJİK YALNIZLIK

Eleştirel tarih yöntemi, Türk ordusunun başarısını yalnızca “kahramanlık” üzerinden açıklamamayı gerektirir.

Yunan ordusunun da: insan gücü, topçu, makineli tüfek, motorlu ulaşım, tahkimat, lojistik bakımından önemli imkânları vardı.

Millî Savunma Bakanlığı’nın tarih anlatısında da Büyük Taarruz öncesinde Yunan ordusunun özellikle makineli tüfek, top, uçak ve motorlu araçlarda üstün olduğu; buna karşılık Türk tarafının süvari bakımından avantajlı bulunduğu belirtilmektedir.

Bu durum önemli bir çelişki yaratmaktadır: Maddî bakımdan daha güçlü olan taraf stratejik olarak yenilmiştir.

Buradan çıkarılacak tarihsel sonuç şudur: Savaşın sonucu yalnızca silah miktarı tarafından belirlenmez. Silah + strateji + komuta + coğrafya + zamanlama + moral + haberleşme birlikte değerlendirilmelidir.

13. HATIRATIN DİLİ VE “BEN” MERKEZLİ TARİH

Altay’ın hatıratında “ben” anlatımı kaçınılmazdır. Çünkü eser bir komutanın anılarıdır.

Fakat tarihçi için burada önemli bir metodolojik sorun vardır. Bir komutanın kendi rolünü anlatması ile savaşın bütün gerçekliğini anlatması aynı şey değildir.

Bu sebeple Altay’ın hatıraları: birincil kaynak olarak çok değerli ama tek başına yeterli değildir.

Örneğin süvari harekâtının önemi Altay’ın anlatısında doğal olarak geniş yer tutmaktadır. Başka komutanların hatıraları, Yunan kaynakları ve Genelkurmay belgeleri ise aynı olayı farklı bakış açılarından gösterebilir.

Bu sebeple Altay’ın anlatısını İsmet İnönü, Mustafa Kemal Atatürk, Yunan komutanlarının hatıraları ve resmî askerî belgelerle karşılaştırmak gerekir.

Bu yöntem, “Altay doğru söylüyor mu?” sorusundan daha gelişmiş bir soru üretir: “Altay’ın gördüğü, hatırladığı ve anlamlandırdığı olay, diğer kaynaklarla karşılaştırıldığında hangi ölçüde doğrulanmaktadır?”

14. ELEŞTİREL TARİH YÖNTEMİYLE ALTAY’IN ANLATISININ DEĞERLENDİRİLMESİ

Altay’ın hatıratı için dört ayrı test uygulanabilir.

a. Olay doğrulaması

Altay’ın belirttiği harekâtlar askerî belgelerle karşılaştırılmalıdır.

b. Kronolojik doğrulama

Birliklerin hareket tarihleri, saatleri ve güzergâhları diğer kaynaklarla karşılaştırılmalıdır.

c. Mekânsal doğrulama

Anlatılan güzergâhlar tarihsel haritalarla kontrol edilmelidir.

d. Hafıza analizi

Altay’ın olaylara yüklediği anlamın 1922’deki anlamla sonraki dönemlerdeki anlam arasında farklılaşıp farklılaşmadığı incelenmelidir.

Bu dört yöntem birlikte kullanıldığında hatırat hem tarihî belge hem de hafıza metni olarak okunabilir.

15. 30 AĞUSTOS’UN HAFIZADAKİ DÖNÜŞÜMÜ

30 Ağustos’un tarihsel anlamı savaşın ötesindedir. 1922’de bu tarih öncelikle askerî bir zaferdir. Sonraki yıllarda ise: ulusal egemenlik, bağımsızlık, askerî başarı ve devlet kurma kavramlarıyla ilişkilendirilmiştir.

Bu sebeple 30 Ağustos’un sembolik anlamı zaman içerisinde genişlemiştir.

Başkomutanlık Meydan Muharebesi: askerî olay → ulusal hafıza → devletin kuruluş anlatısı şeklinde dönüşmüştür.

Altay’ın hatıratı bu dönüşümün önemli tanıklıklarından biridir.

16. “ORDULAR, İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ’DİR” VE TAKİP SAVAŞI

30 Ağustos’tan sonra savaş sona ermemiştir. Tam tersine, kesin zaferin siyasî sonucunu yaratacak takip harekâtı başlamıştır.

1 Eylül 1922 tarihli emir, savaşın yönünü açıkça İzmir ve Batı Anadolu’nun kurtuluşuna çevirmiştir. Resmî kaynaklarda bu emir, Başkomutanlık Meydan Muharebesi sonrasında takip harekâtının temel sembollerinden biri olarak aktarılmaktadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları,

Afyonkarahisar, Dumlupınar Büyük Meydan Muharebesinde zalim ve mağrur bir ordunun anasır-ı asliyesini [asli unsurlarını] inanılmayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. Büyük ve necip [asil] milletimizin fedakârlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz. Sahibimiz olan büyük Türk milleti istikbalinden [geleceğinden] emin olmaya haklıdır. Muharebe meydanlarındaki maharet ve fedakârlıklarınızı yakından müşahede [görüyor] ve takip ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdiratına delalet etmek [aracı olmak] vazifemi mütevelliyen [ara vermeden] ve mütemadiyen [durmadan] ifa edeceğim [yerine getireceğim]. Başkumandanlığa teklifatta [tekliflerde] bulunulmasını cephe kumandanlığına emrettim. Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini nazar-ı dikkate alarak ilerlemesini ve herkesin kuvay-ı akliyesini [akli kuvvetlerini] menabi-i celadet ve hamiyetini [kahramanlık ve hamiyet kaynaklarını] müsabaka ile izale-i [sarf etmeye] devam eylemesini talep ederim. Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir; ileri!

1-9-[13]38[1922]              Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi  

                                                         Başkumandan

                                                        Mustafa Kemal                                                                    

Bu emir: savunmadan taarruza, taarruzdan imhaya, imha harekâtından takip ve kurtuluşa geçişin sembolüdür.

Fahrettin Altay’ın süvarileri açısından ise bu dönem, hareket kabiliyetinin en üst düzeye çıktığı safhadır.

Süvari artık yalnızca düşman gerisine sızan bir kuvvet değil, kaçan ordunun peşinden ilerleyen stratejik takip kuvvetidir.

17. FAHRETTİN ALTAY’IN HATIRALARINDA “ZAFER” KAVRAMI

Altay açısından zaferin üç boyutu bulunmaktadır:

Birinci boyut: Askerî

Yunan ordusunun yenilmesi.

İkinci boyut: Coğrafî

Anadolu’nun işgal altındaki bölgelerinin kurtarılması.

Üçüncü boyut: Siyasal

TBMM Hükûmeti’nin askerî başarısının siyasî meşruiyetini güçlendirmesi.

Bu üç boyut birbirinden ayrı değildir.

Askerî zafer olmadan siyasî hedefe ulaşılamazdı.

Siyasî irade olmadan askerî başarı sürdürülemezdi.

Toplumsal destek olmadan ordu bu savaşı devam ettiremezdi.

Dolayısıyla Büyük Taarruz: askerî + siyasal + toplumsal bir olaydır.

18. ALTAY’IN ANLATISININ GÜÇLÜ VE ZAYIF YÖNLERİ

Güçlü yönleri

  1. Olayların içinde bulunan üst düzey bir komutanın tanıklığıdır.
  2. Süvari harekâtına ilişkin birinci elden bilgiler sunmaktadır.
  3. Komuta ilişkilerini göstermektedir.
  4. Coğrafyanın askerî kararlar üzerindeki etkisini ortaya koymaktadır.
  5. Savaşın teknik ve insanî boyutlarını birlikte değerlendirme imkânı sağlamaktadır.

Sınırlılıkları

  1. Hatıra olaylardan sonra kaleme alınmıştır.
  2. Yazarın kendi rolünü öne çıkarma ihtimali vardır.
  3. Başka komutanların bakış açıları aynı ölçüde temsil edilmez.
  4. Yunan tarafının deneyimi sınırlı biçimde görünür.
  5. Sonraki Cumhuriyet dönemi hafızasının olayların anlatımını etkilemiş olması mümkündür.

Bu sebeple Altay’ın hatıratı “mutlak hakikat” değil, yüksek değerde bir tanıklık kaynağı olarak değerlendirilmelidir.

19. ÇOK BOYUTLU VAKA ANALİZİ

BoyutBüyük Taarruz’daki karşılığı
AskerîYunan savunmasının yarılması
StratejikKuvvetlerin ağırlık merkezinde yoğunlaştırılması
Operasyonel5. Süvari Kolordusu’nun düşman gerisine sarkması
CoğrafîAhır Dağları–Sincanlı–Dumlupınar hattı
Lojistikİkmal ve ulaştırma sistemlerinin hedef alınması
TeknolojikDemiryolu, telgraf ve sınırlı motorlu araç kullanımı
PsikolojikYunan ordusunda kuşatılma ve geri çekilme paniği
SosyolojikAnadolu toplumunun askerî seferberliği
SiyasalTBMM Hükûmeti’nin otoritesinin güçlenmesi
DiplomatikAskerî üstünlüğün mütareke ve barış sürecine aktarılması
SembolikKocatepe–Dumlupınar–İzmir hattının millî hafızaya dönüşmesi
Hafıza30 Ağustos’un ulusal bayram ve bağımsızlık sembolüne dönüşmesi

20. GENEL DEĞERLENDİRME

Fahrettin Altay’ın hatıralarında Büyük Taarruz, tek bir muharebenin anlatısı değildir.

Bu anlatı: hazırlık → gizlilik → yoğunlaşma → baskın → yarma → süvari sızması → haberleşme ve ulaşım hatlarının kesilmesi → kuşatma → imha → takip şeklinde ilerleyen bütünlüklü bir stratejik dönemi göstermektedir.

Bu dönem içerisinde 5. Süvari Kolordusu’nun rolü özel önem taşımaktadır. Çünkü süvari, Türk ordusunun nicel veya teknolojik üstünlüğünden ziyade hareket üstünlüğünün sembolüdür.

Yunan ordusu birçok maddî unsur bakımından üstün durumda bulunmasına rağmen, Türk ordusunun stratejik baskını ve süvari hareketliliği karşısında savunma sisteminin bütünlüğünü koruyamamıştır.

Altay’ın hatıraları bu noktada önemli bir tarihsel ders sunmaktadır: Bir ordunun gücü yalnızca sahip olduğu silahlarla değil, o silahları doğru zamanda, doğru yerde ve doğru hareket planı içinde kullanabilme kapasitesiyle belirlenir.

SONUÇ

Fahrettin Altay’ın 10 Yıl Savaş ve Sonrası adlı hatıratı, Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin incelenmesinde vazgeçilmez bir birincil kaynak niteliğindedir. Özellikle 5. Süvari Kolordusu’nun hareketleri bakımından Altay’ın tanıklığı, Türk ordusunun Yunan savunma sistemini yalnızca cepheden değil, cephe gerisinden de nasıl çözdüğünü anlamaya imkân vermektedir.

Altay’ın anlatısından ortaya çıkan temel tarihsel gerçek şudur: Büyük Taarruz, yalnızca güçlü bir ordunun zayıf bir orduyu yenmesi değildir.

Daha karmaşık bir gelişme söz konusudur.

Bir tarafta: stratejik planlama, gizlilik, baskın, coğrafyaya hâkimiyet, kurmay koordinasyonu, süvari hareketliliği, lojistik hazırlık, askerî disiplin bulunurken diğer tarafta: toplumsal seferberlik, millî irade, siyasal hedef, bağımsızlık düşüncesi yer almaktadır.

Fahrettin Altay’ın hatıralarında bu unsurların kesişme noktası harekettir.

Süvari hareket eder.

Ordu hareket eder.

Cephe hareket eder.

Yunan ordusu geri çekilir.

Türk ordusu takip eder.

Ve Anadolu’nun siyasî coğrafyası değişir.

Bu sebeple Büyük Taarruz’un gerçek anlamı yalnızca 30 Ağustos’taki askerî sonuçta değil, 26 Ağustos’ta başlayan stratejik hareketin 9 Eylül’de İzmir’e, 18 Eylül’de ise Anadolu’daki Yunan askerî varlığının sona ermesine kadar uzanan tarihsel dönemde aranmalıdır.

Eleştirel tarih açısından ise son hüküm şudur: Fahrettin Altay’ın hatıraları Büyük Taarruz’un bütün gerçeği değildir fakat Büyük Taarruz’un nasıl yaşandığını, nasıl algılandığını ve nasıl hatırlandığını gösteren son derece değerli bir tarihsel tanıklıktır.

Bu sebeple Altay’ın hatıratı, resmî askerî belgeler, TBMM zabıtları, Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuku, İsmet İnönü’nün hatıraları ve Yunan tarafının askerî anlatılarıyla birlikte okunduğunda Büyük Taarruz’un yalnızca askerî tarihini değil, sosyolojik, coğrafî, psikolojik, siyasal ve hafıza boyutlarını da ortaya koymaktadır.

Böyle bir okuma sonucunda 30 Ağustos 1922, yalnızca bir “zafer günü” olmaktan çıkmakta; Anadolu’daki askerî güç dengesinin, siyasî egemenlik ilişkisinin ve tarihsel geleceğin aynı anda değiştiği bir eşik olay hâline gelmektedir.

Sonuç değerlendirmesi

Fahrettin Altay’ın hatıraları Büyük Taarruz’un “cepheden bakılan” tarihini değil, aynı zamanda “hareket hâlindeki” tarihini vermektedir. Onun anlatısında 5. Süvari Kolordusu, Türk ordusunun stratejik planının çevik ve saldırgan unsurudur. Ahır Dağları’nın aşılması, Sincanlı Ovası’na çıkılması, demiryolu ve haberleşme hatlarının kesilmesi ve ardından gelen takip, Büyük Taarruz’un yalnızca bir mevzi savaşı olmadığını açıkça göstermektedir.

Bu sebeplele Altay’ın hatıratından hareketle Büyük Taarruz’u şu formülle özetlemek mümkündür:

Gizlilik + yoğunlaşma + baskın + coğrafya + süvari hareketliliği + komuta koordinasyonu + toplumsal seferberlik = stratejik zafer.

Ve 30 Ağustos 1922 bu zincirin yalnızca son halkası değil, Anadolu’daki askerî ve siyasî güç dengesinin kesin biçimde değiştiği tarihsel eşiktir.

KAYNAKÇA

Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş 1912–1922 ve Sonrası, İnsel Yayınları, İstanbul, 1970.

Fahrettin Altay, İstiklal Harbimizde Süvari Kolordusu, İnsel Yayınları, İstanbul, 1949.

Asım Gündüz, Hatıralarım, Dinleyen ve Yazan: İhsan Ilgar, Kervan Kitapçılık, İstanbul, 1973.

Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt: II 1920-1927, MEB Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969.

İsmet İnönü, Hatıralar, Cilt 1, Yayına hazırlayan: Sabahattin Selek, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1985.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 1 nci Kitap, Büyük Taarruza Hazırlık ve Büyük Taarruz (10 Ekim 1921-31 Temmuz 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1994.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 2 nci Kitap, Büyük Taarruz (1-31 Temmuz 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım 3 nci Kitap, Büyük Taarruzda Takip Harekâtı (31 Ağustos-18 Eylül 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995.

Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, “Türk İstiklal Harbi Büyük Taarruz (26-30 Ağustos 1922)” Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 97 (Ocak 1994), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1994

Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, “Büyük Taarruz’da Takip Harekâtı (31Ağustos-18 Eylül 1922)” Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı: 98 (Haziran 1994), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995

Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, 2 Eylül 1338 (1922), No: 596, s.1, sütun:4-6

Hamit Pehlivanlı, Fahrettin Altay, Atatürk Ansiklopedisi, 27 Temmuz 2021

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/444/Fahrettin-Altay-(1880-1974)

Zafer Koylu, Büyük Taarruz, Atatürk Ansiklopedisi, 26 Ekim 2025

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/4929/B%C3%BCy%C3%BCk-Taarruz

Continue Reading

Türk Tarihi

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Anılar: İstiklal Savaşımızda Tarih Bilgisinin Rolü [*]

Published

on

Yaşamakta olduğumuz bugünü anlamak için en yakın tarihimizin türlü evrelerini incelemek ve öğrenmek zorundayız. Çünkü kırk yıl önceki, Türk yaşayışı ve düşünüş biçimi ile bugünkü arasında büyük farklar vardır. Bugünün gençlerinin, yaşadıkları yıllarla ölçülen bu geçmişe, bir daha dönmemek için, ulusça çekilen ıstırapları en iyi bilmeleri gerekir.

Tarih, bugünkü kurumların aslını inceleyerek, onları iyice anlamak fırsatını verir. Bu inceleme, en yakın dünümüzden başlayarak, mümkün olduğu kadar gerilere doğru gidilerek yapılır. Çünkü asıl o zaman olayların derin sebepleri anlaşılabilir. Fakat şuna dikkat etmek yerinde olur ki, geçmişin bugünü anlatmasından ziyade, bugünkü durum geçmişi daha iyi açıklar. Bugün gördüğümüz olayların tarihteki ilk izlerini ve kuruluşunu bilmek ise, bugünü daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Onun için tarih okumak ve bilmek, hemen herkes için ve her meslek için, lazımdır.

Konu olarak, üzerinde durmak istediğim konu, İstiklal Savaşımızda tarih bilgisinin birçok sorunları halletmekte ve kamuoyunu hazırlamakta nasıl bir faydası olmuştur? Bunu belgelere dayanarak açıklamaya çalışacağım.

Atatürk, İstiklal Savaşımızın Başkumandanı, Bü­yük Millet Meclisi’nin Başkanı sıfatıyla Cumhuriyetimizin kurucusudur. İstiklal Savaşımızda ulusal birlik O’nun etrafında toplandı. Orduyu askeri dehasıyla yöneterek zafere ulaştırdı. Bir taraftan da Büyük Millet Meclisi’nde bütün hukuki kuvvetleri topladı. Ulusa, ülkeye ait her sorunun hallini Büyük Millet Meclisi’nden çıkarttı. Ankara’da, 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu Meclis tarihimizin en buhranlı sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada fikirler ve zihniyetler ekseriya çok farklı olmuştur.

İşte Atatürk’ün de Meclis’e, kâh başkanlık ederken gösterdiği otorite ile kâh kürsüde söz söylerken, hitabet, siyaset, ilim ve fen bakımlarından da, üstün kuvvetini sezmemek mümkün değildir.

İnönü, bir makalesinde bu mesele için şöyle der:

Atatürk’ün cemiyet [toplum] ile söyleşmek ve onunla iş görmek hevesi bu memlekette pahası ölçülmez iyilikler yapmıştır. 1919 İhtilali’ne girdiğinden itibaren, fikirlerini kongrelere, heyetlere ve fertlere anlatmaya çalışıyor. Nihayet çetin silah hareketleri ile hallolunacak muğlak [çapraşık] davalar için, her şeyden evvel cemiyeti ikna etmeye, yani cemiyet yapmaya teşebbüs ediyor. Bu zihniyetin en büyük eseri 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meydana gelmesi olmuştur. Harp ve ihtilal içinde bulunan bir milletin meselelerini Meclis ile idare etmek kolay bir iş değildir. Atatürk’ün cemiyet içinde yer tutmak ve çalışmak hassasıdır [özelliğidir] ki, bu temiz ve çetin idareyi bize temin etmiştir.

Atatürk İstiklal Savaşı esnasında beş büyük sorun ile uğraşmış ve mücadele etmiştir: 1.Askeri cephelerde, 2.Yabancı devletlere karşı güdülen siyasette, 3.0smanlı hükümetine karşı, 4.Büyük Millet Meclisi’nde, 5.Halkı, fikirleri ile hazırlamada.

Bütün bunlara etkisi olan bir konu üzerinde duracağım: Tarih bilgisi.

Atatürk, tarihi, kendi ifadesine göre okul sıralarındaki derslerinden itibaren, çok severdi. Bütün hayatının her devresinde çeşitli tarih kitapları okumuştur. Benim de tanık olduğum, sırf tarih üzerindeki çalışmaları, bu bölüm konusunun dışında kalıyor. Çünkü bu yazılarımda bundan önceki devreyi ele alacağım.

Atatürk İstiklal Savaşımızın türlü safhalarının belgelerini Nutuk kitabında toplamış ve olaylar hakkındaki düşünceleri kendisi tarafından açıklanmış ve tespit edilmiştir. Nutuk örneğine az rastlanan bir tarih belgesidir.

Atatürk, askeri olaylar için harp tarihi bilgilerinden, bunlara kendi hayatındaki deneyimlerini de katarak yararlanmasını bilmiştir.

Şimdi yazılı belgeler üzerinde bir sıralama yapalım:

Atatürk Meclis’teki konuşmalarında tarihten örnekler verir. Ülkeyi dolaşırken, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular, en heyecanlı konuşmalarını oluşturur.

28 Eylül 1925’te Atatürk Samsun’dadır. İstiklal Ticaret Mektebi’nde bir toplantıda nutuklar veriliyor; Atatürk onlara cevabında tarihten söz ediyor ve diyor ki:

Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir [geçmişe sahiptir]. Milletimizin hayat-ı asarını [yaşadığı yüzyılları] düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil [denk] olan, Büyük Türk devrine kavuşturur.

Bu sözleriyle Atatürk, Anadolu tarihindeki Türk varlığını, bin yıllık bir geçmişe dayatıyor. Bu yurda sahip oluşu tarih bilgisiyle kuvvetlendiriyor ve derinleştiriyor. Ondan sonraki sözler daha geneldir. Büyük Türk devrine işaretle yetiniyor.

Yine aynı nutkun bir başka noktasında, o toplantı da bir öğretmenine tesadüf ettiği için, en yakın geçmişten söz ediyor:

Bilirim ki bugünkü intibahı [uyanışı] düne, maziye medyunuz [geçmişe borçluyuz]. Her halde babalarımızın, analarımı­zın ve mürebbilerimizin [eğiticilerimizin], ruh ve dimağlarımı­zın [bilincimizin] inkişafında feyizli tesirleri [gelişmesinde verimli etkileri] vardır.

İzah etmek istiyorum ki ilk ilham, ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından terbiyesinden alınır. Bu ilhamatın mahzar-ı inkişaf [esinlerin gelişmeye değer] olması millet ve memlekete büyük ve derin alaka yaratan fikir ve duygularla, her an takviye olunmak [sağlamlaştırmak] lazımdır. Bu fikir ve duyguların membaı [kaynağı], bizatihi [özünden] memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne [eğilimine] temas etmek, onun icabatına hasır-ı mevcudiyeti [gereklerine varlığını vakfetmeyi], hareket düsturu [ilkesi] bilmek, hakiki yolda yürüyebilmek için yegâne esastır.

Atatürk 1927’de söylediği Büyük Nutuk‘ta, ise eski tarihten de örnekler almıştır. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülme şeklini birçok yerlerden örnekler alarak, bir tarihi mantık zinciri dâhilinde yapıyor. Şu satırları Nutuk ‘tan alıyorum:

Hayat demek, mücadele, müsademe [uğraşma] demektir. Hayatta muvaffakiyet [başarı], mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder [dayanır] bir keyfiyettir [durumdur]. Bir de insanların meşgul olduğu bütün mesail [sorunlar], maruz kaldığı bilcümle mehalik [tehlikeli durumlar], istihsal ettiği muvaffakiyetler [elde ettiği başarılar], maşeri [ortaklaşa], umumi bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt ede gelmiştir [doğmuştur].

Bu hayat düsturundan sonra tarih konusuna geçiyor ve diyor ki:

Akvam-ı Şarkiyye’nin [Doğu ulusları], akvam-ı Garbiyye’ye [Batı ulusları] taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvam-ı Şarkiyye meyanında [arasında], Türk unsurunun başta ve en kavi [güçlü, zorlu] olduğu malumdur. Filhakika Türkler, kablelislam [İslam’dan önce] ve ba’delislam [İslam’dan sonra], Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Garb’a taarruz eden ve istilalarını, İspanya’ya, Fransa hudutlarına kadar temdit eden [uzatan] Araplar da vardır.

Fakat her taarruza karşı daima, mukabil [karşı] taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti [sonu) mağlup ve münhezim [bozguna uğramış] olmaktır, münkariz olmaktır [tükenmektir]. Garb’ın, Araplara mukabil taarruzu Endülüs’te acı ve şayan-ı ibret [ibret alınması gereken] bir felaket-i tarihiye [tarihi felaket]   ile başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, Afrika şimalinden [kuzeyinden] de devam etti.

Mustafa Kemal burada Attila’nın Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Şarki [Doğu] Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere irca-ı nazar edelim [bakışlarımızı çevirelim]: Osmanlı tacdarları [padişahlar] içinde, Almanya’yı, Garbi [Batı] Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanlar vardı.

Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam âlemini bir noktaya raptederek [bağlayarak] sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin şevkiyle Suriye’yi, Mısır’ı zapt etti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da, hem Avrupa’yı zapt etmek, hem âlem-i İslam’ı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti.

Garb’ın mütemadi [sürekli] mukabil [karşı] taarruzu, İslam Âlemi’nin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böylece cihangirane tasavvurlar ve emellerin, aynı hudut içine aldığı muhtelif unsurların adem-i imtizaçları [uyumsuzlukları], binnetice [sonuçta] emsali [benzerleri] gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da, tarihin sinesine tevdi etti.

diyerek tarihin bütün devirleri üzerinde açıklamalar yapıyor.

Atatürk, güttüğü siyaset için, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinden iki suretle faydalanmıştır:

1. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yaşamakta olan bazı lüzumsuz ve zararlı teşkilatını yıkmak isterken, onların kuruluş tarihlerini anlatmak ve bu suretle ömürlerini bitirmiş olduklarını belirtmek. Aynı zamanda bu örneklere tarih boyunca bakarken, onlar gibisini kurmamak. Demek ki bu noktada iki esas vardır: Bugün, bir teşkilatı yıkıp yenisini kurarken, eskisinin kuruluş ve gelişimini bilmek. Gelecek için, yenisi kurulurken, onun kötü taraflarını almamak.

2. Manevi kuvveti tazelemek ve cesaret vermek için, ulusal benliğin üzerinde durarak tarihten yararlanmak. Ülkeyi kurtarmak girişiminde ilerlerken, ulusun yeteneklerini, tarihten örnekler getirerek kuvvetlendirmek, manevi kuvveti yükseltmek.

27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya ilk gelişinde şehrin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadaki şu sözlerini okuyalım:

Cihanın malumudur ki Devlet-i Osmaniye pek vasi [geniş] olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürat-i fevkalade ile [fevkalade hızlı] ve tamamen mücehhez [donanımlı] olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce, hüsnü-i iaşe ve idare ederdi [iyi besler ve yönetirdi]. Böyle bir hareket, yalnız ordu teşkilatının değil, bütün şuabat-ı idariyenin [yönetim kollarının] fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.

İşte Mustafa Kemal’in bu sözleri, daha ilk mücadele yılında ulusun kuvvet ve kudretine işaret ederek ulusun yeteneklerini cesaretlendirmek içindi.

28 Ağustos 1925’te İnebolu’da halk ile konuşma yapıyor ve onlara şöyle hitap ediyor:

Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatte medenidir… Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.

diyor ve evvela bir tarihi gerçeği belirtiyor. Sonra da yeni devrimlerin benimsenmesi için telkinlerde bulunuyor.

Şimdi yukarıda birinci olarak ayırdığımız kısmın üzerinde bazı örnekler verelim… 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de [Türkiye] İktisat Kongresi toplanmıştır. Mustafa Kemal orada şunları söyler: “Tarih, milletimizin itila [yükselme] ve inhitatı [çöküş] esbabını [sebeplerini] ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır.“

Kapitülasyonların Lozan Antlaşması’nda ne kadar çetin münakaşalardan sonra kaldırıldığını biliyoruz… Ve O, kapitülasyonlar üzerinde konuşurken şu tarihi safhaları anlatır:

Fatih zamanında Cenovalılara verilen imtiyazlarla [ayrı­calıklarla] açılan yol, kendisinden sonra daima tevessü etmiştir [genişlemiştir]. Bu imtiyazat, bu istisnaiyet [ayrıcalıklar ve istisnalar], hükümetin en kuvvetli, en azametli zamanında vuku buluyordu, mahza bir Müsaade-i Şahane [padişahın izni], bir İhsan-ı Şahane [padişahın lütfu] olmak üzere vuku buluyordu.

Cümleniz hatırlayabilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman, Venedikliler ile ticaret taahhüdüne girişmeyi, kendi şerefine ve izzet-i nefsine mugayir [aykırı] buldu. Zira onun zihniyetine göre muahede [antlaşma] yekdiğerine müsavi [eşit] milletler arasında yapılırdı. Venedik halkı, Osmanlı Devleti’ne müsavi [eşit] olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya esiri vaziyetinde idi. Binaenaleyh, Zat-ı Şahane [padişah] böyle bir muahede yapamazdı. Fakat ona müsaadatta bulundu [izin verdi]. İşte bu “müsaade” kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi bir kale içinde muhasara olunan [kuşatılan], bütün esbap-ı vesait-i tedafüiyesini [savunma araçlarını] kullandıktan sonra arz-ı teslimiyete mecbur olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi padişahımızın müsaadesi diye tercüme ederek kullanmış bulunuyorlar.

Bir başka örnek: Başkumandan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasındaki zamanda, İslam tarihi okumaktadır. Her vesile ile rastladığı kimselere bu tarihten sualler sormakta ve kamuoyunu hazırlamaktadır.

Büyük Taarruz neticesinde askeri zafer tamamlanmış ve ülke düşman kuşatmasından kurtarılmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, 1 Kasım 1922’de çok önemli bir mesele üzerinde çetin müzakereler cereyan etmektedir. Çünkü zafer kazanan Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında, ihaneti sabit olan İstanbul Hükümeti de, Barış Konferansı’na çağrılıyor. Atatürk karar veriyor: “Saltanat hilafetten ayrılacak. Bu suretle, Osmanlı hanedanından devlet reisi olan zat, yalnız din reisi yani halife olarak kalacak.” Gazi Mustafa Kemal’in savaş esnasında okuduğu İslam tarihinin manası şimdi anlaşılacaktır.

Bu meselede Meclis’teki durum, çok karışıktır ve fikirler henüz istenildiği kadar olgun değildir. Heyecanlı ve tarihi bir oturum olan bu toplantıda, bilimsel kanıtlar istenmektedir. Atatürk bu vesile ile tarihten büyük ilham almıştır. Oradaki beyanatı, hilafetin tam tarihini anlatır. Halifeliğin kökenini, görevlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet başkanlığı ile birleşmesini. . . Kısacası bu uzun açıklama bir tarih dersidir, fakat aynı zamanda Meclis’te bulunanların fikirlerinin kendi kararına uymasını sağlamıştır. O açıklamalarında, İslam tarihi içinde halifeliğin geçirdiği devirleri anlattıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na geçişini şu şekilde açıklar:

Selçuk Devleti’nin idaresinde teşeddüt [şiddet] hâsıl olması üzerine Türkler 699 tarih-i hicride Selçuk Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni ihyaen tesis eylediler [yeni bir güç olarak kurdular]. Bu devletin ulularından Yavuz hazretleri 924 tarih-i hicride, Mısır’ı zapt eylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka unvanı olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir şahsı-ı aciz tarafından kullanılması, âlem-i İslam için şin olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Türkiye devletinin kuvvasına [kuvvetlerine] istinat ettirmek [dayandırmak], ihya ve i’la eylemek [canlandırmak ve yüceltmek] üzere aldı.

Osmanlı Devleti ki 699’da teessüs etmişti [kurulmuştu], Hilafet’i aldığı tarihten ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda [dünya tarihinde] devr-i i’tila [yükselme devri] denilen ve muvaffakiyet-i mütevaliye [üst üste başarılar] ve azime ile mali olan, takriben üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra inhilal [dağılma] başlıyor. Devri inhitatın [çöküş devrinin] her safhası Türkiye Devleti’nin hudutlarını biraz daha darlaştırı­yor. Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksim ediyor, devletin istiklalini [bağımsızlığını] darbeliyor, arazi, servet, nüfuz ve haysiyet-i millet azami bir süratle mahv ve heba oluyor. Nihayet Al-i Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin [esaret çukurunun] önüne getiriliyor.

Atatürk, Vahdettin’in hıyanetinden ve şahsi saltanatın zararlarından söz ettikten sonra, katiyetle şunları söylüyor:

Artık, milletin, en makul ve en meşru ve en insani salahiyetini istimal etmek [kullanmak] zamanı geldiğine tereddüt kalmamıştır. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti tesis eden ve bunların hepsini hadisat [olaylar] ile tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında, bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında memur olduğu, kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti [yer aldı]. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün efradı [bireyleri] tarafından müntehip [seçilmiş] vekillerden terekküp eden [oluşan] bir Meclis-i Ali’de [Yüce Meclis’te] temsil etti. İşte o Meclis, “Meclis-i Aliniz”dir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükümetine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir Heyet-i Hükümet yoktur ve olamaz.

Bu sözleri ile Mustafa Kemal, demokrasi esaslarına dayanan yeni Türk devletinin resmen temelini atmış bulunuyor. Bunun neticesinde ilk adım olarak, saltanat kaldırılmış ve hilafet ayrılmıştır. İkinci adım bildiğimiz gibi, 3 Mart 1924’te hilafetin de lağvedilmesidir. Atatürk hilafet meselesini Büyük Nutuk’unda açıklarken şöyle diyor:

Halka sordum, bir devlet-i İslamiye olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini [yetkisini] tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklalini, milletinin hâkimiyetini muhildir [bozar]. Millete şunu da ihtar ettim ki, kendinizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi dünyanın vaziyetini tanımaktaki gafletle, gafillerce uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler artık yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.

Bu suretle halifelik, ömrünü bitirmiş bir teşekkül olarak Büyük Miller Meclisi’nin kararı ile tamamen kaldırılmıştır. Meclis, tarihten aldığı derse göre, bunun · yerine bir yenisini de koymamıştır.

Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki Atatürk, tarih bilgisine çok kuvvetli olarak sahip bulunuyordu. Hayatının her devresinde tarih okumuştur. Tarihin yeni keşifleriyle de derinden ilgilenmiş ve Türk Tarihi bilimine yepyeni bir yol açmıştır. İstiklal Savaşımız sıralarında ise türlü fırsatlarda söylediği sözlerde tarih, bazen ulusal bir heyecan kaynağı oluyor, bazen de, tarihi bilimsel bir konu olarak eline aldığında, en büyük yetki ve açıklıkla konuşuyor. Tarih, yasalaştırmak istediği meseleler için dayanak noktası oluyor. Tarihten deliller getirerek, ikna edici örnekler veriyor, neticelerini gösteriyor. Bozulmuş kurumları yıkarken, onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle, ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor. Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur, fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir. Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu. O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu. Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.

Bu örnekleri Atatürk’ten aldım, bütün nutuklarını taradım, tarihten bahsettiği kısımlardan bazılarını topladım ve göstermek istedim ki, bir devlet kurucusunun, bir büyük siyaset adamının kişiliğinde, kararlarında tarih bilgisi ne büyük rol oynar ve ulusun kaderini nasıl değiştirebilir?

Tarih bilmenin büyük faydaları her sahada tecrübe edilmiştir. Tarih, siyaset adamlarına lazımdır. Bir kumandanın en çok bileceği şeylerden biri “Harpler Tarihi”dir; her ilim adamı, uğraştığı sahanın tarihini iyi bilirse, yeni keşifler için kendisini o kadar hazır bulur; edebiyatçı tarihten konu ve örnekler alır, bir mimar eski tarihi anıtlardan ilham alırsa, kendisi de bunlar gibi büyük eserler yapabilir. Velhasıl tarihin girmediği saha ve lüzumlu olmayan meslek tasavvur edemiyorum. Ulusal yurt tarihi ise, her bilgimizin temelini oluşturmalıdır.

Yazımı Atatürk’ün, 28 Eylül 1925’te Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde, daima tazeliğini ve dinamizmini koruyan düşüncelerini anlatan şu sözleriyle bitirmek isterim:

Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayatta muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir [en gerçek yol gösterici bilimdir], fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir [sapkınlıktır]. Yalnız, ilim ve fennin, yaşadığımız her dakikada safhalarının tekâmülünü idrak etmek [evrelerinin gelişimini anlamak] ve terakkiyatını zamanında takip eylemek [ilerlemesini zamanında izlemek] şarttır.

 [*] Bu konferans 1 Aralık 1944’te DTCF’de, 8 Ocak 1945’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 31 Mayıs 1966’da ise Kayseri Halkevi’nde verilmiştir.

[Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Yeni Baskıya Hazırlayan: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s.125-137]

Continue Reading

En Çok Okunanlar